İki Arada Bir Derede Kısa Bir İsviçre Tatili (2)

Üçüncü günümüzü gezimizin tamamının doruk noktası olarak planlamıştık. O gün, mecazi olarak kullandığım doruk kelimesini fiziksel anlamda da yaşadığımız bir gündü çünkü, neredeyse tüm günümüzü İsviçre Alpleri’nin doruklarında giden ünlü Glacier Express treninde geçirdik. Epeyce uzun bir gün oldu ama, unutamayacağımız da bir deneyimdi. Bizim asıl niyetimiz, daha kısa olan Bernina Express’e binmekti. Onun cazip tarafı, yolculuğun İtalya’ya geçip, Tirano’da son bulması idi. Ama sanıyorum, bu özelliğinin yanında, hem yolculuk süresinin daha kısa (4-4,5 saat) olması hem de buna bağlı olarak daha ucuz olması Bernina Express’e olan talebi artırıyor. İki ay öncesinden tüm biletler satılmıştı. Bu durumda, biraz da mecburiyetten Glacier Express’e yöneldik. Gerçi orada da yer bulmamız bir mucize oldu. Koltukların çoğunluğu dolmuştu. Kalan boş yerlere de o kadar çok talep vardı ki, internet satış sitesi bir süreliğine çöktü. Bunun için İsviçre’ye telefon ettim ama onlar da aynı ana sistemi kullandıkları için satış yapamadıklarını belirttiler. Mecburen birkaç gün beklemek ve sürekli denemek zorunda kaldık. Sonunda başardık.

Bu noktada önemle tekrarlamak istediğim bir konu var. Yazımın bir önceki bölümünde almanızı önerdiğim Swiss Travel Pass gerek Glacier Express gerekse Bernina Express trenlerinde geçerli. Ancak, bu yolculuğu yapabilmeniz için sizin bir de ücretli koltuk rezervasyonu yaptırmanız gerekiyor. Koltuk rezervasyonu olmadan seyahat etmeniz mümkün değil. Pass’ı olmayanlar hem tren bileti için hem koltuk için ödeme yaparken, siz sadece koltuk için ücret ödüyorsunuz. Yapılan kontrollerde hem dijital pasonuzu hem de koltuk biletinizi göstermeniz gerekiyor. Sadece bu ekspres trenlerden biriyle yolculuk yapmanız bile alacağınız Swiss Travel Pass’ın ücretini çıkarıyor.

Trende ayrıca önceden rezervasyon yapabileceğiniz bir yemek servisi var. Rezervasyonu e-posta yoluyla yapabilirsiniz. Trene bindiğiniz zaman, koltuğunuzun bulunduğu masada zevkle hazırlanmış sofranızı buluyorsunuz. Yemekler günlük ve belli bir sayıda yapıldığı için önceden ayırtmanız öneriliyor. (Arzu ederseniz, eğer yemek kalmışsa, A La Carte da yiyebilirsiniz). Biz 4 tabaklı menüden (kişi başına 54 CHF) almayı tercih ettik. Havuç çorba, yanında sebze ve patates garnitürü ile tavuk Stragonof, fındık kremalı tatlı ve sorbe. Hepsi çok lezzetli ve doyurucu idi. Ayrıca, tren restoranı seçim yapabileceğiniz oldukça çeşitli bir şarap ve içki seçkisi de sunuyor. Çevremizde bazıları tüm günü atıştırmalıklarla geçirmeye çalıştı. Bu bir tercih ve tabii ki bütçe meselesi ama ben yemek yemenizi öneririm. Ödemenizi trende, kart ile yapıyorsunuz.

Trenin hem yanda hem yukarıda olan büyük pencereleri
yol boyunca çevreyi görebilmeniz için ideal

Büyük ve panoramik pencerelerinden inanılmaz güzel dağ, vadi ve buzul manzarası sunan Glacier Express’in sekiz saatlik yolculuğu St. Moritz’den başlayıp, Zermatt’ta bitiyor. 291 kilometrelik mesafeyi bu kadar uzun sürede gittiği için şirket treni “dünyanın en yavaş giden ekspres treni” olarak tanımlıyor. Uzun süre oturmak insanı biraz yorsa da bu kadar güzel bir doğanın içinden çok hızlı gitmenin de anlamsız olacağını düşünüyorum. Kalkıp dolaşmanız her zaman mümkün tabii. Bir de tren fotoğraf çekebilmeniz için bir süre 2044 metre yükseklikteki Oberalpenpass geçidinde duruyor. Gerçi biz durduğumuz zaman sis vardı ama yine de güzel fotoğraflar çektik. Tren yolcuğu boyunca üç tane kantondan geçiliyor. Bunlar Graubünden, Uri ve Valais kantonları. Valais kantonunu bir gece önce içtiğimiz şaraplardan hatırlayacaksınız. Graubünden ise, Romanş dilinin konuşulduğu kanton. Glacier Express ilk olarak 96 sene önce, 25 Haziran 1930’da sefere başlamış. Yol boyunca 291 köprü ve 91 tünelden geçiyorsunuz. Ortalama hızı, saatte 42 kilometre. Trenin izlediği rotanın tamamını gitmek yerine daha kısa bir bölümünde yolculuk yapmanız da mümkün.

Chur’da Eski Şehir bölgesinden katedrale doğru gidiş

Zürih’ten St. Moritz’e gitmek zaman ve tren tarifeleri açısından biraz ters olacağı için biz Glacier Express’e Chur şehrinden binmeye karar vermiştik. Güne çok erken başladık. Kahvaltının başladığı saat 7’de kahvaltı salonundaydık. Hızlıca yedik ve çıktık. Önce otelin yakınındaki Zürich Stadelhofen istasyonuna, oradan ana istasyon Zürich HB’ye gittik ve saat 8’deki Chur trenine bindik. Yol bir buçuk saat sürdü. Saat 9 buçukta Chur’a indiğimizde kar yağmaya başladı. Hava çok soğuktu. Bu arada eldivenimin tekini düşürmem de pek hoş olmadı. Bütün gün tek eldivenle idare etmek zorunda kaldım.  Glacier Express’in Chur’dan kalkış saati 11:05’ti. Önce, trenin hangi platformdan kalkacağını teyit ettik. Sonra şehri gezelim dedik.

Chur Katedrali

Meryem Ana’nın göğe yükselişine adanmış olan katedralin
Gotik tarzda yapılmış kapısı. Alınlık kısmının ortasında Meryem Ana görülüyor.

Chur, İsviçre’nin en eski kentlerinden birisi. Romalılar döneminde Raetia eyaletinin merkezi imiş. Orta Çağ boyunca piskoposlar tarafından yönetilmiş. Şehrin tarihi bölgesinin ilginç olacağını düşünmüştük ama kar altında istasyonun karşısındaki kafede otursak daha iyi olurmuş. Koştura koştura şehrin eski bölgesinin içinden geçip yokuş yukarı, Meryem Ana’nın göğe yükselişine (Assumption) adanmış olan, Chur Katedrali’ne gittik. Katedral, İsviçre’deki en önemli tarihi ve kültürel eserlerden birisi kabul ediliyor. Yapının önündeki avlu, Romalılar döneminde askeri kışla olarak kullanılıyormuş. Günümüzde görülen katedral binası 1150-1271 yılları arasında yapılmış ancak burada, en eskisi 5. yüzyılda olmak üzere, daha önce birkaç tane daha katedral binası inşa edilmiş. Maalesef, Gotik tarzda yapılmış olan katedralin ne çok methedilen altar’ını ne sütun başlarını ne Romanesk heykellerini ne de ahşaptan koro bölümünü göremedik. Hem yokuş hem merdiven çıkmak zorunda kalarak katedrale vardığımızda son derece asık suratlı ve kaba bir görevli ile karşılaştık. İçeride ayin olmadığı halde gezemeyeceğimizi ve fotoğraf çekemeyeceğimizi söyledi. Gördüğüm kadarı ile içeride sadece henüz başlama hazırlığı olan bir toplantı vardı. Ömrümde sadece birkaç dini mekânda bu tür adamlara rastlamışımdır. Arka tarafta biraz oturup dinlendik.

Katedralden yokuş aşağı dönüş daha kolay oldu

Dönüş yolunda biraz eski sokaklarda yürüdük. Bazı tarihi binalar güzel restore edilmişlerdi. Bu bölgede tarihi bir kafenin olduğunu okumuştum. Chur’a özgü hamur işleri ve iyi kahvesi olduğu yazılmıştı. Adı Café Zschaler. Binanın dışı çok güzel. Ancak, içi tam bir hayal kırıklığı oldu. Özensiz plastik sandalyeler ve dekorasyon yapı ile büyük bir tezattı. Belki hava iyi olsa dışarıda biraz oturur, soluklanırdık. Hiç iç açıcı gelmedi. Çıktık. Zaten zaman da daralıyordu. Navigasyonun azizliğine uğrayıp biraz kaybolarak heyecan çektik ama sonunda istasyona vardık. Trene 13. platformdan bineceğimizi önceden öğrenmiştik. 25. vagonda, 12 ve 18 numaralı yerlerimizi bulduğumuzda, zevkle hazırlanmış yemek servis takımlarımız bizi bekliyordu.

Café Zschaler
Tarihi binanın dışı çok güzeldi ama içi çok sıradan
ve özensizdi

Glacier Express rotasının bir bölümünde, 2008 yılında parçası olduğu tüm Albula demiryolu hattı ile birlikte Unesco Dünya Mirası Listesi’ne alınan Landwasser Viyadüğü’nden de geçiliyor. Graubünden kantonundaki bu viyadük 1901-1902 yılları arasında inşa edilmiş. 65 metre yüksekliği ve 136 metre uzunluğu olan köprüyü 5 adet ayak tutuyor. Alışılmışın dışında kavisli viyadük, dibinde Landwasser Nehri akan aynı isimli vadinin karşı tarafına geçerek, trenlerin doğrudan kayanın içine oyulmuş olan 216 metre uzunluğundaki Landwasser Tüneli’ne girmesini sağlıyor. İnternette trenin Landwasser Viyadüğü’den geçiş görsellerini bulmanız mümkün. Trenin içinde yolculuk yaparken, üstünde gittiğiniz viyadüğün fotoğrafını çekmek çok zor. Biz tam geçerken, kızımın tesadüfen boşalan karşı koltuğa geçmesi ve viyadüğü fark edip çekim yapması büyük şans oldu.

Landwasser Viyadüğü

Son durak olan Zermatt’a vardığımızda saat 17:07 olmuştu. Hava kapalı ve epeyce soğuktu. Kar da yağıyordu. Tüm gününü kayak kayarak geçirenler yavaş yavaş merkezdeki barları doldurmaya başlamışlardı. Zermatt, Türkiye’den de pek çok insanın gittiği ünlü bir kayak merkezi aynı zamanda. Zermatt’ın bir başka özelliği de ünlü Toblerone çikolatasının kutusunda yer alan görüntüsü nedeniyle halk arasında Toblerone Dağı olarak sözü edilen Matterhorn. Denizden 4478 metre yüksekliği olan Matterhorn, Alp’lerin ve Avrupa’nın en yüksek zirvelerinden birisine sahip. Bir iddiaya göre, aynı zamanda dünyada en çok fotoğrafı çekilen dağmış. İsviçre ve İtalya arasındaki konumu ve doğusundaki Theodul Geçiti nedeniyle Romalılar zamanından beri bir ticaret rotasının üzerinde olmuş. Dağın İtalyanca adı Monte Cervino.

Zermatt‘ta istasyonun bulunduğu
Bahnhofstrasse (İstasyon Caddesi)

Matterhorn’un zirvesine ilk olarak 1865 yılında İngiliz dağcı Edward Whymper (1840-1911) ve ekibi tırmanmış. Ancak, dönüş yolundaki ani bir düşme nedeniyle yedi dağcıdan dördü ölmüş. Bugüne kadar Matterhorn’da 500 kadar dağcının hayatını kaybettiği tahmin ediliyor.

Zermatt’ta tarihi Hinterdorfstrasse
Köyün eski bölgesi olarak adlandırılan burada 16. ile 18. yüzyıllar arasında yapılmış geleneksel ahşap ev, ahır ve samanlıklar var. Hepsi koruma altında.

16. yüzyıldan kalmış bir domuz ahırı

17. yüzyılda yapılmış bir samanlık.
Mısır ve çavdar depolamak için kullanılıyormuş.

Zermatt’ı iyice şiddetlenen kar yağışının altında gezdik. Hava karardıkça soğuk da arttı. Yüksekler sisli olduğu için Matterhorn sadece belli belirsiz bir siluet olarak görünüyordu ama, trenle Zermatt’a yaklaşırken bir ara görmüştük. Ara sokaklarda gezinirken, kendimizi tarihi, 16. yüzyıldan kalan evlerin olduğu bölgede bulduk. Ahşaptan yapılmış evler ve ahırlar koruma altına alınmışlardı. Biraz dolaştıktan sonra, Zürih’e doğru yola çıkmadan önce, bir yerde oturup bir şeyler yemeğe karar verdik. Soğukta hem ışıkları hem dekorasyonu ile içimizi ısıtan Edward’s Bar’da karar kıldık. Gerçekten de içeri adım atar atmaz kendimizi iyi hissettik. Sıcak atmosfer bizi sarmaladı. Bir masa hariç her yer doluydu. Oranın rezerve edilmediğini öğrenince, hemen oturduk.

Edward’s Bar

Hotel Monte Rosa’nın altında bulunan Edward’s Bar adını, Matterhorn dağına ilk başarılı tırmanmayı yaparak Zermatt’ın kaderini değiştirdiği söylenen Edward Whymper’dan alıyor. Kuşaklar boyunca, Edward Whymper gibi sayısız dağcı ve gezgin Bahnhofstrasse’deki bu otelde kalmışlar. Dağcılar, zorlu tırmanışları için buradan yola çıkmışlar. Patates ve Raclette peyniri kroketi ile şarküteri ve peynir tabağı aldık. Ben bu kez bir İsviçre birası içmek istedim ve garsonun önerisi ile günümüzde Carlberg Group’un ürettiği bir filtresiz Cardinal aldım. Kızım da Valais bölgesi Miège köyünde yerleşik Claudy Clavien-La Cave des Champs şaraphanesinin Chasselas üzümünden ürettiği Fendant AOC (Appellation d’Origine Controlee), 2024 beyaz şarabından bir kadeh içti. Hepsinden çok memnun kaldık. Her ne kadar tekrar soğuk havaya çıkmak konusunda isteksiz olsak da yapacak bir şey yoktu. Hesabı istedik. Ödeme sırasında, POS makinasında bahşiş tutarını girerken istemeden komik bir küsurat girmişim. Garson, “Bu kadar bırakmak istediğinizden emin misiniz?”, diye sorunca da anlamadım ve “Evet”, demiş bulundum. Genç çocuk başka bir şey demeden kibarca ödemeyi aldı ve gitti. Sonradan durumu fark ettim. Neyse, doğru dürüst nakit bir bahşiş bırakarak durumu düzelttik sanıyorum.

Edward’s Bar’ın sıcacık bir atmosferi vardı

Yediklerimiz ve içtiklerimizden de memnun kaldık

Dönüş için saat sekizden sonra bir trene bindik. Visp ve Bern’de olmak üzere iki aktarma yaptık. Zürih’e vardığımızda saat gece yarısını geçmişti. Biraz yorucu ve uzun ama, çok güzel bir gün olmuştu.

Zermatt’an ayrıldığımızda hava kararmış ve köyün ışıkları yanmıştı

Ve işte, son günümüz gelmişti. Uçağımız akşam olduğu için, o da dolu dolu bir gün oldu. Kahvaltıdan sonra, saat 11’de otelden çıkışımızı yaptık ve bavullarımızı resepsiyona bıraktık.  Daha önce belirttiğim gibi, Ni-Mo otel çok az personel ile çalışan bir yer. O nedenle, resepsiyonda her an birisi olmuyor. Size verilen bir kod ile girip çıkıyorsunuz. Check-in veya check-out işlemlerini sadece kahvaltı için orada bulunan personel aracılığı ile yapabiliyorsunuz. Çıkış işlemleriniz tamamlandıktan sonra, size kalış süreniz için verilen kapı kodu iptal ediliyor. Hava alanına gitmeden önce uğrayıp bavullarımızı alabilmemiz için bize ayrı bir kod ürettiler ve geldiğimizde bununla kapıyı açabileceğimizi söylediler. Aksiliklerin bol olduğu bir ülkeden geldiğimiz için olsa gerek, gün boyu, “Ya o kod çalışmazsa ya bir aksilik olursa ne yaparız?”, diye hayıflandım durdum. Çok şükür öyle bir şey olmadı ama, başka bir yerde benzer bir şey yaşadık.

Kunsthaus Zürich
Girişin yanında August Rodin‘in (1840-1917) Cehennemin Kapıları isimli eseri görülüyor. Dante‘nin (1265-1321) İlahi Komedya isimli eserinin Cehennem bölümünden esinlenerek yapılan eser 1880 yılında sipariş verilmiş. Dünyada Rodin’in kalıbından dökülen 8 orijinal dökümden birisi. 7 metre yüksekliği var ve 8 ton ağırlığında. 1949 yılından beri bu görülen yerde duruyor. Kapının üstüne Cehennemde işkence gören 186 figür var.

Refik Anadol’un eserinin bulunduğu Kunsthaus Zürich müzesinin Chipperfield Binası‘nın giriş fuayesinde bulunan bu enstelasyon, sanatçı Jeffrey Gibson‘ın, Boshullichi/Inlochi (Değişmeye Devam Edeceğiz) (2025) isimli eseri. Özel olarak bu müze için yapılmış. Eser 2026 yılının sonuna kadar burada duracakmış. Choctaw ve Cherokee soyundan gelen Kuzey Amerikalı sanatçı, arkadaki pano ve iki heykelden oluşan eserde geleneksel Kızıldereli kültüründen yararlanmış.

O gün önce, Refik Anadol’un Glacier Dreams adlı eserini daimi koleksiyonuna katmış olan Kunsthaus Zürich müzesine gittik. Refik Anadol, 2023 yılında, iklim krizine dikkat çekmek için yarattığı bu eserde İzlanda, Greenland ve Antartika ile ilgili 110 milyondan fazla görseli kullanmış. Ayakkabı üzerine giydiğiniz terliklerle girilen odada, AI aracılığıyla bir araya getirilmiş görsellerin gösterisi sadece gözünüze değil, aynı zamanda müzik ve koku ile diğer duyularınıza da hitap ediliyor. Eser, 1890 yılında İsviçre’de kurulan ve sadece özel bankacılık alanında hizmet veren Bank Julius Baer tarafından müzeye hediye edilmiş. Daha önce Türkiye’de de değişik eserlerini görme fırsatı bulduğum Refik Anadol’un bir eserini de burada görmek çok gurur vericiydi. Ancak, giderek bir noktadan sonra hepsinin birbirine çok benzediğini de düşünmeden edemedim.

Refik Anadol‘un Glacier Dreams isimli eseri ikinci kat fuayesindeki bu dev odada bulunuyor. İçeri girmek için ayakkabılarınızın üstüne girişteki büyük terliklerden giymeniz isteniyor.
Glacier Dreams (2023)
Refik Anadol

İsviçre’nin en büyük sanat koleksiyonuna sahip olduğu belirtilen bu müzede, Orta Çağ’dan günümüze, 800 yıldan fazla bir zaman dilimine ait resim, heykel, enstalasyon, fotoğraf, video ve dijital eser var. Çok güzel ve zengin bir müze ama biz, vakit azlığı nedeniyle, sadece Refik Anadol’un eserinin bulunduğu binayı, biraz da benim normal hızıma göre çok hızlı bir şekilde gezebildik. Bazı sitelerde yazıldığının aksine, burada Swiss Travel Pass’ın geçmediğini eklemeliyim. Giriş için bilet almanız gerekiyor.

Kışın Falaise Vadisi (Giverny) (1885)
Claude Monet (1840-1926)

On Altı Eylül (1956 )
René Magritte (1898-1967)

Chaponval’de Sazdan Çatılar (1890)
Vincent van Gogh (1853-1890)

Zürih’te yapabileceğiniz eğlenceli şeylerden birisi de tarihi füniküler Polybahn’a binmek. Üstelik, ücretsiz. 1889 yılında yapılan füniküler İsviçre’nin en eskilerinden birisi imiş. Sizi, iki dakikadan az bir süre içerisinde, otobüs ve tramvay merkez duraklarının bulunduğu Central meydanından (Zürich HB istasyonundan yürüyerek beş dakika uzaklıkta), 41 metre yukarıdaki Polyterrasse terasına çıkarıyor. Her 2 ile 5 dakika arasında kalkan füniküler 50 kişi alıyor. Çıkarken, Eski Şehir’in üzerinden yukarı çıkıyorsunuz. Tepedeki terastan ise, göle dökülen Limmat nehrini, Eski Şehri, Zürih Göl’ünü ve Alp’leri görebiliyorsunuz. Tahmin edeceğiniz gibi, burası şehri yukarıdan görmek ve fotoğraf çektirmek isteyen turistlerle dolu. Teras, daha önce ismi Eidgenössisches Polytechnikum, şimdi ise ETH Zürich Üniversitesi olan binanın önünde yer alıyor. Etrafta da çok sayıda üniversite öğrencisi görmek mümkün. Bir dönem Albert Einstein da burada ders vermiş. Füniküler’in adı, okulun eskiden politeknik olmasından geliyor. UBS Polybahn olarak da geçebiliyor. Bunun nedeni, yıllar içinde harabe haline gelen fünikülerin 1976 yılında İsviçre bankası UBS tarafından yenilenerek tekrar kullanıma açılmış olması.

Central meydanında Polybahn’nın giriş kapısı

Polybahn’ın sevimli vagonları

Yukarıdaki Polyterrasse‘dan çok güzel bir Zürih manzarası var

Şehirde ucundan yakaladığımız hoş bir şey de “Gül Çeşmeleri” organizasyonu idi. Reformist Zürih Kilisesi tarafından, Covid-19 salgınının en karanlık döneminde, Paskalya öncesinde insanların morallerini yükseltmek ve umut vermek için 2021 yılında düzenlenmeye başlanmış ve sonrasında da her yıl devam etmiş. Bu yıl 31 Mart-7 Nisan 2026 tarihleri arasında yapılan şenlikte şehrin önceden ilan edilen belli çeşmeleri güllerle donatılıyor. Biz, ilk akşam gittiğimiz Cantinetta Antinori’nin çok yakınındaki küçük Münzplatz Meydanı’ndaki çeşmeye gittik. Rengarenk ve çeşitli boylarda güllerle doluydu.

Münzplatz Meydanı’ndaki çeşme güllerle doluydu

Gül Çeşmeleri organizasyonu, pandeminin karanlık günlerinde insanlara moral ve umut vermek için, 2021 yılında başlatılmış

Buradan, Bahnhofstrasse üzerinden göle doğru yürüdük. Zürih’te iken kafeleri, restoranları ve şık mağazaları olan bu caddede vakit geçirmenizi öneririm. İster Sprüngli’de kendinizi pasta, çikolata ve kahve ile şımartın (arkadaşımın söylediğine göre makaronları da çok iyiymiş) ister bir yerde oturup bir aperatif için. Alışveriş için, bana İtalya’daki La Rinascente’yi hatırlatan Bongénie mağazasına bir bakabilir, restoran ve barı Émile’de hafif bir öğlen yemeği yiyebilirsiniz.

Şık dükkan, kafe ve restoranların bulunduğu Bahnhofstrasse

Bu uzun cadde sizi Zürih Gölü‘nün kıyısına götürecek

Gün için planladığımız son durağımız Lindt Çikolata Müzesi idi. Burada, girişteki Çikolata Çeşmesi, satış dükkânı ve kafe bölümü ücretsiz ama müze kısmı için, yoğunluk nedeni ile, önceden müzenin web sitesinden bilet almanız isteniyor. Ne kadar yoğunluk olabilir ki diye düşünmeyin. Burayı gördükten sonra, geçmişi 1845 yılına uzanan Lindt & Sprüngli markasının tüm dünyada sattığı çeşit çeşit çikolatalar bir yana, bu müze ile para bastığına karar verdim. Müzeye akın eden insanların dışında, satış mağazasından da inanılmaz bir gelir elde ediliyor olsa gerek. Biz de mağazadan, çoğu Türkiye’de hiç bulunmayan çeşitlerden olmak üzere, epeyce çikolata aldık.

Lindt Çikolata Müzesi

Süslemeleri ile müze Paskalya‘yı karşılamaya hazırdı

Müzenin fuayesindeki Çikolata Çeşmesi‘nin yüksekliği 9,3 metre. Çeşmeye akan sıvı çikolata 1400 litre. Döşenen borular aracılığı ile saniyede 1 kilo çikolata akıyor.

Bizim saat 16 için biletimiz vardı. Bürkliplatz’dan bindiğimiz 165 numaralı otobüs ile Lindt & Sprüngli durağında, müzenin önünde indik. Zaten neredeyse bütün otobüs bu durakta indi. Paskalya öncesi olması nedeniyle, müzenin önünde ve içinde döneme uygun süslemeler, tavşan ve yumurta şeklinde çikolatalar göze çarpıyordu. Müze kısmına girmeden önce paltonuzu ve çantanızı şifreli dolaplara koymanız gerekiyor. Bunlarla içeri giremiyorsunuz. Eşyalarımızı kızımla, yan yana olduğunu düşündüğüm ve öyle hatırladığım iki ayrı dolaba koyduk. Çıkışta beni kötü bir sürpriz bekliyordu. Kızım dolabını açtı. Ben de yanındaki dolaba belirlediğim şifreyi girdim. Olmadı. Bir kere daha denedim, yine olmadı. Diğer tarafındaki dolabı da boşuna denedim. Müzeden otele uğrayıp bavulları aldıktan sonra hava alanına gidecek olmamız, çantada pasaportumun olması ve benzeri nedenlerle gittikçe strese girmeye başladım. Ateş bastı. Sonunda, kızım bir görevli bulmaya gitti. O arada ben başka dolapları denerken, benim şifrem ile bir dolap açıldı ama içindekiler benim değildi. Tam o sırada, o dolabın sahipleri de geldiler. Tuhaf bir durum oldu. Bu Amerikalı aile ile aynı şifreyi belirlemiş olmamızın olasılık hesabına hiç girmiyorum burada. Neyse ki, fazla üstünde durmadılar. Derken kızım yanında bir görevli adam ile geldi. Elinde bir alet vardı. Bana dolabın içinde neler olduğunu sorduktan sonra aletiyle birkaç dolabı açtı. Benim kızımınki ile yan yana olduğunu düşündüğüm dolabım, onunkinin iki dolap ötesinde çıktı. Nasıl sevindiğimi tahmin edersiniz. Görevliye daha sonra pasaportumu gösterdim. En başta, eşyalarımı yerleştirip şifreyi girdikten sonra dolap numarama dikkat etmemiş olmam bu heyecana neden oldu. Hafıza insana bazen, özellikle sıkışık zamanlarda, tuhaf oyunlar oynayabiliyor. Bu gibi durumlarda bir şekilde kayıt tutmak, not almak ya da fotoğraf çekmek en güvenli yol.

Lindt Çikolata Müzesi’nin dünyanın en büyük çükolata müzesi olduğu söyleniyor. Müze aynı zamanda bilgiyi aktarma şekli ile son derece interaktif.

Bu benim gezdiğim ikinci çikolata müzesi idi. Daha önce de Barselona’da bir tane gezmiştim. O da Lindt & Sprüngli Müzesi gibi, sizi adım adım, ilk olarak Güney Amerika’da yetişen yabani kakao çekirdekleri, buradaki uygarlıklar tarafından ehlileştirilip, kullanılması, ilkel çikolata üretim teknikleri, kakaonun 15. yüzyılda bu topraklardan Avrupa’ya getirilmesi, sonrasında çikolata üretiminin gelişmesi konusunda aydınlatıyordu. Ancak o, çok bilgilendirici olmasına karşın, müzecilik olarak epeyce geride kalmıştı. Lindt & Sprüngli ise, modern teknolojinin tüm görsel ve işitsel olanaklarını kullanan çağdaş bir müze. Ayrıca, pek çok noktada, gezenlerin katılımını isteyen interaktif yöntemlerle müze çok daha eğlenceli hale getirilmiş. Çeşitli tadımlar ve verilen hediye çikolatalar da bir başka hoş tarafı. Biraz hızlı gezmek zorunda kaldığımız müzeden çıktığımızda içimizin dışımızın çikolata olduğunu söyleyebilirim.

500 metre kare alanı olan müze dükkanından aldığımız çikolataların bazıları. Özellikle, Türkiye’de satılmayan matchalı ve çilekli çikolatayı (solda) çok beğendim. Yine Türkiye’de hiç görmediğim Lindt Dubai çikolatası da güzeldi. Aslında, fikir olarak bana saçma geldiği için, bir tür tepki olarak, ben daha önce hiçbir markanın Dubai çikolatasını tatmamıştım. Diğerlerini bilmiyorum ama, Lindt’in ince yapılmış Dubai çikolatasının da güzel olduğunu söyleyebilirim.

Müze çıkışında Uber’den çağırdığımız taksi şoförü Tunuslu bir Fransız çıktı. Pandemi dönemini ailesi ile Antalya’da geçirmiş. Sohbet ederek bavullarımızı almak için otele doğru giderken, inanılmaz bir tipi başladı. Böylece, o gün dört mevsimi görmüş olduk diyebilirim. Sanki birkaç saat önce sıcaktan bunalan biz değildik. Aslında başlangıçta taksiyi sadece otele kadar gitmek için çağırmıştık. Hava böyle olunca, bavullarımızı aldıktan sonra hava alanına devam edip edemeyeceğini sorduk çünkü o korkunç havada başka bir taksi bulmak ciddi sorun olabilirdi. Kabul etti. Bavullarımızı alıp yola devam ettik.

Düzeni ve temizliği ile bilinen ve beğenilen İsviçre’de bence en sorunlu konu Zürih hava alanındaki tabelama eksikliği. Check-in nerede, pasaport kontrolü nerede, anlamak, bulmak epeyce zor çünkü doğru dürüst tabela ve yönlendirme yok. Bizim hava alanları bu açıdan çok daha gelişmiş durumda bence. Bu nedenle, eğer çok iyi bilmiyorsanız, Zürih hava alanına vakitlice gitmenizi öneririm.

Nefis İsviçre peynirlerinden sadece ufak bir seçki alabildik. Yukarıda sol baştan itibaren: Tete De Moine Rosetten, Raclette Exquisit, Vacherin Fribourgois, Emmentaler Höhlenger, Appenzeller Extra, Brie mit Trüffel, Moser Aux Noix

Ayrılmadan önce son olarak yapmak istediğimiz bir şey kalmıştı. Onu da hava alanındaki büyük Migros’ta hallettik. Yolculuklardan dönerken, gittiğim ülkeye has yiyecekler almayı sevdiğimi hep söylemişimdir. İsviçre’den de peynir almadan dönmek olmazdı. Migros’un peynir bölümü de insanın başını döndürecek kadar zengindi. Doğal olarak hepsinden alamadık ama fena bir seçki de olmadı. Getirebildiklerim, Tete De Moine Rosetten (özel bıçağı ile kesilince gül şeklinde oluyor; peynirin yanında bıçağını da almak yerine, ben hazır kesilmiş aldım), Raclette Exquisit, Vacherin Fribourgois, Emmentaler Höhlenger, Appenzeller Extra, Brie mit Trüffel, Moser Aux Noix. Özellikle Tete De Moine Rosetten, Appenzeller Extra ve Moser Aux Noix peynirlerini çok beğendim.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.