Bu Roma Bir Başka Roma… (3)

Roma, tıpkı İstanbul gibi, gören gözleri her adımda şaşırtabilen bir şehirdir. İspanyol Merdivenleri’nin tepesindeki Trinità dei Monti Kilisesi’nden yürüyerek 3 dakikalık uzaklıkta olan Villa Medici’nin önündeki çeşmenin ortasında, içinden sular fışkıran top güllesi de bunlardan biridir. Bu gülle neyin nesidir? Niçin buradadır?

Villa Medici‘nin önündeki top gülleli çeşme

Farklı söylentiler var. Ama, hepsi ile ilgili tarihsel gerçeklerle uyuşmayan bazı noktalar bulunmuş. Bu bakımdan en doğru olabilecek bir tanesi kabul görmüş. Rivayete göre, 1655 yılında, o sıralar Roma’nın sosyete hayatında popüler bir isim olan İsveç Kraliçesi Christina, daha önce birlikte ava gitmek için sözleştiği Kardinal Carlo de’ Medici’yi uyandırmak için Castel Sant’Angelo’dan Villa Medici’ye doğru top atışı yaptırmış. Doğrusu, enteresan bir uyandırma yöntemi… Atılan toplar Villa’nın kapısında üç tane iz bırakmış. Toplardan bulunan bir tanesi daha sonra yapının önündeki çeşmenin ortasına yerleştirilmiş. Gerçi, Kardinal hazretleri o dönemde artık villayı sürekli kullanmıyormuş ama, diyelim ki arada sırada burada kalıyormuş. Bina, 1803 yılından beri Roma’daki Academie de France tarafından kullanılıyor.

Villa Medici binasından bir detay

Toplar Castel Sant’Angelo’dan atılmış deyip geçmeyelim. Tepesindeki melek heykeli ile görkemli bir görünümü olan bu kale Tiber Nehri’nin karşı kıyısında, Villa Medici’den yaklaşık 3 kilometre uzaklıkta. Aslında Romalılar zamanından beri ayakta olan kale, aynı zamanda Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultan’ın (1459-1495) acılı sürgün hayatı sırasında bir dönem tutsak tutulduğu yerlerden birisi.

Villa Medici’ye yolumuzun düşmesinin sebebi, bugünün programı. Kahvaltı sonrası İspanyol Merdivenleri’ndeki otelimizden çıktık ve rehberli tur ile gezeceğimiz Galleria Borghese Müzesi’ne doğru yola koyulduk. Bulunduğumuz noktadan bu şahane müzeye gitmenin en kısa yolu, Trinità dei Monti Kilisesi’ne yüzünüzü dönüp, kilisenin önündeki yoldan sola doğru yürümek. (Hatırlarsanız, ilk gün şehri keşfetmek için sağa doğru yürümüştük). İşte Villa Medici’nin önünden bu güzergâh üzerinde iken geçtik. Bu arada, yapının ve top güllesinin bulunduğu çeşmenin bulunduğu meydandan (Piazza della Trinità dei Monti) çok güzel bir şehir manzarası olduğunu söylemeliyim.

Pincio Tepesi‘nden Roma‘ya bakış

Villa Borghese parkının içinde bulunan Galleria Borghese Müzesi’ne gitmek için bir başka güzel parkın, Pincio Parkı’nın içinden geçeceğiz. Bunun için, bulunduğumuz Villa Medici ve önündeki çeşmeden sadece birkaç dakika ileriye yürümemiz yeterli oldu. Yolun çatal olduğu yerdeki hafif rampayı (Viale Adamo Mickievicz) yukarı doğru çıkınca bir anda kendimizi ulu ağaçların altında, geniş yürüyüş yolları olan parkın içinde buluyoruz. Parkın bulunduğu Pincio Tepesi, antik Roma’nın yedi tepesinden birisi sayılmıyor çünkü burası o dönemin şehir duvarlarının dışında. Ancak o dönemde de burada Roma’nın ileri gelen asil ailelerinin villaları ve bahçeleri varmış. Tepenin adının da M.S. 4. yüzyılda burada konutu ve bahçeleri olan Pincii ailesinden geldiği söyleniyor. Ayrıca, M.S. 5. yüzyılda tepede Pinciano adı verilen büyük bir imparatorluk sarayı yapılmış. Bölgenin bir parka dönüştürülmesi ve günümüzdeki halini alması 19. yüzyılda olmuş. Napolyon imparator olarak Roma’ya hiç gelmemiş olmasına rağmen, Pincio Tepesi’nin düzenlemeleri onun himayesinde Fransız mimar Berthault tarafından yapılmış. 1814 yılında Napolyon’un imparatorluğu tamamen dağılınca, çalışmaları İtalyan mimar Valadier sürdürmüş.

Aslında, Pincio Parkı’nın ana girişi, Roma’ya gelen herkesin yolunun düştüğünü tahmin ettiğim Piazza del Popolo’ya yukarıdan bakar. Meydandaki çoğu kişi yukarıdaki terasın Pincio Parkı’nın bir parçası olduğunun farkında olmaz. Valadier’in yaptığı ve yukarıda, parkın içindeki Piazzale Napoleone I’in bir parçası olan bu terastan bakınca, özellikle akşamüzeri, çok güzel bir şehir manzarası vardır.

Piazza del Popolo
Pincio Parkı‘nın Piazza del Popolo’daki ana girişi.
Tepedeki teras parkın bir parçası.

Pincio Parkı’dan Villa Borghese’ye geçiş yoluna doğru ilerlerken bir dikilitaş (obelisk) göze çarpıyor. 1822 yılında buraya yerleştirilen dikilitaş, şehrin diğer yerlerinde karşılaştığımız Mısır’dan getirilmiş taşların aksine bir Roma obeliski. Aslen, M.S. 2. yüzyılda İmparator Hadrianus (M.S. 76-138) tarafından şehrin Porta Prenestina kapısının dışına diktirilmiş. Park düzenlenirken buraya getirilmiş. Ayrıca, parkın içindeki ana yollarda birçok büst de var. Toplam 229 tane olduğu belirtilen bu büstler İtalya için önemli kişileri anmak için konmuş.

Parkın içindeki dikilitaş (obelisk)
Parkın içinde İtalya için önemli oldukları
düşünülen 229 kişinin büstü var

Pincio Park’ında bana göre en ilginç olan şey, buradaki tarihi su saati (Orologio ad acqua del Pincio). Ben aslında özel olarak bu saati görmek için Galleria Borghese’ye Pincio Parkı’nın içinden geçerek gitmek istedim. Hidrokronometre de denilen bu su saatinin mekanizması, Dominikan rahip Giovanni Battista Embriaco tarafından, tasarımı ve çevre düzenlemesi ise, belediye mimarı Giacchino Ersoch tarafından yapılmış. Saatin mekanizması 1867 yılında tasarlanmış. Mimar Ersoch mekanizmayı cam bir kutu içine yerleştirerek saate ayrı bir ilginçlik katmış. 1873 yılında kullanılmaya başlanan Pincio su saati maalesef biz gittiğimiz zaman bakıma alınmıştı. O nedenle, suyun cam kutunun içinde saati nasıl çalıştırdığını göremedik ama, yine de ilginçti. Rahip Embriaco’nun Roma’da bir tane daha su saati var. Ancak, fotoğraflardan gördüğüm kadarı ile Palazzo Berardi’nin avlusundaki o saatin tasarımı bambaşka.

Orologio ad acqua del Pincio
Pincio Parkı’ndaki su saati
Vakur yürüyüşlü atları ile çevrede hayranlık uyandıran iki atlı Carabinieri. Sağ taraftaki, yaşı daha büyük olanının kibar selamına ben de kibarca karşılık verdim…

Pincio Parkı’ndan Villa Borghese’ye, su saatinin çok uzağında olmayan ve aşağıdaki Viale del Muro Torto’nun üzerinden geçen bir yaya köprüsünden yürüyerek geçiliyor. Karşıya geçince, gezinti yolunun adı Via delle Magnolie (Manolyalar Sokağı) adını alıyor. Ancak, Villa Borghese’nin doğal güzelliklerinin ve anıtlarının arasında kaybolmadan önce, geldiğiniz yönde aşağıya, Pincio Tepesi’ni destekleyen duvarlara bakmanızı öneririm. Tepeyi destekleyen duvarın adı Muro Torto, yani eğri duvar. Aşağıda, trafiğin aktığı cadde de adını bu duvardan alıyor. Muro Torto aslında Roma İmparatoru Aurelianus (M.S. 214-275) tarafından 3. yüzyılda yaptırılan şehir duvarlarının (Mura Aureliane) bir parçası. Zaman içinde duvarın bu bölümü eğrilmeye başlamış ama bölge ile ilgili çıkan kötü söylentiler ve efsaneler nedeniyle tamir edilmemiş. Fahişeler ve Piazza del Popolo’da idam edilen mahkumlar buraya gömüldüğü için duvarın lanetli olduğuna inanılmış. Geçtiğimiz yüzyılın başlarında duvarın yaygın olarak bir intihar noktası olarak kullanılması da bu kötü şöhrete katkıda bulunmuş. Günümüzde iyi bir restorasyondan geçtiği anlaşılan Muro Torto artık o kötü şöhretini aşmış görünüyor.

Villa Borghese anıtsal ağaçları, göletleri, bahçeleri olan büyük ve çok güzel bir park. Ayrıca, içinde Barok, Neo-klasik ve Eklektik tarzda eser veren sanatçıların ürünleri olan binalar, heykeller ve anıtlar var. Roma’nın üçüncü büyük parkı olarak şehrin ciğerlerinden birisi. Büyüklüğünün 80 hektar olduğu belirtiliyor. Bu noktada, İtalya’da Villa ibaresinin genel olarak bu tür kamusal parklar için kullanıldığını belirtmeliyim. Aslen özel mülk olup, şart olmamakla beraber, bazılarında “villa” olarak tarif edilen konutlar bulunan bu bakımlı araziler daha sonra devletleştirilmiş ve halka açılmışlar. İşte Villa Borghese de bunların en güzel örneklerinden birisi. İçinde birkaç tane müze de var. Bunların arasında şüphesiz en ünlü olanı ve en çok ziyaret edileni Galleria Borghese.

Galleria Borghese

Villa Borghese park alanı ve günümüzde eşsiz koleksiyonu ile sanatseverleri büyüleyen Galleria Borghese’nin bulunduğu Casino Borghese binası, Papa V. Paul’ün yeğeni olan Kardinal Scipione Borghese (1579-1633) tarafından yaptırılmış. (Casino kelimesi aslen İtalyanca ev anlamına gelen casa kelimesinden türetilmiş olup küçük yazlık ev, kasır demek oluyor). Aslında Kardinal burayı başından beri yıllar boyunca titizlikle bir araya getirdiği sanat koleksiyonunu sergilemek için bir mekân olarak tasarlamış. O nedenle gösterişli yapıda yatak odası ve benzeri yaşamsal alanlar yok. Kardinal burayı, o muhteşem koleksiyonunu, biraz da övünerek, gösteriş yapabileceği davetler ve eğlenceler için kullanmış. 1608 yılında başlayan çalışmalar, Kardinal 1633 yılında ölene kadar devam etmiş. 18. yüzyılda, aileden Marcantonio Borghese hem restorasyon hem de bazı iyileştirme çalışmaları yaptırmış. Bu dönemde aynı zamanda parkın içinde, ailenin aslen geldiği yer olan Siena’ya atıfla, Piazza di Siena yapılmış. Siena’nın ünlü meydanındaki geleneksel at yarışları gibi burada da yarışlar düzenlenmeye başlanmış. Günümüzde de her yıl Mayıs ayında Villa Borghese’nin bu meydanında at yarışlarının yapıldığı belirtiliyor. Park, 19. yüzyılda Camillo ve Francesco Borghese tarafından alan olarak genişletilmiş. 1903 yılında İtalyan devleti tarafından satın alınarak, halka açılmış.

Parkın içinden yürüyerek, Galleria Borghese’ye geldik. Yol boyunca, tıpkı Pincio Parkı’nda olduğu gibi, yürüyen, koşan, parkın ve günün tadını çıkaran Romalılar gördük. Ne kadar şanslı olduklarını düşünmeden edemedim. Müzenin önü epeyce kalabalıktı. Rehberli tur saatimizi beklemeye başladık. Bu tur rehberi de Colosseo’da bizi gezdiren rehber gibi çok bilgili idi. Biraz fazla hızlı konuşuyordu ama iyiydi. Tur iki saatten fazla sürdü. Müzenin her köşesinde babamı andım yine. Ruhu şad olsun… Beni o kadar çok getirmiştir ki bu müzeye. Bir şehirde oturmanın avantajını kullanarak, çeşitli zamanlarda, farklı eser ya da sanatçılara ağırlık vererek gezerdik Galleria Borghese’yi. Bu bir gün Bernini olurdu, bir gün Rafael.  Bana, “Hadi hazırlan, gidip Bernini’nin eserlerini tekrar görelim”, demesi hâlâ kulaklarımda…

Hangi köşeden, hangi renk atları ile belirecekleri
hiç belli olmayan Carabinieri’lerden iki tanesi Galleria Borghese’nin bahçesinde de karşımıza çıktı

Hava ekim ayı için epeyce sıcaktı. Müze binasının önündeki kalabalıkta biz de gezi saatini beklemeye başladık. Beklerken, şehrin başka yerlerinde karşımıza çıkan atlı Carabinieri’lerden iki tanesi buraya da geldi. Yine o güzel atlarının üstünde, mağrur ve çevredekilerin hayran bakışları altında bahçeden geçtiler. Az önce Pincio Parkı’nda da önümden beyaz atlar üstünde iki tanesi geçmiş, yaşı daha büyük olan bana kibar bir şekilde başı ile selam vermiş ve “Buon Giorno” demişti.

Önceki gün Colosseo’yu gezebilmek için sadece rehberli giriş bileti bulabildiğimizi belirtmiştim. Galleria Borghese için de aynı durum söz konusu oldu. Normal giriş biletleri aylar öncesinden satıldığı için ancak rehberli giriş bileti bulabilmiştik. Siz daha erken davranırsanız ve isterseniz kendi kendinize de gezebilirsiniz ama, biz her iki rehberden de memnun kaldığımız için, sonunda iyi ki bu şekilde gezdik diye düşündük.

Galleria Borghese’nin koleksiyonunda birbirinden güzel ve benim için unutulmaz eserler var. Ben sadece bazılarından söz edeceğim. Başta Proserpina’nın Kaçırılması heykeli olmak üzere, bu eserlerin çoğu Gian Lorenzo Bernini’ye (1598-1680) ait. Önceki iki yazımda Roma’nın çeşitli yerlerinde (örneğin, Fontana della Barcaccia, Fontana del Tritone ve Fontana dei Quattro Fiumi) karşımıza çıkan Bernini’nin eserlerinden bahsetmiş ama kendisi hakkında fazla bilgi vermemiştim. Bernini, gerek mimar gerekse heykeltıraş olarak 17. yüzyılın ve Barok dönemin en büyük sanatçısı kabul edilir. Özellikle, bir heykeltıraş olarak aynı dönemin tüm heykeltıraşlarını gölgede bırakmıştır. Çalışmalarına önce, aslen Floransalı bir heykeltıraş olan babası Pietro Bernini’nin (1562-1629) yanında başlamış. Bu dönemde, Piazza di Spagna’nın ortasındaki Fontana della Barcaccia’nın yapımında babasına yardım ettiği söyleniyor. Ancak, daha sonra Bernini’nin yeteneği onu bir sanatçı olarak babasından katbekat yukarılara taşımış. En önemli iki velinimeti, Barberini ailesinden Papa VIII. Urban ve Galleria Borghese’nin banisi Kardinal Scipione Borghese’nin himayesinde sanat tarihinde iz bırakan eserler yaratmış. Altında çalıştığı sekiz Papa’nın ilki olan VIII. Urban zamanında sadece Roma’nın kamusal alanları için eserler vermemiş, aynı zamanda Vatikan’daki San Pietro Bazilikası’nda, Aziz Pietro’nun (Peter) mezarının üstündeki baldakeni de yapmış. 1629 yılında San Pietro Bazilikası’nın baş mimarı olarak atanan Bernini burada, bazilikanın önündeki meydanı ve çevreleyen sütunlu yapıyı tasarlayarak, bir mimar olarak da üstün yeteneğini göstermiş.

Aeneas, Anchises ve Ascanius Troya’dan Kaçarken (1619)
Gian Lorenzo Bernini (1598-1680)

Kardinal Scipione Borghese, Bernini’nin bir heykeltıraş olarak olağanüstü yeteneğini çok genç yaşta fark etmiş. Müzede göreceğiniz, Aeneas, Anchises ve Ascanius Troya’dan Kaçarken (1619) adlı heykel grubunu yaptığı zaman sanatçı henüz 21 yaşında imiş ve bu eser onun Kardinal Borghese’den aldığı ilk sipariş olmuş. Söz konusu eserde, sırtında taşıdığı yaşlı babası ve arkasında oğlu ile Troya’dan kaçan Aeneas’ı görüyoruz. Antik Roma’nın kurucuları kabul edilen Romulus ve Remus’un Aenas’ın soyundan geldiklerine inanıldığı için bu kaçış Romalılar için önemlidir. (Ayrıca, günümüzde Troyalıların Türk soyundan geldiğine inanan çevreler, Romalıların da Türk oldukları iddialarını yine Aeneas’a dayandırmaktadırlar).

Bernini’nin bu eserinde, insanın üç evresini (çocukluk, gençlik ve yaşlılık) kas ve etlerin yapısı gibi yaşa bağlı bedensel özelliklerle yansıtması müthiştir

Aeneas, Anchises ve Ascanius Troya’dan Kaçarken, Bernini’nin müzede göreceğiniz ilk eseri olmayacak. Önce, daha sonraki yıllarda yaptığı, daha da ustalaştığı yıllara ait eserlerini görüp, büyüleneceksiniz. Ama, sıra bu esere geldiğinde de dikkatle incelemeyi ihmal etmeyin. Bence, Aeneas’ın kasları, babasının yaşlı sırtı sanatçının ileride yapacaklarının habercisi.

Proserpina’nın Kaçırılması (1621-1622)
Gian Lorenzo Bernini (1598-1680)

Bernini, müzeye girdiğiniz zaman sizi ilk karşılayan eseri olan Proserpina’nın Kaçırılması heykelini 1621-1622 yıllarında yapmış. Türkçe’ye Kaçırılma olarak çevrilmiş olmasına karşın, eserin orijinal adı Proserpina’nın Tecavüzü’dür (Ratto di Proserpina). Proserpina, Yunan mitolojisinde Demeter’in kızı Persephon’dur. Pluto (Yunanlılarda Hades) tarafından tecavüz edilmiş ve yeraltı dünyasına kaçırılmıştır. Tanrı isimleri Yunan ve Roma mitolojisinde farklı olsa da öyküler aynıdır. Bu öyküyü Parion antik kenti ile ilgili yazımda özetlemiştim. Arzu edenler oradan veya başka kaynaklardan okuyabilirler. Bir sanatsever ve Bernini hayranı olarak bu heykele hayran olmamak mümkün değil diye düşünüyorum. Ben sadece heykeli her gördüğümde değil, fotoğrafı bile her karşıma çıktığında büyüleniyorum. Proserpina’yı (Persephon) kaçırırken kucaklayıp, havaya kaldıran Pluto’nun parmaklarının (Hades) onun etine gömülmesi gerçekten olağanüstüdür. Öyle ki insan, mermer bir esere baktığını unutur. Ayrıca, Proserpina’nın yüzündeki dehşet ifadesi ile Pluto’nun yüzündeki alaycı gülümseme çok gerçekçidir.

Bernini’nin sevdiğim diğer bir heykeli Apollo ve Daphne’dir. Sanatçı bu heykeli 1622-1625 yılları arasında yapmış. Heykel, yine Yunan ve Roma mitolojisinde ünlü bir anı canlandırır. Eros’un kalbine isabet ettirdiği bir ok nedeniyle, Apollo ormanda gördüğü su perisi Daphne’ye aşık olur. Ancak, Daphne onun aşkına karşılık vermez ve kaçar. Yine böyle kaçtığı bir gün Apollo onu yakalamak üzeredir. Tam yakalanırken Daphne, nehir tanrılarından babası Peneus’dan yardım ister. Apollon’un eli Daphne’ye dokunduğu an, babası onu bir defne ağacına dönüştürür. Bernini işte o anı mükemmel bir şekilde ölümsüzleştirmiştir. Heykelde su perisinin parmaklarının defne ağacının dallarına, saçlarının yapraklara, vücudunun ağacın gövdesine dönüşmeye başladığını görürüz. Ayak parmaklarından kökler çıkmaktadır. Sonunda tamamen bir defne ağacına dönüşeceği bellidir. Mitolojiye göre, daha sonra, muradına eremeyen Apollo, defne ağacının dallarından kendisine bir taç yapar ve onu hiç çıkarmaz.

Apollo ve Daphne (1622-1625)
Gian Lorenzo Bernini (1598-1680)
Bernini’nin heykel grubuna verdiği hareket, Apollo‘nun Daphne’yi kovalamasını bizim için olağanüstü
bir şekilde gerçekçi kılıyor
Ve… Daphne babasının yardımı ile yavaş yavaş bir
defne ağacına dönüşmektedir…
Heykelin bulunduğu salonun tavan freskinde de
aynı mitolojik öykü resmedilmiş

1623-1624 yıllarında yapılmış olan David heykeli Bernini’nin Kardinal Scipione Borghese için yaptığı heykeller arasında konusunu İncil’den alan tek eser. Heykelde Hz. Davut görmediğimiz ama Goliat olduğunu bildiğimiz deve sapanla saldırmak üzeredir. Bernini’nin, Davut’un yüzünü canlandırmak için kendi yüzünü kullandığı söyleniyor.

David (1623-1624)
Gian Lorenzo Bernini (1598-1680)
Sanat tarihçilerine göre, Bernini Davut’un yüzünü
canlandırmak için kendi yüzünü kullanmış

Galleria Borghese’de yukarıda belirttiğim eserlerinin dışında Bernini’nin yaptığı büstleri, küçük heykelcikleri ve otoportresini de göreceksiniz. Ayrıca, koleksiyonda sanatçının velinimeti Kardinal Scipione Borghese’yi canlandırdığı, neredeyse bire bir aynı iki büst var. 1631 yılında yapılan bu büstlerin, kısa bir aralıkla peş peşe yapılmasına, ilkinin alnında, kullanılan mermerdeki bir defodan kaynaklanan ve sonradan ortaya çıkan, boydan boya bir çizgi neden olmuş.

Bernini’nin velinimeti ve Galleria Borghese’nin banisi
Kardinal Scipione Borghese (1631)
Kullanılan mermerdeki bir defo nedeniyle yukarıdaki ilk büstün alnında beliren çizgi yüzünden Bernini, sadece birkaç gün içerisinde, bu ikinci büstü yapmak
zorunda kalmış

Galleria Borgehese’nin heykel koleksiyonunda hayranlık uyandıran bir diğer eser, Neo-Klasik dönemin ünlü İtalyan heykeltıraşı Antonio Canova’nın (1757-1822) Venus Victrix, yani Muzaffer Venüs heykelidir. Aslında, Venedikli heykeltıraşa bu heykel için poz veren Paolina Borghese’den, o da Napolyon’un kız kardeşinden başkası değildir. Napolyon erkek kardeşlerini kral olarak Avrupa’da çeşitli ülkelerin başına getirirken, kız kardeşlerini de zengin aristokratlarla evlendirmeyi ihmal etmemiş. Paolina da bu doğrultuda, ikinci evliliğini Borghese ailesinden Prens Camillo Borghese ile yapmış. Canova’nın 1804-1808 yılları arasında yaptığı bu heykel, Prensesin çıplak poz vermiş olmasından dolayı, zamanında epeyce bir dedikoduya ve skandala neden olmuş. Yine defalarca gördüğüm bu heykelin bir özelliğini bu gezide rehberimizden öğrendim. Canova heykeli, Borghese ailesine ait çeşitli konutlar arasında rahatlıkla taşınabilmesi için, sökülüp tekrar monte edilebilir şekilde yapmış.

Venus Victrix (1804-1808)
Antonio Canova (1757-1822)
Sökülüp tekrar monte edilebilecek şekilde yapılan heykel
gerçek anlamda portatif olarak tasarlanmış

Napolyon’un işgal ettiği tüm ülkelerden, ama özellikle İtalya’dan birçok eseri çalarak Paris’e götürdüğü bilinen bir gerçek. Borghese koleksiyonu da bundan nasibini almış. Napolyon’un kayınbiraderine bu konuda yaptığı tek ayrıcalık, götürdüğü 695 parça için bir ödeme yapmayı teklif etmek olmuş. Gerçi, zorla yaptırılan bu satış için biçilen fiyat gerçek değerinin çok altında olmasının yanında, hiçbir zaman tamamıyla ödenmemiş. Napolyon’un imparatorluğu kaybetmesinden sonra İtalya’dan Fransa’ya kaçırılan eserler büyük oranda geri alınmış. Hatta, Antonio Canova, bu amaçla gittiği Paris’ten başarı ile geri dönünce kendisine Ischia Markisi ünvanı verilmş. Ancak, halen Paris’teki Louvre Müzesi’nin koleksiyonunda bulunan Borghese koleksiyonundan götürülen eserler, ortada bir satış sözleşmesi olduğu için geri alınamamış.

M.S. 4. yüzyılın ilk yarısına tarihlenen Roma dönemi mozaikleri
Borghese koleksiyonuna başka bir boyut katmışlar

Napolyon’un zorla satın aldığı eserler nedeniyle zarar gören Borghese koleksiyonuna 1834 yılında heyecan verici bir katkı olmuş. Ailenin Roma’nın Torrenova bölgesindeki Via Casilina üzerindeki arazisinde yapılan kazılar sırasında, beş tanesi büyük, iki tanesi daha ufak boyutta olan yer mozaikleri bulunmuş. M.S. 4. yüzyılın ilk yarısına (M.S. 320-330) tarihlenen mozaiklerde çok gerçekçi av ve gladyatör dövüşleri sahneleri var. Roma dönemine ait bir villanın tabanında yer aldığı düşünülen bu mozaikler 1839 yılında Galleria Borghese’ye taşınmışlar.

Mozaiklerde gladyatör dövüşleri ve av sahneleri var

Zemin kattan sonra, Galleria Borghese’nin birinci katında bu kez zengin resim koleksiyonu insanın başını döndürüyor. Caravaggio’nun (1571–1610) Meyve Sepetli Oğlan (1593–1594), Goliat’ın Kafası ile Davut (1610); Tiziano ya da daha yaygın olarak bilinen adıyla Titian’ın (1488/90-1576) Kutsal ve Dünyevi Aşk (1514), Cupid’in Gözlerini Bağlayan Venüs (1565) ve Raffaello ya da Rafael’in (1483-1520) İsa’nın Çarmıktan İndirilişi (1507), aslı Galleria Barberini’de olan Fırıncı Kız (1518-1519) tablosunun kopyası (kızın Rafael’in çok sevdiği fırıncı sevgilisi olduğu söylenir) ve Unicorn’lu  (tek boynuzlu at) Genç Kadın Portresi (1505-1506) bu tablolardan bazıları. Sonuncu tablo benim öteden beri sevdiğim bir tablodur. Sonradan üzerine yapılan ilavelerle başka bir tablo haline getirilen eserin orijinal haline 1935 yılında yapılan restorasyon ile ulaşılmış ve Rafael’e ait olduğuna karar verilmiş. Eskiden pencerenin yanında idi diye hatırlıyordum ama o tabii uzun yıllar önce idi. Bu tabloda gerek fon gerekse modelin oturuş tarzı nedeniyle, Rafael’in o sıralar henüz birkaç yıl önce Leonardo da Vinci tarafından yapılan Mona Lisa (1503-1506) tablosundan etkilendiği düşünülüyor. Bir yoruma göre, Rafael’in kullandığı model, Papa VI. Alexander Borgia’nın sevgilisi Julia Farnese olabilir çünkü tek boynuzlu at Farnese ailesinin sembolü.

Hasta Bacchus (1595 civarı) olarak bilinen tablo aslında
o sıralar hasta olan sanatçının otoportresidir
Caravaggio (1571–1610)
Kutsal ve Dünyevi Aşk (1514)
Tiziano ya da daha yaygın olarak bilinen adıyla Titian (1488/90-1576)
Unicorn’lu  (tek boynuzlu at) Genç Kadın Portresi (1505-1506)
Raffaello ya da daha çok bilinen adıyla Rafael (1483-1520)

O gün için planımız, Galleria Borghese’den sonra, parkın içindeki bir başka müzeye, Museo Pietro Canonica’ya (1869-1959) da gitmekti. Ancak, hem Canonica Müzesi Galleria Borghese’ye pek yakın olmadığı hem de bu müze erken kapandığı için gezemedik. Kapısına gittiğimizde, içeriye son giriş saatini ucundan kaçırmıştık. Binaya dışarıdan bakmakla yetindik. Oysa, burayı görmeyi çok istiyordum. İtalyan heykeltıraş Canonica’nın biz Türkler açısından önemi, onun Cumhuriyetimizin ilk yıllarında yapılan önemli anıtların ve Atatürk’ün bizzat poz verdiği büstlerinin yaratıcısı olması.

Fortezzuola olarak bilinen yapı günümüzde
Pietro Canonica (1869-1959) Müzesi

Atatürk’ün daveti üzerine Türkiye’ye gelen Pietro Canonica, 1926-1932 yılları arasında kendisinin Ankara’da Etnoğrafya Müzesi’nin önündeki atlı heykelini (1927), Zafer Meydanı’ndaki mareşal üniformalı heykelini (1927), İstanbul’da Taksim Meydanı’ndaki Cumhuriyet Anıtı’nı (1928) ve İzmir’de Cumhuriyet Meydanı’ndaki atlı Atatürk heykelini (1932), ayrıca birçok büstünü yapmış. Bu süreçte sanatçı ile Atatürk arasında dostane bir ilişki de olmuş. Canonica Atatürk’ün mütevazı ve zeki bir lider olduğunu söylemiş. Atatürk ise, dört günde tamamlanan ilk büstü için, “Aynaya baktığımda büstümü görüyorum” diyerek eseri beğendiğini ifade etmiş.

Gezemediğimiz Canonica Müzesi’nde sanatçının Türkiye’de yaptığı eserlerle ilgili resmi belgelerin ve eserlerin kalıplarının sergilendiğini okumuş, fotoğraflarını görmüştüm. Bu sefer kısmet olmadı. Artık, bir başka sefere diyelim…

Dışarıdan görebildiğimiz müzenin kendisi de ilginç. Küçük bir kaleyi andırması nedeniyle İtalyanca aynı anlama gelen Fortezzuola olarak bilinen yapı aslında bu görünümünü daha sonra, 18. yüzyılın sonunda edinmiş. 17. yüzyıldan kalan belgelere göre daha önce burası, Borghese ailesine ait deve kuşu, tavus kuşu, ördek gibi hayvanlar ile av partilerinde kullanılmak üzere yetiştirilen kuşların konduğu bir tür “kümes” olarak kullanılıyormuş. 18. yüzyılın sonunda aileden Marcantonio Borghese’nin siparişi üzerine bina genişletilmiş ve çevresine bir kaleyi andıran duvar yapılmış. Yukarıda belirttiğim gibi, bundan dolayı Fortezzuola olarak anılmaya başlanmış. 1919 yılında çıkan bir yangın sonrasında bina terk edilmiş. 1926 yılında çıkan özel bir izinle heykeltıraş Canonica’ya verilince sanatçı burayı tamir ettirip sergi salonları, atölye ve evi olacak şekilde değiştirmiş. Sanatçı, 1959 yılında ölene kadar burada yaşamış ve çalışmış. 1987 yılında ölen eşi de yaşadıkları dairenin eşyalarını Roma şehrine bağışlamış.

İlk iki gün kadar olmasa da yine yorucu geçen bir günün ardından akşam yemeğimizi nerede yiyeceğimizi çoktan belirlemiş ve Roma’ya gelmeden yerimizi ayırtmıştık. O akşam için seçtiğimiz restoran, gerçek Fettuccine all’Alfredo’nun yaratıldığı ve dört kuşaktan beri bu eşsiz tadı sunan tarihi Il Vero Alfredo idi. 1908 yılında Ristorante Alfredo olarak başlayan lokantanın o kadar çok taklidi çıkmış ki, işletme birkaç kez isim değiştirmiş. Örneğin, bundan altmış yıl kadar önce, ben çocukken gittiğimiz zamanlarda L’Originale Alfredo idi. Şimdi ise, aynı yerde, Piazza Augusto Imperatore No: 30 adresinde hizmet veren restoranın adı Il Vero Alfredo, yani Gerçek Alfredo. Restoranın imza tabağı olan Fettuccine all’Alfredo’ya gerek Roma’da gerekse başka ülkelerde, hatta bizim ülkemizdeki bazı restoranlarda sıkça rastlamanız mümkün. Ama emin olun ki, onların hiçbirinin tadı, Il Vero Alfredo’nun gerçek fettuccine’si gibi değil.

Çocukluğumda buraya sıkça geldiğimiz günlerde restoranı ikinci kuşaktan Bay Alfredo II (Armando Di Lelio) yönetirdi. 2017 tarihli, Kokular, Tatlar ve Anılar başlıklı yazımda daha ayrıntılı olarak anlattığım üzere, kendisi aynı zamanda Fettuccine all’Alfredo’nun yaratılmasına sebep olan kişi idi. (Gerek restoranın tarihçesini gerekse benim çocukluk anılarımı bulacağınız yazıma link aracılığıyla kestirme yoldan ulaşabilirsiniz). Kendine özgü bıyıkları olan, çok sempatik bir adamdı. Babamı da tanır, her gittiğimizde özen gösterirdi. Hatta bir seferinde, tam bir İtalyan kibarlığı göstererek, henüz bir çocuk olmama karşın, restoranın bir kartını “Güzel Genç Bayana” yazarak bana ithaf etmiş ve imzalamıştı. Il Vero Alfredo’nun bir de efsane haline gelmiş altından yapılmış bir kaşık ve çatalı vardır. Yine aynı yazımda öyküsünü okuyabileceğiniz, 1927 yılında restorana hediye edilen, bu altın kaşık ve çatal zaman içinde Alfredo’nun ünlü bir ritüelinin parçası haline gelmiş ve masaya gelen Fettuccine all’Alfredo’nun tabağınıza servis edilmeden onlarla önünüzde karıştırılması adetten olmuş. Ben çocukken Bay Alfredo II’nin bu töreni yapması hala gözümün önündedir. 2015 yılının 15 Ekim akşamı gittiğimizde bu sefer onun oğlu Alfredo III aynı geleneği devam ettiriyordu. Sadece onunla da kalmamıştı. Rezervasyonu yaparken bir gün sonra Roma Büyükelçiliği’nde evleneceğimizi belirtmiştim. Kendisi büyük bir jest yaparak, sadece fettuccine’mizi onlarla karıştırmakla kalmamış, yerken kullanmam için de onları bana bırakmıştı…

1960’ların sonundan bir anı…
O zamanlar restoranın adı L’Originale Alfredo idi ve işletmenin başında
Bay Alfredo II (Armando Di Lelio) vardı
Bay Alfredo II benim için “Güzel Genç Bayana” ifadesi ile yazdığı restoran kartını, Roma’nın ve fettuccine’nin anısı olması için imzalamış. Yıl 1969… Kendisi aynı zamanda Fettuccine all’Alfredo‘nun yaratılma sebebi olarak İtalyan mutfağının tarihi bir şahsiyeti idi…

Doğrusu, bu gittiğimizde Roma’da karşılaştığımız, İtalyanları bile şaşkına çeviren kalabalıktan Il Vero Alfredo da nasibini almıştı. Restoranda tek bir boş masa yoktu. Telaşla oradan oraya koşturan garsonların da önemli bir kısmı yabancı göçmenlerdi. (İtalyanların göçmenleri topluma entegre etme konusunda bizden çok daha hoşgörülü ve başarılı olduklarını söylemeliyim). Restoranı artık Alfredo III, kız kardeşi Ines Di Lelio ve onun kızı Chiara Cuomo ile birlikte işletiyormuş. Hiçbirini göremedim bu kez. Üstelik, fettuccine’mizi altın kaşık ve çatalla karıştıran da olmadı. Bu tören normal servis kaşıkları ile yapıldı. Sanırım, o kalabalıkta bu zaten pratik olarak da pek mümkün değildi. Ama, Fettuccine all’Alfredo’nun lezzeti yine efsanevi idi. O konuda hiçbir değişiklik yoktu. Eğer Roma’ya giderseniz ve henüz tatmadıysanız, bu eşsiz lezzet için Il Vero Alfredo’ya gitmenizi öneririm. Bu özel fettuccine’nin sırrının şu ya da bu olduğunu birçok kişiden duyabilirsiniz. Zaten restoranın internet sayfasında da kullanılan malzeme belirtiliyor. Ama, gelin görün ki, ben bugüne kadar bu tatta başka bir fettuccine yemedim.

Başlangıç olarak, bir kızartma tabağı olan Gran fritto Alfredo aldık. İçinde Suppli, mozzarella ve bir mevsim sebzesinin (kabak) kızartması vardı. Doğrusu, yenmeyecek kadar kötü olmamakla beraber, Suppli lezzet olarak, bir gün önce Testaccio Pazarı’nda zar zor yemeği başardığımız Suppli’nin yakınından bile geçemezdi. Onun tadı müthişti. Ancak, ardından yediğimiz Fetuccine All’Alfredo tabii ki gecenin yıldızı olarak her şeyi unutturdu. Ben bir de üstelik trüf mantarı ilaveli yedim ki, müthişti. İsterseniz, üstünde 23 ayar altın yaprak ilaveli olarak da yiyebilirsiniz. Yemeklerin yanında şarap olarak Masi’nin Amarone della Valpolicella Classico DOCG Costasera 2020 şarabını içtik. Costasera, Veneto’nun en eski şarap üreten bölgesi Valpolicella Classica’nın batıya bakan yamaçlarında Masi Agricola şaraphanesinin ektiği Corvina (%70), Rondinella (%25) ve Molinara (%5) üzümlerinden yapılan kırmızı bir şarap.

Gran fritto Alfredo
Suppli, mozzarella ve kabak kızartması
Trüf ilaveli Fetuccine All’Alfredo

Tatlı olarak, kendilerine özgü olduğunu belirttikleri, birer profiterol yedik. Hem o hem de Sicilya‘daki Donnafugata şaraphanesinin Muscat of Alexandria (yerel ismiyle Zibibbo) üzümünden yaptığı Ben Ryé (Rüzgarın Oğlu) Passito di Pantelleria Ediozione Limitata 2022 tatlı şarabının yanında ikram olarak getirdikleri kurabiyeler lezzetliydi.

Alfredo usulü profiterol
En sevdiğimiz tatlı (dessert) şaraplarından Ben Ryé (Rüzgarın Oğlu)
Passito di Pantelleria Ediozione Limitata (2022) ve yanında kurabiyeler

Otele doğru yürürken, her iyi yemekten sonra olduğu gibi, bir yandan hayatımdan çok memnundum bir yandan da çok fazla yediğim için içimde hafif bir suçluluk duygusu vardı. Derken, ertesi gün için duyduğum heyecan hepsinin önüne geçti. 16 Ekim 2025 özel bir gündü bizim için…

Kokular, Tatlar ve Anılar…

Bugün günlerden Cumartesi! Yaşasın!

Gece yatmadan babam, bugün kitapçıya gideceğimizi söylemişti. Çok sevinçliyim… Roma’da İngilizce kitap satan çok fazla sayıda kitapçı yok. Olanların içinde ise, hem genel olarak hem de çocuk kitapları açısından en zengin olanı Lion Bookshop. Babam da en çok orayı seviyor. O nedenle, “kitapçıya gideceğiz” dediği zaman, nereye gideceğimizi biliyorum artık.

Şehir merkezinde, Via del Corso’ya doğru yola çıkıyoruz. Trafik çok fazla değil. Gideceğimiz yeri de biliyoruz. Bazen, Roma’nın hiç gitmediğimiz bölgelerine gittiğimiz zaman ve özellikle gece ise, dönüşte babam yolları karıştırıyor. Labirent gibi sokaklarda dönüp, duruyoruz. Ta ki, bizim evin tarafına giden bir belediye otobüsüne rastlayana kadar. O zaman sevinçle peşine takılıyor, otobüsle birlikte her durakta durup, kalkarak, saatler sürse de, sonunda eve varıyoruz…

Şansımız var. Arabayı park edecek bir yer de bulduk yakındaki sokaklardan birinde. Çok kısa bir yürüyüşten sonra, işte geldik. Kapıdan girer girmez o çok sevdiğim koku karşılıyor bizi. Kitap ve raflardan gelen ahşap karışımı, insana sıcaklık ve huzur veren koku…

Lion Bookshop- Roma

Lion Bookshop, birbirine kemerli geçişlerle bağlı birkaç salondan oluşuyor. Ana salonda, sırtını kocaman bir pencereye vermiş, büyük, ahşap bir masada oturan yaşlı bir İngiliz hanım oluyor hep. Genelde birkaç saatten kısa olmayan ziyaretlerimizin sonunda, ödemeyi de ona yapıyoruz. Babama söyleyecek bir iki cümlesi oluyor her zaman. Kah aldığımız kitaplarla ilgili, kah hava durumu ile ilgili… Kibar bir hanım. Ayaklarının dibindeki bir sepette Pug cinsi, yaşlı bir köpeği var. Köpeğin hiç sepetten çıktığını görmedim. Genelde uyuyor oluyor.

Lion Bookshop- Roma

Her zaman yaptığımız gibi, içerde babamla ayrılıyoruz. O, tarih, siyaset, felsefe ve sanat kitaplarının olduğu bölümlere, ben de çocuk kitaplarının olduğu salona yöneliyorum. Çocuk kitapları kısmı da, diğer bölümler gibi, çok zengin Lion Bookshop’da. En çok Enid Blyton’ın kitaplarını seviyorum. Bunlar, genelde kahramanları çocuklar olan, macera kitapları. Her kitapta ayrı bir macera, çözülmesi gereken ayrı bir sır… Babamdan öğrendiğim gibi, kitapların arkasını okuyup, içlerini karıştırıyorum biraz.

Zaman nasıl geçmiş, fark etmemişim bile… Yine kucak dolusu kitabım oldu. Pazartesi günü, okul servisinde, Hindistanlı arkadaşım Vandana’ya aldığım kitapları sayarım artık. Bana hep çok şanslı olduğumu söylüyor. Vandana Lions Bookshop’a ailesi ile gittiği zaman, bir tane kitap almasına izin veriyorlarmış çünkü…

Çocukluk anılarımda özel bir yeri vardır Lion Bookshop’un. İnsanı alıp, başka dünyalara götüren zengin kitap koleksiyonu, sıcak havası ve kokusu ile her zaman hatırladığım bir kitapçı… Bir kitapsever olmamda belki de babamdan sonra en önemli etken olmuştur orası. Uzun yıllar sonra, Beyoğlu’ndaki Robinson Crusoe kitapevi de içeri girer girmez, Marcel Proust’un “istem dışı hatırlama” dediği şekilde, bana çocukluğumun Roma’sındaki o kitapçıyı hatırlatmıştı… Günümüzde maalesef, ikisi de yok artık… İnternetten edindiğim bilgiye göre, 1947 yılında Roma’da açılan Lion Bookshop, 64 yıl sonra, 2011 yılında kapılarını kapatmış.

Dışarda hava çok güzel. Güneşli, pırıl pırıl bir bahar günü. Roma baharda çok güzeldir… Ağustos ayı hariç, her mevsimde ayrı güzeldir ama, bahar aylarında bir başka güzeldir. Çünkü o zaman, şehrin genel büyülü havasına bir de uyanan doğa eşlik eder. Yemyeşil ağaçlar, çiçeklerle dolu parklar ve dev saksıların içine yerleştirilmiş açelya çiçekleri ile bezenmiş İspanyol merdivenleri…

“Acıktın mı?” diye soruyor babam. Evet, hem de çok acıktım. Midem kazınıyor. “E, hadi o zaman,” diyor. Birkaç dakikalık bir yürüyüşten sonra, “Alfredo”dayız… Fettuccine’nin kralı (sonraları kendini imparatorluğa terfi ettirdi) Alfredo… Cumartesi öğlen olduğu için içerisi oldukça kalabalık. Beyaz örtülü masalarda, 1960’ların şık hanımları ve beyleri oturuyorlar. Güzel bir şarap eşliğinde, tabii ki fettuccine yiyorlar. Alfredo’ya geldiyseniz…

Beyaz örtülü masaların arasından Signor Alfredo kollarını açarak bize doğru geliyor. Babamla birkaç cümlelik kısa bir selamlaşmadan sonra, bizi güzel bir masaya oturtuyor. Siparişimizi veriyoruz ve beklemeye başlıyoruz. Önce kırmızı şarap ve su geliyor. Babam bana da, bir kadehin dibine az miktarda şarap koyup, üstüne su ekliyor. Kadehlerimizi tokuşturup, birer yudum alıyoruz. Açlığım iyice artıyor sanki…

Bana inanılmaz uzun gelen bir süre sonra, büyük bir kayık tabakta “Alfredo usulü fettuccine”miz geliyor… Aynı anda, Signor Alfredo da masamızda beliriyor. Jilet gibi ütülenmiş beyaz ceketi ve siyah kravatı ile son derece karizmatik. Önce bize gülümsüyor. Sonra, ceketinin göğüs cebinden altın bir kaşık ve çatal çıkarıp, fettuccine’yi servis tabağında, ahenkli hareketlerle, karıştırıyor. Bir yandan yutkunuyorum, bir yandan da gözlerimi ellerinden ayıramıyorum. Evet, nihayet bitti… Tabaklarımıza yaptığı paylaşım ile birlikte bu törensel servis sona eriyor. Artık bu muhteşem lezzetin tadını çıkarabiliriz…

Alfredo’nun fettuccine’si, yüz yılı aşkın geçmişi ile hem İtalyanların hem de Roma’ya gelen turistlerin vazgeçilmezi olmaya devam ediyor. Ben şahsen, yurtdışına gittiğim zaman, bir işletmenin başarısını oraya yerli halkın gidip, gitmemesi ile ölçerim. Benim için, yerel halkın ilgisi, bir işletmenin otantik ve kaliteli olma göstergesidir. Gördüğüm kadarı ile, bunca yıl sonra bile, Alfredo hala eski Alfredo…

Babamla yemeklerimizi yerken, arada bir Signor Alfredo yanımıza gelip, her şeyin yolunda olup, olmadığını soruyor. Kendisi bir anlamda, bu müthiş lezzetin var olma nedeni… Önceki gelişlerinden birinde babama restoranın öyküsünü anlatmış.

Masamıza uğradığı seferlerden birinde Signor Alfredo, yanında restoranın bir kartpostalını getiriyor ve bana hitaben arkasını imzalıyor. “Fettuccine’nin İmparatoru”. Tarih, 7 Nisan 1969…

Kartpostalın üstünde “Fettuccine’nin Kral”ı yazsa da, Alfredo 2 imzasını “İmparator” olarak atmaya başlamış bile…

Çocukluğumda ismi L’originale Alfredo, günümüzde ise Il Vero Alfredo (gerçek Alfredo) olan bu restoranın tarihi 1914’e kadar gidiyor. Her şey, 1908 yılında küçük bir restoran sahibi olan Alfredo Di Lelio’nun hanımının doğum yapması ile başlıyor. Oğulları Alfredo 2’nin (Armando Di Lelio) doğumundan sonra eşi o kadar halsiz düşüyor ki, Alfredo 1 onun sağlığına kavuşması için kendi elleri ile özel bir tarif geliştiriyor. Tereyağ ve Parmesan peyniri kullanarak yaptığı bu makarna çeşidi, hiçbir şey yemeyen eşinin çok hoşuna gidiyor ve kadıncağız sağlığına kavuşuyor.

İnsanın tadı damağında kalan bu lezzeti aile, üç kuşaktan beri, aynı başarı ile sürdürüyor. Yıllar boyunca, Roma’ya gelen ünlü devlet adamları ve sanatçılar da Il Vero Alfredo’nun şöhretine şöhret katıyorlar. Bu gelenlerden ikisi ise, sessiz sinema döneminin ünlü Amerikalı film artistleri Mary Pickford ve Douglas Fairbanks, Alfredo efsanesine bir boyut daha katıyorlar. Balayı için Roma’ya gelip, Alfredo’nun fettuccine’sini yiyen ve çok beğenen çift, kendilerine gösterilen misafirperverliğe karşılık olarak, 1927 yılında Alfredo’ya som altından bir kaşık ve çatal hediye ediyorlar. Üstlerinde “Makarnanın Kralı Alfredo’ya” yazısı olan bu altın kaşık ve çatal, o günden sonra restorana gelen tüm müşterilerin fettuccine’lerini, tabaklarına servis yapmadan önce, karıştırmak için kullanılmaya başlanıyor.

O meşhur altın kaşık ve çatal…
Kaynak:Il Vero Alfredo web sitesi

15 Ekim 2015 akşamı Roma’da, Il Vero Alfredo’nun kapısından içeri giriyoruz. Sonbaharın akşam serinliğinden sonra içeri girmek iyi geliyor. İçerisi henüz çok dolu değil. Masalarda birkaç İtalyan aile ve turistler var. Yerimize oturtulmayı bekliyoruz. Restoranın web sayfasından yer ayırtırken, bir sonraki gün Roma Büyükelçiliğinde evleneceğimizi yazmış ve bu özel akşam nedeniyle güzel bir masa vermelerini rica etmiştim.

Aradan geçen yıllar içinde, restoran pek fazla değişmiş görünmüyor. Aynı kare masalar ve bembeyaz, kolalı masa örtüleri. Görebildiğim tek önemli değişiklik, çocukluğumun Signor Alfredo’sunun artık orada olmaması. Bizi karşılayan, onun yerine geçen oğlu, Alfredo 3. Dedesinden babasına geçen işletme, artık torun Alfredo’nun olmuş.

Torun Alfredo bizi köşede, güzel bir yere oturtuyor ama, masada bizim için özel bir özen gösterilmiş gibi durmuyor. Diğer masalara ne kadar özen gösterilmişse, o kadar. Bir an için, rezervasyona koyduğum o özel not için pişman oluyorum… Gereksiz bir şey mi yaptım? Hatta, komik mi oldum acaba?

Alfredo 3, babası kadar konuşkan ve sempatik de görünmüyor doğrusu. Mesafeli bir kibarlıkla, siparişi alıyor ve gidiyor. Beklemeye başlıyoruz. Merak içindeyim… Acaba çocukluğumdan hatırladığım o tat, hala aynı mı? Yoksa, anılarımıza sık sık yaptığımız gibi, fazla mı gözümde büyütmüşüm?

Yine önce, şarabımız geliyor. Beklemeye devam ediyoruz…

Derken, üzerinden dumanlar tüten büyük servis tabağında fettuccine’miz geliyor. Alfredo 3, çocukluğumdan hatırladığım, aynı törensel hareketlerle cebinden altın kaşık ve çatalı çıkarıyor… İyice karıştırdıktan sonra, tabaklarımıza bölüyor. Benim tabağımı önüme koyarken,

“Signora, bu özel gecenizin şerefine, fettuccine’nizi yemeniz için, altın kaşık ve çatalımızı size bırakıyorum. Şimdiden kutlarım” diyor…

Altın kaşık ve çatallı tabağım…