Sevgi Olsun… Aşk Olsun…

Yine yılın o malum zamanı geldi. Pırlanta reklamları zamanı… Her yıl, Şubat ayının başından itibaren, yazılı ve görsel medyada neredeyse geleneksel olan bu reklamlarda tema hep aynı. Sevgi, aşk, ülkemizde her nedense Sevgililer Günü haline bürünen 14 Şubat ve tabii ki, bunların tümünün olmazsa olmazı, pırlanta… Benzer bir furya da Anneler Günü öncesinde eser oldu birkaç zamandır. Annenizi seviyorsanız, ne yapıp edip, ona bir pırlanta almalısınız. Ürünün fiyatı ile reklamlarda oynatılan çocukların yaşına bakınca, babanıza aldırmalısınız demeleri daha doğru olur aslında.

Toplumda sevgisizliğin, tahammülsüzlüğün, kabalığın ve şiddetin bu kadar arttığı bir dönemde, bir de sevginin bu şekilde maddiyata bağlanması ne acı… Üstelik, azımsanmayacak sayıda insan bu pazarlama cinliklerine, tuzaklarına düşüyor. Anladığım kadarıyla, kimi hemcinslerimiz 14 Şubat’ta kendilerine, nokta kadarcık da olsa, bir pırlanta alınıp alınmayacağı heyecanını, erkekler ise, taksitle falan da olsa, güçlerinin yetip yetmeyeceği endişesini yaşıyorlar. Bir de gençlerde o gün evlenme teklifi beklentisi var ki, o da ayrı bir stres konusu…

Oysa, bir zamanlar her şey ne kadar daha yalın ve kolaydı. Bir o kadar da içten… Sevgi karat ile ölçülmezdi. Türkiye’de Sevgililer Günü diye bir şey olmadığı gibi, evlenme teklifi de öyle pırlanta yüzük ile yapılmazdı. Yüzük, ki bu çoğunlukla sade bir altın alyans olurdu, nişanda takılırdı. Ailelerin ait oldukları sosyal sınıfa ve maddi olanaklarına göre, ek takılar da takılırdı elbette ama, şart da değildi. Bırakın maddi bir karşılıkla ölçülmelerini, sevgi, sevmek, sevgili olmak bu kadar dillerde pelesenk olmamış, amiyane tabirle ayağa düşmemişti. Aşk ise, bambaşka bir konuydu… İnsan ömründe ya bir kere, bilemediniz iki kere aşık olurdu. Aşk kelimesi sakınılarak, dikkatle kullanılırdı. Şimdiki gibi, olur olmaz zamanlarda, insanlar birbirine ulu orta “aşkım” diye seslenmezdi. Sizi bilmiyorum ama, ben süpermarkette, “Tuvalet kağıdı almamız lazım aşkım” ve benzeri cümleler duyunca irkilmeden edemiyorum.

Benim 14 Şubat kutlamasından haberdar olmam, 1960’ların sonlarında, çocukken yurtdışında oldu. O gün sınıf arkadaşlarım, kız erkek demeden, birbirlerine ve öğretmene küçük kartlar verince, önce ne olduğunu anlamadım. Üstünde kalplerle birlikte arkadaşlık ve sevgi sözcükleri olan bu kartlardan bana da düştü birkaç tane… 14 Şubat Aziz Valentin günü Sevgililer Günü değil, Sevgi Günü idi. Dostluk, arkadaşlık ve her türlü sevginin kutsandığı bir gündü…

14 Şubat Aziz Valentin günüyle ilgili çeşitli efsaneler var. Bunların arasında en yaygın olanı, İ.S. üçüncü yüzyılda geçiyor. Dönemin Roma İmparatoru II. Cladius, bekar erkeklerin evli olanlardan daha iyi savaştıklarına kanaat getiriyor ve askerlerin evlenmelerini yasaklıyor. Bunun büyük bir haksızlık olduğunu düşünen Valentin genç çiftleri gizlice evlendirmeye başlıyor ve durum ortaya çıkınca 14 Şubat’ta idam ediliyor. Ondan sonra Valentin günü kutlanmaya başlanıyor.

Öte yandan bu kutlamanın, tıpkı İsa peygamberin doğum tarihi kabul edilen 25 Aralık (Noel) için olduğu gibi, Hristiyanlık öncesinde paganların 14 Şubat’ta kutladıkları bereket festivalini gölgelemek için beşinci yüzyılda Papa tarafından ilan edildiği de biliniyor. Orta Çağ’da İngiltere ve Fransa’da kutlanmaya başlanan 14 Şubat, 18. yüzyıldan itibaren ABD, Kanada ve Avusturalya’da da kutlanmaya başlanıyor. Eskiden şeker, tebrik kartı ve çoğu el yapımı ufak tefek hediyelerle yetinilirken, şimdi nerdeyse tüm dünyada yılın en büyük alış veriş dönemlerinden birine vesile oluyor. Varlığı sürekli büyümeye, satış yapmaya bağlı olan kapitalist sistem 14 Şubat’ı da ticarileştirmeden edemiyor.

İçinde genel anlamda insan sevgisi ve hoşgörü olmayanın en yakınlarını bile sevemeyeceğine inanırım ben. Onlar ancak sevdiklerini zannederler. Şüphesiz, çevremizdeki her insanı sevmemiz mümkün değil, şart da değil. Ancak, insanlara önyargısız, ait oldukları toplumsal sınıf, etnik köken, milliyet ve inanıştan etkilenmeden bakabilmek bir adımdır. Kişisel ve toplumsal huzur için, barış için bir adım…

Yıllar içinde toplumumuzda artan şiddet, sevgisizlik ve kabalık son zamanlarda iyice rahatsız edici boyutlara ulaştı. Bunun belirgin göstergesi sadece artan cinayetler de değil üstelik. Günlük hayatta çevremde karşılaştığım ufak tefek durumların hepsi birer ipucu. Örneğin, pardon kelimesinin bu kadar az kullanılması. Siz kullandığınızda da, anlamsızca size bakılması. Günümüzde herkes, her durumda haklı. Kimsenin bir saniye düşünüp, “Belki istemeyerek de olsa, bir hata yapmışımdır. Özür dilemeliyim”, diye düşündüğü yok. Hele, kibarca da olsa, ufak bir uyarı yapmanız iyice af edilmez bir durum. Hemen ağzınızın payını alırsınız. Üzülerek görüyorum ki, çoğu zaman bu konuda en kaba, en nobran olanlar da maalesef hemcinslerim. Sanki bazı kadınlarımız yaş aldıkça daha bir düşüncesiz, hoyrat ve nadan oluyorlar. Artık bunun nedeni, kendi yaşadıkları sevgi eksikliğinden mi, yoksa hayatın onlara verdiklerinden duydukları hayal kırıklığından mı, bilemiyorum.

Hayatta bazı hoş rastlantılar vardır. Milliyet ve din farkına bakmaksızın, beni bir çocuk olarak, adeta kendi çocuğu gibi seven Yvette’in doğum günü 14 Şubat’tı. Fransız, Katolik ve iki yetişkin çocuk sahibi olmasına karşın beni o kadar sevmiş olmasının değerini o zaman tam olarak kavrayabildiğimi sanmıyorum. Şimdi geçmişe bakıp, düşündüğümde de nedeninin tam olarak ne olabileceğini bulduğumu söyleyemem. Ama işte, belki de güzel olan tarafı bu idi. Sebepsiz sevmesi…

Katolik inanca göre, yılın her günü bir Aziz’e ait olduğu için, Yvette’in Aziz’i de doğal olarak Aziz Valentin idi. Onun gibi sevgi doluydu. Ama aynı zamanda otoriterdi de. Yani, kendi çocuklarına nasıl davranmışsa öyle idi. Hatta bana biraz iltimas yaptığı bile söylenebilir. Örneğin, arada bir, kendi çocuklarını on iki yaşlarını tamamlayıncaya kadar sofraya oturtmadığını, onların erkenden yemeklerini yiyip yattıklarını söylerdi. Sofra adabını tam olarak öğrenmelerinden sonra anne ve babaları ile birlikte yemek yemelerine izin verilmiş. Bu anlamda kayırılmış olsam da, yemek boyunca uyarılar hiç bitmezdi. “Dirseklerini masaya dayama.” “Dik otur”. “Ekmeğini bitir”. Bu ve benzeri şekilde süren uyarılar. Hele bu ekmek ile ilgili hiç unutmadığım bir anım var. Kalan bir ekmek parçasını bitirmem için Yvette bana biraz daha tereyağı almamı söylemişti. Ne var ki, bu sefer de ekmek bitti, tereyağı arttı. Tabii ki, yeniden ufak bir parça ekmek almam gerekti. Böylece, sofradan kalkmak için sabırsızlanan aile üyelerinin bakışları altında, ekmek ve tereyağını denkleştirmek için epeyce bir uğraş vermek zorunda kaldım. Kabus gibiydi…

Birlikte geçirdiğimiz Noel ve Paskalya tatilleri, Yvette’in kırmızı spor arabasına binip gittiğimiz gezmeler, kışın sıcak limonata içerken yaptığımız yap-bozlar, bazı geceler koyun koyuna uyumamız… Hepsi hatırımda…

Arada bir de, yemek sonrasında benden, kendisine ait özel çikolata kutusunu getirmemi isterdi. Bunlar el yapımı, anladığım kadarı ile, oldukça pahalı çikolatalardı. Yvette getirdiğim kutuyu açar, eşinin ve tatil için gelmiş çocuklarının gözleri önünde, bir tane bana verir, bir tane kendisi alır ve kutuyu geri götürmemi isterdi. Kendi evimizde asla böyle bir ayrım yapılmadığı için, bir çocuk olarak bu olayı anlamakta zorluk çeksem de, içimde hafif bir nispet yapma duygusu ile, ağzımda yavaş yavaş erittiğim çikolatanın tadını çıkarırdım…

Toprağın bol olsun Sevgili Yvette… Ya da, sana hitap etmemi istediğin şekilde, Tante Yvette

Kimi zaman da, sizi tanımayan ama, yüreği sevgi ile dolu bir insan öyle bir şey yapar ki, asla unutamazsınız. Sevgi denilince aklınıza gelir. Siz de onu sevgi ile anarsınız. 14 Şubat günü o da aklınıza gelir. Kim olduğunu, nerede olduğunu bilmeseniz de… Birkaç yıl önce böyle bir şey yaşadık ve unutulmaz anılarımızın arasına ekledik.

Birkaç yıl önce gittiğimiz New York’da, bir akşamımızı ünlü Tavern on the Green restoranında bir akşam yemeği yemek üzere ayırmaya karar verdik. Tavern on the Green, Manhattan’da, Central Park’ın batı tarafı ile 67. sokağın birleştiği noktada, yeşilliklerin üstünde bir restoran. Bina, 1870 yılında Central Park’ın “Koyun Çayırı”nda otlayan 200 kadar koyunu barındırmak için ahır olarak yapılmış. 1934 yılında parkın ıslahı gündeme gelince, koyunlar Brooklyn’deki Prospect Park’a gönderilmiş ve bina restoran haline getirilmiş. 1940 ve 1950’lerde eklenen geniş veranda ve dans pistiyle popülaritesi iyice artan restoran, 1976 yılında, yeni sahibi, Warner LeRoy’un eklediği Crystal Room (Kristal Oda) ile birlikte şöhretinin doruğuna ulaşmış. Işıl ışıl bakara kristalinden avizelerin altında senatörler, film ve tiyatro oyuncuları, finansçılar ve üst düzey yöneticiler yemek yer olmuşlar. Ne var ki, yıllar içinde biriken borçlarla birlikte, sahibi LeRoy’un ölümü, varislerin 2000’li yılların sonunda iflas ilan etmelerine yol açmış. Bu arada, 2009 yılında o muhteşem Kristal Oda, Belediye Başkanı Michael Bloomberg tarafından, kaçak yapı olduğu gerekçesi ile yıkılmış.

Tavern on the Green

Tavern on the Green, akıbeti belirsizlik içinde, birkaç yıl kapalı kaldıktan sonra, 2014 yılında yeniden açıldı. O zaman basında, yeni sahiplerinin tamir ve yenileme için 20 milyon dolar civarında harcama yaptıkları yazılmıştı. Ancak, restoranın yeni dekorasyonu eskisinden oldukça farklıydı. Daha modern, daha minimalist bir tarzı vardı. Ağaçların altında yemek yenebilecek geniş bahçede de artık Kristal Oda yoktu.

Tavern on the Green

Biz, serin bir Haziran akşamında gittik Tavern on the Green’e. Çok sıcak olmasa da, eğer tedarikli gittiyseniz, bahçede oturulabilecek bir hava vardı. Girişteki karşılama sırasında, ayırttığımız masanın içeride mi yoksa dışarıda mı olduğu konusunda bir konuşma oldu ama, açıkçası, ben etrafı incelemekten pek ilgilenemedim. Sonra, bana sanki en uzun yoldan gidiyormuşuz gibi gelen bir şekilde, bahçeye çıktık ve yer gösteren hanımı izleyerek masamıza yöneldik. Uzaktan masanın üzerinde gördüğüm kocaman kırmızı gül buketine önce bir anlam veremedim. Diğer masalarda da var mı diye de tam olarak bakamadım. Ama, yerimize oturtulunca iyice emin oldum. Hayır, diğer masalarda böyle bir buket yoktu… Üstelik, üstüne bir kart iliştirilmişti… Heyecanlandım. Hem çok hoşuma gitti hem de çok şaşırdım. Her dakika birlikteydik. Hangi arada derede bu güzel sürprizi organize etmişti? Bir türlü anlayamadım.

Masamızda Beni Bekleyen Sürpriz…

Bu arada, belli ki bizi başkaları da izliyordu… Zira, ben henüz şaşkınlığımı üstümden atıp, bir şeyler sipariş verme aşamasına geçemeden, garson iki kadeh şampanya ile masamıza geldi. Şampanyaları, uzak masalardan birinden, o günün bizim için özel olduğunu tahmin eden bir beyin, bize hediye olarak gönderdiğini söyledi. Kim olduğunu sorduğumda, uzakları işaret ederek, “Oradaki şapkalı bay” dedi. Baktım ama, kim olduğunu anlayamadım. Yine de, o tarafa doğru kadeh kaldırıp, havaya doğru teşekkür ettim. Garsona da teşekkürlerimizi iletmesini söyledik.

Ortam çok romantik, her şey çok güzeldi. Gece ilerliyordu. Yemeğin sonuna geliyorduk ki, bu sefer garson kocaman bir tatlı tabağı ile geldi ve yine aynı kişinin yolladığını söyledi… Mahcubiyetimiz arttı… Belli ki, yüce gönüllü bir insandı. Kimi insan vardır, mutlu insan görmeye tahammül bile edemez. O ise, mutluluğu kutsayan, mutlu bir çift görmekten kendi de mutlu olan bir insandı… Yaptığı ince jeste nasıl karşılık vereceğimizi bilemedik. Kalkıp, yanına gitsek olmazdı. Zaten, hala anlayamamıştık kim olduğunu. Yine teşekkürlerimizi yolladık.

Ortam Çok Romantikti…

Yemeğimiz bitmiş, masadan kalkma vakti gelmişti. Bizimle birlikte kalkan epeyce insan olmuştu. Çıkışa doğru yönelirken ben önden yürüyordum. Arkamdan birisinin, “My man!” (Adamım benim), dediğini duydum. Kalabalıkta ben yine göremedim onu. Neyse, en azından, birimiz görmüş ve şahsen teşekkür etme fırsatı bulmuştuk… O ince zevkli, nazik insan, siperlikli şapkasını ters takmış bir Afro-Amerikalı imiş…

Sevgi olsun… Aşk olsun…

Hepinizin, 14 Şubat Sevgi Gününüz Kutlu Olsun…

Son Yıllarda Dünyada Yaygınlaşan “Aşk Kilitleri”ne Seoul’dan Bir Örnek…

#TBT

Açıkçası, benim bu #tbt olayının farkına varmam çok eski değil. #tbt… Yani, sosyal medyada kullanılan “Throwback Thursday” etiketi. Oysa, 2011’den beri Instagram’da kullanılıyormuş. Giderek, popülerliği o kadar artmış ki, şimdi Twitter, Facebook gibi sosyal medya ortamlarında da sık sık kullanılıyor. “Throwback” deyiminin çıkışı ise, Instagram’ın ortaya çıkmasından bile önce imiş. Konuşma dilinde bugünkü anlamında kullanılması 2003 yılına kadar gidiyormuş.

“Throwback Thursday”, sosyal medya ortamında insanların, perşembe günleri, #tbt etiketi koyarak oluşturdukları bir paylaşım zinciri. Amaç, eski ve güzel günlere, anılara bir dönüş yapmak. Çıkışı Instagram olduğu için, bu genelde bir fotoğraf oluyor ama, diğer sosyal medya ortamlarının da bu kervana katılması ile birlikte, müzik ya da video gibi farklı araçlar da kullanılabiliyor. Şimdi bir de, bu uygulamayı haftanın farklı günlerine yayarak, #tbf, #tbs gibi etiketler de çıkmaya başladı. Böylece, cuma günleri ayrı, cumartesi ya da pazar günleri ayrı temaları temel alan paylaşımlar yapılıyor.

Ne yalan söyleyeyim, başta bana oldukça saçma geldi tüm bu olay. “Bu da nereden çıktı?” diye düşünmeden edemedim. Hoş, daha saçmalarını da görmüşlüğümüz var… Neydi o bir aralar, koca koca insanların kafalarından aşağı su döküp, videosunu paylaşmaları? Hatırladığım kadarı ile, önemli bir şeye dikkat çekmek içindi ama, bence yine de çok saçma idi. Saçma veya değil, sosyal medya şirketleri bu tür şeyleri ortaya atıyorlar ve siz, başta yadırgasanız da, giderek alışıyorsunuz. Sonra, bir bakmışsınız, şirketler de bu modayı reklam amaçlı olarak, etkin bir şekilde kullanmaya başlıyorlar.

Bugün, günlerden perşembe… Hadi, “trend”e uyup, ben de bir #tbt yapayım diyorum… O günü, 2 Aralık 1977 gününü anayım diyorum… İki gün sonra tam 40 yıl olacak… Ama elimde o güne dair bir fotoğraf yok. O zamanlar, fotoğraf çekmek böylesine kolay, böylesine sıradan bir olay değildi. Akıllı telefon ile her anı kaydetmek diye bir şey hayal bile edilemezdi. Akıllı telefon hayal edilemezdi… Fotoğraf çekeceksen, yanında makine taşıyacaksın. İçinde yeterli filmin olacak. Sonra, filmi tab ettireceksin ve fotoğrafçıdan fotoğrafları teslim alana kadar resimlerin nasıl çıktığını bilemeyeceksin. Kimi zaman da, fotoğraflar o aşamaya bile gelemeyecek. Filmi dibine kadar sarmadığın için ya da arkadaki kapağı zamansız açtığın için resimler “yanacak”…

Her neyse… Yani demem o ki, bu #tbt tamamen hafızamıza dayanacak. Yıllardır unutamadıklarımıza… Yıllardır gözümüzün önüne gelenlere… Öyle bir günü unutmak mümkün mü?

1977 yılı karanlık bir yıldı… 1970’lerin tamamı öyleydi aslında ama biz, ilk gençlik çağındakiler, başlangıçtaki olayları çok da iyi algılayamamıştık. Ya da benim sosyal ortamımda öyleydi diyeyim. Bir takım şeyler tabii ki duyuyor, siyah beyaz televizyon kanalında izliyorduk. 12 Mart Muhtırası, ardından gelişen olaylar… Geceleri arada silah sesleri duyuyor, gazetelerde bazı eylemleri, çatışmaları, idamları, kurulamayan hükümetleri okuyorduk. Ama biz, ergenlik yaşlarının kendi sorunları ve heyecanları ile birlikte, başka bir dünyada yaşıyor gibiydik. Ta ki, üniversite yıllarımıza gelene kadar…

1975 yılının ağustos ayı sonunda ODTÜ’yü kazandığımı öğrenince çok mutlu olmuştum. Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birinde okuyacak olmak son derece gurur vericiydi benim için. Gerçi, sadece birkaç yıl önce olan “olaylar” değil, biz lise son sınıfta iken yapılan 6 aylık boykot nedeniyle de, çevremde ODTÜ ile ilgili bir tedirginlik vardı…

ODTÜ’de yapılan 6 aylık boykot nedeniyle, 1975 Güz dönemi girişli olan bizler, okula zamanında başlayamamıştık. Önce, eski öğrencilerin yaşanan ders kaybını kapamalarını beklememiz gerekmişti. Bu yüzden, derslere başlayabildiğimiz Şubat 1976’ya kadar kendimi tuhaf bir ruh halinde, bir tür arafta hissetmiştim. Lise bitmişti, üniversiteyi kazanmıştım ama, üniversite öğrencisi olamamıştım…

ODTÜ’de fiilen okumaya başladıktan bir yıl sonra, 13 Şubat 1977’de, Mütevelli Heyeti, Aydınlar Ocağı üyesi ve MHP yanlısı Hasan Tan’ı rektör olarak atadı. Evet, o zamanlar ODTÜ, özel çıkarılmış bir yasa çerçevesinde, diğer üniversitelerden ayrı bir statüde yönetilmekteydi ve bugün sadece vakıf üniversitelerinde olduğu gibi, bir Mütevelli Heyeti vardı.

Hasan Tan rektör olur olmaz, okulda gerilim arttı. Öğrenciler ve akademisyenler tepki göstererek, dersleri boykot ettiler. Ardından rektör, 400 faşist militanı işçi olarak işe aldı. Bunlar sürü halinde yerleşkede gezmeye ve ona buna sataşmaya başladılar. Rektörün bölümlerde keyfi olarak yaptığı atama ve uygulamalara tepki gösteren akademisyenlerin evlerine bombalı saldırılar yaparak baskı kurmaya çalıştılar. Sonunda, direnişi kırmak için, Hasan Tan okulu kapatıp, yurtları boşalttı ve böylece 9 aylık boykot başlamış oldu. Bu boykotun en önemli özelliği, sadece öğrencilerin bir hareketi olmayıp, akademisyeni, çalışanı ve işçisi ile, hep birlikte yapılmış bir eylem olmasıdır. Sadece öğrencilerin derse girmemesi değil, akademisyenlerin de ders vermeyi reddetmesidir aynı zamanda.

Hasan Tan’ın zoraki rektörlüğü, Ertuğrul Karakaya isimli öğrencinin ana kapıda vurularak öldürülmesine kadar sürdü. Olaydan sonra Hasan Tan istifa etti ama, işe aldığı 400 militan okulda çalışmaya devam etti. Birkaç ay sonra, okul açıldı… Yavaş yavaş okula, derslere yeniden alışmaya çalışıyorduk. O gün, günlerden 2 Aralık 1977 idi…

Dersteyiz. Şiddetli bir patlama sesi… Hoca dersi kesiyor ve camdan bakıyor. Herkes dehşet içinde birbirine bakıp, hep bir ağızdan konuşurken, kapı açılıyor ve içeri Öğrenci Temsilciliğinden bir arkadaş giriyor. Hasan Tan’ın işe aldığı militanların Rektörlük binasının üst katlarında toplandıklarını ve bir ses bombası attıklarını söylüyor. Sınıflar boşalıyor. Bazı öğretim üyelerinin de katılımıyla, herkes Rektörlüğün arka tarafındaki çimenlik alana gitmek üzere merdivenlerden iniyor. Ben, tuvalete gitmem gerektiği için arkadaşlarımdan geride kalıyorum. Nasıl olsa yetişir, onları orada bulurum.

Matematik binasından çıkıp, Rektörlük binasının arka tarafına doğru yürümeye başlıyorum. Bütün okul orada toplanmış bile. Üst katlardan aşağıya doğru küfür ediyorlar. Aşağıdan yukarıya doğru, binlerce kişi hep bir ağızdan slogan atıyor. Küfür eden faşist militanlardan birisi kız. Tiz sesi açık alanda yankılanıyor ve insanın kulağını tırmalıyor.

Fizik binasını geçtim. Toplanılan alana çok yakınım artık. Birden, yukardan aşağıya bir cisim atılıyor. Kitap mı, başka bir şey mi, tam olarak göremiyorum. Kalabalıkta hafif bir dalgalanma oluyor ama, sonra herkes eski yerine dönüp, slogan atmaya devam ediyor. Birkaç adım sonra ben de yeşillik alanda olacağım. Yukardan kalabalığın üzerine ikinci kez bir şey atılıyor. Bu sefer kimse kıpırdamıyor… Birden bire, müthiş bir patlama sesi… Çığlıklar, bağrışmalar… Her yöne kaçmaya çalışanlar, koşanlar…

Arkamı dönüp, geldiğim yöne doğru koşmaya başlıyorum. Şimdi silah sesleri de başladı. Rektörlük binasından aşağıya, öğrencilerin üzerine ateş açtılar. Herkes birbirini eziyor. Herkes panik içinde. Ne olursa olsun, yere düşmemeliyim… Yakınlarda bir ağaçtan yüzlerce serçe havalanıyor, çığlık çığlığa… O ağaçta bu kadar serçe varmış meğer. Aklımdan hızla bu da geçiyor. Koşuyorum, koşuyorum… Kulaklarımda bir uğultu. Sanki sesler çok uzaktan geliyor gibi… Bir de, kalp atışımı duyuyorum sürekli. Yerinden çıkacakmış gibi çarpıyor…Dilim, damağım kurumuş vaziyette ama, vücudum ter içinde…

Daha yakın diye, kendimi Fizik Bölümünün gerisine atıyorum. Oradan, Matematik binasının arka taraftaki kantinine geliyorum. Benimle aynı yolu izleyen 5-10 kişi daha var. Şimdi içerdeyim ama, nefes alışım bir türlü sakinleşmiyor. Dışarda hala gürültü, patırtı var. Bir sandalyeye oturup, arkadaşlarımı bekliyorum… Bir öğrenci vurulmuş diyorlar…

Bir zaman sonra, bizim sınıftakiler birer ikişer geliyorlar. Renkler bembeyaz… Göz bebekleri büyümüş, yüzlerde dehşet ifadesi… Herkes, hep bir ağızdan, olayı ve nasıl kaçtığını birbirine anlatmaya çalışıyor. Anlatırsak sanki sakinleşeceğiz. Derken, biri çok zayıf, diğeri orta yapılı, sonuncusu ise oldukça şişman, üç arkadaşımız içeri giriyor, soluk soluğa… Onlarda da aynı yüz ifadesi… Sonra, birbirlerine bakıp, katılırcasına gülmeye başlıyorlar. Anlaşılan o ki, bombanın atıldığı noktaya çok yakın olan bu arkadaşlarımız can havliyle kaçarken, en zayıf arkadaş yere düşüyor. Onun üstüne orta yapılı olan, onun da üstüne şişman arkadaşımız düşüyor. En altta kalan, “Oğlum mahvettiniz beni” diyor gülerken. “Hadi lan, vücudumla sizi korudum” diyor şişman olanı. Herkes gülmeye başlıyor. Sinirler boşalıyor artık…

O kadar yakınımıza geldiği halde, ölüm tehlikesine gülebildiğimiz o günde, 20 yaşındaydık henüz. Belki bazılarımız biraz daha büyüktü. Bu, olayın vahametini kavrayamadığımızdan, ya da hafife aldığımızdan değildi. Gençliğin verdiği bir tür “ölümsüzlük” duygusundandı kanımca. Oysa, ölüm yabancı olduğumuz bir şey değildi o günlerde…

Saldırganların, önce ses bombası kullanarak herkesi Rektörlük binasının etrafına topladığı, sonra bomba atıp, ateş ettiği kalabalıktaki herkes bizim kadar şanslı değildi. 2 Aralık 1977 günü ODTÜ’de yapılan bu saldırıda 52 kişi yaralandı, bir kişi kaldırıldığı hastanede öldü. Saatler sonra, daha güvenli olduğu için, binlerce kişi yurtlara gitmek için yürüyüşe geçtiğinde, Rektörlük binasının arka tarafındaki alanın yanından geçtik. Etrafta kitaplar, defterler, kırılmış gözlükler ve bol miktarda ayakkabı teki… Bombanın düştüğü yerde ise kocaman bir delik vardı. Günümüzde genç ODTÜ’lü arkadaşlar neyi temsil ettiğini biliyorlar mı, bilemiyorum ama, şimdi orada bir anıt var. Dokuz çubuktan oluşan bu anıt, hem 1977’deki 9 aylık boykotun, hem de 2 Aralık saldırısının anısına yapılmıştır…

ODTÜ 2 Aralık 1977 Anıtı (Fotoğraf: Aydın T)

Ünlülerle Karşılaşmalar

Ünlü bir kişiyle karşılaştığınızda ne yaparsınız? Çarşıda, pazarda, uçakta, restoranda, sinemada ya da konserde… Özellikle çok yakınınızda oldukları, hatta göz temasınız olduğu zamanlar…

Sizi bilmiyorum ama, benim ilk tepkim önce bir irkilmek oluyor. Söz konusu kişiyi olağan kabul ettiğimiz ortamının dışında görmek tuhafıma gidiyor. Düpedüz yadırgıyorum. Sonra, bir ne yapacağımı bilememe hali geliyor üstüme. Acaba görmezden mi gelsem? Bakışlarımı kaçırsam mı? Ya da tanıdığımı belli etsem mi? Karar veremiyorum… Kendimi karşı tarafın yerine koymaya çalışıyorum. Hangisini tercih eder acaba?

Kimileri var ki, hayranı olsunlar olmasınlar, ünlü kişilere rahatlıkla yaklaşıp, senli benli olabiliyor, bir şeyler talep edebiliyorlar. Cep telefonunun hayatımızda olmadığı, fotoğraf çekmenin bu kadar kolaylaşmadığı yıllarda, bu talep genellikle bir imza istemek oluyordu. Günümüzde bu iş, birlikte selfie çekmeye kadar vardı. Amaç, ünlü kişi ile çekilen fotoğrafı sosyal medyada yayınlayarak, Andy Warhol’a atfedilen ifade ile, “on beş dakikalık şöhret” yakalamak…

Kanımca, ünlü kişilere yaklaşma konusundaki bu teklifsizliğin altında çeşitli kişilik özellikleri var. Karşısındaki kişinin özel alanına dikkat edemeyecek derecede bir aymazlık ya da aşırı kendine güven ve cesaret. Bunların yanında, bu tip ilişkilerde risk alabilme kapasitesi de olmalı. Öyle ya, sırf kamuoyunda tanınan bir insan diye, o kişiyi özel hayatında gidip, rahatsız edebiliyorsanız, azarlanmayı, terslenmeyi de göze alabilmeniz gerekli.

Hiç bana göre şeyler değil… Hatta bu konuda, biraz abartarak, iki ünlü kişi ile bağlantılı bir fobim olduğunu bile söyleyebilirim… Birisi, günümüzde artık çok popüler olmasa da, ülkemizin bir talk-show’cusu ve televizyon programcısı. Diğeri ise, yine bir dönem adı çok geçen, günümüzde ise pek ortalarda olmayan bir kadın edebiyatçı ve köşe yazarı. İkisi de sivri dilli… İkisi de radarlarındaki kişi ile alttan alta dalga geçmeyi seviyorlar… Hele ilki, işi zaman zaman düpedüz hakarete kadar vardırabiliyor. Yaptığı televizyon programlarına telefonla bağlanan izleyiciler acaba mazoşistler mi diye düşünmüşümdür hep. Bu izleyicileri alaya almadığı, terslemediği durumlar o kadar nadir ki… İnsan bile bile ne diye arar, bir türlü anlayamadım… Neyse, benim için korkulu rüya bu iki ünlüden biri ile (ikisi ile birden olması tam bir kabus olurdu) yalnız olarak asansöre binmek diyebilirim. Kaçamazsın, edemezsin… Tavana mı baksan, yere mi baksan? Selam mı versen, tanımıyormuş gibi mi yapsan? Çok şükür, bugüne kadar başıma gelmedi daha ama, olsa ne yaparım, hala bilmiyorum…

Karanlık, kasvetli bir gün. Ankara’nın soğuğu insanın içine işliyor. İşyeri de pek ısınmıyor. Zaten, handan bozma bir bina. Ben ilkokulda iken burası Türk-Amerikan Derneği idi. Annemle dedem, birlikte, İngilizce kursuna giderlerdi. Derslerdeki maceralarını bütün aile gülerek dinlerdik. Yıllar içinde, Türk-Amerikan Derneği Çankaya’ya taşındı. Arada ne oldu bilmiyorum ama, yaklaşık yirmi yıl sonra, girdiğim ilk iş Mithat Paşa Caddesindeki bu binada.

Kat kat giyiniyoruz, yine de fayda etmiyor. O çelik masaların kenarları yazı yazarken insanın kollarına değince, o kadar kazak, hırka fayda etmiyor… Sanki insanın vücuduna elektrik veriyorlar. Çalışma ortamının buz gibi olması yetmezmiş gibi, öğlenleri yemek yemek için de dışarıya, daha da keskin bir soğuğa çıkmak gerekiyor. Bizim Personel İşleri, aynı cadde üzerinde olan Yüksek Ticaretliler Lokali ile anlaşmış. Yemek için oraya gidiyoruz.

İşten birkaç arkadaş, birlikte geldik bugün yemeğe. Zemin katın bir kat üstünde bir salon burası. Masalarında bordo renkli, ucuz masa örtüleri olan, zevksiz bir yer. Yemeği çabuk yersek, aynı cadde üzerindeki sanat galerilerine ve kitapçılara uğramaya vakit kalır belki.

Onu, oturur oturmaz gördüm. Birkaç masa ileride, geniş pencerelerden birinin yanındaki bir masada tek başına yemek yiyor. Arada bir, pencereden dışarıya bakıp, dalıyor… Yüzü bana dönük. Yanılmama imkan yok. Bembeyaz saçları, gözlüğü, yanındaki sandalyenin arkasına koyduğu lacivert paltosu ve ekose kaşkolü. Evet… O… Daha iki sene önce Devlet Sanatçısı unvanı alan… Bilmeyen, tanımayan onu sadece tonton bir ihtiyar zanneder.

Bakışlarımı üstünde hissetmiş olmalı ki, kafasını kaldırıyor. Göz göze geliyoruz… Telaşlanıyorum… Hemen gözlerimi kaçırıyorum. Bir yandan da, tekrar o tarafa doğru bakmak için içimde inanılmaz bir istek… İçim burkuluyor. Bu kadar usta, büyük bir sanatçı…

Askeri darbe sonrası, şu günlerde herkes sanat ve edebiyata verdi kendini. Okulda iken roman okumayı bile “küçük burjuva alışkanlığı” olarak görenler, şimdi her biri birer eleştirmen oldular başımıza nerdeyse. Sanat dergileri hem sayı olarak, hem içerik olarak patlama yaptı. Bir tür toplumsal rehabilitasyon.

Aynı şekilde, resim galerileri de çoğaldı Ankara’da. En son, bizim eve yakın, Tunalı Hilmi Caddesinde yeni açılan Levni var mesela. İnsan sergiye gitmese bile, her gün önünden geçerken, büyük pencerelerinden içeride sahibi, Enis Batur’u görebiliyor.

Hemen hemen her hafta sonu galerilerin birinde bir sergi açılışı var. Bu açılış kokteyllerinden birinde görmüştüm ilk olarak kendisini. Birisi bana, “Bak, o yaşlı adam Eşref Üren” demişti… Resim Heykel Müzesi’nde gördüğüm tablolarına hayran olmuştum. Bir tablosu da amcamın evinde var. Ankara Koleji’nde (o zamanki adıyla, Ankara Maarif Koleji’nde) resim öğretmenliği yaptığı sıralar amcama hediye etmiş.

Artık yaşı seksen beşin üstünde olduğu için, açılışlarda hep bir kenarda oturuyor. Etrafı son derece sevecen bakışlarla izliyor. Sanatçılar, öğrencileri, tanıdıkları saygıyla yanına gidip, konuşuyorlar. Ressam olan eşi uzun yıllar önce öldüğünden beri yalnız yaşıyormuş. Çocuğu yokmuş. Ancak, yanında kendisinden epeyce genç ve onunla kızıymış gibi ilgilenen bir hanım var hep. Öğrencisi imiş.

Yemeğini bitirdi. Yine biraz pencereden dışarıyı seyretti. Şimdi ayağa kalkıyor. Kaşkolünü özenle boynuna doluyor, yavaş yavaş paltosunu giyiyor. Çıkmak için bizim masanın yanından geçmesi gerekiyor. Bakışlarımı telaşla tabağıma çeviriyorum. Sonra… Tam yanımızdan geçerken kafamı kaldırıyorum. İyi ki kaldırıyorum… Başıyla hafifçe selam verirken, sıcacık gülümsüyor bana…

Eşref Üren’i daha sonra da, 1984 yılında ölene kadar, çeşitli zamanlarda gördüm. 1897 yılında doğmuş, 87 yaşında ölmüştü. İstanbul’da doğduğu Fehim Paşa konağında, varlık içinde başlayan hayatı, yokluklar ve sıkıntılar içinde geçmiş. 1908 yılında Meşrutiyet ilan edildiği zaman, saraya yakın olan babası öldürülmüş. Zorluklar içinde Bursa Ziraat Mektebini bitirmiş ve bir süre de bu alanda çalışmış. Ta ki bir gün, sokakta şövalesinin başında Yeşil Türbe’yi resmeden İbrahim Çallı’yı izleyene kadar. Sonra, Sanayi Nefise Mektebinde (Güzel Sanatlar Akademisi) İbrahim Çallı ve Hikmet Onat atölyeleri, Paris’te Andre Lhote atölyesi, yurtiçinde ve dışında çeşitli sergiler ve ödüller, öğretmenlik yılları… Ankara ve İstanbul Resim Heykel Müzelerinde, çeşitli sergilerde gördüğüm eserlerinde kullandığı renkler bana hep çok güzel gelmiştir. Doğayı, ağaçları, evleri, gökyüzünü, en çok da Ankara’yı resmederken kullandığı renkler… Öğrendiğime göre, sağlığında 35 adet tablosunu İş Bankası’na, emin ellerde olacağını düşünerek, bağışlamış.

Kendisi ile ölmeden bir süre önce yapılan söyleşinin başında, Ankara’da Ataç sokakta oturduğu ev tarif edilmişti. Ömrünü resme adamış, Devlet Sanatçısı Eşref Üren’in evinin, bodrum katında, atölyesi ile yattığı yerin bir perde ile ayrıldığı bir yer olduğu yazılıydı… Belki de onun için fark etmiyordu. Resim yapabiliyor olmak yeterli idi…

Havana koyuna bakan, görkemli ve tarihi Hotel Nacional de Cuba’dayız. Seksen küsur yıllık bu otelin kat sayısı çok fazla olmamasına rağmen, üzerinde bulunduğu tepe ve mimarisi nedeniyle, çok haşmetli ve etkileyici bir görünümü var. “Ulusal Anıt” statüsündeki bu otel, tarihi boyunca pek çok ünlüyü ağırlamış, pek çok olaya şahit olmuş. Küba’nın topraklarının yüzde doksanının yabancılara ait olduğu devrim öncesi dönemde, şampanyanın ve romun su gibi aktığı, sabahlara kadar kumar oynanan, dans edilen gözde bir mekanmış. Winston Churchill, Frank Sinatra, Ava Gardner geçmişteki ünlü konuklarından sadece birkaçı. Devrimden sonra ise Fidel Castro’nun, Che’nin devlet konuklarını ağırladıkları bir mekan. Hotel Nacional şimdi, bir yandan bahçesinde sergilenen toplar, bir yandan da gece kulübündeki dans gösterileri ve barları ile, geçirdiği her iki döneme de selam duruyor adeta.

Havana’dan Santiago de Cuba şehrine yapacağımız uçuşun dört saat rötarlı olması nedeniyle burada vakit geçiriyoruz. Okyanusa bakan geniş terasta büyük ve alçak, minderli, hasır kanepeler var. Hava rüzgarlı… Okyanus azgın…Bahçede ve topların sergilendiği sette bir süre dolaştıktan sonra buraya oturduk. Her yer turist dolu. Aslında resmi olarak Amerikan hükümeti tarafından gelmeleri yasaklanmış olan Amerikalı turistler epeyce fazla. Önemli bir kısmı, sağlık hizmetlerinin çok iyi ve ücretsiz olmasından dolayı geliyorlarmış. Kimi de gezmek, eğlenmek için. Yasağı delmenin yolu, Meksika üzerinden gelmekmiş onlar için.

Yanımızdaki grup, yüksek sesle Türkçe konuşuyor. Hiç sesimizi çıkarmadan Pina Colada’larımızı yudumluyoruz biz. 1990 yılında, henüz Türkler bu kadar yolculuk etmezken, Norveç’in Kutup Dairesi bölgesinde, hiç ummadığım bir yerde bir Türk ile karşılaştığımdan beri artık, hiçbir yerde yurttaşlarımla karşılaşmak şaşırtmıyor beni…

İçkilerimizi bitirdik. Hala epeyce zaman var. Biraz daha dolaşabiliriz. Lobideki, oteli geçmişte ziyaret etmiş kişilerin fotoğraflarının sergilendiği bölümde vakit geçirdikten sonra, büyük bahçenin görmediğimiz taraflarına yöneliyoruz. Büyük bir terasa çıkmak için, önden ben bir köşeyi dönüyorum ve birden bire karşı karşıya kalıyorum… İşte, buna çok şaşırıyorum… Karşımda, Bedri Baykam. Göz göze bakışıyoruz… Sanki onu tanıdığımı anladı ve benim bir şeyler söylememi bekliyor gibi. Bir şey desem mi acaba? Ama, ne? Basma kalıp bir şey söylemektense, hiçbir şey dememek daha iyi. Başımla belli belirsiz bir selam verip, terasa doğru yürüyorum…

Bazen de insan, tanınmış insanlarla, istemeden, hoş olmayan durumlara düşebiliyor. Böyle bir şey, birkaç yıl önce benim başıma geldi. Üstelik, bu konuda dikkatli bir kişi olmama rağmen…

Şaşkınbakkal’da beğendiğim ve arada uğradığım bir butiğe girmiştim. İçerisi oldukça kalabalıktı. Etrafa bakarken, koyu renk saçlı, tanıdık bir sima gözüme çarptı. Çalıştığım iş gereği, değişik çevrelerden pek çok insanla tanıştığım için kendisini bir yerden tanıdığımı düşündüm. Üstelik, o da dönüp, bana baktı. Belki de, benim bakışlarımı üstünde hissettiği içindir. Bilemiyorum. Böyle karşılıklı bakışınca, “Merhaba. Sizinle galiba tanışıyoruz” dedim, gülümseyerek… Bir şey söylemezsem, sanki ayıp olacak gibime geldi. Daha cümlem ağzımdan çıkar çıkmaz hiç beklemediğim bir şekilde bir yanıt aldım. Karşımdaki, kısa boylu sayılabilecek kadın, hiddetle ve ciyak ciyak bağırmaya başladı. “Hayır efendim! Hiçbir yerden tanışmıyoruz!”. Ne olduğumu şaşırdım. Kulaklarımda bir uğultu başladı… Çok canım sıkıldı…

Ben ne olduğunu henüz anlamaya çalışırken, kadın çoktan hışımla sırtını dönmüş, hızlı hızlı askıları eliyle itiyordu. Bu arada, küçük dükkanın çalışanı olan genç kız olanı biteni görmüştü. Kibarca yanıma yaklaştı ve “Hanımefendi oyuncu da… Belki dizilerden hatırlıyorsunuzdur…” Bir an düşününce, hatırlar gibi oldum gerçekten. Bir dönem, çoğunlukla yemek yerken, sırf kızım istiyor diye bazı dizileri izlemişliğim vardı. “Yabancı Damat”, “Seksenler” gibi dizilerin, başrole epeyce uzak karakterlerini oynayan bir oyuncuydu bu kadın. Bunun üzerine ben de, yüksek sesle, “Yok canım… Ben kendisini iş hayatımda profesyonel olarak tanıdığım birisine benzetmiştim” dedim.

Daha sonraları bir yerde okuduğuma göre, belli bir şekilde tanınırlığı olan insanlarla ilgili kişilerin sıkça başına gelen bir durummuş bu. Söz konusu kişiyi kendi kişisel hayatınızda tanıyormuşsunuz zannetmek… Sözünü ettiğim olay benim için o kadar büyük bir deneyim oldu ki, artık çok emin olmadıkça kimse ile bu tür bir diyalog başlatmıyorum. Karşı taraf kendisi benimle gelip konuşana kadar…

Şüphesiz, her konuda olduğu gibi, bu konuda da genelleme yapmamak lazım. Şu ya da bu ölçüde tanınan insanların verecekleri tepkilerde onların karakterleri, şöhreti ne kadar hazmedebildikleri, ve insan ilişkilerindeki başarıları eminim çok rol oynuyordur.

1960’lı yıllarda babamın bir arkadaşı, yabancı bir havayolu ile yurtdışında bir yere uçuyormuş. Yanına Amerikalı bir adam gelip, oturmuş. Selamlaşmışlar. Adam çok tanıdık gelmiş ama, babamın arkadaşı nereden olduğunu bir türlü çıkaramamış. Derken, sohbet etmeye başlamışlar… Babamın arkadaşı, “Ben sizi bir yerden tanıyorum galiba” demiş. Adam ilgiyle, “Öyle mi? Nereden acaba?” demiş. Ondan sonra, ikisi de, “Acaba oradan mıydı, buradan mıydı?”, epeyce bir çabalamışlar. Hatta bir ara Amerikalı, “Ben Kore Savaşına katılmıştım. Acaba siz de orada Türk birliğinde miydiniz?” diye sormuş. Yok, yok, yok… Bir türlü bulamıyorlar… Neden sonra, adam dönmüş ve “Yoksa siz beni filmlerimden mi tanıyorsunuz?” diye sormuş. Amerikalı adam, Tony Curtis imiş…

Kokular, Tatlar ve Anılar…

Bugün günlerden Cumartesi! Yaşasın!

Gece yatmadan babam, bugün kitapçıya gideceğimizi söylemişti. Çok sevinçliyim… Roma’da İngilizce kitap satan çok fazla sayıda kitapçı yok. Olanların içinde ise, hem genel olarak hem de çocuk kitapları açısından en zengin olanı Lion Bookshop. Babam da en çok orayı seviyor. O nedenle, “kitapçıya gideceğiz” dediği zaman, nereye gideceğimizi biliyorum artık.

Şehir merkezinde, Via del Corso’ya doğru yola çıkıyoruz. Trafik çok fazla değil. Gideceğimiz yeri de biliyoruz. Bazen, Roma’nın hiç gitmediğimiz bölgelerine gittiğimiz zaman ve özellikle gece ise, dönüşte babam yolları karıştırıyor. Labirent gibi sokaklarda dönüp, duruyoruz. Ta ki, bizim evin tarafına giden bir belediye otobüsüne rastlayana kadar. O zaman sevinçle peşine takılıyor, otobüsle birlikte her durakta durup, kalkarak, saatler sürse de, sonunda eve varıyoruz…

Şansımız var. Arabayı park edecek bir yer de bulduk yakındaki sokaklardan birinde. Çok kısa bir yürüyüşten sonra, işte geldik. Kapıdan girer girmez o çok sevdiğim koku karşılıyor bizi. Kitap ve raflardan gelen ahşap karışımı, insana sıcaklık ve huzur veren koku…

Lion Bookshop- Roma

Lion Bookshop, birbirine kemerli geçişlerle bağlı birkaç salondan oluşuyor. Ana salonda, sırtını kocaman bir pencereye vermiş, büyük, ahşap bir masada oturan yaşlı bir İngiliz hanım oluyor hep. Genelde birkaç saatten kısa olmayan ziyaretlerimizin sonunda, ödemeyi de ona yapıyoruz. Babama söyleyecek bir iki cümlesi oluyor her zaman. Kah aldığımız kitaplarla ilgili, kah hava durumu ile ilgili… Kibar bir hanım. Ayaklarının dibindeki bir sepette Pug cinsi, yaşlı bir köpeği var. Köpeğin hiç sepetten çıktığını görmedim. Genelde uyuyor oluyor.

Lion Bookshop- Roma

Her zaman yaptığımız gibi, içerde babamla ayrılıyoruz. O, tarih, siyaset, felsefe ve sanat kitaplarının olduğu bölümlere, ben de çocuk kitaplarının olduğu salona yöneliyorum. Çocuk kitapları kısmı da, diğer bölümler gibi, çok zengin Lion Bookshop’da. En çok Enid Blyton’ın kitaplarını seviyorum. Bunlar, genelde kahramanları çocuklar olan, macera kitapları. Her kitapta ayrı bir macera, çözülmesi gereken ayrı bir sır… Babamdan öğrendiğim gibi, kitapların arkasını okuyup, içlerini karıştırıyorum biraz.

Zaman nasıl geçmiş, fark etmemişim bile… Yine kucak dolusu kitabım oldu. Pazartesi günü, okul servisinde, Hindistanlı arkadaşım Vandana’ya aldığım kitapları sayarım artık. Bana hep çok şanslı olduğumu söylüyor. Vandana Lions Bookshop’a ailesi ile gittiği zaman, bir tane kitap almasına izin veriyorlarmış çünkü…

Çocukluk anılarımda özel bir yeri vardır Lion Bookshop’un. İnsanı alıp, başka dünyalara götüren zengin kitap koleksiyonu, sıcak havası ve kokusu ile her zaman hatırladığım bir kitapçı… Bir kitapsever olmamda belki de babamdan sonra en önemli etken olmuştur orası. Uzun yıllar sonra, Beyoğlu’ndaki Robinson Crusoe kitapevi de içeri girer girmez, Marcel Proust’un “istem dışı hatırlama” dediği şekilde, bana çocukluğumun Roma’sındaki o kitapçıyı hatırlatmıştı… Günümüzde maalesef, ikisi de yok artık… İnternetten edindiğim bilgiye göre, 1947 yılında Roma’da açılan Lion Bookshop, 64 yıl sonra, 2011 yılında kapılarını kapatmış.

Dışarda hava çok güzel. Güneşli, pırıl pırıl bir bahar günü. Roma baharda çok güzeldir… Ağustos ayı hariç, her mevsimde ayrı güzeldir ama, bahar aylarında bir başka güzeldir. Çünkü o zaman, şehrin genel büyülü havasına bir de uyanan doğa eşlik eder. Yemyeşil ağaçlar, çiçeklerle dolu parklar ve dev saksıların içine yerleştirilmiş açelya çiçekleri ile bezenmiş İspanyol merdivenleri…

“Acıktın mı?” diye soruyor babam. Evet, hem de çok acıktım. Midem kazınıyor. “E, hadi o zaman,” diyor. Birkaç dakikalık bir yürüyüşten sonra, “Alfredo”dayız… Fettuccine’nin kralı (sonraları kendini imparatorluğa terfi ettirdi) Alfredo… Cumartesi öğlen olduğu için içerisi oldukça kalabalık. Beyaz örtülü masalarda, 1960’ların şık hanımları ve beyleri oturuyorlar. Güzel bir şarap eşliğinde, tabii ki fettuccine yiyorlar. Alfredo’ya geldiyseniz…

Beyaz örtülü masaların arasından Signor Alfredo kollarını açarak bize doğru geliyor. Babamla birkaç cümlelik kısa bir selamlaşmadan sonra, bizi güzel bir masaya oturtuyor. Siparişimizi veriyoruz ve beklemeye başlıyoruz. Önce kırmızı şarap ve su geliyor. Babam bana da, bir kadehin dibine az miktarda şarap koyup, üstüne su ekliyor. Kadehlerimizi tokuşturup, birer yudum alıyoruz. Açlığım iyice artıyor sanki…

Bana inanılmaz uzun gelen bir süre sonra, büyük bir kayık tabakta “Alfredo usulü fettuccine”miz geliyor… Aynı anda, Signor Alfredo da masamızda beliriyor. Jilet gibi ütülenmiş beyaz ceketi ve siyah kravatı ile son derece karizmatik. Önce bize gülümsüyor. Sonra, ceketinin göğüs cebinden altın bir kaşık ve çatal çıkarıp, fettuccine’yi servis tabağında, ahenkli hareketlerle, karıştırıyor. Bir yandan yutkunuyorum, bir yandan da gözlerimi ellerinden ayıramıyorum. Evet, nihayet bitti… Tabaklarımıza yaptığı paylaşım ile birlikte bu törensel servis sona eriyor. Artık bu muhteşem lezzetin tadını çıkarabiliriz…

Alfredo’nun fettuccine’si, yüz yılı aşkın geçmişi ile hem İtalyanların hem de Roma’ya gelen turistlerin vazgeçilmezi olmaya devam ediyor. Ben şahsen, yurtdışına gittiğim zaman, bir işletmenin başarısını oraya yerli halkın gidip, gitmemesi ile ölçerim. Benim için, yerel halkın ilgisi, bir işletmenin otantik ve kaliteli olma göstergesidir. Gördüğüm kadarı ile, bunca yıl sonra bile, Alfredo hala eski Alfredo…

Babamla yemeklerimizi yerken, arada bir Signor Alfredo yanımıza gelip, her şeyin yolunda olup, olmadığını soruyor. Kendisi bir anlamda, bu müthiş lezzetin var olma nedeni… Önceki gelişlerinden birinde babama restoranın öyküsünü anlatmış.

Masamıza uğradığı seferlerden birinde Signor Alfredo, yanında restoranın bir kartpostalını getiriyor ve bize hitaben arkasını imzalıyor. “Fettuccine’nin İmparatoru”. Tarih, 7 Nisan 1969…

Kartpostalın üstünde “Fettuccine’nin Kral”ı yazsa da, Alfredo 2 imzasını “İmparator” olarak atmaya başlamış bile…

Çocukluğumda ismi L’originale Alfredo, günümüzde ise Il Vero Alfredo (gerçek Alfredo) olan bu restoranın tarihi 1914’e kadar gidiyor. Her şey, 1908 yılında küçük bir restoran sahibi olan Alfredo’nun hanımının doğum yapması ile başlıyor. Oğulları Alfredo 2’nin doğumundan sonra eşi o kadar halsiz düşüyor ki, Alfredo 1 onun sağlığına kavuşması için kendi elleri ile özel bir tarif geliştiriyor. Tereyağ ve Parmesan peyniri kullanarak yaptığı bu makarna çeşidi, hiçbir şey yemeyen eşinin çok hoşuna gidiyor ve kadıncağız sağlığına kavuşuyor.

İnsanın tadı damağında kalan bu lezzeti aile, üç kuşaktan beri, aynı başarı ile sürdürüyor. Yıllar boyunca, Roma’ya gelen ünlü devlet adamları ve sanatçılar da Il Vero Alfredo’nun şöhretine şöhret katıyorlar. Bu gelenlerden ikisi ise, sessiz sinema döneminin ünlü Amerikalı film artistleri Mary Pickford ve Douglas Fairbanks, Alfredo efsanesine bir boyut daha katıyorlar. Balayı için Roma’ya gelip, Alfredo’nun fettuccine’sini yiyen ve çok beğenen çift, kendilerine gösterilen misafirperverliğe karşılık olarak, 1927 yılında Alfredo’ya som altından bir kaşık ve çatal hediye ediyorlar. Üstlerinde “Makarnanın Kralı Alfredo’ya” yazısı olan bu altın kaşık ve çatal, o günden sonra restorana gelen tüm müşterilerin fettuccine’lerini, tabaklarına servis yapmadan önce, karıştırmak için kullanılmaya başlanıyor.

O meşhur altın kaşık ve çatal…
Kaynak:Il Vero Alfredo web sitesi

15 Ekim 2015 akşamı Roma’da, Il Vero Alfredo’nun kapısından içeri giriyoruz. Sonbaharın akşam serinliğinden sonra içeri girmek iyi geliyor. İçerisi henüz çok dolu değil. Masalarda birkaç İtalyan aile ve turistler var. Yerimize oturtulmayı bekliyoruz. Restoranın web sayfasından yer ayırtırken, bir sonraki gün Roma Büyükelçiliğinde evleneceğimizi yazmış ve bu özel akşam nedeniyle güzel bir masa vermelerini rica etmiştim.

Aradan geçen yıllar içinde, restoran pek fazla değişmiş görünmüyor. Aynı kare masalar ve bembeyaz, kolalı masa örtüleri. Görebildiğim tek önemli değişiklik, çocukluğumun Signor Alfredo’sunun artık orada olmaması. Bizi karşılayan, onun yerine geçen oğlu, Alfredo 3. Dedesinden babasına geçen işletme, artık torun Alfredo’nun olmuş.

Torun Alfredo bizi köşede, güzel bir yere oturtuyor ama, masada bizim için özel bir özen gösterilmiş gibi durmuyor. Diğer masalara ne kadar özen gösterilmişse, o kadar. Bir an için, rezervasyona koyduğum o özel not için pişman oluyorum… Gereksiz bir şey mi yaptım? Hatta, komik mi oldum acaba?

Alfredo 3, babası kadar konuşkan ve sempatik de görünmüyor doğrusu. Mesafeli bir kibarlıkla, siparişi alıyor ve gidiyor. Beklemeye başlıyoruz. Merak içindeyim… Acaba çocukluğumdan hatırladığım o tat, hala aynı mı? Yoksa, anılarımıza sık sık yaptığımız gibi, fazla mı gözümde büyütmüşüm?

Yine önce, şarabımız geliyor. Beklemeye devam ediyoruz…

Derken, üzerinden dumanlar tüten büyük servis tabağında fettuccine’miz geliyor. Alfredo 3, çocukluğumdan hatırladığım, aynı törensel hareketlerle cebinden altın kaşık ve çatalı çıkarıyor… İyice karıştırdıktan sonra, tabaklarımıza bölüyor. Benim tabağımı önüme koyarken,

“Signora, bu özel gecenizin şerefine, fettuccine’nizi yemeniz için, altın kaşık ve çatalımızı size bırakıyorum. Şimdiden kutlarım” diyor…

Altın kaşık ve çatallı tabağım…

Otranto

Sakin bir gündü… Sokaklar sessiz… Deniz turkuaz, gök masmavi idi. Bulutlar bembeyaz… Yıl 1480, günlerden 28 Temmuz’du. Böylesi bir günde dikkatli bakınca insan, 60 kilometre uzaklıktaki Arnavutluk kıyılarını görebilirdi. Ama o sabah, her zamanki gibi deniz kokusunu içlerine çekip, o yöne bakan Otranto’lular başka bir şey gördüler. Dehşete düştüler…

“Mamma li Turchi!” “Mamma li Turchi!”…
“Anneciğim, Türkler geliyor!”… “Türkler geliyor!”…

Osmanlı filosu 140 gemi, 18.000 asker ve 700 süvari ile, yelkenlerini açmış, çarşaf gibi denizin üstünde süzülerek geliyordu, bu küçük yerleşim yerine doğru.

Türklerin gelişi, sadece Otranto’da değil, Güney İtalya’nın tüm Apulia (Puglia) bölgesinde uzun zamandır endişe ile bekleniyordu. “Büyük Türk” Constantinopolis’i alalı 27 sene olmuştu ve o zamandan beri batıya doğru seferleri dur durak bilmemişti. Madem ki Bizans’ı almıştı, hayali Roma olmalıydı… Rivayet de oydu ki, Vatikan ve İtalya’nın diğer devletleri arasında süregelen siyasi oyunlar sırasında şimdilik Osmanlı’nın yanında olmayı seçen Venedik, Fatih Sultan Mehmet’e, İstanbul’u aldığına göre artık, Bizans şehirleri olan, Brindisi, Taranto ve Otranto’nun da onun olduğunu fısıldamıştı… Zaten, yaklaşmakta olan Osmanlı donanması Korfu adasının yanından İtalya’ya doğru geçip giderken, orada olan Venedik donanması hiçbir engellemede bulunmamıştı…

Sakin bir gün… Sokaklar sessiz… Deniz turkuaz, gök masmavi. Bulutlar bembeyaz… Yıl 2016, günlerden 18 Ekim. Böylesi bir günde dikkatli bakınca insan, 60 kilometre uzaklıktaki Arnavutluk kıyılarını görebilir. Ama bu sabah, ufuk puslu. Karşı kıyılar görünmüyor…

İşte, 536 yıl sonra, iki Türk Otranto’dayız…

Sokaklarda çok az insan var. Onların da çoğu, bizim gibi, buralara sonbaharda gelmeyi tercih etmiş gezginler. Arabayı, kentin tarihi merkezinin dışında, iki katlı modern evlerin sıralı olduğu bir sokakta park ediyoruz.

Güneşli yerler ılık olmasına karşın, gölgede yürürken serinlikten insanın içi ürperiyor. Kısa bir yürüyüşten sonra, Otranto kalesinin önüne geliyoruz. Fazla yüksek olmayan bu kale 12. yüzyılda Normanlar tarafından yapılmış. Daha sonra, 15. yüzyılda Aragonlular tarafından yeniden inşa edilip, güçlendirilmiş. Türklerden sonra…

Otranto Kalesi

Yaklaşmakta olan Osmanlı ordusu Gedik Ahmet Paşa komutasındaydı. Apulia (Puglia) kaynaklarına göre Paşa,” zayıf, esmer tenli, iri burunlu, seyrek sakallı, orta boylu” idi. Güney İtalya seferine, Arnavutluk’un Avlonya limanından yola çıkmıştı. İtalyanlar, Gedik Ahmet Paşa’nın sadece fiziksel özelliklerini sıralamakla kalmamışlardı. Ondan aynı zamanda, “son derece gaddar” olarak da söz etmişlerdi. O sıralar, “Büyük Türk” hastaydı. Otuz yıldan fazla süren hükümranlığının sonuna yaklaşmaktaydı. O nedenle kendisi çıkmamıştı sefere…

İlk plan, Brindisi’ye çıkmaktı. Ama sonra, daha güneydeki kıyıların karaya çıkmak için daha elverişli olduğu öğrenilince, Otranto civarındaki Roca Kalesi’nin yakınlarına bir süvari alayı çıkarıldı. Bu öncü alay, Otranto’ya kadar giderek, çok sayıda yöre sakinini esir aldı, sığır ele geçirdi. Halk, korku içinde, kaleye sığındı…

Türklerin Otranto’da karaya çıktığı haberi tüm İtalya’ya hızla yayıldı. Başta Vatikan olmak üzere, tüm İtalyan devletlerini bir korku aldı. Papa derhal harekete geçerek, sadece İtalya’daki devletlere değil, tüm Hristiyanlık alemine, Türklere karşı savaşmak için, çağrıda bulundu. “Kafir Türkler” Roma’ya yaklaşıyorlardı. Otranto’nun Roma’ya uzaklığı 600-650 Km civarındaydı…

Öncü süvari alayının ardından, Gedik Ahmet Paşa tüm orduyu karaya çıkarıp, Otranto’ya doğru harekete geçti. Kaleye ulaşınca Paşa, İtalyanca bilen bir elçi aracılığıyla, şehrin teslim olmasını istedi. Reddedilince, şehri topa tutmaya başladı.

Kalenin önünde, gezmek için içeriye girmek üzere olan birkaç kişi var. Bir kadın kapıya yakın bir noktaya şövalesini kurmuş, resim yapıyor. Bizim gözlerimiz
“Il Duomo” tabelasını arıyor. Sola, aşağı doğru kıvrılan yola sapıyoruz. Katedrale gidiyoruz.

Otranto Kalesi

Sabah Lecce’den yola çıktığımızdan beri içimizde bir ağırlık, bir sıkıntı var… Otranto’nun sessizliği ve sakinliği bu sıkıntıyı daha da artırıyor sanki… Oysa, ne güzel bir gün… Pırıl pırıl bir sonbahar günü. Böylesi sonbahar günlerini çok severim aslında. Ama işte… Burada içimi bir kasvet ve sıkıntı basıyor…

Birbirimizle pek konuşmuyoruz. Bir iki kelime söylesek de, çok alçak sesle oluyor. Bizim nedenimiz farklı ama, insan zaten bu sessizliği bozmak istemiyor…

Osmanlı Ordusu, Otranto kalesini yaklaşık iki hafta topa tuttu. Kale surlarına ve iç kısımlara sürekli taş gülleler yağıyordu. Bunların bazıları inanılmaz büyüktü. Topsuz, küçük bir garnizon olan Otranto bu saldırıya ancak iki hafta dayanabildi.

11 Ağustos günü, surlarda açılan bir delikten içeri akın eden Osmanlı askerleri Otranto’yu aldılar. Şehrin tüm yaşlı erkekleri kılıçtan geçirildi. 8000 kadar genç erkek ve kadın köle olarak Arnavutluk’a götürüldü. Kuşatmadan önce 22.000 civarında olan Otranto nüfusunun 12.000 kadarının bu arada öldürüldüğü tahmin ediliyor.

Otranto Kalesi

Otranto’nun düşmesinden sonra, Osmanlı süvarileri batıda Taranto’ya, kuzeyde
Lecce’ye ve Brindisi’ye kadar akınlarını sürdürdüler. Öyle görünüyordu ki, Papa’nın korkuları yersiz değildi. Gedik Ahmet Paşa, Otranto’yu tüm İtalya’yı istila etmek için bir üs olarak kullanacaktı…

Hafif eğimli yolun sonunda ufak bir meydana varıyoruz. Duomo, yani Santa Maria Annunziata’ya adanmış katedral, meydanın sağ tarafımızda kalan kenarında yer alıyor. On ikinci yüzyılda yapılmış bu yapı, beklediğimden küçük ve gösterişsiz görünüyor gözüme. Oysa, Otranto’nun resmi web sitesinde, Salento yarımadasındaki en büyük katedral olduğu yazıyor. Osmanlı ordusu, Otranto’da kaldığı süre boyunca cami olarak kullanmış burayı. Heyecanlanıyor, içeri girmek için sabırsızlanıyorum. Bir yandan da, içimde o sıkıntı ve kasvet duygusu devam ediyor…

Il Duomo- Otranto Katedrali

İçeri giriyoruz. Burası, İtalya’da görmeye alıştığım katedrallere kıyasla oldukça sade bir yer ama, tabanı kaplayan mozaik döşeme hemen dikkat çekiyor. Hayat ağacını temsil eden dev mozaik, alışılagelmiş bir aile ağacı şeklinde yapılmış. Ağacın gövdesi iki filin üstünde duruyor. Resmedilenlerin arasında ise, neler var, neler… Nuh’un Gemisi, Adem ile Havva, Kıyamet günü gibi dini motiflerin yanında, Herkül ve Diana gibi mitolojik tanrılar, Büyük İskender, Kral Arthur gibi tarihi kişiler ve bir sürü hayvan… Ejderhalar, maymunlar, yılanlar, deniz canavarları…

Gördüğümüz şeyler ne kadar ilginç olursa olsun, benim aklım katedralin o özel bölümünde… Aylardır, çeşitli kaynaklardan hakkında tekrar tekrar okuduğum, fotoğraflarına baktığım o şapeli görmek için sabırsızlanıyorum. Yavaştan alıyor olmam, başka şeyleri uzun uzun inceliyormuşum gibi yapmam… Gerçek değil hiç biri… İçim içimi yiyor…

Gedik Ahmet Paşa, şehir ele geçirildikten ve talan edildikten sonra, halkın Müslümanlığı kabul etmesini istedi. Tüm baskılara rağmen, Otranto’luların bunu kabul etmemesi üzerine, 14 Ağustos 1480 günü, şehirdeki on beş yaşından büyük sekiz yüz erkek yakınlardaki Minerva Tepesi’ne götürüldü. Teker teker şahadet getirmeleri istenen bu erkeklerin, sırayla kafaları uçuruldu. İnfazlar, sıranın kendilerine gelmesini bekleyenlere izlettirildi… Cesetler, kurda kuşa yem olmak üzere, gömülmeden, açıkta bırakıldı… 1771’de, Papa XIV. Clemens tüm ölenleri şehit ilan etti. Şimdi bu tepenin adı, Şehitler Tepesi.

Şehitler Şapeli- Otranto Katedrali

Şehitler Şapeli, ana giriş kapısını arkanıza aldığınız zaman, ana “altar”ın sağına düşüyor. Demir parmaklıklı ayrı bir kapıdan girilen bu küçük şapelde üç tane büyük camekan var. Biri, Meryem Ana ve İsa heykelinin tam arkasında ve ortada, diğer ikisi yanlarda. Üçü birlikte, kilise ve şapellerde normalde “altar”ın arka tarafına yerleştirilen büyük tabloların düzeninde sergileniyorlar. Aradaki fark şu ki, bu camekanlarda sergilenenler dini konulu tablo veya objeler değil… Üçünde de, bir milim boş kalmayacak şekilde, kafatasları ve kemikler var. 14 Ağustos 1480 günü, Şehitler Tepesi’nde katledilen 800 Otranto’lu erkeğe ait…

Şehitler Şapeli- Otranto Katedrali

Daha önce fotoğraflarına defalarca baktığım için hazırlıklı olsam da, gördüğüm kemikler beni dehşete düşürüyor… Kalbime bir ağırlık çöküyor…Din adına böyle bir katliamın yapılmasını kabul edemiyorum. Son derece ürkütücü ve düşündürücü bir görünüm… Bu insanlar savaşta ölmemişler. Dinlerinden vaz geçmek istemedikleri için katledilmişler. Kimin tarafından ve hangi din adına yapılmış olursa olsun, insan geçmişte ve günümüzde yapılan bu tür katliamlara lanet okumadan edemiyor…

Bir yandan da, 1453’te İstanbul’u alan Fatih Sultan Mehmet’in bile o zaman Bizans halkına böyle bir şeyi reva görmediğini, Patrikhaneye dokunmadığını ve halkın dinini yaşamasına izin verdiğini düşünüyorum. “Büyük Türk” bu yüce gönüllüğü göstermişken, Gedik Ahmet Paşa’nın Otranto’da yaptığı bu zorlama ve katliamın sebebi ne olabilir ki ? Belki, söylendiği gibi, Sultan fethedilen yerlerin yönetimini Gedik Ahmet Paşa’ya vermeye söz verdiği için… Belki, Roma’ya ve Papa’ya düzenli bir ordu ile ilk olarak bu kadar yaklaşıldığı ve bu şekilde tüm Hristiyan alemine bir göz dağı verilmek istendiği için… Bir de tabii, Gedik Ahmet Paşa’nın gaddar olması var…

Yutkunarak etrafıma bakınıyor, fotoğraf çekiyorum. Bizimle beraber şapelde bulunan herkesin yüzünde bir dehşet ifadesi var. Yüz hatları gergin ve renkler de biraz uçmuş gibi… Kafamın içinde bir uğultu ile, “altar”ın önünde yer alan açıklamaları okuyorum. Tekrar tekrar camekanlara bakıyorum.

Öte yandan, bu kafatası ve kemikleri bu şekilde sergileyen zihniyeti de sorgulamadan edemiyorum. Acıyı canlı tutma adına yapılan bu düzenlemenin, asırlar boyunca katedrale dua etmek için gelen insanlar ve çocuklar üzerinde yarattığı travma korkunç olmalı. Günümüze kadar gelen “Türk korkusu”nun ve “Türk nefreti”nin sebebini bulmak için çok dolambaçlı analizlere gerek yok. “Türkler geliyor” diye korkutularak uyutulan, büyütülen çocukların DNA’larına bu duyguların işlememesi nerdeyse mümkün değil.

Sersemlemiş bir halde dışarı çıkıyoruz. Pek fazla konuşmuyoruz. Zaten, buraya gelirken, yüksek sesle Türkçe konuşmamaya karar vermiştik… Biraz içimiz açılsın diye sokaklarda gezelim diyoruz. Otranto sokakları çok güzel, sakin ve sevimli. Etrafta çok fazla insan yok. Hediyelik eşya dükkanları var sağda solda. Yaz mevsiminde çok daha canlıdır büyük olasılıkla. Sahil tarafına yöneliyoruz. Deniz, kıyıdan itibaren cam göbeği renginde. Çok berrak ve güzel… Ama işte… Hiçbir şey bizi bu girdiğimiz ruh halinden çıkaramıyor. Otranto’dan gitmeye karar veriyoruz.

Otranto Sokaklarında

Osmanlı ordusu Otranto’da on beş ay kaldı. Bu sırada, Türkleri Apulia (Puglia)’dan atmak üzere Papa, Napoli Kralı, Macar Kralı, Milano ve Ferrara Dükleri ve Cenova ile Floransa Cumhuriyetleri bir ortak savunma ittifakı yaptılar. Venedik bu ittifaka katılmamayı tercih etti. Ancak, Osmanlı’nın buralardan çekilmesi söz konusu ittifakın zaferi sonucu değil, 1481 yılında Fatih Sultan Mehmet’in ölmesi ve ardından gelen, şehzadeleri Bayezid ve Cem arasında çıkan çatışmanın sebep olduğu, istikrarsızlık döneminden dolayı oldu.

Geldiğimiz zaman, katedrale doğru yürürken, yol üstünde bir dükkan gözüme çarpmıştı. Kapısının önündeki çapraz ayaklı sehpalarda ve vitrininde suluboya resimler vardı. Arabaya dönerken oraya girmek istiyorum. Fazla büyük olmayan dükkanın duvarları ve ortadaki büyük masanın üstü de resimlerle dolu. Dükkan sahibi, aydınlık yüzlü ve kibar bir ihtiyar. Resimleri kendisi yapıyormuş. Otranto manzaraları, kalesi, katedrali ve… Bir duvarda, “Şehitler Tepesi”nde yaşanan o olayı canlandıran bir resim… Hiçbir şey demeden uzun uzun bakıyorum…

Sonra, resimlerin arasından kalenin bir resmini beğeniyoruz. Yaşlı adam, resmi paketlerken bana İtalyanca, “Madam, siz Fransız mısınız?” diye soruyor. Uzun süre cevap vermiyorum… Soran olursa, söylememeye karar vermiştik. Ama, adamcağızın bakışları o kadar iyi kalpli, yumuşak ve görmüş, geçirmiş ki… “Katedralde az önce gördüklerimden sonra, üzgünüm ama…” diye başlıyorum cümleye. “Yoksa, siz Türk müsünüz?” diye soruyor. “Evet…” diyorum. “Çok trajik bir olay… Çok üzücü…”

Yaşlı adam gözlerimin içine bakıyor ve gülümsüyor. “Üzülmeyin… Tarih maalesef, zaman zaman çok acımasız ve kötüdür. Çok uzun zaman önce olmuş bir olay o. Üzülmeyin…” diyor.

YARARLANILAN KAYNAKLAR:

1- “Fatih Sultan Mehmed ve Zamanı”, Franz Babinger, Oğlak Bilimsel Kitaplar,
s. 336-340
2- “Büyük Türk- İki Denizin Hakimi Fatih Sultan Mehmed”, John Freely,
Doğan Kitap, s.173-180
3- “Unspoilt Puglia”, Eric & Lu Van Wesenbeeck, Station NV, s.355-359

Sanat Aşkına…

Hiç kimseden, herhangi bir tüyo veya geri bildirim almadan keşfettiğim ve unutamayacak kadar çok beğendiğim kitap ve filmlerin benim için ayrı bir yeri vardır. Sadece iç güdülere dayanarak yapılan böyle bir seçimin sonucunda ulaşılan keyif ve memnuniyet hali alınan riskin en büyük ödülü olur. Bu süreçte, ben farkında olmasam da, bilinçaltımı tetikleyen bir şeyler mutlaka vardır. Bilemiyorum… Filmin afişi, afişte yer alan bir ifade… Kitabın kapağı, kitabın ilk cümlesi veya rastgele açılan bir sayfada göze çarpan bir cümle… Hepsi olabilir…

Sözünü ettiğim, tanıdığınız bir yönetmene ait, beğendiğiniz oyuncuların oynadığı bir filme gitmek ya da sevdiğiniz bir yazarın kimsenin önermediği bir kitabının peşine düşmek değil. O, insanın kendisini biraz daha garantiye aldığı, benim de genelde izlediğim bir yol. Diğeri ise, bilinmezlerle dolu bir serüven…

Yirmi seneyi aşkın bir zaman önce, hakkında hiçbir şey bilmeden gittiğim bir film hem sanatsal ve görsel olarak, hem de konusu itibariyle benim için unutulmaz oldu. O film sayesinde Klasik Batı müziğinin en trajik kahramanlarından haberdar oldum. Onlar için üzüldüm, hüzünlendim…

O sıralar, iki şehir ve iki ev arasında bir hayat yaşıyor, Ankara ve İstanbul arasında gidip, geliyorduk. Ankara’da olduğumuz günlerden bir gündü. Canımın sıkkın olduğunu, içimin daraldığını hatırlıyorum. Öyle belli bir nedenden dolayı değil de, genel bir kapana kısılmışlık hali… Bari sinemaya gideyim dedim. Kısa bir süreliğine de olsa, başka dünyalara dalmak insana iyi gelir bu gibi durumlarda.

Çok değil, günümüzden birkaç on yıl önce Türkiye’de sinemaların çoğunun fiziksel koşulları, bugün gençlerin adım atmak istemeyeceği haldeydi. Işıklar yanarken bile karanlık olan, izbe, havasız ve son derece rahatsız koltuklu yerler. Şikayet etmezdik yine de. Elektrikler kesilmesin, film kopmasın yeter. Şimdiki halini bilmiyorum ama, Konur sokaktaki Metropol sineması da o zamanın sinemalarının belirttiğim tüm özelliklerini taşıyordu.

Bilet alıp, girdim. Hafta içi ve gündüz olduğu için koca salonda pek fazla seyirci yoktu. Olanlar da salonun çeşitli köşelerine dağılmıştı. Ortalardaki bir sıranın ortasında bir yer gözüme kestirip, yerleştim. Salonun yapısı nedeniyle, sürekli yukarı doğru bakmak gerekecekti. O nedenle, nerede oturulursa oturulsun, boyun ağrısı kaçınılmaz gibi görünüyordu.

Az sonra başlayacak filme dikkatimi çeken afişi olmuştu. Afişte, eski kostümler içinde, başında ortasından tüyler fışkıran bir başlık olan bir adam vardı. Sahne makyajı olduğunu düşündüren beyaza boyanmış yüzü ve kıpkırmızı dudakları ile şarkı söylüyor gibiydi…

Farinelli filmi 1994 yılında, bir Belçika, Fransa, İtalya ortak yapımı olarak çekilmiş. Yönetmeni Gérard Corbiau, başrol oyuncusu Stefano Dionisi. Ne yönetmenini, ne de başrol oyuncusu dahil olmak üzere, oyuncularını tanıdığım bu film, çeşitli festivallerde farklı dallarda aldığı pek çok ödülün dışında, 1995 yılında (yabancı dilde film dalında) Altın Küre ödülünü ve birkaç dalda Cesar ödülünü almış. Ayrıca, yine 1995 yılında, yabancı dilde film dalında Oscar’a aday gösterilmiş.

Filmin afişinde, Farinelli isminin altında bir ibare daha bulunuyordu.
IL CASTRATO… Kelime bir şeyler çağrıştırsa da, bu film özelini aşan konu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Klasik Batı müziği konusunda genel kültürü ve zevki fena sayılmayacak bir insan olmama karşın, o güne kadar hiç bilmediğim bazı tarihsel gerçeklerden ancak bu film sayesinde haberdar oldum. Çok şaşırdım… Çarpıldım diyebilirim…

Yaşamı filme konu olan Farinelli 18. yüzyılın en meşhur opera sanatçılarından birisi. Asıl adı Carlo Broschi. Farinelli ismi onun sahne için kullandığı takma adı. Farinelli, 1705 yılında İtalya’nın Puglia (Apulia olarak da anılmaktadır) bölgesinde doğmuş ve 1782’de ölmüş. 15 yaşından itibaren tüm Avrupa’da, saraylarda ve konser salonlarında verdiği konserlerle ulaştığı şöhret çeşitli kaynaklarda günümüzün popüler yıldızlarının şöhretine benzetiliyor. Uğruna maddi ve manevi her şeyin feda edilebildiği, sayıları gittikçe artan bir hayran kitlesinin sürekli takip ettiği bir yıldız…

Carlo Broschi Farinelli Calatrava Nişanı İle (1750-1752). Ressam Jacopo Amigoni

Farinelli, küçük yaşlardan itibaren müziğe olan yeteneği fark edilmiş ve eğitim almış bir çocuk. Zaten ağabeyi Riccardo Broschi de bir besteci ve kardeşi için özel besteler yapıyor. Tüm bunlarda şaşılacak bir şey yok gibi görünüyor. Müzikle ilgili bir aileye doğmuş, güzel sesli ve yetenekli bir çocuk şöhret basamaklarını çıkıyor ve kariyerini İspanya kralının sarayında tamamlıyor. Ancak…

Farinelli, sadece dönemin en büyük opera sanatçısı değil, aynı zamanda en güzel sesli “castrato”su. Yani hadım edilmiş sanatçısı… “Castrato”lar(*), günah olduğu gerekçesi ile, Vatikan tarafından kadınların kilise korolarında ve sahnelerde şarkı söylemesi yasaklandığı için, 16.yüzyıldan başlayarak, yaklaşık 350 yıl boyunca müzik tarihinde yer almışlar. Bazı Papalar, bu vahşi ve insanlık dışı uygulamayı resmi olarak yasaklamış gibi görünseler de, başta Vatikan korosu olmak üzere, kilise korolarında yaygın olarak kullanılmalarına göz yumarak, bir yandan da küçük erkek çocuklarının hadım edilmesini teşvik etmişler.

İyi bir castrato olabilmek için, öncelikle, erkek çocuğunun en geç on iki yaşında, yani ergenliğe ulaşmadan, hadım edilmesi gerekmekteydi. Başarılı castrato’lar o kadar şan, şöhret ve para sahibi olabiliyorlardı ki, pek çok fakir aile gönüllü olarak bu işlemi çocuklarına yaptırmaktaydı. Bazı kaynaklar, 1700’lerin başlarında, İtalya’da yılda tahminen ortalama 3000-4000 arası erkek çocuğun hadım edildiğini belirtiyorlar.

Çoğunlukla bir berber, istisnai olarak ise bir doktor tarafından yapılan bu işlem sırasında çocuklar afyon ile uyuşturulup, sıcak su veya, Farinelli filminde olduğu gibi, sıcak süt dolu bir küvete konuyor ve işlem yapılıyordu. Kendisine ne olduğunu anlamayan bu çocuklara, biraz daha büyüdükleri zaman, küçükken bir kaza geçirdikleri (genelde attan düştükleri) söylenerek, durumları sözde açıklanıyordu…

Castrato’ lara yapılmış otopsiler, bu insanlık dışı işlem sonucunda, erkek çocukların ses tellerinin gelişmeyip, bir kadın sopranonun ses tellerinin boyutunda kaldığını göstermiş. Öte yandan, göğüs kafesleri ve çeneleri genişlediği için kadın sesini çok daha güçlü bir şekilde çıkarabilmeleri mümkünmüş. İşte onları kilise koroları ve operalar için vaz geçilmez yapan da bu karışım olmuş.

Farinelli ve Dostları-Ressam Jacopo Amigoni

Ne yazık ki, muhteşem sesli bir castrato olmak için sadece hadım edilmek yeterli değilmiş. Bunun dışında hem yetenek, hem de iyi bir eğitim şartmış. O nedenle, müzik tarihinin bu çılgınlık dönemi sırasında, başarıyı yakalayamamış ve boşu boşuna hadım edilmiş pek çok erkek çocuk da heba olmuş.

Başta Handel, Mozart, Monteverdi, Hasse ve Pergolesi olmak üzere, dönemin pek çok bestecisi, castrato’lar için özel olarak aryalar ve opera eserleri bestelemişler. Bu eserlerin arasında, örneğin, Mozart’ın Idomeneo ve Handel’in Rinaldo operaları da var. Günümüzde castrato’lar olmadığı için, söz konusu roller kadın sopranolar tarafından canlandırılmaktalar.

Castrato’larla ilgili merak edilen bir diğer konu seslerinin tam olarak nasıl olduğu. O dönemde kayıt olmadığı için bunu tam olarak bilmemiz mümkün değil tabii. 1902 ve 1904 yıllarına ait tek kayıt ise, gerek teknik yetersizlik, gerekse ses rengi nedeniyle büyüleyici olmaktan epeyce uzak. Ancak, o zamanlar castrato’lar üzerine yapılan yorumlar bize, bazılarının inanılmaz güzel seslerinin olduğunu anlatıyor. Örneğin, libretto(**) yazarı Paolo Rolli 1734’de Farinelli için şunları söylemiş: “Farinelli’yi duyana kadar, insan sesinin başarabileceklerinin çok ufak bir bölümünü duymuştum. Şimdi biliyorum ki, duyulması gereken her şeyi duydum”. Sesinin güzel olmasının dışında, bazı kaynaklar Farinelli’nin tek bir nefeste 250 nota söyleyebildiğini ve bir notayı bir dakikadan daha uzun bir süre sürdürebildiğini yazıyorlar.

Filmde, Farinelli’nin sesinin gerçeğe yakın olabilmesi için soprano Ewa Mallass Godlewska ve kontrtenor Derek Lee Ragin’in sesleri dijital olarak birlikte kayıt edilmiş ve ortaya gerçekten insanı yüreğinden vuran bir ses çıkmış. Özellikle Farinelli’nin, Handel’in Rinaldo operasından “Lascia ch’io pianga” aryasını söylediği sahne çok etkileyici. Bu sahnede Farinelli, aralarında Handel’in de bulunduğu seyircilere aryayı söylerken, bir yandan da çocukluğunu ve hadım edilişini hatırlıyor. Sesi nedeniyle sadece kadın hayranları değil, onu locasından izleyen Handel de aşırı duygulanıp, fenalık geçiriyor… Filmin bu sahnesini izlemek için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=TUOiJ1_P0Ds

1650-1750 yılları arasında altın çağını yaşayan castrato geleneği, Napolyon’un
İtalya’yı fethetmesi ile yavaş yavaş yok olmaya başladı. Öteden beri bu uygulamaya karşı olan Fransızlar, uygulamayı engellemek için önlemler aldılar. 1810’lara gelindiğinde castrato’lar iyice azalmışlardı. Buna karşın, tek tük de olsa, Vatikan’ın Sistin Kilisesi korosunda yirminci yüzyılın başlarına kadar varlıklarını sürdürdüler. Sonunda, 1903 yılında Papa tarafından alınan bir kararla bu gelenek, yine başlangıç yeri olan Vatikan’da bitti. Ancak, bitmeden önce, The Gramophone Company tarafından yapılan bir kayıt, tarihteki son castrato’nun sesinin günümüze ulaşmasını sağladı.

Müzik tarihinin son castrato’su, Alessandro Moreschi 1858-1922 yılları arasında yaşadı. Yirmi beş yaşında girdiği Sistin kilisesinin korosunda koro şefliğine kadar yükseldi ve 1913 yılında emekli oldu. Öldüğü zaman pek az arayanı soranı kalmıştı… Ancak, 1902 ve 1904 yıllarında Vatikan’da yapılan kayıtlar sesinin günümüze ulaşmasını sağladı. Şimdi bir CD’de toplanmış olan bu kayıtlarda Moreschi Sistin kilisesi korosu ile birlikte aryalar söylüyor. Doğru söylemek gerekirse, bu CD’yi dinlerken insan oldukça tuhaf duygulara kapılıyor. Bir rahatsızlık duyma hali, bir hüzün…

Yapılan kayıtın belli noktalarında Moreschi ‘nin sesini güzel bulmama rağmen, genel olarak beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Bu belki de Farinelli ‘ninki gibi bir ses bekliyor olmamdan kaynaklandı. Uzmanlar bunun birkaç nedeni olabileceğini belirtiyorlar. Birincisi, kayıtlar sırasında Moreschi ‘nin yaşının ileri olması (44). İkincisi,
Moreschi ‘nin kayıt sırasında gerilip, heyecanlanmış olma ihtimali. Üçüncüsü, zamanın teknolojisinin henüz çok ilkel olması. Yüz yılı aşkın bir zaman önce yapılan kayıtlardaki teknik yetersizlik, kayıtlardaki cızırtı ve sesin uzaktan geliyor olması ile zaten hemen fark ediliyor. Bunların hepsi doğru olabilir. Sonuçta, bir Farinelli olmasa da, Alessandro Moreschi de güzel sesiyle zamanında Roma’nın Meleği unvanına sahip olmuş…

(Son castrato Alessandro Moreschi’nin sesini dinlemek için aşağıdaki bağlantıya tıklayabilirsiniz)

https://www.youtube.com/watch?v=GyodNzbjVkw

YARARLANILAN KAYNAKLAR:

– “In Opera, a Different Kind of Less Is More: Handel and the Castrati”, Alan Riding, The New York Times,19.04.2006.
– “The Castrato Sound: Real and Imagined”, Martin Bernheimer, Los Angeles Times, 02.04.1995.
http://greatoperasingers.blogspot.com.tr/2013/01/farinelli-great-castrato.html
http://www.religioustolerance.org/rcccast.htm
http://io9.gizmodo.com/what-did-it-mean-to-be-a-castrato-1732742399
http://www.eurekaencyclopedia.com/index.php/Category:Castrati
https://bachtrack.com/review-classical-opera-mozart-castratis-wigmore-hall

_________________________________________________________
* Kastrato olarak okunur. Çoğulu “castrati” (kastrati)dir.
** Libretto, opera, operet, kantat, oratoryo gibi eserlerin sözel metinlerine ve bu
metinlerin bulunduğu kitapçığa verilen addır.

72 Yıl Olmuş…

Mayıs ve Haziran aylarında yolunuz, Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi saldırılarına veya işgaline uğramış ülkelerinden birine düşerse, bununla ilgili bir anma törenine veya bir anıtta böyle bir törenden geriye kalan çelenklere, sergilere, televizyonlarda belgesel filmlere ve açık oturumlara mutlaka rastlarsınız. Amaç, bu korkunç savaşta ölen milyonlarca insanı anmak ve savaşı yaşayıp, kurtulmuş, sayıları giderek azalan kurbanlar ile empati kurmaktır. Bir de tabii, bu büyük insanlık dramının unutulmasına izin vermemek, genç kuşaklara tarihsel gerçekleri anlatarak, böyle bir felaketin tekrar yaşanmaması için onları bilinçlendirmektir.

6 Haziran 1944’te başlayan Müttefiklerin Normandiya Çıkarması, Naziler için sonun başlangıcı olmuş ve 8 Mayıs 1945’te Alman ordusunun kayıtsız şartsız teslim olması ile birlikte, Avrupa’da 1939’dan beri süren İkinci Dünya Savaşı sona ermiştir. İstatistiklere göre savaş sırasında 60 milyondan fazla insan ölmüştür. Bu insanların yaklaşık 6 milyonu, çoluk çocuk demeden, sistemli bir şekilde tecrit edilen, toplama kamplarına gönderilen, işkence gören, üzerlerinde insanlık dışı deneyler yapılan ve gaz odalarında öldürülen Yahudilerdir.

İnsanlık tarihi sayısız savaşlar ve katliamlarla dolu. Bu gidişle de, daha pek çokları yaşanacak gibi görünüyor. İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesi için mücadele vermiş Müttefik ülkeleri ve bu savaşta mağdur olmuş kimi ülkeler bile, savaş sonrasında dünyanın çeşitli yerlerinde savaşlara, insanlık trajedilerine sebep oldular. Olmaya da devam ediyorlar… Buna karşın, İkinci Dünya Savaşı vicdanlarımızı en çok rahatsız eden, bizi insanlık adına utandıran bir savaş olma özelliğini koruyor. Bitişinin üzerinden 72 yıl geçmiş olsa da…

Koşa, koşa eve geldim. Bugün okulda zaman bir türlü geçmek bilmedi. Aklım sürekli radyodaki Çocuk Bahçesi programında seslendirilen “Arkası Yarın” da idi. Acaba Anne Frank ve ailesi saklandıkları yerde savaş sonuna kadar yakalanmadan kalabilecekler mi? Benden birkaç yaş büyük olan bu küçük kız ve ailesi kurtulacak mı?

Kimseye bir şey yapmamış olan bu insanları Nazilerin niye yakalayıp, öldürmek istediklerini anlamıyorum… Annem, inançları farklı olduğu için diyor. Onlar Yahudi olduğu içinmiş. Yine bir şey anlamıyorum ama, bu Nazileri sevmiyorum ben… Almanmış onlar. Anne Frank de Alman ama… Almanya’da huzurları kalmayınca ailece Amsterdam’a gelmişler. Babası burada ticaret hayatına devam ederken, birkaç yıl sonra Naziler Hollanda’yı da işgal ediyorlar. Hayat onlar için burada da giderek yaşanmaz hale gelince, bir başka aile ile birlikte saklanmaya karar veriyorlar. Babasının iş yerinin çatı katında oluşturulan gizli dairede saklanmaya başlıyorlar. Birkaç ay sonra aralarına katılan bir diğer kişi ile beraber, toplam sekiz kişi, iki yıldan fazla bir süre bu dar alanda saklanıyorlar.

Ne kadar zor olmalı öyle kapalı kalmak… Dışarı çıkıp, temiz havayı soluyamamak… Yine de ne kadar umut dolu Anne Frank… Her gün defterine o gün olanları, hayallerini, hissettiklerini yazıyor. Kötü günler bitip, özgür olunca yazar olmak istiyor.

Dokuz yaşımdayken her gün bir bölümünü radyoda dinlediğim Anne Frank’in yaşam öyküsü hiç aklımdan çıkmadı… Diyebilirim ki, “Anne Frank’in Hatıra Defteri” ( o zamanlar “anı” veya “günce” kelimeleri yoktu henüz) benim, insanların ne kadar acımasız ve vahşi olabileceklerini ilk olarak öğrenmemi sağladı.

Yıllar sonra, serin bir Bahar sabahında, Amsterdam’da Prinsengracht kanalının üstündeki 263 numaralı binanın önünde kuyruktayız. Epeyce sıra bekleyeceğiz galiba…Burası Anne Frank’in ve ailesinin 6 Temmuz 1942- 4 Ağustos 1944 tarihleri arasında saklandıkları ev. Sıra beklerken elini tuttuğum kızım, nerdeyse benim Anne Frank’i öğrendiğim yaşta. Ona neler göreceğimizi ve Anne Frank’i biraz anlatıyorum… Gözlerinden onun da, o yaşlardayken benim gibi, bu insanların neden saklanmak zorunda kaldıklarını, neden ölüm korkusu ile yaşadıklarını kavramakta zorlandığını anlıyorum…

Uzun bir bekleyişten sonra içeri giriyoruz. İşte, gizli bölmeye geçişi sağlayan kitaplık şeklindeki kapı ve yukarıya çıkan merdivenler. Yattıkları odalar, beraber yemek yedikleri ortak alan, mutfak, tuvalet ve banyo… O dönemde saklanmak zorunda kalan pek çok insanınkinden daha iyi koşullar bunlar, şüphesiz. Yine de, sekiz kişinin burada kapalı kalması, gündüz sessiz olma zorunluluğu, açık havaya çıkamama ve en önemlisi, gerilen sinirler nedeniyle zaman zaman kişiler arasında yaşanan tatsızlıklar hiç de öyle kolay baş edilebilecek durumlar değil. Bir de sürekli yakalanma korkusu…

Bu kadar uzun süre saklanabildikten sonra, insan Anne Frank ve diğerlerinin kurtulmuş olmasını diliyor. Ama, ne yazık ki, öyle olmuyor… Üstelik, Avrupa’nın bu karanlıktan kurtulmasına o kadar az kalmışken…

Onlar saklandıkları yerde yakalandıklarında, Normandiya Çıkartmasının üzerinden iki ay geçmiş olmasına, Almanların kayıtsız şartsız teslim olmalarına dokuz ay kalmış olmasına rağmen, Auschwitz’e gitmekten kurtulamıyorlar.

İçimi derin bir üzüntü ve hüzün kaplıyor…

Farklı nedenlerle de olsa , benzer duyguları üç dört yıl önce gittiğim Prag’da da hissettim. Bu güzel şehirde gördüğüm iki yer bana acı verdi. Bunlar, Eski Yahudi Mezarlığı ve Pinkas Sinagogu idi. Girişi Pinkas Sinagogundan olan Eski Yahudi Mezarlığı, savaşla ve katliamla alakalı olmasa da, insanda çok tuhaf bir keder uyandırıyor… Burası, Avrupa’nın ayakta kalabilmiş en eski Yahudi mezarlığı. On beşinci yüzyılın başlarından 1787’ye kadar kullanılmış. O dönemde Yahudilerin ölülerini başka bir yere gömmelerine izin verilmediği için, bu daracık alana 12.000 mezar taşı sıkıştırılmış. Ancak alttaki, üst üste mezarların 100.000 civarında olduğu tahmin ediliyor. İşte bu sıkışıklık, birbirinin üstüne yığılmış bu yosun kaplı mezar taşları bende tuhaf bir etki yarattı.

Eski Yahudi Mezarlığı- Prag

Mezar taşlarının arasında dolaşmak mümkün değil ama, erişilebilir olanları inceleyince, taşların üzerinde sadece isim ve tarih olmadığı, ölenlerin mesleklerini anlatan kabartmalar da olduğu görülüyor. Terzi için bir makas, piyanist için bir çift el…

Pinkas Sinagogu ise, bahçesindeki mezarlık gibi çok eski olmasına rağmen, esas olarak İkinci Dünya Savaşı ile ilintili olarak önemli. Burası, 1535 yılında yapılmış ve 1941 yılına kadar ibadete açık kalmış. Savaştan sonra ise, Naziler tarafından öldürülen yaklaşık 80.000 Yahudi Çek vatandaşının anısına bir anıta dönüştürülmüş. 1968’deki Sovyet işgalinden sonra yirmi yıldan fazla bir süre kapalı tutulmuş ve 1995 yılında, restorasyondan sonra, yeniden açılabilmiş.

Pinkas Sinagogu- Prag

Burada beni çarpan şeyin ne olduğu üzerine çok düşündüm… Belki de, basit olması idi. Duvarlarda sadece, satır satır yazılmış, kurbanların isimleri, doğum ve ölüm, ya da kaybolma tarihleri vardı. Birbiri ardına, satırlar boyunca… Ölenleri sadece bir sayı, bir istatistik olarak değil, isimleri ile sergilenmiş olarak görmek insanın idrak sınırlarını gerçekten zorluyor.

Duvar Ayrıntısı- Pinkas Sinagogu, Prag

Gördüklerinizi sindirmeye çalışırken, bir üst katta bir kez daha sarsılıyorsunuz. Pinkas Sinagogunun birinci katında, 1942-1944 yılları arasında Terezin Gettosunda yaşamak zorunda kalmış çocukların yaptığı resimler sergileniyor. Çoğu Auschwitz-Birkenau toplama kamplarındaki gaz odalarında ölmüş olan bu çocuklar, resimlerde getto yaşamını, eve ve güzel günlere dönme özlemlerini resmetmişler… Yürek sızlatıyor gerçekten…

Terezin Gettosu Çocuklarının Yaptıkları Resimlerden- Pinkas Müzesi, Prag

İnsanlar var oldukça, savaşlar da olacak. Dünya barışı istemek ütopik bir özlem belki… Ama, yine de çabalamaya değer. Çünkü aslında, savaşlarda kazanan ve kaybeden yok. İki taraf da çok şey kaybediyor. (Ya da, çeşitli ülkelerin silah sanayileri tek kazanan taraf oluyor demek lazım.) Sonrasında, veya aynı savaşın içinde bile, zalim olan mazlum, mazlum olan da zalim olabiliyor…

Amerikalı yazar Kurt Vonnegut’un Slaughterhouse 5 ( Türkçesi “Mezbaha 5” olarak April Yayınları tarafından yayınlanmış) kitabı bugüne kadar okuduğum en savaş karşıtı kitap. Bitirdikten sonra birkaç gün etkisinden kurtulamadım. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nda geçen sayısız kitap okudum ve beğendim ama, hiç biri benim için bu kadar çarpıcı olmadı. Kitabın kahramanı Billy Pilgrim’in zaman içinde gidip, gelmesine tanıklık ederken insan savaşın anlamsızlığı üzerine tekrar, tekrar düşünmeden edemiyor. Savaşın yarattığı yıkım ve katliam sırasında ortaya çıkan bazı absürd durumlar ve olaylar ise insanı basbayağı güldürüyor. Tıpkı “gerçek hayattaki “gibi… Örneğin, Billy Pilgrim’in Almanlar tarafından esir alındığında üstünde doğru dürüst bir üniforması ve ayakkabıları olmadığı için, savaş sonuna kadar ayaklarında gümüş yaldıza boyanmış botlar ve toga gibi sarındığı gök mavisi bir perde ile gezmek zorunda kalması gibi. Bu bana, 1999 yılında depreme Yalova’da yakalanan bir tanıdığımın günlerce kısacık geceliğinden görünen bacaklarını örtmek için beline bağladığı masa örtüsü ile gezmek zorunda kalmasını hatırlattı. Hayatın yarattığı kimi traji-komik durumlar insana böyle bir şeyin ancak kurgu olabileceği hissini verebiliyor…

Slaughterhouse 5’ deki savaş sahnelerinin ve özellikle Dresden’in İngiliz ve Amerikan hava kuvvetleri tarafından bombalanması sırasında kitapta gelişen olayların gerçek olma olasılığı çok yüksek, çünkü Kurt Vonnegut da Almanlara esir düşmüş ve Dresden bombalanırken oradaymış. Tıpkı kahramanı Billy Pilgrim gibi…

Kurt Vonnegut (1922-2007) dördüncü kuşaktan Alman asıllı bir Amerikalı olarak Indianapolis’ de doğmuş ve Cornell’de bio-kimya okumuş. Kitapta Almanların elinde savaş esiri iken yaşadığı Dresden bombardımanını bütün canlılığı ile anlatırken, bizim de sürekli olarak hem genel olarak savaşları, hem de Dresden bombardımanını sorgulamamızı sağlıyor. Dresden bombardımanı, İkinci Dünya Savaşı’nın bitimine doğru, Almanların bozguna uğratılacağı nerdeyse kesinleşmişken, 13 Şubat 1945 gecesi yapılıyor ve o güne kadar sapasağlam ayakta olan şehirde yaklaşık 130.000 kişi ölüyor. Şehir yerle bir oluyor. Sadece insan sayısına bakılacak olursa, Dresden’de, Amerikan kuvvetlerinin 9 Mart 1945’te Tokyo’ya ( 83.793 can kaybı) ve Hiroshima’ya ( 71.379 can kaybı) yaptığı saldırılardan daha büyük bir katliam yapılıyor. Bunun yanında, pek çok tarihi ve kültürel eser yok oluyor.

Billy Pilgrim ve diğer Amerika’lı esirler bombardımandan önce Dresden’e geldiklerinde, balık istifi şeklinde dolduruldukları yük vagonunun kapıları açılınca gördükleri şehir onları büyülüyor. İçlerinden çoğu için gördükleri bu şehir, o güne kadar ömürlerinde gördükleri en güzel şehir oluyor. Billy Pilgrim ise, gördüğü manzaranın “Cennet” in resmi olduğunu düşünüyor. Bombardımandan sonra ise, her yer harabeye dönüyor.

Dresden’in bombalanmasını haklı gösterecek neden bulmakta zorlanan Amerika Birleşik Devletleri burada yaratılan can ve mal kaybını 20 yıldan fazla bir süre kendi halkından bile saklıyor. Ancak 1960’ların sonuna doğru konu gündeme geliyor. Bu gibi durumlarda hep olduğu gibi, olayı haklı gösterecek pek çok neden öne sürülüyor tabii ki.

Devletler, başta ekonomik nedenler olmak üzere, çeşitli bahanelerle halkları birbirine kırdıradursunlar, kimi insanların özündeki iyiliği yok edemiyorlar. Dresden yerle bir olduktan sonra, Billy Pilgrim ve yüz tane Amerikan esiri başlarındaki dört Alman askeri ile sığındıkları yerden çıkıyorlar. Şehir tamamen harabeye dönmüş. Neredeyse canlı kalmamış. Hep birlikte şehrin dışına doğru yürüyüşe geçiyorlar. Bir süre sonra, şehrin eteklerinde, kör bir adamın karısı ve iki kızıyla birlikte işlettiği bir hana geliyorlar. Han sahipleri bir gün önceki bombardımanı ve sonrasında şehrin saatlerce yanmasını uzaktan izlemişler. Ertesi gün hanlarını her zamanki gibi tertemiz ve düzenli olarak açmışlar ve beklemeye başlamışlar. Ama şehirden gelen hiç kimse olmamış… Ta ki, başlarında Alman muhafızlarla Amerikalı esirler kapılarını çalana kadar. Han sahibi esirlere ahırında yatacak yer vermiş. Ayrıca çorba, kahve ve birazcık da bira. Sonra da, yatmadan önce gelip, onlara Almanca olarak, “ İyi geceler Amerikalılar, iyi uyuyun” demiş.

“Davetimize küçük kızınızı da getirin”, demiş General Oster babama. Alman General Oster ve eşi, Roma’nın en güzel semtlerinden Parioli’de oturuyorlar. Burası Roma’nın en varlıklı ve güzel semtlerinden biri. Şık binaları ve büyük parkları var. Doyamadığımız, Gian Lorenzo Bernini heykelleri ve Rafael tabloları nedeniyle babamla tekrar tekrar gittiğimiz Galleria Borghese de bu semtte.

General Oster ve eşi ile daha önce tanışmıştım. Bizim eve de gelmişlerdi birkaç kere. Ama, evlerine ilk olarak gidiyorum. Kapıdan içeri girer girmez bayılıyorum bu daireye. Duvarlar koyu yeşil kumaş kaplı. Pencerelerde duvarlarla uyumlu kalın kadife perdeler var. Tablolar, mobilyalar ve aksesuarlar ince bir zevki yansıtıyor. Ama ben en çok, o tavana kadar olan kitaplıkları seviyorum. Hayran hayran kitaplara baktığımı gören General, kitap okumayı sevip, sevmediğimi soruyor. Çok seviyorum… O da çok seviyormuş.

General, seyrek sarı saçlı, orta boylu, ama yapılı bir insan. Daha önce onu üniforması içinde de gördüm ama, bu akşam koyu renk bir takım elbise giymiş, güzel bir kravat takmış. Çerçevesiz, ince altın rengi saplı gözlüklerinin arkasından masmavi gözleri ile bana gülümsüyor. Çok iyi bir insana benziyor. Öte yandan, kafam biraz karışık… Yolda gelirken babam, General Oster’ in İkinci Dünya Savaş’ı sırasında Alman Ordusunda genç bir subay olduğunu söyledi. O zaman… Demek ki, bir Nazi idi… İki yıl önce radyoda yaşam öyküsünü dinlediğim Anne Frank’in, ailesinin ve diğer tüm Yahudilerin peşine düşen Nazi’ lerden… İçim ürperdi…

Slaughterhouse 5 (Mezbaha 5) kitabını okurken, aklıma sık sık, annem ve babamın bana aktardıkları, General Oster’in bir cümlesi geldi. Bir gün, yine bir davette, General Oster babama,“ Alman olduğumuz için bizden nefret etmiyorsunuz değil mi?” diye sormuş. Yıl, o zamanlar 1968. Savaşın üzerinden henüz 23 yıl geçmiş. Yaralar hala canlı ve kişisel… Bu soru, daha o zaman beni çok üzmüştü. Çocuk olmama rağmen, Hitler gibi bir yarı deli yüzünden tüm Alman halkının suçluluk duygusu içinde olması, dünya gözünde aynı kefeye konması bana çok büyük haksızlık gibi gelmişti. Kim bilir, bu ne büyük bir yüktü ? Oysa, General kendini böyle hissedecek en son insan olmalıydı…

General Oster, Hitler ve Nazi rejimine direniş gösteren ve Alman Askeri İstihbaratındaki pozisyonu sayesinde 1938’den, tutuklandığı 1943 yılına kadar pek çok Yahudi’ye yardımcı olan ve kurtaran General Hans Paul Oster’in oğluydu. Temmuz 1944’de Hitler’e yapılan başarısız suikast sonrasında, Amiral Wilhelm Canaris ile birlikte, Nisan 1945’te kurşuna dizilerek idam edilmişti. Babası kurşuna dizildikten sonra Hitler, genç bir subay olan oğul Oster’ den de şüphelenmiş ama, çok kısa bir süre sonra Alman ordusu teslim olmak zorunda kaldığı için, bir şey yapamamıştı. Söz konusu Temmuz suikastini konu alan ve Tom Cruise’ın oynadığı, 2008 yılı yapımı Valkyrie filminde de General Hans Oster’den söz edilir.

Hiçbir millet, din, mezhep veya siyasi görüş sahibi insan topluluğu topyekun iyi veya kötü değil… Önemli olan, “insan” olmak… Vicdan sahibi olmak…

Nazi İşgali Sırasında Tuna Nehri Kıyısında Öldürülen Yahudiler Anısına Anıt- Budapeşte

Capri’de Bir Gün

Miramare’nin resepsiyonundaki kadın görevli değişik bir tip. Ağzı bol laf yapıyor ve çok yüksek perdeden konuşuyor. İnsanda sürekli palavra atıyor hissi uyandırıyor. İltifatlarının da dozu biraz fazla sanki… Gelin görün ki, bize çok yerinde bir tavsiyede bulunuyor ve yardımcı oluyor. Ona, Positano‘dan Capri’ye giden tur teknelerini sorduğumda, eğer gitmek istiyorsak hemen ertesi gün gitmemizi, daha sonra havanın bozacağını söylüyor. Haksız sayılmaz. Ekim ayının ortasını geçtik. Hava epeyce serin.

Güney İtalya’ya gittiğiniz zaman eğer, gezmenin dışında, denize de girmek istiyorsanız, öyle Eylül ayının ikinci yarısına, Ekim’e kalmamanızda yarar var. Buralarda hava bizim Antalya bölgesi ile karıştırılmamalı. Sonbahar, deniz için oldukça serin. Öte yandan, Temmuz- Ağustos da fazla sıcak ve kalabalık olabiliyor. Bana kalırsa, Haziran ve Eylül’ün ilk yarısı ideal. Eğer biraz serince olan deniz suyu sizin için sorun değilse, Nisanın ikinci yarısı ve Mayıs ayı da olabilir.

Ertesi gün gidebileceğimizi söyleyince, kadın teknede yer ayırtmak için telefon ediyor. Yüksek sesle, bağıra çağıra, Napoli lehçesi ile ve (telefonda konuşuyor olsa da) el hareketlerini ihmal etmeden, bize yer ayırtıyor.

Sabah otelin, bizim odanın tam altına denk düşen ve kaptan köşkünü andıran, müthiş manzaralı restoranında kahvaltımızı yapıyoruz. O ölümcül iki yüz basamağı inip, tam zamanında sahilde, bize tarif edilen, teknenin kalkacağı yerde oluyoruz. Tekne, büyükçe bir sürat teknesi. Değişik milletlerden on kişiyiz. Amerikalı, Hint ya da Pakistan asıllı İngiliz, İsviçreli, Kanadalı… Kaptanımız Dario genç, yakışıklı ve kibar bir çocuk. Oldukça iyi İngilizce konuşuyor. Bugün yapacağı seferin bu sezonun son seferi olacağını, sonra “kış uykusu” misali, dinlenme ve hayattan keyif almakla geçecek kış aylarının tadını çıkaracağını anlıyoruz konuşmasından. Kışın İsviçre’ye kayağa gittiğini de…

Kaptanımız Dario ile Capri’ye Doğru Demir Alıyoruz

Hava bazen bulutlu, bazen açıyor ve epeyce serin. Teknenin üstü açık olduğu için, zaman zaman rüzgar insanın tam anlamıyla içine işliyor. Öte yandan, manzara çok güzel. Vahşi bir güzellik… Vezüv yanardağının yarattığı tektonik hareketler ve suyun yarattığı aşınma nedeniyle bu sahilde ve bölgenin adalarında inanılmaz kaya oluşumları var. Hepsi de koruma altında.

Varlığıyla Napoli körfezine ve civarına güzellik katan Vezüv yanardağına çocukken gitmiş, kraterinin belli bir noktasına kadar inmiştim. Vezüv, Avrupa kara parçasının hala aktif olan tek yanardağı. En son 1944’de patlamış. Tarihteki en meşhur patlama ise İ.S. 79 yılında, Pompei ve Herculaneum şehirlerinin yok olmasına sebep olanı. Uzun yıllar önce birkaç kez gittiğim Pompei de hala hafızamda canlı. Tekrar görmek istememe rağmen bu seferki İtalya gezimizde vakit yok maalesef. Belki bir başka sefer…

Positano’dan Capri’ye sürat teknesi ile 45-50 dakikada gidiliyor. Dario yolda sürekli bilgi veriyor, İtalyanlara özgü espriler, sevimlilikler yapıyor. Karaya yanaşacağımız, adanın kuzeyindeki Marina Grande’den önce, ünlü Grotta Azzurra’ya (Turkuaz Mağara) gideceğimizi, şansımız varsa ve dalgalar izin verirse, içeri girebileceğimizi söylüyor.

Grotta Azzurra, Capri adasının kuzeybatısında. Mağaraya giriş yatay ve alçak bir delikten yapılabiliyor. O nedenle, siz girerken denizden dalga gelmemesi çok önemli. Bu açıdan, tabii ki, ilkbahar ve yaz ayları daha az riskli.

Mağaranın önüne vardığımız zaman, bizi bir gürültü, patırtı ve hengame karşılıyor. Mağaranın girişi çok dar olduğu için, büyük teknelerle girmek imkansız. Onun için, dört kişi alan sandallara binmeniz ve mağaradan içeri girerken sandalın içine tamamen yatmanız gerekiyor. Göremediğim için tam olarak bilemiyorum ama, sandalcı da bir şekilde, bir yere yapışarak sizi içeri sokuyor. Ancak, bu giriş öyle hemen olmuyor…

Grotta Azzurra Mağarasının Önünde Sıra Bekleyen Sandallar

Grotta Azzurra’yı Capri’nin sandalcılar kooperatifi işletiyor. Mağarayı görmek istiyorsanız, hem Kültür Bakanlığına, hem sandalcılar kooperatifine, adam başı toplam 13 Euro ödemeniz ve en önemlisi, sıraya girmeniz gerekiyor. Her sandal sadece dört kişi aldığı için ve buraya sadece bizimki gibi tekneler değil, çok daha büyük tekneler de geldiği için uzun süre bekleniyor. Bu süre, sezon sonunda bir saate yakın olduğuna göre, yaz aylarında birkaç saate kadar çıkıyor olsa gerek.

Dario, kooperatif görevlileriyle konuşarak, bizim teknenin sıraya girmesini sağladıktan sonra, demir atıyor ve ayaklarını uzatıp, keyifle sandalcıları izliyor. Yüzünde müstehzi bir ifade var… Bekleme süresi boyunca sandalcıların birbirleri ile bağırarak konuşmaları, el kol hareketleri yapmaları bitmiyor. Napoli lehçesi(*) ile konuştukları için hiçbir şey anlamıyorum. “Napolitence” apayrı bir dil sanki. Sabah yola çıktığımızda, Dario da kendini tanıtırken, İngilizce dışında iki dil konuştuğunu, bunların İtalyanca ve “Napolitano” olduğunu söylemişti! Sandalcıları ilgiyle izlediğimizi gören Dario gülerek, “Merak etmeyin, kavga etmiyorlar. Normal konuşuyorlar” diyor. Kavga ettikleri zaman, bir yere yanaşırken kullandıkları, mızrak benzeri sopalar havada uçuşuyormuş…

Beklerken, arada bir deniz dalgalanıyor, müthiş bir çırpıntı oluyor. Öyle zamanlarda içeri girişi durduruyorlar. Eğer uzun zaman devam ederse, mağarayı o gün için tamamen kapatabiliyorlarmış. Bu kadar uzun süre bekledikten sonra, girememek çok acı olur doğrusu…

Grotta Azzurra’nın Girişi

Sonunda sıra bize geliyor. Teknemize sandallar yanaşıyor. Bunlardan birine, iki çift olarak biniyoruz ve bize söylendiği gibi, sandalın dibine dümdüz yatıyoruz. Heyecan dorukta…Sandalcıların haberleşmek için bağrışmaları heyecanımı artırıyor. Nefesimizi tutuyoruz ve içeri giriyoruz…

İşte girdik… İçerisi zifiri karanlık…Masmavi bir manzara beklerken, bu karanlık ile karşılaşmak bir hayal kırıklığı yaratıyor. Bunun için mi bu kadar saat bekledik diye aklımdan geçirirken, kafamı geriye doğru, girdiğimiz delikten tarafa çevirince, nefesimi tutuyorum… Bu ne güzellik… Dışardan gelen ışık ile su, turkuazın en güzel tonlarında… İnsan bakmaya doyamıyor. Kim bilir, yaz aylarının pırıl pırıl güneşi vurduğunda görüntü ne kadar muhteşem oluyordur.

Grotta Azzurra’nın İçi

Mağaranın içinde kalış süresi 10 dakikayı geçmiyor. Sandalcılar içerde 2-3 tur atarken, bir yandan da, yüksek sesle şarkı söylüyorlar. Her biri farklı bir şarkı söylediği için, her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Bizimki var gücüyle, “O Sole Mio” döktürüyor. Mağaraya girdiğimiz şekilde dışarı çıktığımız zaman, verdiğimiz 10 Euro bahşişi pek beğenmiş görünmüyor. Belli ki, performansının daha fazla bahşiş hak ettiğini düşünüyor.

Mağaranın İçinde Birkaç Tur Atıyoruz

Teknemizde mağarayı görmek isteyen herkes içeri girip, çıktıktan sonra, demir alıyoruz ve Marina Grande’ye doğru gidiyoruz. Orada karaya çıkacak ve Capri’de dört saat geçireceğiz.

Capri adasının genel olarak kayalık bir yapısı var. Bazı kaynaklar, adadaki kayalıkların bir kısmının oluşumunu 65 ile 190 milyon yıl öncesine kadar götürüyorlar. Güney İtalya’nın pek çok yerinde olduğu gibi Capri adasında da (başta adanın ismi olmak üzere) antik Yunanlıların izleri var.

Marina Grande’de karaya çıkıyoruz ve dağılıyoruz. Adada başlıca iki büyük yerleşim merkezi var. Anacapri ve Capri. Anacapri, antik Yunancada “yukarıdaki Capri” demekmiş. Biz Anacapri ile gezmeye başlayalım diyoruz. Sonrasında, daha aşağıdaki Capri’ye gelir, orayı gezer ve limana döneriz. Bol bol vaktimiz var gibi görünüyor…

Ekim ayının oldukça serin bir günü olmasına rağmen Capri’de o kadar çok turist var ki, yukarıya, Anacapri’ye gidecek otobüse binebilmek için kuyrukta tam bir saat beklememiz gerekiyor. Orta boydaki otobüsler dar ve bir tarafı kayalık yolda öylesine hızlı gidiyorlar, karşıdan gelen arabalarla o kadar milimetrik bir şekilde yan yana geçiyorlar ki, yüreğim ağzıma geliyor. Otuz seneyi aşkın bir süredir Datça’ya gidip, gelen ve Marmaris-Datça yolunun en eski halini bilen birisi olarak, yolun dar olması değil de, şoförün bu kadar hızlı kullanması beni ürkütüyor. Manzara ise, çok güzel…

Yaklaşık on beş dakika sonra Anacapri’deyiz. Sokaklarda geziniyoruz biraz. Keşke hava biraz daha iyi olsaydı… Çok daha keyifli olurdu. Yazın buraların, ürünlerinin bir kısmını kapı önüne çıkarmış butikleri, tasarım takı dükkanları, kaldırımlara yayılmış cafe ve restoranları ile ne kadar sevimli olduğunu hayal edebiliyorum. Bir daha gelirsek, hiç olmazsa bir gece kalmayı çok isterim.

Vakit tahminimizden de hızlı bir şekilde azalıyor. Bu kadar az sürede her şeyi göremeyeceğimiz açık. Bir seçim yapmak gerekiyor. Kararımızı veriyoruz ve San Michele kilisesine doğru yöneliyoruz.

San Michele Arcangelo Kilisesi- Anacapri

San Michele kilisesi, Anacapri’nin arı kovanı gibi kaynayan sokaklarından kısa bir yürüyüş mesafesinde, sakin küçük bir meydanda yer alıyor. 1698-1719 yılları arasında yapılmış olan bu kilisenin dışardan oldukça sade bir görünümü var. Beyaza boyanmış bina, Barok dönem için epeyce mütevazi. Ancak, bu küçük kilisenin içinde insanı hayran bırakan bir sanat şaheseri var.

San Michele Arcangelo Kilisesinin İçi- Anacapri

Ufak bir giriş ücreti ödeyip, içeri giriyoruz ve girer, girmez gördüğümüz şey bizi etkisi altına alıyor. Kilisenin tabanı tamamen, elle boyanmış seramik karolarla kaplı. Bu karolar, tamamı Adem ve Havva’nın cennetten kovuluşunu resmedecek şekilde boyanmış. Adem ve Havva’nın dışında, ağaçlar, çeşitli bitkiler, hayvanlar… İnanılmaz güzellikte renk tonları… Bu muhteşem eser, dönemin Napolili en iyi seramik ustalarından olan Leonardo Chiaiese tarafından, 1761 yılında yapılmış. Son derece iyi korunmuş olmasının nedeni üstüne çok az basılmış olmasından kaynaklanıyor. Çok akıllıca bir şekilde, bu sekizgen tabanın etrafına, çepeçevre, ahşaptan, dar bir platform yapılmış. Onun üzerinde yürüyerek, tüm detayları yakından inceleyebiliyorsunuz. Ama eserin tamamını en iyi şekilde görmek için, yukarıya, orgun bulunduğu, balkonumsu yere çıkmanız gerekiyor. İnsan bakmaya doyamıyor gerçekten…

San Michele Kilisesinin Seramik Tabanı- Anacapri
San Michele Kilisesinin Taban Döşemesinden Ayrıntı. Adem ve Havva’nın Cennetten Kovuluşu- Anacapri

Seramik tabanı dışında, kilisenin mermer ana altarı, mermer görünümü verilmiş ahşaptan yapılma yan altarları, Barok dönemin Napolili ressamlarına ait tabloları da güzel. Kilise çok büyük olmamasına rağmen, üzerinde beyaz kabartmalar olan açık sarıya boyanmış duvarlar ve kubbe insana bir ferahlık, hafiflik hissi veriyor. Canım gitmek istemiyor. Tekrar tekrar bazı ayrıntılara bakıyorum. Ama, hem vaktimiz azalıyor, hem de bu küçük kiliseyi görmek isteyen sıradaki insanlara yer açmak gerekiyor.

Ahşap Yan Altarlardan Biri. San Michele Kilisesi – Anacapri

Aklım hala gördüklerimde, dışarı çıkıyoruz. Daha çok şey görmek, örneğin hemen otobüsle Capri’ye inmek ya da bir bistroda oturup, karnımızı doyurmak ve keyif yapmak arasında bir seçim yapmak gerekiyor. İkincisi ağır basıyor. Yaş aldıkça, son yıllarda bende gelişen bir eğilim bu. Artık, yolculuklarda ağırdan almak, gördüklerimi sindirmek, adeta tüketircesine, hızlı hızlı birkaç şey daha görmek yerine biraz keyif yapmak, günün orta yerinde bir cafe’de köpüklü şarap veya kahve yudumlamak çok daha hoşuma gidiyor. Hala, öyle yapmadığım yolculuklarım da olmuyor değil. İnsanoğlu çelişkilerle dolu… Şu dünyada vaktim azalıyor duygusu da yok değil bende. Ama, en azından İtalya’da, bu, bana göre, yaşama zevkini doruğa çıkarmış insanların ülkesinde, daha aheste gezmek gerek diye düşünüyorum…

Çevre sokaklarda biraz dolaşıp, bir köşede, kaldırımdan hafif bir yükseltiyle ayrılmış bir bistroyu gözümüze kestiriyoruz. Masalar dolu ama, kaldırıma bakan terasında, güneş alan, güzel bir masa buluyoruz. Burası, İtalya’da çokça rastlayacağınız, tipik bir aile işletmesi. Birer kadeh güzel kırmızı şarap ve bu taraflara özgü, dev boyuttaki bruschetta’larla karnımızı doyuruyoruz. Çok lezzetli… Ayhan Sicimoğlu’na katılıyorum. İtalya’da kötü yemek yemeniz mümkün değil. En ücra dağ köyüne de gitseniz, ufacık bir lokantada harika şeyler yersiniz. Bir tek et yemekleri konusunda muhalefet şerhimi koyacağım. Et yemeklerinde, özellikle güney İtalya’da, çok memnun kalmadığım örneklere rastladığım oldu çünkü.

Bize, muhtemelen buranın sahibi olan, yaşlıca bir adam servis yapıyor. Güler yüzlü ve kibar. Hesabı ödeyip, kalktıktan sonra, sokaklarda Capri’ye giden otobüslerin kalktığı yeri ararken, kendisi ile yeniden karşılaşıyoruz. Muhtemelen riposo ( dinlenme) için eve gidiyor. Restoranını açık tutup, biraz daha para kazanmak söz konusu bile olamaz. Şimdi o da evine gidecek. Güzel bir şarap eşliğinde yemeğini yiyecek ve muhtemelen biraz da uzanıp, dinlenecek… Riposo, yani bizdeki yaygın (İspanyolca) ismiyle, siesta, özellikle güney İtalya’da çok önemli. Dükkanlar, restoranlar birkaç saatliğine (kışın biraz daha az, yazın daha fazla) kapanır. Aç kalmak istemiyorsanız, bu saatlere dikkat etmek gerek.

Restoran sahibinin bize tarif ettiği yerden Capri’ye giden otobüse biniyoruz. Ama, vakit o kadar azaldı ki, orada çok kalamadan, Marina Grande’ye doğru yola çıkıyoruz. Dario, 16:10’da kesin olarak kalkarım demişti. Tekneye son binenler biziz…

Teknede bizi güzel bir ikram bekliyor. Kaptanımız Dario, birkaç değişik peynir, çeşitli atıştırmalıklar ve şaraptan oluşan ufak bir büfe hazırlamış. İyice artan rüzgar ve serin havada, güçlükle yiyip, içiyoruz. Keşke hava birazcık daha sıcak olsaydı. En azından, rüzgar bu kadar sert esmeseydi. Yine de, sezonun son gününde de olsa bu geziyi yapabilmiş olmamız büyük şans.

Dönüş yolunda adanın doğu tarafından dolanıp, güneyine doğru iniyoruz. Grotta Azzurra gibi içlerine girilebilir mağaralar olmasalar da, Grotta Bianco (Beyaz Mağara) ve Grotta Verde (Yeşil Mağara) de çok ilginç. Özellikle Beyaz Mağarada, suyun içinde, dizi dizi beyaz mercanları görmek mümkün.

Grotta Bianco- Capri
Grotta Bianco- Capri

Tabii, Capri’de bir de Faraglioni kaya oluşumları var. Serinin bir filminde James Bond’un sürat teknesi ile altından hızla geçtiği o ünlü, kemer şeklindeki kaya kütlesi. Dario, eğer altından geçerken sevdiğinizi sürekli öperseniz, birlikte uzun bir yaşamınız olacağını söylüyor…

Faraglioni Kaya Oluşumları- Capri
Capri Dönüşü Positano’ya Yanaşırken…

(*)- İtalya’da bölgelere göre binin üzerinde lehçe bulunmaktadır. Bu, yöresel ağız veya aksan ile karıştırılmamalıdır. Bazı lehçeler, ait oldukları bölgeye bağlı olarak, Almanca, Yunanca, Slovakça, Hırvatça vb.den etkilenmiştir. Bu nedenle, 1861’de İtalya’nın birleşmesinden sonra ortak bir dil kullanımı için çok çaba gösterilmiştir. Günümüzde, uluslararası İtalyanca olarak bilinen lehçe, Floransa lehçesidir ve bunun yaygınlaşmasında televizyonun büyük yararı olmuştur. Ancak, İtalyanlar yerel lehçelerini kullanmayı sürdürmektedirler. Anlamadığınızı belirttiğiniz zaman, sizinle “resmi” İtalyanca ile iletişim kurarlar.

Yine Positano…

2015 yılının Ekim ayında Positano‘da kaldığımız Miramare otelindeki odamızın nefis bir deniz ve plaj manzarası vardı. Hem odamızdan hem de tam altına denk düşen yemek salonundan plajı tüm ayrıntıları ile kuşbakışı görmek mümkündü. İki yüz basamak yükseklikten seçebildiğim kadarı ile plajda çok büyük değişiklik olmamış, sadece, eskiden 1960’lar tarzı, hafif salaş olan yerler daha modernleşmiş ama sevimliliklerini kaybetmemişlerdi. Aradaki fark hiçbir şekilde beni, yıllar sonra yeniden gördüğüm Bodrum, Gümüşlük veya Kuşadası gibi şoke etmedi.

Miramare Otelinin Denizden Görünüşü

Üç katlı Miramare oteli, kırmızı ile kiremit rengi arası boyası ile hem denizden, hem de Positano koyunun değişik yerlerinden kolayca fark edilen, kartal yuvası gibi bir yapı. Özellikle, “özel odalar” olarak ifade edilen üç odasından muhteşem bir manzarası var. Temiz ve düzgün işletilen bir otel olmasına karşın, ödenen ücretin çoğunun manzara için ödendiğini düşünebilirsiniz. Ancak, kanımca, özel bir nedenden ötürü oraya gitmişseniz buna değer. Sabahları inanılmaz manzaralı bir banyoya girmek, akşamları yorgun argın otele dönüp, balkonda ayaklarınızı uzatıp, bir aperatif yudumlamak müthiş keyifli…

Miramare’deki Banyomuzdan Manzara

Öte yandan, Positano’da çok daha ekonomik ve sevimli konaklama çözümleri de bulmak mümkün. Zevkle döşenmiş kiralık evlerden, dairelerden birini kiralayabilir, öğlen ve akşam yemekleri için sayısız yiyecek yerlerinden birini deneyebilir veya bakkaldan alacağınız kaliteli bir şişe şarap, büyük bir salkım iri, siyah üzüm ve çeşit çeşit peynirlerle mükellef bir çilingir sofrası kurabilirsiniz.

Hiç şüphesiz, Amalfi sahilini en iyi gezme şekli bir araba kiralamak. Yerleşim yerlerinin arasında otobüs seferleri de olmakla beraber, bu hem pratik değil, hem de insanı kısıtlayıcı bir yöntem. Otobüs, sadece tek bir yerde kalmak planlanıyor, çevredeki diğer yerleşim yerlerini görmek düşünülmüyorsa kullanılabilir.

Positano’ya, kayalıkların tepesindeki dar ve virajlı yoldan, aşağıdaki masmavi denizi seyrederek varılıyor. Sol tarafta limon ve asma bahçeleri, sağınızda deniz… Kayaların üstüne oturtulmuş bu yerleşim yerine araba ile girmek mümkün olmadığı için, arabanızı ya yukardaki umumi park yerlerinden birine veya oteliniz için ayrılmış park yerine park etmeniz gerekiyor.

Miramare’nin, birkaç arabanın zor sığdığı park yerini bulduk ve rezervasyon onayında belirtildiği gibi, duvardaki telefondan otele geldiğimizi haber verdik. Beklememizi, biraz sonra bavulları taşımak için birisinin geleceğini söylediler. Çok geçmeden, iri yarı bir otel personeli geldi. İki bavulumuzu elindeki uzun kayışın birer ucuna bağlayıp, kayışı, bavulları iki omuzundan aşağı sallandıracak şekilde, boynunun arkasına attı. Üçüncü bavulumuzu da eline alıp, kendisini takip etmemizi söyledi. Ondan sonra, sadece merdivenlerden oluşan, daracık ve dik sokaklardan aşağı doğru bir iniş başladı.

Kalışımızın sonuna doğru kondisyonumuzda bir gelişme olsa da, doğrusu bu merdiven işi Positano’nun tek zorlayıcı yanı oldu. Özellikle, sahilden otele gelmek için çıkılması gereken iki yüz basamak tam bir ölüm kalım meselesi gibiydi. Sonraki günlerin birinde gittiğimiz Amalfi’de, bir dükkan sahibi nerede kaldığımızı sordu. Ben Positano diye yanıt verince, “Ah Signora, belli bir yaştan sonra Positano yerine Amalfi’de yaşamak ve kalmak daha iyi. Burası daha az dik bir yer” dedi. Söylediğinde haksız değildi ama, güzel olmasına rağmen, Amalfi de bir Positano değildi… Üstelik, Positano’da da daha az dik konumlarda olan yerlerde kalmak mümkün. Örneğin, ben çocukken Yvette’in kiraladığı, Santa Maria Assunta kilisesinin karşısındaki eve inen yol daha hafif eğimli ve daha az yorucuydu. Sahile de oldukça yakındı.

Positano’ya Yukardan Bakış

Paskalya zamanı olması nedeniyle etraf henüz yaz ayları gibi turistlerle dolup, taşmıyor. Positano’da kum, büyük olasılıkla volkanik coğrafya nedeniyle, oldukça koyu renkli. Neredeyse siyahımsı. Yvette ile plajda tembellik yapıyoruz. O şezlongunda uzanmış bulmaca çözüyor, ben de onun biraz ilerisinde havluya uzanmışım. Gözlerim kapalı. Gözkapaklarımın üzerinde hissettiğim güneş ışınlarının etkisi ile gördüğüm renk cümbüşüne dalıp, gitmişim yine. Kendime göre hayaller kuruyorum. On, on bir yaş hayalleri…

Birden bire çevremde bir gürültü kopuyor. Etrafımda bağıran bir grup İtalyan çocuk var. Benim yaşlarımdalar ve bana bir şeyler söylüyorlar. Önce hiçbir şey anlayamıyorum. Şaşkınlık içindeyim. Sonra, yavaş, yavaş dediklerini algılıyorum ve şaşkınlığım daha da artıyor.

Nerden ve nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde bu çocuklar benim Türk olduğumu öğrenmişler. Belki de esnafla sohbet eden, şakalaşan Yvette’den yayıldı bu bilgi. Her nasıl öğrenmişlerse öğrenmişler ve belli ki çok heyecanlanmışlar. Etrafımda adeta yamyam dansı yaparak Türkiye’de insanların nasıl giyindiğini, peçe takıp, takmadığımızı, develere mi bindiğimizi soruyorlar hep bir ağızdan. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Havlumu hızla yerden alıp, Yvette’in yanına gidiyorum. Kalbim küt, küt atıyor. Bir yandan da, ben bikini giymiş haldeyken böyle sorular soruyor olmaları bana çok aptalca geliyor. Yvette başını bulmacasından kaldırıp, Fransız aksanlı İtalyancası ile çocuklara bir şeyler söylüyor ve çocuklar dağılıyor. Sonra bana dönüyor ve eğer denize gireceksem girmemi çünkü birazdan akşam yemeğine çıkacağımızı söylüyor. Bir yandan da, eliyle plajın sonunda derme çatma bir restoranı işaret ediyor.

O akşam ve sonrasında, Yvette ile pek çok sefer gittiğimiz o restoranda yediğim peynir panelerin tadını hala unutmuş değilim. Yıllar sonra Positano’da, o müthiş tadı damağımda tekrar hissedebilmek, dışı kıtır, içi yarı akışkan peynir pane lokmalarını yemeden önce dilimin üzerinde birkaç saniye keyifle tutmak için o salaş restoranı boşuna aradı gözlerim. Hafızamda Boğaz kenarındaki veya Güney sahillerimizdeki salaş balık restoranlarını çağrıştıran o yer artık yoktu. Onun yerinde, beş yıldızlı Covo dei Saraceni oteli ve otele ait, bembeyaz, kolalı masa örtüleri, harika aydınlatması ile romantik bir ambiyansı olan restoranı bulunuyordu…

Covo dei Saraceni, sırtınızı Santa Maria Assunta kilisesine, yüzünüzü denize döndüğünüz zaman Positano’nun ana plajının en sağında yer alıyor. Otel kısmı, diğer binalar gibi, arkadaki kayalık oluşuma adeta oyularak, birkaç katlı olarak yapılmış. Unutulmaz tatları ve en kaliteli şarapları mükemmel bir servis ile sunan restoranı ise nerdeyse plajın ve denizin üstünde. Yer ayırtırken balayımız için burada olduğumuzu belirttiğimiz için olsa gerek, bizi terasın en güzel masasına buyur ediyorlar. Kendimi bir an için elli, altmış yıl öncesinin filmlerine ışınlanmış gibi hissediyorum. Sanki, kafamı çevireceğim ve ilerdeki masada buğulu bakışları ile Ingrid Bergman oturuyor olacak. Yanında, beyaz smokini, papyon kravatı ve elinde sigarası ile Humphrey Bogart…

Covo dei Saraceni

Menüyü incelemeden önce, birkaç dakika için ortamın, manzaranın, dalga seslerinin ve deniz kokusunun tadına varmak istiyor insan… Garsonumuz bize bu süreyi tanıyacak kadar duyarlı, deneyimli ve kibar. Çok iyi bir İngiliz aksanıyla, mükemmel İngilizce konuşuyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde, eğitimini İngiltere’de yaptığını öğreniyoruz.

Bence, çocukluğumun İtalya’sı ile günümüzün İtalya’sı arasındaki en önemli fark İngilizce konuşan İtalyanların sayısındaki artış olmuş. Özellikle sokaktaki İtalyanların. Bu konuda çok yol kat ettiklerini belirtmeliyim. 1960’lı yıllarda sokakta, dükkanlarda, turistik yerlerde birisine İngilizce bir şey sorup, yanıt almanız hemen, hemen imkansızken, son birkaç yılki gidişlerimde, ben hevesle İtalyanca söze başlasam bile, beklemediğim insanların (örneğin, Pisa havaalanındaki temizlik görevlisi, Roma tren garındaki bagaj taşıyıcısı, Toskana’nın çok da işlek olmayan bir noktasındaki benzin istasyonu görevlisi gibi) İngilizce konuşması beni çok şaşırttı. Bu anlamda, Avrupa Birliğine katılımın İtalyanlara çok yararlı olduğunu düşünüyorum. Fransızlar bu konuda inatlarını sürdüredursunlar, İtalyanlar çok yol almışlar.

İşinin ehli bir garsonun ilgilendiği masayı uzaktan takip edip, gerektiği anda yanı başınızda olması gerektiğini düşünmüşümdür hep. En ufak bir talep için, ısrarla sizden tarafa bakmayan garsonların görüş alanına girmeye çabalamaktan da, sürekli tepenizde olanlarından da hoşlanmam. Covo dei Saraceni’deki garsonumuz bu konuda çok usta. Kibarlığı da, servis sırasında yaptığı küçük sohbetler de tam kararında. Yemek ve şarap seçiminde yaptığı öneriler bizi çok memnun ediyor. İsabetli yönlendirmelerinden cesaret alarak, gecenin ilerleyen saatlerinde, listelerinde olmayan ama, bizim çok beğendiğimiz bir kırmızı şarap hakkında fikrini soruyoruz. Amarone della Valpolicella (by Masi) dememizle birlikte garsonumuz başını sallayıp, bir takım ağız burun hareketleri yapıyor. Birden içime bir şüphe düşüyor…Yoksa iki gece önce Roma’da misafirlerimize ikram ettiğimiz şarap sandığımız kadar iyi bir şarap değil miydi? Biz endişe ile bir şeyler söylemesini beklerken, garsonumuz “O, başka bir hikaye… Amarone della Valpolicella (by Masi) çok özel günlerde içilecek, çok özel bir şaraptır” diyor. Mutlu oluyoruz ve kendisine düğün yemeğimizde ikram ettiğimizi söylüyoruz. Gülümsüyor ve, “Çok doğru bir seçim… Tebrik ederim. Ben de o şarabı yılda ancak bir kere, çok özel günlerde içerim” diyor.

Yediğimiz her şey son derece leziz olmakla beraber, Covo dei Saraceni’den anılarımıza kattığımız unutulmaz tatlar, en sondaki tatlılar ve onların eşliğinde içtiğimiz tatlı şarap (dessert wine) oldu. Kulağa garip gelse de, çikolata ile kaplı patlıcan tatlısı inanılmaz bir deneyim. İrice bir top halinde önünüze gelen bu tatlının üstüne garsonun döktüğü sıcak çikolata sosu, tatlının içine doğru çöküp, yarılarak açılmasına neden oluyor. Hem bu tatlı, hem de limonlu sorbé ve dondurma eşliğinde içtiğimiz tatlı şarabı ise yine garsonumuz önerdi. Muffato’yu (en iyisinin Cantinetta Antinori yapımı olduğunu da öğrendik) o kadar beğendik ki, izleyen günlerde önümüze çıkan tüm marketlerde, şarap dükkanlarında bıkmadan arayıp, sonunda Sorrento’da bir yerde bulduk. Dükkan sahibi kadına sevinç içinde, Muffato’yu Amalfi bölgesinde gittiğimiz her yerde aradığımızı söyleyince, “Ama Signora, doğrudan bana gelmeliydiniz” dedi ve göz kırptı…

Devam edecek…

Bir Positano akşamı sürprizi… Canlı müzik eşliğinde sokakta dans edenler… (17/10/2015)

Her Paskalya Zamanı Aklıma Positano Düşer…

Kırmızı, üstü açık, spor arabada son sürat gidiyoruz. Yvette arabayı yine korkusuzca kullanıyor. Ben de korkmuyorum. Ona güveniyorum. Çocuk olmama karşın arabayı ustalıkla kullandığını fark edebiliyorum. Kemerim bağlı. Güneş içimizi ısıtmakla kalmıyor, şortumdan açıkta kalan çöp gibi bacaklarımı da yakıyor bir yandan.

Paskalya zamanı ve okulum üç hafta tatil. Roma’dan güneye doğru indikçe insan artık Bahar’ın geldiğini daha çok hissediyor. Rüzgar Bahar, deniz, çayır, çimen ve her türlü çiçek kokusunu içimize dolduruyor. Tatlı bir sarhoşluk hali…

Yvette Positano’da ev tutmuş. Napoli’nin güneyindeki bu şirin kasabaya Amalfi sahili boyunca giden dar ve bol virajlı yoldan varılıyor. Sol tarafta sarp ve dik kayalar, sağ tarafta ise yüksek uçurumların dibinde uzanan masmavi, pırıl pırıl deniz. Müthiş bir manzara…

45 yıl sonra Positano’ya tekrar gittiğimde bu güzelim manzarayı bozacak bir tek çivinin bile çakılmamış olduğunu, yolun kalitesi iyileştirilmiş olsa da, ülkemizde sıklıkla yapıldığı gibi kayaların dinamitlenerek, yolun genişletilmediğini hem hayret, hem de sevinçle gördüm. Dik yamaca, birbirinin deniz manzarasını kapamayacak şekilde, kartal yuvası gibi yapılmış evler aynen duruyordu. Öyle ki, üç sene üst üste Paskalya tatilinde kaldığımız evi de elimle koymuş gibi buldum. Badana rengi bile aynıydı. Kimsenin aklına bu iki ya da üç katlı şirin evleri yıkıp, yüksek apartmanlar yapmak gelmemişti…

Positano, Amalfi sahilinin en popüler yerleşim yerlerinden biri. Ortaçağda denizci bir devlet olan Amalfi Cumhuriyetinin bir liman şehri. On altıncı ve on yedinci yüzyıllarda zenginliğinin doruğuna ulaşmışken, on dokuzuncu yüzyılın ortalarına gelindiğinde eski zenginliğini kaybetmiş. Amerika’ya göç dalgası nedeniyle nüfusu da epeyce azalmış. Ta ki, 1950’li yıllarda turizm ile yıldızı yeniden parlayana kadar. Bazılarına göre, John Steinbeck 1953 yılında Harper’s Bazaar dergisinde Positano ile ilgili bir yazı yazarak bu konuda önemli bir rol oynamış. Ondan sonra Positano’nun uluslararası şöhreti giderek artmış. Capri adası ve tüm Amalfi sahili ile birlikte zenginlerin, sanatçıların, gezginlerin uğrak yeri olmuş.

Virajlı yolun bazı yerlerinde yol o kadar daralıyor ki, karşıdan gelen arabaya sürtmemek için azami dikkat gerekiyor. Yvette ister istemez daha yavaş gitmek zorunda artık. Bu sayede radyodan yayılan müziği duyabiliyorum. Domenico Modugno bizi “uçuruyor” (Nel blu dipinto di blu !). Bu zamansız şarkı neredeyse on yıllık o zamanlar. Yvette normalde İtalyan radyosu dinlemez ama anlaşılan çevremizdeki güzellik nedeniyle o da bu manzaraya ancak İtalyanca bir şarkının yakışacağını düşünüyor.

Positano’ya varınca arabayı yerleşim bölgesinin girişinde bırakmamız gerekiyor çünkü buraya taşıt girmiyor. Aşağıdaki sahile doğru inen dik yamaca sıralanmış rengarenk evler merdivenlerden oluşan, bazı yerlerde inanılmaz daralan sokaklarla birbirine bağlanmış. Bavulları yüklenip, inişe geçmekten başka çare yok. Nerdeyse boyum kadar bavulu sürükleye, sürükleye Yvette’in arkasından iniyorum aşağı. Merdivenli sokaklar boyunca bikiniler, elbiseler, hırkalar satan butikler ve seramikçi dükkanları sıralı. Hakim renkler sarı, turuncu, cart yeşil, çingene pembesi. Tam bir cümbüş.

Çocuk olarak, yüz yıl sürmüş gibi gelen bir süreden sonra Yvette, “ İşte burası,” diyor. Kollarım kopmuş bir vaziyette etrafa bakıyorum. Yorgunluktan bitmişim ama şikayet yok çünkü biliyorum ki Yvette asla kulak asmayacaktır. Yvette ile birlikte olmanın birinci şartı, kendi işini kendin yapacaksın… O ne zaman yardıma gerçekten ihtiyacın olduğunu bilir…

Önünde durduğumuz evin tanımlaması zor, gülkurusu ile kavuniçi arası, hoş bir rengi var. Positano’daki diğer evler gibi kod farkı sayesinde üç dört kata sahip. Giriş kapısı ufacık bir meydana bakıyor (Flavio Gioia) ve karşıda Santa Maria Assunta kilisesi var. Kilisenin heybetli ana kapısının üzerinde türlü, türlü deniz hayvanları, deniz yıldızları, dev dalgalar, dalgalarla boğuşan yelkenliler var. Çünkü Aziz Meryem aynı zamanda denizcilerin koruyucusu… Çok büyük olmayan bu kilisenin tarihi 10.yüzyıla kadar gidiyor ancak, günümüzde 18. yüzyılda restorasyondan geçmiş halini görüyoruz.

Santa Maria Assunta Kilisesi- Positano
Santa Maria Assunta Kilisesinin Kapısı- Positano

Santa Maria Assunta kilisesi ile ilgili çocukluğumdan kafama kazınan en önemli ayrıntı kilisenin ana mihrabının üstünde yer alan Meryem Ana ikonası ve onunla ilintili efsane. Meryem Ana’nın zenci olarak tasvir edildiği bu ikonanın büyük olasılıkla Benedikt rahipleri tarafından Bizans’dan buraya getirildiği ve 13. yüzyılda (bazı kaynaklar 12. yüzyıl da diyor) yapıldığı düşünülüyor. Şimdi öğreniyorum ki, söz konusu ikona ile Positano’yu ilişkilendiren efsanenin değişik versiyonları var. Benim ilk öğrendiğim hali ise şu şekilde: İtalya’nın tüm güney kıyıları gibi Positano da bir dönem yoğun bir şekilde korsanların saldırısına uğruyormuş. Bir keresinde, korsanlar Santa Maria Assunta kilisesindeki bu ikonayı yerinden indirip, gemiye yüklemişler ve denize açılmışlar. Ancak, denizin ortasında öyle büyük bir fırtına kopmuş ki, neye uğradıklarını şaşırmışlar. Dev dalgalar koca gemiyi neredeyse alabora ediyormuş. Korkuya kapılan korsanlar geri dönüp, ikonayı yerine bırakmak zorunda kalmışlar.

1960’ların sonunda Positano’da korsan yerine “Türk” kelimesini kullanıyorlardı. Aynı şekilde, yukardaki ve benzeri tüm öykülerde, efsanelerde Türklerden söz ediliyordu. Seramikleri ile ünlü Positano’nun sokaklarında, kulakları küpeli, sarıklı ve ellerinde palaları, kılıçları olan Türkleri gösteren pek çok seramik pano hatırlıyorum. Bu panolardan birindeki bir tiplemeyi Yvette babama benzetmiş ve beni çok güldürmüştü. Ondan sonra bu işi oyun haline getirmiş ve Yvette’in de tanıdığı tüm Türkleri bu duvar resimlerindeki figürlerle eşleştirmeye başlamıştık. Yaklaşık yarım asır sonra Positano’ya tekrar gittiğimde kentin duvarlarında artık bu tür panolar olmadığını ve “Türk” ifadesinin yerine “Saracini”nin(*) kullanıldığını fark ettim. Bu dönüşümün tam olarak nasıl ve neden olduğunu bilmiyorum ama, benim tahminim hem günümüzde bu tür ifadelerin “politik doğruluk” (political correctness) açısından uygun olmadığının düşünülmesi, hem de İtalya’ya giden Türklerin sayısının artmış olması etkin olmuş bu konuda.

Günümüzde hayal etmek epeyce zor ama, bundan elli yıl öncesinin dünyasında, bırakın internetin varlığını, televizyon ve uydu yayınlarının bile doğru dürüst olmadığını, insanların bu kadar rahatlıkla seyahat edemediklerini, bilginin çok daha rahat saklandığını, çarpıtıldığını hatırlayalım. Böylesi bir ortamda “Türk” kelimesinin yarattığı çağırışım şimdikinden çok farklıydı. Günümüzde İtalya’da Türk olduğunuzu, hele İstanbul’dan geldiğinizi söylemenin yarattığı ilgi, alaka, sempatiye karşın, 1960’ların sonunda yüzlerde beliren, yüzyılların birikimi ile kuşaktan kuşağa geçmiş dehşet, hayret ve ürkme ifadelerinin arasında büyük fark var benim kişisel deneyimlerim açısından.

Yvette dairenin kapısını anahtarla açıyor ve içinde gerekenden fazla eşya olmayan, güneş ışınları ile pırıl pırıl, ferah bir daireye giriyoruz. Yerler kiremit rengi, sekizgen, seramik karolarla kaplı. Duvarlar beyaza boyanmış. Göz alıcı aydınlık biraz da ondan. Duvarlarda bel hizasına gelen yükseklikte, beyaz fon üzerine mor, sarı, mavi çiçeklerin yer aldığı seramik bordürler var çepeçevre. Mobilyalar koyu renk ve rüstik. Yvette’in bana uygun gördüğü odaya yerleşmem fazla uzun sürmüyor. Çok geçmeden plaja gitmek için hazırım.

(*)- Saracini, Orta Çağdan itibaren bazı Hristiyan yazarlar tarafından Müslüman korsanlar için kullanılan isimdir. Bazen sadece Müslüman yerine de kullanılmaktaydı.

Devam edecek…