
Gittiğim şehirlere yukarıdan bir yerden bakmayı severim. Bu ister ilk olarak gittiğim ister bildiğim bir şehir olsun. Özellikle ilk olarak gittiğim bir şehirse, kimi zaman türlü zorluklar ve çeşitli araçlarla kimi zaman labirentimsi sokaklarda yürüyerek ve binbir macera ile keşfettiğim yerleri yüksek bir yerden görmek, buraları kafamda şehrin geneli içinde bir perspektife oturtmama yardımcı olur. Bu, şehri uçaktan görmek ile aynı değildir.
Harita yerine artık navigasyon uygulamaları kullandığımız günümüzde mümkün olan yüksekliklerden şehri incelemek, yukarıda sözünü ettiğim kafamdaki konumlandırma açısından daha da önem kazandı benim için. Benim de sıkça kullandığım navigasyon çok kullanışlı olmakla beraber, kanımca gezilecek yerleri birbirlerinden kopuk hale getiriyor. En azından benim hisslerim bu yönde. Paris, Prag, Barselona, Lizbon, Edirne, Milano, Genova yüksek bir noktadan inceleme fırsatı bulduğum şehirler arasında şu anda aklıma gelen yerler. (Yaşadığım şehir, İstanbul’a bile bir kez Galata Kulesi’nden bakmanızı öneririm). Daha birçok yerde mümkün olduğunca bunu yapmaya çalıştım. Her zaman, her yerde kolay olmadığını da söylemeliyim. Sizi yukarılara götürecek bir asansör olmayabiliyor. Bazen tabana kuvvet, hiç de iyi durumda olmayan basamakları çıkmak zorunda kalabiliyorsunuz. Örneğin, birkaç yıl önce gittiğimiz Sicilya’da bu durumda olan o kadar çok basamak tırmanmak zorunda kaldık ki, sonunda gezinin geri kalan günlerinde kesinlikle çan kulelerinden, teras vb. yerlerden uzak durmaya karar verdik ama, hayatın garip cilveleri sonunda kendimizi yine bir yerlere tırmanırken bulduk…



Roma da tepeden bakılmayı fazlasıyla hak eden bir şehirdir. Böylelikle, tüm o turist kalabalığının içinde, belki de boğucu derecede sıcak bir havada, birinden diğerine koştuğunuz o tarihi anıtların sizin için şehrin topoğrafyasında yerli yerine oturduğunu göreceksiniz. Roma’da, benim de önceki yazılarımda bahsettiğim, çeşitli seyir terasları var. Ayrıca, birçok otel ya da restoranın da teraslarından şehri görmek mümkün. Ancak, bunların hiçbiri bu yazımın konusu olan Vittoriano’nun tepesindeki terasın şehir manzarasına eş değer değil. Buralardan genellikle, bizim de kaldığımız otelin ana binası olan Hotel Hassler’in terasından gördüğümüz gibi, şehrin sadece belli bir bölümünü görebiliyorsunuz.

Piazza Venezia’da bulunan Vittoriano, yani Vittorio Emanuele II Anıtı, Roma’ya gelen herkesin en az bir kere önünden geçtiğini tahmin ettiğim ünlü bir tarihi yapı. Devasa boyuttaki anıt, 1861’de birleşimi tamamlanan İtalya’nın ilk kralı II. Vittorio Emanuele ve Risorgimento olarak adlandırılan bu tarihsel birleşme sürecinin anısına yapılmış. Zamanında, hem kullanılan taşın (Brescia’dan getirilen”Botticino“) fazla beyaz bulunan rengi hem de devasa tasarımı nedeniyle daktilo ve düğün pastası gibi isimler takılarak alay edilmiş olsa da günümüzde Roma’nın ikonik sembollerinden birisi olarak kabul ediliyor.

kullanmış.

İtalyan Parlamentosu, anıtın yapılmasına 1878 yılında, Kral II. Vittorio Emanuele öldükten kısa bir süre sonra, karar vermiş. 1880 ve 1882 yıllarında açılan iki uluslararası yarışmanın sonunda Giuseppe Sacconi’nin projesinde karar kılınmış ve 1885 yılında anıtın yapımına başlanmış. Ancak, çalışmalar yavaş ilerlemiş. Proje birkaç kere değiştirilmiş. Başta malzeme olarak düşünülen traverten yerine bembeyaz Botticino’nun kullanımına geçilmesi büyük tartışmalara ve yukarıda belirttiğim gibi çeşitli alaycı ifadelere yol açmış. Malzeme değişikliğine karşı çıkanlar bu dev beyaz kütlenin çevredeki tarihi yapıların renkleri ile uyuşmadığını savunmuşlar. Ama şüphesiz, projenin yarattığı en büyük kaos, çevresindeki tarihsel dokuda yaptığı değişiklik (kimilerine göre tahribat) olmuş. Vittoriano’nun yapımı, antik Roma’nın yedi tepesinden birisi olan Campidoglio Tepesi (Capitoline olarak da bilinir) üzerindeki bölgeyi büyük ölçüde etkilemiş. Burada bulunan birçok Orta Çağ ve Rönesans döneminden eser yıkılmış. Piazza Venezia meydanının diğer bir önemli tarihi yapısı, bir zamanlar Mussolini’nin balkonundan kalabalıklara konuşmalar yaptığı Palazzo Venezia (sırtınızı Vittoriano’ya verdiğiniz zaman meydanın sağ tarafında) ve Santa Rita Kilisesi tamamen sökülerek yerleri değiştirilmiş ve yeniden inşa edilmiş.


Giuseppe Sacconi, Vittoriano’nun tasarımında klasik uygarlık döneminin büyük tapınaklarından esinlenmiş. Vatan Altarı’na çıkan görkemli merdiven, görkemli giriş (propylaea), sütunlu bölüm ve tepedeki bronz dört atlı savaş arabaları (quadriga), hepsi bize antik tapınakları anımsatıyor. Anıtın yapımı uzun sürdüğü için proje başka mimarlar tarafından devam ettirilmiş. 1911 yılında, İtalya’nın birleşmesinin 50. yılı kutlamaları için, henüz bitmediği halde, açılışı yapılmış. Bu sırada, anıtın önünde görülen II. Vittorio Emanuele heykelinin atının karnında 20 kişi ağırlanmış. Bunu mümkün kılan elbette heykelin dev boyutları. Sadece kralın bıyığının bir uçtan diğerine 2 metre olduğu belirtiliyor. Ağırlığı 50 ton olan ve yapımı için çok sayıda askeri silah eritilen heykelin uzunluğu 10 metre, yüksekliği ise 12 metre.



Kaynak: https://www.walksinrome.com
Anıtın tamamlanması ancak 1935 yılında, yani yapımına başlanmasından 50 yıl sonra olmuş. Burada her yıl, 25 Nisan (Kurtuluş Günü), 2 Haziran (Cumhuriyet Günü) ve 4 Kasım (Ulusal Birleşme ve Silahlı Kuvvetler Günü) tarihlerinde yapılan törenlerde Cumhurbaşkanı tarafından, İtalya için ölen tüm şehitler için, II. Vittorio Emanuele heykelinin kaidesinin alt tarafındaki Meçhul Asker Anıtı’na çelenk konuyor. Anıtın iki yanında vatan için ölen askerlerin anısına yanan ateş hiçbir zaman sönmüyor. Vittoriano’da ayrıca iki tane de müze var. Eğer ilgi duyuyorsanız, Museo Centrale del Risorgimento’da İtalya’nın 1861’de tamamlanan birleşme sürecini öğrenebilir ve Garibaldi’nin eğeri gibi pek çok eşyayı görebilirsiniz. Sacrario delle Bandiere bölümünde ise, artık var olmayan askeri birliklerin sancakları ile çeşitli savaşlardan kalan tarihi askeri parçalar var.

Museo Centrale del Risorgimento

kullandığı eğer
Museo Centrale del Risorgimento

Museo Centrale del Risorgimento
Verdiğim tüm bu bilgiler bir yana, kanımca Vittoriano’yu gitmeye değer kılan en önemli şey, tepesindeki terastan sunduğu mükemmel Roma manzarası. İnsan sırf bunun için gidebilir. Nitekim, bizim gitme nedenimiz de oydu.


Çocukluk yıllarımda anıtın terasına çıkılmıyordu. Daha sonraki gidişlerimde de haberim olmamış demek ki. 2007 yılında halka açıldığı belirtilen terasa günümüzde, cam ve çelik konstrüksiyon ile yapılmış iki panoramik asansör sayesinde 35 saniyede çıkabiliyorsunuz. 80 metre yüksekliğindeki terasta tüm Roma ayaklarınızın altında. Buradan bakınca Colosseo, Forum Romana, Castel Sant’Angelo, şehrin modern EUR bölgesi gibi kaldığınız süre boyunca gittiğiniz veya henüz gitmediğiniz ama gitmeyi düşündüğünüz her yeri görebileceksiniz.


Terrazza delle Quadrighe (Quadrigalar Terası) olarak adlandırılmış olan teras bu ismini tepesindeki iki tane dört atlı savaş arabasından alıyor. 11 metre yüksekliğindeki bu arabalar 1924 ve 1927 yıllarında buraya yerleştirilmişler. Sol tarafta, vatanın birliğini temsil eden, Quadriga dell’Unità, Carraralı heykeltıraş Carlo Fontana tarafından, sağ tarafta, özgürlüğü temsil eden, Quadriga della Libertà Romalı heykeltıraş Paolo Bartolini tarafından yapılmışlar.


İyi seyirler diliyorum size…