
Eskiden biraz farklı bir okuma alışkanlığım vardı. Kitapları içinde bulunduğum mevsime göre okumayı severdim. Soğuk ülkelerde geçen kitapları kışın, sıcak ülkelerde geçenleri ise yazın okurdum. İsterdim ki, Rus klasiklerini ya da İskandinav yazarların eserlerini okurken ben de soğuktan biraz nasibimi alayım. Yaz aylarında ise koca bir Güney Amerika, İtalya, İspanya ve benzeri ülkelerin edebiyatı beni beklerdi. Sıcaktan kavrulan yerlerde geçen eserleri okurken ben de yaz sıcağında kendimi oralarda hissederdim. Şimdilerde bunu değiştirmeye başladım. Gittikçe ısınan dünyamız ile birlikte sanki sıcakta serin yerlerde geçen kitaplar okumak daha bir hoşuma gitmeye başladı gibi. Gerçi, ara ara dönüp tekrar okuduğum Rus klasikleri için hala favori mevsimim sonbahar ve kıştır. O ayrı. Ama, yaz sıcağında hayali de olsa, kitaplardan bir serinlik ya da üşüme hissi alabilmeyi keyifli buluyorum artık. İşte Avrupa’nın nerede ise kavrulduğu, bizde ise sıcak havanın kendini iyice hissettirmeye başladığı şu günlerde geçtiğimiz mart ayı sonunda gittiğim İsviçre’yi yazmak istemem de benzer bir serinlik özleminden.
İnsan yaşamının belli dönemlerinde üst üste gelen türlü zorluklarla baş etmek zorunda kalıyor. Ben de hem ruhsal hem de fiziksel olarak böyle bir sürecin neredeyse doruk yaptığı bir zamanda, tam da hummalı bir taşınmanın arifesinde dört günlük bir gezi yaptım. Kızımla, 28-31 Mart 2026 tarihleri arasında kısa bir tatil için İsviçre’ye gittim. Bana kalsa, ideal bir zaman değildi çünkü, döndükten iki gün sonra, iki gün sürecek bir taşınma işimiz vardı. Ne kafa olarak ne de fiziksel olarak benim için iyi olmayacağını düşünüyordum ama, kızımı kırmak istemedim. Bu geziyi en çok o istiyordu. Şimdi geriye bakınca, iyi ki gittik diyorum. Evet, gitmeden toplanma ile ilgili bir sürü şeyi önceden yapmam gerektiği için epeyce sıkıştım ve yoruldum. Döndükten sonra da her gezi sonrası keyifle yaptığım gibi, gezip gördüğüm yerleri, öğrendiğim yeni şeyleri kafamda evirip çeviremeden, tadını çıkaramadan epeyce uzun süren taşınma ve yerleşme işlerine dalmak zorunda kaldım. Yine de şimdi, bu ufak molanın bana iyi geldiğini düşünüyorum. Gençleri dinlemek lazım. Kaldı ki, anne-kız gezmenin tadı da bir başka…

Doğrusu, çocuk, genç ve yetişkin olarak, çeşitli bölgelerine birkaç kez gittiğim İsviçre hiçbir zaman benim için yurt dışında tatil için düşüneceğim yerlerin üst sıralarında yer almadı. Küçüklüğümden beri İsviçre bana fazla mükemmel, fazla steril gelmiştir. Niye ise, tüm ülke bana hep eczaneleri anımsatmıştır. Sağlık için gerekli her türlü medikal çarenin bulunduğu, fazlaca steril ve düzenli bir ortam. Neredeyse, yapay. Bu gezide, her yer gibi İsviçre’nin de epeyce değişmiş olduğunu gözlemledim. Yanlış anlaşılmasın, İsviçreliler yine mesafeli ve kibarlar. Ama alınan göçler ülkeyi daha bir renkli kılmış sanki.

İsviçre Federal İstatistik Ofisi’nin (FSO) resmi verilerine göre İsviçre günümüzde Avrupa’da yaşayan yabancı oranı (%27) en yüksek ülke. 2025 yılı verilerine göre 9,1 milyon olan nüfusu 20. yüzyılın başındaki nüfusuna göre üç kat artmış. İsviçre bir AB üyesi ülke olmasa da Birlik ile çeşitli ikili anlaşmalar çerçevesinde ilişkisi var. 1 Haziran 2002 tarihinde karşılıklı kabul edilen bireylerin serbest dolaşım hakkı da ülkeye çalışmaya gelenlerin sayısını oldukça artırmış. 2002’de 7,3 milyon olduğu belirtilen nüfus 2025 yılında dokuz milyonu aşmış. Yakın bir tarihte İsviçre’de bu anlaşmanın sona erdirilmesi ile ilgili bir referandum yapıldı ancak, halk tarafından kabul görmedi. Tahmin edilebileceği gibi, ülkede sağ siyasal görüşlüler anlaşmanın yabancı göçünü artırdığını ve durdurulması gerektiğini savunurken, sol cephedekiler İsviçre’nin yaşlanan nüfusuna ve iş gücü eksikliğine dikkat çektiler.
Bildiğiniz gibi, İsviçre’nin önemli bir özelliği dört tane resmi dili olması. Komşu ülkeler Almanya, Avusturya, Fransa ve İtalya ile olan tarihsel ve kültürel bağlar Almanca (%62), Fransızca (%22) ve İtalyancanın (%8) resmi diller olmasına neden olmuş. (Veriler yaklaşıktır). İsviçre’de konuşulan bu diller anavatanlarında konuşulanlardan biraz farklılık gösterse de karşılıklı anlaşma açısından bir sorun oluşturmuyor. Resmi dillerin dördüncüsü olan Romanş ya da Romanşça (%0,5) ise, Latince ile Alplerin Rhaetian bölgesinin yerel dilinin bir karışımı olan bir dil. İsvçre’nin Graubünden kantonunda konuşuluyor. Resmi verilere göre günümüzde, alınan göçler nedeniyle, İsviçre halkının yaklaşık %5,5 oranında bir bölümünün ise ana dili bu dört dilin dışındaki dillerden oluşuyor.
Yukarıda belirtiğim, İsviçre’nin AB ile yaptığı ikili anlaşmalardan bizi ilgilendiren en önemlisi Schengen vizesi ile ilgili. 12 Aralık 2008 tarihinde yürürlüğe giren anlaşmaya göre Avrupa Birliği üyesi ülkelere giriş için alınan Schengen vizesi İsviçre için de geçerli. İşin bu yönü önemli bir kolaylık. Ayrı bir vize almanıza gerek yok. Ancak, bu durum bizim Zürih hava alanında saatlerce beklememizi önlemedi. Ekim ayında gittiğimiz Roma’da yaşadığımız kadar olmasa da epeyce uzun bir süre beklemek zorunda kaldık. Belirtilen neden yine aynıydı: AB üyesi ülkelerde ABD, İngiltere ve Kanada vatandaşları dışındaki yolcular için girişte kullanılan sistemin yenilenmesi. Daha ileri bir sisteme geçişin neden yavaşlamaya yol açtığını anlayabilmiş değilim. Bana o zaman da mantıklı gelmemişti, bu sefer de gelmedi. Kanımca, Zürih özelinde, kuyrukların ve sürecin düzenlenmesi de doğru ve pratik değildi. Bizim gibi optik okuyuculu otomatik pasaport kontrolünden geçebilenler de tekrar, bu self-servis seçeneğini kullanmayanlarla aynı kuyruğa sokulduk. Yine bir polis memurunun bilinen sorularını yanıtlayabilmek için saatlerce bekletildik. Biz sadece polislerin kayıt arama, parmak izi ve benzeri işlerini onlar yerine yapmış, bir anlamda işlerini kolaylaştırmış olduk. Bize bir yararı olmadı. Bunu yapabilenler için ayrı bir kuyruk düzenlenmesi düşünülebilirdi.

Otelimiz Ni-Mo’dan çok memnun kaldık. Az sayıda personel ile yönetilmesine karşın temiz ve düzgündü. Ayrıca, konum olarak da çok iyi idi. Sık sık kullandığımız Zürich Stadelhofen tren istasyonuna yürüyerek 4 dakika uzaklıktaydı. (Bu istasyondan, birçok şehre trenle gitmek için kalkış noktası olan Zürich Hauptbahnhof (kısaca Zürich HB kullanılıyor) merkez istasyonuna da birkaç dakikada bir tren var). Göl kıyısı, tramvay ve otobüs durakları, hepsine yakındı. Bu kez gidememiş olsak da opera binası neredeyse bir taş atımlık uzaklıkta idi. Oteli bize anne tarafından İsviçreli olan yakın bir arkadaşım önermişti. Sadece otel konusunda değil, kısa süreli bir kalışta gidebileceğimiz yerler, restoran ve kafeler ile İsviçre’de ulaşım konusunda da önerilerinden çok yararlandık. Bu önerilerden belki en önemlisi ulaşım için Swiss Travel Pass almaktı. Gitmeden önce (kalacağınız süreye göre) internetten de alabileceğiniz ve telefonunuza indirebileceğiniz bu paso ile İsviçre’de 90’dan fazla yerleşim yerinde tren, otobüs, tramvay ve gemiye sınırsız binebiliyorsunuz. Bernina ve Glacier Express gibi ünlü panoramik trenler de buna dahil. (Ancak, bu trenlerde koltuk için ayrıca alınması gereken biletler buna dahil değil. Swiss Travel Pass’ı olmayanlar hem tren bileti hem koltuk için ücret öderken, bu paso ile sadece koltuk rezervasyon ücreti ödüyorsunuz). Bazı özel dağ trenleri için de %30-%50 arası indiriminiz oluyor. Ayrıca, Swiss Travel Pass ile tüm ülkede 500’den fazla müzeye de ücretsiz girebiliyorsunuz. İsviçre’ye gezmeye gidecek olanlara, peş peşe kalınacak 3, 4, 6, 8 ya da 15 gün seçenekleri olan bu pasoyu kesinlikle öneririm. Birkaç şehre gitmeyi ve bir de panoramik trenlerden birine binmeyi düşünüyorsanız, ödediğiniz ücreti kesinlikle çıkarıyorsunuz.
İsviçre’nin günümüzde 26 kantondan oluşan federal bir yapısı var. Ülkenin tarihine bakıldığında ortasında bulunduğu Avrupa kıtasının genel tarihine çok benzer bir geçmişi var. Buna karşın, burası aynı zamanda farklılaşabilmiş, kendine özgü bir yönetim tarzı geliştirebilmiş ve ülkece büyük gurur duydukları tarafsızlığı (neutrality) başarabilmiş bir ülke.

İsviçre’deki arkeolojik bulgular bu topraklarda prehistorik çağlardan beri insan yaşamı olduğuna işaret ediyor. Bu konuda bulunan en eski izlerin yaklaşık 400.000 yıl öncesine ait oldukları belirtiliyor. İlk yerleşik düzene geçiş ise Buzul Çağı’nın bitmesinden sonra, yaklaşık 11.000 yıl önce olmuş. Bu dönemde, göl kenarlarında tahta kazıklar üstünde köyler yapıldığı saptanmış. Cenevre (Almanca Genf, Fransızca Genève) ve Konstanz (Almanca Bodensee) göllerinin kıyısında bulunan bu yerlere ait en eski buluntular M.Ö. 4000’li yılların sonuna tarihleniyor.
Milattan önce 3. yüzyılın başlarında günümüzde İsviçre olarak adlandırılan bölge Roma İmparatorluğu’nun bir parçası olmaya başlamış. Yüksek dağları ve dar geçitleri nedeniyle bölge Romalılar için imparatorluğun merkezinin güvenliği açısından her zaman önemli olmuş. Roma kolonilerinin artması ile buranın yerli halkları zamanla Roma kültürünü ve yaşam biçimini benimsemeye başlamış. Batı Roma İmparatorluğu’nun M.S. 476 yılında yıkılmasının ardından bölgede Roma yönetimi 5. ve 6. yüzyıllarda çözülmüş. Sonrasında, Batı Avrupa’daki diğer eski Roma topraklarında olduğu gibi büyük bir Cermen istilası başlamış. Onlar da İsviçre bölgesine kendi dil ve yaşam biçimleri ile birlikte gelmişler. Aynı zamanda, Roma döneminde başlayan Hristiyanlaşma süreci de hızlanmış. Asiller fetihler, miras ve stratejik evliliklerle güçlenirken, kilise de manastırlar ve piskoposluklar aracılığı ile önemli bir toprak ve güç sahibi olmuş.

Günümüzde milli bayram olarak kutlanan 1 Ağustos tarihi İsviçreliler için İsviçre’nin kuruluş günü olarak kabul ediliyor. Tarihte, 1 Ağustos 1291 gününde, yabancı saldırılara, özellikle de o sıralar Avrupa’da iyice güçlenen Habsburg yönetimine karşı kendilerini korumak üzere Uri, Schwyz ve Unterwalden kantonlarının, Lucerne Gölü (Almanca Luzern) kıyısındaki Rütli’de ettikleri yemin İsviçre Konfederasyonu’nun temelini oluşturuyor. Bu ilk birlik nedeniyle adı geçen kantonlar İsviçre’nin kurucu kantonları olarak adlandırılıyorlar. 14. ve 15. yüzyıllarda, hepsi çok sıkı bağlarla olmasa da başka kentsel ve kırsal yerel yönetimler bu konfederasyona katılmaya devam ediyorlar. Bu arada, bazıları para ile satın alınarak, bazıları ise fetih yoluyla konfederasyona dahil oluyorlar.
16. yüzyıla gelindiğinde, Hristiyan dünyasında başlayan Reform hareketi Avrupa’da Katoliklik ve Protestanlık üzerinden bir bölünmeye yol açıyor. Almanya’da Martin Luther’in (1483-1546) 1517 yılında Papa’ya karşı teolojik temelde başlattığı bu hareket İsviçre’de de bir başka koldan ilerliyor. Huldrych Zwingli (1484-1531) Zürih’te, Jean Calvin (1509-1564) de Cenevre’de Protestanlığın öncülüğünü yapıyorlar. Özellikle Calvin’in öğretileri Calvinism (Almanca Calvinismus) olarak Avrupa’da ve daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde yayılıyor. Bir dönem, Roma’nın Katolik dünyasının merkezi kabul edilmesine benzer bir şekilde, Cenevre de Calvinist dünyanın merkezi olarak görülüyor. Hristiyanlığın bu şekilde bölünmesi, Avrupa’da olduğu gibi İsviçre’de de uzun süren bir huzursuzluk ve savaşlar döneminin başlamasına yol açıyor. Buna karşın, İsviçre Konfederasyonu Avrupa’nın büyük bölümünü kasıp kavuran Otuz Yıl Savaşları’nın (1618-1648) dışında kalmayı başarıyor. Bu, günümüzde İsviçre’nin dış politikasının şiarı kabul edilen tarafsızlık kuralının başlangıcı olarak görülüyor.
1789 Fransız Devrimi ve ardından Napolyon Savaşları olarak adlandırılan savaşlar, tüm Avrupa’da olduğu gibi, İsviçre’de de kargaşaya ve değişikliklere yol açıyor. Özellikle kırsal kesimde yaşayan halk eşitlik için taleplerini artırıyor. Ancak, gücü ellerinde tutan Konfederasyon elitleri halka daha fazla eşitlik ve daha iyi yaşam şartları sağlamaya hiç yanaşmıyorlar. Bu durum, 1798 yılında Fransız askerlerinin İsviçre’yi istila etmesi sonucu Konfederasyonun yıkılmasına kadar devam ediyor. Napolyon işgal ettiği İsviçre’de Fransa’ya bağlı üniter bir devlet olan Helvetia Cumhuriyeti’ni (Almanca Helvetische Republik) kuruyor ama bu yeni yapının ömrü sadece beş sene oluyor. Parasal kaynağı olmayan ve ünitercilerle federalistler arasında bölünmüş olan Parlamento’da kargaşa ve darbeler hiç bitmiyor. Sonunda, 1803 yılında Napolyon bir temsil heyetini Paris’e çağırarak İsviçre’yi tekrar, kantonların bağımsız olduğu, federal bir yapıya döndürüyor. Bu süreçte, kanton sayısı da artıyor.

1815 yılında Napolyon birleşik Avrupa güçleri tarafından kesin yenilgiye uğratıldığı zaman, Fransız Devrimi öncesi konumlarına dönmek isteyen diğer ülkeler gibi, İsviçre de eski yapısına dönmek istiyor. Yapılan 1815 Federal Antlaşması ile tüm kantonlara kendilerini yönetmeleri için neredeyse tam yetki veriliyor. Bu dönemde aynı zamanda, İsviçre’nin günümüzdeki sınırlarına kavuşmasını sağlayacak son kanton katılımları da gerçekleşiyor. Ancak, İsviçre’ye huzur öyle kolay gelmiyor. Liberaller ve Katolik kantonların temsil ettiği muhafazakârlar arasındaki çatışmalar, kavgalar, darbeler ve iç savaşlar birbirini kovalıyor. Son olarak, 1847 yılında ülkede Sonderbund Savaşı (Almanca Sonderbundkrieg) yaşanıyor. Liberallerin kazandığı bu savaştan sonra Federal Meclis ilk olarak, federal devletin başkenti ilan edilen Bern’de 6 Kasım 1848’de toplanıyor.


Hiç bilmediğim İsviçre tarihine kısaca da olsa göz gezdirmek ülkeyi daha iyi anlamam açısından benim için iyi oldu. Yeni tanıştığım insanların geçmişleri ile ilgili bir fikir sahibi olmak benim için ne kadar önemliyse, gittiğim ülkelerin de tarihi hakkında en azından genel bir bilgi edinmek benim için o kadar elzem. Aksi takdirde, gezip, gördüklerimi bir perspektife oturtamıyorum. Bu da beni rahatsız ediyor. Günümüzde, İsviçre zaman içinde güçlenen federal devlet yapısı ve demokrasi geleneği ile, dünyanın en uygar ve gönençli az sayıdaki ülkelerinden birisi sayılıyor. Bankacılık, otelcilik, demiryolları, kimya, ilaç, makine, metal ve gıda sanayileri bu refah ülkesinin başlıca dinamikleri. Son yıllarda, bankacılık alanındaki müşteri mahremiyeti uygulaması yüzünden 2. Dünya Savaşı sonrasında Nazilerin servetlerine ve halen kaynağı belirsiz kara paraya kucak açtığı yönündeki yoğun eleştirilere karşın, İsviçre saygınlık açısından dünya nezdindeki statüsünü büyük ölçüde hala koruyor. Dış politika alanında ise İsviçre, her iki Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, tarafsızlık ilkesine bağlılığını sürdürüyor.

Uçağımız erken saatte olduğu için gittiğimiz gün gezmek için epeyce vaktimiz oldu. Otele giriş yapıp, hızlıca yerleştikten sonra gezmek için bize oldukça zaman kaldı. O gün için Zürih Gölü’nün kıyısındaki Rapperswil’e gitmeye karar vermiştik. Zürih’ten buraya, araba dışında, vapur veya tren ile gitmek mümkün. Biz daha hızlı olduğu için tren ile gitmeyi tercih ettik. Otelin yakınındaki Zürich Stadelhofen istasyonundan bindiğimiz tren 35-40 dakikada Rapperswil’e gitti. 2015 yılında eşimle yaptığımız Zürih yolculuğumuzda Rapperswil’e vapur ile gitmiştik. Vaktimiz boldu. Gölde keyifli bir yolculuktu ama daha uzun sürmüştü. Bu sefer zamanı daha iyi kullanmamız gerektiği için treni tercih ettik. Yol boyunca güzel manzaralarla İsviçre’ye ısınmaya başladık.
Zürih Gölü’nün etrafında üç tane kanton var. Rapperswil, St. Gallen Kantonu’na ait bir şehir. Gölün çevresindeki diğer kantonlar Schwyz Kantonu ve başkenti Zürih olan Zürih Kantonu. Bir Orta Çağ kenti olan Rapperswil aynı zamanda Güller Şehri olarak da anılıyor. Bunun nedeni, gül zamanı şehrin içindeki bahçelerde ve tarihi kalenin ünlü gül bahçesinde açan çok sayıda gül. Bu sefer mevsimi olmadığı için güller henüz açmamıştı ama 2015 yılında geldiğimde bu güzelliğe şahit olmuştum.

Rapperswil’e Temmuz 2015’te geldiğim zaman görmüştüm
Rapperswil ve şehrin simgesi olan kalesi, aynı isimli hanedan tarafından 13. yüzyılın ilk yarısında kurulmuş. Aslında bu ilk yapılan kale ve şehir günümüzdeki ile aynı değil. Kuruluşundan bir süre sonra Rapperswil, evlilikler yoluyla, Habsburg’ların bir kolunun mülkiyetine geçmiş. 14. yüzyılın ortasında Rapperswil kontunun Zürih kantonunda bir darbe girişimine adının karışması üzerine, şehir ve kale Zürih kontunun başında bulunduğu askerler tarafından yerle bir edilerek, ele geçirilmiş. Bu olayın ardından, 1350 yılında, şehir Avusturya Habsburg Hanedanı tarafından para ile satın alınmış. Avusturyalı yeni kontlar, günümüzde gezilen kaleyi ve şehri tamamen yeniden yapmışlar. 1358 yılında Kont IV. Rudolf tarafından Zürih Gölü’nün üstüne, Rapperswil ile Hurden arasında, bir tahta köprü yaptırılmış. Bu köprü 500 yıl boyunca kullanılmış. 841 metre uzunluğu olan tahta köprünün 2001 yılında birebir aynısı yapılıp, halka açılmış. Kalenin ve şehrin yeniden yapımı 1360-1400 yılları arasında olmuş. Göl kenarında, büyük bir kaya kütlesinin üstünde yükselen üç kuleli kalenin ihtişamı ile Avusturyalılar, bir anlamda Konfederasyona da güçleri konusunda bir mesaj vermişler. Ancak kale, 1442 yılında, varis olmaması nedeniyle kamulaştırılmış ve resmen Rapperswil şehrinin malı haline gelmiş. 1458 yılında İsviçre Konfederasyonu ile ittifak yapıldıktan ve 1464 yılında resmen katıldıktan sonra, Rapperswil Kalesi 1798 yılına kadar askeri üs, hapishane ve kamusal yönetim yerleşkesi olarak kullanılmış.


Kalenin bir bölümünde karşınıza bir Polonya Müzesi çıkıyor. Buna siz de benim gibi şaşırabilirsiniz. Ayrıca, ilk başta pencereden gördüğümüz bir de anıt var kalenin önünde. Önce her ikisine de bir anlam veremedim. Anıt, 1868 yılında, o sıralar İsviçre’de sürgünde olan Polonyalı Kont Plater tarafından, Polonya’nın özgürlüğünü simgelemek üzere yaptırılmış. Kont iki yıl sonra da Rapperswil kalesinin bir bölümünü kiralayarak, burada bir Ulusal Polonya Müzesi kurmuş.


Rapperwil’de trenden indikten sonra göl kenarından yapacağınız kısa bir yürüyüş sonunda tarihi evler, güzel dükkanlar, kafeler ve restoranlarla dolu olan eski şehrin sokaklarına varıyorsunuz. Bunun için, gözünüzden kaçması mümkün olmayan kaleye doğru ilerlemeniz yeterli. Yukarıda belirttiğim gibi, ben daha önce kalenin gül bahçesini gezmiş ama, kalenin kendisini gezmemiştim. Kalenin müzesinde döneme ait eşyalar görmeyi beklemeyin. Zaten bu konuda bilet alırken sizi uyarıyorlar. Daha önce böyle bir beklenti ile gezenlerden şikayetler almış olabilirler. Ancak, meraklısı için, Rapperwil’in ve kalenin tarihi ile ilgili ayrıntılı açıklama panoları var. Bir de kaleden şehir manzarası güzel. Tarihi evlerin çatılarının üzerinden güzel bir göl manzarası var.

ve hoş dükkanlar var


hoş detaylarla dolu
Kaleden çıkınca yakınındaki tarihi binalarda konuşlanmış olan kafe veya restoranlardan birinde yemek yemeye heveslendik. Saat üç buçuk olmuştu ve biz sabahtan beri birer poğaça ile duruyorduk. Hevesimiz kursağımızda kaldı çünkü, girdiğimiz restoranda sadece içecek verebileceklerini, öğle tatili için kapatmak üzere olduklarını söylediler. Mecburen kalktık. Tren istasyonundan kaleye doğru yürürken sahilde Cou Cou isimli (Adres: Seequai 1, 8640 Rapperswil) bir İtalyan restoranı görmüştük. Oraya gittik. Modern döşenmiş, hoş bir işletme idi. Hem yemeklerden hem de servisten memnun kaldık. Güzel birer kadeh Chardonnay İsviçre şarabı eşliğinde önden gayet güzel kızartılmış Padron biberleri, sonrasında ben Ravioli, kızım Pizza yedik.

Padron biberleri, Pizza ve Ravioli
Kış olduğu için vapur seferleri epeyce azaltılmıştı. O nedenle Zürih’e yine tren ile döndük. Otelde bir saat kadar uyuduktan sonra akşam yemeği için önceden rezervasyon yaptırdığımız Cantinetta Antinori restoranına (Adres: Augustinergasse 25, 8001 Zürich) gitmek üzere yola koyulduk. Otelin yakınından bindiğimiz 11 numaralı tramvay ile tam zamanında orada olduk. Restoranın ortamı çok hoştu ve çok güzel bir gece geçirdik.

Kısaca Antinori olarak anılan Marchesi Antinori Srl, aslen İtalya’nın Toskana bölgesinde, Floransa kökenli olan ancak günümüzde gerek İtalya’nın çeşitli bölgelerinde gerekse Kaliforniya’nın Napa Vadisi’nde bağları olan bir şarap üreticisi. Şirketin 1385 yılına kadar giden kökleri var. Bu nedenle dünyanın şarap üreten en eski aile şirketleri arasında onuncu sırada olduğu belirtiliyor. İtalya’nın en büyük şarap üreticilerinden biri olan Antinori, aynı zamanda inovasyona da çok yatırım yapması ile biliniyor. Blogumu takip eden ve gittiğimiz yerlerde yediğimiz yemekler ile içtiğimiz şaraplardan söz ettiğim bölümlere ilgi duyan okurlarım, eşim ve benim özellikle Antinori’nin tatlı şarabı (dessert wine) Muffato della Sala’ya özel bir sevgimiz olduğunu anımsayabilirler. Sadece bulduğumuz restoranlarda içmekle kalmayıp, satın almayı da ihmal etmeyiz.

Yukarıda da belirttiğim gibi, çok güzel bir gece idi. Benim yediğim, yanında fırın patates tabağı olan, roka yatağı üzerinde dana eti ile kızımın yediği trüf mantarlı spaghetti ve ardından tatlı olarak yediğimiz limonlu tartın çok lezzetli olduğunu belirtmeliyim. Yemekle birlikte bir kadeh de Villa Antinori Chianti Classico Riserva içmeyi ihmal etmedim. Gecenin tek tatsız olayı, restorandaki tüm müşterilerle birlikte yaşayıp, tepki gösterdiğimiz bir olaydı. Müşterilerden birisinin yanında getirdiği büyük bir siyah Labrador köpeğin şef garsona saldırması ve ardından köpeğin sahibinin sergilediği terbiyesiz tavır gerçekten çok asap bozucu idi. Yabancı olan bu müşterinin tavrından dolayı neredeyse galeyana gelecek olan diğer müşterileri garsonlar zor sakinleştirdiler. Bize bakan kibar kadın garson endişe etmememizi, polisin çağırıldığını söyledi. Yaklaşık 2 saat sonra restorandan ayrılmak için alt kata indiğimizde, girişte üç tane iri yarı polisin beklediğini gördük. Belli ki, diğer müşterileri rahatsız etmemek için olay çıkaran müşterinin yemeğini bitirip, restorandan ayrılmak için aşağı inmesini bekliyorlardı.

Sabah erken kalkıp, bir yere uçunca, bir de oraya vardığınızda hemen kendinizi sokaklara atınca, insanın üstünde ister istemez bir yorgunluk, hatta bir sersemlik oluyor. Ben bunu ancak, bir gece uyuduktan sonra atabiliyorum. Bu sefer bir de yolculuğa çıkmadan evi toplama işinin verdiği yorgunluk vardı ama, ertesi sabah erken kalkmamıza karşın kendimi iyi hissediyordum. O gün için planımız Luzern’e gitmekti. İtiraf etmeliyim, yaptığım ufak katkıların dışında bu gezinin programı tamamen kızıma aitti. Benim ne kafamı toplayacak halim ne de vaktim vardı. Kendisi harika bir program yaptı. Bu kadar az günde bundan daha iyi gezilemezdi.

kentinin yakınından da geçtik
Sabah kalktığımızda hava soğuk ve yağışlı idi ama, daha sonra biz Luzern’i gezerken hava harika bir şekilde açtı. Daha önceki gelişlerimde hava durumu hep sabit olmuştu ama, İsviçre’de havanın çok kısa sürede değişebileceğini okumuştum. Bu kez onu da bizzat yaşadım. Zürih’te aynı gün güneşli sıcak havayı da yağmuru, sisi, doluyu ve hatta son olarak karı da yaşadık. Son günümüz aynen bu belirttiğim şekilde geçti. Luzern’e tren ile giderken de hem karlı hem de yeşillik yerlerden geçtik. Yolculuk yaklaşık 50 dakika sürdü.

Luzern’e varınca, planladığımız üzere, şehri gezmeyi sonraya bıraktık ve istasyonun karşısından kalkan vapurlardan biri ile Weggis’e doğru yola koyulduk. Vapur yolculuğumuz da yaklaşık 40 dakika sürdü. Bir pazar günü olduğu için vapur Rigi dağında ya da civarında kayak ya da yürüyüş yapmak isteyenlerle doluydu. Vapura kayakları ile binen birçok insan vardı.


Weggis, Luzern Gölü kıyısında, nüfusu 5000’in altında olan ufak bir yerleşim yeri. Konum olarak İsviçre’nin orta bölümünde yer alan Luzern Gölü, ülkenin dördüncü büyük gölü. Çevresinde Luzern, Uri, Schwyz ve Unterwalden kantonları var. Yukarıda verdiğim kısa tarih özetinden hatırlayabileceğiniz gibi, bu kantonlardan son üç tanesi, Eski İsviçre Konferderasyonu’nu 1291 yılında ilk kuran kantonlar. Gölün çevresinde, Rigi’nin dışında, Pilatus Dağı ve tabii ki Luzern şehri var. Ayrıca, kimi yerde fiyort benzeri yapısı olan gölün kıyısında küçük pitoresk köyler var.

şirin bir yerleşim yeri
Weggis, gölün kuzey kıyısında bulunuyor. Şirin bir yer ama pazar günü olduğu için hemen hemen her yer kapalıydı. Büyük olasılıkla, dükkân ve kafe sahiplerinin kendileri de hafta sonunu değerlendiriyorlardı. Yaz aylarında çok daha canlı bir yer olduğunu tahmin ediyorum. Weggis, Rigi dağına çıkmanın mümkün olduğu birkaç yerden birisi. Dağın farklı noktalarına göl çevresindeki farklı yerlerden ulaşılabiliyor. Weggis’ten de teleferik ile 1433 metre yükseklikteki, kaplıcasıyla ünlü Rigi Kaltbad’a çıkmanız mümkün. Biz de bunu yapmaya heveslendik ve biraz yokuş çıkmak zorunda kaldık ama, maalesef mümkün olmadı. Teleferik bakıma alınmıştı.


Etrafın çok yeşil olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Buradaki iklimin ılıman olması nedeniyle çevrede palmiyeler ve kestane ağaçları göze çarpıyor. Çevrede üzüm bağlarının ve orkidelerin olduğu da söyleniyor. Geçmişte bu sakin ve güzel yerde yaşayan ünlülerden birisi yazar Mark Twain. Anısına göl kenarına bir anıt yerleştirilmiş. Bir başkası ise, ünlü Rus besteci Sergei Rachmaninoff. Göl kenarında arazi alarak burada ev yaptıran besteci, 1932-1939 yılları arasında Weggis’de yaşamış ve Paganini’nin Bir Teması Üzerine Rapsodi (1934) ile 3. Senfoni’yi (1936) bestelemiş.

Okuduğum kaynaklarda Weggis isminin Keltçe olduğu ve anlamının Denizcilerin Yeri olduğu belirtiliyor. Keltler 2500 yıldan fazla bir zaman önce bugünkü İsviçre topraklarına göç etmeye başlamışlar. Buraya gelen çeşitli Kelt kabileleri içinde en kuvvetlisi olan Helvetia kabilesinin izini günümüzde İsviçre’nin paralarından tutun da resmi kurum isimlerine kadar her yerde görmek mümkün. Helvetialılar kendileri yazılı kaynak bırakmamışlar. O nedenle, haklarındaki bilgiler, antik Yunan veya Roma kaynaklarına dayandırılıyor. Zaman içinde Romalılar ve daha sonra buraları işgal eden Cermen halklar içinde erimişler ama, bölge isimleri ile anılmaya devam etmiş. Rönesans döneminin yazarları modern İsviçre’nin kapladığı coğrafi bölgeye Helvetia olarak atıfta bulunmuşlar. Napolyon’un burada kendisine bağlı olarak kurduğu devletin adının da Helvetia Cumhuriyeti olduğunu hatırlarsınız. Weggis bir dönem hem kilisenin hem de Habsburgların baskısı altında yaşadıktan sonra, 1332 yılında İsviçre Konfederasyonu’na katılmış.


Weggis’den Luzern’e yine vapur ile döndük. Oraya vardığımızda başta yağmur yağıyordu ama sonra durdu ve hava açtı. Luzern’de, yüzyıllardır şehri ziyaret edenlerin ilgisi nedeniyle bir sembol haline gelen tahta köprüyü ziyaret etmeden elbette olmazdı. Kapellbrücke (Kilise Köprüsü) olarak bilinen tahta köprü ve yanı başındaki Wasserturm (Su Kulesi) Luzern’in en çok tanınan tarihi eserleri. Köprü, Reuss nehri üzerinden, şehrin eski ve yeni bölgelerini birbirine bağlıyor. Günümüzde, her gün yaklaşık 14.000 kişinin bu yaya köprüsünü kullandığı belirtiliyor. Köprü adını, Reuss nehrinin sağ tarafında (Eski Şehir) bulunan St. Peter Kilise’sinden alıyor. Yapıldığı zaman buradan, nehrin sol tarafında, artık var olmayan, Freienhof binasına uzanırmış. Orta Çağ’da yapılan bu yapı 1949 yılında yıkılmış. Ancak, St. Peter Kilise’si de tahta köprü de ayakta. Köprünün ne zaman yapıldığı kesin olarak bilinmemekle beraber, ahşap malzemenin incelenmesi sonucu, uzmanlar tarafından 1356 yılından önce olamayacağına karar verilmiş. Resmi kayıtlarda da ilk olarak 1367 yılında sözü edilmiş. Sol tarafta bulunan Su Kulesi’nin ise çok daha eski olduğu belirtiliyor. 1290-1300 yılları arasında bir zamanda yapılmış olabileceği tahmin ediliyor. Sekizgen olan kulenin çevresi 39, yüksekliği 34,5 metre. 700 yıllık tarihi boyunca çeşitli amaçlarla kullanılmış. Gözetleme kulesi, daha sonra Kilise Köprüsü ile beraber şehrin göle bakan tahkimatının bir parçası, 14. yüzyıldan sonra şehir arşivi, kanton hazine binası ve sonrasında, 18. yüzyılın sonlarına kadar, hapishane işlevlerini üstlenmiş. Günümüzde burada eski silah ve zırhlar sergileniyor.



1614-1624 tarihleri arasında köprünün ahşap tavanındaki alınlıklara 158 tane resim yapılmış. Farklı zamanlarda farklı ressamların yaptığı bu yapıtlarda İsviçre tarihinden çeşitli bölümler ve efsaneler resmedilmiş. Ancak, resimlerin bir kısmı 18. yüzyıldaki bir sel felaketi sırasında, ama en çok da 1993 yılında köprüde yaşanan bir yangın sırasında tahrip olmuş. Eserlerin 86 tanesi tanınmaz hale gelmiş. Neyse ki, daha önceden bu eserler belgelenmiş.



Köprüyü, nehrin sol kıyısından (Hirschmatt-Neustadt) şehrin eski bölgesi (Altstadt) bölgesine doğru geçtik. Köprünün üstü o kadar doluydu ki, bazı noktalarda fotoğraf çekmekte zorlandık. Luzern’in eski bölgesi tarihi binaları, ilginç sokakları, kafe ve restoranları ile çok hoş bir bölge. Tren istasyonuna doğru dönüş yolumuzda tekrar sol kıyıya geçtiğimizde ufak bir kafede (Café Chapeau) soluklanalım dedik. Sanırım hem o ara tekrar başlayan yağmur hem de pazar gününü eşi dostu ile geçirmek isteyen Luzernliler nedeniyle içerisi tıklım tıklım doluydu. Kafenin tezgahının önündeki bar sandalyelerinde kendimize zor yer bulduk. Kahve ve dinlenmek iyi geldi. Tezgâhın arkasındaki kızın İngilizcesi çok az olmasına karşın çok sempatik ve kibardı. İş yaparken bir yandan da bizimle sohbet etmeye çalıştı.



Eski Şehir bölgesindeki bu pastane pastacılıkta ünlü bir Fransız markası. Geleneksel pastaların kendilerine göre yorumlarının yanında, kendi özel pastaları da var. Bizim oturmak için vaktimiz olmadı.
Yolumuzun üstündeki St. Mary Kilisesi, 1270-1280 yılları arasında, Fransisken rahipler tarafından burada bulunan manastırlarının bir parçası olarak yapılmış. Manastır 1838 yılına kadar kullanılmış. Gotik mimarinin özelliklerini taşıyan kilisenin içinde Rönesans, Barok ve Rokoko dönemlerinden izler görmek mümkün. Özellikle, kilisenin 1628 yılında Niklaus Geiser tarafından yapılan, Rönesans ve Barok stillerin harmanlandığı ahşap minberi, İsviçre’nin ahşap işleri arasında bir baş yapıt kabul ediliyor.




Zürih’e döndüğümüzde saat akşamüzeri 6 olmuştu. Yemek öncesi yine 1,5 saat kadar uyuduk. Epeyce yorulmuştuk. Akşam yemeği için, tavsiye üzerine, Chäsalp (Adres: Tobelhofstrasse 236, 8044 Zürich) restorana yer ayırtmıştık. Eğer Zürih’te doğru düzgün Fondue yemek isterseniz, size burayı öneririm. Başta, şehrin biraz dışında olduğu için buraya değil, arkadaşımın önerdiği, şehir merkezindeki diğer iki restorandan birisine gitmeyi düşünmüştük. Ancak, pazar günü o iki yer kapalı olduğu için mecburen buraya gidelim dedik. Aslında, İstanbul ölçülerinde o kadar da uzak değil. Taksi ile rahatlıkla gidiliyor. Restoranın olduğu bölge, bahçe içinde evlerin olduğu, hoş bir semt.

Hava soğuk olduğu için dışarıda oturan yoktu
ama yazın burası keyifli olmalı


çiftliğin tavşanlarını izledik

Chäsalp, tarihi 1315 yılına kadar giden ve kültürel miras listesi kapsamında korumaya alınmış olan Alter Tobelhof çiftliğinin, daha önce inek ahırı olarak kullanılan binasında hizmet veriyor. Çevresindeki düzenden yazın buranın bir açık hava restoranı olarak çok keyifli bir yer olduğu anlaşılıyor. Hava soğuk olduğu için biz, doğal olarak, içeriye yöneldik. İtiraf edeyim, ilk anda insanı önce garip gelen, hatta belki kimine dayanılmaz gelebilecek bir koku çarpıyor. Bu, peynir kokusu. Sonra, yenilen şeylerin lezzetiyle de olsa gerek, zamanla alışıyorsunuz. Masada kendi küçük tavasında ısıtarak yediğimiz ünlü İsviçre peyniri Raclette, et ve peynir fondue ile tatlı çok güzeldi. Yemekle beraber, yine bir İsviçre şarabı tercih ettim. İsviçre’nin güneyindeki Valais kantonundaki Adrian & Diego Mathier şaraphanesinin bir ürünü olan Optimo AOC VS Cabernet Sauvignon, Ancelotta, Gamaret, Syrah ve Diolinoir üzümlerinden üretilmişti. Raclette ve fondue ile çok güzel bir eşleştirme oldu benim için. Kızımın içtiği, yine aynı şaraphanenin Molignon Terre Promise AOC VS beyaz şarabı da fondue ve raclette için mükemmel bir eşlikçi olarak tavsiye ediliyor. Şarabın üzümü olan Chasselas, İsviçre’de en çok üretilen ikinci üzüm türü imiş. Her iki şarabı da bize öneren ve İngilizce bildiği için bizim masa ile ilgilenmek üzere görevlendirilen garson yemek boyunca sohbet etmeyi, şakalaşmayı, hatta zaman zaman bana sarılmayı ihmal etmedi. Yemeğin sonuna doğru Türk olduğumuzu öğrenince, daha da bir içten sarıldı. Kendisi de Yunanlı imiş. Ataları Anadolu’dan Selanik’e göç etmiş zamanında.