Bir Hafta Sonunda İki Antik Kent: Sagalassos

Antik kentlere öteden beri ilgi duyarım. Sanırım bu merakımda en önemli etken babam oldu. Kendisinin de özel ilgi alanlarından biriydi çünkü. Küçük yaşlarımdan itibaren, yurt içinde ve yurt dışında bizi arkeolojik sit alanlarına götürdüğünü hatırlıyorum. Arkeoloji alanında, daha sonra bana verdiği çok sayıda değerli kitabı vardı. O zamanlar, özellikle rehberli turlar pek olmadığı için, bir çok yeri bu kitaplarla adım adım keşfetmiştik. Bunların arasında bir Termessos gezimiz vardır örneğin, hala unutamadığım. Ormanın sessizliğinde, elimizde kitap, bir kısmı ağaçlardan görünmeyen eserleri teker teker, büyük bir heyecanla bulmuştuk. Hele, tiyatroya ulaştıktan sonra, çok aşağılardaki deniz manzarasını görünce nefesimiz kesilmişti. O an duyduğum keşfetme hazzını ve hayranlık duygusunu hala hatırlarım. İnanılmaz bir manzara idi.

Öyle denk geldiği için, birkaç kere arkeolojik yerleri yazın sıcağında gezmiş olsam da, bana göre bunun için ideal zaman ilkbahar veya sonbahar aylarıdır. Yağışsız, güneşli ama, ne çok sıcak ne de çok soğuk olmayan bir hava bu tür yerleri gezmek için en iyisi. Biz de, yağış olmamasını dileyerek, bu güzel mart ayı günlerini değerlendirelim istedik ve geçtiğimiz hafta sonu iki antik kent gezdik. Bunlardan ilki olan Sagalassos’un varlığını en az kırk yıldan beri biliyordum ama gezmemiştim. Bir dönem çok sık gittiğimiz Isparta-Burdur anayolu üzerinde, paslı bir Sagalassos tabelası vardı. Tabela, ağaçların arasına doğru giden, toprak bir yolu işaret ediyordu ve insana hiç güven vermiyordu. Sagalassos ismi, her nedense, çok komiğimize gider, her geçişte babamla gülerdik…

Gezdiğimiz ikinci kent olan Kibyra’nın ise, varlığından bile haberdar değildim. Zaten, burada 2006 yılında başlanan kazılar halen devam ediyor ve kent şu anda hala bir kazı alanı durumunda. Henüz tam anlamıyla ortaya çıkmamış. Ama, bu haliyle bile çok ilginç. Çalışmalar tamamlanınca, büyük olasılıkla adından çok söz edilen bir antik şehir olacak.

Yazımın makul bir uzunluğu aşmaması için, önce Sagalassos’u, bir sonraki yazımda ise, Kibyra’yı anlatacağım. Amacım, her ikisi de harikulade olan bu antik kentleri biraz olsun tanıtıp, merak uyandırabilmek. Zira, iki kent de ziyaret edilmeyi ve daha çok duyurulmayı hak ediyor.

Gezimiz için, İstanbul’dan Antalya’ya uçtuk. Cumartesi sabahının erken saatlerindeki İç Hatlar Terminali’nin kalabalığı bende, sanki Türkiye’de artık kimse yerinde oturmuyormuş, herkes hareket halindeymiş izlenimi yarattı. Bebekli genç anneler, yaşlı çiftler, gençler, çoluk çocuk, bir sürü insan Anadolu’nun çeşitli yerlerine dağılmak üzere terminaldeydiler. Gürültü, patırtı, koşturmaca… Ortalık biraz eski zamanların şehirlerarası otobüs terminallerini andırıyordu.

Bir saati biraz aşan bir yolculuktan sonra Antalya’ya indik. Sagalassos’u görmek için Ağlasun’a doğru yola çıkmadan önce, Antalya Havaalanına yaklaşık 15-20 dakikalık uzaklıktaki Kurşunlu Şelalesi’ne gittik. Kurşunlu, Düden ve Manavgat ile birlikte, Antalya’nın en önemli şelalelerinden birisi. Geçmişte her üçüne de gitmiştim. Maalesef, Kurşunlu’da da gördüğümüz gibi, Antalya ve civarının hızlı yapılaşması ve artan seracılık nedeniyle doğal su kaynaklarının olumsuz etkilenmesi, söz konusu şelalelerin akan sularının azalmasına yol açmış. Hatta söylendiğine göre, bazı yıllar durum o kadar acıklı bir hal almış ki, doğal su akışı yeterli olmayınca, Kurşunlu’ya yönlendirilen taşıma su ile buranın turistik olmaya devam etmesine çalışılmış.

Kurşunlu Şelalesi’ne vardığımızda vakit bir Cumartesi sabahı için henüz erkendi. Buna rağmen, hafta sonunda bir nefes almak isteyen bazı Antalyalılar, piknik için tam donanımlı bir şekilde, çoktan gelmişlerdi. Bir de Arap turistler vardı. Müşteri gezdirmek için bir köşede bekleyen deve ve sahibi, bir başka dönemeçte ellerinde papağanlarla duran iki adam daha çok bu turistlerle ilgiliydiler. Biz onları, onlar da bizi görmezden geldik. Papağanların şelale ile ve Türkiye ile alakasını çıkaramadım ama, duyduğuma göre, onlarla fotoğraf çektirmek için 20 Euro vermeniz gerekiyormuş.

Kurşunlu Şelalesi-Antalya

Bir kanyonda yer alan şelale, on sekiz metre yükseklikten dökülüp, daha küçük çaplı çağlayanlarla da küçük göletleri birbirine bağlıyor. Çevrede ağırlıklı olarak kızıl çam ağaçları bulunuyor. Bunun yanında, barındırdığı hayvan ve diğer bitki türlerinin önemi nedeniyle, şelale çevresindeki yeşil alanın 394 hektarlık kısmı 1991 yılında Tabiat Parkı haline getirilmiş.

Yeşilliklerin içinde hoş bir görünümü olsa da, azalan suyu nedeniyle şelalenin hali beni üzdü. Ülkemizde, bütünsel bir yaklaşım olmaksızın ve çoğu kez uzmanların uyarılarına kulak asmadan, neredeyse inadına yapılan uygulama ve yatırımlar maalesef doğal kaynaklarımız açısından hep pahalıya patlıyor. Geri dönüşü olmayan tahribatlara yol açıyor.

Yola koyulup, Ağlasun’a doğru giderken etraftaki manzara çok keyifli idi. Bu bölgede kıştan çoktan çıkmış olan doğa, insanoğlunun talanından kurtulabildiği ölçüde coşmuştu. Yol kenarlarında açmış sarı çiçekler, yemyeşil tarlalar, çiçek açmış meyve ağaçları, henüz belli belirsiz yeşillenmiş kavak ağaçları ile çevre çok güzeldi. 20-25 sene önce iş için bu bölgeye, tam da yılın bu zamanlarında, çok gelirdim. O zaman da çok keyif alırdım. Şehir hayatından bunalanlar için buralar ilkbaharda birebir.

Ağlasun, Batı Torosların yeşil bir vadisinde küçük bir yerleşim yeri. Denizden yüksekliği 1.200 metre civarında. Sagalassos antik kenti ise, Ağlasun’a 7 kilometre mesafede, yaklaşık 1.500 metre yükseklikte bulunuyor. Antalya’dan bu yöne doğru giderken, Isparta-Burdur il sınırında yer alan Karacaören Barajı’nın yanından geçiyorsunuz.

Karacaören Baraj Gölü ve Balık Çiftlikleri

1989 yılında, Aksu Çayının üzerine yapılmış olan bu baraj, hem Süleyman Demirel’in, yapımını sağladığı için, en gurur duyduğu barajlardan birisi olmuş hem de inşaat teknolojisi açısından literatüre geçmiş. Barajın yapı itibari ile özel olduğunu insan, inşaat mühendisi olmasa da, gözle görebiliyor. Benim şahsen bu güne kadar gördüğüm hiç bir baraja benzemiyor. Tarımsal sulama, elektrik enerjisi üretimi ve taşkın kontrolü için yapılmış barajın etrafı çamlarla kaplı ve yeşillik. Baraj gölünde kültür balıkçılığı da yapılıyor. Yazın Antalya’ya göre serin olması ve su sporları olanakları nedeniyle, hem konaklamak hem de günübirlik ziyaret için, çokça rağbet gören bir yermiş.

Aksu ırmağı, bu bölgede çağlar boyu önemli olmuş. Günümüzün Antalya-Isparta karayolu da Aksu ırmağının yatağını izliyor. Antik çağlarda adı Kestros olan bu ırmak, Sagalassos gibi Toros dağlarında bulunan antik yerleşim yerlerinin denize ulaşımlarını sağlamış. Kullanılan karayolu ise, günümüzde Anadolu’daki pek çok yol gibi antik çağlarda var olan bir yolun, Via Sebaste’nin üstüne yapılmış.

Coğrafi koşulların bölgelerin ve ülkelerin tarihinde önemli rol oynamaları bir sır değil elbet. Ama nedense, benim bunu en çok hissettiğim bölge burası oldu. Belki doğru ve iyi anlatıldığı içindir, bilemiyorum. Antalya ve çevresinde yaşam çok eski zamanlarda başlamış. Örneğin, Karain Mağarası’ndaki buluntular, kıyı bölgesinde Buzul Çağı’ndan beri insan yaşamı olduğunu gösteriyor. M.Ö. 9.500-10.000 civarı kıyılarda yaşayan insan toplulukları, buzulların erimeye başlaması ile birlikte, Aksu ırmağının yatağını izleyerek, yukarılara, su kaynaklarının olduğu yerlere doğru çıkmaya başlıyorlar. Bu göç sırasında ulaştıkları Burdur ovası çok verimli ve tarıma elverişli bir bölge olduğu için buralara yerleşiyorlar. Daha M.Ö 6.500 yıllarında bölgede tarım başlıyor. Burdur yakınlarındaki Hacılar buna bir örnek. Yerleşik düzene geçiş ile birlikte korunma ve savunma gereksinimi de ortaya çıkıyor. Kimi topluluklar bunun için yerleşim yerlerinin etrafına surlar yaparken, kimi topluluklar da Sagalassos gibi yükseklerde olup, hem su kaynakları açısından zengin hem de korunaklı yerleri tercih ediyorlar. Tarım ve ticaretteki gelişim süreci M.Ö. 2.300-2.200 yıllarında duraklamaya girdiği sırada, Anadolu’ya Hititler ve Luviler gibi Hint-Avrupa kökenli kavimler yerleşmeye başlıyorlar.

Neolitik Döneme Ait Hacılar ve Yarımhöyük Buluntuları-Burdur Arkeoloji Müzesi

Hititler döneminde, bölgenin en önemli etnik grubu olarak, Luviler’den söz ediliyor. Antik çağlarda Pisidya olarak adlandırılan bu bölgede yaşayanların kökeninin, M.Ö. 2.000’li yıllardan beri bölgede yaşamış olan Luviler olduğu düşünülüyor.

Pisidya Bölgesi, günümüzün Isparta ve Burdur illerinin tamamı ile Antalya’nın kuzey bölümünü kapsıyor. Zamanında, kuzey ve kuzeybatısında Frigya, doğusunda Likya, güneyinde Pamfilya, güneydoğusunda ise Kilikya bulunuyormuş. Tarihte yazılı olarak Pisidyalılardan ilk söz eden, M.Ö. beşinci yüzyılın sonlarında, Yunanlı Ksenofon oluyor. Daha sonra gelen Yunanlı ve Romalı tarihçiler de bu halkı, zeytincilik, şarapçılık ve tarımda ileri ama, her şeyden önemlisi, çok savaşçı bir halk olarak tanımlıyorlar. M.Ö. 650-600 yıllarından itibaren paralı asker olarak başka milletler için savaşmaya başlayan Pisidyalılar, M.Ö. 546 yılında Anadolu’ya giren Persler için de savaşıyorlar. Persler adına Yunanlılara karşı savaşmaları, onları aynı zamanda Helen kültürü ile temas haline getiriyor. Öyle ki, M.Ö. 330 yılında Büyük İskender buraları fethettiği zaman, onları zaten ‘Helenleşmiş’ olarak buluyor. Daha sonra Bergama Krallığına geçen bölge, Bergama Kralı 3. Attolos’un varisi olmadığı için, vasiyeti üzerine Romalılara geçiyor. Böylece burada, halk olarak Pisidyalı, kültür olarak Yunan, yönetim olarak ise Romalı bir yapı ortaya çıkıyor. Roma dönemine kadar Pisidyalılar kendilerine özgü bir dil ve yazı kullanıyorlar. Bazı mezar anıtları ve steller üzerinde görülen bu dil günümüzde henüz tam olarak çözülememiş.

Pisidya için düşüş, milattan sonra altıncı ve yedinci yüzyılların başlarında yaşanan iki büyük deprem ile M.S. 541-542 yıllarında yaşanan büyük bir veba salgını ile başlıyor. İmparator Konstantin’in Hristiyanlığı kabul etmesi ile önemini kaybediyor. Bölge, 11. yüzyılda, Türklerin Anadolu’ya girmesinden sonra Anadolu Selçuklu Devleti’nin bir parçası haline geliyor. Moğolların Selçukluları yok etmesinden sonra ise, Pisidya bölgesinde Hamitoğulları Beyliği kuruluyor. Bu beylik daha sonra, Pamfilya ve Likya’ya doğru genişleyerek, bugünkü Antalya’yı da içine alıyor. 1391 yılında Yıldırım Beyazıt buraları Osmanlı topraklarına katıyor.

Ağlasun

Milattan sonra ikinci yüzyılda, Roma İmparatoru Adrianus tarafından Pisidya’nın başkenti ilan edilen Sagalassos, Ağlasun’un kuzeyindeki tepede yer alıyor. Antik kente ulaşmak için Ağlasun’un içinden geçmeniz gerekiyor. Burası, hiç beklemediğim kadar bakımlı ve temiz, bir o kadar da şirin bir yerleşim yeri olarak karşımıza çıktı. Parke taşlarla yapılmış sokaklar ve kaldırımlar dikkatimi çekti. Anadolu’daki çoğu yerleşim yerinin başına gelen, göç nedeniyle nüfusun azalması ve yaşlanması sorununa Ağlasun’da çok akıllıca bir çözüm bulunmuş. Buraya yapılan, Burdur’daki Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi’ne bağlı, Meslek Yüksek Okulu sayesinde Ağlasun’a canlılık kazandırılmış. Yerli halk için de önemli bir gelir kaynağı yaratılmış.

Ağlasun’da kaldığımız otelimizi ben bir vahaya benzettim. Önceden methini duymuş olsam da, sunduğu konfor, hizmet kalitesi ve işletme anlayışı ile Sagalassos Lodge & Spa Hotel benim için gerçekten hoş bir sürpriz oldu. Sagalassos’a gitmek isteyen herkese, Burdur’da kalmak yerine, burada kalmalarını gönül rahatlığı ile önerebilirim. Böylece, bu güzel işletmeye destek de olunur.

Yerleşim bölgesinden biraz yukarda olan otelin odalarından görünen manzara çok güzeldi. Yeşil tarlalar, çiçek açmış ağaçlar, kavaklar ve kırmızı kiremit çatıları ile şirin, tek katlı veya iki katlı evler… Bir de, büyük şehirlerde unuttuğumuz o sessizlik ve sakinlik…

Odalarımıza yerleştikten sonra, görmek için sabırsızlandığımız Sagalassos’a gitmeden önce, otelde öğlen yemeği yedik. Hepsi çok lezzetli olan yöresel yemekler büyük bir özen ile hazırlanmıştı. Akşam yemeği ve ertesi sabah yaptığımız kahvaltı da aynı şekilde, çok güzel ve doyurucuydu.

Otelden Sagalassos antik kentine gidiş, araç ile çok kısa sürüyor. Her kentin en çok reklamı yapılan, en çok fotoğrafı yayınlanan belli bir bölümü olduğu için, Sagalassos ile de ilgili en çok Antoninler Çeşmesi görsellerini görmüştüm. Bu nedenle, bu muhteşem yapıyı görmek için sabırsızlanıyordum. Oraya varınca da, gözlerim hemen onu aradı ama, onu görmemize daha vardı… Sagalassos, sadece Antoninler Çeşmesinden ibaret değildi. Başka görülecek pek çok ilginç eser olduğunu, son derece bilgili ve donanımlı rehberimizin açıklamaları ve gezerken izlediği parkur sayesinde öğrendik. Antik kentleri iyi bir kitap ile gezmek de mümkün tabii ama, bunun için hem daha çok vakit harcamanız gerekiyor hem de bilgi kısıtlı kalabiliyor. İşini ciddiye alan rehberler çok farklı kaynakları okuyup, bilgi sahibi oldukları için, daha etraflı bilgi sahibi oluyorsunuz.

Sagalassos’tan Ağlasun Manzarası

Gezmeye başladığımızda çevrede, yerli halktan veya civar yerleşim yerlerinden gelmiş çocuklu aileler ve gençler olduğunu gördüm. Hepsi kalıntıları, konulmuş tabelaları bile okumadan, öylesine geziyorlardı. Önce bu durumu yadırgasam da, daha sonra bunun bir aşama olabileceğini, buraya gelecek kadar merak ettiklerine göre, ilerde belki daha çok bilgi edinme ihtiyacı da duyabileceklerini düşündüm.

Sagalassos’ta ilk kazılar 19. yüzyıl sonlarında yapılmış ve bu konuda bir eser de yayınlanmış. Daha sonra, uzun süre hemen hemen hiç bir şey yapılmamış. 1983 yılında, İskoçyalı arkeolog Stephen Mitchell ve asistanı, Belçikalı Marc Waelkens, buraya gelmiş. 1990 yılından itibaren kazı yönetimi tamamen Prof. Marc Waelkens’e geçmiş. 28 yıldan beri Salagassos’u kazan Waelkens, bu sürede Türkçe de öğrenmiş ve Ağlasunlularla dost olmuş.

Sagalassos’ta, antik kentlere özgü dört giriş (doğu-batı, kuzey-güney) yerine, üç yönden giriş bulunuyor çünkü, kentin kuzey tarafında dağ var. Kent, aşağıdaki ova çok uzaklara kadar görülebilecek şekilde, yukarıya, dağın yamacına yapılmış. Bu şekilde doğal bir savunma da sağlanmış.

Kent Konağı (M.S. 1.-5.yy)

Girişte ilk olarak, Roma döneminde (M.S. 1.-2. yy) yapılmış sarayların veya kent konaklarının kalıntılarını gördük. Bunlar, taban alanı 400 metre kare olan, tipik Roma konakları planında yapılmışlar. Ortada bir avlu ve yağmur sularının toplanması için alçak, üstündeki çatıda açıklık olan bir havuz ile, bunun etrafına sıralanmış salonları ve odaları olan yapılar. Kanalizasyon sistemi de olan bu birkaç katlı konaklara, Geç Helenistik Dönemde (M.Ö. 50-25) yapılmış çeşmeden su getirilmiş.

Geç Helenistik Çeşme (M.Ö. 50-25 yy.)

Konakların içinde ortaya en çok çıkarılmış olup, Kent Konağı olarak adlandırılan yapı, bu evlerin zamanında nasıl olduklarını gözümüzde canlandırmak için iyi bir örnek. Burada, M.S. 1. yüzyılda var olan bir konut, birkaç asır boyunca genişletilerek, son halini M.S. 5. yüzyılda almış. Zaman içinde, çepeçevre teraslar, avlular, hamam ve servis alanları eklenerek, büyütülmüş.

Kentin tiyatrosu, aşağıya doğru bakıldığında görünen manzarası ile birlikte oldukça etkileyici. M.Ö. 200’lü yıllarda burada bir tiyatro olduğu tespit edilmişse de, günümüzde görülen Greko-Romen tarzdaki tiyatro, çok daha sonra, M.S. 2 ile 4. yüzyıllar arasında yapılmış. Altı-yedi bin kişilik nüfusa sahip olduğu tahmin edilen Sagalassos’da tiyatronun dokuz bin kişilik olmasının nedeninin, kente Dionysos şenlikleri için her yıl gelen hacılar olduğu düşünülüyor. Tiyatroda bir dönem gladyatör dövüşleri yapılmışsa da, Hristiyanlığın kabulü nedeniyle bu çok uzun sürmemiş.

Tiyatro (M.S. 2.-4.yy)

Tiyatroya yakın bir alanda, henüz tamamen kazılmamış olan Çömlekçiler Mahallesi var. Buranın, altı hektarlık bir alana kurulmuş seramik atölyelerinden meydana geldiği düşünülüyor. Faaliyet dönemi M.S. 1.-3. yüzyıllar arası. Seramik, bu yörede M.Ö. 6.500 yıllarından beri var olan bir zanaat. Giderek artan seramik yapımı, Pisidyalılar zamanında o kadar gelişiyor ki, terra sigillata adıyla Salagassos’da üretilen yüksek kaliteli ürünler, Aksu ırmağı yoluyla Perge ve Side’ye ulaştırılarak, Tunus’a, Mısır’a ve tüm Akdeniz’e ihraç ediliyor. Hatta, Moritanya’da bile Salagassos seramiklerine rastlanıyor. Yapılan ticaretin sonucu olarak, sadece ürünler değil, Pisidya paraları da Akdeniz’e yayılıyor (1).

Tahrip Edilen Mozaik Taban ve Fay Hattı Kırığı-Neon Kütüphanesi (M.S. 2.-4.yy)

Rehberimizin kapısını, arkeolojik sit alanı yönetiminden aldığı anahtarla açtığı Neon Kütüphanesi, Sagalassoslu zenginlerin kentte yaptırdığı anıtlardan birisi. Kütüphane, kentin Roma vatandaşlığı elde etmiş Neon ailesinden, Titus Flavius Severianus Neon adlı kişi tarafından, M.S. 120’li yıllarda, babası için yaptırılmış. Zamanında iki katlı olan bina, birkaç kez onarılmış ve değiştirilmiş. Yer döşemesini kaplayan siyah beyaz mozaik M.S. 4. yüzyılın ortalarında yapılmış. Ancak, mozaiğin ortasındaki panelde resmedilmiş olan Truva Savaşı destanından sahne, Hristiyanlığın kabulünden sonra tahrip edilmiş. Mozaik tabandaki çatlaklar ise, Sagalassos’tan geçen fay hattının M.S. 610’da yol açtığı depremden dolayı olmuş.

Kuzeybatı Heroon’u (M.Ö.10-M.S.10)

Kuzeybatı Heroon’u olarak adlandırılan yapı, uzaktan fark edilen ve göz alan bir eser. Heroon’lar, kentin hayırsever ileri gelenlerini onurlandırmak ve anmak üzere yapılan anıtlarmış. Bazılarının içinde o kişinin mezarı da olabiliyormuş. Sagalassos’da bu tür pek çok anıt yapılmış. Kuzeybatı Heroon’unun kimin için yapıldığı tam olarak anlaşılamamış. Ancak, girişte bulunan bir heykel başı nedeniyle, buranın genç birisi için yapıldığı düşünülüyormuş. Yapımı, M.Ö. 10 ile M.S. 10 arasında tarihleniyor.

Kuzeybatı Heroon’unda Bulunan Heykel Başı-Burdur Arkeoloji Müzesi

Kuzeybatı Heroon’u, 2000-2010 yılları arasında, özgün taşlar kullanılarak ayağa kaldırılmış. Taş işçiliği olarak gerçekten etkileyici olan bu kule benzeri yapıtın üstünde, aşağı yukarı 1.20 metre yüksekliği olan bir friz yer alıyor. Orijinali Burdur Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen bu frizde, on dört tane kız kabartması var. En baştaki kızın elinde bir kitara bulunuyor, diğer kızlar da birbirlerinin şallarını tutuyorlar. Bu canlandırmanın Dionysos kültünü simgeliyor olması sebebi ile, bu Heroon’un Dionysos şenliklerini finanse eden bir kişi için yapıldığı tahmin ediliyor.

Kuzeybatı Heroon’u Frizinin Orijinal Kabartmaları-Burdur Arkeoloji Müzesi

Yavaş yavaş Yukarı Agora’ya doğru giderken, heyecanım artıyordu çünkü Antoninler Çeşmesi’ne yaklaştığımızı biliyordum. Ama, ondan önce göreceğimiz birkaç yer daha vardı.

Nekropol (Mezarlık)

Kent meclisi binası olan Bouleuterion, Yukarı Agora’nın batı tarafında bulunuyor. Burası, M.Ö. 100’den hemen sonra yapılmış. Kireçtaşından binada 220 meclis üyesi için oturma yeri bulunuyor. Sagalassos’lular, M.Ö. 4. yüzyıldan itibaren, seçilmiş vekillerin olduğu, Antik Yunan’daki site devletleri tarzı, bir demokrasi ile yönetilmişler. Romalıların hakimiyeti ile birlikte, demokrasi terk edilerek, kuvvetli ve zengin birkaç ailenin ön plana çıktığı, oligarşik bir yapıya geçilmiş. M.S. 200’den itibaren, Bouleuterion terk edilmiş ve meclis, yeni biten Odeon’da toplanmaya başlamış.

Odeon

Yukarı Agora, Helenistik dönemde kentin politik merkezi imiş. Bir köşesinde Kent Meclisi’nin de bulunduğu bu meydanda, elit sınıfın erkekleri toplanıp, fikir alış verişinde bulunurlarmış. İmparator Augustus zamanında meydan düzenlenip, taş ile kaplanmış. Üç tarafı, üstleri kapalı ve sütunlu kaldırımlar (portico) ile çevrilmiş. Meydanın dört tarafına 14 metre uzunluğunda sütunlar yerleştirilip, meydan düzenlemesi için bağış yapan dört kişinin bronz heykelleri konmuş.

Yukarı Agora
Macellum (Lüks Ürünler Pazarı). Yukarı Agora’nın Güneyinde (M.S.190)
Yukarı Agora, Antoninler Çeşmesi ve Macellum’un Tahmini Görünümü

Roma İmparatorluğu yönetimi, eyaletlerindeki kentlerde zengin ailelerin kentin imarına katkıda bulunmalarını bekler, bunun karşılığında da bu aileleri, Roma vatandaşlığı vererek, ödüllendirirmiş. Roma vatandaşı olmak önemli bir prestij olduğu için aileler kenti donatmak konusunda birbirleri ile yarışırlarmış. İşte, Sagalassos kentinin ve Yukarı Agora’nın başlıca çekim merkezi olan, olağanüstü güzellikteki, Antoninler Çeşmesi de bu şekilde yapılmış.

Antoninler Çeşmesi (M.S.160-180)
Antoninler Çeşmesinin Orijinal Heykelleri-Burdur Arkeoloji Müzesi
Dionysos ve Satyr. Antoninler Çeşmesinin Orijinal Heykelleri (M.S.160-180)-Burdur Arkeoloji Müzesi
Nemesis-Burdur Arkeoloji Müzesi

Görkemli çeşme, M.S. 160-180 yılları arasında yapılmış. Daha önce burada, İmparator Augustus zamanından kalma bir başka çeşme bulunuyormuş. Meydanın kuzey kısmını kaplayan çeşmenin boyu 28 metre, yüksekliği ise 9 metre. Suyun, ortadaki nişteki 4.5 metrelik yükseklikten dökülüp, ön taraftaki havuza dolması planlanmış. Çeşmenin ön yüzünde, iki başta iki tane çıkık ve dört tane arada olmak üzere, toplam altı tane podyum (edikula) bulunuyor. 1998-2010 yılları arasında yapılan restorasyon ve ayağa kaldırma çalışmalarından sonra, bu podyumlarda yer alan heykellerin hepsi Burdur Arkeoloji Müzesi’ne taşınmış. Antik kentte görülenler bu heykellerin kopyası. Heykel ve süslemelerin ana teması, (tiyatro maskeleri, asma yaprakları ve üzümlerle simgelenen) şarap ve keyif tanrısı Diyonisos ve su. Heykellerden biri olan Nemesis heykelinin buraya, M.S. 4.-5.yüzyılda tiyatrodan getirildiği tahmin ediliyor. Nemesis heykeli dışındaki tüm heykeller, Hristiyanlığa geçişten sonra kırılıp, çeşmenin havuzuna atılmış. Dokunulmayan, adalet ve kader tanrıçası Nemesis heykeli ise, yedinci yüzyıl başındaki bir deprem sırasında yıkılmış.

İmparatorluk Hamamı (M.S. 120-165). İki Katlı ve 5000 m2 Olan Bina, Zamanında Sagalassos’un En Büyük Binası İmiş.

Hamamın Soğukluk Salonu da Denilen, İmparator Salonunda Bulunmuş İmparator Heykellerine Ait Parçalar-Burdur Arkeoloji Müzesi
Hadrian Çeşmesi (M.S.129-132)
Görkemli Ana Cadde (M.S. 1.yy.lın ilk yarısı)

Sagalassos’da gezilip, görülecek eserler bir hayli fazla. Arkeolojiye olan merakınızın derecesine göre seçeceğiniz parkurlar, 1 ile 3 saat arasında bir zamanınızı alabilir. Burayı gezdikten sonra, çağdaş müzecilik anlayışına göre, gerçekten çok başarılı bir şekilde düzenlenmiş olan Burdur Arkeoloji Müzesi’ni de gezmenizi özellikle tavsiye ederim. Antik kente ait pek çok eserin asıllarını göreceğiniz müzeyi, bizim yaptığımız gibi sona bırakmak, Sagalassos gezinizi çok daha etkileyici yapacaktır. Bunun yanında, müzenin ikinci katında sergilenen, Hacılar ve Yarımhöyük gibi, prehistorik yerleşim yerlerine ait buluntular, tüm bu bölgenin yaklaşık 10.000 senelik tarihine ışık tutmaktadır.

Burdur Arkeoloji Müzesi. Öndeki Bina, Pirkulzade Kütüphanesi (1240)

____________________________________________________________

(1)- Kendilerine tanınan özel hak sayesinde, Pisidya’lılar Roma’ya bağlandıktan sonra da kendi paralarını basmaya devam ediyorlar.

Bakışlar Vardır… Unutamazsınız…

Gözlerimiz, dünyayı görmemiz, keşfetmemiz, öğrenmemiz ve anlamamız için en önemli organımız. Bize dünyanın kapısını açan, ilerlemenin en önemli itici gücü olan merakı tetikleyen organımız… Öte yandan gözlerimiz, vücudumuzun diğer organları gibi sadece mekanik bir şaheser değiller. Kimi zaman, bakmak fiilinin ötesinde, o bakışa katabildikleri ifade ile duyguların, o sırada akıldan geçenlerin, iç dünyaların anahtarı olabilirler.

İnsan ruhu dipsiz bir kuyu. Bu ruhu inceleyen veya tedavi etmeye çalışan bilim dalları ne kadar ilerlemiş olurlarsa olsunlar, hala bilinmeyen, adı konamayan pek çok yönü var. Ben öteden beri, karşımdaki kişinin bakışındaki ifadenin iç dünyasına açılan kapıyı araladığını, bir an için hissettiklerini, duygu ve düşüncelerini ele verebildiğini düşünürüm. O nedenle, konuşurken karşısındakinin gözüne bakamayanlardan oldum olası rahatsız olurum. Samimi olmadıklarına, belki bir şeyler gizlediklerine ya da beni canı gönülden dinlemediklerine kanaat getiririm.

İnsanın iç dünyasını sadece bakışlarından tamamen anlamak elbette mümkün değil. Üstelik bazıları, zor da olsa, size yanlış ipuçları da verebilirler. Ama, dedim ya işte… Anlayabilen için, bakışlar kısa süreliğine bir kapı aralarlar. Bir insanın sevgisini, nefretini, acısını, özlemini, mutluluğunu, kıskançlığını, kızgınlığını çok açık bir şekilde yansıtabilirler.

Kimi bakışlar vardır, çok kısa, bir saniye bile sürmeyen. Ruhun kendini tekrar kapatmasından önce kısa bir an… Ama işte o bakışta bir ömür vardır. Kelimelere dökülürse büyüsünün kaçacağı kesin olan pek çok söz vardır…

Kimi bakışlar vardır, bir ömür boyu unutamazsınız. En umulmadık zamanda, beklemediğiniz bir anda tekrar gözünüzün önüne gelip, ilk sefer olduğu gibi, sizi çarparlar. Mutluluktan uçurur ya da kedere boğarlar.

Birkaç aylık bebeğinizin yattığı yerden size bir bakışı vardır örneğin… Gülümseyerek gözlerinizin içine bakar. Sonsuz bir güven ve katıksız, hesabı kitabı olmayan bir sevgi vardır o bakışta. İçinize işler. Sarsılırsınız. Çocuğunuz büyüyüp, yetişkin bir insan olsa da o bakışı asla unutamazsınız. Tekrarı olmayan bir bakıştır o. Anılarınızda saklayacağınız, hatırladığınız zaman içinizi ısıtan bir bakış…

Kendi çocukluğunuzdan hatırladığınız annenizin bir bakışı vardır. Misafirin önüne konan çerez tabağındaki Şam fıstıkları ile biraz fazla ilgilendiğiniz zaman size yönelttiği bakış… Eliniz havada donup, kalmıştır kısa bir süre. Oysa oturacağınız yeri de ne güzel seçmişsinizdir. Misafirin hemen yanında. Kendinizce kimseye niyetinizi belli etmeden…

Daha da korkutucu olanı, babaanne bakışı olabilir kimi zaman. Şimdilerde ne çocukların ne de anne babaların bununla tam olarak ne demek istediğimi anladıklarını sanmam. Zira, izlediğim kadarı ile, çocuklar neredeyse sonsuz bir hoşgörü ve serbestlikle büyütülüyor günümüzde. Özgüven ve kişilik gelişimi açısından son derece olumlu bir şey bu. Ancak, hiç bir şekilde sınır çizilmeyen, nerede nasıl davranması gerektiği öğretilmeyen çocuklar geleceğin saygısız ve kaba yetişkinleri oluyorlar. Bir pazar sabahı dışarda, huzur içinde bir kahvaltı yapıp, gazete kitap okuma hayaliniz, etrafınızda koşuşan, çığlık atan çocukların ve diğer bir masada, bu çocukların yetişkin hali olan kişilerin bağıra çağıra konuşmaları arasında sinir harbine dönüşebiliyor.

Evet, ne diyordum? Eski zamanlardaki babaannelerin bakışı… Biz torunlar coşup, gürültüyü biraz fazla kaçırınca babaannemizin yönelttiği bakış… Bir an bir sessizlik olur, bütün torunlar divanın kenarına yan yana ilişir, yerimizi bilirdik.

Siz küçükken, babanızın bir bakışı vardır ömür boyu unutmayacağınız… Küçücük bir kız çocuğu iken elinizden tutmuş, sizi bilmediğiniz bir ülkede, bilmediğiniz bir dilin konuşulduğu bir okula götürmüştür. Birlikte girdiğiniz sınıfta kısa bir süre kaldıktan sonra çıkarken size dönüp, bakmıştır. O bakışta hem sonsuz bir sevgi ve şefkat vardır hem de size büyük bir güven. Sizin her şeyi başarabileceğinize duyulan güven.

– Sen yaparsın, der o bakışlar…

Sonra, yıllar geçer. O hep arkanızda olduğunu hissettiğiniz babanız yaşlanır, hastalanır ve elden ayaktan düşer… En temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz olur. Siz hiç yüksünmeden bakımını yaparken gözlerinizin içine öyle bir bakar ki, içinize işler… Ne yapacağınızı, ne edeceğinizi bilemezsiniz. Çaresizlik vardır o bakışta. Daima güçlü olmuş bir insanın, başkalarının yardımına muhtaç olmaktan dolayı duyduğu acı, üzüntü ve isyan vardır. Bir de minnettarlık… Boğazınızda bir şey düğümlenir. Bir işe yaramayacağını bilseniz de, teselli etmeye çalışırsınız.

Öğretmenlerinizin bakışları vardır bir de. Britanyalı öğretmenlerin bu konuda, şu yaşıma kadar hala sırrını çözemediğim, bir yetenekleri vardır. Asla şiddet uygulamaz, hatta seslerini bile yükseltmezler. Ama öyle bir bakarlar ki, özür dilenmesi gereken bir şey yaptığınızı hemen anlarsınız. Bu sizi, herkesin içinde bağırılmaktan ya da tokat yemekten daha çok utandıran, kendinize getiren bir bakıştır.

Ya sevgili bakışı? Hele de ilk gençlik yıllarında iseniz… Göz göze geldiğiniz an ayaklarınız yerden kesilir gibi olur. Midenizden yukarı doğru acı ve haz karışımı bir his yayılır. Kalbiniz çarpar. Yıllar sonra, o kişiler sizin için artık bir şey ifade etmese de, o duyguyu unutmazsınız…

Bakışlar, karşınızdakinin size vurulduğunu da ele verir… Sizi her gün gördüğü halde, bir başka ülkede, ortamda, bir başka türlü görmüştür. Belki o güne kadar hislerini saklamıştır. Belki o an beyninden vurulmuşa dönmüştür. Bilemeyiz ama, işte o bir saniyeliğine açılan kapıdan siz içini görmüşsünüzdür. Anladığınızı belli etmeyi ya da etmemeyi duruma göre seçmiş ya da seçmemişsinizdir…

Bir de sevilmediğinizi hissettiren bakışlar vardır. Buz gibi… Yürek parçalayan… Yıllar sonra, şairin yazdığı gibi size,

Gözlerin gözlerime değince
Felaketim olurdu, ağlardım
Beni sevmiyordun, bilirdim
Bir sevdiğin vardı, duyardım (1)

dedirten…

Yıllarca bir arada yaşamış olsanız da, sizi dipsiz kuyuların içine düşüyormuşsunuz gibi hissettiren ilgisiz, sevgisiz bakışların aksine, yabancı bir ülkede, yabancı bir adamın, yanınızdan geçerken gülümseyip, göz kırpması içinizi müthiş bir yaşama sevinci ile doldurabilir. İçiniz kıpır kıpır, yüzünüze yayılmış bir gülümseme ile yolunuza devam edersiniz. Ondan sonra bu sahne ne zaman aklınıza gelse, içiniz aynı mutluluk duygusu ile dolar.

Bir de kimi sevgililer vardır… Aynı olayı her seferinde farklı anlatır. Gereksiz vaatlerde bulunup, sonra unutur. Siz her şeyin farkındasınızdır ama o yutturduğunu sanır. Sonra bir gün, artık yalanlarını yüzüne vurduğunuzda, pişkin pişkin,

– Öyle mi demiştim, der.

Bakışlarındaki suç üstü yakalanma ifadesini gizlemek için o kadar abartılı bir şekilde güler ki, gözleri neredeyse çizgi haline gelir…

Bir gün, bir askeri hastanede, hızla asansöre girersiniz. Kendi derdiniz, kendi telaşınız vardır. Birden, gencecik bir gazi ile karşılaşırsınız. Yanında ona eşlik eden bir astsubay vardır. Pijamasının içinde tek kolunun olmadığını, yüzünün henüz tam olarak iyileşmemiş yaralarla dolu olduğunu görürsünüz. Bir gözü hafif kapalıdır. O haliyle, kısa bir an gözlerinizin içine bakar. Hiç bir şey söylemeden. Sonra bakışlarını ayağındaki terliklere çevirir. Ne yapacağınızı bilemezsiniz… O kadar genç, hatta küçüktür ki, kollarınızın arasına alıp, bir çocuk gibi avutmak istersiniz…

Bir başka zaman, güzel bir sonbahar günü, atalarınızın 536 yıl önce karaya çıktığı Güney İtalya’nın Puglia bölgesinde, Otranto kentindesinizdir. Az önce şehrin katedralinde gördükleriniz sizi sarsmıştır… Yaşı epeyce ileri bir sanatçı, iyilik dolu bakışlarla size bakmış ve sizi teselli etmiştir. Kendinizi biraz olsun hafiflemiş hissetmiş, minnet duymuşsunuzdur…

Çocuklar görmüşsünüzdür sonra… Harran’da gittiğiniz bir kervansarayda karşınıza çıkmışlardır. Çektiğiniz fotoğrafa kimi ciddi, kimi de katıksız bir neşe ile bakmışlardır…

Han El-Ba’Rur Kervansarayı (13.yy)- Harran

Küba’nın Santiago de Cuba kentinde, artık bir okul olan Moncada Kışlası’nın bahçesindeki çocuklar vardır bir de unutamadığınız… Başarısızlıkla sonuçlanarak, Fidel’in tutuklanmasına yol açsa da, 26 Temmuz 1953 tarihinde Moncada Kışlası’na yapılan baskın Küba Devrimi’nin işaret fişeği olmuştur. Duvarlarında hala mermi delikleri olan okulun bahçesindeki çocuklar günümüzde size neşe içinde bakarlar. Küba’daki tüm çocuklar gibi, her gün bedava bir litre süt hakları vardır. Ayrıca, tüm giysi ve kitap masrafları devlet tarafından karşılanmaktadır. Bu çocukların mutlulukları gerçektir… Öyle propaganda ile falan ilgisi yoktur…

Moncada Kışlası- Santiago de Cuba, Küba

Güneydoğu Anadolu’ya yaptığınız bir gezide, Urfa’da bir Sıra Gecesi’ne gidersiniz. Öyle, sesin sonuna kadar açık olduğu ve size keyiften çok acı veren, bangır bangır olan türden değil, sanatçıların mikrofon kullanmadığı bir gece olacaktır. Salona girdiğinizde, sanatçıların çoğu yerlerini almıştır. Tam karşılarında hazırlanmış yer sofrasına yönelirsiniz. Henüz kimse gelmemiştir. Sofranın ortasındaki yer minderlerinden birine oturmak üzereyken, sonradan aynı zamanda müzisyenlerin başı olduğunu anladığınız saz sanatçısının size baktığını fark edersiniz. Siz de bakınca, hafifçe gülümseyerek, başı ile belli belirsiz bir selam verir. Böylesi bir selamı almamak olur mu? O bakış gece boyunca, bu topraklarda herkesin kardeş olduğunu, kavgaların ve şiddetin anlamsız olduğunu hissettirir size… O, insanın içine işleyen yöre türkülerini dinlerken, bu çok kültürlü ülkede doğduğunuz için şanslı olduğunuzu, bu zenginliğin korunması gerektiğini, bunun için de birbirimizi daha çok tanımaya ve anlamaya çalışmamız gerektiğini düşünürsünüz…

Aynı gezide, Gaziantep’teki dünyaca ünlü Zeugma Müzesi’ndesinizdir. Dev boyuttaki mozaiklerin her biri büyüleyicidir. Hiç birinin, çıkarıldıktan sonra, medyada daha fazla yer bulan Çingene Kızı mozaiğinden eksik bir yanı yoktur. Sonradan uzmanlar tarafından, bu dosdoğru size bakan kızın çingene kızı değil, yer tanrısı Gaia olduğu söylense de, o gönüllerde çingene kız olarak kalmıştır. Yurtdışından ve yurtiçinden insanlar en çok onu görebilmek için akın etmektedirler.

Zeugma Müzesi gerçekten büyüleyici imiş… Bunca yıl görenlerden dinledikten sonra, nihayet görme fırsatım oldu. Sabah geldiğimizde kapının önü turist otobüsleri ile dolmuştu bile.

Dev boyutlu mozaiklerin önünde dakikalarca durup, mümkün olan her açıdan baktıktan sonra, sıra sonunda Çingene Kızı’na geldi… Ancak, ona ulaşmak diğer mozaikler kadar kolay değil. Gelenlerin, bu özel mozaiği görmek için ne kadar heyecanlandıklarının tam anlamıyla bilincinde olan uzmanlar, bu merak ve isteği doruğa taşımayı biliyorlar sanki.

Çingene Kızı’nı görebilmek için karanlık bir koridora giriyoruz. Bu tünel öyle dosdoğru da gitmiyor. Birkaç köşe dönmek zorunda kalıyoruz. İçerisi oldukça kalabalık. Hep birlikte ilerliyoruz…

Sonunda bir köşe daha dönüyoruz ve işte orada… Tam karşımızda, yine karanlık bir odada ve müthiş bir aydınlatmanın altında Çingene Kızı’nı görüyoruz… Karanlığın içinden bana bakıyor ve gözleri ile beni takip ediyor nerdeyse. Acaba, binlerce yıl öncesinden, ne demek, ne anlatmak istiyor?

Sıra ile önünden geçiyoruz ama, bakmaya doyamıyorum. Fotoğraf da çektirmiyorlar. Kendimi dışarda buluyorum… Tekrar girmeliyim. Ama, bu kez daha tenha bir zamanda girmem lazım ki içeride biraz daha kalayım. Bu eşsiz güzelliğin tadına ancak o zaman varabileceğim.

Dışarıda epeyce bir vakit geçirip, oyalandıktan sonra tekrar giriyorum. Labirent gibi koridorda aynı heyecan ile ilerliyorum… İşte, onu görünce, yine nefesimi tutuyorum… Bu kez kimse yok içerde. Sadece bir görevli var. Doya doya bakıyorum… Görevliye dönüp,

– Ne mutlu size, onunla berabersiniz, diyorum.

Gülümsüyor ve yerel şivesi ile,

– Evet, biz onunla her gün burada baş başayız… Birbirimize bakar,
konuşur, dertleşiriz, diyor.

Sonra,

– Fotoğraf çekmek isterseniz, flaşsız çekin hemen bir tane, diyor…

Çingene Kızı- Zeugma Müzesi, Gaziantep

———————————————————————————
1- Üçüncü Şahsın Şiiri- Attila İlhan, Yağmur Kaçağı Kitabından
Not: Metin içinde altı çizilmiş kelime veya cümlelere tıklarsanız, konuyla ilgili daha eski yazılarıma ulaşabilirsiniz.

Sevgi Olsun… Aşk Olsun…

Yine yılın o malum zamanı geldi. Pırlanta reklamları zamanı… Her yıl, Şubat ayının başından itibaren, yazılı ve görsel medyada neredeyse geleneksel olan bu reklamlarda tema hep aynı. Sevgi, aşk, ülkemizde her nedense Sevgililer Günü haline bürünen 14 Şubat ve tabii ki, bunların tümünün olmazsa olmazı, pırlanta… Benzer bir furya da Anneler Günü öncesinde eser oldu birkaç zamandır. Annenizi seviyorsanız, ne yapıp edip, ona bir pırlanta almalısınız. Ürünün fiyatı ile reklamlarda oynatılan çocukların yaşına bakınca, babanıza aldırmalısınız demeleri daha doğru olur aslında.

Toplumda sevgisizliğin, tahammülsüzlüğün, kabalığın ve şiddetin bu kadar arttığı bir dönemde, bir de sevginin bu şekilde maddiyata bağlanması ne acı… Üstelik, azımsanmayacak sayıda insan bu pazarlama cinliklerine, tuzaklarına düşüyor. Anladığım kadarıyla, kimi hemcinslerimiz 14 Şubat’ta kendilerine, nokta kadarcık da olsa, bir pırlanta alınıp alınmayacağı heyecanını, erkekler ise, taksitle falan da olsa, güçlerinin yetip yetmeyeceği endişesini yaşıyorlar. Bir de gençlerde o gün evlenme teklifi beklentisi var ki, o da ayrı bir stres konusu…

Oysa, bir zamanlar her şey ne kadar daha yalın ve kolaydı. Bir o kadar da içten… Sevgi karat ile ölçülmezdi. Türkiye’de Sevgililer Günü diye bir şey olmadığı gibi, evlenme teklifi de öyle pırlanta yüzük ile yapılmazdı. Yüzük, ki bu çoğunlukla sade bir altın alyans olurdu, nişanda takılırdı. Ailelerin ait oldukları sosyal sınıfa ve maddi olanaklarına göre, ek takılar da takılırdı elbette ama, şart da değildi. Bırakın maddi bir karşılıkla ölçülmelerini, sevgi, sevmek, sevgili olmak bu kadar dillerde pelesenk olmamış, amiyane tabirle ayağa düşmemişti. Aşk ise, bambaşka bir konuydu… İnsan ömründe ya bir kere, bilemediniz iki kere aşık olurdu. Aşk kelimesi sakınılarak, dikkatle kullanılırdı. Şimdiki gibi, olur olmaz zamanlarda, insanlar birbirine ulu orta “aşkım” diye seslenmezdi. Sizi bilmiyorum ama, ben süpermarkette, “Tuvalet kağıdı almamız lazım aşkım” ve benzeri cümleler duyunca irkilmeden edemiyorum.

Benim 14 Şubat kutlamasından haberdar olmam, 1960’ların sonlarında, çocukken yurtdışında oldu. O gün sınıf arkadaşlarım, kız erkek demeden, birbirlerine ve öğretmene küçük kartlar verince, önce ne olduğunu anlamadım. Üstünde kalplerle birlikte arkadaşlık ve sevgi sözcükleri olan bu kartlardan bana da düştü birkaç tane… 14 Şubat Aziz Valentin günü Sevgililer Günü değil, Sevgi Günü idi. Dostluk, arkadaşlık ve her türlü sevginin kutsandığı bir gündü…

14 Şubat Aziz Valentin günüyle ilgili çeşitli efsaneler var. Bunların arasında en yaygın olanı, İ.S. üçüncü yüzyılda geçiyor. Dönemin Roma İmparatoru II. Cladius, bekar erkeklerin evli olanlardan daha iyi savaştıklarına kanaat getiriyor ve askerlerin evlenmelerini yasaklıyor. Bunun büyük bir haksızlık olduğunu düşünen Valentin genç çiftleri gizlice evlendirmeye başlıyor ve durum ortaya çıkınca 14 Şubat’ta idam ediliyor. Ondan sonra Valentin günü kutlanmaya başlanıyor.

Öte yandan bu kutlamanın, tıpkı İsa peygamberin doğum tarihi kabul edilen 25 Aralık (Noel) için olduğu gibi, Hristiyanlık öncesinde paganların 14 Şubat’ta kutladıkları bereket festivalini gölgelemek için beşinci yüzyılda Papa tarafından ilan edildiği de biliniyor. Orta Çağ’da İngiltere ve Fransa’da kutlanmaya başlanan 14 Şubat, 18. yüzyıldan itibaren ABD, Kanada ve Avusturalya’da da kutlanmaya başlanıyor. Eskiden şeker, tebrik kartı ve çoğu el yapımı ufak tefek hediyelerle yetinilirken, şimdi nerdeyse tüm dünyada yılın en büyük alış veriş dönemlerinden birine vesile oluyor. Varlığı sürekli büyümeye, satış yapmaya bağlı olan kapitalist sistem 14 Şubat’ı da ticarileştirmeden edemiyor.

İçinde genel anlamda insan sevgisi ve hoşgörü olmayanın en yakınlarını bile sevemeyeceğine inanırım ben. Onlar ancak sevdiklerini zannederler. Şüphesiz, çevremizdeki her insanı sevmemiz mümkün değil, şart da değil. Ancak, insanlara önyargısız, ait oldukları toplumsal sınıf, etnik köken, milliyet ve inanıştan etkilenmeden bakabilmek bir adımdır. Kişisel ve toplumsal huzur için, barış için bir adım…

Yıllar içinde toplumumuzda artan şiddet, sevgisizlik ve kabalık son zamanlarda iyice rahatsız edici boyutlara ulaştı. Bunun belirgin göstergesi sadece artan cinayetler de değil üstelik. Günlük hayatta çevremde karşılaştığım ufak tefek durumların hepsi birer ipucu. Örneğin, pardon kelimesinin bu kadar az kullanılması. Siz kullandığınızda da, anlamsızca size bakılması. Günümüzde herkes, her durumda haklı. Kimsenin bir saniye düşünüp, “Belki istemeyerek de olsa, bir hata yapmışımdır. Özür dilemeliyim”, diye düşündüğü yok. Hele, kibarca da olsa, ufak bir uyarı yapmanız iyice af edilmez bir durum. Hemen ağzınızın payını alırsınız. Üzülerek görüyorum ki, çoğu zaman bu konuda en kaba, en nobran olanlar da maalesef hemcinslerim. Sanki bazı kadınlarımız yaş aldıkça daha bir düşüncesiz, hoyrat ve nadan oluyorlar. Artık bunun nedeni, kendi yaşadıkları sevgi eksikliğinden mi, yoksa hayatın onlara verdiklerinden duydukları hayal kırıklığından mı, bilemiyorum.

Hayatta bazı hoş rastlantılar vardır. Milliyet ve din farkına bakmaksızın, beni bir çocuk olarak, adeta kendi çocuğu gibi seven Yvette’in doğum günü 14 Şubat’tı. Fransız, Katolik ve iki yetişkin çocuk sahibi olmasına karşın beni o kadar sevmiş olmasının değerini o zaman tam olarak kavrayabildiğimi sanmıyorum. Şimdi geçmişe bakıp, düşündüğümde de nedeninin tam olarak ne olabileceğini bulduğumu söyleyemem. Ama işte, belki de güzel olan tarafı bu idi. Sebepsiz sevmesi…

Katolik inanca göre, yılın her günü bir Aziz’e ait olduğu için, Yvette’in Aziz’i de doğal olarak Aziz Valentin idi. Onun gibi sevgi doluydu. Ama aynı zamanda otoriterdi de. Yani, kendi çocuklarına nasıl davranmışsa öyle idi. Hatta bana biraz iltimas yaptığı bile söylenebilir. Örneğin, arada bir, kendi çocuklarını on iki yaşlarını tamamlayıncaya kadar sofraya oturtmadığını, onların erkenden yemeklerini yiyip yattıklarını söylerdi. Sofra adabını tam olarak öğrenmelerinden sonra anne ve babaları ile birlikte yemek yemelerine izin verilmiş. Bu anlamda kayırılmış olsam da, yemek boyunca uyarılar hiç bitmezdi. “Dirseklerini masaya dayama.” “Dik otur”. “Ekmeğini bitir”. Bu ve benzeri şekilde süren uyarılar. Hele bu ekmek ile ilgili hiç unutmadığım bir anım var. Kalan bir ekmek parçasını bitirmem için Yvette bana biraz daha tereyağı almamı söylemişti. Ne var ki, bu sefer de ekmek bitti, tereyağı arttı. Tabii ki, yeniden ufak bir parça ekmek almam gerekti. Böylece, sofradan kalkmak için sabırsızlanan aile üyelerinin bakışları altında, ekmek ve tereyağını denkleştirmek için epeyce bir uğraş vermek zorunda kaldım. Kabus gibiydi…

Birlikte geçirdiğimiz Noel ve Paskalya tatilleri, Yvette’in kırmızı spor arabasına binip gittiğimiz gezmeler, kışın sıcak limonata içerken yaptığımız yap-bozlar, bazı geceler koyun koyuna uyumamız… Hepsi hatırımda…

Arada bir de, yemek sonrasında benden, kendisine ait özel çikolata kutusunu getirmemi isterdi. Bunlar el yapımı, anladığım kadarı ile, oldukça pahalı çikolatalardı. Yvette getirdiğim kutuyu açar, eşinin ve tatil için gelmiş çocuklarının gözleri önünde, bir tane bana verir, bir tane kendisi alır ve kutuyu geri götürmemi isterdi. Kendi evimizde asla böyle bir ayrım yapılmadığı için, bir çocuk olarak bu olayı anlamakta zorluk çeksem de, içimde hafif bir nispet yapma duygusu ile, ağzımda yavaş yavaş erittiğim çikolatanın tadını çıkarırdım…

Toprağın bol olsun Sevgili Yvette… Ya da, sana hitap etmemi istediğin şekilde, Tante Yvette

Kimi zaman da, sizi tanımayan ama, yüreği sevgi ile dolu bir insan öyle bir şey yapar ki, asla unutamazsınız. Sevgi denilince aklınıza gelir. Siz de onu sevgi ile anarsınız. 14 Şubat günü o da aklınıza gelir. Kim olduğunu, nerede olduğunu bilmeseniz de… Birkaç yıl önce böyle bir şey yaşadık ve unutulmaz anılarımızın arasına ekledik.

Birkaç yıl önce gittiğimiz New York’da, bir akşamımızı ünlü Tavern on the Green restoranında bir akşam yemeği yemek üzere ayırmaya karar verdik. Tavern on the Green, Manhattan’da, Central Park’ın batı tarafı ile 67. sokağın birleştiği noktada, yeşilliklerin üstünde bir restoran. Bina, 1870 yılında Central Park’ın “Koyun Çayırı”nda otlayan 200 kadar koyunu barındırmak için ahır olarak yapılmış. 1934 yılında parkın ıslahı gündeme gelince, koyunlar Brooklyn’deki Prospect Park’a gönderilmiş ve bina restoran haline getirilmiş. 1940 ve 1950’lerde eklenen geniş veranda ve dans pistiyle popülaritesi iyice artan restoran, 1976 yılında, yeni sahibi, Warner LeRoy’un eklediği Crystal Room (Kristal Oda) ile birlikte şöhretinin doruğuna ulaşmış. Işıl ışıl bakara kristalinden avizelerin altında senatörler, film ve tiyatro oyuncuları, finansçılar ve üst düzey yöneticiler yemek yer olmuşlar. Ne var ki, yıllar içinde biriken borçlarla birlikte, sahibi LeRoy’un ölümü, varislerin 2000’li yılların sonunda iflas ilan etmelerine yol açmış. Bu arada, 2009 yılında o muhteşem Kristal Oda, Belediye Başkanı Michael Bloomberg tarafından, kaçak yapı olduğu gerekçesi ile yıkılmış.

Tavern on the Green

Tavern on the Green, akıbeti belirsizlik içinde, birkaç yıl kapalı kaldıktan sonra, 2014 yılında yeniden açıldı. O zaman basında, yeni sahiplerinin tamir ve yenileme için 20 milyon dolar civarında harcama yaptıkları yazılmıştı. Ancak, restoranın yeni dekorasyonu eskisinden oldukça farklıydı. Daha modern, daha minimalist bir tarzı vardı. Ağaçların altında yemek yenebilecek geniş bahçede de artık Kristal Oda yoktu.

Tavern on the Green

Biz, serin bir Haziran akşamında gittik Tavern on the Green’e. Çok sıcak olmasa da, eğer tedarikli gittiyseniz, bahçede oturulabilecek bir hava vardı. Girişteki karşılama sırasında, ayırttığımız masanın içeride mi yoksa dışarıda mı olduğu konusunda bir konuşma oldu ama, açıkçası, ben etrafı incelemekten pek ilgilenemedim. Sonra, bana sanki en uzun yoldan gidiyormuşuz gibi gelen bir şekilde, bahçeye çıktık ve yer gösteren hanımı izleyerek masamıza yöneldik. Uzaktan masanın üzerinde gördüğüm kocaman kırmızı gül buketine önce bir anlam veremedim. Diğer masalarda da var mı diye de tam olarak bakamadım. Ama, yerimize oturtulunca iyice emin oldum. Hayır, diğer masalarda böyle bir buket yoktu… Üstelik, üstüne bir kart iliştirilmişti… Heyecanlandım. Hem çok hoşuma gitti hem de çok şaşırdım. Her dakika birlikteydik. Hangi arada derede bu güzel sürprizi organize etmişti? Bir türlü anlayamadım.

Masamızda Beni Bekleyen Sürpriz…

Bu arada, belli ki bizi başkaları da izliyordu… Zira, ben henüz şaşkınlığımı üstümden atıp, bir şeyler sipariş verme aşamasına geçemeden, garson iki kadeh şampanya ile masamıza geldi. Şampanyaları, uzak masalardan birinden, o günün bizim için özel olduğunu tahmin eden bir beyin, bize hediye olarak gönderdiğini söyledi. Kim olduğunu sorduğumda, uzakları işaret ederek, “Oradaki şapkalı bay” dedi. Baktım ama, kim olduğunu anlayamadım. Yine de, o tarafa doğru kadeh kaldırıp, havaya doğru teşekkür ettim. Garsona da teşekkürlerimizi iletmesini söyledik.

Ortam çok romantik, her şey çok güzeldi. Gece ilerliyordu. Yemeğin sonuna geliyorduk ki, bu sefer garson kocaman bir tatlı tabağı ile geldi ve yine aynı kişinin yolladığını söyledi… Mahcubiyetimiz arttı… Belli ki, yüce gönüllü bir insandı. Kimi insan vardır, mutlu insan görmeye tahammül bile edemez. O ise, mutluluğu kutsayan, mutlu bir çift görmekten kendi de mutlu olan bir insandı… Yaptığı ince jeste nasıl karşılık vereceğimizi bilemedik. Kalkıp, yanına gitsek olmazdı. Zaten, hala anlayamamıştık kim olduğunu. Yine teşekkürlerimizi yolladık.

Ortam Çok Romantikti…

Yemeğimiz bitmiş, masadan kalkma vakti gelmişti. Bizimle birlikte kalkan epeyce insan olmuştu. Çıkışa doğru yönelirken ben önden yürüyordum. Arkamdan birisinin, “My man!” (Adamım benim), dediğini duydum. Kalabalıkta ben yine göremedim onu. Neyse, en azından, birimiz görmüş ve şahsen teşekkür etme fırsatı bulmuştuk… O ince zevkli, nazik insan, siperlikli şapkasını ters takmış bir Afro-Amerikalı imiş…

Sevgi olsun… Aşk olsun…

Hepinizin, 14 Şubat Sevgi Gününüz Kutlu Olsun…

Son Yıllarda Dünyada Yaygınlaşan “Aşk Kilitleri”ne Seoul’dan Bir Örnek…

#TBT

Açıkçası, benim bu #tbt olayının farkına varmam çok eski değil. #tbt… Yani, sosyal medyada kullanılan “Throwback Thursday” etiketi. Oysa, 2011’den beri Instagram’da kullanılıyormuş. Giderek, popülerliği o kadar artmış ki, şimdi Twitter, Facebook gibi sosyal medya ortamlarında da sık sık kullanılıyor. “Throwback” deyiminin çıkışı ise, Instagram’ın ortaya çıkmasından bile önce imiş. Konuşma dilinde bugünkü anlamında kullanılması 2003 yılına kadar gidiyormuş.

“Throwback Thursday”, sosyal medya ortamında insanların, perşembe günleri, #tbt etiketi koyarak oluşturdukları bir paylaşım zinciri. Amaç, eski ve güzel günlere, anılara bir dönüş yapmak. Çıkışı Instagram olduğu için, bu genelde bir fotoğraf oluyor ama, diğer sosyal medya ortamlarının da bu kervana katılması ile birlikte, müzik ya da video gibi farklı araçlar da kullanılabiliyor. Şimdi bir de, bu uygulamayı haftanın farklı günlerine yayarak, #tbf, #tbs gibi etiketler de çıkmaya başladı. Böylece, cuma günleri ayrı, cumartesi ya da pazar günleri ayrı temaları temel alan paylaşımlar yapılıyor.

Ne yalan söyleyeyim, başta bana oldukça saçma geldi tüm bu olay. “Bu da nereden çıktı?” diye düşünmeden edemedim. Hoş, daha saçmalarını da görmüşlüğümüz var… Neydi o bir aralar, koca koca insanların kafalarından aşağı su döküp, videosunu paylaşmaları? Hatırladığım kadarı ile, önemli bir şeye dikkat çekmek içindi ama, bence yine de çok saçma idi. Saçma veya değil, sosyal medya şirketleri bu tür şeyleri ortaya atıyorlar ve siz, başta yadırgasanız da, giderek alışıyorsunuz. Sonra, bir bakmışsınız, şirketler de bu modayı reklam amaçlı olarak, etkin bir şekilde kullanmaya başlıyorlar.

Bugün, günlerden perşembe… Hadi, “trend”e uyup, ben de bir #tbt yapayım diyorum… O günü, 2 Aralık 1977 gününü anayım diyorum… İki gün sonra tam 40 yıl olacak… Ama elimde o güne dair bir fotoğraf yok. O zamanlar, fotoğraf çekmek böylesine kolay, böylesine sıradan bir olay değildi. Akıllı telefon ile her anı kaydetmek diye bir şey hayal bile edilemezdi. Akıllı telefon hayal edilemezdi… Fotoğraf çekeceksen, yanında makine taşıyacaksın. İçinde yeterli filmin olacak. Sonra, filmi tab ettireceksin ve fotoğrafçıdan fotoğrafları teslim alana kadar resimlerin nasıl çıktığını bilemeyeceksin. Kimi zaman da, fotoğraflar o aşamaya bile gelemeyecek. Filmi dibine kadar sarmadığın için ya da arkadaki kapağı zamansız açtığın için resimler “yanacak”…

Her neyse… Yani demem o ki, bu #tbt tamamen hafızamıza dayanacak. Yıllardır unutamadıklarımıza… Yıllardır gözümüzün önüne gelenlere… Öyle bir günü unutmak mümkün mü?

1977 yılı karanlık bir yıldı… 1970’lerin tamamı öyleydi aslında ama biz, ilk gençlik çağındakiler, başlangıçtaki olayları çok da iyi algılayamamıştık. Ya da benim sosyal ortamımda öyleydi diyeyim. Bir takım şeyler tabii ki duyuyor, siyah beyaz televizyon kanalında izliyorduk. 12 Mart Muhtırası, ardından gelişen olaylar… Geceleri arada silah sesleri duyuyor, gazetelerde bazı eylemleri, çatışmaları, idamları, kurulamayan hükümetleri okuyorduk. Ama biz, ergenlik yaşlarının kendi sorunları ve heyecanları ile birlikte, başka bir dünyada yaşıyor gibiydik. Ta ki, üniversite yıllarımıza gelene kadar…

1975 yılının ağustos ayı sonunda ODTÜ’yü kazandığımı öğrenince çok mutlu olmuştum. Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birinde okuyacak olmak son derece gurur vericiydi benim için. Gerçi, sadece birkaç yıl önce olan “olaylar” değil, biz lise son sınıfta iken yapılan 6 aylık boykot nedeniyle de, çevremde ODTÜ ile ilgili bir tedirginlik vardı…

ODTÜ’de yapılan 6 aylık boykot nedeniyle, 1975 Güz dönemi girişli olan bizler, okula zamanında başlayamamıştık. Önce, eski öğrencilerin yaşanan ders kaybını kapamalarını beklememiz gerekmişti. Bu yüzden, derslere başlayabildiğimiz Şubat 1976’ya kadar kendimi tuhaf bir ruh halinde, bir tür arafta hissetmiştim. Lise bitmişti, üniversiteyi kazanmıştım ama, üniversite öğrencisi olamamıştım…

ODTÜ’de fiilen okumaya başladıktan bir yıl sonra, 13 Şubat 1977’de, Mütevelli Heyeti, Aydınlar Ocağı üyesi ve MHP yanlısı Hasan Tan’ı rektör olarak atadı. Evet, o zamanlar ODTÜ, özel çıkarılmış bir yasa çerçevesinde, diğer üniversitelerden ayrı bir statüde yönetilmekteydi ve bugün sadece vakıf üniversitelerinde olduğu gibi, bir Mütevelli Heyeti vardı.

Hasan Tan rektör olur olmaz, okulda gerilim arttı. Öğrenciler ve akademisyenler tepki göstererek, dersleri boykot ettiler. Ardından rektör, 400 faşist militanı işçi olarak işe aldı. Bunlar sürü halinde yerleşkede gezmeye ve ona buna sataşmaya başladılar. Rektörün bölümlerde keyfi olarak yaptığı atama ve uygulamalara tepki gösteren akademisyenlerin evlerine bombalı saldırılar yaparak baskı kurmaya çalıştılar. Sonunda, direnişi kırmak için, Hasan Tan okulu kapatıp, yurtları boşalttı ve böylece 9 aylık boykot başlamış oldu. Bu boykotun en önemli özelliği, sadece öğrencilerin bir hareketi olmayıp, akademisyeni, çalışanı ve işçisi ile, hep birlikte yapılmış bir eylem olmasıdır. Sadece öğrencilerin derse girmemesi değil, akademisyenlerin de ders vermeyi reddetmesidir aynı zamanda.

Hasan Tan’ın zoraki rektörlüğü, Ertuğrul Karakaya isimli öğrencinin ana kapıda vurularak öldürülmesine kadar sürdü. Olaydan sonra Hasan Tan istifa etti ama, işe aldığı 400 militan okulda çalışmaya devam etti. Birkaç ay sonra, okul açıldı… Yavaş yavaş okula, derslere yeniden alışmaya çalışıyorduk. O gün, günlerden 2 Aralık 1977 idi…

Dersteyiz. Şiddetli bir patlama sesi… Hoca dersi kesiyor ve camdan bakıyor. Herkes dehşet içinde birbirine bakıp, hep bir ağızdan konuşurken, kapı açılıyor ve içeri Öğrenci Temsilciliğinden bir arkadaş giriyor. Hasan Tan’ın işe aldığı militanların Rektörlük binasının üst katlarında toplandıklarını ve bir ses bombası attıklarını söylüyor. Sınıflar boşalıyor. Bazı öğretim üyelerinin de katılımıyla, herkes Rektörlüğün arka tarafındaki çimenlik alana gitmek üzere merdivenlerden iniyor. Ben, tuvalete gitmem gerektiği için arkadaşlarımdan geride kalıyorum. Nasıl olsa yetişir, onları orada bulurum.

Matematik binasından çıkıp, Rektörlük binasının arka tarafına doğru yürümeye başlıyorum. Bütün okul orada toplanmış bile. Üst katlardan aşağıya doğru küfür ediyorlar. Aşağıdan yukarıya doğru, binlerce kişi hep bir ağızdan slogan atıyor. Küfür eden faşist militanlardan birisi kız. Tiz sesi açık alanda yankılanıyor ve insanın kulağını tırmalıyor.

Fizik binasını geçtim. Toplanılan alana çok yakınım artık. Birden, yukardan aşağıya bir cisim atılıyor. Kitap mı, başka bir şey mi, tam olarak göremiyorum. Kalabalıkta hafif bir dalgalanma oluyor ama, sonra herkes eski yerine dönüp, slogan atmaya devam ediyor. Birkaç adım sonra ben de yeşillik alanda olacağım. Yukardan kalabalığın üzerine ikinci kez bir şey atılıyor. Bu sefer kimse kıpırdamıyor… Birden bire, müthiş bir patlama sesi… Çığlıklar, bağrışmalar… Her yöne kaçmaya çalışanlar, koşanlar…

Arkamı dönüp, geldiğim yöne doğru koşmaya başlıyorum. Şimdi silah sesleri de başladı. Rektörlük binasından aşağıya, öğrencilerin üzerine ateş açtılar. Herkes birbirini eziyor. Herkes panik içinde. Ne olursa olsun, yere düşmemeliyim… Yakınlarda bir ağaçtan yüzlerce serçe havalanıyor, çığlık çığlığa… O ağaçta bu kadar serçe varmış meğer. Aklımdan hızla bu da geçiyor. Koşuyorum, koşuyorum… Kulaklarımda bir uğultu. Sanki sesler çok uzaktan geliyor gibi… Bir de, kalp atışımı duyuyorum sürekli. Yerinden çıkacakmış gibi çarpıyor…Dilim, damağım kurumuş vaziyette ama, vücudum ter içinde…

Daha yakın diye, kendimi Fizik Bölümünün gerisine atıyorum. Oradan, Matematik binasının arka taraftaki kantinine geliyorum. Benimle aynı yolu izleyen 5-10 kişi daha var. Şimdi içerdeyim ama, nefes alışım bir türlü sakinleşmiyor. Dışarda hala gürültü, patırtı var. Bir sandalyeye oturup, arkadaşlarımı bekliyorum… Bir öğrenci vurulmuş diyorlar…

Bir zaman sonra, bizim sınıftakiler birer ikişer geliyorlar. Renkler bembeyaz… Göz bebekleri büyümüş, yüzlerde dehşet ifadesi… Herkes, hep bir ağızdan, olayı ve nasıl kaçtığını birbirine anlatmaya çalışıyor. Anlatırsak sanki sakinleşeceğiz. Derken, biri çok zayıf, diğeri orta yapılı, sonuncusu ise oldukça şişman, üç arkadaşımız içeri giriyor, soluk soluğa… Onlarda da aynı yüz ifadesi… Sonra, birbirlerine bakıp, katılırcasına gülmeye başlıyorlar. Anlaşılan o ki, bombanın atıldığı noktaya çok yakın olan bu arkadaşlarımız can havliyle kaçarken, en zayıf arkadaş yere düşüyor. Onun üstüne orta yapılı olan, onun da üstüne şişman arkadaşımız düşüyor. En altta kalan, “Oğlum mahvettiniz beni” diyor gülerken. “Hadi lan, vücudumla sizi korudum” diyor şişman olanı. Herkes gülmeye başlıyor. Sinirler boşalıyor artık…

O kadar yakınımıza geldiği halde, ölüm tehlikesine gülebildiğimiz o günde, 20 yaşındaydık henüz. Belki bazılarımız biraz daha büyüktü. Bu, olayın vahametini kavrayamadığımızdan, ya da hafife aldığımızdan değildi. Gençliğin verdiği bir tür “ölümsüzlük” duygusundandı kanımca. Oysa, ölüm yabancı olduğumuz bir şey değildi o günlerde…

Saldırganların, önce ses bombası kullanarak herkesi Rektörlük binasının etrafına topladığı, sonra bomba atıp, ateş ettiği kalabalıktaki herkes bizim kadar şanslı değildi. 2 Aralık 1977 günü ODTÜ’de yapılan bu saldırıda 52 kişi yaralandı, bir kişi kaldırıldığı hastanede öldü. Saatler sonra, daha güvenli olduğu için, binlerce kişi yurtlara gitmek için yürüyüşe geçtiğinde, Rektörlük binasının arka tarafındaki alanın yanından geçtik. Etrafta kitaplar, defterler, kırılmış gözlükler ve bol miktarda ayakkabı teki… Bombanın düştüğü yerde ise kocaman bir delik vardı. Günümüzde genç ODTÜ’lü arkadaşlar neyi temsil ettiğini biliyorlar mı, bilemiyorum ama, şimdi orada bir anıt var. Dokuz çubuktan oluşan bu anıt, hem 1977’deki 9 aylık boykotun, hem de 2 Aralık saldırısının anısına yapılmıştır…

ODTÜ 2 Aralık 1977 Anıtı (Fotoğraf: Aydın T)

Ünlülerle Karşılaşmalar

Ünlü bir kişiyle karşılaştığınızda ne yaparsınız? Çarşıda, pazarda, uçakta, restoranda, sinemada ya da konserde… Özellikle çok yakınınızda oldukları, hatta göz temasınız olduğu zamanlar…

Sizi bilmiyorum ama, benim ilk tepkim önce bir irkilmek oluyor. Söz konusu kişiyi olağan kabul ettiğimiz ortamının dışında görmek tuhafıma gidiyor. Düpedüz yadırgıyorum. Sonra, bir ne yapacağımı bilememe hali geliyor üstüme. Acaba görmezden mi gelsem? Bakışlarımı kaçırsam mı? Ya da tanıdığımı belli etsem mi? Karar veremiyorum… Kendimi karşı tarafın yerine koymaya çalışıyorum. Hangisini tercih eder acaba?

Kimileri var ki, hayranı olsunlar olmasınlar, ünlü kişilere rahatlıkla yaklaşıp, senli benli olabiliyor, bir şeyler talep edebiliyorlar. Cep telefonunun hayatımızda olmadığı, fotoğraf çekmenin bu kadar kolaylaşmadığı yıllarda, bu talep genellikle bir imza istemek oluyordu. Günümüzde bu iş, birlikte selfie çekmeye kadar vardı. Amaç, ünlü kişi ile çekilen fotoğrafı sosyal medyada yayınlayarak, Andy Warhol’a atfedilen ifade ile, “on beş dakikalık şöhret” yakalamak…

Kanımca, ünlü kişilere yaklaşma konusundaki bu teklifsizliğin altında çeşitli kişilik özellikleri var. Karşısındaki kişinin özel alanına dikkat edemeyecek derecede bir aymazlık ya da aşırı kendine güven ve cesaret. Bunların yanında, bu tip ilişkilerde risk alabilme kapasitesi de olmalı. Öyle ya, sırf kamuoyunda tanınan bir insan diye, o kişiyi özel hayatında gidip, rahatsız edebiliyorsanız, azarlanmayı, terslenmeyi de göze alabilmeniz gerekli.

Hiç bana göre şeyler değil… Hatta bu konuda, biraz abartarak, iki ünlü kişi ile bağlantılı bir fobim olduğunu bile söyleyebilirim… Birisi, günümüzde artık çok popüler olmasa da, ülkemizin bir talk-show’cusu ve televizyon programcısı. Diğeri ise, yine bir dönem adı çok geçen, günümüzde ise pek ortalarda olmayan bir kadın edebiyatçı ve köşe yazarı. İkisi de sivri dilli… İkisi de radarlarındaki kişi ile alttan alta dalga geçmeyi seviyorlar… Hele ilki, işi zaman zaman düpedüz hakarete kadar vardırabiliyor. Yaptığı televizyon programlarına telefonla bağlanan izleyiciler acaba mazoşistler mi diye düşünmüşümdür hep. Bu izleyicileri alaya almadığı, terslemediği durumlar o kadar nadir ki… İnsan bile bile ne diye arar, bir türlü anlayamadım… Neyse, benim için korkulu rüya bu iki ünlüden biri ile (ikisi ile birden olması tam bir kabus olurdu) yalnız olarak asansöre binmek diyebilirim. Kaçamazsın, edemezsin… Tavana mı baksan, yere mi baksan? Selam mı versen, tanımıyormuş gibi mi yapsan? Çok şükür, bugüne kadar başıma gelmedi daha ama, olsa ne yaparım, hala bilmiyorum…

Karanlık, kasvetli bir gün. Ankara’nın soğuğu insanın içine işliyor. İşyeri de pek ısınmıyor. Zaten, handan bozma bir bina. Ben ilkokulda iken burası Türk-Amerikan Derneği idi. Annemle dedem, birlikte, İngilizce kursuna giderlerdi. Derslerdeki maceralarını bütün aile gülerek dinlerdik. Yıllar içinde, Türk-Amerikan Derneği Çankaya’ya taşındı. Arada ne oldu bilmiyorum ama, yaklaşık yirmi yıl sonra, girdiğim ilk iş Mithat Paşa Caddesindeki bu binada.

Kat kat giyiniyoruz, yine de fayda etmiyor. O çelik masaların kenarları yazı yazarken insanın kollarına değince, o kadar kazak, hırka fayda etmiyor… Sanki insanın vücuduna elektrik veriyorlar. Çalışma ortamının buz gibi olması yetmezmiş gibi, öğlenleri yemek yemek için de dışarıya, daha da keskin bir soğuğa çıkmak gerekiyor. Bizim Personel İşleri, aynı cadde üzerinde olan Yüksek Ticaretliler Lokali ile anlaşmış. Yemek için oraya gidiyoruz.

İşten birkaç arkadaş, birlikte geldik bugün yemeğe. Zemin katın bir kat üstünde bir salon burası. Masalarında bordo renkli, ucuz masa örtüleri olan, zevksiz bir yer. Yemeği çabuk yersek, aynı cadde üzerindeki sanat galerilerine ve kitapçılara uğramaya vakit kalır belki.

Onu, oturur oturmaz gördüm. Birkaç masa ileride, geniş pencerelerden birinin yanındaki bir masada tek başına yemek yiyor. Arada bir, pencereden dışarıya bakıp, dalıyor… Yüzü bana dönük. Yanılmama imkan yok. Bembeyaz saçları, gözlüğü, yanındaki sandalyenin arkasına koyduğu lacivert paltosu ve ekose kaşkolü. Evet… O… Daha iki sene önce Devlet Sanatçısı unvanı alan… Bilmeyen, tanımayan onu sadece tonton bir ihtiyar zanneder.

Bakışlarımı üstünde hissetmiş olmalı ki, kafasını kaldırıyor. Göz göze geliyoruz… Telaşlanıyorum… Hemen gözlerimi kaçırıyorum. Bir yandan da, tekrar o tarafa doğru bakmak için içimde inanılmaz bir istek… İçim burkuluyor. Bu kadar usta, büyük bir sanatçı…

Askeri darbe sonrası, şu günlerde herkes sanat ve edebiyata verdi kendini. Okulda iken roman okumayı bile “küçük burjuva alışkanlığı” olarak görenler, şimdi her biri birer eleştirmen oldular başımıza nerdeyse. Sanat dergileri hem sayı olarak, hem içerik olarak patlama yaptı. Bir tür toplumsal rehabilitasyon.

Aynı şekilde, resim galerileri de çoğaldı Ankara’da. En son, bizim eve yakın, Tunalı Hilmi Caddesinde yeni açılan Levni var mesela. İnsan sergiye gitmese bile, her gün önünden geçerken, büyük pencerelerinden içeride sahibi, Enis Batur’u görebiliyor.

Hemen hemen her hafta sonu galerilerin birinde bir sergi açılışı var. Bu açılış kokteyllerinden birinde görmüştüm ilk olarak kendisini. Birisi bana, “Bak, o yaşlı adam Eşref Üren” demişti… Resim Heykel Müzesi’nde gördüğüm tablolarına hayran olmuştum. Bir tablosu da amcamın evinde var. Ankara Koleji’nde (o zamanki adıyla, Ankara Maarif Koleji’nde) resim öğretmenliği yaptığı sıralar amcama hediye etmiş.

Artık yaşı seksen beşin üstünde olduğu için, açılışlarda hep bir kenarda oturuyor. Etrafı son derece sevecen bakışlarla izliyor. Sanatçılar, öğrencileri, tanıdıkları saygıyla yanına gidip, konuşuyorlar. Ressam olan eşi uzun yıllar önce öldüğünden beri yalnız yaşıyormuş. Çocuğu yokmuş. Ancak, yanında kendisinden epeyce genç ve onunla kızıymış gibi ilgilenen bir hanım var hep. Öğrencisi imiş.

Yemeğini bitirdi. Yine biraz pencereden dışarıyı seyretti. Şimdi ayağa kalkıyor. Kaşkolünü özenle boynuna doluyor, yavaş yavaş paltosunu giyiyor. Çıkmak için bizim masanın yanından geçmesi gerekiyor. Bakışlarımı telaşla tabağıma çeviriyorum. Sonra… Tam yanımızdan geçerken kafamı kaldırıyorum. İyi ki kaldırıyorum… Başıyla hafifçe selam verirken, sıcacık gülümsüyor bana…

Eşref Üren’i daha sonra da, 1984 yılında ölene kadar, çeşitli zamanlarda gördüm. 1897 yılında doğmuş, 87 yaşında ölmüştü. İstanbul’da doğduğu Fehim Paşa konağında, varlık içinde başlayan hayatı, yokluklar ve sıkıntılar içinde geçmiş. 1908 yılında Meşrutiyet ilan edildiği zaman, saraya yakın olan babası öldürülmüş. Zorluklar içinde Bursa Ziraat Mektebini bitirmiş ve bir süre de bu alanda çalışmış. Ta ki bir gün, sokakta şövalesinin başında Yeşil Türbe’yi resmeden İbrahim Çallı’yı izleyene kadar. Sonra, Sanayi Nefise Mektebinde (Güzel Sanatlar Akademisi) İbrahim Çallı ve Hikmet Onat atölyeleri, Paris’te Andre Lhote atölyesi, yurtiçinde ve dışında çeşitli sergiler ve ödüller, öğretmenlik yılları… Ankara ve İstanbul Resim Heykel Müzelerinde, çeşitli sergilerde gördüğüm eserlerinde kullandığı renkler bana hep çok güzel gelmiştir. Doğayı, ağaçları, evleri, gökyüzünü, en çok da Ankara’yı resmederken kullandığı renkler… Öğrendiğime göre, sağlığında 35 adet tablosunu İş Bankası’na, emin ellerde olacağını düşünerek, bağışlamış.

Kendisi ile ölmeden bir süre önce yapılan söyleşinin başında, Ankara’da Ataç sokakta oturduğu ev tarif edilmişti. Ömrünü resme adamış, Devlet Sanatçısı Eşref Üren’in evinin, bodrum katında, atölyesi ile yattığı yerin bir perde ile ayrıldığı bir yer olduğu yazılıydı… Belki de onun için fark etmiyordu. Resim yapabiliyor olmak yeterli idi…

Havana koyuna bakan, görkemli ve tarihi Hotel Nacional de Cuba’dayız. Seksen küsur yıllık bu otelin kat sayısı çok fazla olmamasına rağmen, üzerinde bulunduğu tepe ve mimarisi nedeniyle, çok haşmetli ve etkileyici bir görünümü var. “Ulusal Anıt” statüsündeki bu otel, tarihi boyunca pek çok ünlüyü ağırlamış, pek çok olaya şahit olmuş. Küba’nın topraklarının yüzde doksanının yabancılara ait olduğu devrim öncesi dönemde, şampanyanın ve romun su gibi aktığı, sabahlara kadar kumar oynanan, dans edilen gözde bir mekanmış. Winston Churchill, Frank Sinatra, Ava Gardner geçmişteki ünlü konuklarından sadece birkaçı. Devrimden sonra ise Fidel Castro’nun, Che’nin devlet konuklarını ağırladıkları bir mekan. Hotel Nacional şimdi, bir yandan bahçesinde sergilenen toplar, bir yandan da gece kulübündeki dans gösterileri ve barları ile, geçirdiği her iki döneme de selam duruyor adeta.

Havana’dan Santiago de Cuba şehrine yapacağımız uçuşun dört saat rötarlı olması nedeniyle burada vakit geçiriyoruz. Okyanusa bakan geniş terasta büyük ve alçak, minderli, hasır kanepeler var. Hava rüzgarlı… Okyanus azgın…Bahçede ve topların sergilendiği sette bir süre dolaştıktan sonra buraya oturduk. Her yer turist dolu. Aslında resmi olarak Amerikan hükümeti tarafından gelmeleri yasaklanmış olan Amerikalı turistler epeyce fazla. Önemli bir kısmı, sağlık hizmetlerinin çok iyi ve ücretsiz olmasından dolayı geliyorlarmış. Kimi de gezmek, eğlenmek için. Yasağı delmenin yolu, Meksika üzerinden gelmekmiş onlar için.

Yanımızdaki grup, yüksek sesle Türkçe konuşuyor. Hiç sesimizi çıkarmadan Pina Colada’larımızı yudumluyoruz biz. 1990 yılında, henüz Türkler bu kadar yolculuk etmezken, Norveç’in Kutup Dairesi bölgesinde, hiç ummadığım bir yerde bir Türk ile karşılaştığımdan beri artık, hiçbir yerde yurttaşlarımla karşılaşmak şaşırtmıyor beni…

İçkilerimizi bitirdik. Hala epeyce zaman var. Biraz daha dolaşabiliriz. Lobideki, oteli geçmişte ziyaret etmiş kişilerin fotoğraflarının sergilendiği bölümde vakit geçirdikten sonra, büyük bahçenin görmediğimiz taraflarına yöneliyoruz. Büyük bir terasa çıkmak için, önden ben bir köşeyi dönüyorum ve birden bire karşı karşıya kalıyorum… İşte, buna çok şaşırıyorum… Karşımda, Bedri Baykam. Göz göze bakışıyoruz… Sanki onu tanıdığımı anladı ve benim bir şeyler söylememi bekliyor gibi. Bir şey desem mi acaba? Ama, ne? Basma kalıp bir şey söylemektense, hiçbir şey dememek daha iyi. Başımla belli belirsiz bir selam verip, terasa doğru yürüyorum…

Bazen de insan, tanınmış insanlarla, istemeden, hoş olmayan durumlara düşebiliyor. Böyle bir şey, birkaç yıl önce benim başıma geldi. Üstelik, bu konuda dikkatli bir kişi olmama rağmen…

Şaşkınbakkal’da beğendiğim ve arada uğradığım bir butiğe girmiştim. İçerisi oldukça kalabalıktı. Etrafa bakarken, koyu renk saçlı, tanıdık bir sima gözüme çarptı. Çalıştığım iş gereği, değişik çevrelerden pek çok insanla tanıştığım için kendisini bir yerden tanıdığımı düşündüm. Üstelik, o da dönüp, bana baktı. Belki de, benim bakışlarımı üstünde hissettiği içindir. Bilemiyorum. Böyle karşılıklı bakışınca, “Merhaba. Sizinle galiba tanışıyoruz” dedim, gülümseyerek… Bir şey söylemezsem, sanki ayıp olacak gibime geldi. Daha cümlem ağzımdan çıkar çıkmaz hiç beklemediğim bir şekilde bir yanıt aldım. Karşımdaki, kısa boylu sayılabilecek kadın, hiddetle ve ciyak ciyak bağırmaya başladı. “Hayır efendim! Hiçbir yerden tanışmıyoruz!”. Ne olduğumu şaşırdım. Kulaklarımda bir uğultu başladı… Çok canım sıkıldı…

Ben ne olduğunu henüz anlamaya çalışırken, kadın çoktan hışımla sırtını dönmüş, hızlı hızlı askıları eliyle itiyordu. Bu arada, küçük dükkanın çalışanı olan genç kız olanı biteni görmüştü. Kibarca yanıma yaklaştı ve “Hanımefendi oyuncu da… Belki dizilerden hatırlıyorsunuzdur…” Bir an düşününce, hatırlar gibi oldum gerçekten. Bir dönem, çoğunlukla yemek yerken, sırf kızım istiyor diye bazı dizileri izlemişliğim vardı. “Yabancı Damat”, “Seksenler” gibi dizilerin, başrole epeyce uzak karakterlerini oynayan bir oyuncuydu bu kadın. Bunun üzerine ben de, yüksek sesle, “Yok canım… Ben kendisini iş hayatımda profesyonel olarak tanıdığım birisine benzetmiştim” dedim.

Daha sonraları bir yerde okuduğuma göre, belli bir şekilde tanınırlığı olan insanlarla ilgili kişilerin sıkça başına gelen bir durummuş bu. Söz konusu kişiyi kendi kişisel hayatınızda tanıyormuşsunuz zannetmek… Sözünü ettiğim olay benim için o kadar büyük bir deneyim oldu ki, artık çok emin olmadıkça kimse ile bu tür bir diyalog başlatmıyorum. Karşı taraf kendisi benimle gelip konuşana kadar…

Şüphesiz, her konuda olduğu gibi, bu konuda da genelleme yapmamak lazım. Şu ya da bu ölçüde tanınan insanların verecekleri tepkilerde onların karakterleri, şöhreti ne kadar hazmedebildikleri, ve insan ilişkilerindeki başarıları eminim çok rol oynuyordur.

1960’lı yıllarda babamın bir arkadaşı, yabancı bir havayolu ile yurtdışında bir yere uçuyormuş. Yanına Amerikalı bir adam gelip, oturmuş. Selamlaşmışlar. Adam çok tanıdık gelmiş ama, babamın arkadaşı nereden olduğunu bir türlü çıkaramamış. Derken, sohbet etmeye başlamışlar… Babamın arkadaşı, “Ben sizi bir yerden tanıyorum galiba” demiş. Adam ilgiyle, “Öyle mi? Nereden acaba?” demiş. Ondan sonra, ikisi de, “Acaba oradan mıydı, buradan mıydı?”, epeyce bir çabalamışlar. Hatta bir ara Amerikalı, “Ben Kore Savaşına katılmıştım. Acaba siz de orada Türk birliğinde miydiniz?” diye sormuş. Yok, yok, yok… Bir türlü bulamıyorlar… Neden sonra, adam dönmüş ve “Yoksa siz beni filmlerimden mi tanıyorsunuz?” diye sormuş. Amerikalı adam, Tony Curtis imiş…

Kokular, Tatlar ve Anılar…

Bugün günlerden Cumartesi! Yaşasın!

Gece yatmadan babam, bugün kitapçıya gideceğimizi söylemişti. Çok sevinçliyim… Roma’da İngilizce kitap satan çok fazla sayıda kitapçı yok. Olanların içinde ise, hem genel olarak hem de çocuk kitapları açısından en zengin olanı Lion Bookshop. Babam da en çok orayı seviyor. O nedenle, “kitapçıya gideceğiz” dediği zaman, nereye gideceğimizi biliyorum artık.

Şehir merkezinde, Via del Corso’ya doğru yola çıkıyoruz. Trafik çok fazla değil. Gideceğimiz yeri de biliyoruz. Bazen, Roma’nın hiç gitmediğimiz bölgelerine gittiğimiz zaman ve özellikle gece ise, dönüşte babam yolları karıştırıyor. Labirent gibi sokaklarda dönüp, duruyoruz. Ta ki, bizim evin tarafına giden bir belediye otobüsüne rastlayana kadar. O zaman sevinçle peşine takılıyor, otobüsle birlikte her durakta durup, kalkarak, saatler sürse de, sonunda eve varıyoruz…

Şansımız var. Arabayı park edecek bir yer de bulduk yakındaki sokaklardan birinde. Çok kısa bir yürüyüşten sonra, işte geldik. Kapıdan girer girmez o çok sevdiğim koku karşılıyor bizi. Kitap ve raflardan gelen ahşap karışımı, insana sıcaklık ve huzur veren koku…

Lion Bookshop- Roma

Lion Bookshop, birbirine kemerli geçişlerle bağlı birkaç salondan oluşuyor. Ana salonda, sırtını kocaman bir pencereye vermiş, büyük, ahşap bir masada oturan yaşlı bir İngiliz hanım oluyor hep. Genelde birkaç saatten kısa olmayan ziyaretlerimizin sonunda, ödemeyi de ona yapıyoruz. Babama söyleyecek bir iki cümlesi oluyor her zaman. Kah aldığımız kitaplarla ilgili, kah hava durumu ile ilgili… Kibar bir hanım. Ayaklarının dibindeki bir sepette Pug cinsi, yaşlı bir köpeği var. Köpeğin hiç sepetten çıktığını görmedim. Genelde uyuyor oluyor.

Lion Bookshop- Roma

Her zaman yaptığımız gibi, içerde babamla ayrılıyoruz. O, tarih, siyaset, felsefe ve sanat kitaplarının olduğu bölümlere, ben de çocuk kitaplarının olduğu salona yöneliyorum. Çocuk kitapları kısmı da, diğer bölümler gibi, çok zengin Lion Bookshop’da. En çok Enid Blyton’ın kitaplarını seviyorum. Bunlar, genelde kahramanları çocuklar olan, macera kitapları. Her kitapta ayrı bir macera, çözülmesi gereken ayrı bir sır… Babamdan öğrendiğim gibi, kitapların arkasını okuyup, içlerini karıştırıyorum biraz.

Zaman nasıl geçmiş, fark etmemişim bile… Yine kucak dolusu kitabım oldu. Pazartesi günü, okul servisinde, Hindistanlı arkadaşım Vandana’ya aldığım kitapları sayarım artık. Bana hep çok şanslı olduğumu söylüyor. Vandana Lions Bookshop’a ailesi ile gittiği zaman, bir tane kitap almasına izin veriyorlarmış çünkü…

Çocukluk anılarımda özel bir yeri vardır Lion Bookshop’un. İnsanı alıp, başka dünyalara götüren zengin kitap koleksiyonu, sıcak havası ve kokusu ile her zaman hatırladığım bir kitapçı… Bir kitapsever olmamda belki de babamdan sonra en önemli etken olmuştur orası. Uzun yıllar sonra, Beyoğlu’ndaki Robinson Crusoe kitapevi de içeri girer girmez, Marcel Proust’un “istem dışı hatırlama” dediği şekilde, bana çocukluğumun Roma’sındaki o kitapçıyı hatırlatmıştı… Günümüzde maalesef, ikisi de yok artık… İnternetten edindiğim bilgiye göre, 1947 yılında Roma’da açılan Lion Bookshop, 64 yıl sonra, 2011 yılında kapılarını kapatmış.

Dışarda hava çok güzel. Güneşli, pırıl pırıl bir bahar günü. Roma baharda çok güzeldir… Ağustos ayı hariç, her mevsimde ayrı güzeldir ama, bahar aylarında bir başka güzeldir. Çünkü o zaman, şehrin genel büyülü havasına bir de uyanan doğa eşlik eder. Yemyeşil ağaçlar, çiçeklerle dolu parklar ve dev saksıların içine yerleştirilmiş açelya çiçekleri ile bezenmiş İspanyol merdivenleri…

“Acıktın mı?” diye soruyor babam. Evet, hem de çok acıktım. Midem kazınıyor. “E, hadi o zaman,” diyor. Birkaç dakikalık bir yürüyüşten sonra, “Alfredo”dayız… Fettuccine’nin kralı (sonraları kendini imparatorluğa terfi ettirdi) Alfredo… Cumartesi öğlen olduğu için içerisi oldukça kalabalık. Beyaz örtülü masalarda, 1960’ların şık hanımları ve beyleri oturuyorlar. Güzel bir şarap eşliğinde, tabii ki fettuccine yiyorlar. Alfredo’ya geldiyseniz…

Beyaz örtülü masaların arasından Signor Alfredo kollarını açarak bize doğru geliyor. Babamla birkaç cümlelik kısa bir selamlaşmadan sonra, bizi güzel bir masaya oturtuyor. Siparişimizi veriyoruz ve beklemeye başlıyoruz. Önce kırmızı şarap ve su geliyor. Babam bana da, bir kadehin dibine az miktarda şarap koyup, üstüne su ekliyor. Kadehlerimizi tokuşturup, birer yudum alıyoruz. Açlığım iyice artıyor sanki…

Bana inanılmaz uzun gelen bir süre sonra, büyük bir kayık tabakta “Alfredo usulü fettuccine”miz geliyor… Aynı anda, Signor Alfredo da masamızda beliriyor. Jilet gibi ütülenmiş beyaz ceketi ve siyah kravatı ile son derece karizmatik. Önce bize gülümsüyor. Sonra, ceketinin göğüs cebinden altın bir kaşık ve çatal çıkarıp, fettuccine’yi servis tabağında, ahenkli hareketlerle, karıştırıyor. Bir yandan yutkunuyorum, bir yandan da gözlerimi ellerinden ayıramıyorum. Evet, nihayet bitti… Tabaklarımıza yaptığı paylaşım ile birlikte bu törensel servis sona eriyor. Artık bu muhteşem lezzetin tadını çıkarabiliriz…

Alfredo’nun fettuccine’si, yüz yılı aşkın geçmişi ile hem İtalyanların hem de Roma’ya gelen turistlerin vazgeçilmezi olmaya devam ediyor. Ben şahsen, yurtdışına gittiğim zaman, bir işletmenin başarısını oraya yerli halkın gidip, gitmemesi ile ölçerim. Benim için, yerel halkın ilgisi, bir işletmenin otantik ve kaliteli olma göstergesidir. Gördüğüm kadarı ile, bunca yıl sonra bile, Alfredo hala eski Alfredo…

Babamla yemeklerimizi yerken, arada bir Signor Alfredo yanımıza gelip, her şeyin yolunda olup, olmadığını soruyor. Kendisi bir anlamda, bu müthiş lezzetin var olma nedeni… Önceki gelişlerinden birinde babama restoranın öyküsünü anlatmış.

Masamıza uğradığı seferlerden birinde Signor Alfredo, yanında restoranın bir kartpostalını getiriyor ve bana hitaben arkasını imzalıyor. “Fettuccine’nin İmparatoru”. Tarih, 7 Nisan 1969…

Kartpostalın üstünde “Fettuccine’nin Kral”ı yazsa da, Alfredo 2 imzasını “İmparator” olarak atmaya başlamış bile…

Çocukluğumda ismi L’originale Alfredo, günümüzde ise Il Vero Alfredo (gerçek Alfredo) olan bu restoranın tarihi 1914’e kadar gidiyor. Her şey, 1908 yılında küçük bir restoran sahibi olan Alfredo Di Lelio’nun hanımının doğum yapması ile başlıyor. Oğulları Alfredo 2’nin (Armando Di Lelio) doğumundan sonra eşi o kadar halsiz düşüyor ki, Alfredo 1 onun sağlığına kavuşması için kendi elleri ile özel bir tarif geliştiriyor. Tereyağ ve Parmesan peyniri kullanarak yaptığı bu makarna çeşidi, hiçbir şey yemeyen eşinin çok hoşuna gidiyor ve kadıncağız sağlığına kavuşuyor.

İnsanın tadı damağında kalan bu lezzeti aile, üç kuşaktan beri, aynı başarı ile sürdürüyor. Yıllar boyunca, Roma’ya gelen ünlü devlet adamları ve sanatçılar da Il Vero Alfredo’nun şöhretine şöhret katıyorlar. Bu gelenlerden ikisi ise, sessiz sinema döneminin ünlü Amerikalı film artistleri Mary Pickford ve Douglas Fairbanks, Alfredo efsanesine bir boyut daha katıyorlar. Balayı için Roma’ya gelip, Alfredo’nun fettuccine’sini yiyen ve çok beğenen çift, kendilerine gösterilen misafirperverliğe karşılık olarak, 1927 yılında Alfredo’ya som altından bir kaşık ve çatal hediye ediyorlar. Üstlerinde “Makarnanın Kralı Alfredo’ya” yazısı olan bu altın kaşık ve çatal, o günden sonra restorana gelen tüm müşterilerin fettuccine’lerini, tabaklarına servis yapmadan önce, karıştırmak için kullanılmaya başlanıyor.

O meşhur altın kaşık ve çatal…
Kaynak:Il Vero Alfredo web sitesi

15 Ekim 2015 akşamı Roma’da, Il Vero Alfredo’nun kapısından içeri giriyoruz. Sonbaharın akşam serinliğinden sonra içeri girmek iyi geliyor. İçerisi henüz çok dolu değil. Masalarda birkaç İtalyan aile ve turistler var. Yerimize oturtulmayı bekliyoruz. Restoranın web sayfasından yer ayırtırken, bir sonraki gün Roma Büyükelçiliğinde evleneceğimizi yazmış ve bu özel akşam nedeniyle güzel bir masa vermelerini rica etmiştim.

Aradan geçen yıllar içinde, restoran pek fazla değişmiş görünmüyor. Aynı kare masalar ve bembeyaz, kolalı masa örtüleri. Görebildiğim tek önemli değişiklik, çocukluğumun Signor Alfredo’sunun artık orada olmaması. Bizi karşılayan, onun yerine geçen oğlu, Alfredo 3. Dedesinden babasına geçen işletme, artık torun Alfredo’nun olmuş.

Torun Alfredo bizi köşede, güzel bir yere oturtuyor ama, masada bizim için özel bir özen gösterilmiş gibi durmuyor. Diğer masalara ne kadar özen gösterilmişse, o kadar. Bir an için, rezervasyona koyduğum o özel not için pişman oluyorum… Gereksiz bir şey mi yaptım? Hatta, komik mi oldum acaba?

Alfredo 3, babası kadar konuşkan ve sempatik de görünmüyor doğrusu. Mesafeli bir kibarlıkla, siparişi alıyor ve gidiyor. Beklemeye başlıyoruz. Merak içindeyim… Acaba çocukluğumdan hatırladığım o tat, hala aynı mı? Yoksa, anılarımıza sık sık yaptığımız gibi, fazla mı gözümde büyütmüşüm?

Yine önce, şarabımız geliyor. Beklemeye devam ediyoruz…

Derken, üzerinden dumanlar tüten büyük servis tabağında fettuccine’miz geliyor. Alfredo 3, çocukluğumdan hatırladığım, aynı törensel hareketlerle cebinden altın kaşık ve çatalı çıkarıyor… İyice karıştırdıktan sonra, tabaklarımıza bölüyor. Benim tabağımı önüme koyarken,

“Signora, bu özel gecenizin şerefine, fettuccine’nizi yemeniz için, altın kaşık ve çatalımızı size bırakıyorum. Şimdiden kutlarım” diyor…

Altın kaşık ve çatallı tabağım…

Otranto

Sakin bir gündü… Sokaklar sessiz… Deniz turkuaz, gök masmavi idi. Bulutlar bembeyaz… Yıl 1480, günlerden 28 Temmuz’du. Böylesi bir günde dikkatli bakınca insan, 60 kilometre uzaklıktaki Arnavutluk kıyılarını görebilirdi. Ama o sabah, her zamanki gibi deniz kokusunu içlerine çekip, o yöne bakan Otranto’lular başka bir şey gördüler. Dehşete düştüler…

“Mamma li Turchi!” “Mamma li Turchi!”…
“Anneciğim, Türkler geliyor!”… “Türkler geliyor!”…

Osmanlı filosu 140 gemi, 18.000 asker ve 700 süvari ile, yelkenlerini açmış, çarşaf gibi denizin üstünde süzülerek geliyordu, bu küçük yerleşim yerine doğru.

Türklerin gelişi, sadece Otranto’da değil, Güney İtalya’nın tüm Apulia (Puglia) bölgesinde uzun zamandır endişe ile bekleniyordu. “Büyük Türk” Constantinopolis’i alalı 27 sene olmuştu ve o zamandan beri batıya doğru seferleri dur durak bilmemişti. Madem ki Bizans’ı almıştı, hayali Roma olmalıydı… Rivayet de oydu ki, Vatikan ve İtalya’nın diğer devletleri arasında süregelen siyasi oyunlar sırasında şimdilik Osmanlı’nın yanında olmayı seçen Venedik, Fatih Sultan Mehmet’e, İstanbul’u aldığına göre artık, Bizans şehirleri olan, Brindisi, Taranto ve Otranto’nun da onun olduğunu fısıldamıştı… Zaten, yaklaşmakta olan Osmanlı donanması Korfu adasının yanından İtalya’ya doğru geçip giderken, orada olan Venedik donanması hiçbir engellemede bulunmamıştı…

Sakin bir gün… Sokaklar sessiz… Deniz turkuaz, gök masmavi. Bulutlar bembeyaz… Yıl 2016, günlerden 18 Ekim. Böylesi bir günde dikkatli bakınca insan, 60 kilometre uzaklıktaki Arnavutluk kıyılarını görebilir. Ama bu sabah, ufuk puslu. Karşı kıyılar görünmüyor…

İşte, 536 yıl sonra, iki Türk Otranto’dayız…

Sokaklarda çok az insan var. Onların da çoğu, bizim gibi, buralara sonbaharda gelmeyi tercih etmiş gezginler. Arabayı, kentin tarihi merkezinin dışında, iki katlı modern evlerin sıralı olduğu bir sokakta park ediyoruz.

Güneşli yerler ılık olmasına karşın, gölgede yürürken serinlikten insanın içi ürperiyor. Kısa bir yürüyüşten sonra, Otranto kalesinin önüne geliyoruz. Fazla yüksek olmayan bu kale 12. yüzyılda Normanlar tarafından yapılmış. Daha sonra, 15. yüzyılda Aragonlular tarafından yeniden inşa edilip, güçlendirilmiş. Türklerden sonra…

Otranto Kalesi

Yaklaşmakta olan Osmanlı ordusu Gedik Ahmet Paşa komutasındaydı. Apulia (Puglia) kaynaklarına göre Paşa,” zayıf, esmer tenli, iri burunlu, seyrek sakallı, orta boylu” idi. Güney İtalya seferine, Arnavutluk’un Avlonya limanından yola çıkmıştı. İtalyanlar, Gedik Ahmet Paşa’nın sadece fiziksel özelliklerini sıralamakla kalmamışlardı. Ondan aynı zamanda, “son derece gaddar” olarak da söz etmişlerdi. O sıralar, “Büyük Türk” hastaydı. Otuz yıldan fazla süren hükümranlığının sonuna yaklaşmaktaydı. O nedenle kendisi çıkmamıştı sefere…

İlk plan, Brindisi’ye çıkmaktı. Ama sonra, daha güneydeki kıyıların karaya çıkmak için daha elverişli olduğu öğrenilince, Otranto civarındaki Roca Kalesi’nin yakınlarına bir süvari alayı çıkarıldı. Bu öncü alay, Otranto’ya kadar giderek, çok sayıda yöre sakinini esir aldı, sığır ele geçirdi. Halk, korku içinde, kaleye sığındı…

Türklerin Otranto’da karaya çıktığı haberi tüm İtalya’ya hızla yayıldı. Başta Vatikan olmak üzere, tüm İtalyan devletlerini bir korku aldı. Papa derhal harekete geçerek, sadece İtalya’daki devletlere değil, tüm Hristiyanlık alemine, Türklere karşı savaşmak için, çağrıda bulundu. “Kafir Türkler” Roma’ya yaklaşıyorlardı. Otranto’nun Roma’ya uzaklığı 600-650 Km civarındaydı…

Öncü süvari alayının ardından, Gedik Ahmet Paşa tüm orduyu karaya çıkarıp, Otranto’ya doğru harekete geçti. Kaleye ulaşınca Paşa, İtalyanca bilen bir elçi aracılığıyla, şehrin teslim olmasını istedi. Reddedilince, şehri topa tutmaya başladı.

Kalenin önünde, gezmek için içeriye girmek üzere olan birkaç kişi var. Bir kadın kapıya yakın bir noktaya şövalesini kurmuş, resim yapıyor. Bizim gözlerimiz
“Il Duomo” tabelasını arıyor. Sola, aşağı doğru kıvrılan yola sapıyoruz. Katedrale gidiyoruz.

Otranto Kalesi

Sabah Lecce’den yola çıktığımızdan beri içimizde bir ağırlık, bir sıkıntı var… Otranto’nun sessizliği ve sakinliği bu sıkıntıyı daha da artırıyor sanki… Oysa, ne güzel bir gün… Pırıl pırıl bir sonbahar günü. Böylesi sonbahar günlerini çok severim aslında. Ama işte… Burada içimi bir kasvet ve sıkıntı basıyor…

Birbirimizle pek konuşmuyoruz. Bir iki kelime söylesek de, çok alçak sesle oluyor. Bizim nedenimiz farklı ama, insan zaten bu sessizliği bozmak istemiyor…

Osmanlı Ordusu, Otranto kalesini yaklaşık iki hafta topa tuttu. Kale surlarına ve iç kısımlara sürekli taş gülleler yağıyordu. Bunların bazıları inanılmaz büyüktü. Topsuz, küçük bir garnizon olan Otranto bu saldırıya ancak iki hafta dayanabildi.

11 Ağustos günü, surlarda açılan bir delikten içeri akın eden Osmanlı askerleri Otranto’yu aldılar. Şehrin tüm yaşlı erkekleri kılıçtan geçirildi. 8000 kadar genç erkek ve kadın köle olarak Arnavutluk’a götürüldü. Kuşatmadan önce 22.000 civarında olan Otranto nüfusunun 12.000 kadarının bu arada öldürüldüğü tahmin ediliyor.

Otranto Kalesi

Otranto’nun düşmesinden sonra, Osmanlı süvarileri batıda Taranto’ya, kuzeyde
Lecce’ye ve Brindisi’ye kadar akınlarını sürdürdüler. Öyle görünüyordu ki, Papa’nın korkuları yersiz değildi. Gedik Ahmet Paşa, Otranto’yu tüm İtalya’yı istila etmek için bir üs olarak kullanacaktı…

Hafif eğimli yolun sonunda ufak bir meydana varıyoruz. Duomo, yani Santa Maria Annunziata’ya adanmış katedral, meydanın sağ tarafımızda kalan kenarında yer alıyor. On ikinci yüzyılda yapılmış bu yapı, beklediğimden küçük ve gösterişsiz görünüyor gözüme. Oysa, Otranto’nun resmi web sitesinde, Salento yarımadasındaki en büyük katedral olduğu yazıyor. Osmanlı ordusu, Otranto’da kaldığı süre boyunca cami olarak kullanmış burayı. Heyecanlanıyor, içeri girmek için sabırsızlanıyorum. Bir yandan da, içimde o sıkıntı ve kasvet duygusu devam ediyor…

Il Duomo- Otranto Katedrali

İçeri giriyoruz. Burası, İtalya’da görmeye alıştığım katedrallere kıyasla oldukça sade bir yer ama, tabanı kaplayan mozaik döşeme hemen dikkat çekiyor. Hayat ağacını temsil eden dev mozaik, alışılagelmiş bir aile ağacı şeklinde yapılmış. Ağacın gövdesi iki filin üstünde duruyor. Resmedilenlerin arasında ise, neler var, neler… Nuh’un Gemisi, Adem ile Havva, Kıyamet günü gibi dini motiflerin yanında, Herkül ve Diana gibi mitolojik tanrılar, Büyük İskender, Kral Arthur gibi tarihi kişiler ve bir sürü hayvan… Ejderhalar, maymunlar, yılanlar, deniz canavarları…

Gördüğümüz şeyler ne kadar ilginç olursa olsun, benim aklım katedralin o özel bölümünde… Aylardır, çeşitli kaynaklardan hakkında tekrar tekrar okuduğum, fotoğraflarına baktığım o şapeli görmek için sabırsızlanıyorum. Yavaştan alıyor olmam, başka şeyleri uzun uzun inceliyormuşum gibi yapmam… Gerçek değil hiç biri… İçim içimi yiyor…

Gedik Ahmet Paşa, şehir ele geçirildikten ve talan edildikten sonra, halkın Müslümanlığı kabul etmesini istedi. Tüm baskılara rağmen, Otranto’luların bunu kabul etmemesi üzerine, 14 Ağustos 1480 günü, şehirdeki on beş yaşından büyük sekiz yüz erkek yakınlardaki Minerva Tepesi’ne götürüldü. Teker teker şahadet getirmeleri istenen bu erkeklerin, sırayla kafaları uçuruldu. İnfazlar, sıranın kendilerine gelmesini bekleyenlere izlettirildi… Cesetler, kurda kuşa yem olmak üzere, gömülmeden, açıkta bırakıldı… 1771’de, Papa XIV. Clemens tüm ölenleri şehit ilan etti. Şimdi bu tepenin adı, Şehitler Tepesi.

Şehitler Şapeli- Otranto Katedrali

Şehitler Şapeli, ana giriş kapısını arkanıza aldığınız zaman, ana “altar”ın sağına düşüyor. Demir parmaklıklı ayrı bir kapıdan girilen bu küçük şapelde üç tane büyük camekan var. Biri, Meryem Ana ve İsa heykelinin tam arkasında ve ortada, diğer ikisi yanlarda. Üçü birlikte, kilise ve şapellerde normalde “altar”ın arka tarafına yerleştirilen büyük tabloların düzeninde sergileniyorlar. Aradaki fark şu ki, bu camekanlarda sergilenenler dini konulu tablo veya objeler değil… Üçünde de, bir milim boş kalmayacak şekilde, kafatasları ve kemikler var. 14 Ağustos 1480 günü, Şehitler Tepesi’nde katledilen 800 Otranto’lu erkeğe ait…

Şehitler Şapeli- Otranto Katedrali

Daha önce fotoğraflarına defalarca baktığım için hazırlıklı olsam da, gördüğüm kemikler beni dehşete düşürüyor… Kalbime bir ağırlık çöküyor…Din adına böyle bir katliamın yapılmasını kabul edemiyorum. Son derece ürkütücü ve düşündürücü bir görünüm… Bu insanlar savaşta ölmemişler. Dinlerinden vaz geçmek istemedikleri için katledilmişler. Kimin tarafından ve hangi din adına yapılmış olursa olsun, insan geçmişte ve günümüzde yapılan bu tür katliamlara lanet okumadan edemiyor…

Bir yandan da, 1453’te İstanbul’u alan Fatih Sultan Mehmet’in bile o zaman Bizans halkına böyle bir şeyi reva görmediğini, Patrikhaneye dokunmadığını ve halkın dinini yaşamasına izin verdiğini düşünüyorum. “Büyük Türk” bu yüce gönüllüğü göstermişken, Gedik Ahmet Paşa’nın Otranto’da yaptığı bu zorlama ve katliamın sebebi ne olabilir ki ? Belki, söylendiği gibi, Sultan fethedilen yerlerin yönetimini Gedik Ahmet Paşa’ya vermeye söz verdiği için… Belki, Roma’ya ve Papa’ya düzenli bir ordu ile ilk olarak bu kadar yaklaşıldığı ve bu şekilde tüm Hristiyan alemine bir göz dağı verilmek istendiği için… Bir de tabii, Gedik Ahmet Paşa’nın gaddar olması var…

Yutkunarak etrafıma bakınıyor, fotoğraf çekiyorum. Bizimle beraber şapelde bulunan herkesin yüzünde bir dehşet ifadesi var. Yüz hatları gergin ve renkler de biraz uçmuş gibi… Kafamın içinde bir uğultu ile, “altar”ın önünde yer alan açıklamaları okuyorum. Tekrar tekrar camekanlara bakıyorum.

Öte yandan, bu kafatası ve kemikleri bu şekilde sergileyen zihniyeti de sorgulamadan edemiyorum. Acıyı canlı tutma adına yapılan bu düzenlemenin, asırlar boyunca katedrale dua etmek için gelen insanlar ve çocuklar üzerinde yarattığı travma korkunç olmalı. Günümüze kadar gelen “Türk korkusu”nun ve “Türk nefreti”nin sebebini bulmak için çok dolambaçlı analizlere gerek yok. “Türkler geliyor” diye korkutularak uyutulan, büyütülen çocukların DNA’larına bu duyguların işlememesi nerdeyse mümkün değil.

Sersemlemiş bir halde dışarı çıkıyoruz. Pek fazla konuşmuyoruz. Zaten, buraya gelirken, yüksek sesle Türkçe konuşmamaya karar vermiştik… Biraz içimiz açılsın diye sokaklarda gezelim diyoruz. Otranto sokakları çok güzel, sakin ve sevimli. Etrafta çok fazla insan yok. Hediyelik eşya dükkanları var sağda solda. Yaz mevsiminde çok daha canlıdır büyük olasılıkla. Sahil tarafına yöneliyoruz. Deniz, kıyıdan itibaren cam göbeği renginde. Çok berrak ve güzel… Ama işte… Hiçbir şey bizi bu girdiğimiz ruh halinden çıkaramıyor. Otranto’dan gitmeye karar veriyoruz.

Otranto Sokaklarında

Osmanlı ordusu Otranto’da on beş ay kaldı. Bu sırada, Türkleri Apulia (Puglia)’dan atmak üzere Papa, Napoli Kralı, Macar Kralı, Milano ve Ferrara Dükleri ve Cenova ile Floransa Cumhuriyetleri bir ortak savunma ittifakı yaptılar. Venedik bu ittifaka katılmamayı tercih etti. Ancak, Osmanlı’nın buralardan çekilmesi söz konusu ittifakın zaferi sonucu değil, 1481 yılında Fatih Sultan Mehmet’in ölmesi ve ardından gelen, şehzadeleri Bayezid ve Cem arasında çıkan çatışmanın sebep olduğu, istikrarsızlık döneminden dolayı oldu.

Geldiğimiz zaman, katedrale doğru yürürken, yol üstünde bir dükkan gözüme çarpmıştı. Kapısının önündeki çapraz ayaklı sehpalarda ve vitrininde suluboya resimler vardı. Arabaya dönerken oraya girmek istiyorum. Fazla büyük olmayan dükkanın duvarları ve ortadaki büyük masanın üstü de resimlerle dolu. Dükkan sahibi, aydınlık yüzlü ve kibar bir ihtiyar. Resimleri kendisi yapıyormuş. Otranto manzaraları, kalesi, katedrali ve… Bir duvarda, “Şehitler Tepesi”nde yaşanan o olayı canlandıran bir resim… Hiçbir şey demeden uzun uzun bakıyorum…

Sonra, resimlerin arasından kalenin bir resmini beğeniyoruz. Yaşlı adam, resmi paketlerken bana İtalyanca, “Madam, siz Fransız mısınız?” diye soruyor. Uzun süre cevap vermiyorum… Soran olursa, söylememeye karar vermiştik. Ama, adamcağızın bakışları o kadar iyi kalpli, yumuşak ve görmüş, geçirmiş ki… “Katedralde az önce gördüklerimden sonra, üzgünüm ama…” diye başlıyorum cümleye. “Yoksa, siz Türk müsünüz?” diye soruyor. “Evet…” diyorum. “Çok trajik bir olay… Çok üzücü…”

Yaşlı adam gözlerimin içine bakıyor ve gülümsüyor. “Üzülmeyin… Tarih maalesef, zaman zaman çok acımasız ve kötüdür. Çok uzun zaman önce olmuş bir olay o. Üzülmeyin…” diyor.

YARARLANILAN KAYNAKLAR:

1- “Fatih Sultan Mehmed ve Zamanı”, Franz Babinger, Oğlak Bilimsel Kitaplar,
s. 336-340
2- “Büyük Türk- İki Denizin Hakimi Fatih Sultan Mehmed”, John Freely,
Doğan Kitap, s.173-180
3- “Unspoilt Puglia”, Eric & Lu Van Wesenbeeck, Station NV, s.355-359

Sanat Aşkına…

Hiç kimseden, herhangi bir tüyo veya geri bildirim almadan keşfettiğim ve unutamayacak kadar çok beğendiğim kitap ve filmlerin benim için ayrı bir yeri vardır. Sadece iç güdülere dayanarak yapılan böyle bir seçimin sonucunda ulaşılan keyif ve memnuniyet hali alınan riskin en büyük ödülü olur. Bu süreçte, ben farkında olmasam da, bilinçaltımı tetikleyen bir şeyler mutlaka vardır. Bilemiyorum… Filmin afişi, afişte yer alan bir ifade… Kitabın kapağı, kitabın ilk cümlesi veya rastgele açılan bir sayfada göze çarpan bir cümle… Hepsi olabilir…

Sözünü ettiğim, tanıdığınız bir yönetmene ait, beğendiğiniz oyuncuların oynadığı bir filme gitmek ya da sevdiğiniz bir yazarın kimsenin önermediği bir kitabının peşine düşmek değil. O, insanın kendisini biraz daha garantiye aldığı, benim de genelde izlediğim bir yol. Diğeri ise, bilinmezlerle dolu bir serüven…

Yirmi seneyi aşkın bir zaman önce, hakkında hiçbir şey bilmeden gittiğim bir film hem sanatsal ve görsel olarak, hem de konusu itibariyle benim için unutulmaz oldu. O film sayesinde Klasik Batı müziğinin en trajik kahramanlarından haberdar oldum. Onlar için üzüldüm, hüzünlendim…

O sıralar, iki şehir ve iki ev arasında bir hayat yaşıyor, Ankara ve İstanbul arasında gidip, geliyorduk. Ankara’da olduğumuz günlerden bir gündü. Canımın sıkkın olduğunu, içimin daraldığını hatırlıyorum. Öyle belli bir nedenden dolayı değil de, genel bir kapana kısılmışlık hali… Bari sinemaya gideyim dedim. Kısa bir süreliğine de olsa, başka dünyalara dalmak insana iyi gelir bu gibi durumlarda.

Çok değil, günümüzden birkaç on yıl önce Türkiye’de sinemaların çoğunun fiziksel koşulları, bugün gençlerin adım atmak istemeyeceği haldeydi. Işıklar yanarken bile karanlık olan, izbe, havasız ve son derece rahatsız koltuklu yerler. Şikayet etmezdik yine de. Elektrikler kesilmesin, film kopmasın yeter. Şimdiki halini bilmiyorum ama, Konur sokaktaki Metropol sineması da o zamanın sinemalarının belirttiğim tüm özelliklerini taşıyordu.

Bilet alıp, girdim. Hafta içi ve gündüz olduğu için koca salonda pek fazla seyirci yoktu. Olanlar da salonun çeşitli köşelerine dağılmıştı. Ortalardaki bir sıranın ortasında bir yer gözüme kestirip, yerleştim. Salonun yapısı nedeniyle, sürekli yukarı doğru bakmak gerekecekti. O nedenle, nerede oturulursa oturulsun, boyun ağrısı kaçınılmaz gibi görünüyordu.

Az sonra başlayacak filme dikkatimi çeken afişi olmuştu. Afişte, eski kostümler içinde, başında ortasından tüyler fışkıran bir başlık olan bir adam vardı. Sahne makyajı olduğunu düşündüren beyaza boyanmış yüzü ve kıpkırmızı dudakları ile şarkı söylüyor gibiydi…

Farinelli filmi 1994 yılında, bir Belçika, Fransa, İtalya ortak yapımı olarak çekilmiş. Yönetmeni Gérard Corbiau, başrol oyuncusu Stefano Dionisi. Ne yönetmenini, ne de başrol oyuncusu dahil olmak üzere, oyuncularını tanıdığım bu film, çeşitli festivallerde farklı dallarda aldığı pek çok ödülün dışında, 1995 yılında (yabancı dilde film dalında) Altın Küre ödülünü ve birkaç dalda Cesar ödülünü almış. Ayrıca, yine 1995 yılında, yabancı dilde film dalında Oscar’a aday gösterilmiş.

Filmin afişinde, Farinelli isminin altında bir ibare daha bulunuyordu.
IL CASTRATO… Kelime bir şeyler çağrıştırsa da, bu film özelini aşan konu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Klasik Batı müziği konusunda genel kültürü ve zevki fena sayılmayacak bir insan olmama karşın, o güne kadar hiç bilmediğim bazı tarihsel gerçeklerden ancak bu film sayesinde haberdar oldum. Çok şaşırdım… Çarpıldım diyebilirim…

Yaşamı filme konu olan Farinelli 18. yüzyılın en meşhur opera sanatçılarından birisi. Asıl adı Carlo Broschi. Farinelli ismi onun sahne için kullandığı takma adı. Farinelli, 1705 yılında İtalya’nın Puglia (Apulia olarak da anılmaktadır) bölgesinde doğmuş ve 1782’de ölmüş. 15 yaşından itibaren tüm Avrupa’da, saraylarda ve konser salonlarında verdiği konserlerle ulaştığı şöhret çeşitli kaynaklarda günümüzün popüler yıldızlarının şöhretine benzetiliyor. Uğruna maddi ve manevi her şeyin feda edilebildiği, sayıları gittikçe artan bir hayran kitlesinin sürekli takip ettiği bir yıldız…

Carlo Broschi Farinelli Calatrava Nişanı İle (1750-1752). Ressam Jacopo Amigoni

Farinelli, küçük yaşlardan itibaren müziğe olan yeteneği fark edilmiş ve eğitim almış bir çocuk. Zaten ağabeyi Riccardo Broschi de bir besteci ve kardeşi için özel besteler yapıyor. Tüm bunlarda şaşılacak bir şey yok gibi görünüyor. Müzikle ilgili bir aileye doğmuş, güzel sesli ve yetenekli bir çocuk şöhret basamaklarını çıkıyor ve kariyerini İspanya kralının sarayında tamamlıyor. Ancak…

Farinelli, sadece dönemin en büyük opera sanatçısı değil, aynı zamanda en güzel sesli “castrato”su. Yani hadım edilmiş sanatçısı… “Castrato”lar(*), günah olduğu gerekçesi ile, Vatikan tarafından kadınların kilise korolarında ve sahnelerde şarkı söylemesi yasaklandığı için, 16.yüzyıldan başlayarak, yaklaşık 350 yıl boyunca müzik tarihinde yer almışlar. Bazı Papalar, bu vahşi ve insanlık dışı uygulamayı resmi olarak yasaklamış gibi görünseler de, başta Vatikan korosu olmak üzere, kilise korolarında yaygın olarak kullanılmalarına göz yumarak, bir yandan da küçük erkek çocuklarının hadım edilmesini teşvik etmişler.

İyi bir castrato olabilmek için, öncelikle, erkek çocuğunun en geç on iki yaşında, yani ergenliğe ulaşmadan, hadım edilmesi gerekmekteydi. Başarılı castrato’lar o kadar şan, şöhret ve para sahibi olabiliyorlardı ki, pek çok fakir aile gönüllü olarak bu işlemi çocuklarına yaptırmaktaydı. Bazı kaynaklar, 1700’lerin başlarında, İtalya’da yılda tahminen ortalama 3000-4000 arası erkek çocuğun hadım edildiğini belirtiyorlar.

Çoğunlukla bir berber, istisnai olarak ise bir doktor tarafından yapılan bu işlem sırasında çocuklar afyon ile uyuşturulup, sıcak su veya, Farinelli filminde olduğu gibi, sıcak süt dolu bir küvete konuyor ve işlem yapılıyordu. Kendisine ne olduğunu anlamayan bu çocuklara, biraz daha büyüdükleri zaman, küçükken bir kaza geçirdikleri (genelde attan düştükleri) söylenerek, durumları sözde açıklanıyordu…

Castrato’ lara yapılmış otopsiler, bu insanlık dışı işlem sonucunda, erkek çocukların ses tellerinin gelişmeyip, bir kadın sopranonun ses tellerinin boyutunda kaldığını göstermiş. Öte yandan, göğüs kafesleri ve çeneleri genişlediği için kadın sesini çok daha güçlü bir şekilde çıkarabilmeleri mümkünmüş. İşte onları kilise koroları ve operalar için vaz geçilmez yapan da bu karışım olmuş.

Farinelli ve Dostları-Ressam Jacopo Amigoni

Ne yazık ki, muhteşem sesli bir castrato olmak için sadece hadım edilmek yeterli değilmiş. Bunun dışında hem yetenek, hem de iyi bir eğitim şartmış. O nedenle, müzik tarihinin bu çılgınlık dönemi sırasında, başarıyı yakalayamamış ve boşu boşuna hadım edilmiş pek çok erkek çocuk da heba olmuş.

Başta Handel, Mozart, Monteverdi, Hasse ve Pergolesi olmak üzere, dönemin pek çok bestecisi, castrato’lar için özel olarak aryalar ve opera eserleri bestelemişler. Bu eserlerin arasında, örneğin, Mozart’ın Idomeneo ve Handel’in Rinaldo operaları da var. Günümüzde castrato’lar olmadığı için, söz konusu roller kadın sopranolar tarafından canlandırılmaktalar.

Castrato’larla ilgili merak edilen bir diğer konu seslerinin tam olarak nasıl olduğu. O dönemde kayıt olmadığı için bunu tam olarak bilmemiz mümkün değil tabii. 1902 ve 1904 yıllarına ait tek kayıt ise, gerek teknik yetersizlik, gerekse ses rengi nedeniyle büyüleyici olmaktan epeyce uzak. Ancak, o zamanlar castrato’lar üzerine yapılan yorumlar bize, bazılarının inanılmaz güzel seslerinin olduğunu anlatıyor. Örneğin, libretto(**) yazarı Paolo Rolli 1734’de Farinelli için şunları söylemiş: “Farinelli’yi duyana kadar, insan sesinin başarabileceklerinin çok ufak bir bölümünü duymuştum. Şimdi biliyorum ki, duyulması gereken her şeyi duydum”. Sesinin güzel olmasının dışında, bazı kaynaklar Farinelli’nin tek bir nefeste 250 nota söyleyebildiğini ve bir notayı bir dakikadan daha uzun bir süre sürdürebildiğini yazıyorlar.

Filmde, Farinelli’nin sesinin gerçeğe yakın olabilmesi için soprano Ewa Mallass Godlewska ve kontrtenor Derek Lee Ragin’in sesleri dijital olarak birlikte kayıt edilmiş ve ortaya gerçekten insanı yüreğinden vuran bir ses çıkmış. Özellikle Farinelli’nin, Handel’in Rinaldo operasından “Lascia ch’io pianga” aryasını söylediği sahne çok etkileyici. Bu sahnede Farinelli, aralarında Handel’in de bulunduğu seyircilere aryayı söylerken, bir yandan da çocukluğunu ve hadım edilişini hatırlıyor. Sesi nedeniyle sadece kadın hayranları değil, onu locasından izleyen Handel de aşırı duygulanıp, fenalık geçiriyor… Filmin bu sahnesini izlemek için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=TUOiJ1_P0Ds

1650-1750 yılları arasında altın çağını yaşayan castrato geleneği, Napolyon’un
İtalya’yı fethetmesi ile yavaş yavaş yok olmaya başladı. Öteden beri bu uygulamaya karşı olan Fransızlar, uygulamayı engellemek için önlemler aldılar. 1810’lara gelindiğinde castrato’lar iyice azalmışlardı. Buna karşın, tek tük de olsa, Vatikan’ın Sistin Kilisesi korosunda yirminci yüzyılın başlarına kadar varlıklarını sürdürdüler. Sonunda, 1903 yılında Papa tarafından alınan bir kararla bu gelenek, yine başlangıç yeri olan Vatikan’da bitti. Ancak, bitmeden önce, The Gramophone Company tarafından yapılan bir kayıt, tarihteki son castrato’nun sesinin günümüze ulaşmasını sağladı.

Müzik tarihinin son castrato’su, Alessandro Moreschi 1858-1922 yılları arasında yaşadı. Yirmi beş yaşında girdiği Sistin kilisesinin korosunda koro şefliğine kadar yükseldi ve 1913 yılında emekli oldu. Öldüğü zaman pek az arayanı soranı kalmıştı… Ancak, 1902 ve 1904 yıllarında Vatikan’da yapılan kayıtlar sesinin günümüze ulaşmasını sağladı. Şimdi bir CD’de toplanmış olan bu kayıtlarda Moreschi Sistin kilisesi korosu ile birlikte aryalar söylüyor. Doğru söylemek gerekirse, bu CD’yi dinlerken insan oldukça tuhaf duygulara kapılıyor. Bir rahatsızlık duyma hali, bir hüzün…

Yapılan kayıtın belli noktalarında Moreschi ‘nin sesini güzel bulmama rağmen, genel olarak beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Bu belki de Farinelli ‘ninki gibi bir ses bekliyor olmamdan kaynaklandı. Uzmanlar bunun birkaç nedeni olabileceğini belirtiyorlar. Birincisi, kayıtlar sırasında Moreschi ‘nin yaşının ileri olması (44). İkincisi,
Moreschi ‘nin kayıt sırasında gerilip, heyecanlanmış olma ihtimali. Üçüncüsü, zamanın teknolojisinin henüz çok ilkel olması. Yüz yılı aşkın bir zaman önce yapılan kayıtlardaki teknik yetersizlik, kayıtlardaki cızırtı ve sesin uzaktan geliyor olması ile zaten hemen fark ediliyor. Bunların hepsi doğru olabilir. Sonuçta, bir Farinelli olmasa da, Alessandro Moreschi de güzel sesiyle zamanında Roma’nın Meleği unvanına sahip olmuş…

(Son castrato Alessandro Moreschi’nin sesini dinlemek için aşağıdaki bağlantıya tıklayabilirsiniz)

https://www.youtube.com/watch?v=GyodNzbjVkw

YARARLANILAN KAYNAKLAR:

– “In Opera, a Different Kind of Less Is More: Handel and the Castrati”, Alan Riding, The New York Times,19.04.2006.
– “The Castrato Sound: Real and Imagined”, Martin Bernheimer, Los Angeles Times, 02.04.1995.
http://greatoperasingers.blogspot.com.tr/2013/01/farinelli-great-castrato.html
http://www.religioustolerance.org/rcccast.htm
http://io9.gizmodo.com/what-did-it-mean-to-be-a-castrato-1732742399
http://www.eurekaencyclopedia.com/index.php/Category:Castrati
https://bachtrack.com/review-classical-opera-mozart-castratis-wigmore-hall

_________________________________________________________
* Kastrato olarak okunur. Çoğulu “castrati” (kastrati)dir.
** Libretto, opera, operet, kantat, oratoryo gibi eserlerin sözel metinlerine ve bu
metinlerin bulunduğu kitapçığa verilen addır.

72 Yıl Olmuş…

Mayıs ve Haziran aylarında yolunuz, Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi saldırılarına veya işgaline uğramış ülkelerinden birine düşerse, bununla ilgili bir anma törenine veya bir anıtta böyle bir törenden geriye kalan çelenklere, sergilere, televizyonlarda belgesel filmlere ve açık oturumlara mutlaka rastlarsınız. Amaç, bu korkunç savaşta ölen milyonlarca insanı anmak ve savaşı yaşayıp, kurtulmuş, sayıları giderek azalan kurbanlar ile empati kurmaktır. Bir de tabii, bu büyük insanlık dramının unutulmasına izin vermemek, genç kuşaklara tarihsel gerçekleri anlatarak, böyle bir felaketin tekrar yaşanmaması için onları bilinçlendirmektir.

6 Haziran 1944’te başlayan Müttefiklerin Normandiya Çıkarması, Naziler için sonun başlangıcı olmuş ve 8 Mayıs 1945’te Alman ordusunun kayıtsız şartsız teslim olması ile birlikte, Avrupa’da 1939’dan beri süren İkinci Dünya Savaşı sona ermiştir. İstatistiklere göre savaş sırasında 60 milyondan fazla insan ölmüştür. Bu insanların yaklaşık 6 milyonu, çoluk çocuk demeden, sistemli bir şekilde tecrit edilen, toplama kamplarına gönderilen, işkence gören, üzerlerinde insanlık dışı deneyler yapılan ve gaz odalarında öldürülen Yahudilerdir.

İnsanlık tarihi sayısız savaşlar ve katliamlarla dolu. Bu gidişle de, daha pek çokları yaşanacak gibi görünüyor. İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesi için mücadele vermiş Müttefik ülkeleri ve bu savaşta mağdur olmuş kimi ülkeler bile, savaş sonrasında dünyanın çeşitli yerlerinde savaşlara, insanlık trajedilerine sebep oldular. Olmaya da devam ediyorlar… Buna karşın, İkinci Dünya Savaşı vicdanlarımızı en çok rahatsız eden, bizi insanlık adına utandıran bir savaş olma özelliğini koruyor. Bitişinin üzerinden 72 yıl geçmiş olsa da…

Koşa, koşa eve geldim. Bugün okulda zaman bir türlü geçmek bilmedi. Aklım sürekli radyodaki Çocuk Bahçesi programında seslendirilen “Arkası Yarın” da idi. Acaba Anne Frank ve ailesi saklandıkları yerde savaş sonuna kadar yakalanmadan kalabilecekler mi? Benden birkaç yaş büyük olan bu küçük kız ve ailesi kurtulacak mı?

Kimseye bir şey yapmamış olan bu insanları Nazilerin niye yakalayıp, öldürmek istediklerini anlamıyorum… Annem, inançları farklı olduğu için diyor. Onlar Yahudi olduğu içinmiş. Yine bir şey anlamıyorum ama, bu Nazileri sevmiyorum ben… Almanmış onlar. Anne Frank de Alman ama… Almanya’da huzurları kalmayınca ailece Amsterdam’a gelmişler. Babası burada ticaret hayatına devam ederken, birkaç yıl sonra Naziler Hollanda’yı da işgal ediyorlar. Hayat onlar için burada da giderek yaşanmaz hale gelince, bir başka aile ile birlikte saklanmaya karar veriyorlar. Babasının iş yerinin çatı katında oluşturulan gizli dairede saklanmaya başlıyorlar. Birkaç ay sonra aralarına katılan bir diğer kişi ile beraber, toplam sekiz kişi, iki yıldan fazla bir süre bu dar alanda saklanıyorlar.

Ne kadar zor olmalı öyle kapalı kalmak… Dışarı çıkıp, temiz havayı soluyamamak… Yine de ne kadar umut dolu Anne Frank… Her gün defterine o gün olanları, hayallerini, hissettiklerini yazıyor. Kötü günler bitip, özgür olunca yazar olmak istiyor.

Dokuz yaşımdayken her gün bir bölümünü radyoda dinlediğim Anne Frank’in yaşam öyküsü hiç aklımdan çıkmadı… Diyebilirim ki, “Anne Frank’in Hatıra Defteri” ( o zamanlar “anı” veya “günce” kelimeleri yoktu henüz) benim, insanların ne kadar acımasız ve vahşi olabileceklerini ilk olarak öğrenmemi sağladı.

Yıllar sonra, serin bir Bahar sabahında, Amsterdam’da Prinsengracht kanalının üstündeki 263 numaralı binanın önünde kuyruktayız. Epeyce sıra bekleyeceğiz galiba…Burası Anne Frank’in ve ailesinin 6 Temmuz 1942- 4 Ağustos 1944 tarihleri arasında saklandıkları ev. Sıra beklerken elini tuttuğum kızım, nerdeyse benim Anne Frank’i öğrendiğim yaşta. Ona neler göreceğimizi ve Anne Frank’i biraz anlatıyorum… Gözlerinden onun da, o yaşlardayken benim gibi, bu insanların neden saklanmak zorunda kaldıklarını, neden ölüm korkusu ile yaşadıklarını kavramakta zorlandığını anlıyorum…

Uzun bir bekleyişten sonra içeri giriyoruz. İşte, gizli bölmeye geçişi sağlayan kitaplık şeklindeki kapı ve yukarıya çıkan merdivenler. Yattıkları odalar, beraber yemek yedikleri ortak alan, mutfak, tuvalet ve banyo… O dönemde saklanmak zorunda kalan pek çok insanınkinden daha iyi koşullar bunlar, şüphesiz. Yine de, sekiz kişinin burada kapalı kalması, gündüz sessiz olma zorunluluğu, açık havaya çıkamama ve en önemlisi, gerilen sinirler nedeniyle zaman zaman kişiler arasında yaşanan tatsızlıklar hiç de öyle kolay baş edilebilecek durumlar değil. Bir de sürekli yakalanma korkusu…

Bu kadar uzun süre saklanabildikten sonra, insan Anne Frank ve diğerlerinin kurtulmuş olmasını diliyor. Ama, ne yazık ki, öyle olmuyor… Üstelik, Avrupa’nın bu karanlıktan kurtulmasına o kadar az kalmışken…

Onlar saklandıkları yerde yakalandıklarında, Normandiya Çıkartmasının üzerinden iki ay geçmiş olmasına, Almanların kayıtsız şartsız teslim olmalarına dokuz ay kalmış olmasına rağmen, Auschwitz’e gitmekten kurtulamıyorlar.

İçimi derin bir üzüntü ve hüzün kaplıyor…

Farklı nedenlerle de olsa , benzer duyguları üç dört yıl önce gittiğim Prag’da da hissettim. Bu güzel şehirde gördüğüm iki yer bana acı verdi. Bunlar, Eski Yahudi Mezarlığı ve Pinkas Sinagogu idi. Girişi Pinkas Sinagogundan olan Eski Yahudi Mezarlığı, savaşla ve katliamla alakalı olmasa da, insanda çok tuhaf bir keder uyandırıyor… Burası, Avrupa’nın ayakta kalabilmiş en eski Yahudi mezarlığı. On beşinci yüzyılın başlarından 1787’ye kadar kullanılmış. O dönemde Yahudilerin ölülerini başka bir yere gömmelerine izin verilmediği için, bu daracık alana 12.000 mezar taşı sıkıştırılmış. Ancak alttaki, üst üste mezarların 100.000 civarında olduğu tahmin ediliyor. İşte bu sıkışıklık, birbirinin üstüne yığılmış bu yosun kaplı mezar taşları bende tuhaf bir etki yarattı.

Eski Yahudi Mezarlığı- Prag

Mezar taşlarının arasında dolaşmak mümkün değil ama, erişilebilir olanları inceleyince, taşların üzerinde sadece isim ve tarih olmadığı, ölenlerin mesleklerini anlatan kabartmalar da olduğu görülüyor. Terzi için bir makas, piyanist için bir çift el…

Pinkas Sinagogu ise, bahçesindeki mezarlık gibi çok eski olmasına rağmen, esas olarak İkinci Dünya Savaşı ile ilintili olarak önemli. Burası, 1535 yılında yapılmış ve 1941 yılına kadar ibadete açık kalmış. Savaştan sonra ise, Naziler tarafından öldürülen yaklaşık 80.000 Yahudi Çek vatandaşının anısına bir anıta dönüştürülmüş. 1968’deki Sovyet işgalinden sonra yirmi yıldan fazla bir süre kapalı tutulmuş ve 1995 yılında, restorasyondan sonra, yeniden açılabilmiş.

Pinkas Sinagogu- Prag

Burada beni çarpan şeyin ne olduğu üzerine çok düşündüm… Belki de, basit olması idi. Duvarlarda sadece, satır satır yazılmış, kurbanların isimleri, doğum ve ölüm, ya da kaybolma tarihleri vardı. Birbiri ardına, satırlar boyunca… Ölenleri sadece bir sayı, bir istatistik olarak değil, isimleri ile sergilenmiş olarak görmek insanın idrak sınırlarını gerçekten zorluyor.

Duvar Ayrıntısı- Pinkas Sinagogu, Prag

Gördüklerinizi sindirmeye çalışırken, bir üst katta bir kez daha sarsılıyorsunuz. Pinkas Sinagogunun birinci katında, 1942-1944 yılları arasında Terezin Gettosunda yaşamak zorunda kalmış çocukların yaptığı resimler sergileniyor. Çoğu Auschwitz-Birkenau toplama kamplarındaki gaz odalarında ölmüş olan bu çocuklar, resimlerde getto yaşamını, eve ve güzel günlere dönme özlemlerini resmetmişler… Yürek sızlatıyor gerçekten…

Terezin Gettosu Çocuklarının Yaptıkları Resimlerden- Pinkas Müzesi, Prag

İnsanlar var oldukça, savaşlar da olacak. Dünya barışı istemek ütopik bir özlem belki… Ama, yine de çabalamaya değer. Çünkü aslında, savaşlarda kazanan ve kaybeden yok. İki taraf da çok şey kaybediyor. (Ya da, çeşitli ülkelerin silah sanayileri tek kazanan taraf oluyor demek lazım.) Sonrasında, veya aynı savaşın içinde bile, zalim olan mazlum, mazlum olan da zalim olabiliyor…

Amerikalı yazar Kurt Vonnegut’un Slaughterhouse 5 ( Türkçesi “Mezbaha 5” olarak April Yayınları tarafından yayınlanmış) kitabı bugüne kadar okuduğum en savaş karşıtı kitap. Bitirdikten sonra birkaç gün etkisinden kurtulamadım. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nda geçen sayısız kitap okudum ve beğendim ama, hiç biri benim için bu kadar çarpıcı olmadı. Kitabın kahramanı Billy Pilgrim’in zaman içinde gidip, gelmesine tanıklık ederken insan savaşın anlamsızlığı üzerine tekrar, tekrar düşünmeden edemiyor. Savaşın yarattığı yıkım ve katliam sırasında ortaya çıkan bazı absürd durumlar ve olaylar ise insanı basbayağı güldürüyor. Tıpkı “gerçek hayattaki “gibi… Örneğin, Billy Pilgrim’in Almanlar tarafından esir alındığında üstünde doğru dürüst bir üniforması ve ayakkabıları olmadığı için, savaş sonuna kadar ayaklarında gümüş yaldıza boyanmış botlar ve toga gibi sarındığı gök mavisi bir perde ile gezmek zorunda kalması gibi. Bu bana, 1999 yılında depreme Yalova’da yakalanan bir tanıdığımın günlerce kısacık geceliğinden görünen bacaklarını örtmek için beline bağladığı masa örtüsü ile gezmek zorunda kalmasını hatırlattı. Hayatın yarattığı kimi traji-komik durumlar insana böyle bir şeyin ancak kurgu olabileceği hissini verebiliyor…

Slaughterhouse 5’ deki savaş sahnelerinin ve özellikle Dresden’in İngiliz ve Amerikan hava kuvvetleri tarafından bombalanması sırasında kitapta gelişen olayların gerçek olma olasılığı çok yüksek, çünkü Kurt Vonnegut da Almanlara esir düşmüş ve Dresden bombalanırken oradaymış. Tıpkı kahramanı Billy Pilgrim gibi…

Kurt Vonnegut (1922-2007) dördüncü kuşaktan Alman asıllı bir Amerikalı olarak Indianapolis’ de doğmuş ve Cornell’de bio-kimya okumuş. Kitapta Almanların elinde savaş esiri iken yaşadığı Dresden bombardımanını bütün canlılığı ile anlatırken, bizim de sürekli olarak hem genel olarak savaşları, hem de Dresden bombardımanını sorgulamamızı sağlıyor. Dresden bombardımanı, İkinci Dünya Savaşı’nın bitimine doğru, Almanların bozguna uğratılacağı nerdeyse kesinleşmişken, 13 Şubat 1945 gecesi yapılıyor ve o güne kadar sapasağlam ayakta olan şehirde yaklaşık 130.000 kişi ölüyor. Şehir yerle bir oluyor. Sadece insan sayısına bakılacak olursa, Dresden’de, Amerikan kuvvetlerinin 9 Mart 1945’te Tokyo’ya ( 83.793 can kaybı) ve Hiroshima’ya ( 71.379 can kaybı) yaptığı saldırılardan daha büyük bir katliam yapılıyor. Bunun yanında, pek çok tarihi ve kültürel eser yok oluyor.

Billy Pilgrim ve diğer Amerika’lı esirler bombardımandan önce Dresden’e geldiklerinde, balık istifi şeklinde dolduruldukları yük vagonunun kapıları açılınca gördükleri şehir onları büyülüyor. İçlerinden çoğu için gördükleri bu şehir, o güne kadar ömürlerinde gördükleri en güzel şehir oluyor. Billy Pilgrim ise, gördüğü manzaranın “Cennet” in resmi olduğunu düşünüyor. Bombardımandan sonra ise, her yer harabeye dönüyor.

Dresden’in bombalanmasını haklı gösterecek neden bulmakta zorlanan Amerika Birleşik Devletleri burada yaratılan can ve mal kaybını 20 yıldan fazla bir süre kendi halkından bile saklıyor. Ancak 1960’ların sonuna doğru konu gündeme geliyor. Bu gibi durumlarda hep olduğu gibi, olayı haklı gösterecek pek çok neden öne sürülüyor tabii ki.

Devletler, başta ekonomik nedenler olmak üzere, çeşitli bahanelerle halkları birbirine kırdıradursunlar, kimi insanların özündeki iyiliği yok edemiyorlar. Dresden yerle bir olduktan sonra, Billy Pilgrim ve yüz tane Amerikan esiri başlarındaki dört Alman askeri ile sığındıkları yerden çıkıyorlar. Şehir tamamen harabeye dönmüş. Neredeyse canlı kalmamış. Hep birlikte şehrin dışına doğru yürüyüşe geçiyorlar. Bir süre sonra, şehrin eteklerinde, kör bir adamın karısı ve iki kızıyla birlikte işlettiği bir hana geliyorlar. Han sahipleri bir gün önceki bombardımanı ve sonrasında şehrin saatlerce yanmasını uzaktan izlemişler. Ertesi gün hanlarını her zamanki gibi tertemiz ve düzenli olarak açmışlar ve beklemeye başlamışlar. Ama şehirden gelen hiç kimse olmamış… Ta ki, başlarında Alman muhafızlarla Amerikalı esirler kapılarını çalana kadar. Han sahibi esirlere ahırında yatacak yer vermiş. Ayrıca çorba, kahve ve birazcık da bira. Sonra da, yatmadan önce gelip, onlara Almanca olarak, “ İyi geceler Amerikalılar, iyi uyuyun” demiş.

“Davetimize küçük kızınızı da getirin”, demiş General Oster babama. Alman General Oster ve eşi, Roma’nın en güzel semtlerinden Parioli’de oturuyorlar. Burası Roma’nın en varlıklı ve güzel semtlerinden biri. Şık binaları ve büyük parkları var. Doyamadığımız, Gian Lorenzo Bernini heykelleri ve Rafael tabloları nedeniyle babamla tekrar tekrar gittiğimiz Galleria Borghese de bu semtte.

General Oster ve eşi ile daha önce tanışmıştım. Bizim eve de gelmişlerdi birkaç kere. Ama, evlerine ilk olarak gidiyorum. Kapıdan içeri girer girmez bayılıyorum bu daireye. Duvarlar koyu yeşil kumaş kaplı. Pencerelerde duvarlarla uyumlu kalın kadife perdeler var. Tablolar, mobilyalar ve aksesuarlar ince bir zevki yansıtıyor. Ama ben en çok, o tavana kadar olan kitaplıkları seviyorum. Hayran hayran kitaplara baktığımı gören General, kitap okumayı sevip, sevmediğimi soruyor. Çok seviyorum… O da çok seviyormuş.

General, seyrek sarı saçlı, orta boylu, ama yapılı bir insan. Daha önce onu üniforması içinde de gördüm ama, bu akşam koyu renk bir takım elbise giymiş, güzel bir kravat takmış. Çerçevesiz, ince altın rengi saplı gözlüklerinin arkasından masmavi gözleri ile bana gülümsüyor. Çok iyi bir insana benziyor. Öte yandan, kafam biraz karışık… Yolda gelirken babam, General Oster’ in İkinci Dünya Savaş’ı sırasında Alman Ordusunda genç bir subay olduğunu söyledi. O zaman… Demek ki, bir Nazi idi… İki yıl önce radyoda yaşam öyküsünü dinlediğim Anne Frank’in, ailesinin ve diğer tüm Yahudilerin peşine düşen Nazi’ lerden… İçim ürperdi…

Slaughterhouse 5 (Mezbaha 5) kitabını okurken, aklıma sık sık, annem ve babamın bana aktardıkları, General Oster’in bir cümlesi geldi. Bir gün, yine bir davette, General Oster babama,“ Alman olduğumuz için bizden nefret etmiyorsunuz değil mi?” diye sormuş. Yıl, o zamanlar 1968. Savaşın üzerinden henüz 23 yıl geçmiş. Yaralar hala canlı ve kişisel… Bu soru, daha o zaman beni çok üzmüştü. Çocuk olmama rağmen, Hitler gibi bir yarı deli yüzünden tüm Alman halkının suçluluk duygusu içinde olması, dünya gözünde aynı kefeye konması bana çok büyük haksızlık gibi gelmişti. Kim bilir, bu ne büyük bir yüktü ? Oysa, General kendini böyle hissedecek en son insan olmalıydı…

General Oster, Hitler ve Nazi rejimine direniş gösteren ve Alman Askeri İstihbaratındaki pozisyonu sayesinde 1938’den, tutuklandığı 1943 yılına kadar pek çok Yahudi’ye yardımcı olan ve kurtaran General Hans Paul Oster’in oğluydu. Temmuz 1944’de Hitler’e yapılan başarısız suikast sonrasında, Amiral Wilhelm Canaris ile birlikte, Nisan 1945’te kurşuna dizilerek idam edilmişti. Babası kurşuna dizildikten sonra Hitler, genç bir subay olan oğul Oster’ den de şüphelenmiş ama, çok kısa bir süre sonra Alman ordusu teslim olmak zorunda kaldığı için, bir şey yapamamıştı. Söz konusu Temmuz suikastini konu alan ve Tom Cruise’ın oynadığı, 2008 yılı yapımı Valkyrie filminde de General Hans Oster’den söz edilir.

Hiçbir millet, din, mezhep veya siyasi görüş sahibi insan topluluğu topyekun iyi veya kötü değil… Önemli olan, “insan” olmak… Vicdan sahibi olmak…

Nazi İşgali Sırasında Tuna Nehri Kıyısında Öldürülen Yahudiler Anısına Anıt- Budapeşte

Capri’de Bir Gün

Miramare’nin resepsiyonundaki kadın görevli değişik bir tip. Ağzı bol laf yapıyor ve çok yüksek perdeden konuşuyor. İnsanda sürekli palavra atıyor hissi uyandırıyor. İltifatlarının da dozu biraz fazla sanki… Gelin görün ki, bize çok yerinde bir tavsiyede bulunuyor ve yardımcı oluyor. Ona, Positano‘dan Capri’ye giden tur teknelerini sorduğumda, eğer gitmek istiyorsak hemen ertesi gün gitmemizi, daha sonra havanın bozacağını söylüyor. Haksız sayılmaz. Ekim ayının ortasını geçtik. Hava epeyce serin.

Güney İtalya’ya gittiğiniz zaman eğer, gezmenin dışında, denize de girmek istiyorsanız, öyle Eylül ayının ikinci yarısına, Ekim’e kalmamanızda yarar var. Buralarda hava bizim Antalya bölgesi ile karıştırılmamalı. Sonbahar, deniz için oldukça serin. Öte yandan, Temmuz- Ağustos da fazla sıcak ve kalabalık olabiliyor. Bana kalırsa, Haziran ve Eylül’ün ilk yarısı ideal. Eğer biraz serince olan deniz suyu sizin için sorun değilse, Nisanın ikinci yarısı ve Mayıs ayı da olabilir.

Ertesi gün gidebileceğimizi söyleyince, kadın teknede yer ayırtmak için telefon ediyor. Yüksek sesle, bağıra çağıra, Napoli lehçesi ile ve (telefonda konuşuyor olsa da) el hareketlerini ihmal etmeden, bize yer ayırtıyor.

Sabah otelin, bizim odanın tam altına denk düşen ve kaptan köşkünü andıran, müthiş manzaralı restoranında kahvaltımızı yapıyoruz. O ölümcül iki yüz basamağı inip, tam zamanında sahilde, bize tarif edilen, teknenin kalkacağı yerde oluyoruz. Tekne, büyükçe bir sürat teknesi. Değişik milletlerden on kişiyiz. Amerikalı, Hint ya da Pakistan asıllı İngiliz, İsviçreli, Kanadalı… Kaptanımız Dario genç, yakışıklı ve kibar bir çocuk. Oldukça iyi İngilizce konuşuyor. Bugün yapacağı seferin bu sezonun son seferi olacağını, sonra “kış uykusu” misali, dinlenme ve hayattan keyif almakla geçecek kış aylarının tadını çıkaracağını anlıyoruz konuşmasından. Kışın İsviçre’ye kayağa gittiğini de…

Kaptanımız Dario ile Capri’ye Doğru Demir Alıyoruz

Hava bazen bulutlu, bazen açıyor ve epeyce serin. Teknenin üstü açık olduğu için, zaman zaman rüzgar insanın tam anlamıyla içine işliyor. Öte yandan, manzara çok güzel. Vahşi bir güzellik… Vezüv yanardağının yarattığı tektonik hareketler ve suyun yarattığı aşınma nedeniyle bu sahilde ve bölgenin adalarında inanılmaz kaya oluşumları var. Hepsi de koruma altında.

Varlığıyla Napoli körfezine ve civarına güzellik katan Vezüv yanardağına çocukken gitmiş, kraterinin belli bir noktasına kadar inmiştim. Vezüv, Avrupa kara parçasının hala aktif olan tek yanardağı. En son 1944’de patlamış. Tarihteki en meşhur patlama ise İ.S. 79 yılında, Pompei ve Herculaneum şehirlerinin yok olmasına sebep olanı. Uzun yıllar önce birkaç kez gittiğim Pompei de hala hafızamda canlı. Tekrar görmek istememe rağmen bu seferki İtalya gezimizde vakit yok maalesef. Belki bir başka sefer…

Positano’dan Capri’ye sürat teknesi ile 45-50 dakikada gidiliyor. Dario yolda sürekli bilgi veriyor, İtalyanlara özgü espriler, sevimlilikler yapıyor. Karaya yanaşacağımız, adanın kuzeyindeki Marina Grande’den önce, ünlü Grotta Azzurra’ya (Turkuaz Mağara) gideceğimizi, şansımız varsa ve dalgalar izin verirse, içeri girebileceğimizi söylüyor.

Grotta Azzurra, Capri adasının kuzeybatısında. Mağaraya giriş yatay ve alçak bir delikten yapılabiliyor. O nedenle, siz girerken denizden dalga gelmemesi çok önemli. Bu açıdan, tabii ki, ilkbahar ve yaz ayları daha az riskli.

Mağaranın önüne vardığımız zaman, bizi bir gürültü, patırtı ve hengame karşılıyor. Mağaranın girişi çok dar olduğu için, büyük teknelerle girmek imkansız. Onun için, dört kişi alan sandallara binmeniz ve mağaradan içeri girerken sandalın içine tamamen yatmanız gerekiyor. Göremediğim için tam olarak bilemiyorum ama, sandalcı da bir şekilde, bir yere yapışarak sizi içeri sokuyor. Ancak, bu giriş öyle hemen olmuyor…

Grotta Azzurra Mağarasının Önünde Sıra Bekleyen Sandallar

Grotta Azzurra’yı Capri’nin sandalcılar kooperatifi işletiyor. Mağarayı görmek istiyorsanız, hem Kültür Bakanlığına, hem sandalcılar kooperatifine, adam başı toplam 13 Euro ödemeniz ve en önemlisi, sıraya girmeniz gerekiyor. Her sandal sadece dört kişi aldığı için ve buraya sadece bizimki gibi tekneler değil, çok daha büyük tekneler de geldiği için uzun süre bekleniyor. Bu süre, sezon sonunda bir saate yakın olduğuna göre, yaz aylarında birkaç saate kadar çıkıyor olsa gerek.

Dario, kooperatif görevlileriyle konuşarak, bizim teknenin sıraya girmesini sağladıktan sonra, demir atıyor ve ayaklarını uzatıp, keyifle sandalcıları izliyor. Yüzünde müstehzi bir ifade var… Bekleme süresi boyunca sandalcıların birbirleri ile bağırarak konuşmaları, el kol hareketleri yapmaları bitmiyor. Napoli lehçesi(*) ile konuştukları için hiçbir şey anlamıyorum. “Napolitence” apayrı bir dil sanki. Sabah yola çıktığımızda, Dario da kendini tanıtırken, İngilizce dışında iki dil konuştuğunu, bunların İtalyanca ve “Napolitano” olduğunu söylemişti! Sandalcıları ilgiyle izlediğimizi gören Dario gülerek, “Merak etmeyin, kavga etmiyorlar. Normal konuşuyorlar” diyor. Kavga ettikleri zaman, bir yere yanaşırken kullandıkları, mızrak benzeri sopalar havada uçuşuyormuş…

Beklerken, arada bir deniz dalgalanıyor, müthiş bir çırpıntı oluyor. Öyle zamanlarda içeri girişi durduruyorlar. Eğer uzun zaman devam ederse, mağarayı o gün için tamamen kapatabiliyorlarmış. Bu kadar uzun süre bekledikten sonra, girememek çok acı olur doğrusu…

Grotta Azzurra’nın Girişi

Sonunda sıra bize geliyor. Teknemize sandallar yanaşıyor. Bunlardan birine, iki çift olarak biniyoruz ve bize söylendiği gibi, sandalın dibine dümdüz yatıyoruz. Heyecan dorukta…Sandalcıların haberleşmek için bağrışmaları heyecanımı artırıyor. Nefesimizi tutuyoruz ve içeri giriyoruz…

İşte girdik… İçerisi zifiri karanlık…Masmavi bir manzara beklerken, bu karanlık ile karşılaşmak bir hayal kırıklığı yaratıyor. Bunun için mi bu kadar saat bekledik diye aklımdan geçirirken, kafamı geriye doğru, girdiğimiz delikten tarafa çevirince, nefesimi tutuyorum… Bu ne güzellik… Dışardan gelen ışık ile su, turkuazın en güzel tonlarında… İnsan bakmaya doyamıyor. Kim bilir, yaz aylarının pırıl pırıl güneşi vurduğunda görüntü ne kadar muhteşem oluyordur.

Grotta Azzurra’nın İçi

Mağaranın içinde kalış süresi 10 dakikayı geçmiyor. Sandalcılar içerde 2-3 tur atarken, bir yandan da, yüksek sesle şarkı söylüyorlar. Her biri farklı bir şarkı söylediği için, her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Bizimki var gücüyle, “O Sole Mio” döktürüyor. Mağaraya girdiğimiz şekilde dışarı çıktığımız zaman, verdiğimiz 10 Euro bahşişi pek beğenmiş görünmüyor. Belli ki, performansının daha fazla bahşiş hak ettiğini düşünüyor.

Mağaranın İçinde Birkaç Tur Atıyoruz

Teknemizde mağarayı görmek isteyen herkes içeri girip, çıktıktan sonra, demir alıyoruz ve Marina Grande’ye doğru gidiyoruz. Orada karaya çıkacak ve Capri’de dört saat geçireceğiz.

Capri adasının genel olarak kayalık bir yapısı var. Bazı kaynaklar, adadaki kayalıkların bir kısmının oluşumunu 65 ile 190 milyon yıl öncesine kadar götürüyorlar. Güney İtalya’nın pek çok yerinde olduğu gibi Capri adasında da (başta adanın ismi olmak üzere) antik Yunanlıların izleri var.

Marina Grande’de karaya çıkıyoruz ve dağılıyoruz. Adada başlıca iki büyük yerleşim merkezi var. Anacapri ve Capri. Anacapri, antik Yunancada “yukarıdaki Capri” demekmiş. Biz Anacapri ile gezmeye başlayalım diyoruz. Sonrasında, daha aşağıdaki Capri’ye gelir, orayı gezer ve limana döneriz. Bol bol vaktimiz var gibi görünüyor…

Ekim ayının oldukça serin bir günü olmasına rağmen Capri’de o kadar çok turist var ki, yukarıya, Anacapri’ye gidecek otobüse binebilmek için kuyrukta tam bir saat beklememiz gerekiyor. Orta boydaki otobüsler dar ve bir tarafı kayalık yolda öylesine hızlı gidiyorlar, karşıdan gelen arabalarla o kadar milimetrik bir şekilde yan yana geçiyorlar ki, yüreğim ağzıma geliyor. Otuz seneyi aşkın bir süredir Datça’ya gidip, gelen ve Marmaris-Datça yolunun en eski halini bilen birisi olarak, yolun dar olması değil de, şoförün bu kadar hızlı kullanması beni ürkütüyor. Manzara ise, çok güzel…

Yaklaşık on beş dakika sonra Anacapri’deyiz. Sokaklarda geziniyoruz biraz. Keşke hava biraz daha iyi olsaydı… Çok daha keyifli olurdu. Yazın buraların, ürünlerinin bir kısmını kapı önüne çıkarmış butikleri, tasarım takı dükkanları, kaldırımlara yayılmış cafe ve restoranları ile ne kadar sevimli olduğunu hayal edebiliyorum. Bir daha gelirsek, hiç olmazsa bir gece kalmayı çok isterim.

Vakit tahminimizden de hızlı bir şekilde azalıyor. Bu kadar az sürede her şeyi göremeyeceğimiz açık. Bir seçim yapmak gerekiyor. Kararımızı veriyoruz ve San Michele kilisesine doğru yöneliyoruz.

San Michele Arcangelo Kilisesi- Anacapri

San Michele kilisesi, Anacapri’nin arı kovanı gibi kaynayan sokaklarından kısa bir yürüyüş mesafesinde, sakin küçük bir meydanda yer alıyor. 1698-1719 yılları arasında yapılmış olan bu kilisenin dışardan oldukça sade bir görünümü var. Beyaza boyanmış bina, Barok dönem için epeyce mütevazi. Ancak, bu küçük kilisenin içinde insanı hayran bırakan bir sanat şaheseri var.

San Michele Arcangelo Kilisesinin İçi- Anacapri

Ufak bir giriş ücreti ödeyip, içeri giriyoruz ve girer, girmez gördüğümüz şey bizi etkisi altına alıyor. Kilisenin tabanı tamamen, elle boyanmış seramik karolarla kaplı. Bu karolar, tamamı Adem ve Havva’nın cennetten kovuluşunu resmedecek şekilde boyanmış. Adem ve Havva’nın dışında, ağaçlar, çeşitli bitkiler, hayvanlar… İnanılmaz güzellikte renk tonları… Bu muhteşem eser, dönemin Napolili en iyi seramik ustalarından olan Leonardo Chiaiese tarafından, 1761 yılında yapılmış. Son derece iyi korunmuş olmasının nedeni üstüne çok az basılmış olmasından kaynaklanıyor. Çok akıllıca bir şekilde, bu sekizgen tabanın etrafına, çepeçevre, ahşaptan, dar bir platform yapılmış. Onun üzerinde yürüyerek, tüm detayları yakından inceleyebiliyorsunuz. Ama eserin tamamını en iyi şekilde görmek için, yukarıya, orgun bulunduğu, balkonumsu yere çıkmanız gerekiyor. İnsan bakmaya doyamıyor gerçekten…

San Michele Kilisesinin Seramik Tabanı- Anacapri
San Michele Kilisesinin Taban Döşemesinden Ayrıntı. Adem ve Havva’nın Cennetten Kovuluşu- Anacapri

Seramik tabanı dışında, kilisenin mermer ana altarı, mermer görünümü verilmiş ahşaptan yapılma yan altarları, Barok dönemin Napolili ressamlarına ait tabloları da güzel. Kilise çok büyük olmamasına rağmen, üzerinde beyaz kabartmalar olan açık sarıya boyanmış duvarlar ve kubbe insana bir ferahlık, hafiflik hissi veriyor. Canım gitmek istemiyor. Tekrar tekrar bazı ayrıntılara bakıyorum. Ama, hem vaktimiz azalıyor, hem de bu küçük kiliseyi görmek isteyen sıradaki insanlara yer açmak gerekiyor.

Ahşap Yan Altarlardan Biri. San Michele Kilisesi – Anacapri

Aklım hala gördüklerimde, dışarı çıkıyoruz. Daha çok şey görmek, örneğin hemen otobüsle Capri’ye inmek ya da bir bistroda oturup, karnımızı doyurmak ve keyif yapmak arasında bir seçim yapmak gerekiyor. İkincisi ağır basıyor. Yaş aldıkça, son yıllarda bende gelişen bir eğilim bu. Artık, yolculuklarda ağırdan almak, gördüklerimi sindirmek, adeta tüketircesine, hızlı hızlı birkaç şey daha görmek yerine biraz keyif yapmak, günün orta yerinde bir cafe’de köpüklü şarap veya kahve yudumlamak çok daha hoşuma gidiyor. Hala, öyle yapmadığım yolculuklarım da olmuyor değil. İnsanoğlu çelişkilerle dolu… Şu dünyada vaktim azalıyor duygusu da yok değil bende. Ama, en azından İtalya’da, bu, bana göre, yaşama zevkini doruğa çıkarmış insanların ülkesinde, daha aheste gezmek gerek diye düşünüyorum…

Çevre sokaklarda biraz dolaşıp, bir köşede, kaldırımdan hafif bir yükseltiyle ayrılmış bir bistroyu gözümüze kestiriyoruz. Masalar dolu ama, kaldırıma bakan terasında, güneş alan, güzel bir masa buluyoruz. Burası, İtalya’da çokça rastlayacağınız, tipik bir aile işletmesi. Birer kadeh güzel kırmızı şarap ve bu taraflara özgü, dev boyuttaki bruschetta’larla karnımızı doyuruyoruz. Çok lezzetli… Ayhan Sicimoğlu’na katılıyorum. İtalya’da kötü yemek yemeniz mümkün değil. En ücra dağ köyüne de gitseniz, ufacık bir lokantada harika şeyler yersiniz. Bir tek et yemekleri konusunda muhalefet şerhimi koyacağım. Et yemeklerinde, özellikle güney İtalya’da, çok memnun kalmadığım örneklere rastladığım oldu çünkü.

Bize, muhtemelen buranın sahibi olan, yaşlıca bir adam servis yapıyor. Güler yüzlü ve kibar. Hesabı ödeyip, kalktıktan sonra, sokaklarda Capri’ye giden otobüslerin kalktığı yeri ararken, kendisi ile yeniden karşılaşıyoruz. Muhtemelen riposo ( dinlenme) için eve gidiyor. Restoranını açık tutup, biraz daha para kazanmak söz konusu bile olamaz. Şimdi o da evine gidecek. Güzel bir şarap eşliğinde yemeğini yiyecek ve muhtemelen biraz da uzanıp, dinlenecek… Riposo, yani bizdeki yaygın (İspanyolca) ismiyle, siesta, özellikle güney İtalya’da çok önemli. Dükkanlar, restoranlar birkaç saatliğine (kışın biraz daha az, yazın daha fazla) kapanır. Aç kalmak istemiyorsanız, bu saatlere dikkat etmek gerek.

Restoran sahibinin bize tarif ettiği yerden Capri’ye giden otobüse biniyoruz. Ama, vakit o kadar azaldı ki, orada çok kalamadan, Marina Grande’ye doğru yola çıkıyoruz. Dario, 16:10’da kesin olarak kalkarım demişti. Tekneye son binenler biziz…

Teknede bizi güzel bir ikram bekliyor. Kaptanımız Dario, birkaç değişik peynir, çeşitli atıştırmalıklar ve şaraptan oluşan ufak bir büfe hazırlamış. İyice artan rüzgar ve serin havada, güçlükle yiyip, içiyoruz. Keşke hava birazcık daha sıcak olsaydı. En azından, rüzgar bu kadar sert esmeseydi. Yine de, sezonun son gününde de olsa bu geziyi yapabilmiş olmamız büyük şans.

Dönüş yolunda adanın doğu tarafından dolanıp, güneyine doğru iniyoruz. Grotta Azzurra gibi içlerine girilebilir mağaralar olmasalar da, Grotta Bianco (Beyaz Mağara) ve Grotta Verde (Yeşil Mağara) de çok ilginç. Özellikle Beyaz Mağarada, suyun içinde, dizi dizi beyaz mercanları görmek mümkün.

Grotta Bianco- Capri
Grotta Bianco- Capri

Tabii, Capri’de bir de Faraglioni kaya oluşumları var. Serinin bir filminde James Bond’un sürat teknesi ile altından hızla geçtiği o ünlü, kemer şeklindeki kaya kütlesi. Dario, eğer altından geçerken sevdiğinizi sürekli öperseniz, birlikte uzun bir yaşamınız olacağını söylüyor…

Faraglioni Kaya Oluşumları- Capri
Capri Dönüşü Positano’ya Yanaşırken…

(*)- İtalya’da bölgelere göre binin üzerinde lehçe bulunmaktadır. Bu, yöresel ağız veya aksan ile karıştırılmamalıdır. Bazı lehçeler, ait oldukları bölgeye bağlı olarak, Almanca, Yunanca, Slovakça, Hırvatça vb.den etkilenmiştir. Bu nedenle, 1861’de İtalya’nın birleşmesinden sonra ortak bir dil kullanımı için çok çaba gösterilmiştir. Günümüzde, uluslararası İtalyanca olarak bilinen lehçe, Floransa lehçesidir ve bunun yaygınlaşmasında televizyonun büyük yararı olmuştur. Ancak, İtalyanlar yerel lehçelerini kullanmayı sürdürmektedirler. Anlamadığınızı belirttiğiniz zaman, sizinle “resmi” İtalyanca ile iletişim kurarlar.

← Geri

Yanıtınız için teşekkür ederiz. ✨