Orestia’dan Edirne’ye… (1)

Bayram tatilinde iki günlüğüne Edirne’ye gittik. Aklımız sıra, kıyı kentlere olan insan akınından kaçalım demiştik. Edirne’de de kendimizi inanılmaz bir kalabalığın içinde bulunca, artan nüfus nedeniyle artık bayramlarda böyle bir şeyin söz konusu olmadığını anladık. Gerçi, Edirne’nin zengin tarihi geçmişinden kalan büyüleyici eserleri gezmek ve yeni şeyler öğrenmek bizi fazlasıyla memnun etti. Asla pişman olmadık. Ama, belli yerlerdeki aşırı kalabalık ve sıcak bizi zaman zaman zorladı.

Selimiye Camii
Mimar Sinan’ın, kendi ifadesi ile, ustalık eseri. Yapımı 1569-1575

Benim Edirne’ye bu ilk gidişim değildi. Çocukluğumda birkaç kere araba ile Avrupa dönüşü içinden geçmiştik. O zamanlardan en çok hatırladığım yine aşırı bir sıcak, şehrin toz toprak içinde olması ve bir çocuk olarak bana bile korkunç gelen trafik. Edirne’den geçişlerimizden birinde ağabeyimle bir minareye tırmandığımızı da hatırlıyorum. Selimiye mi yoksa başka bir cami miydi tam bilemiyorum. O zamanlar buraları gezen o kadar az insan vardı ki. Her yer son derece tenha idi. Türkler henüz yurtdışında ve yurtiçinde bu kadar gezmeye başlamamışlardı. Eski Cami ya da Üç Şerefeli Cami de olabilir. Her nasıl olduysa, babam imamla biraz konuştuktan sonra ağabeyimle ben, kendimizi minareye tırmanır bulduk. En önde imam, ardında ağabeyim, en arkada da ben. Bu tırmanış, benim çocukluğumdan hatırladığım en ürkütücü deneyimlerden biri olarak iz bıraktı bende. Daracık minarede, yüzyıllarca inilip çıkıldığı için iyice yıpranmış ve kayganlaşmış basamaklar bitmek bilmedi. Bir de üstelik basamaklar çok yüksekti. Ya da bana öyle geldiler. Çıkmak bir türlü, inmek ise ayrı… Sanıyorum inmek bana çok daha korkunç gelmişti.

Eski Cami (1403-1414)

Babam gezmeye, yeni yerler görmeye ve öğrenmeye çok meraklı bir insandı. O nedenle biz araba ile yolculuk ediyorsak, herhangi bir A noktasından B noktasına normal süreden çok daha fazla bir sürede giderdik. Yolda ne kadar gezecek yer varsa, mutlaka durulur ve gezilir, ne kadar yöresel yemek vesaire varsa tadılırdı. Antik kent, mağara, şelale… Artık yol üstünde ne varsa gidilirdi. Ta ki, hepimizden itirazlar yükselene kadar. Doğal olarak, çocukluğumda ve ilk gençliğimde bu durumdan fazlasıyla şikayet eder, bir an önce gidilecek yere varalım isterdim. Oysa bu sayede, Gordion antik kentinin yakınındaki Kral Midas’ın mezar tümülüsünü, Mustafa Kemal Atatürk’ün Sakarya Savaşı’nı yönetmek için 23 Ağustos 1921’de yerleşip 22 gün kaldığı karargah evini, Antakya’daki muhteşem Mozaik Müzesi’ni, şimdilerde adeta moda olan Güneydoğu illerimizi ve daha pek çok yeri henüz çevremde hiç kimse gitmemişken görme fırsatım olmuştu. Edirne’ye ilk gidişlerim de büyük olasılıkla bu duygular içinde geçmişti.

Üç Şerefeli Cami (1443-1447)

Daha sonra, bundan 15-20 sene önce bir yetişkin olarak gittiğimde ise, Edirne’nin tarihsel ve kültürel geçmişinden ve şehirdeki sayısız eserden çok etkilenmiştim. 92 sene Osmanlı Devletine başkentlik yapmış olan bu şehirdeki tarihi eser zenginliği beni çarpmıştı. Kafanızı ne tarafa çevirseniz bir tarihi yapı olması bana buranın aslında bilinçli bir turizm yaklaşımı ile bir Floransa düzeyine getirilebileceğini düşündürmüştü. Bu düşüncemi paylaştığım, her iki  şehri de görmüş birkaç dostum elbette tam olarak ne demek istediğimi anlayamamış ve bana boş gözlerle bakmışlardı. Muhtemelen, “ne alakası var?” demişlerdi içlerinden. Şehrin ve tarihi eserlerin çoğunun durumu içler acısı idi. Doğru dürüst bir otel yoktu. Kaldığımız otel, tek kelime ile berbattı. Ama şehirdeki diğer oteller de aynı durumda idi. Şehir yine bir keşmekeş içindeydi. Herhangi bir tanıtım kitabı, broşür veya hediyelik eşya yoktu etrafta. Kısacası, çok üzücüydü her şey. Bir tek, II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi o zaman da, günümüzde olduğu gibi, çok başarılı ve etkileyici idi. Bu son gidişimde, müzenin daha da geliştirildiğini ve ayrıca tıp medresesi tarafının da 2008 yılından itibaren açıldığını görmek beni çok mutlu etti.

İlginç binaları ile Saraçlar Caddesi

Edirne’ye bu kez gidişimde şehrin pek çok yönden büyük gelişme gösterdiğini gördüm. Öncelikle trafik, düzgün yollar ve trafik ışıkları ile düzene sokulmuş. Belli bölgelerde trafik sıkışıklığı oluyor ama yine de, şehrin merkezinden biraz uzaktaki gezilecek yerlere oldukça çabuk ulaşılabiliyor. Yollar temiz. Refüjlere ve yol kenarlarına çiçekler dikilmiş. Ancak, park sorunu oldukça fazla. Özellikle, şehir merkezinde ve Selimiye Camii civarında park yeri bulmak epeyce zor. Az sayıdaki otoparklar yetersiz.

Tarihi Karakol
30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi ile Meriç Nehri’nin batısında kalan topraklar Yunanistan’a bırakılmıştı. Tarihi Karakol bu dönemde bir sınır karakolu olarak inşa edildi. 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması ile sınır güneye çekilince, bina bu işlevini yitirdi. Günümüzde kafe olarak kullanılan bina, Meriç Köprüsü’nü geçince sol tarafta.
Hacı Adil Bey Çeşmesi (1904)
Meriç Köprüsü ile Karaağaç yolunun birleştiği noktada bulunan bu çeşme, dönemin Edirne valisi Hacı Adil Bey tarafından yaptırılmış.

Edirne otelcilik alanında da çağı yakalamış görünüyor. Eksikler ve daha da geliştirilmesi gereken yönler elbette var ama daha önce yaşadığım deneyimle kıyas kabul etmez şeyler bunlar. Şehir merkezine 7-8 dakika mesafede kaldığımız Kalevera Otel’de odamız gayet güzel ve temiz, kahvaltı çok iyi, personel ise olağanüstü güler yüzlü ve yardımseverdi. Resepsiyon görevlilerinin yemek konusunda önerdikleri iki yerden de çok memnun kaldık. Bunlardan biri, karşımızdaki Rys Otel’in tepesindeki restorandı. Bu öneri sayesinde, Edirne ışıklarını seyrederek ve iyi kalite şarabımızı yudumlayarak çok güzel bir akşam yemeği yedik. Otelin kendisi de düzgün ve bizimkinden biraz daha lüks görünüyordu.

Karaağaç Tren İstasyonu
Yapımına 1914 yılında başlanan bina Mimar Kemaleddin Beyin eseri. Birinci Dünya savaşı sırasında inşaata ara verilmiş. Kurtuluş Savaşı sonrasında demiryolunun devamının Yunanistan topraklarında kalması nedeniyle işlevini yitirmiş. 1998 yılından beri Trakya Üniversitesi Rektörlük binası olarak kullanılmakta.
Bu tren artık hiç bir yere gitmiyor…

Tatil öncesi Edirne üzerine birkaç kitap aldım. Bunlarla birlikte, otelden verdikleri Edirne Belediyesi tarafından basılmış olan harita, şehrin coğrafyasını tam olarak anlamamız ve daha az bilinen ve gidilen yerlere ulaşmamız açısından çok yardımcı oldu. Önceki gelişlerimde turizm hizmeti adına nerdeyse hiçbir şey yokken, şimdi bu konuların birileri tarafından düşünülmüş olması beni çok sevindirdi.

Karaağaç Lozan Anıtı (1998)
Karaağaç, Meriç Nehri’nin batısında olmasına rağmen, Lozan Antlaşması ile savaş tazminatı olarak Türkiye Cumhuriyeti’ne verildi.

Bugünkü ismiyle Edirne, konumu nedeniyle daima istilaların ve kervan yollarının üzerinde olmuş. Yapılan kazılar, bu bölgede Neolitik Çağ’dan (M.Ö. 8000-5000) başlayarak yerleşim olduğunu ortaya koymuş. Söz konusu kazılara istinaden en erken yerleşimin M.Ö. 5500 yıllarına dayandığı belirtiliyor. Bu dönemden ocak kalıntıları ve çanak çömlek parçaları bulunmuş. Maden Devrine (M.Ö. 5000- 3000) ait en önemli buluntular ise, Menhir ve Dolmenler. Bir tür mezar taşı olan Menhirlere Edirne ve civarında 25 adet rastlanmış. En yoğun olarak görüldükleri Edirne’nin Çömlekpınar köyü yakınlarındaki 200 metrekarelik bir alanda, etrafları bir hendekle çevrili olarak dikilmişler. Istıranca Dağları’nda bulunan 94 adet Dolmen ise bir tür anıt mezar. Bunların tarihlerinin M.Ö. 1400 yılına kadar gittiği belirtiliyor. Büyük taşlar kullanılarak yapılan Dolmenler, herhangi bir harç veya bağlayıcı kullanılmadan, iki oda şeklinde yapılmış mezarlar. Küçük olmakla beraber, ilginç eserlerin bulunduğu Edirne Arkeoloji Müzesi’nin bahçesinde, yükseklikleri 1-2 metre olan 2 adet Menhir ve Hacılar köyü civarından getirilmiş 1 adet Dolmeni görmeniz mümkün.

Edirne Arkeoloji Müzesi’nin bahçesindeki iki Menhir
Dolmen

Edirne civarında ve genel olarak Trakya’da görülen İlk Çağ’dan kalma bir başka mezar türü de Tümülüsler. İç Anadolu bölgesinde seyahat ederken dikkatli gözlerin hemen fark edebildiği Tümülüslerden Edirne’ye giderken yol üstünde de birkaç tane gördük. Gömülü olan kişinin makam ve zenginliğine orantılı bir büyüklükte olan bu toprak tepeler, düz ovalarda düzgün şekilli tepeler olarak insanın karşısına çıkıyorlar.

Tarihte Edirne şehrinin günümüzde bulunduğu yerde kurulmuş ilk yerleşim yeri, Trak kabilelerinden Odrislerin kurduğu Orestia olmuş. Daha sonra şehir, Akhaların, Perslerin, Makedonya Kralı II. Filip’in ve Büyük İskender döneminde Helen İmparatorluğu’nun egemenliği altına girmiş. M.Ö. 280’li yıllarda Galatlar buraları ele geçirmişler. Sonrasında ise şehir Romalıların egemenliği altına girmiş. Roma İmparatoru Hadrianus’un M.Ö. 123 yılında burayı ziyaret etmesinden sonra, Orestia artık Hadrianopolis adını almış.

Romalılar döneminde, Hadrianopolis’in etrafına surlar yapılmış. Surların dört köşesinde bulunan dört silindir şeklindeki kuleden günümüze bir tanesi ayakta kalmış. Bu kule, üstüne önce 1884 yılında ahşap, 1894 yılında ise kagir olarak çıkılan üç katın tepesine konan saatler nedeniyle, halk arasında Saat Kulesi olarak anılagelmiş. Bir ara yangın gözetleme kulesi olarak da kullanılmış. Bir deprem sonrası tahribat görünce, 1953 yılında üst katlar yıktırılmış. Neyse ki, Romalılardan kalan alt kısma dokunulmamış. Surlar ise, 1866 yılında dönemin Valisi Hurşid Mehmed Paşa tarafından, taşları başka binaların yapımında kullanılmak üzere, yıktırılmış. Günümüzde, Hadrian (Saat) Kulesinin dibinde bu surların kalıntılarını görmek mümkün. Ayrıca, sur duvarlarının hemen dışında Nekropol (mezarlık) olduğu belirtilen bir alan da var. Ancak, kazı alanının durumu içler acısı. Çok kısa bir süre kazı yapılıp, kaderine terk edilmiş gibi görünüyor. Son gördüğüm 15-20 sene öncesinden beri pek fazla bir ilerleme kaydedilmemiş sanki. Dilerim, ilerde buralarda da çalışmalar yapılır.

Hadrian Kulesi
Kulenin dibindeki sur kalıntıları ve Nekropol (mezarlık)

Romalılar döneminde Hadrianopolis, Trakya’nın önemli ve mamur şehirleri arasına girmiş. Bugün izleri kalmamış olsa da, kent diğer Romalı şehirlerde olduğu gibi, mabet, çeşme ve anıtlarla donatılmış. Tarih boyunca, önce Hun, daha sonra Slav, Bulgar, Peçenek ve Haçlı akınlarına uğrayan Hadrianopolis, zaman zaman kısa süreli olarak el değiştirse de, güçlü surları sayesinde büyük ölçüde kendini koruyabilmiş.

Hadrian Kulesi’nin saat kulesine dönüştürülmüş hali. Üst katlar 1953’te yıktırılmış.
Kaynak: “Osmanlı’nın Ustalık Eseri Edirne ve Gezi Rehberi”, Talha Uğurluel, s. 191

Osmanlılar Trakya’ya 1354 yılında, Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Beyin emrindeki 10.000 asker ile birlikte Gelibolu Kalesi’ni zapt etmesi ile adım atmışlar. Bu tarihten sonra yaptıkları akınlarla Keşan, Çorlu, Lüleburgaz, Dimetoka ve Babaeski’yi almışlar. 1361 yılında Sultan I. Murat Hadrianopolis’i fethedince, şehre Edrine ismini vermiş. 18. yüzyıl civarında bu isim Edirne halini almış.

Sultan I. Murat (saltanatı 1359-1389) Edirne’yi alınca, öncelikle kale içindeki bir kiliseyi camiye çevirtmiş. Ayrıca, Edirne Tekfurunun oturduğu sarayı beğenmediği için yeni bir saray inşaatını başlattırmış. Günümüzde, belirtilen kilise ve saray tamamen yok olduğu için, ikisinin de yeri tam olarak bilinmiyor. Daha sonra, Yıldırım Bayezid (saltanatı 1389-1402) zamanında yapılan (kimi kaynaklara göre, yeni bir saray yerine, babasının yapımını başlattığı saray inşaatını sürdürmüş) ve Selimiye Cami’nin yerinde olduğu bilinen saraydan da bugün pek fazla bir iz kalmamış.

Fatih Sultan Mehmet’in 1 Nisan 1430 tarihinde doğduğu ev

Sultan II. Murat (s.1421-1451) döneminde yapımına başlanıp, sonraki Padişahlar tarafından inşaasına devam edilen Yeni Saray’ın (Saray-ı Cedid-i Amire) sonu da maalesef çok acı olmuş. Saraya Fatih Sultan Mehmet bir arz odası, Kanuni Sultan Süleyman ise, Mimar Sinan’a, Topkapı’dakinin benzeri bir Adalet Kulesi yaptırmış. Şehrin kuzeyinde, Tunca Irmağı’nın batı kıyısında yaklaşık 3 milyon metrekarelik ormanlık bir alan içinde yer alan Yeni Saray, Osmanlı’nın Topkapı Sarayı’ndan sonra ikinci büyük sarayı imiş. Saray zaman içinde, karşısında bulunan ve günümüzde Kırkpınar Güreş Alanı olan adaya Adalet Kulesi ve başka kasır ve köşklerle yayılmış. Söz konusu adaya kuzeyden Fatih Sultan Mehmet’in, güneyden ise Kanuni’nin yaptırdığı köprü ile erişim sağlanmış. Padişahların Edirne’de daimi olarak ikamet etmeseler de gelmekten pek hoşlandıkları, Batı’ya yaptıkları seferlerde çıkış noktası olarak gördükleri bu saray ve ona bağlı kasır ve köşklerin çoğu 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında çok talihsiz bir kararla Vali Cemil Paşa’nın emriyle havaya uçurulmuş. Oysa o zamana kadar pek çok Padişah tarafından ilaveler ve düzenli bakım yaptırılmış. Savaş sırasında İstanbul’dan getirilen cephaneler Yeni Saray’da depolanmış. Bu kararın nasıl alındığını, daha uygun bir yerin olup olmadığını bilemiyorum. Ancak, Rus ordusunun Edirne’ye yaklaşması ile paniğe kapılan Vali Cemil Paşa’nın emri ile, cephanelerin düşmanın eline geçmesini engellemek için, havaya uçurulmuş. Üç gün boyunca yanan saray yerle bir olmuş. Saraydan geriye sadece Babüssade kapısı, Kum Hamamı, mutfak kısmı ve Fatih’in yaptırdığı Cihannüma Kasrı’nın bir kısmı kalmış. Onlar da harap bir vaziyette. Daha önce gördüğüm bu kalıntıları ve 2002 yılında restore edilen IV. Mehmet’in av köşkünü, sürmekte olan çalışmalar nedeniyle, gezemedik. Sadece uzaktan Adalet Kulesi’nin sivri tepesini görebildik. İnşaat alanının girişindeki tabelada restorasyona 2015 yılında başlandığı yazıyordu.

Sarayiçi bölgesindeki Yeni Saray’da süren çalışmalar. Ön kısımda mutfaklar, arkada Mimar Sinan’ın eseri olan Adalet Kulesi görünüyor.

İstanbul’dan önce, 92 yıl imparatorluğa başkentlik yapmış olan Edirne, Osmanlılar için daima önemli olmuş. İstanbul’un fethinden sonra da bazı padişahlar İstanbul yerine Edirne’de yaşamayı tercih etmişler. Öyle ki, III. Ahmet Edirne’de tahta çıktıktan sonra, 4 Eylül 1703 tarihinde saray halkı ile birlikte İstanbul’a doğru yola çıktığında, yaklaşık yarım yüzyıldan beri süren hanedanın İstanbul’dan uzak yaşadığı dönemi kapatmış olmuş. Padişahların Edirne’de yaşama tercihi zaman zaman deprem ya da veba salgını gibi zorunlu sebeplerle de olsa, bu durum İstanbul halkı tarafından hiçbir zaman hoş karşılanmamış.

Edirne, sürekli kalsın ya da kalmasınlar, Osmanlı padişahlarının daima eserler yaptırdığı bir şehir olmuş. Örneğin, 1566-1574 yılları arasındaki sekiz senelik saltanatı sırasında sadece iki kere Edirne’ye gelen Sultan II. Selim, Mimar Sinan’a yaptırdığı Selimiye Camii ile Osmanlı mimarisinin belki de en seçkin eserinin bu şehirde olmasını sağlamış. Kendisi, 1567 yılında temel atma törenine de katılmış. Şehirde nereye baksanız, maalesef bir kısmı harabe halinde olan, tarihi eserler var. Herkesin rutin olarak gezdiği eserlerin dışında, köprüler, çeşmeler, sebiller, su terazileri, hamamlar, türbeler, Osmanlı mezarlıkları hiç ummadığınız yerlerde karşınıza çıkıyor.

Selimiye Camii

Edirne’ye vardıktan sonra otelimize yerleşip, fazla vakit kaybetmeden, şehri gezmeye çıktık. İlk olarak, Edirne’de Osmanlı’dan günümüze ulaşmış en eski yapı olan Eski Cami’den başlamak istedik. Ancak, Google Maps’in bizi yanlış yönlendirmesi sonucu, bambaşka, belki de bu yanlışlık olmasa hiç gitmeyeceğimiz bir camiye gittik. Hoş bir sürpriz oldu. Zira bu camiden elimdeki kitaplarda söz edilmiyordu.

Sitti Şah Sultan Camii (1482)

Sessiz ve tenha sokakta arabayı park edip az ilerdeki camiye doğru yürürken, bir yanlışlık olabileceğini sezmiştim. Bahçesinde yüksek ağaçları olan bu küçük camii bizim gitmek istediğimiz Eski Cami olamazdı. Bahçenin demir kapısı açıldı ve içerden, başında takkesi olan, yaşlı bir adam çıktı. Kapıyı ardından kapatıp uzaklaştı. Birkaç adım sonra biz de demir kapıya vardık. Açıp içeri girdik. Etraf çok sessizdi. Fazla büyük bir cami değildi burası. Çim ekilmiş bahçesinde birkaç mezar vardı. Sonra, caminin tabelasını gördüm ve içimi derin bir hüzün kapladı. Burası, Sitti Şah Sultan Camii idi. Tesadüf bu ya, kısa bir süre önce, başka bir konuyu araştırırken, Sitti Hatun’un yaşamı karşıma çıkmıştı.

Kare planlı caminin içi son derece sade

Fatih Sultan Mehmet’in ilk eşi olan Sitti Hatun, Dulkadiroğlu Süleyman Beyin kızıymış ve 1449 yılında evlenmek üzere Elbistan’dan Edirne’ye gelin gelmiş. Düğünleri, Yeni Saray’ın karşısındaki adada yapılmış. Ancak bu, siyasi amaçla yapılmış bir evlilikmiş ve Fatih Sultan Mehmet’in babası Sultan II. Murat’ın isteği doğrultusunda olmuş. Fatih, Sitti Hatun’a ilgi duymamış ve İstanbul’u fethedip yeni başşehre taşındıktan sonra da onu yanında götürmemiş. Sitti Hatun ömrünün sonuna kadar tek başına Edirne’de yaşamış ve hiç çocuğu olmamış. Şüphesiz Sitti Hatun da, tarih boyunca siyasi amaçlarla, bir eşya gibi gelin edilmiş, adeta satılmış ve mutsuz olmuş kadınlardan sadece birisi. Üstelik, yalnız bizim tarihimizde de yok bu örnekler. Benzer bir kadere sahip, ilk aklıma gelen bir başka kadın, babası Papa VI. Alexander tarafından siyasi amaçlarla üç kere evlendirilen Lucrezia Borgia. Ancak, Sitti Hatun’un Topkapı Sarayı’nın Haremine bile götürülmemiş olması ve mutlak bir yalnızlık içinde ölmesi insana daha bir fazla dokunuyor.

Sitti Sultan’ın mezarı

Cami, Sitti Sultan tarafından 1482 yılında yaptırılmış. Kare bir planı ve tek bir minaresi var. Caminin arka tarafında, çimenlerin ortasında, Sitti Sultan’ın sade bir mezarı var. Ön tarafta küçük bir hazire olmasına rağmen, o burada bir başına yatıyor. Yaşamında olduğu gibi, ölümde de yalnız…

Eski Cami (1402-1414)

Yapımı 1414 yılında tamamlanan Eski Cami, Edirne’deki Osmanlılardan kalma en eski yapı. Yapım süreci de oldukça ilginç. Camiinin temeli, Yıldırım Bayezid’in Timur’a yenilmesinden sonra oğulları arasında başlayan taht için mücadele döneminde (Fetret Devri 1402-1413) Edirne’de ilk olarak hükümranlığını ilan eden ve burada 8 yıl boyunca saltanat süren Süleyman Çelebi tarafından attırılmış. Edirne’nin 1410 yılında kardeşlerden Musa Çelebi’nin eline geçmesinden sonra, caminin inşaatına onun 3 yıllık saltanatı boyunca da devam edilmiş. Son olarak, 1413 yılında Mehmet Çelebi’nin ordusunun galip gelerek, Fetret Devrine son vermesi ve padişah ilan edilmesinden sonra da cami onun tarafından tamamlatılmış. Ancak, kardeş kavgalarına rağmen, cami Süleymaniye olarak anılmış. Üç Şerefeli Cami’nin yapımından sonra ise, Eski Cami adını almış.

Duvarlardaki yazılar Eski Cami’ye çok değişik bir ambiyans veriyor

Mimarının Konyalı Hacı Alaaddin olduğu belirtilen caminin kadınlar mahfili, 1612 yılında eklenmiş. Eski Cami, çok kubbeli yapısı ve hem dış cephesindeki hem de içerideki duvar yazıları ile insanı etkileyen bir yapı. Ancak, cami içerisinde bugüne kadar Türkiye’nin hiçbir yerinde, hiçbir camide görmediğim ortam beni hayal kırıklığına uğrattı. Maalesef, Edirne’de daha sonra gittiğimiz tüm camilerde aynı keşmekeş, gürültü ve bana göre bir ibadet yerine yakışmayan saygısız bir ortam vardı. Adeta çocuk bahçesindeymiş gibi koşan, bağıran, takla atan, hatta minbere tırmanan çocuklar. Öte yandan, sanki serin bir yerde günü geçirmek için gelmiş, kadınlı erkekli, öbekler halinde oturup sohbet eden ya da uzanmış uyuyan yetişkinler. Anne babalar kendi alemlerinde olduğu için çocuklar da onların dikkatini çekmek için tırmandıkları yerlerden daha da bir yüksek sesle bağırıyorlardı. “Anneee…”  “Babaaaa…” Ebeveynlerin hiç umurlarında olmadığı gibi, görevliler de en ufak bir uyarıda bulunmuyorlardı. Onların tek hassas oldukları konu baş örtüsü ve giyim kuşamdı. Anlaşılan, insanlarımız her konuda olduğu gibi bu konuda da bir yozlaşma sürecine girmişler. Belirttiğim gibi, aynı durum, Selimiye de dahil olmak üzere hemen hemen bütün camilerde vardı. Ben şahsen, ne kadar düşünsem de, bu ortama bir anlam veremedim. Oysa, bu şaheserleri sessizlik ve huzur içinde, doya doya gezmeyi çok isterdim. Sonradan, Orta Doğu ülkelerinde epeyce gezmiş yakın bir arkadaşım bunun yeni bir akım olduğunu söyledi bana. Bu kargaşaya, insanları camilere çekebilmek ve oralarda kendilerini evlerindeymiş gibi hissetmelerini sağlamak için izin veriliyormuş.

Hacı Bayram-ı Veli’nin kürsüsü
Minberin yan duvarlarındaki taş oymacılığı dikkat çekici
Ahşap müezzin mahfili

Eski Cami, önemli tarihi olayların yaşandığı bir cami. Sultan II. Murat, Hacı Bayram-ı Veli’yi Ankara’dan bir müddet için buraya getirmiş. Kendisinin kullandığı kürsü günümüzde mihrabın sol yanında duruyor. Eski Cami’de ayrıca, padişahlardan Sultan II. Ahmet ve II. Mustafa, tahta çıkarken, burada kılıç kuşanmışlar. Caminin içinin en karakteristik özelliği, duvarlardaki yazılar. Bazı sanat tarihçileri bu yazıların yapının etkisini azalttığını düşünüyorlarmış ama, bence aksine çok değişik bir ambiyans veriyorlar. Minber, taş oymacılığı olarak çok güzel. İnce bir işçilik ile yapılmış ve boyanmış. Taş nakışların, 1402 Ankara Savaşı’ndan sonra sanatta görülen Timur etkisinde olduğu belirtiliyor. Müezzin mahfili de, ahşap merdiveni ve üzerindeki kalem işçiliği ile etkileyici.

Kubbe ve tavan detayları

Caminin içinde ziyaretçilerin en çok ilgisini çeken noktalardan biri de mihrabın sağ tarafındaki pencerenin iç duvarında bulunan taş. İnsanlar bu taşa ellerini sürebilmek için bazen uzun kuyruklar oluşturuyorlar. Söylendiğine göre söz konusu taş, Kabe’nin Yemen’e bakan ve bu nedenle Rükniyemani adıyla tanımlanan köşesinden alınıp buraya getirilmiş. Kabe’nin bu köşesinin önemi, Hz. İbrahim döneminden kalmış olması ve Hz. Muhammed’in de burada sık sık dua etmesi imiş. Elimdeki kaynak, bu taşın 2005 tarihinde çalındığını ve arandığını belirtmiş. Bu durumda, ya taş daha sonra bulundu ve yerine kondu ya da buraya birileri başka bir taş yerleştirdi. Dokunmak için sıra bekleyenlerden bazıları ile konuştum ama çalınma olayından haberleri yoktu. Kafalarında da en ufak bir soru işareti uyanmadı.

Kabe’den getirildiği söylenen taş

Edirne’nin bir diğer önemli camii, Sultan II. Murat tarafından 1443-1447 yılları arasında yaptırılan Üç Şerefeli Cami. Padişahın camiyi, İzmir’in fethinden elde ettiği ganimetlerle yaptırdığı belirtiliyor. Mimari açıdan önemi, Osmanlı mimarisinde erken ve klasik dönem mimarisi arasında yer alması. Ayrıca, çok kubbeli cami yapımından tek kubbeli cami yapımına geçiş açısından özel bir yeri var. 24 metre çapındaki büyük kubbesi o zamana kadar yapılmış en büyük kubbe olarak büyük hayranlık toplamış. Henüz Ayasofya’yı görmemiş olan Mimar Sinan da buradan çok etkilenmiş. Daha sonra, İstanbul Beşiktaş’ta yaptığı Sinan Paşa Camii’ni yaparken de bu camiden esinlendiği belirtiliyor.

Üç Şerefeli Cami (1443-1447), avlusu ve avlu çevresindeki revakdan ayrıntılar

Caminin kubbesinin o zamana dek bilinen en geniş kubbe olması, halk arasında cami ile ilintili, içinde meleklerin yer aldığı, bir takım efsanelerin ortaya çıkmasına sebep olmuş. Kimi, bu büyük kubbenin melekler tarafından taşınıp buraya yerleştirildiğini söylemiş. Kimi, caminin mimarının kim olduğu tam olarak bilinmediği halde, üç tane olduğunu söyledikleri mimarların, aynı gece rüyalarında birer melek gördüklerini ve bunu sembolize etmek için, caminin üç şerefeli minaresinin yanındaki kapının önüne, melekleri gördükleri noktalara, yeşil sütunlar diktiklerini iddia etmiş.

Camiye adını veren üç şerefeli minarenin önünde melekleri sembolize ettiği söylenen somaki yeşil mermer sütunlardan ikisi
II. Mustafa tarafından yaptırılan burmalı minare ve üç yeşil mermer sütundan biri

Caminin dört tane olan minarelerinin her biri farklı dönemlerde yapılmış. Camiye adını veren üç şerefeli minare, caminin orijinal minaresi. O dönemde, Osmanlı topraklarındaki en uzun minare olarak ünlenmiş. Tepesindeki külahı ile birlikte 76 metre yüksekliği var. Ayrıca, üç şerefesi olması da bir ilkmiş. Belirtildiğine göre, her şerefenin çıkış yolu ayrı olduğu için, müezzinler birbirlerini görmeden farklı şerefelere çıkabiliyorlarmış. Baklava desenli minare Fatih döneminde, kuzey taraftaki tek şerefeli minare I. Ahmet, burmalı minare ise II Mustafa zamanında yapılmış.

Mihrap ve iki yanındaki yeşil mermerden denge terazileri. Temelde bir kayma veya binanın dengesinde bir bozulma olduğu takdirde bu taşlar dönmüyorlar.
Çoğu eski camide kandillerin arasına yerleştirilen devekuşu yumurtaları burada da var. Devekuşu yumurtaları, dekoratif olmalarının yanı sıra, fare ve haşeratın yuva yapmasını ve örümcek ağı oluşumunu engellemek için kullanılırmış.

Caminin avlusuna üç ayrı kapıdan giriliyor. Çepeçevre, 22 kubbeden oluşan bir revak ve ortada da bir şadırvan var. İçeride, mihrabın iki yanındaki denge terazileri Mimar Sinan’ın da ilgisini çekmiş ve kendisi de yaptığı birçok camide bu tekniği kullanmış. Bilindiği gibi,  denge terazileri genelde mihrabın iki yanında yer alıyor. Normal şartlarda rahatlıkla dönen bu taşlar, eğer deprem, toprak kayması gibi nedenlerle binanın dengesinde bir bozulma  ya da temelde bir kayma olursa dönmüyorlar. Yanlış hatırlamıyorsam, Üç Şerefeli Cami’de taşlardan biri dönerken, diğeri dönmüyordu.

Caminin ceviz ağacından pencere ve kapı kanatları çok güzel

Caminin içinde, ceviz ağacından yapılma ahşap pencere ve kapı kanatlarına da dikkatinizi çekmek isterim. Maalesef, Edirne’deki pek çok eserin başına geldiği gibi, Üç Şerefeli Cami de Bulgar ve Sırp işgalleri sırasında yağmalanmış ve tahrip edilmiş. En son olarak, 2000’li yıllarda kapsamlı bir restorasyondan geçmiş.

Mimar Sinan tarafından yapılan Ali Paşa Çarşısı’nın (1569) İğneciler Kapısı

Edirne’ye gelip de meşhur ciğerinden yememek olmazdı. Galetaya bulanıp kızartılan ciğerin tadı (biraz da tuzlanınca) müthiş bana göre. En iyi ciğer nerede yenilir diye araştırınca internette karşıma bir takım yerler çıktı ama nedense, içime sinmedi. Bir türlü karar veremedim. Ben de, yurtdışında da uyguladığım yöntemi uygulayıp otelin resepsiyonundaki genç çalışana gerçek Edirnelilerin hangi ciğerciye gittiğini sordum. Bize, Üç Şerefeli Cami’nin yakınındaki, tarihi Ali Paşa Çarşısı‘nın içindeki Ciğerci Kemal Usta’yı önerdi. Güvendiğim bir arkadaşımın da, adını hatırlamasa da, tarihi bir çarşı içinde olan ciğerciye gitmemizi önerdiğini hatırladım. Muhtemelen burası idi. Aslında, çarşının içinde değil de, yan kapılarından birinin hemen dışında.

Ali Paşa Çarşısı’nın içi

Ali Paşa Çarşısı, Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazamlarından Semiz Ali Paşa tarafından, 1569 yılında Mimar Sinan’a yaptırılmış. Burası, epeyce uzun (300 metre) bir kapalı çarşı. Zamanında önemli bir ticari merkezmiş. Aralarında Evliya Çelebi’nin de bulunduğu pek çok seyyah buradan övgüyle söz etmiş. Şairler, hakkında methiyeler yazmışlar. Batı dünyasında, İstanbul’dan yazdığı mektuplarla ünlenen, 1716-1718 yılları arasında İngiltere Büyükelçisi olarak görev yapan Lord Edward Wortley Montagu’nün eşi, Lady Montagu de yazdığı mektuplarda Ali Paşa Çarşısı’nın temizliğinden özellikle söz etmiş. Okuma fırsatı bulduğum, Lady Montagu’nün  17 Mayıs 1718 tarihinde dostu Abbe Conti’ye Edirne’den yazdığı mektupta, Ali Paşa Çarşısı’nda 365 dükkan olduğundan söz ediyor ve gerek yerlerin gerekse dükkanların Londra’nın “Yeni Çarşısı”ndan ne kadar daha temiz olduğunu anlatıyor. 1992 yılında tamamen yandıktan sonra, restorasyon yapılan çarşıda günümüzde 130 adet dükkan bulunduğu belirtiliyor.

Ciğerci Kemal Usta’da kısa bir süre beklemek zorunda kaldık. Yine de, bir masaya oturmamız umduğumdan çabuk oldu. Dükkan çalışanlarının inanılmaz hızları sayesinde, burada her şey çabuk oluyor. Çok lezzetli bulduğum ciğerin yanında gelen ikramlar da çok lezzetli idi. Ancak, acı geldiği için bir kısmını yiyemedim. Oysa, kurutulmuş biber kızartması çıtır çıtır ve çok güzeldi. Sivri biber kızartması ve sosu da maalesef aynı nedenle fazla yiyemedim.

Karnımız doyduktan sonra sıra artık, Edirne’nin o ana kadar gittiğimiz her yerinden bütün zarafeti ile görünen, Selimiye Camii’ne geldi. Koca Sinan’ın, “ustalık eserim” dediği eserine…

Selimiye (1569-1575)

Sultan II. Selim, Selimiye Camii’ni yapması için Mimar Sinan’a emir verdiği zaman, ünlü saray mimarı 80 yaşında imiş. 1569 yılında yapımına başlanan Selimiye Camii, 1575 yılında tamamlanmış. Yukarda zarafet sözcüğünü bilerek seçtim. Çünkü, Selimiye bende ihtişamdan çok bir zarafet hissi uyandırdı. İçini gezerken de, tüm güzelliğine karşın, Süleymaniye’de hissettiklerimi yaşayamadım. Bunda yine içerisinin aşırı kalabalık ve gürültülü olmasının etkisi de olabilir. Bilemiyorum. Ama, ihtişamlı cami denince benim aklıma ille de Süleymaniye geliyor.

Selimiye’nin arka tarafında bulunan Edirne Eski Saray Hamamı

Selimiye Camii, zamanında  I. Murat’ın başlatıp oğlu Yıldırım Bayezid tarafından inşası devam ettirilen Eski Saray’ın olduğu yere yapılmış. Caminin arka tarafında bulunan ve günümüzde restore edilip kullanılır hale getirilen Edirne Saray Hamamı Eski Saray’dan günümüze kalan tek yapı. 14. yüzyılın ortasında Yıldırım Bayezid tarafından yaptırılan hamam, 1912-1913 Balkan Savaşı’na kadar kullanılmış. Savaş sırasındaki işgalde tahrip olmuş ve bir asır kadar kapalı kalmış. Yapılan restorasyondan sonra, 2009 yılında tekrar kullanılır hale gelmiş.

Selimiye’nin Ayasofya ile rekabet konusu olan kubbesi

Mimar Sinan’ın, otobiyografik eseri Tezkiretü’l- Bünyan’da belirttiği gibi, Selimiye’yi yaparken bir mimar olarak iki büyük hedefi olmuş. Birincisi, mimari açıdan hayran olduğu Ayasofya’nın kubbesinden daha geniş bir kubbe yapmak ve Süleymaniye’de geçemediği bu kubbe çapını, Selimiye’de başarmak.  Kimi sanat tarihçilerine göre Koca Sinan, Selimiye’de yaptığı 31,28 metre çaplı kubbe ile bunu başarmış. Ancak, Ayasofya’nın kubbesinin hafif elips bir yapıda olması ve doğu-batı ekseninde 31 metre çapında iken, kuzey-güney ekseninde 33 metre olması onun başarılı olamadığı görüşünü de ortaya çıkarmış.  Bu rekabet konusunda öne sürülen bir başka nokta da, Ayasofya’nın kubbesinin yerden yüksekliğinin 56 metre olmasına karşın, Selimiye Camii’nde bu yüksekliğin 43,28 metre olması.

Selimiye’nin küçük soğan kubbeleri ve minareleri

Sinan’ın ikinci hedefi ise, o zamana kadar Osmanlı coğrafyasında büyük şöhreti olan Üç Şerefeli Camii’nin ünlü minaresini geçmekmiş. Selimiye’nin dört köşesindeki üç şerefeli minareleri, yerden 85 metre yükseklikleri ile gerçekten çok güzel görünüyorlar. 3,8 metre çapı olduğu söylenen bu minarelerin şerefelerine de üç ayrı yoldan çıkılıyormuş. Açık olmadığı için biz göremedik. Zaten, o söz ettiğim deneyimden sonra minarelere tırmanmak gibi bir hevesim hiç olmadı.

Selimiye külliyesine giriş kapılarından biri ve kapıdaki zincirler
Balkan Savaşı (1912) sırasında Bulgar top atışları ile Selimiye Camii’ne verilen hasarlardan biri

Selimiye Camii’nin külliyesine sekiz kapıdan girilebiliyor. Bahçeye girişi sağlayan bu kapıların bazılarında yukardan ve yanlardan tutturulmuş bir zincir var. Öyle ki, içeri girebilmeniz için eğilmeniz gerekiyor. Bu zincirlerin başka bir fonksiyonları var mı bilemiyorum. Bir anlatıma göre, zincirler nedeniyle kapılardan eğilerek girmek zorunda kalan insanlar böylece camiye girerken saygı göstermeye ve tevazu ile davranmaya yönlendiriliyorlarmış.

Revaklı avlunun sütun başlarında Akdeniz mimarisinin çok farklı tarzlarının etkisi görülüyor. Lotus çiçekli ve mukarnaslı sütun başlıkları buna örnek.
Caminin ana kapısının tavanındaki ünlü baykuş motifi.
Süleymaniye Camii’nin kapısının tavanında da benzer bir baykuş bulunuyor. Kimi sanat tarihçileri bunun bir raslantı olduğunu savunsalar da, ben Mimar Sinan’ın bu bilgelik sembolünü bilerek buraya yaptığını düşünüyorum.

Selimiye Camii’nin geniş ve ferah bir avlusu var. Avlunun etrafında, sütunların üzerine oturtulmuş kubbelerle yapılmış bir revak ve ortada da mermerden hoş bir şadırvan bulunuyor. Sütunların başlıkları, farklı üsluplarda olmaları bakımından oldukça ilginç. Ayrıca, caminin ana kubbesinin etrafındaki sevimli küçük soğan kubbeler de Timur dönemi mimarisini hatırlatıyor.

Cami içindeki muhteşem 16.yy. İznik Çinileri
Selimiye Camii’nde, çini, kalem işi ve ünlü ters lale de dahil olmak üzere, 101 çeşit lale motifi olduğu söyleniyor

Selimiye’nin içindeki çiniler gerçekten çok güzel. Bunlar, 16. yüzyılın ünlü İznik çinileri. Bir kısmında müthiş lale motifleri var. Mihrap, minber, Hünkar mahfili, kadınlar mahfili, pencere ve sütun alınlıkları gibi yerlerde bulunan bu harika çinilerin bazıları ne yazık ki Rusların 1878 yılında Edirne’yi işgalleri sırasında sökülüp götürülmüşler. Rus generali Skobelef tarafından kaçırıldığı söylenen söz konusu çiniler günümüzde St. Petersburg’daki Hermitage Müzesi’nde sergilenmekteymişler. Ziyarete kapalı olduğu için gezemediğimiz ve sadece fotoğraflarını gördüğüm Hünkar mahfilinde, mihrabın sol tarafındaki güzelim çiniler, maalesef Ruslar tarafından acımasızca sökülmüşler.

Ahşap müezzin mahfilinin üstündeki kalem işleri
Müezzin mahfilinin ayaklarından birisi caminin payeleriyle aynı formda yapılmış

Cami içindeki bir diğer şaheser, ortada duran müezzin mahfili. Özellikle, elma ağacı ahşap üzerine yapılmış kalem işleri pek güzel. Bu işler, caminin yapıldığı dönemden kalma imişler. Hem duvar sıvası hem de ahşaba yapılabilen kalem işleri, üzerlerine çekilen sır sayesinde zamana karşı dayanıklı olabiliyorlarmış. 1950’lerde yapılan bir restorasyon sırasında iskelenin çökmesi nedeniyle müezzin mahfilinin tırabzanları kırılmış ama daha sonra onarılmış.

Müezzin mahfilinin altındaki tavanda bulunan çarkıfelek
Müezzin mahfilinin altındaki şadırvan
Ve ünlü ters lale…

Müezzin mahfilinin yüksekliği 2,40 metre. Altına girince, tavanında yine ahşaptan, çok güzel bir çarkıfelek görülüyor. Onun altında ise, küçük bir şadırvan var. Müezzin mahfilinin altı ve etrafı hemen hemen her dakika çok kalabalık. Bunun başlıca nedeni, mahfilin (kıbleye doğru, sol tarafta ve en önde olan) sütunlarından birinde bulunan ters lale kabartması. Herkes bu ters lalenin fotoğrafını çekmeye çalışıyor.  Lale konusunda yüzyıllar içinde yayılmış çeşitli söylentiler var. Bunların içinde en bilineni, caminin yapılacağı arazide bir lale bahçesi olan ve arazisini ısrarla vermeyi reddeden kadınla ilgili olan. Sözde Mimar Sinan, daha sonra güçlükle ikna edilen bu kadının aksiliğini simgelemek için buraya bir ters lale koymuş.  Bir başka rivayete göre ise, inşaat sırasında Mimar Sinan’ın Fatma isimli torunu Edirne’de ölünce, bir çırak ters laleyi onun anısına buraya yapmış. İşin aslının hiç böyle olmadığını, ters lalenin, tıpkı mihrabın yanındaki dönen taşlar gibi, binanın temelinde doğal bir afet nedeniyle bir oturma olup olmadığını anlamak için konduğunu söyleyenler de var.

Mihrap ve minber

Selimiye Külliyesi’nde Sıbyan Mektebi (ilkokul) ve birkaç medrese de bulunuyor. Bu binaların bir bölümünde şimdi, Türk İslam Eserleri Müzesi ve Selimiye Vakıf Müzesi var. Biz, küçük ama kayda değer eserler barındıran, birinci müzeyi görme fırsatı bulduk. Medrese binaları da cami yapılırken inşa edilmişler. Külliyenin hemen yanında yer alan Arasta ise, Sultan III. Murat tarafından, camiye gelir sağlaması için, Mimar Sinan’ın çırağı Davut Ağa’ya yaptırılmış.

Selimiye Camii’nin avlusundaki Selimiye Medresesi’nde bulunan Türk İslam Eserleri Müzesi 1925 yılında Atatürk’ün emriyle açılmış. Burası aynı zamanda, Edirne’nin ilk müzesi olma özelliğini taşıyor.

Yazımın başında da belirttiğim gibi, Edirne tarihi eserler açısından çok zengin bir şehir. Hal böyle olunca, gezdiğimiz yerleri bir yazıya hakkıyla sığdırmak çok zor. O nedenle, ikinci günümüzde gezdiğimiz muhteşem Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi ve Camii’ni, Arkeoloji Müzesi’ni, Büyük Sinagog’u ve eşsiz çinileri olan Muradiye Camii’ni bir sonraki yazıma bırakıyorum…

Eşyaların da Yaşam Yolculukları Var…

Antikacı dükkanlarını sever misiniz? Ben, konunun uzmanı gerçek tutkunlar kadar sık olmasa da, severim antikacılara gitmeyi. Ankara’da Kaleiçi ve Samanpazarı’ndaki antikacılara gitmişliğim vardır. İstanbul’da Çukurcuma ve Kadıköy’deki antikacılara da giderim arada. Her zaman bir şey de almam. Bakmakla yetinirim çoğunlukla.

Antikacılardan içeri her adım attığımda benzer ve karmaşık duygular yakalar beni. Onların o kendine özgü eski ahşap, toz ve biraz da havasızlık kokan ortamı beni hüzünlendirir. Bazısı gerçekten çok güzel ve zarif olan bu eşyaların, masaların, dolapların, sandalyelerin, konsol ve gardıropların o terkedilmiş hali beni üzer. Kim bilir ne günler görmüş, sahiplerinin kaderlerine koşut olarak neler yaşamışlardır? Acaba şu tuvalet masasında kimler oturup süslenmiştir? Belli ki İkinci Dünya Savaşı yıllarını geçirmiş şu radyonun düğmelerini kimler, hangi haberleri dinlemek umuduyla çevirmiştir? Evin büyüğü mutlaka, “Radyoyu açın da, ajansı dinleyelim”, demiştir. Benim çocukluğumda da haberler yerine ajans kelimesi kullanılırdı.

Kadıköy Antikacılar Çarşısında her dükkan ayrı bir dünya…

Her eşyanın mutlaka bir öyküsü, bir hayat çizgisi vardır. Üstünde yazılarımı yazdığım bu masa örneğin… Birkaç yıl önce bir antikacıdan almıştık. Yüz yıl civarında bir geçmişi olduğunu söylemişti dükkan sahibi. Başına her oturuşumda yeniden cilalanmış yüzeyinde elimi gezdirir, arada yazmaya ara verir, zarif pirinç süslemelerini okşarım. Bir zamanlar üstünde ne yazılar, ne mektuplar yazılmış olabileceğini düşünmekten hoşlanırım. Ağdalı bir dille yazılmış bir iş mektubu ya da dokunaklı bir aşk mektubu. Belki de bir veda mektubu. O, kaliteli kağıtlara mürekkepli kalem kullanılarak el yazısı ile yazıların yazıldığı zamanlardan kalma… Ama, artık üzerinde büyükçe bir ekran ve bir klavye var. Dolmakalemin kağıt üzerinde çıkardığı hoş ses yerine de, klavye tıkırtısı…

Yazı masam kim bilir neler gördü neler geçirdi…

Antika olsun olmasın, eşyaların parçası oldukları hayatlar ve onlarla ilgili anılar, sahiplerinin değişmesi ya da ölmesi ile birlikte bilinmez olurlar. Demode ya da eski bulduğunuz eşyaların bir hikayesi vardır. Belki zamanında çok beğenilerek alınmış ya da hediye edilmişlerdir. Ayrıca, bilmediğiniz halde, çok değerli de olabilirler. Belki dünyanın değişik yerlerinden alınmış, çok özel şeylerdir. Toplum olarak, eşyaların aile yadigarı olarak kuşaktan kuşağa geçmesi konusunda çok başarılı olduğumuz söylenemez. Bizde aile büyükleri öldüğü zaman, çoğu şey atılır veya yok fiyata satılır. O nedenle çoğu evde, bırakın birkaç kuşak öncesinden, anne babalardan bile kalmış ufacık bir şey zor bulunur. Zevklerin zamanla değişmesi normal. İnsanların kendi evlerinde yer olmaması da geçerli bir sebep. Ama yine de, aile belleklerimizi canlı tutacak bir iki parça kişisel eşyanın ya da mobilyanın gelecek kuşaklara kalması çok güzel bence.

Babaannemden kalma iki tane koltuk var. Hani şu kolları ahşap olan, eski tip koltuklardan. Ahşap yerleri ve döşemeleri elden geçirilmiş halde, çağdaş mobilyalarla uyumlu bir şekilde salonda yerlerini aldılar. Bana sık sık çocukluğumu anımsatıyorlar. Babaannemin ayda iki kere yapılan günlerini, aile toplantılarını, salonu boş bulduğumuz zaman yaşları bana yakın kuzenlerimle oynadığımız koltuk kapmaca oyunlarını hatırlatıyorlar.

Bundan otuz sene önce babaannem öldüğü zaman, hepimizin büyükleri vefat ettiğinde yapılanlar yapılmış, paylaşılacaklar paylaşılmış, atılacaklar, satılacaklar organize edilmişti. Ben süreci çok yakından izlememiştim ama, babamın bana söylediği bir cümle hala aklımdadır. “Kızım, bir evin kapatılması çok acı”, demişti. Çok üzgün olduğunu görebiliyordum ama, ne yaşadığını o zaman tam olarak anlayabildiğimi sanmıyorum. Anlamam için, aradan bir yirmi sekiz yıl geçmesi ve daha önce vefat eden babamın ardından, annemin de vefat etmesi gerekiyormuş. İnsan hiçbir şeyi, kendi başına gelmeden tam olarak anlayamıyormuş gerçekten. Altmış dokuz yıllık bir hanenin kapanması bana son derece acı gelmişti. Alınış ya da hediye ediliş öykülerini bildiğim, kimi bol kahkahalı neşeli günleri kimi acıları anımsatan eşyaları elden geçirmek çok zor olmuştu.

Burası, Kadıköy Antikacılar Çarşısında yazı masamı aldığımız dükkan

Bizim evlerimizin başına gelecek olan da benzer olacak, şüphesiz. Nereden, nasıl alındığı veya değerinin ne olduğu bilinmeyebilecek şeyler bir çırpıda yok olabilecek. Ben, belki üzerlerinde birkaç dakika daha durulur düşüncesi ile, bazı ufak tefek eşyanın altına küçük etiketler koymaya başladım. Üzerlerinde nereden, ne zaman alındıklarını veya kimin tarafından hediye edildiklerini belirten etiketler. Dediğim gibi, belki en azından, söz konusu eşyaların kaderlerini tayin etme konusunda çok aceleci davranılmaz böylelikle…

Geçtiğimiz Ekim ayında, İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) bir etkinliği için Pera Müzesi’ne davet edilmiştim. Öncesinde, müzenin kafesinde bir açık büfe kahvaltı vardı. Yağmurlu ve oldukça karanlık bir sonbahar günüydü. Zamanında gidebilmek için her zamankinden oldukça erken kalkmış, üstelik de yolda epeyce üşümüştüm. Salon henüz çok fazla dolu değildi. Gözüme kestirdiğim bir masaya oturdum. Yerleşip biraz soluklandıktan sonra, kahvaltı büfesinden bir şeyler almak için kalktım ve kuyruğa girdim.

Önce, onu fark etmedim… Salonun bir köşesi ile kahvaltı büfesinin başlangıç tarafı arasında sıkışıp kalmıştı. Siyah, kuyruklu bir piyano. İlk bakışta herhangi bir piyano. Sonra, üstünde bir açıklama olduğunu gördüm ve yaklaşıp okudum. Şaşırdım, kaldım… O piyanoyu o kafede daha önce de görmüştüm ama, demek ki yanına hiç yaklaşmamışım. Üzerine konan açıklamayı görmemişim. Oysa işte, eşyaların tahmin edemeyeceğimiz bir kader çizgisine sahip olabileceklerine dair müthiş bir örnek. Şanslı da üstelik. Nereden geldiği, kaç kere el değiştirdiği biliniyor. Bir de hangi ünlülerin parmaklarının tuşlarında dolaştığı… Pek çok ünlü besteci ve piyanistin kaybolup gitmiş piyanolarını düşününce, müthiş bir şans gibi geliyor insana. Tabii ki, hiçbir şeyin garantisi yok şu dünyada. Ama, en azından şimdilik, güvenli ellerde.

Siz, 20. yüzyılın en büyük sopranolarından biri kabul edilen Maria Callas’ın piyanosunun İstanbul’da olduğunu biliyor muydunuz? Belki de biliyorsunuz. Öyle ya, benim bilmiyor olmam pek çok kişi tarafından bilinmiyor demek değil. Doğrusu, ben bilmiyordum. O nedenle  o kadar çok şaşırdım. Hayranlarının “La Divina” diye hitap ettikleri o muhteşem sesin sahibine ait bir piyano, olsa olsa Yunanistan’da olur diye düşünürdüm ben. Ama, işte öyle olmamış, bu piyano ilginç bir şekilde İstanbul’a gelmiş. Bu konu hakkında birkaç makale, hatta bir roman bile yazılmış. Ancak, ben atlamışım hepsini.

Maria Callas

Pera Müzesi’nin kafesinde duran bu Steinway piyano herhalde Callas’ın piyanolarından sadece biriydi. Ama büyük olasılıkla ilk piyanosu idi. İlginç bir şekilde, önce Atlantik Okyanusu’nu aşmış ve Yunanistan’a gelmiş. Sonra önce Ankara’ya, oradan İstanbul’a ulaşmış. Dedim ya, eşyaların ilginç öyküleri olabiliyor…

Doğduğunda adı Maria Kalogeropoulou olan Maria Callas, 2 Aralık 1923 günü New Yok’da doğmuş. Yunanlı anne babası, Maria 13 yaşındayken boşanmışlar. Annesi boşandıktan sonra Maria’yı ve ablasını alarak gemi ile, yaşamlarını sürdürmek üzere, Atina’ya doğru yola çıkmış. Bu yolculuk sırasında götürdükleri eşyalar arasında, Maria’ya babasının New York’ta aldığı piyanosu da varmış. Piyanonun serüveni işte böyle başlamış. Gemi, Atlantik’i aşıp Cebelitarık’tan geçmiş ve Yunanistan’da Pire limanına yanaşmış. Kızının müzik yeteneğinin farkında olan annesi, Maria’nın eğitimine Atina konservatuarında devam etmesini sağlamış. Burada, geleceğin Maria Callas’ının yolu, zamanın büyük bir koloratur sopranosu ile kesişmiş. Elvira de Hidalgo (1892-1980) ile…

Elvira de Hidalgo (1892-1980)

İspanyol bir soprano olan Elvira de Hidalgo, efsanevi İtalyan tenor Enrico Caruso (1873-1921) ile defalarca sahneye çıkacak kadar parlak bir kariyerden sonra, İkinci Dünya savaşının başlarında, İtalya’dan ayrılıp, Atina’ya gelmiş. Hem operada primadonna olarak sahneye çıkmış hem de konservatuarda şan hocalığı yapmış. Bu sırada, Maria Callas da Elvira de Hidalgo’nun öğrencisi olmuş. İnternette izlediğim bir söyleşisinde Callas, İspanyol hocasından çok şey öğrendiğini, özellikle göğüs kafesini kullanmak konusundaki başarısını ona borçlu olduğunu söylüyor.

Savaş, yarattığı tüm yıkım ile Yunanistan’a yaklaşırken, Maria Callas Atina’da çok genç yaşta opera sahnesine çıkmaya başlamış. 1945 yılında tek başına, New York’taki babasının yanına dönmeye karar vermiş. Dönerken de, piyanosunu sevgili hocasına armağan etmiş. Çalması ve çaldığı zaman Callas’ı hatırlaması için… Maria Callas, başarılar, çalkantılar ve skandallarla dolu bir yaşama doğru yol alırken, Elvira de Hidalgo’yu ve artık onun olan piyanoyu da çok farklı bir kader bekliyormuş.

Maria Callas hocası Elvira de Hidalgo ile birlikte

O zamanlar, Ankara’da Devlet Konservatuarı, Devlet Operası ve Tiyatrosu’nun kuruluş yılları. Bunun için, Alman oyuncu, eğitmen, tiyatro ve opera yönetmeni Carl Ebert (1887-1980) Ankara’ya davet edilmiş. Carl Ebert, Nazi karşıtı olduğu için Almanya’yı terk edip Arjantin’e yerleşmişken, Türkiye Cumhuriyeti’nin daveti üzerine Ankara’ya gelmiş ve on yıl burada yaşamış. Ebert, Ankara Konservatuarı’nı kurduktan  sonra Atina’da bulunan Elvira de Hidalgo’yu Ankara’ya davet etmiş. Savaş sırasında Almanların, İtalyanların ve Bulgarların saldırısına uğrayan Yunanistan’da o sırada açlık ve yokluğun iyice artması üzerine, Hidalgo bu daveti seve seve kabul etmiş. Öğrencisinin hediyesini geride bırakmak istemediği için de, Callas’ın piyanosu onunla birlikte, bu kez tekrar Atina’dan Pire’ye, oradan da gemi ile İstanbul’a gelmiş. Karaköy rıhtımına yanaşan gemiden indirilen piyano, bir tekne ile Haydarpaşa Garına götürülüp Ankara trenine konmuş. Yıl, 1945.

Elvira de Hidalgo, Ankara’da iki yıl kadar kalmış ve bu sırada Leyla Gencer ve Suna Korat’ın şan eğitimlerine de katkıda bulunmuş. Hidalgo 1947 yılında rahatsızlanınca, Türkiye’den ayrılmaya karar vermiş. Ancak, Milano’ya giderken piyanosunu yanında götürmek yerine, sevgilisi ve dostu Mordo Dinar’a bırakmış. Ünlü bir hukukçu olan Dinar, küçük yaşta keman ve piyano çalmayı öğrendiği için müzik ile yakından ilgiliymiş. Bu anlamda, Maria Callas’ın piyanosunun şanslı olduğunu söyleyebiliriz. Bir ara, evde çok yer kapladığı gerekçesi ile piyanoyu bir antikacıya satmış olsa da, birkaç gün sonra, o sıralar iyice ünlenen Maria Callas’ı radyoda dinleyince, pişman olmuş. Piyanoyu geri vermek istemeyen antikacıyı, sattığı fiyatın iki katını ödeyerek razı edebilmiş.

Yiğit Okur’un kitabı, Maria Callas’ın piyanosunun serüveninin üzerine kurgulanmış bir roman

Mordo Dinar gibi Galatasaray Lisesi mezunu ve hukukçu olan, edebiyatçı Yiğit Okur, Suna ve İnan Kıraç’ın verdiği bir davette, Maria Callas’ın piyanosunun öyküsünü sahibinden dinlemiş. Çok etkilenmiş. Piyanonun insana neredeyse inanılmaz gelen bu serüveni, onun Piyano isimli romanının esin kaynağı olmuş. Dinar 2002 yılında öldüğü zaman, kendisinin İspanya’da yaşayan kızı piyanonun akıbeti konusunda Yiğit Okur’dan yardım istemiş. Öyküsünü romanlaştırdığı piyanoya sahip çıkmasını rica etmiş. Bunun üzerine Yiğit Okur, piyanoyu almaları için Suna ve İnan Kıraç çiftine teklifte bulunmuş. Emin ellerde olması ve Pera Müzesi’nde sergilenmesi için. Mordo Dinar’ın kızı bunun karşılığında sadece, İstanbul’a gelirse Boğaz’daki salaş lokantalardan birinde kendisine rakı ve lüfer balığı ısmarlanmasını istemiş…

Maria Callas’ın piyanosu artık Pera Müzesi’nde…

Bir Kitabın Hatırlattıkları…

İngilizce yazdığım, İstanbul’a dair  www.mybeautifulistanbul.com blogunu başlatmak bir hayli vaktimi alınca, buraya yazmam aksadı. Bundan sonra, iki blogu belli bir tempoda yürütmeye çalışacağım.

Çevremden önerilen kitapları okumak konusunda oldukça ağırdan alan bir yapım vardır. Bu, öneren kişilerin zevklerine güvenmediğimden değildir. Çocukluğumdan beri, kendi kafamda oluşturduğum bir kitap listesi vardır. Bir kitabın bende uyandırdığı bir merak ya da sadece bir his, daha sonra hangi kitaplara yöneleceğimi büyük ölçüde belirler. Bazen de gittiğim bir yer ya da içinde bulunduğumuz mevsim seçimlerimi etkiler. Örneğin, Rus klasiklerini sonbahar ve kış aylarında, Latin Amerika edebiyatını yaz aylarında okumaktan hoşlanırım. Arada tabii ki, bir şekilde bana önerilmiş veya yeni çıkmış bir kitabın cazibesine kapıldığım da olur. Geçtiğimiz aylarda yakın bir arkadaşımın önerdiği bir kitap da bu şekilde aradan sıyrıldı ve Ömer F. Oyal’ın Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Zaman Lekeleri’ni okudum.

Zaman Lekeleri, bir tren vagonunun ağzından anlatılan ve okuyucuyu 1900’lerin başındaki Osmanlı İmparatorluğu dönemi ile 1943 yılının Türkiye Cumhuriyeti arasında götürüp getiren bir roman. Yazarın bugüne kadar iki kitabını okudum. Her ikisinde de iki zaman dilimi arasında ustalıkla gidip geliyordu. Bu tekniği bu kez bir tren vagonu aracılığıyla kullanması çok hoşuma gitti. Kullanımda olduğu süre boyunca fonda yaşanan siyasal ve sosyal gelişmelere, tarihi olaylara paralel olarak değişen insan ilişkilerini ve insanlık hallerini bundan daha iyi anlatacak bir mekan olamazdı bence.

Çukurova Ekspresinin bir parçası olan 11 numaralı vagon, 25 Temmuz 1943 günü Adana-İstanbul seferi için yola çıkar. Vagonun değişik kompartımanlarında farklı sosyal sınıflardan, mesleklerden, farklı yaşlarda insanlar vardır. Çocuklar, yaşlılar, yasak aşk veya namus meselesi yüzünden kaçanlar, kovalayanlar, müzisyenler, askerler, memurlar, jandarma eşliğinde nakledilen bir mahkum, Cumhuriyet rejimine yirmi yıldan beri ayak uyduramamışlar, bu yeni idarenin sağladığı haklarla kazandığı özgüveni sergilemekten çekinmeyen eğitimli kadınlar ve onların yanında hala feodal baskının pençesindeki kadınlar… Hepsi, iki gün için bu vagonun misafirleri…

Sultan II. Abdülhamit tarafından yaptırılan Sirkeci Garı (1890)

11 numaralı vagonun anavatanı bu topraklar değildir aslında. O, on dokuzuncu yüzyılın sonunda Almanya’da yapılmış ve çok sevdiği ormanları ardında bırakarak, Osmanlı’nın payitahtı İstanbul’a getirilmiştir. Kadife kaplı koltukları, pırıl pırıl cilalanmış ahşap işleri ve üstlerinde hem Latin alfabesiyle yabancı dilde hem de Arap harfleriyle Türkçe yazılı pirinç uyarı levhaları ve koltuk numaraları olan şık bir vagondur. Hiçbir zaman tam olarak tamamlanamamış olan İstanbul-Bağdat demiryolu hattında, 1900’lerin başında göreve başlamış ve koca bir İmparatorluğun önce geçirdiği savaşlara, sonrasında yıkılmasına ve yeni bir devletin kurulmasına tanıklık etmiştir. Zaman geçip devran döndükçe, kendi görüntüsü kadar, taşıdığı insanların da görüntüsü ve giyim kuşamı değişmiştir. Eskimiş, yıpranmış, her tarafından sesler gelir olmuştur…

TCDD Demiryolu Müzesi, Sirkeci Garı
Yasaklar…
TCDD Demiryolu Müzesi, Sirkeci Garı

Osmanlı döneminde demiryolu inşaatları önemli bir atılım yapma  ve çağı yakalama çabasının işaretleri. Ne var ki, sermaye kaynağının eksikliği nedeniyle, demiryolu yapımlarının ülkeye maliyeti parasal borçlanmanın dışında da çok ağır olmuş. Osmanlı topraklarındaki ilk demiryolunun yapımına 1851 yılında İskenderiye-Kahire hattı ile başlanmış. Anadolu’da ise ilk demiryolu hattı, 1866’da hizmete açılan İzmir-Aydın demiryolu olmuş. Her ikisini de İngilizler yapmışlar.

Paris’ten İstanbul’a ilk seferine 4 Ekim 1883 günü çıkan ve ‘Yürüyen Saray’ olarak da anılan Orient Ekspres’in gümüş yemek ve çay takımları. Tren, 3186 kilometreyi 80 saatte katetmiş
19. ve 20. yüzyılda yemekli vagonlarda kullanılan porselen ve gümüş servis takımları
TCDD Demiryolu Müzesi, Sirkeci Garı

Zaman Lekeleri’ni okurken, aklıma yıllar önce okuduğum bir başka kitap geldi. Orhan Kurmuş’un Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi kitabı, içerdiği istatistiksel ve tarihi bilgilerin yanında, en çok İzmir-Aydın demiryolunun yapımı ile ilgili verdiği bilgilerle zihnimde yer etmiş. O zamanlar İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi olan Lord  Stratford’un Alsancak tren istasyonunun temel atma töreninde (16 Kasım 1858) yaptığı konuşmada belirttiği gibi, İzmir-Aydın demiryolu hattının İngiliz sanayi ürünlerinin ve sermayesinin Türkiye’ye girişini kolaylaştıracağı belliymiş. Bu, İngilizler açısından tahmin edilebilecek bir fayda. Beni asıl hayrete düşüren, verilen diğer imtiyazlar olmuştu. Anlaşmaya göre, demiryolunun yapılması, işletilmesi ve yenilenmesi için gerekli tüm mallar gümrük vergisi ödemeden Türkiye’ye sokuluyordu. Ayrıca, demiryolunun inşaatı sırasında İngiliz şirket Osmanlı Devletine ait olan toprakları, madenleri ve ormanları bedava kullanabiliyordu. Demiryolu kullanıma açıldıktan sonra, şirket hattın 45 kilometre çevresinde bulunan madenleri az bir vergi ödeyerek işletme hakkına da sahipti. Bunu okuyunca ilk aklıma gelen, böylesi bir hakkın, o bölgede bulunan arkeolojik eserlerin yurtdışına götürülmesini de ne kadar kolaylaştıracağı olmuştu. Yurtdışında, Londra’daki British Museum ve Berlin’deki Pergamon (Bergama) Museum gibi müzelerde gördüğümüz Anadolu’dan götürülmüş (ya da kaçırılmış)  arkeoloji şaheserlerinin açıklayıcı tabelalarında yazılı olan “Osmanlı Padişahının izniyle getirilmiştir” ibareleri, verilmiş bu ve benzeri imtiyazlara dayandırılıyor olsa gerek.

Osmanlı Hükümeti şirketin yönetimine hiçbir şekilde karışmamayı taahhüt ettiği gibi, rakip bir şirket kurulmasına da izin vermeyecekti. Anlaşmada bir de, günümüzde Yavuz Sultan Selim ve Osman Gazi köprülerini inşa eden ve işleten şirketlerle yapılan anlaşmaları anımsatan maddeler bulunuyormuş. Buna göre, Osmanlı Hükümeti demiryolunun ilk kısmı devreye girdikten sonra  elli yıl süre ile her yıl, şirket sermayesinin %6’sı oranında bir karı garanti ediyor ve kar bu oranın altına düşerse üstünü tamamlamayı yükleniyordu.

Şark Demiryollarına ait projeler, haritalar ve vaziyet planları (1888-1900)
TCDD Demiryolu Müzesi, Sirkeci Garı

Yapımına, Sultan II. Abdülhamit’in iradesi ile, 1888 yılında başlanan Anadolu-Bağdat demiryolu hattı için de, bu kez Almanlara çok benzer imtiyazlar tanınmış. Anadolu’yu Irak’a bağlarken hem bölgenin ekonomik ve ticari gelişimini hızlandırmak hem de bölgede asayişi sağlamak hedeflenmiş. Bir yandan da, zaman içinde Berlin’den Irak’a kadar bir koridor oluşturmak fikri, Almanlara stratejik açıdan çok cazip gelmiş. Ancak, Bağdat’tan sonra Basra’ya da uzanması düşünülen bu hat hiç bir zaman tamamlanamamış. 1888-1895 yılları arasında İzmit-Ankara-Konya hattı bitirilmiş. Irak’ta ise, Bağdat-Samarra hattı döşenmiş ama Anadolu ağı ile birleştirilememiş. Birinci Dünya Savaşı’nın da etkisi ile, Anadolu’daki hat 1918 yılında ancak Mardin Nusaybin’e kadar gelebilmiş. Nusaybin’den İstanbul’a giden ilk ve son tren, 9 Ekim 1918 günü, Bağdat demiryolunda çalışan Almanları, ailelerini ve Alman askeri yetkililerini bölgeden kaçırmak için kullanılmış.

Bağdat demiryolu ile taşınan Alman askerleri (1918)
Kaynak: dunyabulteni.net

Kitapta, yukarda özetlediğim tarihsel gelişmelere olay örgüsü içinde çok güzel bir şekilde değiniliyor. 11 numaralı vagonun, 1943 yılının Temmuz ayında yapılan iki günlük Adana-İstanbul yolculuğu sırasında yaşananların arasına serpiştirdiği kişisel tarihi, bize Anadolu-Bağdat demiryolu hattının da başlangıcını ve sonunu anlatıyor.

TCDD Demiryolu Müzesi, Sirkeci Garı

Zaman Lekeleri, her okuyanın üstünde aynı etkiyi yaratır mı, bilemiyorum. Bende, çeşitli zamanlarda yaptığım tren seyahatlerinin anılarını canlandırdı. Değişen zaman ile birlikte, sadece trenlerin hızlanıp modernleşmediğini, tüm tren kültürünün de artık eskisi gibi olmadığını ve olamayacağını düşündürdü…

Sirkeci Garı (1890)

Ondan önce trene binip binmediğimi tam olarak hatırlayamıyorum ama, benim aklıma ilk gelen, dört beş yaşlarımdayken Selanik’ten Almanya’ya yaptığımız yolculuk. Kaç günde gittiğimizi, nerelerden geçip, nerelerde durduğumuzu hiç bilmiyorum. Yalnız, iç içe iki kompartımanımız olduğunu ve vagonun kuşetli olduğunu anımsıyorum. Annem ve babamın kompartımanının içinden geçilen ikinci bir kompartımanda ağabeyimle ben kalıyorduk. Aradaki sürgülü kapı açık tutulunca, oldukça geniş bir alan oluyordu. Gece olunca, oturma yerinin sırt tarafının yukarı kaldırılıp bir yerlerden çıkan genişçe kuşaklarla yan taraftaki kancalara tutturulduğunu ve böylelikle ranza şeklinde iki yatma yerinin ortaya çıktığını hayretle izlemiştim. Üst katta benim yatmam tabii ki söz konusu olmamıştı. Orası ağabeyimindi. Ama, ben de alt tarafın kuytuluğunu çok sevmiştim. Gündüzleri ise, ağabeyim kendine ayrı bir eğlence yaratmıştı. Kuşetlerin kuşaklarını bir şekilde birbirine ekleyerek, kendine bir salıncak yapmış, annem ile babamın, “Oğlum, yapma” demelerine aldırmadan sallanmayı sürdürmüştü…

Bizler, trenlerin bir zamanlar gerçek anlamda kara tren olduğunu bilen kuşaklarız. Şimdilerde lokomotifler ve vagonlar her renk olabiliyor. Hele kuzey ülkelerinde, kapalı havaların iç sıkıcılığını kırmak için olsa gerek, sarı ya da kırmızı, capcanlı renklerde trenler görmüştüm. Bence bir zamanlar trenlere kara tren denmesinin nedeni sadece lokomotif ve vagonların renkleri değil, bir de çıkardıkları duman, is ve kurumdan dolayı olsa, yeridir. O zamanlar trenleri harekete geçiren enerji kaynağı kömür olduğu için yolculuk sırasında vagonların içine kadar giren yoğun bir kurum serpintisi olurdu. Yine çocukken Doğu Anadolu’da Aşkale ve Erzincan’a yaptığım birkaç yolculukta oturduğumuz deri koltukların ve pencere içlerinin simsiyah olduğunu anımsıyorum. Bir de tren tünele girdiği zaman tesadüfen pencere açık kalmışsa, yandınız! Bu kirlenme o kadar yoğun olurdu ki, annem aylar öncesinden, bütün bir yolculuk sırasında giyebileceğim daha eskice kıyafetleri düşünür ve saklardı. Ankara tren garına bizi uğurlamaya gelen akrabalara el sallayıp, tren iyice uzaklaştıktan sonra üstümüzü değiştirir, neredeyse 24 saat süren yolculuğun sonunda o yol kıyafetlerini çıkarıp atar ve gideceğimiz yere yine düzgün giysilerimizle inerdik.

Eskiden, belki günümüzdeki kadar çok yolculuk yapılmadığından, insanların birbirini mutlaka yolcu etme ve karşılama adetleri vardı. Örneğin çocukluğumda, yukarda bahsettiğim Doğu yolculuklarına giderken, babaannem ve dedemin, amcamın, yengemin ve kuzenimin bizi uğurlamak için Ankara garına geldiklerini, dönüşte de karşıladıklarını hatırlıyorum.

1940’larda Ankara Merkez Garı
Kaynak: donanimhaber.com

Eski garın yetmeyen kapasitesi nedeniyle yapılıp, 1937 yılında hizmete açılan Ankara Merkez Garı o zamanlar bana çok büyük görünürdü. Önündeki mermer basamakları çıkınca, içerdeki yüksek tavanlı ve mermer kaplı salonun çok görkemli olduğunu düşünürdüm. Yan taraflarda bu salona bakan bilet gişeleri ve bekleme salonları vardı. Büyük salonun içinden geçip perona çıkınca heyecanım artardı. Zaten heyecandan çoğunlukla bir gece öncesinde doğru dürüst uyuyamamış olurdum. Peronda bekleyen yolcular, uğurlamaya gelenler ve rayların üstünde ileriye atılmak için sabırsızlanan dev, simsiyah bir hayvan gibi hırıldayan lokomotif ve peşi sıra vagonlar. Ara sıra lokomotiften çıkan yoğun buhar dumanı da, bir film karesi gibi hatırladığım bu sahnenin önemli bir parçası olurdu hep. Son anda alelacele yapılan sohbetler, uğurlamaya gelenlerin yolculuğa çıkacak olanlar için (çoğunlukla kendilerinin yapıp) getirdikleri yollukların verilmesi, “mutlaka yazın” ya da “varınca bir telgraf çekin” tembihleri…

Sonra… Lokomotifin acı düdüğüne karışan görevlilerin düdükleri… Sarılıp öpüşmeler. Vedalaşmalar. Etrafta göze çarpan acıklı ayrılma sahneleri. Giden oğluna ağlayan analar. Sevgilisi, nişanlısı veya eşi için gözyaşı dökenler. Görevlilerin, öttürdükleri düdüklerine ek olarak sözlü uyarılar yapması üzerine gelen, önceden mutlaka eşyaların yerleştirildiği, vagonlara binme vakti… Lokomotiften gelen son bir feryat daha ve trenin ağır ağır harekete geçmesi. Peronda trenin ardından el sallayanları artık göremez oluncaya kadar pencereden sallanan eller, mendiller… O arada tren de artık hızlanmaya başlamıştır. Artık derin bir nefes alınır, pencereler kapatılır ve herkes yerine oturur. Bir süre trenin tıkırtısı dinlenir. Vücut vagon tekerleklerinin rayların üzerinde çıkardığı monoton sese ve sallantının ritmine alıştıktan sonra insanlar yavaş yavaş dikkatlerini kompartımandaki diğer yolculara çevirirler. Birbirlerini tartarlar. İyi yolculuklar dilenir. Denk gelirse sohbet edilir.

Annem genelde insanlara karşı hep mesafeli bir insan olduğu için, eğer kompartımanda başkaları varsa, asla kimse ile öyle uzun boylu sohbetlere girmezdi. Samimi olmaya çalışanlara karşı da kendine göre yöntemleri vardı. Yemek zamanı gelip yolluklar açılmaya başlandığı zaman kendisi bizimkilerden ikram eder ama, ısrarlara başarı ile karşı koyup, bize ikram edilenleri bir şekilde geri çevirirdi. Öyle sanıyorum ki, bu da mesafeyi koruma yöntemlerinden biriydi.

Özellikle Doğu Ekspresinde yemek vagonu, daha çok erkeklerin içki içmek için uzun saatler vakit geçirdikleri, kesif sigara dumanı olan bir yerdi. Zamanın Türkiye’sinde her yerde ve her koşulda sigara içilirdi. Trenlerin yemek vagonları da bir istisna değildi tabii ki. Bu koşullar altında, yanınızdaki yolluklarla karnınızı kompartımanınızda doyurmak en akıllıca iş olurdu. Çocukken klasik yolluklardan kuru köfteye bayılırdım. Onun dışında, haşlanmış yumurta ve çeşit çeşit böreklerin, arada atıştırmalık poğaçaların tadına doyum olmazdı.

1970’li yıllarda bir kere de annemle tren ile Diyarbakır’a gitmiştik. Daha rahat olsun diye, biletleri bir kompartımanda sadece ikimiz olacak şekilde almıştık. Aradan geçen on yıl içinde Ankara’nın doğusuna giden trenlerde pek fazla bir değişiklik olmamış görünüyordu. Aynı is, pas ve kirlilik devam ediyordu. Trende, hırpani kılıklı ve uzun saçlı bir takım adamlar vardı. Koridorda gidip gelmelerinden ve bir ara bizim kompartımanın kapısını açıp, hiçbir şey demeden bakmalarından çok tedirgin olmuştuk. Gece yatarken kapının önüne bir bavul koyduğumuzu hatırlıyorum. Sabaha karşı bir takım gürültülerle uyandık ve camdan bakınca trenin, ıssız bir istasyonda durmuş olduğunu gördük. Bağrışmalara ve koşuşturmalara hiçbir anlam veremedik. Açıkçası, epeyce korktuk. Sonra, daha önce gördüğümüz o uzun saçlı adamların birkaç kişiyi zorla trenden indirmelerini izledik. İndirilenlerin elleri kelepçeli idi. Tren ağır ağır hareket etmeye başladı. Kompartımanları gezen kondüktörden, narkotik şubeden polislerin uyuşturucu kaçakçılarına operasyon yaptığını öğrendik.

Son yıllarda Doğu Ekspresi ile Kars’a gitmek adeta moda oldu. Nihai hedef Kars’ı görmek olsa da, ben bunun günümüzün modern ama biraz da yavan yaşamından nostaljik bir kaçış arayışı olduğunu düşünüyorum. Günün birinde ben de bu yolculuğu yapmak, belleğimde kalan görüntülerle günümüzdekileri karşılaştırmak isterim. Başta trenin kendisi olmak üzere, pek çok şey farklı olacaktır tabii ki. Trenin yol boyunca su ve kömür ikmali yapması gerekmeyeceği gibi, içinden geçilen şehirler, istasyonlar, inip binen insanlar da aynı olmayacaktır. Erzincan’a varmadan önce Divriği’de, yandaki demiryolu hattında yola çıkmayı bekleyen üstü açık katarların içinde, kırmızımsı renkteki demir cevherlerini görmek mümkün müdür hala? Ya, dağ başlarında trenin yolunu gözleyen ve trenden atılan gazeteleri kapmak için bekleyen köy çocukları? Hiç sanmıyorum. Trenleri ancak eğlence olsun diye bekliyorlardır. Dünyadan haberdar olmak için artık trenden atılan gazetelere ihtiyaçları yok onların…

TCDD Demiryolu Müzesi, Sirkeci Garı

Salvador Dali’nin Dünyasına Yolculuk

Kürelerin Galatea’sı, Dali (1952), Teatre-Museu Dali

İtiraf edeyim… Ben, Salvador Dali’ye çok büyük bir hayranlık duymazdım…

Benim kuşağımın şansı, aralarında Picasso, Dali, Miro gibi ressamlar, Sartre ve Aragon gibi edebiyatçılar bulunan birçok ünlünün yaşadığı döneme yetişmiş olmamız.  O nedenle, bu kişiler hakkında gazetelerde çıkan güncel haberler, zaman zaman söyleşiler oldukça olağandı bizim için. Örneğin lise yıllarımdan, Dali ile ilgili çıkan pek çok haber ve resim hatırlıyorum. Zamanın siyah beyaz baskılı gazetelerinde, kağıdı delecekmiş gibi deli deli bakan ve kocaman açılmış gözleri ile, eksantrik bir habere eşlik eden fotoğraflarını çok net hatırlıyorum. O sıralar tam olarak anlayamadığım Teatre-Museu Dali’nin (Tiyatro-Müze Dali) açılışı, daha sonra taparcasına sevdiği eşi Gala için satın aldığı şato, Gala’nın izniyle yaşadığı o zamanların tuhaf şarkıcısı Amanda Lear ile olan enteresan ilişkisi… 

Sanırım, eserlerinin renkli fotoğraflarını ilk olarak görmem daha sonralarıydı. Üniversite yıllarımda, bir arkadaş Dali’ye ait bir sanat kitabı getirmişti okula. Akan saatler, arılar, böcekler, üst gövdesi çekmecelerle dolu Venüs’ler gibi daha pek çok şeylerle dolu bu resimler bana çok tuhaf gelmişti. Epeyce de ürkütücü… 

Sonra, dünyanın çeşitli yerlerindeki sanat müzelerinde gördüğüm tek tük Dali tabloları oldu. Bir de tabii, Eylül 2008-Şubat 2009 tarihleri arasında, İstanbul Sabancı Müzesi’ndeki Dali Sergisi var. Yine benim için anlaşılmaz bir takım semboller ve keskin bir ticari zeka ile, aynı zamanda hediyelik eşyalara dönüştürülmüş objeler. Ben de çoğu insan gibi Dali’nin, sanatını paraya çevirmek konusunda epeyce hünerli olduğunu düşünmüştüm. Sonradan, bu giderek sanattan ticarete kayışın büyük ölçüde, başta eşi Gala olmak üzere, çevresinde onun sırtından geçinen bir dizi sekreter ve yardımcılarının yol açtığı  bir şey olduğunu öğrendim.

Atomik Leda (1949)-Teatre-Museu Dali
Atomik Leda (1949), Teatre-Museu Dali

Bir sanatçı olarak Salvador Dali’ye karşı duyduğum ilgi ve merak hep bu şekilde, mesafeli oldu. Ama, Mayıs ayında Barselona’ya gittiğimiz zaman, bu ünlü Katalan ressamın müzesine gitmezsek ayıp olur diye düşündüm. Gitmeden önce yaptığım ön araştırma sırasında, Barselona’da bir Dali müzesini boşu boşuna arayıp durdum. Yoktu… Tüm dünyanın yere göğe koyamadığı Dali’nin, Katalonya’nın baş şehri Barselona’da en ufak bir müzesi yoktu. Bir anlam veremediğim bu durumun sebebini daha sonra öğrenecektik. Öyle anlaşılıyordu ki, Dali’yi daha yakından tanımak için, Barselona’nın 150 kilometre kadar kuzeyinde, Pirene Dağları’nın eteklerinde ve Fransa’ya 25 kilometre kadar mesafede olan Figueres’e gitmek gerekecekti. Dali’nin “dünyanın en büyük sürrealist nesnesi” olarak tanımlayıp tasarladığı Tiyatro-Müze Dali, aynı zamanda sanatçının doğduğu şehir olan Figueres’deydi. Dali ile ilgili çevredeki diğer yerler, Pubol’de Gala için satın aldığı Casa Museu Castell Gala Dali ve Portlligat’taki evi ve stüdyosu idi. Barselona’dan günübirlik gitmeyi planladığımız için, bir seçim yapmak gerekiyordu. Üstelik, tüm bu yerlerin bağlı olduğu Girona kenti de gitmeye değecek bir yer gibi gözüküyordu. Son yıllarda insanların akın akın Girona’ya gitmesinin nedeni Game of Thrones dizisinin büyük bir kısmının burada çekilmesi olsa da, şehrin esas özelliği, buranın tarihsel olarak Yahudiler için önemli bir Orta Çağ kenti olmasından kaynaklanıyor. 

Epeyce vakit harcadıktan sonra, bir günde belirttiğim yerlerin hepsine gidemeyeceğimizi anladım. Zor bir seçimdi açıkçası. Sonunda, seçimimi Figueres ve Pubol şatosundan yana yaptım. Biraz serin ama güzel bir Mayıs sabahı, rehberimizle birlikte yola koyulduk. Akşam döndüğümüzde, Salvador Dali ile ilgili farklı bir perspektife sahiptim. Zekası ve yaratıcılığı ile delilik ve dahilik arasında gidip gelen bu sanatçının, korkuları, fobileri, iktidarsızlığı ve acıları nedeniyle insanın içini burkan ve üzen bir yanı olduğunu düşünüyorum artık.

Barselona’dan döndükten sonra, bloğumda gezimizle ilgili beş tane yazı yazdım. Figueres ve Pubol’e yaptığımız geziyi ise, bir türlü yazamadım. Araya yaz girdi. Başka yazılar girdi. Erteleyip durdum… Ta ki… 17 Ekim 2018 günü, o büyük bir mütevazilikle kendisine foto muhabiri dese de, benim için büyük bir sanatçı olan Ara Güler’in vefatını öğrenene kadar… Venedik’te iken aldığım bu üzücü haber üzerine, bu yazıyı yazmaya kesin olarak karar verdim. 

Bundan on yıl kadar önce, yurtdışına götürmek üzere bir hediye ararken, Ara Güler’in “Yeryüzünde Yedi İz” isimli kitabına rastlamıştım. Kitapta Ara Güler’in yedi tane dünyaca ünlü kişi ile yaptığı foto-röportajlar vardı. Büyük usta, hem aralarında Salvador Dali’nin de olduğu bu kişilerin inanılmaz etkileyici fotoğraflarını çekmiş hem de bu çekimleri nasıl bir süreçte çektiğini kaleme almıştı. Dali’nin dışındakiler, Bertrand Russell, Tennessee Williams, Louis Aragon, William Saroyan, Marc Chagall ve Pablo Picasso idi. Yapı Kredi Yayınları’ndan, büyük boy ve sert kapaklı olarak çıkmış kitabın bir de üstelik İngilizce baskısı da vardı. Doğrusu, harika bir hediye olmuştu.

Ara Güler’in 1971 Yılında Paris’teki Meurice Hotel’in 101 Numaralı Süitinde Çektiği Dali Fotoğraflarından Biri-Yeryüzünde Yedi İz, s.151

Ara Güler’in vefat ettiğini medyadan öğrenince, aklıma ilk olarak bu kitap ve kitaptaki Dali bölümü geldi. Kitaptan kendim için de alıp almadığımdan emin değildim. O zamandan beri aradan bir ayrılık ve iki taşınma geçmişti. Nitekim, dönüşte tüm aramalarıma rağmen kitabı bulamadım. Baskısı çoktan tükendiği için, kitapçılarda da yoktu. Tek seçenek sahaflarda şansımı denemek diye düşünürken, çağımızın mucizesi internet aklıma geldi. Evet, tahmin ettiğim gibi, artık sahaflar da (en azından bazıları) internetten satış yapıyorlardı. Bunların bir tanesinde, “Yeryüzünde Yedi İz” kitabının bir kopyası olduğunu sevinçle gördüm. Bir iki gün içinde elime ulaştı. Üstelik, durumu çok da kötü değildi.

Salvador Dali’nin Bu Fotoğrafını Çekmek İçin Ara Güler ve Dali Meurice Hotel’deki Süitin Perdesini Çekip İndirmişler. Korniş Sıva Parçaları İle Beraber Yere Düşmüş. Mobilyalar Çizilmiş ve Süs Eşyaları Kırılmış. Ustalar Aldırmamışlar-Yeryüzünde Yedi İz, s.172

27 Mayıs 2018 sabahı saat dokuzda, bizden istendiği gibi, Barselona’daki otelimizin lobisinde oturup beklemeye başladık. Bu kez, bazı lojistik zorlukları göz önüne alarak, araba kiralamak yerine, özel bir tura katılmayı tercih etmiştik. Birkaç dakika sonra, biraz ilerdeki koltuklardan uzun boylu,  sarışın bir adam kalktı ve bize doğru geldi. Rehberimiz olduğunu söyledi. Dışarıda park ettiği beyaz renkli arabasına bindik ve Figueres’e doğru yola çıktık.

Annesinin Alman, babasının Katalan olduğunu söyleyen rehber başta biraz itici geldi. Karşılıklı olarak birbirimize ısınmamız epeyce vakit aldı. Yüzü tamamen, sarımtırak, mantarımsı ve sivilceden daha büyük yaralarla kaplıydı. Sanıyorum, bu da beni epeyce zorladı. Ancak zamanla, verdiği bilgiler ve yaptığımız sohbet, bunları görmezden gelmemi kolaylaştırdı.

Teatre-Museu Dali, Figueres

Barselona’dan kuzeye doğru, yaklaşık iki saatlik bir yolculuk yaptık. Son derece kaliteli otoyolun iki yanında tarım arazileri ve ormanlar vardı. Bazı yerlerde, göz alabildiğine uzanan sarı çiçeklerin arasındaki gelincikler çok güzeldi. Rehberimiz Kurt yol boyunca, önce kendisinden, sonra Katalonya ve İspanya tarihinden, Figueres’e yaklaşırken de Dali’den söz etti. Ayrılıkçı olmayıp, politik açıdan da oldukça sağ eğilimli olduğunu anladığım Kurt en çok, Barselona’da doğup büyüdüğü, hatta askerliğini bile burada yaptığı halde, Katalanların kendisine yabancı gözüyle bakmalarından şikayetçiydi. “Almanya’ya ne zaman dönmeyi düşünüyorsun?” gibi sorular belli ki onu çileden çıkarıyordu.

Figueres’e yaklaşırken rehberimizden, Dali hakkında daha önce hiç bilmediğim şeyler öğrendim. Bir yandan sanatçının kişiliği ve yaşamı ile ilgili bu bilgiler, diğer yandan az sonra sanatçının yıllar boyunca kendi elleri ile düzenlediği müzesini görecek olmamız, heyecan ve merakımı artırdı. 

Öyle anlaşılıyordu ki, bir Katalan olan Dali aslında, soydaşları tarafından hiç sevilmiyordu. Daha doğrusu, İspanya İç Savaşı sırasında Cumhuriyetçilerin yanında yer almamış, hatta açıkça diktatör Franco’yu desteklemiş olması onun “aforoz” edilmesinin baş nedeniydi. Oysa, Katalan olmayan Picasso gerek eserleri gerekse söylemleri ile safını seçmiş, diktatörlüğü protesto etmiş. Tüm dünyadan bir çok aydın, edebiyatçı ve sanatçı İspanya’ya gelerek, Cumhuriyetçilerle birlikte, Franco’ya karşı savaşırken, Dali Amerika’ya gitmeyi tercih etmiş. Üstelik, İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler’i de destekleyen demeçler vermiş. İşte bu nedenle, daima Katalan ayrılıkçı hareketinin simge şehri olan Barselona’da çok büyük bir Picasso müzesi olmasına karşın, bir Dali müzesi bulunmuyor. 

Dali’yi dışlayanlar sadece Katalan Özgürlük hareketi olmamış. Yine aynı politik nedenlerle, parçası olduğu Sürrealist Akım’dan da çıkarılmış. 1934 yılında gruptan aldığı ihtardan sonra, 1939 yılında, akımın hem lideri hem kurucularından, şair, aktivist ve Fransız Komünist Partisi üyesi Andre Breton tarafından kesin olarak ihraç edilmiş. Bazı yorumcular, gençliğinde daha halkçı, özgürlükçü ve demokratik olan Dali’nin giderek faşizme kaymasında eşi Gala’nın etkisinin çok olduğunu belirtiyorlar. Bir Beyaz Rus olarak Rusya’daki 1917 Ekim Devriminden doğrudan zarar gören Gala’nın halk hareketlerine ve komünizme duyduğu nefretin sanatçıya da geçtiğini belirtiyorlar. Dali hakkında biraz daha bilgi sahibi olduktan sonra, ben bunu sırf Gala’yı memnun etmek için bile yapmış olabileceğini düşünüyorum.

Halusionojenik Toreador (1968-1970), Teatre-Museu Dali, Figueres

Salvador Dali, ömrünün sonuna doğru söylemini değiştirince, soydaşları ile arası da biraz yumuşamış. Bu yumuşama, Dali’nin vasiyetine bir madde ekleyerek, servetinin bir bölümünü Katalan Özerk Bölgesi’ne bırakacağını açıklaması ile daha da artmış. Ancak, ölümünden sonra açılan vasiyetinde, belirttiği servetini Katalonya yerine merkezi İspanyol devletine bıraktığı ortaya çıkmış. Artık buna, Dali’nin yine oynadığı bir oyun mu, yoksa bir tür intikam mı dersiniz bilemiyorum…

Dünyadaki en kapsamlı Dali müzesinin bulunduğu Figueres de Katalan ayrılıkçılık hareketinin kuvvetli olduğu bir yer olmasına rağmen, rehberimiz burada bir müze olmasını, bu işe ön ayak olan, zamanın “uyanık” Belediye Başkanına bağlıyor. Fazla büyük bir yer olmayan Figueres’de bir Dali müzesinin olması, açıldığından beri şehre önemli bir hareketlilik ve gelir sağlamış. 2017 yılı verilerine göre, müzeyi bir yılda bir milyonun üzerinde kişi ziyaret etmiş.

Gittiğimiz günün Pazar olmasının mutlaka bir etkisi vardır. Ama yine de, Figueres bana çok sessiz ve sakin bir yer olarak göründü. Sokaklarda yerli halktan çok az insan gördüm. Zaten çok büyük bir yerleşim yeri değil. Öte yandan, müzenin çevresi, kapısı ve içi insan kaynıyordu.

Teatre-Museu Dali, Figueres

Teatre-Museu Dali’nin binası, tam da sanatçının olmasını istediği gibi, kendi başına sürreal bir nesne. Kale görünümü veren yuvarlak kulesi, ana binanın tepesindeki dev cam küre, dev yumurtalar, pembe renkli dış sıvasının üstünde, bana önce uzaktan çiçekmiş gibi görünen, ekmek somunları… Hepsi, içeride sergilenen dünyanın ön habercisi…

Binanın Duvarındaki Ekmek Somunları Teatre-Museu Dali, Figueres

Dali, 1974’te açılan müzenin yapımı ve iç düzenlemesi için 15 sene harcamış. Bina, 1850’de yapılan ve 1939’da, İspanya İç Savaşı’nın sonunda yanarak büyük oranda harabe haline gelen, Figueres Belediye Tiyatrosu’nun yıkıntıları üzerine yapılmış. Tiyatrodan geriye kalan bölümler, mimarlar Joaquim de Ros i Ramis ve Alexandre Bonaterra tarafından, Dali’nin yönlendirmeleri ile, ustaca kullanılmış. Müzede, Dali’nin resim, çizim, heykel ve yerleştirmelerinin dışında, sanatçının özel resim koleksiyonu da sergileniyor. Bu koleksiyondaki eserlerin arasında El GrecoFortuny ve Duchamps’ın tabloları var. 

Müzenin Avlusunda Bu Sürrealist Dünyaya Adım Atıyorsunuz… ‘Yağmurlu Taksi’ Olarak Bilinen Cadillac’ın Üzerinde, Ernst Fuchs’a Ait Kraliçe Esther Heykeli. Tepedeki Cam Küre, Emilio Pérez Piñero’nun Tasarımı

Ana müze binasına ek olarak yapılmış ve girişi ayrı olan bir binada da, Dali-Mücevherler Müzesi bulunuyor. Burada, Dali’nin 1941-1970 yılları arasında, başta Amerikalı milyonerler olmak üzere, çeşitli kişiler için tasarlayıp malzeme seçimini yaptığı mücevherler sergileniyor. Dali Vakfı 1999 yılında, bu mücevherleri o zamanlar elinde bulunduran Japon kuruluştan satın alarak, Figueres’e getirmiş.

Yağmurlu Cadillac ve Kraliçe Esther’in Zincirlerle Çektiği Araba Lastikleri
En Tepede Gala’ya Ait Bir Tekne

Avlu Duvarları, Teatro Museu Dali, Figueres

Teatre-Museu Dali binası sanatçı için, doğumundan ölümüne kadar çeşitli dönemlerde, önemli olmuş. 11 Mayıs 1904 tarihinde doğan Salvador Felipe Jacinto Dalí y Domenech, o zaman henüz yanmamış olan Figueres Belediye Tiyatrosu’nun karşısındaki, 10. yüzyıldan kalma, Sant Pere kilisesinde vaftiz edilmiş. 1919 yılında, henüz 15 yaşında iken, ilk sergisini bu tiyatro binasında açmış. 23 Ocak 1989’da öldüğünde, yine vaftiz edildiği Sant Pere kilisesinde yapılan ayinden sonra müzenin bodrumuna gömülmüş. Aslında, Dali’nin Teatre- Museu Dali’ye defnedilmesi sanatçının vasiyetinin tamamen ihlal edilmesi anlamına geliyor. Çünkü kendisi, Pubol Kalesinin bodrumunda Gala ve kendisi için yaptırdığı mezara gömülmek istemiş. Bu mezarı da daha sonra gördük. Söylendiğine göre, Gala’nın mezarı ile yan yana olan bu mezarın içinde, alttan onunla el ele tutuşabilmek için bir açıklık bile yaptırmış. Rehberimizin yorumuna göre, Dali’nin vasiyetine yapılan bu saygısızlık, yine Figueres’e turist çekmek isteyen belediyenin işiymiş…

Pubol Markisi Salvador Dali’nin Müzenin Bodrumundaki Mezarı
Teatre-Museu Dali, Figueres

Tiyatro-Müze Dali’yi gezmemiz iki saatten fazla sürdü. Girişteki avlu ve “sahne” kısmından başlayarak, gezilen üç kat boyunca, Dali gezenler üzerinde yaratmak istediği etkiyi fazlasıyla yaratıyor. Sanatçının, ilk yıllarından ölümüne kadar yaptığı en çok eseri barındıran bu müzede, bazı eserler özel olarak burası için yapılmış. Gezerken kendinizi, hem gerçek üstü ve yer çekimi olmayan bir dünyada uçuyormuş gibi hissediyor hem de insan ruhunun ne kadar karmaşık olabileceğini düşünüyorsunuz.

Tiyatronun Sahnesi. Dali Bu Perdeyi Zamanında Başka Bir Tiyatro İçin Yapmış. Sonra Buraya Taşıtmış.
Dali’nin ‘Akdeniz’i Seyreden Gala’ Tablosu (1976). Tablo, Yirmi Metre Uzaktan Abraham Lincoln Tablosuna Dönüşüyor.

Salvador Dali, çocukluğunda yaşadığı bazı travmaların etkisini ömrü boyunca taşımış. Hukukçu olan babasının kuralcı ve katı disiplininden kaçıp, isyankarlığını ve tuhaflığını her zaman hoş gören, onu sanatsal olarak daima destekleyen annesine sığınmış. Ancak, annesinin kol kanat germesi Dali’nin yaralarını sarmaya yetmemiş. Küçüklükten gelen endişelerini ve korkularını çeşitli sembollerle eserlerine yansıtmış. Bu sembollerin bazıları; çekmeceler (Freud’un etkisi ile hafıza, bilinçdışı ve sırları temsil ediyor), ekmek (bitmesinden korku duyulan, aynı zamanda sertlik ve fallik simge), ıstakoz (bekaret masumiyeti), yumurta (doğurganlık, yaşam döngüsü, umut ve aşk), karıncalar (ölüm, çürüme ve engin cinsel arzu), sinekler (paranoya ve ruhsal çürüme), eriyen saat (zamanın insan üstündeki tartışmasız tahakkümü) olarak sayılabilir. Benzer şekilde karşımıza çıkan daha pek çok sembol var Dali’nin eserlerinde.

Dali’nin Bir Süre Yaşadığı Torre Galatea Kulesindeki Yatak Odası Teatro-Museu Dali, Figueres
Oturma Odası, Teatro-Museu Dali, Figueres
Teatro-Museu Dali, Figueres

Sanatçı, çok genç yaşlarından itibaren Freud’un eserlerini okumaya başlamış ve 1938 yılında kendisini Londra’da ziyaret etmiş. Oldukça uzun olan bu ziyaret (ya da seans), Freud için epeyce ilginç olmuştur diye düşünüyorum. Çünkü, Salvador Dali’nin cinsellikle ilgili sorunları olduğu artık sır değil. Örneğin, kadın cinsellik organından aşırı derecede korktuğu ve aslında iktidarsız olduğu biliniyor. Onun için, tutkulu bir voyeur (dikizci) tanımı kullanılıyor.

Dali’nin Mücevher Tasarımları- Dali Mücevherler Müzesi, Figueres

Figueres’teki iki müzeyi gezdikten sonra, Dali’nin eşi Gala için satın aldığı şatoyu görmek için, yarım saat uzaklıktaki Pubol’e gittik. Burası, Figueres’den de küçük bir yer. Orta Çağdan kalma taş evleri olan bir köy. Etrafta yine yemyeşil tarlalar uzanıyor. Çeşitli ağaçların arasında, kopkoyu yeşil renkleri ile, selviler göze çarpıyor. Köyün girişinde ve bazı evlerin pencerelerinde, Figueres’de de olduğu gibi, Katalonya bayrakları ve hapisteki bağımsızlık yanlısı siyasi mahkumları desteklemek için asılan sarı kurdeleler var. Sayılarının çokluğu dikkat çekiyor.

Dali’nin Mücevher Tasarımları- Dali Mücevherler Müzesi, Figueres

Castell Gala Dali de, Pubol’ün kendisi gibi, küçük sayılabilecek bir şato. Uzaktan biblo gibi görünüyor. Burası, 11. yüzyıldan kalma bir Orta Çağ şatosu. Dali şatoyu, 1969 yılında satın almış ve Gala’nın rahat edebileceği bir kaçış yeri olarak düzenlemiş. Eserleri ile dekore etmiş. Buna karşılık Gala, kendisinin yazılı daveti olmadan Dali’nin buraya asla gelmemesini şart koşmuş. Çocukluğumda gazetede bu konuyla ilgili haberi okuduğumu çok net hatırlıyorum. O zaman, çocuk aklımla, hiçbir anlam verememiştim. Eşini bir şato alabilecek kadar seven bir insanın, niye yazılı davet almadan oraya gidemeyeceğini anlayamamıştım. Oysa Gala’nın koyduğu bu şart, aynı zamanda mazoşist eğilimleri olan Dali’nin çok hoşuna gitmiş…

Castell Gala Dali (Pubol Şatosu)

Şatoyu gezmeden önce bir öğlen yemeği yedik. Epeyce acıkmıştık. Şatonun hemen dibinde, bir aile işletmesi olan Can Bosch, Pazar öğlen yemeği için gelmiş Katalanlar ve İspanyollarla doluydu. 1987 yılında açılmış restoranda, av hayvanları, balık ve et yemeklerini kapsayan, geleneksel Katalan yemekleri vardı. Rehberimizin yardımıyla seçim yapmakda zorlanmadık. Önden yediğim ananaslı domuz pastırması ve ızgara morina balığı çok lezzetli idi. Hepsi, bir bardak yerel bira ile çok iyi gitti. Yemek sırasında yine bol bol, Gala’dan ve Dali’den söz ettik.

Gala ve Dali Portlligat’ta (1930)
Photo courtesy of Fundació Gala-Salvador Dalí

Elena Ivanovna Diakonova, yani Dali’nin ona taktığı ismiyle Gala, 1894 yılında Kazan’da doğmuş. O zamanlar Rus İmparatorluğu’nun bir parçası olan Kazan, günümüzde Tataristan’ın başkenti. Doğum tarihinden de anlaşılacağı üzere, kendisi Dali’den on yaş büyük. Moskova’da büyümüş. On bir yaşındayken babasını kaybetmiş ama, annesinin ikinci evliliğini yaptığı avukat üvey babası ile çok iyi anlaşmış. Onun sayesinde çok iyi bir eğitim almış. 1912 yılında tüberküloz hastalığına yakalanınca, ailesi tarafından İsviçre’de bir sanatoryuma gönderilmiş. Kaldığı sanatoryumda, daha sonra sürrealist akımın kurucularından biri olacak, Fransız şair Paul Eluard ile tanışmış. 1914 yılında sanatoryumdan çıktıklarında Gala Rusya’ya, Eluard ise Fransa’ya dönmüş. Ancak, çok önceden birbirleriyle evlenmeye söz vermişler. 1917 yılında evlenmişler ve bir yıl sonra, kızları Cecile doğmuş. Bu arada Eluard, bir şair olarak ünlenmeye başlamış. Andre BretonPhilippe Soupault ve Louis Aragon gibi önde gelen sürrealist sanatçılarla bir araya gelip, bu akımın öncülüğünü yapmış. Toplantılarına Gala da katılırmış. 1922-1924 yıllarında Alman ressam, heykeltıraş ve şair Max Ernst ile ilişki yaşamış. Bunun dışında, evliliği devam ederken, başka bir çok sanatçı ile beraber olmuş.

Taht ve Arma Salonu-Pubol Şatosu

Salvador Dali ve Gala, 1929 yılında, sanatçının Cadaques’deki evinde tanışmışlar. Dali, birlikte film yaptığı (Un Chien Andalou) Luis Bunuel’i, ressam Rene Magritte ve eşini, Paul Eluard, eşi Gala ve kızları Cecile’i yaz tatili için davet etmiş. Dali’nin ifadesine göre, Gala ile birbirlerini görür görmez aşık olmuşlar. Bir daha hiç ayrılmamışlar.

Piyano Odası-Pubol Şatosu
Kütüphane-Pubol Şatosu

Salvador Dali’nin “ilham perim” dediği Gala oldukça esrarengiz bir kadın. Aldığı eğitim ve sezgisel gücü sayesinde insanların sanat yeteneğini ve dehayı hemen anlayabildiği söyleniyor. Dali’nin dehasını da bu şekilde hemen fark ettiği, hatta bazılarına göre, büyük paralar kazanabileceğini anladığı söyleniyor. 

Gala’nın Yatak Odası ve Banyosu-Pubol Şatosu

1958 yılında evlenen Gala ve Dali, alışık olmadığımız bir şekilde uyumlu bir çift olmuşlar. Gala’nın bir nemfoman olduğu biliniyor. O nedenle, daima sayısız aşığı olmuş. Dali ise, cinsel ilişkiden kaçan ama, gözetlemeyi seven birisi. Bazı kaynaklara göre, Dali’nin Gala’dan önce, ünlü şair Federico García Lorca ile olan ilişkisi de cinsellik içermeyen bir ilişki olmuş. Şairin 1936 yılında kurşuna dizilerek idam edilmesine kadar süren bu bağ, şiirsel ve Lorca açısından tek yönlü olarak tanımlanıyor.

Salvador Dali ve Federico Garcia Lorca (1927)
Photo courtesy of Fundació Gala-Salvador Dalí

Birliktelikleri ve evlilikleri sırasında, Gala’nın ileri yaşlarına kadar sürekli para yedirdiği genç aşıkları ve Dali’nin çılgınlıkları nedeniyle, çiftin sürekli daha çok para kazanmak gibi bir ihtiyaçları olmuş. Parasal işleri sıkı sıkıya takip eden, ve Dali’nin sanatsal anlaşmalarına müdahale eden Gala bir keresinde, “Dali’nin daha çok para kazanması gerek” diyerek, bu durumu açıkça ifade etmiş. Dali’nin işi giderek ticarete dökmesi, Gala’nın dışında, maaş ödemek yerine komisyon vermeyi tercih ettiği sekreterlerinin de teşviki ile olmuş. Sonunda, bir süre sonra Dali, piyasada tutan baskı eserlerinin yeniden basımları için, her biri 40 dolara boş kağıtlara imza atar olmuş. Bu işin piri olduğu söylenen yardımcısı John Peter Moore 1985 yılında, sanatçının yanında olduğu yıllar boyunca Dali’nin 350.000 kadar boş kağıda imza attığını açıklamış. Dali elden ayaktan düştükten sonra bile, bu boş kağıtlara yapılan baskıların satışı devam etmiş. Bu durum bir yandan da, piyasadaki sahte Dali imzalı eserlerin patlama yapmasına yol açmış.

Sanatçının Pubol Şatosundaki Çalışma Köşesi

Daha önce belirttiğim gibi, Pubol şatosu çok büyük değil. Bir kabul odası, yemek odası, Gala’nın yatak odası ve banyosu, kütüphane ve misafirler için yatak odaları var. Her yer, Dali’nin eserleri ve yaratıcı düzenlemeleri ile dolu. Bu anlamda, Figueres’teki müzede insanın yaşadığı gerçeküstü bir ortamda geziyormuş hissi, burada da sizinle beraber oluyor. Tavan arasında, giyimine ve modaya çok düşkün olan Gala’nın kıyafetleri sergileniyor.

Gala’nın Mezarı.
Salvador Dali’nin Kendisi İçin Yanına Yaptırdığı Mezar Boş…

Şatonun bodrumundaki mezar bölümünde, Dali’nin kendisi için Gala’nın yanında yaptırdığı mezarın boş olduğunu bilmek beni hüzünlendirdi. Demek ki, şu dünyada istediğiniz kadar varlıklı ve ünlü olun. Vasiyetiniz, çeşitli nedenlerle hiçe sayılabiliyor. Bunun hiç adil olmadığını, büyük bir haksızlık olduğunu düşünüyorum. Öte yandan, dünyada adalet olduğunu kim söyleyebilir ki zaten ?

Şatonun güzel bir bahçesi ve son derece doğal görünümlü bir de yüzme havuzu var. Labirent gibi düzenlenmiş ve budanmış yüksek mazılar ve Dali’nin çok sevdiği selvi ağaçlarının arasında.

Şatonun Bahçesi ve Yüzme Havuzu

10 haziran 1982 tarihinde Gala Portlligat’ta ölünce, Salvador Dali de Pubol şatosunda yaşamaya başlamış. Aynı yıl kendisine, İspanya Kralı Juan Carlos I tarafından Pubol Markisi ünvanı verilmiş. 1984 yılında şatoda çıkan yangından zor kurtarılan Dali, Figueres’teki müzesine götürülmüş. Sanatçı, 23 Ocak 1989 tarihindeki ölümüne kadar, Teatre-Museu Dali’nin kule kısmı, Torre Galatea’da yaşamış.

Pubol şatosundan ayrılırken, o duvarların arasında neler yaşandığını düşünmeden edemedim. Bunu kimse tam olarak bilemeyecek. Her insanoğlu ayrı bir sır kutusu… Salvador Dali ve Gala da sırları ile birlikte bu dünyadan ayrıldılar…

Sırtı Dönük Çıplak Gala,Teatre-Museu Dali, Figueres

——————————————————————-

Not(1): Metin içinde altı çizilmiş kelime veya cümlelere tıklarsanız, konuyla ilgili daha eski yazılarıma ulaşabilirsiniz.
Not(2): Fotoğraflar izinsiz ve kaynak göstermeden kullanılamazlar.






Eşi Benzeri Olmayan Bir Şehir…

Dünyada romantik olarak adlandırılan şehirleri saymaya kalksanız, Venedik kesinlikle ilk üçe girer. Hiç gitmediyseniz, bunu bir pazarlama başarısı olarak görmeniz mümkün. Ama eğer giderseniz, o havayı hakkıyla solursanız bunun sadece bir turizm aldatmacası olmadığını anlarsınız.

Özellikle akşamları… Büyük gemilerle gelen veya daha hesaplı olduğu için Venedik’in içinde kalmak yerine anakaradaki Mestre‘de kalanlar ortalıktan çekilip, sokak lambaları yandığı zaman… Ay ışığında, San Marco meydanında çalan orkestraların müziğine kendinizi kaptırdığınız ya da Venedik’i oluşturan 118 küçük adayı birbirine bağlayan 400 köprüden birinin üstünde durup, gecenin sessizliğinde, kanala yansıyan sarımtırak ışıklara baktığınız zaman… Sevgilinizle el ele iken köprünün altından geçen gondoldaki bir başka aşık çifte gülümsediğiniz zaman…

Büyük Kanal’ın Girişindeki Gümrük Noktası (Punta della Dogana) ve Santa Maria della Salute Kilisesi

Paris’e birkaç kez gittim ve bazı gidişlerimde epeyce uzun kaldım. Shakespeare’in hazin aşk öykülerini ölümsüzleştirdiği Romeo ve Juliet’in kenti Verona’ya da aynı şekilde, birden fazla kere gittim. Ama bana göre, romantik bir havaya sahip olma konusunda hiç biri Venedik ile boy ölçüşemez. Öte yandan, son 200 yıldır hemen hemen hiçbir mimari değişiklik görmemiş bu kentte yaşamak yerli halk için hiç de kolay değil.

San Zaccaria Kilisesinin Kripti. Her Yıl Birkaç Milimetre Batan Venedik’te Çoğu Binanın Bodrumu Buna Benzer Şekilde Sular Altında

14-18 Ekim tarihleri arasında, evlilik yıldönümümüzü kutlamak için Venedik’teydik. Hava genelde ılık ve güneşli idi. Birkaç Venedikli bu hava koşullarının yılın bu dönemi için olağanüstü olduğunu söyledi. Gerçi, başta San Marco olmak üzere, tüm belli başlı meydanlarda demir ayaklı, ahşap platformlar yığılmış, hazır duruyordu. Bunlar, uç uca eklendiklerinde, kış aylarında meydanları ve sokakları deniz suyunun basması durumunda insanların yürüyebileceği yollar oluyorlardı. Ancak, biz döndükten on gün sonra basında gördüğüm fotoğraflardan öyle anlaşılıyor ki, bazı durumlarda bu platformlar bile yeterli olmuyor. Dükkanları, evlerin ve palazzo’ların alt katlarını sular basıyor. İnsanlar dizlerine, hatta bazen bellerine, kadar suların içinde yürüyor. Ekim ayı sonunda yaşanan son baskında, su seviyesi son on yılda hiç yükselmediği kadar yükselerek, bir buçuk metreye ulaşmış. Bu, tarihte yaşanan en yüksek dördüncü su seviyesi olmuş. Şansımız varmış, biz böyle bir şeye denk gelmedik…

San Marco Meydanı Sular Altında (29/10/2018)
(Fotoğraf: Manuel Silvestri, Reuters)

Venedik için ideal ziyaret etme ayları genel olarak Nisan, Mayıs, Haziran, Eylül ve Ekim olarak belirtilir. Temmuz ve Ağustos ayları şehrin en rutubetli, sıcak ve kalabalık olduğu aylar. Sıcaklarla birlikte bir de kanallardan kaynaklanan bir koku olabiliyor. 1998 yılındaki gidişimde, henüz Haziran başı olmasına karşın, hafif bir koku başlamıştı. Aşırı kalabalık dönemde Venedik’e gidenler şehirden hoşlanmayabiliyorlar. Hatta düş kırıklığına uğrayanlar bile oluyor. Haksız da sayılmazlar. Kimi sokakları sadece bir insanın geçebileceği genişlikte olan bu şehrin tadının o dönemde çıkarılabileceğini ben de düşünmüyorum. Böyle birilerine rastlarsanız, bu büyük olasılıkla doğru zamanda gitmemiş olmaları yüzündendir. Bir de tabii ki, herkesin zevkinin ve keyif aldığı şeylerin farklı olması gerçeği var. Diğer yandan, şu son su baskınlarından öyle anlaşılıyor ki, gitmek için Ekim ayı ortasını da fazla geçirmemek gerekiyor.

San Giorgio Maggiore Kilisesi

Bu benim Venedik’e üçüncü gidişimdi. İlk gidişimde sanırım dört ya da beş yaşlarımdaydım. O zamandan hatırladığım iki şey var. Birincisi, bir restoranda sebep olduğum bir olay. İkincisi ise, Il Canale Grande ’de (Büyük Kanal) yaptığımız gezi.

Hatırladığım kadarı ile, beyaz masa örtüleri olan, güzel bir restorandı. O yaşlarda, masada otururken kendimi arkaya doğru vererek, sandalyeyi iki arka ayağı üzerine kaldırıp, sallanmayı çok severdim. Bu bana, salıncaktaymışım hissi verirdi. Arada bir, ani bir şekilde arkaya doğru devrildiğim de olurdu. Hem her seferinde korkudan kalbim çarpar hem de bu oyundan vazgeçmezdim. İşte o zaman Venedik’teki restoranda da böyle sallanırken, birden yine kendimi yere uzanmış, tavana bakıyorken buldum… Yalnız bu sefer, büyük bir şangırtı da kopmuş, arkamdaki servis masası da nasibini almıştı. Çok geçmeden restoranın sahibi yanımızda belirdi ve servis masasının üstünde duran zeytinyağı ve sirke takımının gümüş altlığı benim çarpmam ile eğrildiği için söylenmeye başladı. Uzun bir tartışma oldu. Restoran sahibinin istediği zarar karşılığı oldukça astronomikti. Sonunda bir şekilde anlaşmaya varıldı. Söylemeye gerek yok sanırım. Tüm bu süreçte ben, süt dökmüş kedi misali, hiç kıpırdamadan yerimde oturdum…

Büyük Kanal

Yukarda belirttiğim gibi, Venedik’teki diğer çocukluk anım Büyük Kanal gezisi ile ilgili. Herkesin yaptığı gibi, vaporetto ile kanal boyunca gidiyor, iki kıyıda sıralanmış tarihi binalara bakıyorduk. Yan sırada, ailesi ile oturan bir çocuk vardı ve inanılmaz derecede öksürüyordu. Ciğerleri sökülürcesine ve hiç durmadan. Annemin, “Bu çocuk bir başka öksürüyor. ” dediğini anımsıyorum. Annem haklıymış… Çocuğun öksürüğü başka türlüymüş gerçekten…

Kısa bir süre sonra ben de aynı şekilde öksürmeye başladım. Şimdilerde adını bile duymadığım boğmaca hastalığına yakalanmışım. Tam bir yıl sürdü öksürük. Zaman zaman o kadar öksürüyordum ki, midem bulanıyordu ve çıkarıyordum. Bu sürede, tüm ev halkı da nasibini aldı. O sıralar Selanik’te oturuyorduk. Türkiye’den bize kalmaya gelen konuklarımız bile benden bu hastalığı kaptılar. Herkes iyileşti. Benim ise hastalığı tam anlamıyla atlatmam epeyce vakit aldı.

Venedik’e ikinci gidişim 1998 yılında idi. Bu iş için, bir öğrenci grubuyla yaptığımız bir çalışma gezisi sırasındaydı. Öğrencilerle Venedik’te gezmemize, San Marco katedraline gitmemize, hatta gondol gezisi bile yapmamıza karşın, bu gezinin tadına çok vardığımı söyleyemem. Zaten, iş için gittiğim yerlerde, genelde boş vakitlerimde gezmeye çalışsam da, hiçbir zaman tatil zamanı aldığım zevki alamamışımdır.

Müşteri Beklerken Dinlenen Gondolcular

Evet, Venedik kesinlikle çok romantik bir şehir… Bu son gidişimizde bundan emin oldum… Biz özel bir kutlama nedeniyle bu kalışımızda biraz daha pahalı bir oteli ve restoranları seçtik. Bu doğru. Ancak, Venedik’in içinde de her keseye uygun konaklama yerleri ve kiralık daireler var.

14 Ekim günü Venedik’in Marco Polo Havaalanı‘na indiğimiz zaman hava ılık ve güneşli idi. Kaldığımız dört gün boyunca da, hafif yağmurlu birkaç saatin dışında, hava şansımıza hep güzel devam etti. Havaalanının içinden, yürüyen bantlarla ulaşılan rıhtımdan bir deniz taksiye bindik. Buradan, vaporetto denilen, orta boy toplu taşıma tekneleri ile de şehre gitmek mümkün. Çok daha hesaplı olan bu yöntemi biz de tatilin bitiminde, dönerken kullandık. Yol, taksi ile 35-40 dakika, vaporetto ile ise bir buçuk saat sürüyor.

Deniz Taksi İle Havaalanının Rıhtımından Ayrıldıktan Sonra

Oldukça hızlı giden deniz taksi ile Venedik’e yaklaşmak çok güzeldi. Yaklaştıkça belirginleşen şehrin görüntüsü dekor gibiydi. Venedik’e özgü, dikdörtgen çan kuleleri ile kiliseler, eski saraylar, hepsi sonbahar güneşinin altında büyüleyici idi. Zaman zaman üzerimize sıçrayan sulardan korunmaya çalışırken bile gözlerimi manzaradan alamadım.

Kuruluş tarihi M.S. 421 olarak belirtilen Venedik, Batı Roma İmparatorluğunun son dönemlerinde, kuzeyden gelen Gotlardan kaçan, İtalya’nın Veneto bölgesindeki halk tarafından kurulmuş. Barbar saldırılardan bıkan insanlar, yarı bataklık haldeki Veneto lagününde oluşmuş alüvyon adalarının üzerinde yerleşim yerleri inşa etmeye başlamışlar. Böylece, Po ırmağının denize döküldüğü yerde, Batı Roma İmparatorluğunun küllerinden yeni bir cumhuriyet doğmuş. Coğrafi konumlarını çok iyi değerlendiren Venedikliler, usta denizcilik ve ticaret becerileri sayesinde, Bizans ile sıkı ilişkiler içine girmişler. Orta Çağ boyunca giderek artan ticari ve politik güçleri, Venedik Cumhuriyetini tüm Doğu Akdeniz’de hakim hale getirmiş. Bu hakimiyetin doruk noktası ise, İstanbul’un 1204 yılında işgali olmuş.

Deniz Taksi İle Otel Yolunda

On altıncı yüzyıla gelindiğinde Venedik, sahip olduğu kolonileri ile, Akdeniz’de bir tekel haline gelmiş. Bu yükselen gücü durdurmak için Papa ve diğer Avrupa hükümdarları sürekli bir araya gelerek, Venedik’e karşı cepheleşmişler. O sırada güçlenmeye başlayan Osmanlı İmparatorluğu da Venedik için önemli bir tehlike oluşturmuş. Özellikle, Kıbrıs’ın 1570 yılında Osmanlıların eline geçmesi önemli bir darbe olmuş. Buna karşın, Venedik de Osmanlı İmparatorluğu’ndan intikamını 1571 yılında Lepanto (İnebahtı) savaşı ile almış.

Rio della Pieta’da İlerlerken

Amerika’nın ve yeni deniz yollarının keşfi ile önemini yitiren İpekyolu, Venedik’in de ticari ve politik önemini azaltmış. Bundan sonra, yozlaşma ve israfın inanılmaz boyutta yaşandığı, tam bir çöküş dönemi başlamış. Yüzyıllar boyu biriken servet ve sermaye, verilen çılgın partiler ve oynanan kumarla eritilmiş. Ta ki, 1797 yılında Napolyon şehri kuşatıp, ele geçirene kadar. Napolyon bir süre sonra şehri Avusturyalılara bırakınca, 1866 yılına kadar süren otoriter bir işgal yaşanmış. Avusturya işgalinden kurtulduktan dört yıl sonra, 1870 yılında, Venediklilerin uzunca bir süredir arzuladıkları birleşik İtalya düşleri gerçek olmuş. 1869 yılında Süveyş Kanalı’nın açılışı ile Venedik şehri tekrar önem kazanmış. Doğuya yolculuk yapan zenginler için moda bir liman haline gelmiş ve tekrar zenginleşmeye başlamış. 1895 yılında başlayan Venedik Bienali ve 1932 yılından beri yapılan Venedik Film Festivali de şehrin çağdaş sanat açısından şöhretini artırmış.

Baglioni Hotel Luna’nın İskelesine Yanaşırken

Venedik günümüzde, on dokuzuncu yüzyılın ortalarında yapılan demiryolu ve yirminci yüzyılda yapılan yol ile, kentin kuzeyinden anakaraya bağlı. Ondan önce, asırlar boyu kentin dış dünya ile tek bağlantısı deniz yolu olmuş. Kentin içinde kanallar hala sokak, gondol ve diğer deniz araçları da taşıma aracı görevini görüyor. Söz konusu durum, ambulans ve fotoğrafını çekemediğime hala üzüldüğüm DHL için de geçerli. Araç trafiği pratik olarak mümkün olmayan bu kente araba ile gelmeyi düşünürseniz, arabanızı şehir dışındaki garajlara bırakmak zorundasınız.

Tatilimiz Sırasında Acil Bir Durum İçin Otele Gelen Ambulans

Sonunda, deniz taksi ufak bir köprünün altından geçerek, çok geniş olmayan bir kanala girdi ve Baglioni Hotel Luna’nın kapısının önünde durdu… Heyecanlandım. İçeriden küçük iskeleye, karşılamak ve yardımcı olmak için hemen bir görevli çıktı. Buranın, Venedik’in en eski oteli olduğunu okumuştum. İçeri adım atar atmaz, insanı sarmalayan hava sizi başka bir çağa götürüyor. Modern yaşamın gereksinimlerini karşılamak ve konfor sağlamak için elden geçirilmiş olsa da, daha lobide buranın tarihi bir yer olduğunu anlıyorsunuz. Mermer sütunlar, kumaş kaplı duvarlar, Venedik kristali avizeler, orijinal tablolar, üst katlardaki orijinal klasik eşyalar, kanala bakan odamız ve ertesi sabah göreceğimiz duvarları fresklerle kaplı kahvaltı salonu… Evet, Baglioni Hotel Luna oldukça pahalı bir oteldi. Ama, bu gezi de bizim için çok özeldi…

Lobi

Otelin Her Köşesinde Antika Eşyalar

Baglioni Hotel Luna’nın yerinde çok eski zamanlardan beri bir konaklama yeri olduğu belirtiliyor. Örneğin Haçlı Seferleri sırasında, 1118 yılında sefere çıkmadan önce Tapınak Şövalyeleri burada bulunan bir handa konaklamışlar. Barselona’ya yaptığımız bir önceki gezimizde Tapınak Şövalyeleri’nin peşine düştükten sonra bunun, hoş bir tesadüf olduğunu düşündüm. Venedik şehir arşivine göre, 13. yüzyılda burada bir Osteria Luna (1) bulunmaktaymış. 15.yüzyılda ise, Locanda della Luna (2) müşterilerine yemek ve konaklama sağlarmış. Günümüzdeki otel binasının belli bölümleri, 1700’lerin sonundaki Venedik Cumhuriyeti’nin düşüş döneminin öncesinden kalma imiş.

Otelin Balo ve Kahvaltı Salonu

Otelden San Marco meydanına gitmek bir dakika bile sürmüyor. Bir ucunda ünlü San Marco Bazilikası (Cattedrale Basilica di San Marco) bulunan bu dikdörtgen meydan, 12,6 dönüm ve bazilikanın bulunduğu kenar dışındaki üç tarafı, revaklı binalar ile çevrili. Otel tarafından meydana girdiğimiz zaman, bazilika tam karşımızda yer alıyor. Çevredeki sıra binalar zamanında Venedik Cumhuriyetinin devlet daireleri olarak yapılmışlar. Sol taraftaki, Rönesans stili bina dizisi 1500’lü yıllarda, sağ taraftaki 1600’lü yıllarda yapılmış. Girdiğimiz taraftaki, meydanın açık ucunu kapatarak, tam bir dikdörtgen haline getiren bina ise, işgal sırasında, Napolyon tarafından yaptırılmış. Bir zamanlar, tepedeki Roma İmparatorları kabartmalarının ortasında Napolyon da varmış ama, işgal sona erdikten sonra Fransız İmparatorunun izleri de yok edilmiş. Uzaktan bakıldığı zaman, binada sola doğru bariz bir eğiklik olduğu görülüyor. Bu, Venedik’in zaman içinde giderek suya gömüldüğünün göstergelerinden biri.

Otelden San Marco Meydanına Gitmek Bir Dakika Bile Sürmüyor

San Marco Meydanı

San Marco Bazilikası

San Marco meydanı gündüz, özellikle sabah saatlerinde, çok kalabalık. Ekim ayında böyle ise, yaz aylarını düşünemiyorum bile. Bazilikanın ve çan kulesinin önünde uzun kuyruklar oluyor. Bunun sebebi, cruise gemileri veya başka turlarla şehre gelen turistlerin, programları gereği, sabah saatlerini tercih etmeleri.

San Marco Meydanının Saat Kulesi (1499)

San Marco Bazilikası, fazla yüksek olmayan, biblo gibi şirin bir yapı. Mimari olarak Doğu’nun etkisinde olduğu, dış cephesindeki Bizans tarzı, altın (yapımlarında gerçek altın tabakalar kullanılmış) rengi parçaların bol olduğu mozaiklerden ve İslam etkisindeki kubbelerden belli. Öte yandan, bir zamanlar Avrupa’nın en zengin şehrinin merkezindeki meydanda yer alan bu yapıda, Roma tarzı kemerleri ve Gotik mimari izlerini de görmek mümkün. Kuzey Avrupalılar, Bizanslılar ve Osmanlılarla yaptıkları ticaret ile bir ağ oluşturan ve zenginleşen Venedikliler, bu geniş coğrafyadaki ülkelerden sadece mimari olarak etkilenmemiş, bir de şehre sayısız ganimet getirmişler.

13. Yüzyılda İstanbul’dan Getirilen Meşhur Atların Kopyaları

Ana Kapı

Günümüzde gördüğümüz San Marco katedrali, aynı yerde yapılmış üçüncü ibadet yeri imiş. Birincisi, İ.S. 9.yüzyılda Aziz Marco’nun (Mark) kemiklerinin Müslümanların elindeki İskenderiye’den kaçırılarak getirilmesinden sonra yapılmış. Aziz Marco, İncil’in dört yazarından birisi. Diğer yazarlar, Matta, Luka ve Yuhanna gibi o da İsa’nın yaşamına tanıklık edip, kendi yorumunu yazmış. Venedik’in koruyucu azizi olan Marco’nun kemiklerinin buraya getirilmesi (İ.S. 829), şehrin o dönemdeki yönetiminin şehirle ilgili bir efsane yaratmak istemesinden kaynaklanmış. Aziz Marco’nun yaşamı sırasında Venedik’e geldiğini iddia eden Venedikliler, onun kemiklerini de buraya getirerek, Venedik Cumhuriyetini bir arada tutacak bir mit oluşturmuşlar. Bu noktada, insanın aklına hemen tarihçi Harari’nin Sapiens kitabında sözünü ettiği, insanlığın evrimi sırasında yerleşik düzene geçen toplulukların, bir kuruluş efsanesi etrafında birleşme gereksinimi duymaları geliyor.

İskenderiye’den İki Tüccar Tarafından Kaçırılan Aziz Marco’nun Cesedinin Venedik Docuna Sunuluşu-Dış Cephe Mozaiği

Ön Cephedeki 1260 Yılından Kalma Mozaik Kilisenin Günümüze Kadar Çok Değişmediğini Gösteriyor

İlk yapılan kilise, İ.S. 976 yılında tamamen yanmış. Yerine yapılan kilise ise, günümüzün kilisesinin yapımı için 11. yüzyılda yıkılmış. Mimarı bilinmeyen bu son kilisenin yapımı 1063-1094 yılları arasında olmuş. Daha sonraki yıllarda, özellikle mozaiklere, çeşitli ilaveler yapılmış olsa da, kilise daha sonra fazla değişikliğe uğramamış. San Marco’nun, dördüncü yüzyılda İstanbul’da bulunan, ancak günümüzde var olmayan Aziz Havariler kilisesi örnek alınarak yapıldığı belirtiliyor. (Zamanında Bizans İmparatorlarının ve İmparatoriçelerinin gömüldüğü bu kilisenin bulunduğu yere daha sonra Fatih Camii yapılıyor.) Kilisenin İstanbul ile bağları bununla kalmıyor. Başta ana kapının üstüne yerleştirilen ünlü dört at olmak üzere, katedralin içinde ve dışında İstanbul’dan götürülmüş pek çok ganimet bulunuyor. Bunların büyük bir kısmı, IV. Haçlı Seferi yapılırken İstanbul’un talan edilmesi sırasında elde edilmiş. Katedralin dış yüzeyini kaplayan mermerler, oymalar, Ayasofya’dan sökülerek getirilen bronz ana kapı, ünlü Altın Altar’ın kaplamaları, içerdeki bazı ikonalar, Hazine bölümünde sergilenen Bizans objelerinin büyük bir bölümü bu şekilde Venedik’e gelmiş.

İmparator Romano’nun Kadehi (Bizans, İstanbul, M.S. 959-963)-San Marco Müzesi

Oniks Kase (Bizans, İstanbul, M.S. 10-11. yy)-San Marco Müzesi

Akik İbrik (Bizans, İstanbul, M.S. 7. yy)-San Marco Müzesi

Buhurdan (İtalyan, 12. veya 13. yy.)-San Marco Müzesi

Venediklilerin Bizans ile daima kuvvetli ilişkileri olmuş. Ticari olarak elde ettikleri imtiyazlarla İstanbul’da adeta bir koloni haline gelmişler. Onuncu yüzyılda İstanbul’da 10.000 Venedikli tüccar yaşıyormuş. Ancak, bir süre sonra Bizanslı tüccarlar dezavantajlı duruma düşünce, 1171 yılında İmparator Venediklileri İstanbul’dan kovmuş. Bu arada Bizans kilisesinin Katolik kilisesi ile de arası açılınca, şehirdeki 60.000 kadar olan Katolik nüfus katledilmiş ya da şehirden atılmış. Venedikliler bu ağır darbenin intikamını IV. Haçlı Seferi sırasında alma fırsatı bulmuşlar. 1204 yılında, Papa’nın önderliğinde toplanan 30.000 Haçlıyı Kutsal Toprak’lara Venedik gemileri ile taşımayı önermişler. Böylece, Venedik Docu Dandolo’nun komutanlığında sefer başlamış. Ancak Doc, rotayı Bizans’ın başkenti İstanbul’a çevirerek, 1204-1261 yılları arasındaki işgali başlatmış. Bu dönemde İstanbul feci şekilde talan edilmiş ve adeta taş üstünde taş bırakılmamış. Bildiğiniz gibi, İstanbul’da ölen Venedik Docu, komutan Dandolo’nun mezar taşı günümüzde İstanbul’daki Aya Sofya müzesinde bulunuyor.

Yaratılış Kubbesi, San Marco Bazilikası Atriumu. Bizans Sanatını Ve Mimarisini Öğrenmiş Venedikli Sanatçılar Tarafından Yapılmış (13. yy)

San Marco Bazilikası’nın İçi

Ana Altarın Arka Tarafında Bulunan Altın Altar’ın Üzerinde Yakutlar, Zümrütler ve İnciler Var. 13. yy.da İstanbul’dan Getirilen Parçalarla Yapılan Altar, Dini Bayramlarda, Herkesin Görmesi İçin, Kilisenin İçine Doğru Döndürülüyor

Bir Zamanlar Savaşa Giden Bizans Ordularının Önünde Taşınan Ve 13.yy.da İstanbul’dan Getirilen Nicopeia Meryemi

San Marco katedralinin içi, girişten itibaren altın rengi ağırlıklı mozaiklerle kaplı. Özellikle alt katta, hem sizi belli bir yürüyüş yolundan gitmeye mecbur ettikleri hem de kalabalıktan dolayı, etrafı çok fazla inceleyemiyorsunuz. Burada da, Ravenna’da olduğu gibi, mozaikler Bizanslı ustalar tarafından yapılmış. Ancak ben, Ravenna’daki kiliselerde gördüğümüz mozaiklerden daha çok etkilenmiştim. Bunun sebebi, o gün dışarıdaki kapalı hava nedeniyle içerisinin loş olması olabilir. Girişi ücretsiz olan San Marco’da hoş bulmadığım şey, girdikten sonra, Altın Altar, Hazine bölümü, balkon gibi yerleri görmek için sürekli 2 avro vermek zorunda kalmanız. Onun yerine girişte tek bir bilet almayı tercih ederdim.

İstanbul’un Yağmalanması Sırasında Venedik’e Getirilen Dört Bronz Atın (Quadriga) Orijinalleri

San Marco katedralinde en sevdiğim eser, İstanbul’dan götürülen dört tane bronz at oldu. Bunlar orijinal olarak binanın dışında, ana kapının üstünde yer almış olsalar da, günümüzde dışarda gördüğümüz atlar gerçek değil, kopyalar. Atlar, hava kirliliği ve paslanma tehlikesine karşı, 1970 yılından beri katedralin ikinci katında sergileniyor. Bizans döneminde, İstanbul’daki hipodromun girişinde, arkalarındaki bir savaş arabasını çeker halde sergilenen bu sevimli atların yapım tarihi konusunda çeşitli görüşler var. Belirtilen tarihler, M.Ö. 5. yüzyıl ile M.S. 4. yüzyıl arasında değişiyor. Yaygın bir görüşe göre, atlar Büyük İskender zamanında yapılmış. Daha sonra, Neron tarafından Roma’ya götürülmüşler. İmparator Konstantin ise onları tekrar doğuya, yeni başkenti İstanbul’a, araba yarışlarının yapıldığı hipodromu süslemeleri için getirmiş. 900 yıldan fazla İstanbul’da kalan atlar, 1204 yılında başlayan Venedik önderliğindeki Haçlı talanı sırasında Venedik’e götürülmüşler ve 1255 yılında San Marco katedralinin dış cephe balkonuna yerleştirilmişler. Ancak, o zamanlar altın rengi ve yakut taşından gözleri olan bu sevimli atların yolculukları bununla bitmemiş. Napolyon da 1797 yılında Venedik’i işgal edince atlara göz dikmiş ve onları Paris’e götürmüş. Burada bir zafer takının tepesine yerleştirilen atlar, Napolyon imparatorluğunun düşmesinden sonra tekrar Venedik’e getirilebilmişler.

Kafaları Çıkarılıp, Birbirlerine Takılabilen Bu Atların Bir Zamanlar Gözleri de Yakuttanmış

Atlar gerçekten çok sevimliler. Onlara bakarken içim cız etti. Keşke İstanbul’daki hipodrom ayakta kalabilseydi ve onlar da tüm görkemleri ile orijinal yerlerinde duruyor olsalardı… Maalesef, fotoğrafları ile yetinmek zorundayız. Atlar da dahil olmak üzere, katedralin içinde fotoğraf çekmek resmi olarak yasak. Ancak, hiçbir mantıklı açıklamaya uymayan bu uygulama belli ki, orada çalışanlar tarafından da saçma bulunuyor. Hemen hemen herkes fotoğraf çektiği halde, onlar bakmamayı ve görmemeyi başarıyorlar. Neyse ki…

San Marco’nun Çan Kulesi İlk Olarak 1173 Yılında Yapılmış. 16.yy.da Yapılan Girişi (Loggetta), Jacopo Sansovino’nun Eseri

Galileo 1609 Yılında Teleskopunu Doc Leonardo Dona’ya Bu Kulede Göstermiş

Kuleden Muhteşem Manzara. Gümrük Noktası (Punta della Dogana) ve Santa Maria della Salute Kilisesi

Piazzetta’nın Kuleden Görünümü.Solda Doc’un Sarayı. Sağda Kütüphane. Deniz Tarafındaki İki Yüksek Sütun İstanbul’dan Getirilmiş. Soldakinin Tepesinde, Venedik Cumhuriyetinin Sembolü Kanatlı Aslan, Sağdakinde Bir Timsah İle savaşan Aziz Teodor Var

Çan Kulesinin Tepesindeyken Çanların Çalması Kulakları Oldukça Zorluyor…

San Marco katedralinin yaklaşık 100 metre yüksekliğindeki çan kulesi de en az kendisi kadar popüler. Asansörle çıkılan bu kulenin de önünde uzun bir kuyruk oluyor ama, çıktığınıza değiyor. Yukardan Venedik’i panoramik olarak görebiliyorsunuz. Dört tarafından neredeyse tüm lagünü ve şehri görebildiğiniz manzara çok güzel. Görüşün açık olduğu günlerde, Alp dağlarını bile görmek mümkün oluyormuş. Kule, yapıldıktan bin yıl sonra, 1902 yılında, fırtınadan dolayı, tamamen yıkılmış ve daha sonra yeniden yapılmış. Rivayete göre, tepesinde bulunan ve daima rüzgar yönüne dönen altından yapılma Melek Gabriel heykeli, sapasağlam bir şekilde, katedralin giriş kapısının önüne fırlamış.

Çan Kulesinden San Marco Meydanının Görünümü. Sağda 1500’lü Yıllardan Kalma Binalar, Caffe Quadri ve Caffe Lavena. Solda 1600’lü Yıllardan Kalma Binalar ve Caffe Florian. Karşıda, Napolyon’un Yaptırdığı Kanat

Caffe Florian’da Tüm Gün Müzik Var

San Marco meydanının, en az tarihi eserleri kadar önemli bir özelliği, tarihi kafeleri. Bunların içinde en ünlü iki tanesi Caffe Florian ve Caffe Quadri. Sadece Venedik’in değil, Avrupa’nın en eski kafesi olduğu belirtilen Caffe Florian 1720 yılında açılmış. Casanova, Lord Byron, Charles Dickens ve Proust ünlü müdavimlerinden bazıları. Caffe Quadri 1775 yılında açılmış. Orası da, Stendhal, Alexandre Dumas, Wagner ve günümüzde Woody Allen gibi birçok ünlünün gittiği bir kafe. Bu kafelerin önünde gün boyu, gecenin ilerleyen saatlerine kadar, canlı orkestralar çalıyor. Aralarındaki centilmence bir anlayış gereği, bir kafenin orkestrası çalarken, diğeri ara veriyor. Tabii ki, meydanın dolu olduğu gündüz saatlerinden sonra, orkestraların gece yarattığı ambiyans çok farklı. Her iki kafede de, hafif bir yemek veya muhteşem tatlılardan, pastalardan yiyebilirsiniz. Eğer para harcamak istemezseniz, müziği meydanda ayakta da izlemenize kimse sesini çıkarmaz. Ancak, tamamen korunmuş ve tarihi dekorasyonları görmek için içeriye bir göz atmanızı öneririm.

Caffe Florian’da (1720) Çin Odası

Müziğe de Yakın Olmak…

Daha önce belirttiğim gibi, biz Venedik’e özel olarak, evlenme yıldönümümüzü kutlamak için gittik. Kaldığımız sürede, akşam yemekleri için ilgimizi çeken restoranlarda yer ayırtmıştık. Her restorana da, o gecenin bizim için özel olduğunu bildirdik. Böylece, her gece bizim için bir kutlama oldu…

İlk akşam için Caffe Florian’da yer ayırtmıştık. Bizim için masa ayırdıkları Çin Odası hem tarihi atmosferi hem de orkestraya yakınlığı nedeniyle çok hoştu. Planladığımız gibi, hafif bir akşam yemeği yedik. Ardından sıra, bizim için özel olarak hazırlanmış, kalp şeklinde bir Florian Sacher pastaya geldi. Pasta çok lezzetli ve hafifti. Üstündeki Türkçe yazıda ufak bir imla hatası vardı ama, varsın olsundu… Pasta ile içtiğimiz tatlı şarap Giovanni Dri Ramandolo (2011) da, yemek sırasında içtiğimiz Costasera Amarone della Valpolicella Classico (Masi-2013) da çok güzeldi.

Venedik gezimizi planlarken, gerçekçi davranıp, az vaktimiz olduğunu göz önüne almış ve sadece belli yerleri gezmeye karar vermiştik. Dört günde, baharda gittiğimiz Barselona’da gördüğümüz kadar yer gezemeyeceğimizi baştan kabul etmiştik. Aynı nedenle, Venedik Bienali’ne de hiç ilgi göstermedik. Biraz daha uzun kalsak, bir iki sergi görmek isterdim. Onun yerine, bizim için her zamankinden daha yavaş bir tempoda, şehrin keyfini çıkarmak istedik.

Az sayıda gezdiğimiz yerlerden birisi de Doc’un Sarayı idi. Venedik, tarihte kuruluşundan itibaren cumhuriyet yönetimi ile yönetilmiş bir devlet olmuş. Doc, seçimle belli bir süre için gelen ve yetkileri anayasa ile sınırlandırılmış bir devlet başkanı. Asıl güç, on kişilik bir üst konseyde ve üyeleri arasından Doc’u seçen, 2000 kişilik Büyük Konsey’de imiş. Venedik tarihinde, yetkilerini genişletip, yönetime el koymaya çalışan bazı Doclar idam edilmişler

Doc’un Sarayı. Saray İlk Olarak 9.yy.da Yapılmış. Ancak Günümüzde Gördüğümüz Hali 14.yy.dan Kalma. Her Doc Yeni İlaveler Yaptırmış

Doc’un sarayı, yüzünüzü San Marco katedraline döndüğünüz zaman, katedralin sağ tarafındaki pembeli beyazlı, büyük bina oluyor. Burası, San Marco meydanından denize doğru açılan ve Piazzetta (meydancık) olarak adlandırılan alana bakıyor. Katedralin içinde de görüldüğü gibi, Doc ve ailesinin katedrale rahatlıkla geçebilmesi için saraydan San Marco’ya bir geçiş de var. Sadece Doc’un ailesi ile yaşadığı konut değil, aynı zamanda devlet yönetiminin ve konsey salonlarının yer aldığı bu dev saray, yüzyıllar boyunca yapılan ilavelerle günümüzdeki devasa halini almış. Yapımına ilk olarak 9. yüzyılda başlanan saray, günümüzdeki halini 14. ve 15. yüzyıllarda almış. Burası, yüzyıllar boyunca Venedik’te saray olarak anılmasına izin verilen tek yapı olmuş. Diğer saraylar, ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, Ca’ (ev demek olan Casa’nın kısaltılmışı) olarak anılmışlar.

Sarayın Avlusu ve Su Sağlanan Kuyular

Devler Merdiveni. Yabancı Misafirleri Kabul Ederken Doc, Maiyeti İle Birlikte Bu Merdivenlerin Tepesinde Beklermiş. Gelen İmparator, Papa veya Kral da Olsa, Merdivenleri Tırmanmak Zorunda Kalırmış

Sarayın Birkaç Yerinde Bulunan Bu Posta Kutuları Vergi Kaçıranları ya da Başka Şüphelileri İhbar Etmek İçin Kullanılırmış

Altın Merdiven

Eğer Venedik’in asırlar boyunca nasıl suya battığını gözlemlemek istiyorsanız, Doc’un sarayının meydana bakan sütunlarına bakmanız yeterli. İslami mimarinin izlerini taşıyan binanın revaklı bölümündeki sütunlar özel olarak kısa yapılmış gibi görünse de, bu sütunlar bir zamanlar daha uzunlarmış. Kaideleri ve neredeyse yarıya yakın kısımları zamanla batmış.

İç Geçirme Köprüsü. Sol Taraftaki Doc’un Sarayındaki Mahkeme Salonunda Yargılanan Mahkümlar Bu Köprüden Geçirilerek Sağ Taraftaki Hapishaneye Götürülürlermiş. İdama Mahkum Olanlar Son Kez Bu Pencerelerden Gökyüzüne ve Venedik’e Bakarak İç Geçirirlermiş

San Marco Bazilikası İle Doc’un Sarayının Birleştiği Köşede Yer Alan Tetrarklar Heykeli. M.S. 4.yy.da Yapıldıkları Tahmin Ediliyor. İstanbul’un Yağmalanması Sırasında Venedik’e Getirilmişler

İkinci akşam için otelin restoranı Canova’da yer ayırtmış ve yine o günün evlenme yıldönümümüz olduğunu belirtmiştik. Tüm gün gezdiğimiz için yorulunca, akşamüzeri otele dönüp, biraz dinlenelim dedik. Odaya girdiğimizde, buz doldurulmuş bir kovanın içinde, bir şişe prosecco (Belstar Cuvee Extra Dry N.V.) otelin ikramı olarak bizi bekliyordu. Akşam yemeğinden önce, Canova restoranda da bize aynısından birer kadeh ikram ettiler. Gerçekten çok kaliteli bir prosecco idi. Kurabiyeleri de es geçmemeli. Venedik’e özgü bu ağızda dağılan, tereyağlı, enfes kurabiyeleri restoran ve barlarda da kahve ile getiriyorlar. İsminin Bussola Buranello olduğunu sonradan öğrendiğim bu ‘S’ şeklindeki kurabiyeler, yüzyıllar önce Burano adasında yapılmaya başlanmış. O zamanlar, sadece Paskalya için özel olarak yapılırlarmış.

Canova Restaurant

Canova Restaurant’ın hem yemekleri hem servisi dört dörtlüktü. Bizimle ilgilenen kadın şef garsona hayran kaldım. Ölçülü bir samimiyet ve nezaketle hizmet verirken işini çok iyi bildiği belliydi. Şarap konusunda da aynı şekilde bilgiliydi. Eşimin yakın gözlüklerini odada unuttuğunu öğrenince, kısa bir süre içinde elinde deri kaplı geniş bir kutu ile yanımızda belirdi. Kaç numara gözlük kullandığını sordu. Kapağını açtığı kutunun kadife kaplı içi, düzgünce dizilmiş, çeşitli numaralarda gözlüklerle doluydu…

Mevsime bağlı olarak, menüde balkabağı çok göze çarpıyordu. Önden, antipasto olarak, içinde sebze ve balkabağı ile Gran Padano peyniri kreması olan, milföy hamurundan börek tarzı bir şey yedik. Çok lezzetli idi. Ana yemek olarak, mantarlı dana eti aldık. Tatlı olarak da, aralarında yine balkabağı püresi olan, delikleri bayağı büyük bir hasır görünümündeki, ince, yuvarlak milföy katları ve yanında, üstüne fındık rendelenmiş çikolatalı dondurma. Yemekte içtiğimiz Brunello di Montalcino-Castiglion del Bosco (2012) ve tatlı ile içtiğimiz tatlı şarap da enfesti. Bu güzel akşam yemeğinden kalkarken, şef garsonumuz bana otelde yapılmış bir paket Bussola kurabiyesi hediye etmeyi de ihmal etmedi.

Büyük Kanal’ın Girişindeki Santa Maria della Salute Kilisesi (1630-1687)

Peggy Guggenheim Müzesi, 1749 Yılında Başlanıp, Hiç Bir Zaman Bitirilemeyen Palazzo Venier del Leoni Sarayında Bulunuyor

Palazzo Barbarigo

Venedik’e gelip de, vaporetto ile bir Büyük Kanal gezisi yapmadan olmaz. Tabii, bir de gondola binmek var ama, onu daha sonra yaptık. Büyük Kanal gezisi için ister Santa Lucia tren istasyonunun önündeki iskeleden, San Marco meydanının biraz ilerisindeki, San Zaccaria iskelesi yönüne doğru, isterseniz San Zaccari’dan ters yöne doğru gidebilirsiniz. Biz, otele daha yakın olduğu için, San Zaccaria’dan binmeyi tercih ettik. Yaklaşık 4 kilometre olan bu mesafe, aşağı yukarı 40 dakikada gidiliyor. Birbirine oldukça yakın olan duraklarda iskeleye yanaşmak ve kalkmak vakit alıyor. Bu noktada, vaporetto’ların fıstık gibi, makyajlı kadın çımacılarından da söz etmeliyim. Hepsi işinin ehli. Bizdekinin aksine, burada her vaporetto’nun bir çımacısı var ve o da sizinle seyahat ediyor. İskelelerde, her yanaşan taşıta hizmet veren sabit bir çımacı yok.

Accademia

San Simone Piccolo Kilisesi

Genişliği 30 ile 70 metre arasında değişen kanalda dört tane (Scalzi, Rialto, Accademia ve Constituzione) köprü var. İki kıyıda sıralanmış, San Simeone Piccolo, San Stae ve 1630 veba salgının bitimini kutlamak için yapılan Santa Maria della Salute gibi kiliseler ve Venedik’in ünlü palazzo’ları, yani sarayları var. Çoğunlukla 12. yüzyıl ile 17. yüzyıl arasında yapılmış bu saraylar mimari tarz olarak da Bizans, Gotik, Rönesans ve Barok dönemleri yansıtıyor. Genelde üç katlı olan Venedik sarayları, zengin ailelerin hem ticaretlerini yürüttükleri işyerleri hem de konutları olarak kullanılıyorlarmış. Depo ve ofisler alt katta, misafir kabul salonları ve ailenin yaşam alanı ise üst katlarda olurmuş. Mutfak, bazı binalarda giriş katında, bazılarında ise koku olmaması için en üst katta.

Eski Balık Pazarı

‘Mafya’ya Hayır. Venedik Kutsaldır’

Sarayların içinde bir tanesinin Türklerle ilgili olması ilgimi çekti. Günümüzde Doğa Tarihi Müzesi’ni barındıran Fondaco dei Turchi, 13. yüzyılda yapılmış, Bizans tarzı büyük bir bina. 1381 yılında Ferrara Dükü için satın alınmış ve uzun yıllar, görkemli odalarında nice davetler verilmiş. Bina, 1621 yılında Türkler tarafından satın alınmış. Türk tüccarlar burayı, hem malları için depo hem de konaklamak için han olarak kullanmışlar. Doğu ile ticaret azalınca, bina da kaderine terk edilmiş. 1850 yılında Avusturyalılar, bazı orijinal unsurları yok edildiği için kötü olarak nitelenen bir restorasyon yapmışlar. Burası 1923 yılında müze haline getirilmiş. Benzer şekilde, bir zamanlar Alman tüccarlar tarafından kullanılan, Rialto mahallesindeki, Fondaco dei Tedeschi günümüzde çok katlı bir mağazaya çevrilmiş bulunuyor.

Fondaco dei Turchi

Rialto Köprüsü

Dönüş için, vaporetto’dan inmeniz ve ters yönde giden bir başkasına binmeniz gerekiyor. Bizim bindiğimiz vaporetto, sadece Rialto köprüsünün oraya kadar gidiyordu. Bu, o çevreyi görmemiz açısından çok isabetli oldu zira, Rialto Venedik’in en eski ve kalabalık semti. Tarihi olarak ticaretin merkezi aynı zamanda. Dükkanları ve balık, taze sebze ve meyve pazarları ile hala öyle. Bu civarda kanalın kıyısı ve köprünün üstü hediyelik eşya dükkanları ile dolu. Ancak, buralardaki ucuz hediyelik eşyalar konusunda dikkatli olmak gerekiyor. Çoğu Çin’de yapılmış ve kalitesiz. Daha özgün, kaliteli ve el yapımı eşyalar için ara sokaklardaki butik dükkanlara bakmak gerekiyor. Zaten, usta bir göz aradaki farkı hemen anlıyor. Ara sokaklarda, el yapımı ve gerçek Murano işi cam eşyalar (San Marco’nun çevresinde de var çok güzel cam eşya satan dükkanlar), el yapımı maskeler, deri, kağıt ve kumaş üzerine ebru yapan dükkanlar var. Bunlar doğal olarak, daha pahalı. Ama, aldığınıza değiyorlar.

Bir Maske Yapım Atölyesi

San Marco Meydanı Yakınlarında İlginç Bir Dükkan

Rialto köprüsü 1588-1591 yılları arasında, daha önce burada bulunan ahşap köprünün yerine yapılmış. On dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar bu köprü, Büyük Kanal’ın bir yakasından ötekine yürüyerek geçmek için kullanılan tek köprü olmuş. Ahşap olduğu dönemlerde köprü sayısız kereler çökmüş. Bu olaylardan en meşhuru, 1444 yılında Ferrara Markizinin evlilik töreni sırasında olmuş. Töreni izlemek için köprü üstüne çıkan aşırı kalabalık, köprü ile beraber sulara gömülmüş. Burası, günümüzde de çok kalabalık. Dükkanların dış tarafındaki yürüme yolu her daim, manzarayı seyretmek ve fotoğraf çekmek isteyenlerle dolu. Doğal olarak, yankesicilerin de sevdiği bir nokta. Tüm Venedik’te olduğu gibi, dikkatli olmak lazım.

San Polo Kilisesi

Tintoretto’nun Son Akşam Yemeği Tablosu, San Polo Kilisesi

Hazır Rialto civarına gelmişken, San Polo semtindeki iki önemli kiliseyi de gezelim dedik. Bunlar, Venedik’in belli başlı kiliselerinden San Polo ve Santa Maria Gloriosa dei Frari kiliseleri. San Polo, bazı yerlerde oldukça dar sokakları olan bir semt. Buralarda son derece ilginç, zanaatın neredeyse sanata iyice yaklaştığı el işi ürünler satan dükkanlar var. Örneğin, Venedik Karnavalının vazgeçilmez aksesuarı, el yapımı maskeler. Venedik’te 11. yüzyıldan beri yapılan Karnaval sırasında, sosyal sınıf farklarının kalkması ve insanların birbirini tanımaması için değişik kostümler giyiliyor ve maskeler takılıyor. 18. yüzyılda en şaşalı dönemini yaşayan Karnaval, daha sonra önemini yitirse de, 1979’dan itibaren yine yılın gözde bir eğlence zamanı olmaya başlamış. Kelime olarak, “ete veda” anlamına gelen Karnaval, Hristiyanların Paskalya’dan önceki 40 gün boyunca tuttukları oruç döneminden (Lent) hemen önceki 10 gün boyunca yapılıyor. Yani, oruç dönemine girmeden önce yapılan 10 günlük büyük bir eğlence. Söz konusu oruç, Müslüman inanışındaki oruçtan biraz farklı. Kişi tamamen aç kalmak yerine, başta et olmak üzere, belli besinleri yemiyor. Bunlar genellikle keyif veren, herkesin alamayacağı maddeler oluyor. Çocukluğumda Yvette’in bu dönemde, etin dışında, çikolata, tatlı, dondurma gibi şeyler yemediğini ve sigara içmediğini hatırlıyorum. İçki içmek konusunda ise bir sınırlama yok.

Santa Maria Gloriosa dei Frari Kilisesi

Özel kağıt hamuru ile yapılan maskelerin üretim sürecini maske üreten atölyelerde izleyebilir, hatta buralarda düzenlenen kurslara katılabilirsiniz. 2019 Venedik Karnavalına dört ay gibi uzun bir süre olmasına rağmen, bazı dükkanlar maske ve kostüm siparişi almaya başlamışlardı bile. Venedik’e Karnaval için özel olarak gelenlerin, belki de hayatlarında sadece bir kere giyecekleri bu kostümleri kiralamak da mümkün.

Antonio Canova’nın Mezarı, Santa Maria Gloriosa dei Frari Kilisesi

Tiziano’nun (İngilizce Titian) Mezarı, Santa Maria Gloriosa dei Frari Kilisesi

Doc Foscari’nin (1373-1457) Mezarı, Santa Maria Gloriosa dei Frari Kilisesi

San Polo kilisesi, ilk olarak 9. yüzyılda yapılmış. Daha sonra, 15. yüzyılda yeniden inşa edilmiş. Günümüzdeki Neo-Klasik halini ise, 19. yüzyılda almış. Kilisede pek bir bütünsellik yok ama, tek tek dikkat çekici eserler var. Gotik giriş kapısı, 14. yüzyıldan kalma çan kulesinin dibindeki aslanlar bunlardan bazıları. İçerde, Tiepolo, Veronese ve Tintoretto’ya ait tablolar var. Bunlardan, Tintoretto’ya ait olan Son Akşam Yemeği, kilisenin sahip olduğu önemli bir eser. Doc’un sarayını gezerken, Venedikli bir ressam olan Tintoretto’nun (1518-1594) kapsamlı bir sergisini de gezmiştik.

Meryem ve Çocuk, Giovanni Bellini (1488), Santa Maria Gloriosa dei Frari Kilisesi

Meryem’in Göğe Yükselişi, Tiziano (1516-1518), Santa Maria Gloriosa dei Frari Kilisesi

Kısaca Frari olarak bilinen Santa Maria Gloriosa dei Frari kilisesi, San Polo semtinin doğu tarafında bulunan büyük bir kompleks. Buraya ilk olarak, Fransisken rahipler 1250-1338 yılları arasında bir kilise yapmışlar. Bu yapı daha sonra yıkılmış ve yerine, 15. yüzyılın ortalarında tamamlanan günümüzdeki kilise ve manastır inşa edilmiş. Çok geniş olan kilisenin içinde hem önemli eserler hem de önemli bazı kişilerin mezarları bulunuyor. Örneğin, Venedikli ünlü heykeltıraş Antonio Canova’nın (1757-1822) mezarı burada. Roma’da Galleria Borghese’ye gidenler, onun ünlü Muzaffer Venus (Venus Victrix) heykelini anımsarlar. Napolyonun kız kardeşi, Pauline Bonapart’ın modellik yaptığı bu heykeli çocukluğumdan beri severim. Frari kilisesinde Canova’nın dışında, ressam Tiziano’nun (1488-1576), opera sanatının öncüsü sayılan Claudio Monteverdi’nin (1567-1643) ve iki Venedik Docunun da mezarları bulunuyor. Diğer dikkat çekici eserler arasında, ana altardaki Tiziano’ya ait Meryemin Göğe Yükselişi ve bir başka altardaki Ca’ Pesaro Meryemi tabloları, Giovanni Bellini’nin Meryem ve Çocuk tablosu, koro bölümünü ayıran mermer paravan ve koro bölümünün 1468’den kalma ahşap koltukları sayılabilir.

Üçüncü günün akşamında, artık “gerçek kutlamamızı ” yapmak için Bistro de Venise isimli restoranda yerimizi ayırtmıştık. Otelimize çok uzak olmayan bu restoran, 1993 yılında açılmış. Tarihi Venedik yemeklerinin modern pişirme teknikleri ile yorumlandığı restoranın çok zengin bir şarap kavı da var. Bizi restoranın sahiplerinden birisi karşıladı ve kibar bir şekilde, içerideki özel olarak hazırlanmış, kırmızı örtülü masamıza götürdü. Masanın üzerinde benim için bir tane kırmızı gül duruyordu. Kırmızı kumaş kaplı duvarlardaki objeler, aplikler, masalardaki şamdanlar, hepsi ince bir zevkin yansımasıydı.

Köşede Bizim İçin Hazırlanmış Masa ve Bistro de Venise’in Sıcak Ortamı

Gece boyunca bizimle ilgilenen garson ve şarap seçimi için masamıza gelen sommelier, işlerinin ehli, kibar ve güzel yüzlü kişilerdi. Unutmayacağımız bir gece geçirmemiz için her şeyi yaptılar. O akşam yediğimiz her şey çok lezzetli idi. Antipasto olarak yediğim, pişirilmesi üç saat süren yumurta ise, hiç ummadığım bir tatta ve lezzette idi. Zaten ondan sonra, garsonumuzun önerilerine güvenebileceğimi anladım. Yemekte içtiğimiz, Barolo Cannubi-Giacomo Fenocchio (2012) mükemmel bir şaraptı. Gecenin sonunda, bizim için özel olarak yapılmış, kalp şeklindeki pastamız geldi. Cuor de Venexia adı verilmiş ve içinde kırmızı meyveler, meyve mousse, şekerleştirilmiş böğürtlenler ve bitter çikolata kıtırları olan pasta, inanılmaz derecede hafifti. Çevremizdeki masaların coşkulu kutlamaları ve alkışları arasında, yine enfes bir tatlı şarap olan Le Bignele Recioto della Valpolicella Classico N.V. (2017) dolu kadehlerimizi, daha nice seneler olması dileğiyle kaldırdık…

Müthiş Lezzetli ve Hafif Cour de Venexia Pastası

Venedik’in de içinde bulunduğu Veneto Lagünü’nünde birçok ada var. Bunlardan bazıları, üstlerindeki manastır, hastane ya da çeşitli fabrikalarla birlikte terk edilmişler. Az sayıda adada hala yaşam var ve buralara gitmek, Venedik’in kalabalığından biraz uzaklaşmak için iyi oluyor. Murano, Burano ve Torcello gibi belli başlı adalara ve açık deniz ile Venedik’i ayıran uzun (12 Km) bir kumsal olan Lido’ya ulaşım kolay. Ancak, diğer adalara ulaşım daha zor. Biz, zamanımız kısıtlı olduğu için, sadece cam işleri ile ünlü Murano adasına gidebildik. Dantel işleri ve rengarenk evleri ile ünlü Burano’ya ve büyük bir Bizans katedrali olan Torcello’ya gidemedik. Özellikle Torcello’nun epeyce uzakta olması nedeniyle, gitmek, gezmek ve dönmek için yeterli vaktimiz yoktu.

Şair Ezra Pound, Besteci Igor Stravinsky ve Koreograf Diaghilev Gibi Yabancı Ünlülerin de Mezarlarının Bulunduğu San Michele Adası

Murano’ya, San Marco’dan bindiğimiz vaporetto ile gittik. Yolda, “mezarlık adası” San Michele’nin ve plajları ile ünlü Lido’nun yakınından geçtik. Lido’yu görünce, uzun yıllar önce okuduğum, Thomas Mann’ın Venedik’te Ölüm kitabını anımsadım. Ne müthiş bir kitaptı o. Görünüşü ince ama, kendisi yoğun…

Murano da, Venedik gibi, aslında bir grup küçük adadan meydana geliyor. Burada da, adaları birbirine bağlayan köprüler var. Bilindiği üzere, Murano dünyaca ünlü cam işlerinin yapıldığı yer. Venedikli cam ustalarının atölyeleri 1291 yılından beri burada bulunuyor. Daha önce Venedik’in içinde olan cam fırınları ve imalathaneleri, yangın tehlikesi ve sebep oldukları hava kirliliği nedeniyle, o tarihte Konsey kararı ile Murano’ya taşınmışlar. Özellikle 15. ve 16. yüzyıllarda Avrupa’nın başlıca cam üretim merkezi olan Murano, bir dönem kendi parasını bastırabilecek kadar zenginleşmiş. Adanın kendisine ait bir aristokrasisi gelişmiş. Murano’nun cam ustalarına, başkalarına tanınmayan imtiyazlar ve haklar verilmiş. Öte yandan, başka yerde iş kurmak için adadan ayrılmalarının cezası da, bazen ölüme kadar varırmış.

San Donato Kanalı-Murano

Cam ustalığı, geçmişte olduğu gibi, günümüzde de babadan oğula geçen bir meslek. Adanın bazı atölye ve fabrikaları kapanmış olsa da, cam üretimi hala çok. Ancak burada da, daha önce belirttiğim gibi, kaliteyi arayıp bulmak gerekiyor. Üretim sürecinin belli bir aşamasını izleyebildiğiniz atölyelerin bazılarında çok sıradan, “turistik” şeyler üretiliyor. Bizim tesadüfen gördüğümüz, kıyıdaki ana yola çıkan dar bir çıkmaz sokağın sonundaki De Biasi gerçekten çok özel bir yer. 71 yıl önce kurulmuş şirketin el yapımı takıları ve objeleri, geleneksel üretimin modern tarz ve zevk ile usta bir birleşimi.

Cam Müzesi, Murano

Düğün Kupası, Angelo Barovier (1470-1480), Cam Müzesi, Murano

Murano’ya giderseniz, cam müzesini (Museo del Vetro) gezmenizi öneririm. Palazzo Giustinian’da bulunan müzede nefes kesen bir tarihi cam koleksiyonu var. Venedik camının üretimini tam olarak anlamak, değişik üretim tekniklerini ve tarih boyunca ünlü olmuş cam ustalarının eserlerini görmek için ideal bir müze. Müzenin en gözde parçası, cam ustası Angelo Barovier tarafından 1470-1480 yılları arasında yapılmış bir düğün kupası. Müzenin modern tarzda üretilmiş bir cam eşya koleksiyonu da var. Günümüzün İtalyan cam ustaları, eski çağlardan beri uygulanan cam tekniklerini, modern renkler ve formlarla çok yaratıcı bir şekilde harmanlamışlar.

Basilica dei Santi Maria e Donato

Adanın en gözde tarihi yapısı, dışardan apsis kısmını çevreleyen zarif sütunları önündeki San Donato kanalına yansıyan, Basilica dei Santi Maria e Donato bazilikası. 12. yüzyılda yapılan bu kilise, 19. yüzyılda bir restorasyon geçirmiş. Uzmanlar bu restorasyonu çok beğenmese de, kilise güzelliğini hala koruyor. Veneto-Bizans ve Gotik tarzın güzel bir karışımı olan kilisede, apsisteki Madonna mozaiği ve yerlerdeki 1140 yılından kalma mozaikler çok hoş. Camın da kullanıldığı belirtilen bu taban mozaiklerinde çeşitli hayvanlar, bitkiler ve mitolojik yaratıklar resmedilmiş. Kilisenin, bir gemi omurgası şeklindeki tavanı da ayrıca dikkat çekici.

Basilica dei Santi Maria e Donato

Venedik’teki ünlü Teatro Fenice, dar sokakların açıldığı, küçük bir meydanda bulunuyor. Birkaç basamakla çıkılan sütunlu girişinin hemen dibinde Antico Martini isimli bir restoran var. Son akşam burada yemek yedik. İçindeki tablolar, mozaikler, aynalar ve sarı ışıklarla çok sıcak bir ortamı olan restoranın geçmişi çok eskilere dayanıyor. Burada ilk olarak 1720 yılında bir kafe açılmış. Fenice tiyatrosu açılınca, müzisyenlerin, sanatseverlerin ve entelektüellerin gözde mekanı olmuş. Yüzyıllar içinde, hem bir restorana dönüşmüş hem de pek çok kez el değiştirmiş.

Teatro Fenice (1792). Fenice İtalyanca Anka Kuşu Demek. Bu Ünlü Tiyatro, Adını Aldığı Kuş Gibi, İki Kere Çok Büyük Yangın Geçirmiş ve Küllerinden Yeniden Doğmuş

1836 Yılındaki İlk Yangından Sonra Fenice, 1837 Yılında Tekrar Açılmış. İkinci Yangın 1996 Yılında Olmuş ve Tiyatro Perdelerini Ancak 2004 Yılında Tekrar Açabilmiş

Küçük meydana bakan masamızda yemek yerken, en az birkaç yüzyıldan beri hiç değişmemiş olan bu çevrede geçmişte yaşamın nasıl olduğunu düşündüm. Meydanın ortasında bir kuyu vardı. Buna benzer kuyular, hemen hemen tüm meydanlarda ve avlularda göze çarpıyor. Venedikliler uzun yüzyıllar boyunca şehre suyu anakaradan, bin bir zahmetle taşımak zorunda kalmışlar. 9. yüzyılda meydanların altına sarnıçlar yapılmaya başlanmış. Meydanlar, yağmur sularının sarnıçlarda birikebilmesi için, ortaya doğru uygun bir eğimle tasarlanmış. Akarsuyu olmayan Venedik evlerinin su ihtiyacı 1884 yılına kadar, bu kuyulardan çekilen yağmur suyu ile karşılanmış.

Devrin Yönetim Tarzına Göre Cumhurbaşkanlığı, İmparatorluk ya da Kraliyet Locası…

Bu Kubbede Yankılanan Ünlü Seslerden Biri de Maria Callas’ınki Olmuş. Leyla Gencer İçin La Scala Ne İse, Maria Callas İçin de La Fenice Odur

La Fenice’nin Balo Salonu

Antico Martini’de yediklerimiz de, içtiklerimiz de (yemekte Maculan Sauvignon Ferrata (2016), tatlı ile Maculan Breganze (2016)) gayet güzel olmasına rağmen, bir gece önce Bistro de Venise’de aldığımız hizmetle karşılaştırıldığında, sanki bir şeyler eksikti. Elle tutulur olmayan bir şey. Hizmetteki zarafet ve incelik belki…

Ristorante Antico Martini

Uçağımızın geç vakitte olması, son günümüzde bir avantaj oldu bizim için. Havanın bol güneşli olması da ayrı bir şanstı. Böylece, son derece keyifli bir gondol gezisi yaptık. Sadece gondolcunun uzun küreği ile suda çıkardığı sesin duyulduğu tenha ara kanallarda gezinmek çok güzeldi. Bir ara, Büyük Kanal’a bile çıktık. Rialto köprüsünü sağ tarafımızda görüp, aşağıya doğru döndük. Gondolculuk da, cam ustalığı gibi, babadan oğula geçen ve maharet isteyen bir meslek. İnsan, bazı dar kanallarda ince uzun gondolun nasıl olup da dönebildiğine hayret ediyor.

Venedik’te Bir Çok Noktada Gondol Durakları Var. Biz, Daha Kaliteli Olduklarını Düşündüğümüz İçin Bacino Orseolo’dakilerden Birine Bindik

Başka Kimsenin Olmadığı Sakin Kanallarda İlerlemek Çok Güzeldi…

Baş başa bir gondol gezisi için verdiğimiz paraya değdiğini düşünüyorum. Gondolcumuz da, lüzumsuz gevezelik yapmayan, kibar bir gençti. Venedik’e eğer bir daha gidersek, gece de bir gondol gezisi yapmak isterim. Kitaplarda yazdığına göre, o çok daha romantik oluyormuş.

Yarım Saatlik Gezinin Bir Noktasında Büyük Kanal’a Çıktık ve Rialto Köprüsünü Tekrar Görebildik

Büyük Kanalda Gondolla Gezmenin Zevki de Farklıymış…

Dıştan merdiveni ile 1489’dan kalma Palazzo Contarini del Bovolo’yu, Fenice tiyatrosunu ve San Moise kilisesini aceleye gerek olmadan, rahat bir şekilde gezdik. Hatta, San Marco meydanında son kez oturup, birbirleriyle adeta yarışan orkestraların çaldığı harika müzik eşliğinde, bir şeyler yemeye bile vakit bulduk.

Palazzo Contarini del Bovolo (1499). Gotik ve Rönesans Mimarisinin Hoş Bir Bileşimi Olan Bu Binanın 113 Basamaklı Merdiveni Sizi Çok Farklı Bir Venedik Manzarasına götürüyor

Palazzo’nun İsminde Bulunan Bovolo Kelimesi Venedik Lehçesinde Salyangoz Demekmiş. Dönerek Çıkan Merdiveni Nedeniyle Binaya Bu İsim Verilmiş

Hz. Musa’ya Adanmış San Moise Kilisesi. Yanlardaki İki Kapının Üzerinde (Duvarın İçinde), Kilisenin Yapımını Finanse Eden Ailenin İki Ferdinin Mezarları Var

Ana Altarda, Sina Dağında On Emiri Alan Hz. Musa Canlandırılmış.
Kilise İlk Olarak 10.yy.da Yapılmakla Beraber, Günümüzdeki Hali Daha Çok 17.yy.dan Kalma

Venedik’ten geriye yine unutamayacağım sahneler, diyaloglar ve insan manzaraları kaldı. Bir gece geç vakit yemekten dönerken, lobiye gelen müzik sesini duyup, oturduğumuz otelin barındaki garson mesela. Grappa’nın kahveyi “öldürdüğünü”, bu işini neşe ile, keyifle ve güler yüzle yapan genç adamdan öğrendik. Bir başka gün, deri üzerine ebru uygulanarak yapılmış el işi bir maske aldığımız dükkanın sahibi ile sohbet ettik. İstanbul’dan geldiğimizi öğrenince nasıl da gözleri parladı. Kendisi küçük bir çocukken, annesinin ve babasının onu büyükannesine bırakıp, İstanbul’a gittiklerini, dönüşte kendisine harika bir mermer lamba getirdiklerini anlattı. O zaman bu hediyeye ne kadar çok sevindiği gözlerinden okunuyordu. Bir de, kayınpederinin yaptığı suluboya resimleri satan genç adam. Ayağında bir jean, başında hasır şapkası. Beğendiğimiz resmi güzelce paket yapıp, bana verdikten sonra elimi tam bir asilzade gibi öpmesi…

———————————————————
(1)- Osteria, şarap ve çok basit bir menü sunan İtalyan lokantasıdır.
(2)- Locanda, han demektir.
Not(1): Metin içinde altı çizilmiş kelime veya cümlelere tıklarsanız, konuyla ilgili daha eski yazılarıma ulaşabilirsiniz.
Not(2): Fotoğraflar izinsiz ve kaynak göstermeden kullanılamazlar.

Bakışlar Vardır… Unutamazsınız…

Gözlerimiz, dünyayı görmemiz, keşfetmemiz, öğrenmemiz ve anlamamız için en önemli organımız. Bize dünyanın kapısını açan, ilerlemenin en önemli itici gücü olan merakı tetikleyen organımız… Öte yandan gözlerimiz, vücudumuzun diğer organları gibi sadece mekanik bir şaheser değiller. Kimi zaman, bakmak fiilinin ötesinde, o bakışa katabildikleri ifade ile duyguların, o sırada akıldan geçenlerin, iç dünyaların anahtarı olabilirler.

İnsan ruhu dipsiz bir kuyu. Bu ruhu inceleyen veya tedavi etmeye çalışan bilim dalları ne kadar ilerlemiş olurlarsa olsunlar, hala bilinmeyen, adı konamayan pek çok yönü var. Ben öteden beri, karşımdaki kişinin bakışındaki ifadenin iç dünyasına açılan kapıyı araladığını, bir an için hissettiklerini, duygu ve düşüncelerini ele verebildiğini düşünürüm. O nedenle, konuşurken karşısındakinin gözüne bakamayanlardan oldum olası rahatsız olurum. Samimi olmadıklarına, belki bir şeyler gizlediklerine ya da beni canı gönülden dinlemediklerine kanaat getiririm.

İnsanın iç dünyasını sadece bakışlarından tamamen anlamak elbette mümkün değil. Üstelik bazıları, zor da olsa, size yanlış ipuçları da verebilirler. Ama, dedim ya işte… Anlayabilen için, bakışlar kısa süreliğine bir kapı aralarlar. Bir insanın sevgisini, nefretini, acısını, özlemini, mutluluğunu, kıskançlığını, kızgınlığını çok açık bir şekilde yansıtabilirler.

Kimi bakışlar vardır, çok kısa, bir saniye bile sürmeyen. Ruhun kendini tekrar kapatmasından önce kısa bir an… Ama işte o bakışta bir ömür vardır. Kelimelere dökülürse büyüsünün kaçacağı kesin olan pek çok söz vardır…

Kimi bakışlar vardır, bir ömür boyu unutamazsınız. En umulmadık zamanda, beklemediğiniz bir anda tekrar gözünüzün önüne gelip, ilk sefer olduğu gibi, sizi çarparlar. Mutluluktan uçurur ya da kedere boğarlar.

Birkaç aylık bebeğinizin yattığı yerden size bir bakışı vardır örneğin… Gülümseyerek gözlerinizin içine bakar. Sonsuz bir güven ve katıksız, hesabı kitabı olmayan bir sevgi vardır o bakışta. İçinize işler. Sarsılırsınız. Çocuğunuz büyüyüp, yetişkin bir insan olsa da o bakışı asla unutamazsınız. Tekrarı olmayan bir bakıştır o. Anılarınızda saklayacağınız, hatırladığınız zaman içinizi ısıtan bir bakış…

Kendi çocukluğunuzdan hatırladığınız annenizin bir bakışı vardır. Misafirin önüne konan çerez tabağındaki Şam fıstıkları ile biraz fazla ilgilendiğiniz zaman size yönelttiği bakış… Eliniz havada donup, kalmıştır kısa bir süre. Oysa oturacağınız yeri de ne güzel seçmişsinizdir. Misafirin hemen yanında. Kendinizce kimseye niyetinizi belli etmeden…

Daha da korkutucu olanı, babaanne bakışı olabilir kimi zaman. Şimdilerde ne çocukların ne de anne babaların bununla tam olarak ne demek istediğimi anladıklarını sanmam. Zira, izlediğim kadarı ile, çocuklar neredeyse sonsuz bir hoşgörü ve serbestlikle büyütülüyor günümüzde. Özgüven ve kişilik gelişimi açısından son derece olumlu bir şey bu. Ancak, hiç bir şekilde sınır çizilmeyen, nerede nasıl davranması gerektiği öğretilmeyen çocuklar geleceğin saygısız ve kaba yetişkinleri oluyorlar. Bir pazar sabahı dışarda, huzur içinde bir kahvaltı yapıp, gazete kitap okuma hayaliniz, etrafınızda koşuşan, çığlık atan çocukların ve diğer bir masada, bu çocukların yetişkin hali olan kişilerin bağıra çağıra konuşmaları arasında sinir harbine dönüşebiliyor.

Evet, ne diyordum? Eski zamanlardaki babaannelerin bakışı… Biz torunlar coşup, gürültüyü biraz fazla kaçırınca babaannemizin yönelttiği bakış… Bir an bir sessizlik olur, bütün torunlar divanın kenarına yan yana ilişir, yerimizi bilirdik.

Siz küçükken, babanızın bir bakışı vardır ömür boyu unutmayacağınız… Küçücük bir kız çocuğu iken elinizden tutmuş, sizi bilmediğiniz bir ülkede, bilmediğiniz bir dilin konuşulduğu bir okula götürmüştür. Birlikte girdiğiniz sınıfta kısa bir süre kaldıktan sonra çıkarken size dönüp, bakmıştır. O bakışta hem sonsuz bir sevgi ve şefkat vardır hem de size büyük bir güven. Sizin her şeyi başarabileceğinize duyulan güven.

– Sen yaparsın, der o bakışlar…

Sonra, yıllar geçer. O hep arkanızda olduğunu hissettiğiniz babanız yaşlanır, hastalanır ve elden ayaktan düşer… En temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz olur. Siz hiç yüksünmeden bakımını yaparken gözlerinizin içine öyle bir bakar ki, içinize işler… Ne yapacağınızı, ne edeceğinizi bilemezsiniz. Çaresizlik vardır o bakışta. Daima güçlü olmuş bir insanın, başkalarının yardımına muhtaç olmaktan dolayı duyduğu acı, üzüntü ve isyan vardır. Bir de minnettarlık… Boğazınızda bir şey düğümlenir. Bir işe yaramayacağını bilseniz de, teselli etmeye çalışırsınız.

Öğretmenlerinizin bakışları vardır bir de. Britanyalı öğretmenlerin bu konuda, şu yaşıma kadar hala sırrını çözemediğim, bir yetenekleri vardır. Asla şiddet uygulamaz, hatta seslerini bile yükseltmezler. Ama öyle bir bakarlar ki, özür dilenmesi gereken bir şey yaptığınızı hemen anlarsınız. Bu sizi, herkesin içinde bağırılmaktan ya da tokat yemekten daha çok utandıran, kendinize getiren bir bakıştır.

Ya sevgili bakışı? Hele de ilk gençlik yıllarında iseniz… Göz göze geldiğiniz an ayaklarınız yerden kesilir gibi olur. Midenizden yukarı doğru acı ve haz karışımı bir his yayılır. Kalbiniz çarpar. Yıllar sonra, o kişiler sizin için artık bir şey ifade etmese de, o duyguyu unutmazsınız…

Bakışlar, karşınızdakinin size vurulduğunu da ele verir… Sizi her gün gördüğü halde, bir başka ülkede, ortamda, bir başka türlü görmüştür. Belki o güne kadar hislerini saklamıştır. Belki o an beyninden vurulmuşa dönmüştür. Bilemeyiz ama, işte o bir saniyeliğine açılan kapıdan siz içini görmüşsünüzdür. Anladığınızı belli etmeyi ya da etmemeyi duruma göre seçmiş ya da seçmemişsinizdir…

Bir de sevilmediğinizi hissettiren bakışlar vardır. Buz gibi… Yürek parçalayan… Yıllar sonra, şairin yazdığı gibi size,

Gözlerin gözlerime değince
Felaketim olurdu, ağlardım
Beni sevmiyordun, bilirdim
Bir sevdiğin vardı, duyardım (1)

dedirten…

Yıllarca bir arada yaşamış olsanız da, sizi dipsiz kuyuların içine düşüyormuşsunuz gibi hissettiren ilgisiz, sevgisiz bakışların aksine, yabancı bir ülkede, yabancı bir adamın, yanınızdan geçerken gülümseyip, göz kırpması içinizi müthiş bir yaşama sevinci ile doldurabilir. İçiniz kıpır kıpır, yüzünüze yayılmış bir gülümseme ile yolunuza devam edersiniz. Ondan sonra bu sahne ne zaman aklınıza gelse, içiniz aynı mutluluk duygusu ile dolar.

Bir de kimi sevgililer vardır… Aynı olayı her seferinde farklı anlatır. Gereksiz vaatlerde bulunup, sonra unutur. Siz her şeyin farkındasınızdır ama o yutturduğunu sanır. Sonra bir gün, artık yalanlarını yüzüne vurduğunuzda, pişkin pişkin,

– Öyle mi demiştim, der.

Bakışlarındaki suç üstü yakalanma ifadesini gizlemek için o kadar abartılı bir şekilde güler ki, gözleri neredeyse çizgi haline gelir…

Bir gün, bir askeri hastanede, hızla asansöre girersiniz. Kendi derdiniz, kendi telaşınız vardır. Birden, gencecik bir gazi ile karşılaşırsınız. Yanında ona eşlik eden bir astsubay vardır. Pijamasının içinde tek kolunun olmadığını, yüzünün henüz tam olarak iyileşmemiş yaralarla dolu olduğunu görürsünüz. Bir gözü hafif kapalıdır. O haliyle, kısa bir an gözlerinizin içine bakar. Hiç bir şey söylemeden. Sonra bakışlarını ayağındaki terliklere çevirir. Ne yapacağınızı bilemezsiniz… O kadar genç, hatta küçüktür ki, kollarınızın arasına alıp, bir çocuk gibi avutmak istersiniz…

Bir başka zaman, güzel bir sonbahar günü, atalarınızın 536 yıl önce karaya çıktığı Güney İtalya’nın Puglia bölgesinde, Otranto kentindesinizdir. Az önce şehrin katedralinde gördükleriniz sizi sarsmıştır… Yaşı epeyce ileri bir sanatçı, iyilik dolu bakışlarla size bakmış ve sizi teselli etmiştir. Kendinizi biraz olsun hafiflemiş hissetmiş, minnet duymuşsunuzdur…

Çocuklar görmüşsünüzdür sonra… Harran’da gittiğiniz bir kervansarayda karşınıza çıkmışlardır. Çektiğiniz fotoğrafa kimi ciddi, kimi de katıksız bir neşe ile bakmışlardır…

Han El-Ba’Rur Kervansarayı (13.yy)- Harran

Küba’nın Santiago de Cuba kentinde, artık bir okul olan Moncada Kışlası’nın bahçesindeki çocuklar vardır bir de unutamadığınız… Başarısızlıkla sonuçlanarak, Fidel’in tutuklanmasına yol açsa da, 26 Temmuz 1953 tarihinde Moncada Kışlası’na yapılan baskın Küba Devrimi’nin işaret fişeği olmuştur. Duvarlarında hala mermi delikleri olan okulun bahçesindeki çocuklar günümüzde size neşe içinde bakarlar. Küba’daki tüm çocuklar gibi, her gün bedava bir litre süt hakları vardır. Ayrıca, tüm giysi ve kitap masrafları devlet tarafından karşılanmaktadır. Bu çocukların mutlulukları gerçektir… Öyle propaganda ile falan ilgisi yoktur…

Moncada Kışlası- Santiago de Cuba, Küba

Güneydoğu Anadolu’ya yaptığınız bir gezide, Urfa’da bir Sıra Gecesi’ne gidersiniz. Öyle, sesin sonuna kadar açık olduğu ve size keyiften çok acı veren, bangır bangır olan türden değil, sanatçıların mikrofon kullanmadığı bir gece olacaktır. Salona girdiğinizde, sanatçıların çoğu yerlerini almıştır. Tam karşılarında hazırlanmış yer sofrasına yönelirsiniz. Henüz kimse gelmemiştir. Sofranın ortasındaki yer minderlerinden birine oturmak üzereyken, sonradan aynı zamanda müzisyenlerin başı olduğunu anladığınız saz sanatçısının size baktığını fark edersiniz. Siz de bakınca, hafifçe gülümseyerek, başı ile belli belirsiz bir selam verir. Böylesi bir selamı almamak olur mu? O bakış gece boyunca, bu topraklarda herkesin kardeş olduğunu, kavgaların ve şiddetin anlamsız olduğunu hissettirir size… O, insanın içine işleyen yöre türkülerini dinlerken, bu çok kültürlü ülkede doğduğunuz için şanslı olduğunuzu, bu zenginliğin korunması gerektiğini, bunun için de birbirimizi daha çok tanımaya ve anlamaya çalışmamız gerektiğini düşünürsünüz…

Aynı gezide, Gaziantep’teki dünyaca ünlü Zeugma Müzesi’ndesinizdir. Dev boyuttaki mozaiklerin her biri büyüleyicidir. Hiç birinin, çıkarıldıktan sonra, medyada daha fazla yer bulan Çingene Kızı mozaiğinden eksik bir yanı yoktur. Sonradan uzmanlar tarafından, bu dosdoğru size bakan kızın çingene kızı değil, yer tanrısı Gaia olduğu söylense de, o gönüllerde çingene kız olarak kalmıştır. Yurtdışından ve yurtiçinden insanlar en çok onu görebilmek için akın etmektedirler.

Zeugma Müzesi gerçekten büyüleyici imiş… Bunca yıl görenlerden dinledikten sonra, nihayet görme fırsatım oldu. Sabah geldiğimizde kapının önü turist otobüsleri ile dolmuştu bile.

Dev boyutlu mozaiklerin önünde dakikalarca durup, mümkün olan her açıdan baktıktan sonra, sıra sonunda Çingene Kızı’na geldi… Ancak, ona ulaşmak diğer mozaikler kadar kolay değil. Gelenlerin, bu özel mozaiği görmek için ne kadar heyecanlandıklarının tam anlamıyla bilincinde olan uzmanlar, bu merak ve isteği doruğa taşımayı biliyorlar sanki.

Çingene Kızı’nı görebilmek için karanlık bir koridora giriyoruz. Bu tünel öyle dosdoğru da gitmiyor. Birkaç köşe dönmek zorunda kalıyoruz. İçerisi oldukça kalabalık. Hep birlikte ilerliyoruz…

Sonunda bir köşe daha dönüyoruz ve işte orada… Tam karşımızda, yine karanlık bir odada ve müthiş bir aydınlatmanın altında Çingene Kızı’nı görüyoruz… Karanlığın içinden bana bakıyor ve gözleri ile beni takip ediyor nerdeyse. Acaba, binlerce yıl öncesinden, ne demek, ne anlatmak istiyor?

Sıra ile önünden geçiyoruz ama, bakmaya doyamıyorum. Fotoğraf da çektirmiyorlar. Kendimi dışarda buluyorum… Tekrar girmeliyim. Ama, bu kez daha tenha bir zamanda girmem lazım ki içeride biraz daha kalayım. Bu eşsiz güzelliğin tadına ancak o zaman varabileceğim.

Dışarıda epeyce bir vakit geçirip, oyalandıktan sonra tekrar giriyorum. Labirent gibi koridorda aynı heyecan ile ilerliyorum… İşte, onu görünce, yine nefesimi tutuyorum… Bu kez kimse yok içerde. Sadece bir görevli var. Doya doya bakıyorum… Görevliye dönüp,

– Ne mutlu size, onunla berabersiniz, diyorum.

Gülümsüyor ve yerel şivesi ile,

– Evet, biz onunla her gün burada baş başayız… Birbirimize bakar,
konuşur, dertleşiriz, diyor.

Sonra,

– Fotoğraf çekmek isterseniz, flaşsız çekin hemen bir tane, diyor…

Çingene Kızı- Zeugma Müzesi, Gaziantep

———————————————————————————
1- Üçüncü Şahsın Şiiri- Attila İlhan, Yağmur Kaçağı Kitabından
Not: Metin içinde altı çizilmiş kelime veya cümlelere tıklarsanız, konuyla ilgili daha eski yazılarıma ulaşabilirsiniz.

Sevgi Olsun… Aşk Olsun…

Yine yılın o malum zamanı geldi. Pırlanta reklamları zamanı… Her yıl, Şubat ayının başından itibaren, yazılı ve görsel medyada neredeyse geleneksel olan bu reklamlarda tema hep aynı. Sevgi, aşk, ülkemizde her nedense Sevgililer Günü haline bürünen 14 Şubat ve tabii ki, bunların tümünün olmazsa olmazı, pırlanta… Benzer bir furya da Anneler Günü öncesinde eser oldu birkaç zamandır. Annenizi seviyorsanız, ne yapıp edip, ona bir pırlanta almalısınız. Ürünün fiyatı ile reklamlarda oynatılan çocukların yaşına bakınca, babanıza aldırmalısınız demeleri daha doğru olur aslında.

Toplumda sevgisizliğin, tahammülsüzlüğün, kabalığın ve şiddetin bu kadar arttığı bir dönemde, bir de sevginin bu şekilde maddiyata bağlanması ne acı… Üstelik, azımsanmayacak sayıda insan bu pazarlama cinliklerine, tuzaklarına düşüyor. Anladığım kadarıyla, kimi hemcinslerimiz 14 Şubat’ta kendilerine, nokta kadarcık da olsa, bir pırlanta alınıp alınmayacağı heyecanını, erkekler ise, taksitle falan da olsa, güçlerinin yetip yetmeyeceği endişesini yaşıyorlar. Bir de gençlerde o gün evlenme teklifi beklentisi var ki, o da ayrı bir stres konusu…

Oysa, bir zamanlar her şey ne kadar daha yalın ve kolaydı. Bir o kadar da içten… Sevgi karat ile ölçülmezdi. Türkiye’de Sevgililer Günü diye bir şey olmadığı gibi, evlenme teklifi de öyle pırlanta yüzük ile yapılmazdı. Yüzük, ki bu çoğunlukla sade bir altın alyans olurdu, nişanda takılırdı. Ailelerin ait oldukları sosyal sınıfa ve maddi olanaklarına göre, ek takılar da takılırdı elbette ama, şart da değildi. Bırakın maddi bir karşılıkla ölçülmelerini, sevgi, sevmek, sevgili olmak bu kadar dillerde pelesenk olmamış, amiyane tabirle ayağa düşmemişti. Aşk ise, bambaşka bir konuydu… İnsan ömründe ya bir kere, bilemediniz iki kere aşık olurdu. Aşk kelimesi sakınılarak, dikkatle kullanılırdı. Şimdiki gibi, olur olmaz zamanlarda, insanlar birbirine ulu orta “aşkım” diye seslenmezdi. Sizi bilmiyorum ama, ben süpermarkette, “Tuvalet kağıdı almamız lazım aşkım” ve benzeri cümleler duyunca irkilmeden edemiyorum.

Benim 14 Şubat kutlamasından haberdar olmam, 1960’ların sonlarında, çocukken yurtdışında oldu. O gün sınıf arkadaşlarım, kız erkek demeden, birbirlerine ve öğretmene küçük kartlar verince, önce ne olduğunu anlamadım. Üstünde kalplerle birlikte arkadaşlık ve sevgi sözcükleri olan bu kartlardan bana da düştü birkaç tane… 14 Şubat Aziz Valentin günü Sevgililer Günü değil, Sevgi Günü idi. Dostluk, arkadaşlık ve her türlü sevginin kutsandığı bir gündü…

14 Şubat Aziz Valentin günüyle ilgili çeşitli efsaneler var. Bunların arasında en yaygın olanı, İ.S. üçüncü yüzyılda geçiyor. Dönemin Roma İmparatoru II. Cladius, bekar erkeklerin evli olanlardan daha iyi savaştıklarına kanaat getiriyor ve askerlerin evlenmelerini yasaklıyor. Bunun büyük bir haksızlık olduğunu düşünen Valentin genç çiftleri gizlice evlendirmeye başlıyor ve durum ortaya çıkınca 14 Şubat’ta idam ediliyor. Ondan sonra Valentin günü kutlanmaya başlanıyor.

Öte yandan bu kutlamanın, tıpkı İsa peygamberin doğum tarihi kabul edilen 25 Aralık (Noel) için olduğu gibi, Hristiyanlık öncesinde paganların 14 Şubat’ta kutladıkları bereket festivalini gölgelemek için beşinci yüzyılda Papa tarafından ilan edildiği de biliniyor. Orta Çağ’da İngiltere ve Fransa’da kutlanmaya başlanan 14 Şubat, 18. yüzyıldan itibaren ABD, Kanada ve Avusturalya’da da kutlanmaya başlanıyor. Eskiden şeker, tebrik kartı ve çoğu el yapımı ufak tefek hediyelerle yetinilirken, şimdi nerdeyse tüm dünyada yılın en büyük alış veriş dönemlerinden birine vesile oluyor. Varlığı sürekli büyümeye, satış yapmaya bağlı olan kapitalist sistem 14 Şubat’ı da ticarileştirmeden edemiyor.

İçinde genel anlamda insan sevgisi ve hoşgörü olmayanın en yakınlarını bile sevemeyeceğine inanırım ben. Onlar ancak sevdiklerini zannederler. Şüphesiz, çevremizdeki her insanı sevmemiz mümkün değil, şart da değil. Ancak, insanlara önyargısız, ait oldukları toplumsal sınıf, etnik köken, milliyet ve inanıştan etkilenmeden bakabilmek bir adımdır. Kişisel ve toplumsal huzur için, barış için bir adım…

Yıllar içinde toplumumuzda artan şiddet, sevgisizlik ve kabalık son zamanlarda iyice rahatsız edici boyutlara ulaştı. Bunun belirgin göstergesi sadece artan cinayetler de değil üstelik. Günlük hayatta çevremde karşılaştığım ufak tefek durumların hepsi birer ipucu. Örneğin, pardon kelimesinin bu kadar az kullanılması. Siz kullandığınızda da, anlamsızca size bakılması. Günümüzde herkes, her durumda haklı. Kimsenin bir saniye düşünüp, “Belki istemeyerek de olsa, bir hata yapmışımdır. Özür dilemeliyim”, diye düşündüğü yok. Hele, kibarca da olsa, ufak bir uyarı yapmanız iyice af edilmez bir durum. Hemen ağzınızın payını alırsınız. Üzülerek görüyorum ki, çoğu zaman bu konuda en kaba, en nobran olanlar da maalesef hemcinslerim. Sanki bazı kadınlarımız yaş aldıkça daha bir düşüncesiz, hoyrat ve nadan oluyorlar. Artık bunun nedeni, kendi yaşadıkları sevgi eksikliğinden mi, yoksa hayatın onlara verdiklerinden duydukları hayal kırıklığından mı, bilemiyorum.

Hayatta bazı hoş rastlantılar vardır. Milliyet ve din farkına bakmaksızın, beni bir çocuk olarak, adeta kendi çocuğu gibi seven Yvette’in doğum günü 14 Şubat’tı. Fransız, Katolik ve iki yetişkin çocuk sahibi olmasına karşın beni o kadar sevmiş olmasının değerini o zaman tam olarak kavrayabildiğimi sanmıyorum. Şimdi geçmişe bakıp, düşündüğümde de nedeninin tam olarak ne olabileceğini bulduğumu söyleyemem. Ama işte, belki de güzel olan tarafı bu idi. Sebepsiz sevmesi…

Katolik inanca göre, yılın her günü bir Aziz’e ait olduğu için, Yvette’in Aziz’i de doğal olarak Aziz Valentin idi. Onun gibi sevgi doluydu. Ama aynı zamanda otoriterdi de. Yani, kendi çocuklarına nasıl davranmışsa öyle idi. Hatta bana biraz iltimas yaptığı bile söylenebilir. Örneğin, arada bir, kendi çocuklarını on iki yaşlarını tamamlayıncaya kadar sofraya oturtmadığını, onların erkenden yemeklerini yiyip yattıklarını söylerdi. Sofra adabını tam olarak öğrenmelerinden sonra anne ve babaları ile birlikte yemek yemelerine izin verilmiş. Bu anlamda kayırılmış olsam da, yemek boyunca uyarılar hiç bitmezdi. “Dirseklerini masaya dayama.” “Dik otur”. “Ekmeğini bitir”. Bu ve benzeri şekilde süren uyarılar. Hele bu ekmek ile ilgili hiç unutmadığım bir anım var. Kalan bir ekmek parçasını bitirmem için Yvette bana biraz daha tereyağı almamı söylemişti. Ne var ki, bu sefer de ekmek bitti, tereyağı arttı. Tabii ki, yeniden ufak bir parça ekmek almam gerekti. Böylece, sofradan kalkmak için sabırsızlanan aile üyelerinin bakışları altında, ekmek ve tereyağını denkleştirmek için epeyce bir uğraş vermek zorunda kaldım. Kabus gibiydi…

Birlikte geçirdiğimiz Noel ve Paskalya tatilleri, Yvette’in kırmızı spor arabasına binip gittiğimiz gezmeler, kışın sıcak limonata içerken yaptığımız yap-bozlar, bazı geceler koyun koyuna uyumamız… Hepsi hatırımda…

Arada bir de, yemek sonrasında benden, kendisine ait özel çikolata kutusunu getirmemi isterdi. Bunlar el yapımı, anladığım kadarı ile, oldukça pahalı çikolatalardı. Yvette getirdiğim kutuyu açar, eşinin ve tatil için gelmiş çocuklarının gözleri önünde, bir tane bana verir, bir tane kendisi alır ve kutuyu geri götürmemi isterdi. Kendi evimizde asla böyle bir ayrım yapılmadığı için, bir çocuk olarak bu olayı anlamakta zorluk çeksem de, içimde hafif bir nispet yapma duygusu ile, ağzımda yavaş yavaş erittiğim çikolatanın tadını çıkarırdım…

Toprağın bol olsun Sevgili Yvette… Ya da, sana hitap etmemi istediğin şekilde, Tante Yvette

Kimi zaman da, sizi tanımayan ama, yüreği sevgi ile dolu bir insan öyle bir şey yapar ki, asla unutamazsınız. Sevgi denilince aklınıza gelir. Siz de onu sevgi ile anarsınız. 14 Şubat günü o da aklınıza gelir. Kim olduğunu, nerede olduğunu bilmeseniz de… Birkaç yıl önce böyle bir şey yaşadık ve unutulmaz anılarımızın arasına ekledik.

Birkaç yıl önce gittiğimiz New York’da, bir akşamımızı ünlü Tavern on the Green restoranında bir akşam yemeği yemek üzere ayırmaya karar verdik. Tavern on the Green, Manhattan’da, Central Park’ın batı tarafı ile 67. sokağın birleştiği noktada, yeşilliklerin üstünde bir restoran. Bina, 1870 yılında Central Park’ın “Koyun Çayırı”nda otlayan 200 kadar koyunu barındırmak için ahır olarak yapılmış. 1934 yılında parkın ıslahı gündeme gelince, koyunlar Brooklyn’deki Prospect Park’a gönderilmiş ve bina restoran haline getirilmiş. 1940 ve 1950’lerde eklenen geniş veranda ve dans pistiyle popülaritesi iyice artan restoran, 1976 yılında, yeni sahibi, Warner LeRoy’un eklediği Crystal Room (Kristal Oda) ile birlikte şöhretinin doruğuna ulaşmış. Işıl ışıl bakara kristalinden avizelerin altında senatörler, film ve tiyatro oyuncuları, finansçılar ve üst düzey yöneticiler yemek yer olmuşlar. Ne var ki, yıllar içinde biriken borçlarla birlikte, sahibi LeRoy’un ölümü, varislerin 2000’li yılların sonunda iflas ilan etmelerine yol açmış. Bu arada, 2009 yılında o muhteşem Kristal Oda, Belediye Başkanı Michael Bloomberg tarafından, kaçak yapı olduğu gerekçesi ile yıkılmış.

Tavern on the Green

Tavern on the Green, akıbeti belirsizlik içinde, birkaç yıl kapalı kaldıktan sonra, 2014 yılında yeniden açıldı. O zaman basında, yeni sahiplerinin tamir ve yenileme için 20 milyon dolar civarında harcama yaptıkları yazılmıştı. Ancak, restoranın yeni dekorasyonu eskisinden oldukça farklıydı. Daha modern, daha minimalist bir tarzı vardı. Ağaçların altında yemek yenebilecek geniş bahçede de artık Kristal Oda yoktu.

Tavern on the Green

Biz, serin bir Haziran akşamında gittik Tavern on the Green’e. Çok sıcak olmasa da, eğer tedarikli gittiyseniz, bahçede oturulabilecek bir hava vardı. Girişteki karşılama sırasında, ayırttığımız masanın içeride mi yoksa dışarıda mı olduğu konusunda bir konuşma oldu ama, açıkçası, ben etrafı incelemekten pek ilgilenemedim. Sonra, bana sanki en uzun yoldan gidiyormuşuz gibi gelen bir şekilde, bahçeye çıktık ve yer gösteren hanımı izleyerek masamıza yöneldik. Uzaktan masanın üzerinde gördüğüm kocaman kırmızı gül buketine önce bir anlam veremedim. Diğer masalarda da var mı diye de tam olarak bakamadım. Ama, yerimize oturtulunca iyice emin oldum. Hayır, diğer masalarda böyle bir buket yoktu… Üstelik, üstüne bir kart iliştirilmişti… Heyecanlandım. Hem çok hoşuma gitti hem de çok şaşırdım. Her dakika birlikteydik. Hangi arada derede bu güzel sürprizi organize etmişti? Bir türlü anlayamadım.

Masamızda Beni Bekleyen Sürpriz…

Bu arada, belli ki bizi başkaları da izliyordu… Zira, ben henüz şaşkınlığımı üstümden atıp, bir şeyler sipariş verme aşamasına geçemeden, garson iki kadeh şampanya ile masamıza geldi. Şampanyaları, uzak masalardan birinden, o günün bizim için özel olduğunu tahmin eden bir beyin, bize hediye olarak gönderdiğini söyledi. Kim olduğunu sorduğumda, uzakları işaret ederek, “Oradaki şapkalı bay” dedi. Baktım ama, kim olduğunu anlayamadım. Yine de, o tarafa doğru kadeh kaldırıp, havaya doğru teşekkür ettim. Garsona da teşekkürlerimizi iletmesini söyledik.

Ortam çok romantik, her şey çok güzeldi. Gece ilerliyordu. Yemeğin sonuna geliyorduk ki, bu sefer garson kocaman bir tatlı tabağı ile geldi ve yine aynı kişinin yolladığını söyledi… Mahcubiyetimiz arttı… Belli ki, yüce gönüllü bir insandı. Kimi insan vardır, mutlu insan görmeye tahammül bile edemez. O ise, mutluluğu kutsayan, mutlu bir çift görmekten kendi de mutlu olan bir insandı… Yaptığı ince jeste nasıl karşılık vereceğimizi bilemedik. Kalkıp, yanına gitsek olmazdı. Zaten, hala anlayamamıştık kim olduğunu. Yine teşekkürlerimizi yolladık.

Ortam Çok Romantikti…

Yemeğimiz bitmiş, masadan kalkma vakti gelmişti. Bizimle birlikte kalkan epeyce insan olmuştu. Çıkışa doğru yönelirken ben önden yürüyordum. Arkamdan birisinin, “My man!” (Adamım benim), dediğini duydum. Kalabalıkta ben yine göremedim onu. Neyse, en azından, birimiz görmüş ve şahsen teşekkür etme fırsatı bulmuştuk… O ince zevkli, nazik insan, siperlikli şapkasını ters takmış bir Afro-Amerikalı imiş…

Sevgi olsun… Aşk olsun…

Hepinizin, 14 Şubat Sevgi Gününüz Kutlu Olsun…

Son Yıllarda Dünyada Yaygınlaşan “Aşk Kilitleri”ne Seoul’dan Bir Örnek…

#TBT

Açıkçası, benim bu #tbt olayının farkına varmam çok eski değil. #tbt… Yani, sosyal medyada kullanılan “Throwback Thursday” etiketi. Oysa, 2011’den beri Instagram’da kullanılıyormuş. Giderek, popülerliği o kadar artmış ki, şimdi Twitter, Facebook gibi sosyal medya ortamlarında da sık sık kullanılıyor. “Throwback” deyiminin çıkışı ise, Instagram’ın ortaya çıkmasından bile önce imiş. Konuşma dilinde bugünkü anlamında kullanılması 2003 yılına kadar gidiyormuş.

“Throwback Thursday”, sosyal medya ortamında insanların, perşembe günleri, #tbt etiketi koyarak oluşturdukları bir paylaşım zinciri. Amaç, eski ve güzel günlere, anılara bir dönüş yapmak. Çıkışı Instagram olduğu için, bu genelde bir fotoğraf oluyor ama, diğer sosyal medya ortamlarının da bu kervana katılması ile birlikte, müzik ya da video gibi farklı araçlar da kullanılabiliyor. Şimdi bir de, bu uygulamayı haftanın farklı günlerine yayarak, #tbf, #tbs gibi etiketler de çıkmaya başladı. Böylece, cuma günleri ayrı, cumartesi ya da pazar günleri ayrı temaları temel alan paylaşımlar yapılıyor.

Ne yalan söyleyeyim, başta bana oldukça saçma geldi tüm bu olay. “Bu da nereden çıktı?” diye düşünmeden edemedim. Hoş, daha saçmalarını da görmüşlüğümüz var… Neydi o bir aralar, koca koca insanların kafalarından aşağı su döküp, videosunu paylaşmaları? Hatırladığım kadarı ile, önemli bir şeye dikkat çekmek içindi ama, bence yine de çok saçma idi. Saçma veya değil, sosyal medya şirketleri bu tür şeyleri ortaya atıyorlar ve siz, başta yadırgasanız da, giderek alışıyorsunuz. Sonra, bir bakmışsınız, şirketler de bu modayı reklam amaçlı olarak, etkin bir şekilde kullanmaya başlıyorlar.

Bugün, günlerden perşembe… Hadi, “trend”e uyup, ben de bir #tbt yapayım diyorum… O günü, 2 Aralık 1977 gününü anayım diyorum… İki gün sonra tam 40 yıl olacak… Ama elimde o güne dair bir fotoğraf yok. O zamanlar, fotoğraf çekmek böylesine kolay, böylesine sıradan bir olay değildi. Akıllı telefon ile her anı kaydetmek diye bir şey hayal bile edilemezdi. Akıllı telefon hayal edilemezdi… Fotoğraf çekeceksen, yanında makine taşıyacaksın. İçinde yeterli filmin olacak. Sonra, filmi tab ettireceksin ve fotoğrafçıdan fotoğrafları teslim alana kadar resimlerin nasıl çıktığını bilemeyeceksin. Kimi zaman da, fotoğraflar o aşamaya bile gelemeyecek. Filmi dibine kadar sarmadığın için ya da arkadaki kapağı zamansız açtığın için resimler “yanacak”…

Her neyse… Yani demem o ki, bu #tbt tamamen hafızamıza dayanacak. Yıllardır unutamadıklarımıza… Yıllardır gözümüzün önüne gelenlere… Öyle bir günü unutmak mümkün mü?

1977 yılı karanlık bir yıldı… 1970’lerin tamamı öyleydi aslında ama biz, ilk gençlik çağındakiler, başlangıçtaki olayları çok da iyi algılayamamıştık. Ya da benim sosyal ortamımda öyleydi diyeyim. Bir takım şeyler tabii ki duyuyor, siyah beyaz televizyon kanalında izliyorduk. 12 Mart Muhtırası, ardından gelişen olaylar… Geceleri arada silah sesleri duyuyor, gazetelerde bazı eylemleri, çatışmaları, idamları, kurulamayan hükümetleri okuyorduk. Ama biz, ergenlik yaşlarının kendi sorunları ve heyecanları ile birlikte, başka bir dünyada yaşıyor gibiydik. Ta ki, üniversite yıllarımıza gelene kadar…

1975 yılının ağustos ayı sonunda ODTÜ’yü kazandığımı öğrenince çok mutlu olmuştum. Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birinde okuyacak olmak son derece gurur vericiydi benim için. Gerçi, sadece birkaç yıl önce olan “olaylar” değil, biz lise son sınıfta iken yapılan 6 aylık boykot nedeniyle de, çevremde ODTÜ ile ilgili bir tedirginlik vardı…

ODTÜ’de yapılan 6 aylık boykot nedeniyle, 1975 Güz dönemi girişli olan bizler, okula zamanında başlayamamıştık. Önce, eski öğrencilerin yaşanan ders kaybını kapamalarını beklememiz gerekmişti. Bu yüzden, derslere başlayabildiğimiz Şubat 1976’ya kadar kendimi tuhaf bir ruh halinde, bir tür arafta hissetmiştim. Lise bitmişti, üniversiteyi kazanmıştım ama, üniversite öğrencisi olamamıştım…

ODTÜ’de fiilen okumaya başladıktan bir yıl sonra, 13 Şubat 1977’de, Mütevelli Heyeti, Aydınlar Ocağı üyesi ve MHP yanlısı Hasan Tan’ı rektör olarak atadı. Evet, o zamanlar ODTÜ, özel çıkarılmış bir yasa çerçevesinde, diğer üniversitelerden ayrı bir statüde yönetilmekteydi ve bugün sadece vakıf üniversitelerinde olduğu gibi, bir Mütevelli Heyeti vardı.

Hasan Tan rektör olur olmaz, okulda gerilim arttı. Öğrenciler ve akademisyenler tepki göstererek, dersleri boykot ettiler. Ardından rektör, 400 faşist militanı işçi olarak işe aldı. Bunlar sürü halinde yerleşkede gezmeye ve ona buna sataşmaya başladılar. Rektörün bölümlerde keyfi olarak yaptığı atama ve uygulamalara tepki gösteren akademisyenlerin evlerine bombalı saldırılar yaparak baskı kurmaya çalıştılar. Sonunda, direnişi kırmak için, Hasan Tan okulu kapatıp, yurtları boşalttı ve böylece 9 aylık boykot başlamış oldu. Bu boykotun en önemli özelliği, sadece öğrencilerin bir hareketi olmayıp, akademisyeni, çalışanı ve işçisi ile, hep birlikte yapılmış bir eylem olmasıdır. Sadece öğrencilerin derse girmemesi değil, akademisyenlerin de ders vermeyi reddetmesidir aynı zamanda.

Hasan Tan’ın zoraki rektörlüğü, Ertuğrul Karakaya isimli öğrencinin ana kapıda vurularak öldürülmesine kadar sürdü. Olaydan sonra Hasan Tan istifa etti ama, işe aldığı 400 militan okulda çalışmaya devam etti. Birkaç ay sonra, okul açıldı… Yavaş yavaş okula, derslere yeniden alışmaya çalışıyorduk. O gün, günlerden 2 Aralık 1977 idi…

Dersteyiz. Şiddetli bir patlama sesi… Hoca dersi kesiyor ve camdan bakıyor. Herkes dehşet içinde birbirine bakıp, hep bir ağızdan konuşurken, kapı açılıyor ve içeri Öğrenci Temsilciliğinden bir arkadaş giriyor. Hasan Tan’ın işe aldığı militanların Rektörlük binasının üst katlarında toplandıklarını ve bir ses bombası attıklarını söylüyor. Sınıflar boşalıyor. Bazı öğretim üyelerinin de katılımıyla, herkes Rektörlüğün arka tarafındaki çimenlik alana gitmek üzere merdivenlerden iniyor. Ben, tuvalete gitmem gerektiği için arkadaşlarımdan geride kalıyorum. Nasıl olsa yetişir, onları orada bulurum.

Matematik binasından çıkıp, Rektörlük binasının arka tarafına doğru yürümeye başlıyorum. Bütün okul orada toplanmış bile. Üst katlardan aşağıya doğru küfür ediyorlar. Aşağıdan yukarıya doğru, binlerce kişi hep bir ağızdan slogan atıyor. Küfür eden faşist militanlardan birisi kız. Tiz sesi açık alanda yankılanıyor ve insanın kulağını tırmalıyor.

Fizik binasını geçtim. Toplanılan alana çok yakınım artık. Birden, yukardan aşağıya bir cisim atılıyor. Kitap mı, başka bir şey mi, tam olarak göremiyorum. Kalabalıkta hafif bir dalgalanma oluyor ama, sonra herkes eski yerine dönüp, slogan atmaya devam ediyor. Birkaç adım sonra ben de yeşillik alanda olacağım. Yukardan kalabalığın üzerine ikinci kez bir şey atılıyor. Bu sefer kimse kıpırdamıyor… Birden bire, müthiş bir patlama sesi… Çığlıklar, bağrışmalar… Her yöne kaçmaya çalışanlar, koşanlar…

Arkamı dönüp, geldiğim yöne doğru koşmaya başlıyorum. Şimdi silah sesleri de başladı. Rektörlük binasından aşağıya, öğrencilerin üzerine ateş açtılar. Herkes birbirini eziyor. Herkes panik içinde. Ne olursa olsun, yere düşmemeliyim… Yakınlarda bir ağaçtan yüzlerce serçe havalanıyor, çığlık çığlığa… O ağaçta bu kadar serçe varmış meğer. Aklımdan hızla bu da geçiyor. Koşuyorum, koşuyorum… Kulaklarımda bir uğultu. Sanki sesler çok uzaktan geliyor gibi… Bir de, kalp atışımı duyuyorum sürekli. Yerinden çıkacakmış gibi çarpıyor…Dilim, damağım kurumuş vaziyette ama, vücudum ter içinde…

Daha yakın diye, kendimi Fizik Bölümünün gerisine atıyorum. Oradan, Matematik binasının arka taraftaki kantinine geliyorum. Benimle aynı yolu izleyen 5-10 kişi daha var. Şimdi içerdeyim ama, nefes alışım bir türlü sakinleşmiyor. Dışarda hala gürültü, patırtı var. Bir sandalyeye oturup, arkadaşlarımı bekliyorum… Bir öğrenci vurulmuş diyorlar…

Bir zaman sonra, bizim sınıftakiler birer ikişer geliyorlar. Renkler bembeyaz… Göz bebekleri büyümüş, yüzlerde dehşet ifadesi… Herkes, hep bir ağızdan, olayı ve nasıl kaçtığını birbirine anlatmaya çalışıyor. Anlatırsak sanki sakinleşeceğiz. Derken, biri çok zayıf, diğeri orta yapılı, sonuncusu ise oldukça şişman, üç arkadaşımız içeri giriyor, soluk soluğa… Onlarda da aynı yüz ifadesi… Sonra, birbirlerine bakıp, katılırcasına gülmeye başlıyorlar. Anlaşılan o ki, bombanın atıldığı noktaya çok yakın olan bu arkadaşlarımız can havliyle kaçarken, en zayıf arkadaş yere düşüyor. Onun üstüne orta yapılı olan, onun da üstüne şişman arkadaşımız düşüyor. En altta kalan, “Oğlum mahvettiniz beni” diyor gülerken. “Hadi lan, vücudumla sizi korudum” diyor şişman olanı. Herkes gülmeye başlıyor. Sinirler boşalıyor artık…

O kadar yakınımıza geldiği halde, ölüm tehlikesine gülebildiğimiz o günde, 20 yaşındaydık henüz. Belki bazılarımız biraz daha büyüktü. Bu, olayın vahametini kavrayamadığımızdan, ya da hafife aldığımızdan değildi. Gençliğin verdiği bir tür “ölümsüzlük” duygusundandı kanımca. Oysa, ölüm yabancı olduğumuz bir şey değildi o günlerde…

Saldırganların, önce ses bombası kullanarak herkesi Rektörlük binasının etrafına topladığı, sonra bomba atıp, ateş ettiği kalabalıktaki herkes bizim kadar şanslı değildi. 2 Aralık 1977 günü ODTÜ’de yapılan bu saldırıda 52 kişi yaralandı, bir kişi kaldırıldığı hastanede öldü. Saatler sonra, daha güvenli olduğu için, binlerce kişi yurtlara gitmek için yürüyüşe geçtiğinde, Rektörlük binasının arka tarafındaki alanın yanından geçtik. Etrafta kitaplar, defterler, kırılmış gözlükler ve bol miktarda ayakkabı teki… Bombanın düştüğü yerde ise kocaman bir delik vardı. Günümüzde genç ODTÜ’lü arkadaşlar neyi temsil ettiğini biliyorlar mı, bilemiyorum ama, şimdi orada bir anıt var. Dokuz çubuktan oluşan bu anıt, hem 1977’deki 9 aylık boykotun, hem de 2 Aralık saldırısının anısına yapılmıştır…

ODTÜ 2 Aralık 1977 Anıtı (Fotoğraf: Aydın T)

Ünlülerle Karşılaşmalar

Ünlü bir kişiyle karşılaştığınızda ne yaparsınız? Çarşıda, pazarda, uçakta, restoranda, sinemada ya da konserde… Özellikle çok yakınınızda oldukları, hatta göz temasınız olduğu zamanlar…

Sizi bilmiyorum ama, benim ilk tepkim önce bir irkilmek oluyor. Söz konusu kişiyi olağan kabul ettiğimiz ortamının dışında görmek tuhafıma gidiyor. Düpedüz yadırgıyorum. Sonra, bir ne yapacağımı bilememe hali geliyor üstüme. Acaba görmezden mi gelsem? Bakışlarımı kaçırsam mı? Ya da tanıdığımı belli etsem mi? Karar veremiyorum… Kendimi karşı tarafın yerine koymaya çalışıyorum. Hangisini tercih eder acaba?

Kimileri var ki, hayranı olsunlar olmasınlar, ünlü kişilere rahatlıkla yaklaşıp, senli benli olabiliyor, bir şeyler talep edebiliyorlar. Cep telefonunun hayatımızda olmadığı, fotoğraf çekmenin bu kadar kolaylaşmadığı yıllarda, bu talep genellikle bir imza istemek oluyordu. Günümüzde bu iş, birlikte selfie çekmeye kadar vardı. Amaç, ünlü kişi ile çekilen fotoğrafı sosyal medyada yayınlayarak, Andy Warhol’a atfedilen ifade ile, “on beş dakikalık şöhret” yakalamak…

Kanımca, ünlü kişilere yaklaşma konusundaki bu teklifsizliğin altında çeşitli kişilik özellikleri var. Karşısındaki kişinin özel alanına dikkat edemeyecek derecede bir aymazlık ya da aşırı kendine güven ve cesaret. Bunların yanında, bu tip ilişkilerde risk alabilme kapasitesi de olmalı. Öyle ya, sırf kamuoyunda tanınan bir insan diye, o kişiyi özel hayatında gidip, rahatsız edebiliyorsanız, azarlanmayı, terslenmeyi de göze alabilmeniz gerekli.

Hiç bana göre şeyler değil… Hatta bu konuda, biraz abartarak, iki ünlü kişi ile bağlantılı bir fobim olduğunu bile söyleyebilirim… Birisi, günümüzde artık çok popüler olmasa da, ülkemizin bir talk-show’cusu ve televizyon programcısı. Diğeri ise, yine bir dönem adı çok geçen, günümüzde ise pek ortalarda olmayan bir kadın edebiyatçı ve köşe yazarı. İkisi de sivri dilli… İkisi de radarlarındaki kişi ile alttan alta dalga geçmeyi seviyorlar… Hele ilki, işi zaman zaman düpedüz hakarete kadar vardırabiliyor. Yaptığı televizyon programlarına telefonla bağlanan izleyiciler acaba mazoşistler mi diye düşünmüşümdür hep. Bu izleyicileri alaya almadığı, terslemediği durumlar o kadar nadir ki… İnsan bile bile ne diye arar, bir türlü anlayamadım… Neyse, benim için korkulu rüya bu iki ünlüden biri ile (ikisi ile birden olması tam bir kabus olurdu) yalnız olarak asansöre binmek diyebilirim. Kaçamazsın, edemezsin… Tavana mı baksan, yere mi baksan? Selam mı versen, tanımıyormuş gibi mi yapsan? Çok şükür, bugüne kadar başıma gelmedi daha ama, olsa ne yaparım, hala bilmiyorum…

Karanlık, kasvetli bir gün. Ankara’nın soğuğu insanın içine işliyor. İşyeri de pek ısınmıyor. Zaten, handan bozma bir bina. Ben ilkokulda iken burası Türk-Amerikan Derneği idi. Annemle dedem, birlikte, İngilizce kursuna giderlerdi. Derslerdeki maceralarını bütün aile gülerek dinlerdik. Yıllar içinde, Türk-Amerikan Derneği Çankaya’ya taşındı. Arada ne oldu bilmiyorum ama, yaklaşık yirmi yıl sonra, girdiğim ilk iş Mithat Paşa Caddesindeki bu binada.

Kat kat giyiniyoruz, yine de fayda etmiyor. O çelik masaların kenarları yazı yazarken insanın kollarına değince, o kadar kazak, hırka fayda etmiyor… Sanki insanın vücuduna elektrik veriyorlar. Çalışma ortamının buz gibi olması yetmezmiş gibi, öğlenleri yemek yemek için de dışarıya, daha da keskin bir soğuğa çıkmak gerekiyor. Bizim Personel İşleri, aynı cadde üzerinde olan Yüksek Ticaretliler Lokali ile anlaşmış. Yemek için oraya gidiyoruz.

İşten birkaç arkadaş, birlikte geldik bugün yemeğe. Zemin katın bir kat üstünde bir salon burası. Masalarında bordo renkli, ucuz masa örtüleri olan, zevksiz bir yer. Yemeği çabuk yersek, aynı cadde üzerindeki sanat galerilerine ve kitapçılara uğramaya vakit kalır belki.

Onu, oturur oturmaz gördüm. Birkaç masa ileride, geniş pencerelerden birinin yanındaki bir masada tek başına yemek yiyor. Arada bir, pencereden dışarıya bakıp, dalıyor… Yüzü bana dönük. Yanılmama imkan yok. Bembeyaz saçları, gözlüğü, yanındaki sandalyenin arkasına koyduğu lacivert paltosu ve ekose kaşkolü. Evet… O… Daha iki sene önce Devlet Sanatçısı unvanı alan… Bilmeyen, tanımayan onu sadece tonton bir ihtiyar zanneder.

Bakışlarımı üstünde hissetmiş olmalı ki, kafasını kaldırıyor. Göz göze geliyoruz… Telaşlanıyorum… Hemen gözlerimi kaçırıyorum. Bir yandan da, tekrar o tarafa doğru bakmak için içimde inanılmaz bir istek… İçim burkuluyor. Bu kadar usta, büyük bir sanatçı…

Askeri darbe sonrası, şu günlerde herkes sanat ve edebiyata verdi kendini. Okulda iken roman okumayı bile “küçük burjuva alışkanlığı” olarak görenler, şimdi her biri birer eleştirmen oldular başımıza nerdeyse. Sanat dergileri hem sayı olarak, hem içerik olarak patlama yaptı. Bir tür toplumsal rehabilitasyon.

Aynı şekilde, resim galerileri de çoğaldı Ankara’da. En son, bizim eve yakın, Tunalı Hilmi Caddesinde yeni açılan Levni var mesela. İnsan sergiye gitmese bile, her gün önünden geçerken, büyük pencerelerinden içeride sahibi, Enis Batur’u görebiliyor.

Hemen hemen her hafta sonu galerilerin birinde bir sergi açılışı var. Bu açılış kokteyllerinden birinde görmüştüm ilk olarak kendisini. Birisi bana, “Bak, o yaşlı adam Eşref Üren” demişti… Resim Heykel Müzesi’nde gördüğüm tablolarına hayran olmuştum. Bir tablosu da amcamın evinde var. Ankara Koleji’nde (o zamanki adıyla, Ankara Maarif Koleji’nde) resim öğretmenliği yaptığı sıralar amcama hediye etmiş.

Artık yaşı seksen beşin üstünde olduğu için, açılışlarda hep bir kenarda oturuyor. Etrafı son derece sevecen bakışlarla izliyor. Sanatçılar, öğrencileri, tanıdıkları saygıyla yanına gidip, konuşuyorlar. Ressam olan eşi uzun yıllar önce öldüğünden beri yalnız yaşıyormuş. Çocuğu yokmuş. Ancak, yanında kendisinden epeyce genç ve onunla kızıymış gibi ilgilenen bir hanım var hep. Öğrencisi imiş.

Yemeğini bitirdi. Yine biraz pencereden dışarıyı seyretti. Şimdi ayağa kalkıyor. Kaşkolünü özenle boynuna doluyor, yavaş yavaş paltosunu giyiyor. Çıkmak için bizim masanın yanından geçmesi gerekiyor. Bakışlarımı telaşla tabağıma çeviriyorum. Sonra… Tam yanımızdan geçerken kafamı kaldırıyorum. İyi ki kaldırıyorum… Başıyla hafifçe selam verirken, sıcacık gülümsüyor bana…

Eşref Üren’i daha sonra da, 1984 yılında ölene kadar, çeşitli zamanlarda gördüm. 1897 yılında doğmuş, 87 yaşında ölmüştü. İstanbul’da doğduğu Fehim Paşa konağında, varlık içinde başlayan hayatı, yokluklar ve sıkıntılar içinde geçmiş. 1908 yılında Meşrutiyet ilan edildiği zaman, saraya yakın olan babası öldürülmüş. Zorluklar içinde Bursa Ziraat Mektebini bitirmiş ve bir süre de bu alanda çalışmış. Ta ki bir gün, sokakta şövalesinin başında Yeşil Türbe’yi resmeden İbrahim Çallı’yı izleyene kadar. Sonra, Sanayi Nefise Mektebinde (Güzel Sanatlar Akademisi) İbrahim Çallı ve Hikmet Onat atölyeleri, Paris’te Andre Lhote atölyesi, yurtiçinde ve dışında çeşitli sergiler ve ödüller, öğretmenlik yılları… Ankara ve İstanbul Resim Heykel Müzelerinde, çeşitli sergilerde gördüğüm eserlerinde kullandığı renkler bana hep çok güzel gelmiştir. Doğayı, ağaçları, evleri, gökyüzünü, en çok da Ankara’yı resmederken kullandığı renkler… Öğrendiğime göre, sağlığında 35 adet tablosunu İş Bankası’na, emin ellerde olacağını düşünerek, bağışlamış.

Kendisi ile ölmeden bir süre önce yapılan söyleşinin başında, Ankara’da Ataç sokakta oturduğu ev tarif edilmişti. Ömrünü resme adamış, Devlet Sanatçısı Eşref Üren’in evinin, bodrum katında, atölyesi ile yattığı yerin bir perde ile ayrıldığı bir yer olduğu yazılıydı… Belki de onun için fark etmiyordu. Resim yapabiliyor olmak yeterli idi…

Havana koyuna bakan, görkemli ve tarihi Hotel Nacional de Cuba’dayız. Seksen küsur yıllık bu otelin kat sayısı çok fazla olmamasına rağmen, üzerinde bulunduğu tepe ve mimarisi nedeniyle, çok haşmetli ve etkileyici bir görünümü var. “Ulusal Anıt” statüsündeki bu otel, tarihi boyunca pek çok ünlüyü ağırlamış, pek çok olaya şahit olmuş. Küba’nın topraklarının yüzde doksanının yabancılara ait olduğu devrim öncesi dönemde, şampanyanın ve romun su gibi aktığı, sabahlara kadar kumar oynanan, dans edilen gözde bir mekanmış. Winston Churchill, Frank Sinatra, Ava Gardner geçmişteki ünlü konuklarından sadece birkaçı. Devrimden sonra ise Fidel Castro’nun, Che’nin devlet konuklarını ağırladıkları bir mekan. Hotel Nacional şimdi, bir yandan bahçesinde sergilenen toplar, bir yandan da gece kulübündeki dans gösterileri ve barları ile, geçirdiği her iki döneme de selam duruyor adeta.

Havana’dan Santiago de Cuba şehrine yapacağımız uçuşun dört saat rötarlı olması nedeniyle burada vakit geçiriyoruz. Okyanusa bakan geniş terasta büyük ve alçak, minderli, hasır kanepeler var. Hava rüzgarlı… Okyanus azgın…Bahçede ve topların sergilendiği sette bir süre dolaştıktan sonra buraya oturduk. Her yer turist dolu. Aslında resmi olarak Amerikan hükümeti tarafından gelmeleri yasaklanmış olan Amerikalı turistler epeyce fazla. Önemli bir kısmı, sağlık hizmetlerinin çok iyi ve ücretsiz olmasından dolayı geliyorlarmış. Kimi de gezmek, eğlenmek için. Yasağı delmenin yolu, Meksika üzerinden gelmekmiş onlar için.

Yanımızdaki grup, yüksek sesle Türkçe konuşuyor. Hiç sesimizi çıkarmadan Pina Colada’larımızı yudumluyoruz biz. 1990 yılında, henüz Türkler bu kadar yolculuk etmezken, Norveç’in Kutup Dairesi bölgesinde, hiç ummadığım bir yerde bir Türk ile karşılaştığımdan beri artık, hiçbir yerde yurttaşlarımla karşılaşmak şaşırtmıyor beni…

İçkilerimizi bitirdik. Hala epeyce zaman var. Biraz daha dolaşabiliriz. Lobideki, oteli geçmişte ziyaret etmiş kişilerin fotoğraflarının sergilendiği bölümde vakit geçirdikten sonra, büyük bahçenin görmediğimiz taraflarına yöneliyoruz. Büyük bir terasa çıkmak için, önden ben bir köşeyi dönüyorum ve birden bire karşı karşıya kalıyorum… İşte, buna çok şaşırıyorum… Karşımda, Bedri Baykam. Göz göze bakışıyoruz… Sanki onu tanıdığımı anladı ve benim bir şeyler söylememi bekliyor gibi. Bir şey desem mi acaba? Ama, ne? Basma kalıp bir şey söylemektense, hiçbir şey dememek daha iyi. Başımla belli belirsiz bir selam verip, terasa doğru yürüyorum…

Bazen de insan, tanınmış insanlarla, istemeden, hoş olmayan durumlara düşebiliyor. Böyle bir şey, birkaç yıl önce benim başıma geldi. Üstelik, bu konuda dikkatli bir kişi olmama rağmen…

Şaşkınbakkal’da beğendiğim ve arada uğradığım bir butiğe girmiştim. İçerisi oldukça kalabalıktı. Etrafa bakarken, koyu renk saçlı, tanıdık bir sima gözüme çarptı. Çalıştığım iş gereği, değişik çevrelerden pek çok insanla tanıştığım için kendisini bir yerden tanıdığımı düşündüm. Üstelik, o da dönüp, bana baktı. Belki de, benim bakışlarımı üstünde hissettiği içindir. Bilemiyorum. Böyle karşılıklı bakışınca, “Merhaba. Sizinle galiba tanışıyoruz” dedim, gülümseyerek… Bir şey söylemezsem, sanki ayıp olacak gibime geldi. Daha cümlem ağzımdan çıkar çıkmaz hiç beklemediğim bir şekilde bir yanıt aldım. Karşımdaki, kısa boylu sayılabilecek kadın, hiddetle ve ciyak ciyak bağırmaya başladı. “Hayır efendim! Hiçbir yerden tanışmıyoruz!”. Ne olduğumu şaşırdım. Kulaklarımda bir uğultu başladı… Çok canım sıkıldı…

Ben ne olduğunu henüz anlamaya çalışırken, kadın çoktan hışımla sırtını dönmüş, hızlı hızlı askıları eliyle itiyordu. Bu arada, küçük dükkanın çalışanı olan genç kız olanı biteni görmüştü. Kibarca yanıma yaklaştı ve “Hanımefendi oyuncu da… Belki dizilerden hatırlıyorsunuzdur…” Bir an düşününce, hatırlar gibi oldum gerçekten. Bir dönem, çoğunlukla yemek yerken, sırf kızım istiyor diye bazı dizileri izlemişliğim vardı. “Yabancı Damat”, “Seksenler” gibi dizilerin, başrole epeyce uzak karakterlerini oynayan bir oyuncuydu bu kadın. Bunun üzerine ben de, yüksek sesle, “Yok canım… Ben kendisini iş hayatımda profesyonel olarak tanıdığım birisine benzetmiştim” dedim.

Daha sonraları bir yerde okuduğuma göre, belli bir şekilde tanınırlığı olan insanlarla ilgili kişilerin sıkça başına gelen bir durummuş bu. Söz konusu kişiyi kendi kişisel hayatınızda tanıyormuşsunuz zannetmek… Sözünü ettiğim olay benim için o kadar büyük bir deneyim oldu ki, artık çok emin olmadıkça kimse ile bu tür bir diyalog başlatmıyorum. Karşı taraf kendisi benimle gelip konuşana kadar…

Şüphesiz, her konuda olduğu gibi, bu konuda da genelleme yapmamak lazım. Şu ya da bu ölçüde tanınan insanların verecekleri tepkilerde onların karakterleri, şöhreti ne kadar hazmedebildikleri, ve insan ilişkilerindeki başarıları eminim çok rol oynuyordur.

1960’lı yıllarda babamın bir arkadaşı, yabancı bir havayolu ile yurtdışında bir yere uçuyormuş. Yanına Amerikalı bir adam gelip, oturmuş. Selamlaşmışlar. Adam çok tanıdık gelmiş ama, babamın arkadaşı nereden olduğunu bir türlü çıkaramamış. Derken, sohbet etmeye başlamışlar… Babamın arkadaşı, “Ben sizi bir yerden tanıyorum galiba” demiş. Adam ilgiyle, “Öyle mi? Nereden acaba?” demiş. Ondan sonra, ikisi de, “Acaba oradan mıydı, buradan mıydı?”, epeyce bir çabalamışlar. Hatta bir ara Amerikalı, “Ben Kore Savaşına katılmıştım. Acaba siz de orada Türk birliğinde miydiniz?” diye sormuş. Yok, yok, yok… Bir türlü bulamıyorlar… Neden sonra, adam dönmüş ve “Yoksa siz beni filmlerimden mi tanıyorsunuz?” diye sormuş. Amerikalı adam, Tony Curtis imiş…

Kokular, Tatlar ve Anılar…

Bugün günlerden Cumartesi! Yaşasın!

Gece yatmadan babam, bugün kitapçıya gideceğimizi söylemişti. Çok sevinçliyim… Roma’da İngilizce kitap satan çok fazla sayıda kitapçı yok. Olanların içinde ise, hem genel olarak hem de çocuk kitapları açısından en zengin olanı Lion Bookshop. Babam da en çok orayı seviyor. O nedenle, “kitapçıya gideceğiz” dediği zaman, nereye gideceğimizi biliyorum artık.

Şehir merkezinde, Via del Corso’ya doğru yola çıkıyoruz. Trafik çok fazla değil. Gideceğimiz yeri de biliyoruz. Bazen, Roma’nın hiç gitmediğimiz bölgelerine gittiğimiz zaman ve özellikle gece ise, dönüşte babam yolları karıştırıyor. Labirent gibi sokaklarda dönüp, duruyoruz. Ta ki, bizim evin tarafına giden bir belediye otobüsüne rastlayana kadar. O zaman sevinçle peşine takılıyor, otobüsle birlikte her durakta durup, kalkarak, saatler sürse de, sonunda eve varıyoruz…

Şansımız var. Arabayı park edecek bir yer de bulduk yakındaki sokaklardan birinde. Çok kısa bir yürüyüşten sonra, işte geldik. Kapıdan girer girmez o çok sevdiğim koku karşılıyor bizi. Kitap ve raflardan gelen ahşap karışımı, insana sıcaklık ve huzur veren koku…

Lion Bookshop- Roma

Lion Bookshop, birbirine kemerli geçişlerle bağlı birkaç salondan oluşuyor. Ana salonda, sırtını kocaman bir pencereye vermiş, büyük, ahşap bir masada oturan yaşlı bir İngiliz hanım oluyor hep. Genelde birkaç saatten kısa olmayan ziyaretlerimizin sonunda, ödemeyi de ona yapıyoruz. Babama söyleyecek bir iki cümlesi oluyor her zaman. Kah aldığımız kitaplarla ilgili, kah hava durumu ile ilgili… Kibar bir hanım. Ayaklarının dibindeki bir sepette Pug cinsi, yaşlı bir köpeği var. Köpeğin hiç sepetten çıktığını görmedim. Genelde uyuyor oluyor.

Lion Bookshop- Roma

Her zaman yaptığımız gibi, içerde babamla ayrılıyoruz. O, tarih, siyaset, felsefe ve sanat kitaplarının olduğu bölümlere, ben de çocuk kitaplarının olduğu salona yöneliyorum. Çocuk kitapları kısmı da, diğer bölümler gibi, çok zengin Lion Bookshop’da. En çok Enid Blyton’ın kitaplarını seviyorum. Bunlar, genelde kahramanları çocuklar olan, macera kitapları. Her kitapta ayrı bir macera, çözülmesi gereken ayrı bir sır… Babamdan öğrendiğim gibi, kitapların arkasını okuyup, içlerini karıştırıyorum biraz.

Zaman nasıl geçmiş, fark etmemişim bile… Yine kucak dolusu kitabım oldu. Pazartesi günü, okul servisinde, Hindistanlı arkadaşım Vandana’ya aldığım kitapları sayarım artık. Bana hep çok şanslı olduğumu söylüyor. Vandana Lions Bookshop’a ailesi ile gittiği zaman, bir tane kitap almasına izin veriyorlarmış çünkü…

Çocukluk anılarımda özel bir yeri vardır Lion Bookshop’un. İnsanı alıp, başka dünyalara götüren zengin kitap koleksiyonu, sıcak havası ve kokusu ile her zaman hatırladığım bir kitapçı… Bir kitapsever olmamda belki de babamdan sonra en önemli etken olmuştur orası. Uzun yıllar sonra, Beyoğlu’ndaki Robinson Crusoe kitapevi de içeri girer girmez, Marcel Proust’un “istem dışı hatırlama” dediği şekilde, bana çocukluğumun Roma’sındaki o kitapçıyı hatırlatmıştı… Günümüzde maalesef, ikisi de yok artık… İnternetten edindiğim bilgiye göre, 1947 yılında Roma’da açılan Lion Bookshop, 64 yıl sonra, 2011 yılında kapılarını kapatmış.

Dışarda hava çok güzel. Güneşli, pırıl pırıl bir bahar günü. Roma baharda çok güzeldir… Ağustos ayı hariç, her mevsimde ayrı güzeldir ama, bahar aylarında bir başka güzeldir. Çünkü o zaman, şehrin genel büyülü havasına bir de uyanan doğa eşlik eder. Yemyeşil ağaçlar, çiçeklerle dolu parklar ve dev saksıların içine yerleştirilmiş açelya çiçekleri ile bezenmiş İspanyol merdivenleri…

“Acıktın mı?” diye soruyor babam. Evet, hem de çok acıktım. Midem kazınıyor. “E, hadi o zaman,” diyor. Birkaç dakikalık bir yürüyüşten sonra, “Alfredo”dayız… Fettuccine’nin kralı (sonraları kendini imparatorluğa terfi ettirdi) Alfredo… Cumartesi öğlen olduğu için içerisi oldukça kalabalık. Beyaz örtülü masalarda, 1960’ların şık hanımları ve beyleri oturuyorlar. Güzel bir şarap eşliğinde, tabii ki fettuccine yiyorlar. Alfredo’ya geldiyseniz…

Beyaz örtülü masaların arasından Signor Alfredo kollarını açarak bize doğru geliyor. Babamla birkaç cümlelik kısa bir selamlaşmadan sonra, bizi güzel bir masaya oturtuyor. Siparişimizi veriyoruz ve beklemeye başlıyoruz. Önce kırmızı şarap ve su geliyor. Babam bana da, bir kadehin dibine az miktarda şarap koyup, üstüne su ekliyor. Kadehlerimizi tokuşturup, birer yudum alıyoruz. Açlığım iyice artıyor sanki…

Bana inanılmaz uzun gelen bir süre sonra, büyük bir kayık tabakta “Alfredo usulü fettuccine”miz geliyor… Aynı anda, Signor Alfredo da masamızda beliriyor. Jilet gibi ütülenmiş beyaz ceketi ve siyah kravatı ile son derece karizmatik. Önce bize gülümsüyor. Sonra, ceketinin göğüs cebinden altın bir kaşık ve çatal çıkarıp, fettuccine’yi servis tabağında, ahenkli hareketlerle, karıştırıyor. Bir yandan yutkunuyorum, bir yandan da gözlerimi ellerinden ayıramıyorum. Evet, nihayet bitti… Tabaklarımıza yaptığı paylaşım ile birlikte bu törensel servis sona eriyor. Artık bu muhteşem lezzetin tadını çıkarabiliriz…

Alfredo’nun fettuccine’si, yüz yılı aşkın geçmişi ile hem İtalyanların hem de Roma’ya gelen turistlerin vazgeçilmezi olmaya devam ediyor. Ben şahsen, yurtdışına gittiğim zaman, bir işletmenin başarısını oraya yerli halkın gidip, gitmemesi ile ölçerim. Benim için, yerel halkın ilgisi, bir işletmenin otantik ve kaliteli olma göstergesidir. Gördüğüm kadarı ile, bunca yıl sonra bile, Alfredo hala eski Alfredo…

Babamla yemeklerimizi yerken, arada bir Signor Alfredo yanımıza gelip, her şeyin yolunda olup, olmadığını soruyor. Kendisi bir anlamda, bu müthiş lezzetin var olma nedeni… Önceki gelişlerinden birinde babama restoranın öyküsünü anlatmış.

Masamıza uğradığı seferlerden birinde Signor Alfredo, yanında restoranın bir kartpostalını getiriyor ve bana hitaben arkasını imzalıyor. “Fettuccine’nin İmparatoru”. Tarih, 7 Nisan 1969…

Kartpostalın üstünde “Fettuccine’nin Kral”ı yazsa da, Alfredo 2 imzasını “İmparator” olarak atmaya başlamış bile…

Çocukluğumda ismi L’originale Alfredo, günümüzde ise Il Vero Alfredo (gerçek Alfredo) olan bu restoranın tarihi 1914’e kadar gidiyor. Her şey, 1908 yılında küçük bir restoran sahibi olan Alfredo Di Lelio’nun hanımının doğum yapması ile başlıyor. Oğulları Alfredo 2’nin (Armando Di Lelio) doğumundan sonra eşi o kadar halsiz düşüyor ki, Alfredo 1 onun sağlığına kavuşması için kendi elleri ile özel bir tarif geliştiriyor. Tereyağ ve Parmesan peyniri kullanarak yaptığı bu makarna çeşidi, hiçbir şey yemeyen eşinin çok hoşuna gidiyor ve kadıncağız sağlığına kavuşuyor.

İnsanın tadı damağında kalan bu lezzeti aile, üç kuşaktan beri, aynı başarı ile sürdürüyor. Yıllar boyunca, Roma’ya gelen ünlü devlet adamları ve sanatçılar da Il Vero Alfredo’nun şöhretine şöhret katıyorlar. Bu gelenlerden ikisi ise, sessiz sinema döneminin ünlü Amerikalı film artistleri Mary Pickford ve Douglas Fairbanks, Alfredo efsanesine bir boyut daha katıyorlar. Balayı için Roma’ya gelip, Alfredo’nun fettuccine’sini yiyen ve çok beğenen çift, kendilerine gösterilen misafirperverliğe karşılık olarak, 1927 yılında Alfredo’ya som altından bir kaşık ve çatal hediye ediyorlar. Üstlerinde “Makarnanın Kralı Alfredo’ya” yazısı olan bu altın kaşık ve çatal, o günden sonra restorana gelen tüm müşterilerin fettuccine’lerini, tabaklarına servis yapmadan önce, karıştırmak için kullanılmaya başlanıyor.

O meşhur altın kaşık ve çatal…
Kaynak:Il Vero Alfredo web sitesi

15 Ekim 2015 akşamı Roma’da, Il Vero Alfredo’nun kapısından içeri giriyoruz. Sonbaharın akşam serinliğinden sonra içeri girmek iyi geliyor. İçerisi henüz çok dolu değil. Masalarda birkaç İtalyan aile ve turistler var. Yerimize oturtulmayı bekliyoruz. Restoranın web sayfasından yer ayırtırken, bir sonraki gün Roma Büyükelçiliğinde evleneceğimizi yazmış ve bu özel akşam nedeniyle güzel bir masa vermelerini rica etmiştim.

Aradan geçen yıllar içinde, restoran pek fazla değişmiş görünmüyor. Aynı kare masalar ve bembeyaz, kolalı masa örtüleri. Görebildiğim tek önemli değişiklik, çocukluğumun Signor Alfredo’sunun artık orada olmaması. Bizi karşılayan, onun yerine geçen oğlu, Alfredo 3. Dedesinden babasına geçen işletme, artık torun Alfredo’nun olmuş.

Torun Alfredo bizi köşede, güzel bir yere oturtuyor ama, masada bizim için özel bir özen gösterilmiş gibi durmuyor. Diğer masalara ne kadar özen gösterilmişse, o kadar. Bir an için, rezervasyona koyduğum o özel not için pişman oluyorum… Gereksiz bir şey mi yaptım? Hatta, komik mi oldum acaba?

Alfredo 3, babası kadar konuşkan ve sempatik de görünmüyor doğrusu. Mesafeli bir kibarlıkla, siparişi alıyor ve gidiyor. Beklemeye başlıyoruz. Merak içindeyim… Acaba çocukluğumdan hatırladığım o tat, hala aynı mı? Yoksa, anılarımıza sık sık yaptığımız gibi, fazla mı gözümde büyütmüşüm?

Yine önce, şarabımız geliyor. Beklemeye devam ediyoruz…

Derken, üzerinden dumanlar tüten büyük servis tabağında fettuccine’miz geliyor. Alfredo 3, çocukluğumdan hatırladığım, aynı törensel hareketlerle cebinden altın kaşık ve çatalı çıkarıyor… İyice karıştırdıktan sonra, tabaklarımıza bölüyor. Benim tabağımı önüme koyarken,

“Signora, bu özel gecenizin şerefine, fettuccine’nizi yemeniz için, altın kaşık ve çatalımızı size bırakıyorum. Şimdiden kutlarım” diyor…

Altın kaşık ve çatallı tabağım…