Bu Roma Bir Başka Roma… (2)

Ertesi sabah saat yedi buçukta kalkıp, Il Palazzetto’da kaldığımız odanın eski tarz tahta panjurlarını açınca, hiç beklemediğim bir görüntü ile karşılaştım. Dudaklarıma bir gülümseme yayıldı. O sabah ve Roma’da kaldığımız süre boyunca her sabah benzer bir görüntü vardı. Her seferinde, İspanyol Merdivenleri’nde fotoğraf çektirmeye gelmiş, en az bir gelin ve damat çift oluyordu. Roma’nın görsel açıdan en ünlü ve romantik sayılan noktalarından birisi olduğu için, böyle özel bir günde çiftlerin fotoğraf çektirmek için burayı seçmeleri çok şaşırtıcı değildi aslında. Benim hayret ettiğim, sabahın o erken saatinde, evlenecek bir çift için vaz geçilmez kabul edilen kıyafetlerini tam tekmil kuşanmış olarak orada bulunmalarıydı. Çekimlere sanki gün ağarır ağarmaz başlamış gibiydiler. Bir önceki yazımda sözünü ettiğim, gün içinde merdivenlerde biriken kalabalık göz önüne alınınca, nikah töreni öncesinin güzel fotoğraf kareleri için sanırım başka çare de yoktu.

O sabah saat 7:30’da İspanyol Merdivenleri‘inde
gördüğüm çift
Bu kareyi de bir başka sabah saat 8:30’da çektim.
Etraf kalabalıklaşmaya başlamış bile.

Roma tatilimiz boyunca her sabah saat yedi buçukta kalktık. İkinci günümüzün programının biraz yoğun olduğunu kabul etmem gerek. Üstelik, günün tam ortasında bir tane rehberli gezi randevumuz vardı. Il Palazzetto’nun sahibi olan, yakınımızdaki Hotel Hassler’de kahvaltımızı yaptıktan sonra yola koyulduk. Aslında Roma’da gezilecek yerler birbirine çok uzak değildir. Çoğu yere yürüyerek gidebilirsiniz. Sabah gideceğimiz Colosseum (ya da İtalyanca adıyla Colosseo) ve yakınındaki Basilica di San Pietro in Vincoli de otele aşağı yukarı yarım saatlik bir yürüme uzaklığında yerlerdi. Ancak, o gün zamanı iyi kullanmamız gerektiği için metro ile gitmeye karar verdik. Otelin konumu bu açıdan mükemmeldi çünkü, İspanyol Merdivenleri’nin alt ve üst tarafındaki girişleri aynı zamanda Spagna metro istasyonunun iki girişinin de dibindeydi. Roma’da ilk olarak metroya bindiğimi belirtmeliyim. Bundan yaklaşık altmış sene önce Roma’da bir çocuk olarak yaşarken bir ara metro yapımı söz konusu olmuş, ancak bu amaçla yapılan kazma işlemleri sırasında o kadar çok tarihi eser çıkmıştı ki, kazılan yerler kapatılmış ve metrodan vaz geçilmişti. Sonra o işi nasıl çözdüler, bilmiyorum. Ama, sanırım bu hassas durum nedeniyle, günümüzde de Roma’daki metro ağı diğer Avrupa metropollerininkiler ile karşılaştırılamayacak kadar basit ve küçük.

Hotel Hassler

Kırmızı hatta olan Spagna durağından Anagnina yönünde metroya bindik. İkinci durak olan Termini, yani Roma’nın Merkez Tren İstasyonu’nda inip, mavi hatta geçtik ve Laurentina yönünde ikinci durak olan Colosseo’da indik. İstasyondan dışarı çıktığımızda kalabalıktan şok oldum diyebilirim. İğne atsan yere düşmüyordu. Çok sayıda turist grubu, rehberler, kendi başına gezmeye gelenler… Her taraf insan kaynıyordu. On sene önce, nikah sonrası burada çok güzel fotoğraflar çektirmiştik. Etrafta az sayıda turist vardı. Günümüzde böyle bir şey yapmak imkânsız olsa gerek. Ya da İspanyol Merdivenleri’nde resim çektiren çiftler gibi, sabahın çok erken saatlerinde gelmek lazım.

Uzun bir güne başlamadan önce iyi bir kahvaltı şart…
Hassler’in kahvaltısında Roma’nın ünlü tatlısı Maritozzo da var. Sol tarafta gördüğünüz bu tatlının tarihi
antik Roma’ya kadar gidiyor.
Bu da Sicilya’dan ünlü Caponata

Aylar öncesinde, normal giriş bileti bulamadığım için almak zorunda kaldığım turumuz saat 12’de başlıyordu. Buluşma yerinin neresi olduğunu tam olarak anladıktan sonra, Basilica di San Pietro in Vincoli’ye gitmek için Colosseo’nun arka tarafındaki tepeye doğru yürüdük. Hava mevsim normallerinin epeyce üstünde ve oldukça sıcaktı. Yokuştan çıkarken Colosseo’yu farklı bir açıdan görmek güzeldi.

Basilica di San Pietro in Vincoli‘ye gitmek için
çıktığımız yokuştan Colosseo‘ya bakış

Basilica di San Pietro in Vincoli, Roma’yı her ziyaret eden grup ya da kişinin gittiği bir bazilika değil. Kimileri açısından sosyal medyada popüler olan yerlere gitmek daha öncelikli olduğu için zaman kalmıyor olabilir. Ancak, meraklısı için önemli bir yer çünkü Michelangelo’nun (1475-1564) en ünlü eserlerinden birisi bu bazilikada bulunuyor. Bazilikanın bir diğer adı da Basilica Eudoxiana çünkü M.S. 442 yılında, İmparator III. Valentinian’ın eşi Eudoxia (aynı zamanda, İstanbul’un Theodosius surlarını inşa ettiren Doğu Roma İmparatoru II. Theodosius’un kızı) tarafından inşa ettirilmiş. Kilise, Aziz Peter’in Filistin ve Roma’da vurulduğu zincirleri saklamak üzere yaptırılmış. Bazilikanın ismindeki Vincoli kelimesi de Latince zincir anlamına gelen vincula kelimesinden geliyor. Söz konusu zincirler, kilisenin altar kısmının hemen altında sergileniyorlar. 1475 yılında bir restorasyon geçirmekle beraber, kilise günümüzdeki görünümünü 16. yüzyılın başında Papa II. Julius’un emri ile yapılan restorasyonlar sonucunda kazanmış.

Basilica di San Pietro in Vincoli

Kiliseyi çocukluğumdan aklımda kalan halinden çok daha aydınlık ve tertemiz buldum. Babam ile her gidişimizde hava kapalıydı da ondan mı aklımda biraz karanlık ve kasvetli kalmış, tam çözemedim. Zaten içeride, sol tarafta bir iskele vardı ve belli ki restorasyon sürmekteydi.

Aziz Peter‘in Filistin ve Roma‘da vurulduğu söylenen zincirler kilisenin
altar‘ının altında sergileniyorlar

Yukarıda belirttiğim gibi, insanların Basilica di San Pietro in Vincoli’yi ziyaret etme nedeni esas olarak, Rönesans sanatının şaheserlerinden biri kabul edilen, Michelangelo’nun Hz. Musa heykelinin burada olması. Heykel, Papa II. Julius’un, öldükten sonra gömülmek üzere, 1505 yılında sipariş verdiği bir mozolenin parçası olarak tasarlanmış ve yapılmış. Mozole, kilisenin sağ taraftaki koridorunda, altar’ın yakınında duruyor. Heykel 1513 yılında yapılmış. Ancak mozole tamamlanamamış çünkü, bu arada Papa tüm ilgisini ve kaynaklarını Vatikan’daki Aziz Pietro Bazilikası’nın yeniden yapımına yöneltmiş. Zaten, 1513 yılında ölen Papa da sonunda oraya gömülmüş. Dolayısıyla, Michelangelo’nun 1545 yılında tamamlayabildiği mozole gerçekte boş bir mezar. Yapımı 40 yıl süren mozolenin tasarımı aslında çok daha şaşalı imiş. Belirtildiğine göre, günümüzde gördüğümüz projenin her anlamda epeyce sadeleştirmiş bir hali. Mozolenin en dikkat çeken unsuru olan Musa heykelinde peygamber, On Emir’i alarak Sina Dağı’ndan indiği ve kavmini altın buzağıya taparken bulduğu an canlandırılmış. O nedenle, heykeldeki Musa’nın yüzü son derece kızgın ve gergin. Heykel de mozole de günümüzde çok daha beyaz. Belli ki, restorasyon sırasında yüzyılların birikmiş kiri titizlikle temizlenmiş.

Michelangelo’nun Papa II. Julius için yaptığı mozole ve
onun bir parçası olan Hz. Musa heykeli. Musa heykelinin üst tarafında, uzanmış durumda canlandırılan kişi Papa II. Julius. Ancak, Papa buraya gömülmediği için, mozole boş bir kabir aslında.

Yıllar önce, mozolenin ve Musa heykelinin dibine kadar gitmek ve heykeli çok yakından görmek mümkündü. Sonraki yıllarda sanat eserlerine yapılan saldırılar nedeniyle bu artık yapılamıyor. O nedenle heykelin sağ dizindeki o ünlü çizik de pek seçilemiyor. Eğer o zedelenmenin öyküsünü bilir ve dikkatli bakarsanız biraz seçebilirsiniz. Rivayete göre, Michelangelo Musa heykelini tamamladıktan sonra adete canlı gibi duran kendi eserinden o kadar etkilenmiş ki, “Konuş” diyerek elindeki çekici fırlatmış. Çekiç, heykelin dizine isabet etmiş.

Michelangelo’nun 1513 yılında yaptığı ünlü Hz. Musa heykeli

Michelangelo’nun neden Musa’yı boynuzlu olarak canlandırdığı hep merak edilir. Bu aslında, zamanında yapılan bir çeviri hatasından kaynaklanmış. Tevrat’ın 2. kitabı olan Exodus’da Sina Dağı’ndan inen Musa’nın alnında iki adet ışık hüzmesi olduğu belirtilmiş. İncil için İbranice’den Latince’ye yapılan çeviride (iki kelimenin birbirine çok yakın olması nedeniyle) bu kelime yanlışlıkla boynuz olarak çevrilmiş. Bu nedenle, 11. yüzyıldan itibaren, Orta Çağ ve Rönesans boyunca, pek çok eserde Hz. Musa boynuzlu olarak canlandırılmış. Sonradan her iki türlü, boynuzlu ve ışık hüzmeli canlandırmalar yapılmış.

Bazilikada ayrıca ünlü bir Bizans mozaiği de var. Aziz Sebastian’ın canlandırıldığı mozaik 7. yüzyılda yapılmış. Ancak, bu mozaik restorasyonun sürdüğü sol tarafta olduğu için bu sefer görmem mümkün olmadı.

Bir mimarlık şaheseri olan Colosseo neredeyse 2000 yıldan beri ayakta
Roma’nın aslında çok büyük olmadığını hep söylerim. Colosseo’nun önündeki Piazza del Colosseo‘dan Piazza Venezia’daki Kral II. Vittorio Emanuele
Anıtı‘nı (Vittoriano) görebilirsiniz.

Colosseo turumuzun zamanı yaklaşıyordu. Yokuş aşağı inmek çok daha kolay oldu. 8-9 dakikada Colosseo’ya geldik. Normalde, Colosseo ile birlikte yakınındaki Palatino Tepesi’nin ve Forum Romana’nın gezilmesini öneririm.  Zaten Colosseo ve bu iki yer birlikte Parco Archeologico del Colosseo, yani Colosseo Arkeolojik Parkı, olarak adlandırılıyor. Palatino Tepesi, Roma’nın üzerine kurulduğu yedi tepeden birisidir ve antik Roma’nın ilk kurulduğu yer kabul edilir. Tarih öncesi çağlardan beri burada yerleşim olmuştur. Ayrıca, Roma mitolojisine göre, burası aynı zamanda Roma’nın kurucuları kabul edilen Romulus ve Remus kardeşlerin doğduğu ve bir dişi kurt tarafından emzirilerek büyütüldüğü yerdir. Daha önce bataklık bir bölge iken, M.Ö. 7. yüzyılın sonundan itibaren 1000 yıldan fazla bir süre Roma’da kamusal yaşamın merkezi olan Forum Romana ise, büyük bir arkeolojik alan. Roma’nın hem Cumhuriyet hem de İmparatorluk dönemi boyunca buraya siyasi, dini, ticari ve yönetimsel açıdan önemli binalar, tapınaklar ve zafer takları yapılmış. Arkeoloji meraklılarının atlamak istemeyeceği bir yer burası. Ancak, benim daha önce birçok kez gittiğim bu iki yere bu sefer, vakit darlığından dolayı, biz gitmemeye karar verdik. Ben de bir dahaki sefer tekrar gitmek isterim. Uzaktan gördüğüm kadarı ile hem eskiden var olan eserler temizlenmiş ya da restore edilmiş hem de yeni kazılar yapılmış.

Roma’da gezerken hiç ummadığınız bir yerde ve beklemediğiniz bir anda karşınıza, son derece bakımlı ve dev atları ile atlı Carabinieri‘ler (İtalyan jandarması) çıkıyor. Genel olarak ikili geziyorlar. Atlarının asaleti ve sakin yürüyüşleri ile öyle bir etki yaratıyorlar ki, insanlar onların geçip gitmelerini büyülenmişçesine izliyorlar. Bazen durup, çevredekilerle konuştukları, hal hatır sordukları da oluyor. Günümüzde kask takan Carabinieri’ler ben çocukken kırmızı tüylü üçgen şapkaları ve soğuk havalarda giydikleri pelerinleri ile pek hoştular.

Şansımıza Colosseo turumuzun rehberi çok iyi idi. Kendisi hem arkeoloji bölümü mezunu olduğunu hem de halen sanat tarihi yüksek lisansı yaptığını söyledi. Gruptaki insanların ilgili olması hoşuna gitmiş olmalı ki, bir saat sürmesi gereken tur bir buçuk saat sürdü. Tüm sorularımızı ayrıntılı bir şekilde yanıtladı.

Flavius Amfiteatrı ya da daha çok bilinen adı ile Colosseo. Bu ikinci isim, bir zamanlar yakınında olduğu bilinen İmparator Nero’nun bronzdan yapılmış dev (antik Yunancada kolossos) boyuttaki heykelinden geliyor. Sağdaki çeşme, Benito Mussolini‘nin 1936 yılında yıktırdığı
Meta Sudans Çeşmesi.

Colosseo’nun girişi ve içerisi inanılmaz kalabalıktı. Rehberimizin belirttiğine göre, içeriye her yarım saatte bir 2000 ile 3000 kişi arasında ziyaretçi giriyormuş. Giriş biletleri sadece saatli olmakla kalmıyor, bir de biletlerin üzerinde yazan isimlerle kimlikler titizlikle inceleniyor. Kimliksiz olarak içeri kimse alınmıyor. İçeride belirli bir rota var. Onu izlemeniz gerekiyor. Ülkemize gelen turist sayısı ile övünen yetkililerin, sadece Colosseo’yu gezen turist sayısından bile haberi var mı, bilemiyorum.

On yıl süren restorasyonun sonunda Colosseo’nun muhteşem mimarisi daha çok gün yüzüne çıkarılmış. Yapının dışarıdan görünüşü bu şahaserin az bir bölümünü yansıtıyor. İnsan esas içeri girince etkileniyor.

2015 yılında restorasyona alınan Colosseo’da çalışmalar 10 yıl sürmüş. Bazı bölümlerde hala devam ediyor. Sonuç çok iyi olmuş bence. Tabiri caizse, yapının eli yüzü açılmış. Eski hali epeyce haraptı. Nasıl olmasın ki? Tüm Orta Çağ ve Rönesans boyunca, şehrin dibindeki büyük bir taş ocağı olarak kullanılmış. Roma’da gördüğümüz birçok ünlü kilisenin, en çok da Vatikan’daki Aziz Pietro Bazilikası’nın yapımında bu taşlar kullanılmış. Taşların sökülmesi ve götürülmesi için çalıştırılan işçiler, hayvanları ile birlikte burada adeta ayrı bir yerleşim ortamı yaratmışlar.

İçeriye her yarım saatte bir 2000 ile 3000 kişi arasında
ziyaretçi girdiği söyleniyor
Görevlilerin müdahale ve yönlendirmeleri ile aşağıda ve yukarı
katlarda insan kalabalığı kontrol altında tutulmaya çalışılıyor.

İnşaatına başlanması ve tamamlanması Flavius Hanedanı döneminde olduğu için Flavian Amphitheater olarak da anılan Colosseo, dünyada Roma İmparatorluğu’nun haşmetini simgeleyen belki de en ünlü yapı. Colosseo ismi ise, bir zamanlar yakınında olduğu bilinen İmparator Nero’nun bronzdan yapılmış dev (antik Yunancada kolossos) boyuttaki heykelinden geliyor. Günümüzde hala dünyanın en büyük amfiteatrı olan yapı, tarihte kendisinden önce bir tepe yamacına yapılan benzer büyüklükteki yapıların aksine, tek başına ve desteksiz ayakta olması ile de hayranlık uyandıran bir mimari yapıya sahip. Taş, tuğla ve betonun kullanıldığı bu şaheser neredeyse 2000 yıldan beri, onca tahribata karşın ayakta kalmış. Yapımına M.S. 70 ile 72 arasında bir zamanda, İmparator Titus Flavius Vespasian’nın emri ile başlanmış. O sırada, hala İmparator Nero döneminin geride bıraktığı kötü anılarıın pençesinde olan Roma’da, Vespasian’nın halkın eğlenmesi için yaptırmaya başladığı Colosseo’nun yer seçimi de manidar. Vespasian Colosseo için, Palatino, ve Roma’nın yedi tepesinden diğer ikisi olan Esquiline ve Celio tepelerinin arasında, daha önce Nero’nun sarayının bahçesine yaptırdığı yapay gölün bulunduğu yeri seçmiş. Bunun için, yapay göl kurutulmuş. Yapı, Vespasian’ın oğlu İmparator Titus zamanında, M.S. 80 yılında tamamlanmış.

Bir zamanlar üstü tamamen tahta bir zemin ile kaplı olan Colosseo’nun alt bölümleri. Gladyatörlerin yaşadığı ve vahşi hayvanların tutulduğu bu kısım o zamanlar kendine göre bir düzeni olan
bambaşka bir dünya imiş.
Günümüzde tabanın bir bölümü ahşap ile kapatılmış durumda. Bu şekilde, aşağıyı inceleyebileceğiniz bir platform oluşturulmuş.

Colosseo’nun mimarisi, kullanılan malzeme ve teknoloji açısından da son derece ilginç. Ana konstrüksiyon ve cephe için traverten, içerideki ikinci sıra duvarlar için volkanik tüf, en içerdeki bölge ve kemerler için beton kullanılmış. Ayrıca, rehberimizin dikkat çektiği önemli bir özellik de travertenlerin birbirlerine bağlanma şekilleri. Bunun için, üst üste dizilmiş bloklarda delikler açılmış ve buradan içeri kurşun ile eritilmiş demir karışımı sıvı olarak dökülmüş. Böylelikle, bloklar sabitlenmiş. Orta Çağda fark edilen bu demirler büyük bir yağmaya uğramış. Blokların bazıları oyularak demirler çıkarılmış.

Orta Çağ’da Colosseo’nun bloklarının demir ile birbirlerine tutturulduğu keşfedilince duvarların oyulduğu büyük bir yağmalama başlamış
Bu oyuktan içerideki demir güçlendiricilerin
bir örneğini görmeniz mümkün

189 metre uzunluğu, 156 metre eni ve 48 metre yüksekliği olan Colosseo’nun kapladığı alan 24.000 metre kare olarak belirtilmiş. Yaygın olarak düşünüldüğünün aksine, yuvarlak değil, elips bir yapı aslında. Tamamı 4 kat olan Colosseo’nun ikinci ve üçüncü katlarında, bir zamanlar her kemerin altında birer tane olmak üzere 166 heykel varmış. Karşılaşmaların yapıldığı, 76 metre uzunluğunda ve 46 metre genişliğindeki alan tahtadanmış. Ancak, akan kanlardan dolayı zemin kayganlaştığı için üstüne kum dökülürmüş. Bu gezi de öğrendiğim ilginç bilgilerden biri, bu kuma Romalıların arena demesi oldu. Günümüzde farklı karşılaşmaların yapıldığı büyük mekânlar için kullanılan bu kelime meğer aslen bu kumdan geliyormuş. Colosseo’da arenanın altında elbette bambaşka bir dünya varmış. Tahta zemin tamamen kapalı durumda olmadığı için bugün buraları yukarıdan görebiliyoruz. Gladyatörlerin yaşam alanları, hayvanların tutulduğu bölgeler, hepsi bu yer altı bölgesinde. Bir zamanlar buradan, gladyatörleri ve hayvanları arenaya çıkaran 80 tane asansör olduğu belirtiliyor. Ne zaman, kimin, hangi asansörle yukarı çıkarılıp, yer seviyesinde açılan kapaklardan arenaya adım atacağı, titizlikle yürütülen bir gösteri akışına göre yapılırmış. Tüm bu vinç ve asansörlerden oluşan karmaşık sistem, sonraki dönemlerde çıkan bir yangın ile yok olmuş.

Colosseo’nun altında bir zamanlar gladyatörleri ve vahşi hayvanları arenaya çıkaran 80 tane asansör varmış. Sonraki yüzyıllarda çıkan bir yangında bu sistem yok olmuş.

Colosseo’da yapılan bazı şenlikler günlerce sürermiş. Örneğin, M.S. 80 yılında, İmparator Titus’un Colosseo’nun açılışı için yaptırdığı gösteriler 100 gün sürmüş. Colosseo’da tipik bir gün şöyle tanımlanıyor: Sabah yırtıcı hayvanlar birbirleri ile dövüştürülüyor, öğle vakti idam edilecek kişiler yırtıcı hayvanlara atılıyor, öğleden sonra gladyatör karşılaşmaları yapılıyor. Güneşin altında saatlerce durmak kolay değil ama, bunun için de bir önlem düşünülmüş. Antik zamandaki Colosseo tasvirlerinde en tepede çubuklar görürsünüz. Taş ve tahtadan yapılan bu çubuklar kullanılarak, tepeye ortası açık dev bir örtü (velarium) örtülür ve seyirciler için böylece güneşten, kimi zaman da yağmurdan, korunma sağlanırmış.

Seyircileri göneşten ve yağmurdan korumak için Colosseo’nun tepesine
gerilen dev örtüye Romalılar velarium derlermiş

50.000 seyirci alabilen yapı, tüm sosyal sınıfların yararlanması düşünülerek tasarlanmış. Buna göre, toplumun asilleri, üst düzey yöneticileri ve zenginleri, sınıfsal derecelerine göre aşağıda farklı katmanlarda otururken, fakir halk ise karşılaşmaları en üst kısımdan izlermiş. İmparatorun locası ise, arenaya en hakim noktada, sol tarafta ve karşılaşmaları yakından görebileceği bir yükseklikte bulunuyor.

Romalıların gladyatör karşılaşmalarını halkı politikadan uzak tutmak, bir tür uyutmak için, kullandıkları hep söylenir. Eğer amaç bu ise, anlaşılan devletin ciddi bir parasal desteği söz konusu çünkü, tessera adı verilen biletler ücretsizmiş. Ayrıca, fakir halka bedava ekmek de dağıtılıyormuş. Halk biletlerin üzerinde Romen sayıları ile yazılı olan kapılardan Colosseo’ya girer ve yerine otururmuş.

52 numaralı tribün kapısı

Colosseo gladyatör karşılaşmaları (munera), vahşi ve egzotik hayvan avı simülasyonları (venationes) ve içi su doldurularak deniz savaşları simülasyonları (naumachia) için kullanılmış. Sicilya ile ilgili yazı dizimin Sicilya’da İki Hafta (14): Villa Romana del Casale başlıklı bölümünde, M.S. 4. yüzyılda yapılmış bu villadaki Büyük Av isimli mozaikten söz etmiştim. Bu muhteşem mozaikte, başkentteki gösterilerde kullanılan hayvanların imparatorluğun değişik bölgelerinde nasıl avlanıp kafeslere konduğunu, gemilerle Roma’ya taşındıklarını görebiliyorsunuz. Arzu edenler linki kullanarak bu yazıma kolay yoldan erişebilirler. Naumachia ile ilgili olarak da, daha önce Genova’daki Galata Müzesi’nde gördüğüm, 18. yüzyılda Charpentier- S. Berteaux tarafından yapılmış bir gravürü paylaşıyorum. (Yazının tamamı için: Şöyle Bir Liguria’ya Gidip Gelelim Dedik: Genova).

Charpentier- S. Berteaux tarafından 18. yüzyılda yapılmış bu gravürde Romalıların Colosseo benzeri yerleri su ile doldurarak nasıl deniz savaşları simülasyonları yaptıklarını görebiliyorsunuz.
(Genova Galata Müzesi)

Colosseo, M.S. 438 yılında İmparator III. Valentinian’ın gladyatör karşılaşmalarını yasaklaması ile beraber hızla önemini kaybetmiş. Yukarıda belirttiğim, Orta Çağ ve Rönesans sırasında yaşanan büyük yağmanın dışında, 14. yüzyılda yaşanan büyük bir deprem de yapıda büyük tahribat yapmış. 19. yüzyıldan itibaren Colosseo’nun önemi anlaşılmış ve kurtarma projeleri başlamış. 2015-2025 yılları arasında yapılan son çalışmalar ile bence insanlık   Colosseo’ya arkeolojik eser olarak hak ettiği saygıyı göstermiş olmuş.

Colosseo’nun yanındaki İmparator Konstantin Zafer Takı. Yaklaşık 25 metre yüksekliği olan tak, M.S. 315 yılında, İmparator Konstantin’in M.S. 312 yılında, Ponte Milvio Savaşı‘nda Maxentius‘a karşı kazandığı zaferi kutlamak amacıyla yapılmış.

Colosseo turu bittikten sonra, metro ile aynı hat üzerindeki bir sonraki durak olan Circo Massimo’ya gittik. Burası, İstanbul’un Roma döneminde Hipodrom, Osmanlı döneminde At Meydanı ve günümüzde Sultanahmet Meydanı olarak bilinen alan gibi, özellikle savaş arabaları yarışları için kullanılmış bir stadyum. Latince adı Circus Maximus. Tarihi İstanbul’dakinden çok daha eskiye gidiyor. Circo Massimo’nun yapım tarihi uzmanlar tarafından M.Ö. 6.yüzyılda, Roma’nın ilk Etrüsk kralı Lucius Tarquinius Priscus dönemi olarak belirlenmiş. (İstanbul’un tarihi hipodromu M.S. 203 yılında, Roma İmparatoru Septimius Severus zamanında yapılmış). Colosseo gibi, Orta Çağ ve Rönesans döneminde taşları insafsızca yağmalanmış. Günümüze, alanın oval biçiminden başka, pek bir şey kalmamış olan Circo Massimo bir zamanlar Roma İmparatorluğu’nun en büyük yarış alanı imiş. Bazı kaynaklara göre, 300.000 kişiye kadar oturma kapasitesi olan hipodrom farklı imparatorlar tarafından birkaç kere büyütülmüş. Batı Roma’nın yıkılmasından sonra önemini yitirmiş. Son olarak M.S. 549 veya 550 yılında kullanılmış. Bundan sonra, Konstantinopolis’teki (İstanbul) hipodrom popüler hale gelmiş. Bir zamanlar Circo Massimo’nun ortasında da Sultanahmet’te olduğu gibi, dikilitaşlar varmış. İki tane olan bu taşlardan birisini Piazza del Popolo’nun ortasında, diğerini ise, San Giovanni in Laterano Bazilikası’nın yanında görmeniz mümkün.

Circo Massimo

Görecek çok fazla bir şey olmasa da metrodan çıkıp yolun karşısına geçerek bu tarihi alana yukarıdan bakabilirsiniz. Bizim o günkü rotamız açısından burada kısa süreliğine durmak hiçbir sorun yaratmadı çünkü zaten yolumuzun üstünde idi.

Babamdan bana kalan bu kitap antik Roma hakkında hem görsel
hem de metin olarak bilgi dolu

Madem ki, bu site sadece gezmek, görmek değil, anılarla da ilgili, o zaman buraya babamın neredeyse 60 sene önce Roma ile ilgili aldığı bir kitaptan Circo Massimo üzerine iki kare de koymak istiyorum. Evde babamın bana verdiği kitapların arasında buldum bu kitabı. O zaman teknoloji bu kadar ileri değildi elbet. Tarihi yerlerin AI aracılığıyla geçmişteki hallerinin canlandırılmasını hayal bile edemiyorduk. Ama, insanoğlu hep yaratıcı idi. Bu kitap da o anlamda günümüzde bile takdir edilecek bir kaynak. Birinci karede Circo Massimo’nun 1960’ların sonundaki halini görüyorsunuz. İkinci kare ise, bu fotoğrafın üzerine, yapının geçmişte olduğu hali düşünülerek yapılmış eklemelerin bulunduğu saydam bir sayfanın konması ile elde ediliyor.

Kitapta yer alan Circo Massimo bölümünde tarihi hipodromun 1960’ların sonundaki görünümü
Circo Massimo’nun antik Roma döneminde nasıl bir yer olduğunu yukarıdaki fotoğrafın üzerine, yapının geçmişte olduğu hali düşünülerek yapılmış eklemelerin bulunduğu saydam bir sayfayı çevirerek görebiliyorsunuz. Çocukken, bu kitap ve bu seriden diğer kitaplarla saatler geçirirdim.

Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi, antik Roma’da değişik tür karşılaşmalar için farklı mekânlar inşa edilmiş. Günümüzde Piazza Navona’nın bulunduğu yerdeki Domitian Stadyumu tamamen atletizm karşılaşmaları için kullanılırken, Circo Massimo’da at yarışları, Colosseo’da ise gladyatör karşılaşmaları yapılırmış. Bugünkü rotamızın üstünde olan ve gece gördüğümüz Teatro di Marcello ve benzerleri ise sanatsal gösteriler ile tiyatro oyunları için inşa edilmiş.

Tekrar metroya bindik ve yine bir sonraki, Piramide durağında indik. Buradan yürüyerek benim de Roma’nın hiç bilmediğim, ilk olarak gideceğim bir semtine gideceğiz. Ama ondan önce çevrede fotoğraflarını çekmeye değer birkaç şey var. Onlardan da kısaca söz etmeli.

Caius Cestius Piramidi ve Porta San Paolo kapısı

Bu metro durağının adı öylesine konmamış. Yeryüzüne çıkınca burada, Mısır’dakilerin boyutunda olmasa da, beyaz taştan yapılmış bir piramit olduğunu göreceksiniz. Bana oldum olası çok sevimli gelmiştir bu piramit. Romalılar Kleopatra’nın ölümünün ardından, M.Ö. 31 yılında Mısır’ı fethettikten sonra cenaze ve ölü defnetme ritüelleri açısından onların adetlerinden epeyce etkilenmişler. Bu arada, mezar olarak piramit yapma modası yaygınlaşmış. Bugün Roma’da sadece bu piramit mezar olsa da, zamanında şehrin değişik yerlerinde birkaç tane varmış. Zaman içinde yıktırılmışlar. Bu görülen mezar, tanrılar için düzenlenen festivallerin organizasyonu ile ilgilenen üst düzey yöneticilerden biri olan Caius Cestius’a ait. M.Ö 18-12 yılları arasında, Via Ostiense’nin üzerinde yapılmış. Yüksekliği 36.4 metre. Oturduğu kare taban yaklaşık 30×30 metre boyutunda. Üzerindeki bir yazıdan anlaşıldığına göre 330 günde yapılmış. Birkaç yüzyıl sonra, İmparator Aureliano döneminde, yeni yapılan şehir duvarına katılmış. Burası Orta Çağ döneminde epeyce yağmalanmış. İçinde güzel freskler olduğunu okudum ancak, görmek için özel randevu alınması gerekiyormuş. Okuduğum yorumlar arasında verilen telefondan bir görevliye ulaşıp bunu başarabilen kimse yoktu. Vaktiniz ve sabrınız varsa, siz deneyebilirsiniz belki. Piramidin yakınında görülen kapı, 3. yüzyılda yapılan Aureliano Surları’nın güney kapılarından birisi olan Porta San Paolo.

Piramidin yanından, Roma’nın Testaccio semtinin kalbine doğru yürüyoruz. Yukarıda belirttiğim gibi, Roma’nın bu bölgesine daha önce hiç gelmemiştim. Zaten, eskiden tamamen işçi mahallesi olan bu semtin yıldızı 1960’lardan itibaren parlamaya başlamış. Bizi havaalanından otele götüren şoför gibi, çoğu Romalı için burası Roma’nın gerçek ruhunun yaşadığı, şehrin en lezzetli yemeklerinin, gerçek Roma mutfağı tabaklarının tadılabildiği bir semt. “Üstelik Trastevere’de olduğu gibi, dünyanın parasını da ödemezsiniz”, diye eklemişti kendisi. Biz akşam için Trastevere tarafına gitmeyi plânlamıştık ve orada gittiğimiz restorandan da çok memnun kaldık ama Testaccio’da da tadı damağımızda kalan ufak bir deneyimimiz de oldu neyse ki.

Tiber nehrinin sol kıyısında bulunan Testaccio’nun mutfağının dışında, tarihi ve arkeolojik bir özelliği de var. Semtin adı Latince kırılmış amfora parçaları demek olan testae kelimesinden geliyor. Roma döneminde, M.S. 1. yüzyıldan itibaren, imparatorluğun uzak eyaletlerinden amforalar içinde gelen şarap ve zeytinyağı yakındaki nehir limanı Emporium’da karaya çıkartılırmış. Boşaltılan amforalar Testaccio’da kırılır, düzenli bir şekilde üst üste yığılırmış. Öyle ki, zamanla burada kırık amforalardan, bugün 54 metre yüksekliği olduğu söylenen, ufak bir tepe olmuş. Semtin ortasında yükselen bu tepeye Monte dei Cocci ya da Monte Testaccio deniyor. (Antik zamanlardaki ismi Mons Testaceus). Üstünde ağaçlar ve otlar büyümüş tepenin çevresi 1 kilometre kadar. Belli noktalarda çömlekleri daha açık seçik görebiliyorsunuz. Söylendiğine göre, çömleklerin en iyi görülebileceği yerler, tepenin içine kazılarak yapılmış trattoria ya da barların içi. Tepeyi bütün olarak kavrayabilmek içinse, oraya bakan restoranların terasları öneriliyor. Biz çıkmadık ama, Monte Testaccio’ya tırmanmak için düzenlenen özel turlar da var.

54 metre yüksekliği olduğu söylenen Monte dei Cocci ya da Monte Testaccio tepesi Romalılar tarafından kırılarak imha edilen boş amforalardan geriye kalan parçalardan oluşmuş. Zamanla
tepenin üstünde otlar ve ağaçlar yeşermiş.

Orta Çağ’da Testaccio çeşitli kutlamalar ve etkinlikler için kullanılan bir bölge olmuş. Monte Testaccio’nun çevresi yüzyıllar boyunca boş olarak kalmış. 19. Yüzyılın sonundan itibaren Via Ostiense boyunca açılan imalathanelerde çalışan işçilerin yerleşim bölgesi olmaya başlamış. Bu nedenle yoğun bir yapılaşma başlamış. 1921 yılında Rione (Roma’nın idari bölgelerine verilen isim) yapılmış.

Bir dönem, Testaccio Tepesi’nde grottini adı verilen ve mahzen ya da ahır olarak kullanılan kovuklar oyulmuş. İşte günümüzdeki trattoria, restoran ve bar olarak hizmet veren yerler bu grottini denen kovuklar aslında. Biz Testaccio’ya vardığımızda artık riposo saatleri başladığı için bu yeme-içme yerleri ya kapanmak üzere ya da kapalıydı. Colosseo turumuz uzun sürdüğü için biraz geç kalmıştık. Neyse ki, 15:30’da kapandığını okuduğum Testaccio Pazarı’na ucundan da olsa yetişebildik.

Kapanmasına çok kısa bir süre kala yetişebildiğimiz Mercato Testaccio‘ya yani Testaccio Pazarı‘na vardığımızda çoğu dükkan kepenklerini kapatmıştı
Damağına düşkün olanların övdüğü Testaccio Pazarı’nda az sayıda açık yer kalmıştı. O kadar kısa sürede seçim
yapmak zor oldu doğrusu.

Testaccio Pazarı bir semt pazarı. Ben aslında, çocukluğumdan Roma’da hatırladığım semt pazarları gibi, buranın açık havada olduğunu düşünmüştüm ama öyle değil. Üstü kapalı bir alan. Burada, bir pazarda olması beklenen ürünlerin yanında, yiyecek-içecek stantları var. Son yıllarda, damak zevkine düşkün yerli ve yabancıların gittiği, bazılarının müdavim olduğu yerler. Roma ve ait olduğu Lazio bölgesinin sokak lezzetlerini, kimi yerlerde şarap veya bira eşliğinde tadabilirsiniz.

Neyse ki, birer tane Suppli yeme fırsatımız oldu.
En alt sıradaki çeşit çeşit Suppli arasında biz klasik olan türü tercih ettik.

Ne yazık ki, biz oraya vardığımızda, pazarın dış kepenkleri henüz kapatılmamış olsa da içerideki dükkânların çoğu kapanmış ya da kapanmak üzere idi. Yine de leziz birer Suppli yeme fırsatımız oldu. Bir bankın üzerinde alelacele yediğimiz o Suppli’nin tadını şehirde daha kelli felli yerlerde yediklerimizde bulamadık doğrusu. O kadar lezizdi. Suppli, daha çok bilinen Sicilya’daki Arancini’ye benzer ama biçim, sos ve malzeme olarak biraz farklıdır. İkisi de kızarmış pirinç krokettir aslında. Yediğimiz Suppli beni Roma’da okul günlerime götürdü. Her birinin başında son sınıflardan bir öğrencinin oturduğu uzun masalarda yemek yerdik. En sevdiğimiz yemek Suppli idi. Büyük porselen kâsede gelen Suppli dağıtılınca, artan olup olmadığını heyecanla izler, fazladan bir tane daha yeme fırsatımız olacak mı diye endişelenirdik.

Piazza Testaccio

Semt öğle dinlenmesine geçmeden biraz çevrede yürüyüp, Piazza Testaccio’daki bir kafede kahve içtik. Meydan, 1905 yılında yapılmış. Eskiden semt pazarı burada, benim beklediğim gibi açık havada imiş. 2015 yılındaki bir yeniden düzenlemeden sonra Via Galbani’deki kapalı yere taşınmış. Aynı yıl, 1927 yılında mimar Pietro Lombardi tarafından burası için tasarlanan, ancak birkaç yıl sonra zemindeki çökme nedeniyle Piazza dell’Emporio’ya taşınan çeşme orijinal yerine, yani meydanın ortasına geri getirilmiş. Çevresinde ağaçlar olan meydan o saatte çok sakindi. Oturduğumuz kafe çevredeki tek açık mekandı.

 Testaccio’da görebileceğiniz başka yerlerin arasında, günümüzde Modern Sanat Müzesi olan eski mezbaha Mattatoio ve “Katolik Olmayanlar Mezarlığı” var. Mezarlığın önünden geçtik ama içine girmeye vaktimiz olmadı. İngiliz şairler Shelley ve Keats ile çeşitli milletlerden tanınmış birçok sanatçı ve aydının burada gömülü olduğunu ve bazı mezarların anıtsal güzellikte olduğunu biliyorum. Mezarlık, Protestan ya da İngiliz Mezarlığı olarak da biliniyor. 1716 yılında Papa XI. Clement’in sürgündeki Stuart Hanedanı üyelerinin Piramid’in önüne gömülmesine izin vermesi ile bu alan kullanılmaya başlanmış. Önceleri sadece Katolik olmayan Hristiyanlar için kullanılırken, daha sonra tüm dinlere açılmış. Günümüzde Müslümanlar ve Budistler de buraya gömülüyorlar.

Yorgunluğumuzu biraz giderdikten sonra, Tiber nehri üzerindeki köprülerden Ponte Sublicio’yu yürüyerek geçip karşı kıyıdaki Porta Portese tarafına geçtik. Hedefimiz yakınındaki, Roma’nın ünlü restoran, bar ve otel bölgesi Trastevere’ye gitmek. Akşam yemeğini de orada yiyeceğiz. Testaccio Meydanı’ndan köprüye giderken köprünün başlangıç noktası olan yer aynı zamanda, daha önce söz ettiğim, bir zamanlar antik Roma’da ticari malların boşaltıldığı Emporium nehir limanı.

Ponte Sublicio üzerinden Tiber Nehri. Burası aynı zamanda antik Roma döneminde Emporium limanının bulunduğu yer.

Trastevere bölgesinde gezdiğimiz yerlere geçmeden önce, köprünün karşı kıyısındaki Porta Portese’den biraz bahsetmek istiyorum. İsminden de anlaşılacağı üzere, burası bir şehir kapısı. Günümüzdeki kapı, 17. yüzyılda yapılmış. Romalılar döneminde adı Porta Portuensis imiş. Birinci yazımdan hatırlayacağınız Papa VIII. Barberini tarafından yıktırılıp, mimarlar Giulio Buratti ve Marcantonio De Rossi’ye sipariş verilmiş. Ancak, kendisi öldüğü için kapının bitirilmesi bir sonraki Papa X. Innocent Pamphilj (onu da Piazza Navona’dan anımsayacaksınız) zamanında olmuş.

Bu kısa tarih bilgisinden sonra buranın neden ünlü olduğuna geçelim. Porta Portese, her Pazar günü burada kurulan Roma’nın en popüler bit pazarı ile ünlüdür. Her çeşit antika eşyanın yanında, türlü türlü giyim, vintage çantalar, kemerler, eski kitap ve benzeri görürsünüz burada. Vaktiniz varsa ve özellikle çantanıza, cüzdanınıza dikkat etmeniz koşuluyla, bu pazara gitmenizi öneririm. Bir şey almasanız da eğlenceli bulabilirsiniz. Benim çocukluk anılarım burada satıldığını gördüğüm tuhaflıklarla doludur. Bunların arasında kullanılmış takma dişlerin ayrı bir yeri var. Bir tezgâhta gördüğüm bir kutu dolusu takma dişin oradaki bir bardak suyun içinde şöyle bir çalkalanıp insanlar tarafından denenmesi hala gözlerimin önündedir. Suyun da öyle değiştirildiği falan yoktu bu arada. Herkes denemek istediği dişi aynı suya daldırıyordu. 60 yıl önce ortalıkta bu kadar virüs ve bakteri mi yoktu ya da insanlar daha mı dayanıklıydı, bilemiyorum. Hala midemi kaldıran bu görüntünün yanında, bir başka tezgâhta her tür ve numaradan numaralı gözlüğün deneniyor olması çok masum kalmıştı haliyle…

Trastevere sokakları

Navigasyonun bizi yönlendirdiği çeşitli yanlış yerlerden sonra nihayet Basilica di Santa Cecilia’yi bulduk. Buna rağmen, Testaccio Meydanı’ndan buraya gelmemiz sadece 17 dakika sürdü. Hazin bir hikayesi olan Azize Cecilia’ya ithaf edilmiş bu kiliseye daha önce hiç gelmemiştim ama onun canlandırıldığı o ünlü heykeli sanat kitaplarından biliyordum.

Basilica di Santa Cecilia
Avlunun ortasındaki cantharus adı verilen
dev boyuttaki vazo Roma döneminden

Müzisyenlerin koruyucusu olan Azize Cecilia M.S. 230 yılında Romalılar tarafından Hristiyanlığı yaymaya çalıştığı ve özellikle Romalı bir asil olan eşi Valeriano’yu paganlıktan bir Hristiyana dönüştürdüğü için şehit edilmiş. Kendisinin işkence edilip öldürüldüğü ev, tam da günümüzde gördüğümüz bazilikanın bulunduğu yerde imiş. Cecilia üç gün boyunca evinin bodrumundaki hamamda çok yoğun buhar altında nefessiz kalarak ölmesi için tutulmuş. Üçüncü günün sonunda, ölüsü ile karşılaşmayı bekleyen işkencecileri hala canlı olduğunu görmüşler. Bunun üzerine, kafasının kesilmesine karar verilmiş. Usul gereği, o zamanlar cellat idam edilecek kişinin boynuna baltasını üç kere indirebilirmiş. Söylentiye göre, Cecilia’nın boynuna üç darbe vurulduğu halde kafası bedeninden ayrılmamış. O vaziyette bırakılan Azize, günlerce acı çekerken, bir yandan ilahiler söylemeye devam etmiş. Onun bu boynu kesik halinin canlandırıldığı heykeli kilisenin altarı’nın hemen altında görebilirsiniz. Heykel, Stefano Maderno tarafından 1600 yılı civarında yapılmış. Kilisenin tarihi 5. yüzyıla kadar gidiyor. 6. yüzyılda basit bir bazilika halini almış ancak, gerçek bir bazilika olması 9. yüzyılda, Papa I. Pasquale zamanında olmuş. Sonradan, en kapsamlısı 17. yüzyılda olmak üzere, defalarca elden geçirilmiş ve değiştirilmiş. Tavandaki, “Santa Cecilia’nın İlahi Konuma Yükselmesi” freski 1727 yılında Sebastiano Conca tarafından yapılmış. Apsis’teki mozaik 9. yüzyıldan. Ortada Hz. İsa, sol başta ise elinde kilisenin modelini tutan Papa I. Pasquale var. Onun başının çevresindeki halenin kare şeklinde olması mozaik yapılırken hayatta olduğunu gösteriyor. Başının üstündeki palmiye ağacının dalına konmuş olan Zümrüdüanka kuşu, Dirilişi temsil ediyor. I. Pasquale’nin yanında sırayla Azize Agatha ve Aziz Paul var. İsa’nın diğer yanında, Aziz Peter, onun yanında kendisi de daha sonra katledilen ve Aziz olan Cecilia’nın kocası Valeriano ve Azize Cecilia’nın kendisi bulunuyor. İki Azize de asalet göstergesi olarak, Bizanslı prensesler gibi taç takmışlar ve kırmızı ayakkabı giymişler.

Biz içeri girdiğimiz sırada kilisede bilmediğimiz
bir dilde ayin yapılıyordu
Stefano Maderno‘nun can çekişen Azize Cecilia heykeli

Biz kiliseye girdiğimiz zaman, hiçbir şekilde bize aşina gelmeyen, çok değişik bir dilde ayin vardı. Doğrusu çok merak ettik. Latince ya da İtalyanca olmadığı kesindi de acaba hangi dildeydi? Çok merak ettim. Katılanlar kalabalık bir gruptu. Daha sonra konuştuğum bir görevlinin de bu konuda en ufak bir bilgisi yoktu. Dünyanın her yerinden, kendi dillerinde ayin yapmak için müracaatlar olduğunu ve yer ayırtıldığını ancak, bu grubun kimler olduğunu bilmediğini söyledi.

Gelmeden, burada Pietro Cavallini’nin (1250-1330) Kıyamet isimli bir freskinin olduğunu okumuştum. Apsis’in karşı cephesinde bir yerde olduğu aklımda kalmıştı. Onun için, kilisenin içinde, kapının yakınında ararken yandaki bir kapıdan siyahi bir rahibe çıktı. Herhalde halimden belliydi ki, ben bir şey demeden, neyi aradığımı sordu. Söyleyince, kiliseden dışarı çıkıp, hemen sağ tarafta, manastır kısmına gitmemiz gerektiğini söyledi. 13. yüzyılda yapılan fresk, 1500’lü yıllarda, kilisenin bu kısmı manastıra dönüştürülürken, üzeri sıvanarak kapatılmış ve 20. yüzyılda yapılan bir restorasyon sırasında rastlantıyla bulunmuş. Rahibenin dediği gibi yaptık. Dışarıda, sağ tarafta bir demir kapı vardı ama, kapı duvar misali, sıkı sıkı kapatılmıştı. Yine de yılmadım. Orada gördüğüm zile bastım. Kapı açıldı. İçeride, bizi karşılayan görevliye freskleri görmeye geldiğimizi söyleyince, manastıra bağış olarak, kişi başı üçer Euro rica etti. Böylece, freskleri görme şansımız oldu. Uzmanlar, bu güzel fresklerin sanat tarihi açısından öneminin, sanatsal tarz olarak Batı resminin Bizans sanatından ayrılmaya başlamasının açık ifadesini belgelemesinden kaynaklandığını belirtiyorlar.

Azize Cecilia Bazilikası’nda Pietro Cavallini’nin Kıyamet isimli freskinden

O gün, Pietro Cavallini’nin bir başka eserini de bir sonraki durağımız olan Basilica di Santa Maria in Trastevere’de gördük. Bu kez, 1291 yılında Meryem Ana’nın yaşamını bir seri olarak resmettiği bir mozaikle çıktı karşımıza. Apsisteki ana mozaik ise 1140 yılında yapılmış. Santa Maria in Trastevere Bazilikası’nın, Roma’nın büyük olasılıkla ilk resmi Hristiyan ibadethanesi olduğu belirtiliyor. 3. yüzyılda inşasına başlanıp, M.S. 340 yılında bitirilmiş. Daha sonra burası da sayısız restorasyon geçirmiş ama kilisenin ana yapısı bozulmamış. Çan kulesi de dahil olmak üzere, kilisenin çoğunlukla 12. yüzyıldaki hali korunmuş. Tipik 13. yüzyıl sanatı olduğu söylenen kilisenin yer mozaikleri de ayrıca güzel.

Basilica di Santa Maria in Trastevere
Pietro Cavallini’nin buradaki eseri Meryem Ana‘nın yaşamını
resmettiği bir mozaik. (Apsis’te yan yana dizilmiş görülen
koyunların altındaki sıra)
Bazilikanın tavanı
Yerdeki mozaikler 13. yüzyıldan
Kaynaklarda Santa Maria in Trastevere Bazilikası’nın Roma’daki ilk resmi Hristiyan ibadethanesi
olabileceği belirtiliyor

Akşam yemeğini Trastevere’nin ünlü restoranı Nannarella’da yedik. Burası, bölgenin diğer ünlü restoranlarının çoğu gibi, rezervasyon almayan bir mekân. Önünde çok uzun kuyruk olduğunu okumuştum. Nitekim, ilerleyen saatlerde biz de yemek yiyenleri ağzı sulanarak izleyen insanların oluşturduğu uzun kuyruğu gördük. Sırf bu nedenle gitmeye hiç yeltenmeyenler bile var. Ben neyse ki, bir blogda normal yemek saatinden biraz önce gitmenin çok yararlı olduğunu okumuştum. Biz de öyle yaptık. Saat akşam 6’da kapısındaydık ve hemen oturtulduk. Her ihtimale karşı listesini yaptığım yöredeki diğer ünlü restoranları dolaşmamıza hiç gerek kalmadı. Nannarella’dan, yemeklerden ve servisten çok memnun kaldık. Bize Hintli görünümlü, çok iyi bir garson baktı. Nereli olduğuyla ilgili olarak tereddüt etmemin nedeni, genelde Hintlilerin alışkın olduğumuz aksanlı İngilizcesi yerine, mükemmel bir İngiliz aksanı ile konuşuyor olması idi. Gecenin ilerleyen saatlerinde kibarca aslen nereli olduğunu sordum. Hindistanlı olduğunu söyleyince İngilizcesi ile ilgili gözlemimizi söyledik. Gururla, “Ama, ben Güney Hindistanlıyım, efendim”, dedi. Demek ki, o bölgenin böyle bilmediğim bir özelliği varmış. Garsonun İtalyancası da gayet iyiydi. Eskiye göre çok kozmopolit bir ülke olan İtalya’da ve Roma’da artık, etnik olarak İtalyan olmadığı derisinin renginden ya da tipinden çok belli insanların mükemmel İtalyanca konuşması sıradan bir olay haline geldi. Genellikle genç olan bu insanlar, büyük olasılıkla ya İtalya’ya çok küçük yaşta gelmiş ya da burada doğup büyümüş göçmenler.

Rezervasyon almayan Nannarella’ya erken
gidilmesini öneren blog yazarına minnetarım.
Domates, mozzarella, hamsi ve jambonlu üç Bruschetta
Solda Pinsa, sağda patlıcan ve patates köfteleri
Brunello di Montalcino DOCG Annata 2020

Nannarella, yüz yıla yakın bir geleneğe sahip. Gerçek Roma mutfağının kendine özgü yemeklerinin iyi malzeme kullanılarak müthiş lezzetlere dönüştürüldüğü bir restoran. Domates, mozzarella, hamsi ve jambonlu üç Bruschetta ile başladığımız yemeğe, bir Caccio e Pepe tarzı (mozzarella ve karabiberli) Pinsa ile devam ettik. Pinsa, zaman içinde değişim gösterse de antik Roma’dan günümüze ulaştığı söylenen bir tür Pizza. Farkının hem daha uzun mayalanma süresi (48-72 saat arası) hem de kullanılan un olduğu söyleniyor. Normal pizzaya göre daha küçük ve oval şekli olan Pinsa (Pinse çoğulu) buğday unu, soya unu ve pirinç unundan yapılan bir karışım ile hazırlanıyor. Pinsa’nın yanında, bir de patlıcan ve patates köfteleri paylaştık. Yemekte, Toskana bölgesi, Montalcino şehri yamaçlarında yerleşik I Palazzi Şaraphanesi’nin kendi bağında ürettiği 100% Sangiovese üzümlerinden yapılan Brunello di Montalcino DOCG Annata 2020 şarabını içtik. Tatlı olarak, birer espresso ve Sicilyanın batı kıyısında yerleşik Cantine Pellegrino Şaraphanesi’nin 100% Muscat of Alexandria (yerel ismi Zibibbo) üzümlerinden yaptığı Passito di Pantelleria DOC 2023 tatlı şarabı eşliğinde, Nannarella’nın çok methedilen tatlısı Tiramisù espresso’sunu yedik. Midemde onun için de yer kalmış olmasına sevindim doğrusu.

Passito di Pantelleria DOC 2023 tatlı şarabı ve espresso kahve eşliğinde Nannarella’nın ünlü tatlısı Tiramisù espresso

Yemek sonrası, Trastevere’den otelimize doğru, bu kez farklı bir yoldan yürüyemeye başladık. Rotamızın özellikle, Tiber nehri üzerindeki Tiber Adası’ından (Isola Tiberina) geçmesini planlamıştım. Tiber Adası, tıpkı Paris’te Seine nehrinin üzerindeki L’île de la Cité ve L’île Saint-Louis gibi, doğal bir ada. Trastevere’den Tiber Adası’na bir yaya köprüsü olan Ponte Cestio köprüsünden geçtik. (Adanın uç noktasını kullanarak, araba ile nehrin karşı kıyısına geçişi sağlayan bir başka köprü, Ponte Garibaldi de var). Tiber Adası, öteden beri hastaların iyileştirilmesi ile ilintili olmuş. M.Ö. 291 yılında, Roma’yı çok ciddi bir veba salgını etkisi altına alınca, Roma’nın nüfusunun büyük çoğunluğu yok olmuş. Roma’nın dini liderleri bunun üzerine antik Yunanistan’daki, tıp ve sağlık tanrısı Asklepios’a adanmış bir tapınağın bulunduğu Epidaurus kentine gemi ile bir heyet göndermişler. Amaçları, salgını durdurur umuduyla, buradan tanrı Asklepios’un bir heykelinin getirilmesi imiş. Giden heyet, bunun yerine, Asklepios’un simgesi olan bir yılan ile dönmüşler. Romalı şair Ovid’in Metamorfoz adlı eserinde söz ettiğine göre, yılan gemiden atlayıp, adaya yüzmüş. Bunun tanrı Asklepios’un bir dirilişi olduğuna inanan Romalılar yılanın karaya çıktığı noktada kendisine adanmış bir tapınak ve şifahane yapmışlar.  Günümüzde bu tapınağın kalıntılarının, İmparator III. Otto tarafından 998 yılında yaptırılan San Bartolomeo Kilisesi’nin altında olduğunu okudum. 1582 yılına gelindiğinde, Hospitalier olarak bilinen tarikata bağlı İspanyol keşişler adada bir hastane kurmuşlar. Fatebenefratelli Hastanesi olarak bilinen hastane günümüzde, tam teşekküllü olarak, hâlâ hizmet veriyor. Son derece güzel aydınlatılmış olan adada yürürken hem Aziz Bartolomeo Kilisesi’nin hem de hastanenin önünden geçtik ve Ponte Fabricio köprüsünün üzerinden Tiber nehrinin karşı kıyısına geçtik.

Ponte Cestio köprüsü ile Isola Tiberina‘ya (Tiber Adası) geçerken uzakta
araba ile karşı kıyıya geçişi sağlayan Ponte Garibaldi görünüyor
San Bartolomeo Kilisesi
Günümüzde Ospedale Isola Tiberina adını alan
Fatebenefratelli Hastanesi

Doğrusu, bu rotayı seçmemin nedeni, Roma’nın en ilginç yapılarından biri olan Teatro di Marcello’yu (Marcellus Tiyatrosu) gece de olsa eşime göstermek içindi. Colosseo’dan çok daha eski olan Teatro di Marcello’nun onun mimarisine ilham verdiği düşünülüyor. Daha önce belirttiğim gibi, burası tamamen sahne sanatlarına ayrılmış. Aslında, inşa edilmeden çok önce de, M.Ö. 179 yılından beri, burada bulunan Apollo tapınağına bağlı bir tiyatro olduğu söyleniyor. Yapımına Julius Caesar zamanında başlanmış ancak, açılışı M.Ö. 13 veya 11 yılında, İmparator Augustus tarafından yapılmış. İmparator tiyatroya, M.Ö. 27 yılında zamansız bir şekilde ölen, kız kardeşi Octavia’nın oğlu ve kendi veliahtı Marcus Claudius Marcellus’un adını vermis. Binanın çapı 130 metre. Colosseo’da olduğu gibi üstü velarium denen dev bir örtü ile kapatılabilen tiyatronun kapasitesinin 15.000 ile 20.000 arasında olduğu söyleniyor.

Teatro di Marcello
Tamamlanıp açılması Colosseo’dan yaklaşık 100 yıl önce olan Teatro di Marcello’nun mimarisi ona ilham vermiş. Tamamen tiyatro ve sanatsal gösteriler için kullanılan Marcello Tiyatrosu’nun 16. yüzyılda üstüne iki kat daha çıkılarak bir saray yaptırılmış. Tiyatronun yakınındaki kalıntılar
Bellona Tapınağı ve Apollo Tapınağı’na ait.

M.S. 4. yüzyılda hala tiyatro olarak kullanılan yapının bundan sonraki serüveni belki de onu en ilginç yapan yönü. Bir ara, Tiber nehri kıyısındaki stratejik konumu nedeniyle, kaleye dönüştürülmüş. 16. yüzyılda, tiyatro binasının o dönem sahibi olan Savelli ailesi, mimar ve ressam Baldassarre Peruzzi’ye (1481-1536) yapının tepesine  bir saray yaptırmış. Tiyatro ve saray 200 yıl sonra Orsini ailesine geçmiş. Palazzo Orsini olarak adı geçen sarayın bir bölümü 1994 yılından beri Malta’nın Vatikan’daki Büyükelçiliği olarak kullanılıyormuş. Asıl tiyatronun bulunduğu aşağıdaki katlar 100 yıl kadar önce Roma Belediyesi tarafından satın alınmış ve 1926-1932 yılları arasında restore edilmiş. Bu sırada, yüzyıllar boyunca çevresinde düzensiz bir şekilde yapılan binalar yıkılmış. Tiyatronun çevresinde görülen kalıntılar, Roma mitolojisinde savaş tanrıçası olan Bellona’ya ithaf edilmiş Bellona Tapınağı (M.Ö. 296) ve Apollo Tapınağı’na (M.Ö. 431) ait.

Bir başka gün ziyaret edip terasına çıkacağımız
Vittoriano Anıtı

Daha sonra birkaç kez önünden geçeceğimiz Teatro Marcello’yu gece görmek ayrı güzeldi. Aslında Roma, gündüz ayrı gece ayrı güzeldir. Babamın bizi arada bazı geceler arabaya bindirip, Roma’nın belli başlı tarihi yerlerini kapsayan, kendi ifadesi ile, “Rome by Night” gezileri yaptığını anımsıyorum. O zamanlar Roma’da hem şimdi olduğu kadar trafik yoktu hem de günümüzde yaya bölgesine dönüştürülen rotalar trafiğe açıktı. Bu gezintileri hep çok severdim.

Via dei Condotti üzerinden İspanyol Merdivenleri‘ndeki
otelimize dönüş…

Roma’da kaldığımız günler içinde en çok yere gittiğimiz, en çok yürüdüğümüz gün bugün oldu. Teatro Marcello’dan otelimize yarım saatlik bir yürüyüş daha yaptık. Via del Teatro di Marcello yoluyla Vittoriano anıtının önünden geçerek, Via del Corso ve Via dei Condotti üzerinden İspanyol Merdivenleri’ndeki otelimize ulaştık. Toplam 24.848 adım ile günü kapatmış olduk. Ertesi gün başka bir rota, başka yerler bizi bekliyordu…

Bu Roma Başka Roma… (1)

Henüz döneli çok olmadı. Her ne kadar tüm yolculuklarımda hem gitmeden hem de gezerken ayrıntılı olarak tuttuğum notlarım ve bir günlüğüm olsa da gezdiğim yerleri henüz tadı damağımda iken yazmak en güzeli. Bu özellikle sadece görmek için değil, gittiğiniz yeri aynı zamanda yaşamak için yapılan gezilerde daha da önemli.

Otel odamızdan İspanyol Merdivenleri ile Trinita dei Monti Meydanı‘nın ve Kilisesi‘nin görünüşü
Aşağı doğru bakınca yine İspanyol Merdivenleri ve
dibinde Piazza di Spagna

Blogumu başından beri takip edenler Roma’nın Avrupa’nın tüm diğer şehirleri içinde benim için ayrı bir yeri olduğunu hatırlarlar. Çocukluğumun birkaç yılını geçirdiğim bu şahane kent ile ilgili çok güzel anılarım var. Bir yetişkin olarak taşıdığım birçok niteliğimin kaynağı burasıdır. Babamın sanata ve tarihe olan merakı nedeniyle, bazılarına defalarca gittiğimiz müzelerdeki sanat eserlerinin, tarihi mekanların, opera ve konserlerin derin bir etkisi oldu üzerimde. Daha sonraki yıllarda da birkaç kez gittim Roma’ya. Ancak, bu kez gidişimizin farklı bir nedeni vardı. On sene önce, Roma’da çok güzel bir kutlama ile evlenmiştik. O nedenle, bu yıl dönümümüzde tekrar Roma’ya gitmeye karar verdik ve yine o zaman olduğu gibi Il Palazzetto’da kaldık. Otel, resmi adı Scalinata di Trinita dei Monti olan ünlü İspanyol Merdivenleri’nin tam üstünde ve hem aşağıdaki Piazza di Spagna tarafından (Vicolo del Bottino, 8P) hem de yukarıda Piazza della Trinita dei Monti tarafından girişi var. Dört odalı bu butik otel, Piazza della Trinita dei Monti’de, birkaç adımlık mesafedeki Hotel Hassler tarafından işletiliyor. Romalı aristokrat bir aileye ait olan Il Palazzetto’nun binası 1999 yılında Hotel Hassler’in sahibi tarafından satın alınmış. Otelin iki terası akşamüzerleri, güneş batmadan İspanyol Merdivenleri’ni seyrederek birer aperatif içmek isteyenlerle dolup taşıyor. Binanın bir özelliği de Bernardo Bertolucci (1941-2018) tarafından 1998 yılında çevrilen Besieged (Türkçesi Teslimiyet olarak çevrilmiş) filminin seti olarak kullanılmış olması. Bertolucci’nin burayı seçmesinde tarihi binanın spiral merdivenlerinden ve yukarıda sözünü ettiğim iki ayrı girişi olmasından etkilendiği söyleniyor.

Il Palazzetto
Il Palazzetto’nun Bernardo Bertolucci‘yi
etkileyen tarihi merdivenleri

Roma ile ilgili ayrıntılara geçmeden önce, en başta beni en çok şaşırtan durumu belirtmek istiyorum. Roma, bildiğiniz gibi, turizm açısından hep gözde bir şehir olmuştur. Ancak, özellikle mevsimi göz önünde bulundurduğumuz zaman, bu sefer aşırı denebilecek bir turist kalabalığı olduğunu söylemeliyim. Şehrin içinde bazı noktalarda adım atmanın çok zor olması bir yana, daha havaalanında inanılmaz bir kuyruk vardı. Bu öyle böyle bir kuyruk değildi. Pasaport kuyruğunda net iki saat beklemek zorunda kaldık. Bavulu alıp çıkmamız iki buçuk saati buldu. Bunun dışında, şehrin içinde, Aşk Çeşmesi gibi, bazı popüler noktalarda o kadar kalabalık var ki, eseri tam olarak inceleyip, tadına varamıyorsunuz. Bir başka örnek de on yıllık bir restorasyondan sonra ziyarete açılan Colosseo (ya da genelde İtalya dışında bilinen adıyla Colosseum). Rehberimiz Colosseo’ya halen, her yarım saatte bir 2000 ile 3000 arasında kişinin girdiğini söyledi. Sözünü ettiğim bu kalabalık bizim kadar şehrin yerlilerini de hayrete düşürmüş. Taksi şoföründen, otel görevlisine, restoran sahibine ve garsona kadar herkes şaşkınlıklarını dile getiriyor ve ağız birliği etmişçesine, “Pandemiden sonra böyle oldu”, diyorlar. Bu kadar kalabalığın sonucunda, eskiden rahatlıkla gezilebilen yerlere çok önceden bilet almanız gerekiyor. Kapıdan bilet alma şansınız hemen hemen hiç yok ya da riski göze alırsanız, şansınız yaver gidebilir. Ben gittiğimiz kimi yerler için bir buçuk ay öncesinden (o da ancak rehberli olması şartıyla) bilet alabildim. Neyse ki, her iki durumda da rehberler çok iyi çıktı da normal giriş bileti bulamadığımız için rehberli bilet almak zorunda kalmaktan dolayı kendimizi turist tuzağına düşürülmüş hissetmedik.

Via dei Condotti‘den İspanyol Merdivenleri’ne bakış

2015 yılında, nikah için Il Palazzetto’da kaldığımız sırada İspanyol Merdivenleri tadilata girmişti. Merdivenler yukarıdan ve aşağıdan her türlü yaya geçişine kapatılmıştı. İlk gördüğümde biraz bozulsam da daha sonra fotoğraflarda, sanki tüm merdivenleri düğün için kapatmışız hissi verdiği için çok hoşuma gitmişti. On yıl sonra, merdivenler doğal olarak artık halka açılmıştı. Ancak, merdivenlere oturmak kesinlikle yasak. Buna karşılık, günün çok erken saatlerinden başlayarak merdivenlerin tepesi, yani Piazza della Trinita dei Monti tarafı aşağı, Piazza di Spagna tarafı da yukarı bakan insanlarla dolup taşıyor. Her iki tarafa doğru da pitoresk bir görünüş ve özellikle gün batımı saatinde yukarıdan güzel bir manzara olduğu bir gerçek ama, yine de bu kadar kalabalığın birikmesini insan anlamakta zorlanıyor. Merdivenler yeniden açıldıktan sonra iki tane de büyük olay yaşanmış. İki ayrı olayda, Roma’da kiraladıkları araba ile gezmeye çalışan yabancılar, navigasyonun azizliğine uğrayıp, merdivenlerden aşağı sapmışlar. Böyle bir şeyin nasıl mümkün olduğuna insan inanamıyor ama, olmuş işte…

Roma gibi tarihi eserler, müzeler, özel semtler ve restoranlarla dolu bir kentte, kısıtlı zamanda nereleri gezeceğinize karar vermek zor. Bizim durumumuzda bu konu biraz daha özen gerektirdi. Ben doğal olarak Roma’yı oldukça iyi biliyorum ama, aynı zamanda hiç bilmediğim, görmediğim yerlerini de merak ediyordum. Çünkü Roma’da keşfedilecek, gidilecek yerler hiç bitmez. Aynen, neredeyse 40 yıldır yaşadığım ama doyamadığım İstanbul gibi. Öte yandan eşim, on yıl önce nikah ve düğün (o zaman, hemen ertesi gün balayı için Positano’ya gitmiştik) dışında Roma’yı hemen hiç görmemişti. Bu durumda, bir orta yol bulmak gerekiyordu. Kendisine, Roma’ya ilk olarak gelen bir kişinin görmesi gerektiği düşünülen yerleri, açıklayarak sıraladım. O da bunların içinden birkaç seçim yaptı. Bazı yerleri bir başka sefere bırakmak istediğini söyledi. Sonunda, benim önceden bildiğim ama tekrar görmekten de keyif alacağım üç yer seçtik: Colosseo, San Pietro in Vincoli Kilisesi ve Galleria Borghese. Bir de birleşmiş İtalya’nın ilk kralı için yapılan II. Vittorio Emanuele Anıtı ya da diğer adıyla Vittoriano var. Burayı da daha önce gezmiş olmakla beraber, müzesini ve muhteşem bir manzarası olan en tepesindeki terası görmemiştim. Bu teras, bir asansör yapılarak, sonradan halka açılmış. Roma’nın topoğrafyasını bir bütün olarak algılamak ve kavramak için eşsiz bir yer. Bu dört yerin dışında gezdiğimiz yerleri ben de hiç görmemiştim. O açıdan bu gezi, benim için de bir yeni yerler keşfetme ve öğrenme fırsatı oldu. Bir de elbette, öteden beri bildiğim, insanın görmekten bıkmayacağı ünlü anıtlar, meydanlar ve çeşmeler var. Bunları da hazırladığım rotaları izleyerek gördük.

Yukarıda belirttiğim gibi, resmi adı Scalinata di Trinita dei Monti olan İspanyol Merdivenleri, 18. yüzyılda, İspanya’nın Vatikan Büyükelçiliği’nin bulunduğu Piazza di Spagna ile tepede bulunan, Fransız devleti tarafından yaptırılmış, aynı isimli kilise ve manastırın bulunduğu Piazza della Trinita dei Monti meydanını birbirine bağlamak için yapılmış. Daha önce, burası çamurlu bir yokuşmuş. 1723-1726 yılları arasında yapılan ve 135 basamaktan oluşan merdivenler, Francesco de Sanctis ve Alessandro Specchi tarafından tasarlanmış. Piazza di Spagna’nın ortasındaki o ünlü kayık şeklindeki çeşme ise merdivenlerden 100 yıl kadar önce yapılmış. Fontana della Barcaccia ya da kısaca Barcaccia (eski, batmak üzere olan tekne) olarak anılan çeşme, 1626-1629 yılları arasında, ünlü heykeltıraş Gian Lorenzo Bernini’nin (1598-1680) babası Pietro Bernini (1562-1629) tarafından yapılmış. Oğul Bernini’nin de çeşmenin yapımında katkısı olduğu düşünülüyor. Çeşmenin siparişini ise, o dönem Roma’da ana meydanlara çeşmeler yaptırarak şehri güzelleştiren Papa VIII. Urban Barberini vermiş. Bunun bir işareti olarak, kayık şeklindeki çeşmenin iki ucunda Papa’nın armasını görmeniz mümkün. (Roma’nın ileri gelen aristokrat ailelerinden birisi olan Barberini’lerin ismine ve armalarında yer alan arı figürlerine şehri gezerken sık sık rastlayacaksınız). Çeşmenin su almış, neredeyse batan bir kayık şeklinde olması, 1598 yılında Roma’da yaşanan büyük sele bir gönderme. Sel o kadar şiddetli olmuş ki, taşan Tiber (Tevere) nehrindeki tekneler şehrin bu noktasına kadar sürüklenmişler. Çeşmenin su kaynağı, M.Ö. 19 yılında yapılan ve halen kullanılmakta olan Acqua Vergine su kemeri. Büyük bölümü yerin altında olduğu için Roma İmparatorluğu’nun yıkılması sonrası Roma’yı işgal eden Gotların yıkımından kurtulan kemer, 1447 yılında tamir edilmiş. Roma’da gördüğünüz birçok ünlü çeşmenin suyu da aynı tarihi kemerden besleniyor.

Merdivenlerin nispeten tenha olduğu bir zaman
Fontana della Barcaccia‘nın üstünde, çeşmeyi yaptıran
Papa VIII. Urban Barberini‘nin armasını görebilirsiniz

Meydanın güneydoğu kısmında, yani yüzünüzü merdivenlere dönünce sağ tarafınızda, dev bir sütun ve tepesinde bir Meryem Ana heykeli göreceksiniz. “Günahsız Gebelik” ya da “Günahsız Doğum Dikilitaşı” (Immaculate Conception) olarak çevirebileceğimiz sütun 1857 yılında buraya dikilmiş. Anıt, mimar Luigi Poletti (1792-1869) tarafından tasarlanmış. Sütun kısmı antik Roma dönemine ait. Tepedeki bronz heykel Giuseppe Obici’nin eseri (1807-78). Meydanın bu kısmında, önemli tarihi binalar da var. Sağ tarafta, İspanyol bayrağının dalgalandığı ve meydana adını veren bina, 1647 yılından beri İspanya’nın Kutsal Makam’daki (Holy See – yani Vatikan devleti nezdindeki) Büyükelçiliği. (Günümüzde, İspanya’nın İtalya Büyükelçiliği başka bir adreste bulunuyor). Meydanın bu kısmındaki diğer önemli yapı, Palazzo di Propaganda Fide, adı üstünde, Vatikan tarafından Hrıstiyanlık inancının yayılması amacıyla kurulmuş bir okul binası. Ön cephesi ve büyük bölümü, Gian Lorenzo Bernini tarafından Papa VIII. Urban’ın talimatı ile tasarlanmış ve yapılmış. O nedenle bu cephede, yine meydanın diğer ucundaki Barcaccia çeşmesinde olduğu gibi, Papa VIII. Urban’ın armasını ve Barberini ailesinin sembolü olan arı figürlerini görmeniz mümkün. Bernini 1642-1644 yılları arasında bina üzerinde çalıştıktan sonra, velinimeti Papa VIII. Urban Barberini’nin ölümü üzerine, binanın yapımı bir sonraki Papa X. Innocent tarafından Bernini’nin mimarlıkta en büyük rakibi kabul edilen Francesco Borromini’ye (1599-1667) verilmiş. Binanın Via di Propaganda Fide cephesini tasarlayan Borromini bu çalışmalarını 1662 yılında tamamlamış. Ayrıca binanın içinde, Bernini’nin yaptığı bir şapeli yıkarak yaptığı bazı değişiklikleri, ölmeden bir yıl önce, 1666 yılında bitirmiş. Hem Bernini’nin hem Borromini’nin eseri olan yapı, Barok mimarisinin en güzel örneklerinden birisi olarak değerlendiriliyor. Bina halen Vatikan Devleti’nin mülkiyetinde olduğu için burada Vatikan bayrağı dalgalanıyor.

Uzakta, tepesinde Meryam Ana heykeli olan “Günahsız Gebelik Dikilitaşı”. Onun arkasında, Barok mimarinin en güzel örneklerinden birisi kabul edilen
Palazzo di Propaganda Fide

Meydanın İspanyol Merdivenleri tarafına geri dönersek, merdivenlerin alt kısmının iki başı da Büyük Britanyalılar tarafından “tutulmuş” diyebiliriz. İşin şakası bir yana, bu iki bina da Büyük Britanya ile bağlantılı. Sağdaki bina halen, burada bir süre yaşadıktan sonra 1821 yılında ölen İngiliz Romantik şairlerinden John Keats ve yine bu civarda oturmuş olan arkadaşı, şair Percy B. Shelley adına bir müze. 18. yüzyılda yapılmış olan bina, 1909 yılında yıkılmaktan kurtarılarak, edebiyatseverler tarafından müze haline getirilmiş. Vakti olan edebiyat meraklıları için Keats’in öldüğü yatak odasını, özel eşyalarını ve el yazısı eserlerini görmek ilginç olabilir. Sol taraftaki ise, bir çay salonu. Babington’s Tea Room 1893 yılında, 19. Yüzyıl boyunca İngiliz aristokrat ve aydınları arasında pek meşhur olan Büyük İtalya Turu’nu yapmak üzere İtalya’ya gelen iki İngiliz kadın, Isabel Cargill ve Anne Marie Babington tarafından açılmış. Bugün dördüncü kuşağın işlettiği bu çay salonu, İngiltere’yi anımsayabileceğiniz içeride veya uygun mevsimde dışarıda çay ya da kahve içerek mola verebileceğiniz hoş bir mekân.

Gece geç vakit sakinliği…
Sağda John Keats Müzesi, solda Babington’s Tea Room
Roma’da İngiliz geleneği…

Roma havaalanından o kadar uzun sürede çıkabileceğimizi hiç tahmin etmemiş olsam da ilk gün için, yemek dışında, herhangi randevulu bir program yapmamıştım. O hatayı yıllar önce Barselona’da yapmış ve Sagrada Família’yı gezmek için bilet aldığım rehberli tura yetişme konusunda büyük stres yaşamıştık. Artık o tür programları asla gittiğimiz gün için planlamıyorum. Onun yerine, daha çok dışarıdan görülecek yerleri içeren bir yürüyüş yolu çıkardım. Arzu ederseniz siz de bu yolu izleyebilir ya da adı geçen yerlere ayrı ayrı gidebilirsiniz.

Trinita dei Monti Meydanı, Trinità dei Monti Kilise’si
ve önündeki Sallustiano Dikilitaşı. Sağ taraftaki bayraklı
bina, kaldığımız Il Palazzetto’yu da işleten Hotel Hassler.

Kaldığımız otelin yukarıdaki kapısı buraya açıldığı için, biz yürüyüşümüze İspanyol Merdivenleri’nin üst kısmındaki Piazza della Trinita dei Monti’den başladık. Burada, bildiğiniz gibi, tüm meydana, merdivenlere ve hatta en aşağıdaki Piazza di Spagna’ya hâkim bir kilise var: Santissima Trinità dei Monti ya da kısaca Trinità dei Monti Kilise’si. Yukarıda da belirttiğim gibi, bu kilise ve yanındaki manastır Fransız devleti tarafından, Roma’da yaşayan Fransızlar için yaptırılmış. Manastır tarafı biraz daha eski (1494). Kilisenin yapımına, Fransa Kralı XII. Louis’nin emriyle 1502 yılında başlanmış ve tamamlanması neredeyse bir yüzyıl sürmüş. 1595 yılında kutsanarak açılmış. Daha sonraki yıllarda orijinal olarak Gotik tarzda yapılmış yapının içinde ve dış cephesinde çeşitli değişiklikler yapılmış. İki çan kulesinin birinin üstünde mekanik bir saat, diğerinde bir güneş saati görebilirsiniz. Çok güzel fresklerin olduğu söylenen yan taraftaki manastır bölümüne girebilmek için çok önceden randevu almanız gerekiyor. Ancak, kilise kısmını görebilirsiniz. Kilisedeki tablo ve fresklerin arasında iki tanesi birer baş yapıt olarak niteleniyor. Bunlar, Michelangelo’nun (1475-1564) asistanı Daniele da Volterra (1509-1566) tarafından yapılmış olan Haçtan İndiriliş (sol taraftaki ikinci şapelde) tablosu ve Meryem’in Göğe Yükselişi (sağ taraftaki üçüncü şapelde) freski. Volterra’nın en önemli eseri kabul edilen birinci eserin eskizlerinin hocası tarafından çizildiği düşünülüyor. Volterra’nın, Michelangelo’nun çizimlerine dayanarak yaptığı düşünülen başka eserleri de var. Ancak ondan en çok, Papa’nın emriyle, Michelangelo öldükten sonra hocasının büyük eseri, Vatikan’daki Capella Sistina’da (Sistina Şapeli) bulunan, Kıyamet Günü (The Last Judgement) freskindeki çıplak figürlerin edep yerlerini kapatmış olması nedeniyle söz edilir.

Fransa Kralı XII. Louis’nin yaptırdığı
Trinità dei Monti Kilise’sinin içi
Daniele da Volterra‘nın (1509-1566) Haçtan İndiriliş tablosu
Daniele da Volterra’nın Meryem’in Göğe Yükselişi freski

Meydandan biraz daha yüksekte olduğu ve dolayısı ile manzaraya da daha hâkim olduğu için Trinità dei Monti Kilisesi’nin merdivenleri de çoğunlukla dolu oluyor. Kilisenin önünde gördüğünüz taş, Sallustiano Dikilitaşı. Tarihi M.S. 2. ile 3. yüzyıl arasına kadar gidiyor. Mısır’dan getirilmiş ve daha sonra burada üzerine hiyeroglif yazılar yazılmış. İlk olarak Sallust Bahçeleri’ne konmuş. Roma’yı gezerken bunun gibi Mısır’dan getirilmiş taşlara çok rastlanır. Sonraki yüzyıllarda, bu taşların bazılarına Hristiyanlık sembolleri, heykeller ve yazılar eklenmiş. Bazıları yazısız olarak bırakılmış.

Kilisesin kapısından çıkıp, merdivenlerden inince sol tarafa yönelirseniz, sol tarafta bizim kaldığımız Il Palazzetto’yu işleten Hotel Hassler’i göreceksiniz. Onun çaprazında ise, meydana açılan iki sokağın tam köşesinde ilginç bir bina var. Via Sistina ve Via Gregoriana’nın köşesindeki bu binanın adı Palazzo Zuccari. Dışarıdan incelenmeyi hak eden binanın üzerinde bulunduğu arazi 1590 yılında Barok dönemi ressam ve mimarlarından Federico Zuccari (1540/1541-1609) tarafından satın alınmış. Kendisi buraya hem ailesi için bir ev hem çalışmak için kendisine atölye hem de bir bahçe yapmış. (Zuccari’nin eserlerinden birisini Trinità dei Monti Kilise’sinin Pucci Şapelinde görebilirsiniz). Sanatçı, ölümünden sonra evinin Roma’ya gelen yabancı sanatçıların kalması ve çalışması için kullanılmasını vasiyet etmiş ama, bu vasiyeti gerçekleşmemiş. 1702’den itibaren sürgündeki Polonya Kraliçesi burada yaşamış ve saray Roma sosyetesinin gözde mekanlarından birisi olmuş. Yapı birkaç kez el değiştirdikten sonra, nihayet Zuccari’nin hayalinde olduğu gibi, yabancı sanatçıların kaldığı ve çalıştığı bir dönem geçirmiş. 1900 yılında Alman sanat koleksiyoneri ve hayırsever Henrietta Hertz (1846-1913) tarafından satın alınmış. Hertz, ölümünden sonra tüm sanat koleksiyonunu İtalyan devletine, kütüphanesini ise Alman devletine bağışlamış. Bu nedenle burada günümüzde, bir Alman sanat tarihi enstitüsüne bağlı, Biblioteca Hertziana kütüphanesi var. Binanın içinde eşsiz freskler, bodrumunda da antik Roma’nın cumhuriyet döneminden kalma Villa Lucullo’nun kalıntılarının olduğu belirtiliyor.

Palazzo Zuccari

Palazzo Zuccari’nin ilginçliği, kütüphanenin de girişinin bulunduğu Via Gregoriana tarafında. Zuccari, bu cephedeki kapı ve pencereleri canavarlar şeklinde yapmış. Binanın tasarımına eğlenceli bir şekilde katılmış, insana hem ürkütücü hem komik gelen bu canavarları daha önce hiç görmemiştim. Zuccari canavarlarını, Roma’ya yaklaşık 100 kilometre mesafede, Viterbo yakınlarındaki, 16. yüzyılda yapılmış ünlü Bomarzo Korusu’nun canavarlarından esinlenerek yaratmış.

Federico Zuccari‘nin yaptığı canavarları görmek için binaya Via Gregoriana tarafından bakmanız gerekiyor. Kocaman bir canavarın ağzı şeklindeki kapı Biblioteca Hertziana‘nın giriş kapısı.

Yolumuza devam etmek için binanın diğer tarafındaki Via Sistina’ya dönüyoruz ve yürümeye devam ediyoruz. Bir sonraki durağımız, Piazza Barberini ve buradaki Fontana del Tritone yani Triton Çeşmesi. Yaklaşık 9-10 dakikalık bir yürüme mesafesi. Piazza Barberini, Roma’nın yedi tepesinden birisi olan Quirinale tepesinde yer alıyor. Artık epeyce aşina olduğunuz Barberini ailesinin sarayı, Palazzo Barberini de bu meydanın bir köşesinde görünüyor. Günümüzde burası Roma’nın belli başlı müzelerinden birisi. Piazza Barberini Roma’nın bana çocukluğumu anımsatan köşelerinden biridir. Burada, çeşmeye yüzünüzü döndüğünüz zaman, meydanın sağ tarafında büyük, self-servis bir restoran vardı. Şehir merkezine gittiğimiz zaman annem beni oraya yemeğe götürürdü. Yemekleri lezzetli idi diye anımsarım hep. Neredeyse 60 sene sonra, artık öyle bir yer yok.

Piazza Barberini ve Gian Lorenzo Bernini’nin eseri
Fontana del Tritone Çeşmesi
Deniz kabuğunun içinden yükselen Triton

Meydanın ortasındaki Triton Çeşmesi, tıpkı Piazza di Spagna’daki Barcaccia çeşmesi gibi, Papa VIII. Urban Barberini tarafından yaptırılmış. Bu çeşmeyi yapan ise, artık ünü babasınınkini çoktan geçmiş olan Gian Lorenzo Bernini. 1642-1643 yılları arasında yapılan çeşmede, denizler tanrısı Neptün’ün (Yunan mitolojisinde Poseidon) oğlu Triton, kuyrukları birbirine dolanmış dört yunusun tuttuğu büyük bir deniz kabuğunun içinden yükseliyor ve elinde tuttuğu spiral şeklindeki bir başka deniz kabuğunu üflüyor. Çeşmede yine Papa VIII. Urban’ın Papalık arması ve Barberini ailesinin simgesi arılar görülüyor.

Fontana delle Api
Çeşme adını, Bernini’nin velinimeti Papa VIII. Urban’ın da üyesi olduğu
aristokrat Barberini ailesinin simgesi olan arılardan alıyor

Aslında bu meydanda Bernini’nin yaptığı ve benim ya daha önce hiç görmediğim ya da unuttuğum bir çeşme daha var. Esasen Barberini Meydanı ile Via Sistina’nın köşesinde olduğu söylenen bu çeşmenin adı Fontana delle Api (Arılar Çeşmesi). Rönesans döneminden beri büyük çeşmelerin yakınına atların su içmesi ve halkın kullanımı için küçük çeşmeler yapılması adetten olmuş. Böylelikle, ana çeşmeden akan su tekrar kullanıma sokulurmuş. İşte Papa VIII. Urban bu amaçla söz konusu çeşmeyi 1644 yılında sipariş vermiş. Ancak, Bernini sadece fonksiyonel bir çeşme yaratmakla kalmayıp, bu küçük çeşmeye de sanatsal bir dokunuşta bulunmuş. Açık şekildeki dev bir deniz kabuğuna velinimetinin aile sembolü üç arı yerleştirmiş. Çeşme, 1865 yılında yerinden sökülüp, depoya kaldırılmış. 1915 yılında çeşme tekrar bir araya getirilip şehre geri kazandırılmak istendiğinde parçaların çoğunun kaybolduğu ortaya çıkmış. Bunun üzerine, çeşmenin bir kopyası yaptırılarak, orijinal yerinden biraz daha uzağa, Piazza Barberini ile Via Veneto’nun köşesine yerleştirilmiş. Piazza Barberini’de yüzünüzü Triton Çeşmesi’nin ön tarafına dönerseniz, ileri de ve sol çaprazda Arılar Çeşmesi’ni göreceksiniz.

Piazza Barberini’den, Roma’ya gelen herkesin mutlaka gittiği Fontana di Trevi’ye, yani Trevi Çeşmesi ya da daha çok bilinen adı ile Aşk Çeşmesi’ne gitmek, yürüyerek yine 9-10 dakika sürüyor. Bunun için Via del Tritone’den aşağı doğru yürüyüp, önce Via dei Serviti’yi sonra da sırasıyla Via in Arcione ve Via del Lavatore’yi izleyebilirsiniz. Gündüz ayrı gece ayrı bir ambiyansı olan Trevi Çeşmesi, özellikle Federico Fellini’nin La Dolce Vita filmindeki o ünlü sahneden sonra tüm dünyada meşhur olmuş. 1960 yılında çevrilen filmde Marcello Mastroianni ile oynayan Anita Ekberg üstündeki uzun siyah gece elbisesi ile kendini bu çeşmenin havuzuna atar.

Günümüzde her daim kalabalık olan Fontana di Trevi.
Benim bu açıdan çeşmenin havuzunu çekebilmem bir mucize oldu.
Uzakta, hem sokak seviyesindeki hem de aşağıda, havuz
kenarındaki kalabalık görülüyor.

Şimdi size önce, Trevi Çeşmesi’ni ilk olarak gördüğüm yıllarda, yani 1960’lı yılların sonunda, bu şaheseri görmenin nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalışacağım. Dünyanın kesinlikle daha az kalabalık olduğu ve insanların da günümüzdeki kadar dünyayı gezmediği o yıllarda Trevi Çeşmesi’ne, gündüz olsun gece olsun, oldukça tenha sokaklardan ilerleyerek giderdiniz. Yaklaştıkça kulağınıza önce hafiften bir su sesi, bir çağlayan şırıltısı çarpardı. Ses yaklaştıkça artar ve işte o son köşeyi döndüğünüzde birden o muhteşem manzara ile karşılaşır, ne diyeceğinizi bilemezdiniz. İnsanın adeta nutku tutulur, bir süre hareketsiz kalır, çeşmenin her bir ayrıntısını görmeye çalışırdınız. Bu kesinlikle bir büyülenme hali olurdu…

Çocukken yaptığım kartpostal koleksiyonundan
Trevi Çeşmesi fotoğrafı. 1960’ların sonlarında her yer çok daha sakindi ve bu muhteşem sanat eseri insanı
çok daha fazla etkiliyordu.
Gündüz ayrı gece ayrı güzeldi…
İnanması zor ama, o zamanlar yanından arabalar bile geçebiliyordu.
(Yine kartpostal koleksiyonumdan. 1960’ların sonu.)

Günümüzde yaşanan ise şöyle… Trevi Çeşmesi’ne büyük gruplar halinde giden turistler daha ana caddeden belli oluyor. Bir gürültü patırtı ve sıkışıklık içinde çeşmenin meydanına vardığınızda ise, korkunç bir kalabalık ve insanların gürültüsü sizi karşılıyor. İtiş kakış içinde değil çeşmeyi incelemek, eseri tam olarak görebilmeniz bile mümkün değil. Aslında bu sanat eserini hak ettiği şekilde algılayıp, sindirmek de kimsenin derdi değil gibi. Herkes, çağımızın fotoğraf çektirmek ya da selfie çekmek hastalığına tutulmuş. On yıl öncesinde bile durum daha iyiydi. Bu sefer, çektiğim fotoğraflarda insan kalabalığı çıkmasın diye o kadar çaba harcayıp, yukarıya uzandım ki çeşmenin o görkemli havuzunu karelere dahil edemedim. Bildiğiniz gibi bir, Trevi Çeşmesi’ne arkanızı dönüp, Roma’ya geri gelmeyi dileyerek para atma adeti vardır. Böyle yaparsanız, Roma’ya döneceğiniz söylenir. Eskiden bu paraları gece çocuklar toplardı. Günümüzde atılan paralar düzenli aralıklarla Katolik Caritas hayır kurumu tarafından toplanıyor ve fakirlere gıda yardımı, aşevi ve benzeri projeler için kullanılıyor. 2022 yılında Caritas çeşmeden 1.400.000 Avro toplamış. Öte yandan, çeşmeye para atmak da artık o kadar kolay değil. Para atmak için birkaç basamak inerek, çeşmenin büyük havuzunun yanına ulaşmanız gerekiyor. Buraya inebilmek de hiç kolay değil. Uzun bir kuyruk beklemelisiniz çünkü, yetkililer düzeni sağlayabilmek için girişleri kontrol altında tutuyorlar. Aynı anda 400 kişiden fazla insanın bu bölgede bulunmasına izin vermiyorlar. Girişler bir taraftan, çıkışlar diğer taraftan.

Kalabalıktan dolayı çeşmeyi karşıdan ancak bu kadar çekebildim.

Roma’nın resmi turizm web sitesine göre, Fontana di Trevi’nin adı, 20. yüzyılın ortasından beri bu bölgenin, çeşmenin yakınındaki üç sokağın meydanda birleşmesinden dolayı, Regio Trivii olarak anılmasından geliyormuş. Bazıları ise, ana çeşmeden çıkan suyun üç çıkışı olmasına bağlıyorlarmış. Çeşme için dış cephesi kullanılan bina, Poli Düklerinin sarayı olan Palazzo Poli. (Doğrusu, çeşmeden çıkan su sesinin yapının içinde ne kadar ve nasıl duyulduğunu merak ediyorum. Huzur verici de olabilir, olmayabilir de. Ayrıca, yalıtım da önemli olsa gerek). Çeşmenin proje olarak Papa XII. Clement tarafından 1732 yılında bir yarışma açılarak ortaya çıkması ile tamamlanması arasında otuz yıl geçmiş. Mimar Nicola Salvi’nin (1697-1751) projesi 1762 yılında tamamlandığında kendisi çoktan ölmüş. Eser, Giuseppe Pannini tarafından tamamlanmış.

Ortada Neptün‘ün görüldüğü çeşmedeki her kabartmanın ya da heykelin bir anlamı var.
Açıklamaları aşağıdaki paragrafta bulabilirsiniz.
Trevi Çeşmesi, Palazzo Poli‘nin bir cephesine yapılmış

Trevi Çeşmesi’nin de su kaynağı, daha önce sözünü ettiğim, Roma döneminde yapılmış Vergine su kemeri. Buradan gelen su, görkemli çeşmeden dökülerek büyük bir havuza akıyor. Ortada, deniz kabuğu şeklindeki savaş arabasına binmiş Neptün (bazı kaynaklarda Oceanus olarak geçiyor), daha aşağıda arabayı çeken biri hırçın diğeri sakin iki at ve onları tutan iki Triton. Bunların dışında kayalar ve bitki canlandırmaları var. Duvar kısmında, yukarıdaki iki rölyef çeşmeye su sağlayan kaynak ve su kemeri ile ilgili. Sağda, bir Romalı bakire su pınarının yerini Romalı askerlere gösteriyor. Solda, Romalı general ve devlet adamı Marcus Vipsanius Agrippa (M.Ö. 63- M.Ö. 12) su kemerinin yapılmasını emrediyor (ya da denetliyor). Neptün’ün sağında ve solundaki iki heykel suyun iki faydasını, sağlık ve bolluğu temsil ediyor.

Trevi Çeşmesi’ni bu kadar çok insan ziyaret etmesine rağmen, hemen sağ tarafında çoğunun fark etmediği, hatta hiç bilmediği bir çeşme daha var aslında. İtalyanların Aşıklar Çeşmesi olarak adlandırdığı bu çeşmenin küçük, dikdörtgen bir yalağı ve suyun aktığı iki su oluğu var. İnanışa göre, bu çeşmeden su içen aşıklar sonsuza kadar birbirlerine sadık kalırlar ve sonunda kavuşurlar. Bununla ilgili basit bir ritüel de var. Özellikle, askere gitmek gibi nedenlerle erkeğin uzun süreliğine şehirden ayrıldığı durumlarda çift bir gece önce buraya gelir. Kız daha önce hiç kullanılmamış bir bardağa çeşmeden su doldurup, sevgilisine verir. İkisi de sudan içtikten sonra bardağı kırarlar. Fontana di Trevi’nin Aşk Çeşmesi olarak da bilinmesi büyük olasılıkla bu basit çeşmeden ve bu gelenekten kaynaklanmaktadır.

Aşıklar Çeşmesi (aşağıdaki çift önünde duruyorlar), Trevi Çeşmesi’nin sağında, gösterişsiz bir çeşme. Büyük olasılıkla, Arılar Çeşmesi gibi, halkın sudan yararlanabilmesi için yapılmış. Yukarıda, sokak seviyesinde gördüğünüz insanlar, çeşmenin havuz alanına girebilmek için kuyrukta bekleyenler. Akşam saatinde kuyruğun sonu birkaç sokak geride idi.

Yürüyüş rotamızı henüz tamamlamamıştık ama, akşam yemeği saati gelmişti. Kalan birkaç yere yemekten sonra gitmeye karar verdik. Yemek için yer ayırttığım Ristorante Trattoria al Moro, Trevi Çeşmesi’ne iki dakikalık yürüme mesafesinde, Vicolo delle Bollette No: 13 adresindeydi. Yüz senelik bir geçmişi olan bu aile işletmesi, İtalya’nın Lazio bölgesi ve Roma’da çok örneği olan, tipik eski usul bir trattoria. Burada, bölgeye özgü pek çok yemek tadabilirsiniz. Saat 19:30’da açılan al Moro’nun önünde uzun bir kuyruk vardı. Buraya rezervasyonsuz gitmek biraz zor olsa gerek çünkü içeride bütün masalar kapı açılır açılmaz rezervasyon yaptıran müşterilerle doldu. Açık havada oturmak isteyenler için de dışarıda az sayıda masa var. Al Moro, bir zamanlar Fellini de dahil olmak üzere, tanınmış birçok sanatçı ve yönetmenin gittiği bir restoran olmakla ünlü.

Ristorante Trattoria al Moro
Al Moro yüz yıllık bir geleneğe sahip

Yemeğe, tipik bir başlangıç olan prosciutto e melone, yani prosciutto ve kavun ile başladık. Tatlı kantalup (cantaloupe) kavunu ve tuzlu prosciutto’nun ağızda birleşmesi ile oluşan o tatlı-tuzlu tadı daima çok sevmişimdir. İtalyanların genel olarak tatlı ve tuzluyu, özel olarak da prosciutto ve kavunu birlikte yeme adetleri eski Romalılara dayandırılıyor. Romalılar, meyve ve etin birlikte yenmesinin bağışıklık sistemini olumlu etkilediğine inanırlarmış. Aldığımız diğer başlangıç tabağı, Lazio bölgesine özgü kızarmış enginardı. Eğer uygun mevsimde giderseniz, denemenizi öneririm. Ana yemek olarak ben Roma’ya özgü, trippa alla romana, yani Roma usulü işkembe yedim. Biz de yapılan işkembe ile hiç alakası olmayan, çok leziz domates soslu, lezzetli bir yemekti. Eşim, yine Lazio bölgesi ve Roma’ya özgü bir tür pasta olan carbonara yedi. Spaghetti veya benzeri uzun pasta ile yapılan bu tabağın yumurta, sert peynir, tuz ve karabiber ile yapılan kremamsı bir sosu var. Geleneksel olarak kurutulmuş domuz eti konan carbonara’yı domuz etsiz, sadece domates ve fesleğenli olarak yemeniz de mümkün. Ne farkı var tam bilmiyorum ama, söylendiğine göre, Spaghetti alla Moro, restoranın kendi carbonara yorumu. Tatlı olarak, Al Moro’nun ünlü tatlısı olduğu belirtilen Torta di fragoline (çilekli turta) paylaştık.

Prosciutto e melone
Lazio bölgesinin özel başlangıç tabaklarından
kızarmış enginar
Roma’ya özgü carbonara
Trippa alla romana
Roma usulü işkembe çok lezzetli idi

Her İtalya gezimizde olduğu gibi bu kez de yemeklerde, gittiğimiz bölgenin şaraplarından içmeye çalıştık. Yemek ile Roma’nın bulunduğu Lazio bölgesindeki Castiglione in Teverina’da yetiştirilen Merlot üzümlerinden Famiglia Cotarella Şaraphanesi’nin Montiano bağlarında ürettiği Sodale Merlot Lazio IGP 2022 şarabını içtik. Tatlı ile birlikte ise, Marchese Antinori’nin Umbria bölgesindeki Castella della Sala Şaraphanesi’nin üzüm bağlarında yetiştirilen Sauvignon Blanc, Grechetto, Traminer, Sémillon ve Riesling üzümlerinden harmanlanmış Castello della Sala Muffato Umbria IGT 2022 tatlı şarabını içtik.

Yemekte içtiğimiz Sodale Merlot Lazio IGP 2022
Torta di fragoline (çilekli turta)
Tatlı kahve ile iyi gidiyor ama doğrusunu söylemek
gerekirse, İtalya’da Doppio espresso bile miktar olarak
beni hiçbir zaman kesmiyor…

Yemek sonrası sokağa çıktığımızda kalabalıkta pek bir azalma olmadığını gördük. Roma gece gezmek açısından da çok güzel bir şehirdir. Ünlü meydanları, çeşmeleri ve belli başlı tarihi eserleri çok güzel aydınlatılır. (Noel zamanı, özenle süslenen cadde ve meydanları ile de ayrı güzeldir).

Sant’Ignazio di Loyola Kilisesi

Daha önce hiç gezmediğim ve merak ettiğim Sant’Ignazio di Loyola Kilisesi Trattoria al Moro’ya yürüyerek dört dakika. Kilise gece 11:30’a kadar açık. Gece olmasına karşın kilisenin içi kalabalık çünkü buranın ilginç bir özelliği var. Kilisenin ana nef’inin ortasına dev bir ayna yerleştirilmiş. Buradan tavandaki freskleri daha iyi görebiliyor ve fotoğraf çekebiliyorsunuz. Aynanın önünde uzun bir kuyruk var. Ama, tavan çok güzel olmasına rağmen, kilisenin özelliği bu da değil.

Kilisenin, Aziz Ignatius’un Cennete Yükselişi‘ni temsil eden
tavanını da, “kubbesi” gibi, Andrea Pozzo yapmış
Aşağıya konan ayna ile tavandaki freski inceleyip,
fotoğraf çekebiliyorsunuz

Sant’Ignazio di Loyola Kilisesi bir Cizvit kilisesi ve tarikatın kurucusu, Loyolalı Aziz Ignazio’ya adanmış. 1551 yılında Aziz Ignazio Roma’da öğretilerini yaymak için bir okul kurmuş. Okul birkaç yer değiştirdikten ve öğrenci sayıları arttıktan sonra, Aziz Ignatius adına bir kilise yapılması için 1626 yılında, kendisi de bir Cizvit papazı olan, matematikçi, astronom ve mimar Orazi Grassi (1583-1654) görevlendirilmiş. (Grasssi, Galileo Galilei’nin tezlerine şiddetle karşı çıkması ve bu doğrultuda yayınlar yapması ile tanınıyor). Kilisenin yapımı uzun sürmüş ve 1662 yılına kadar pek çok kez durma noktasına gelmiş. 1685 yılında kilisenin içini tamamlama görevi bir başka Cizvit papazı olan ressam ve mimar Andrea Pozzo’ya (1642-1709) verilmiş. Ancak, Pozzo’nun işi zormuş çünkü elde yeteri kadar kaynak yokmuş. Günümüzde insanları bu kiliseye çeken, Pozzo’nun para yokluğunda kilisenin kubbesini yapmak için bulduğu çözüm. Pozzo, bunun üstesinden gelmek için bir “sahte kubbe” yaratmış. Aslında gerçek olmayan kubbe izlenimini, normal düz bir tuvale yaptığı dev bir göz yanılması (Trompe-l’œil) ile sağlamış. Aziz Ignazio’nun Görkemi adını taşıyan bu eser uzaktan gerçekten de bir kubbe izlenimi veriyor. Yaklaştıkça, bir tuhaflık olduğunu seziyorsunuz.

Andrea Pozzo’nun çözüm olarak bulduğu sahte kubbe…
Ancak yaklaşınca insan bir tuhaflık seziyor

Sant’Ignazio di Loyola Kilisesi’nden Roma’da, antik Roma döneminden kalan en ünlü, en etkileyici ve en iyi durumdaki eser olan Pantheon’a gitmek birkaç dakika sürüyor. Bu etkileyici ve yuvarlak yapı daha sonra kiliseye dönüştürüldüğü için günümüze ulaşabilmiş. Biz bu kez içine girmedik ama ben içinin çok etkileyici ve büyülü olduğunu biliyorum. Pantheon’un kubbesi, herhangi bir destek çerçeve üzerine oturtulmadan, tamamen beton ile yapılmış bir mimari şaheser. Bunun için kubbenin duvar kalınlığı yukarı doğru inceltilmiş ve beton yapımında yukarı doğru gittikçe daha hafif malzeme kullanılmış. Yüksekliği çapına eşit (43 metre 44 santim) yapının tepesindeki yuvarlak açıklıktan (oculus deniyor) giren ışık hüzmesi, yılın her gününün farklı saatlerinde farklı bir noktaya vuruyor. Dokuz metre çapı olan bu delikten elbette içeriye yağmur da giriyor. Ancak, tabandaki 22 delikle bağlanan drenaj sistemi sayesinde içeride su birikintisi olmuyor. Eğer Roma’ya gittiğiniz tarih, Paskalya’dan 50 gün sonra kutlanan Pentecost bayramına denk gelirse, Pantheon’un tepesindeki bu yuvarlak delikten aşağıya kırmızı gül yapraklarının yağdırıldığını görebilirsiniz. Bu tören, Kutsal Ruh’un yeryüzüne inişini temsil ediyor.

Pantheon
Romalılardan kalan en etkileyici yapı…

Pantheon ilk olarak M.Ö. 27 yılında Marcus Vipsanius Agrippa tarafından, tüm tanrılara adanmış bir tapınak olarak yaptırılmış. Ancak, günümüzde gördüğümüz yuvarlak haline M.S. 118-125 yılları arasında, İmparator Hadrianus (M.S. 76-138) tarafından yaptırılan yeniden inşa sonucunda ulaşmış. Roma’nın yıkılışı sırasında barbar kavimler tarafından feci şekilde yağmalanmış. M.S. 609 yılında, Bizans İmparatoru Phocas tarafından Papa IV. Boniface’ye verildikten sonra, Basilica di Santa Maria ad Martyres adı verilerek bir Hristiyan ibadethanesine dönüştürülmüş. Ancak, bu yeni statüsü de yağmalamanın devam etmesine engel olmamış.

Eğer içine girme fırsatınız yoksa, binanın yuvarlaklığını yan
tarafından ve arkasından bakarak anlayabilirsiniz

Papa VIII. Urban, hem Vatikan’daki San Pietro Bazilikası’nda Bernini’ye yaptırdığı baldacchino (baldaken) hem de Sant’Angelo Kalesi’ne konmak üzere toplar döktürmek için Pantheon’un sundurmasındaki bronz kaplamaları erittirmiş. Bunun üzerine halk arasında şu ifade yaygınlaşmış: “QUELLO CHE NON HANNO FATTO I BARBARI LO HA FATTO BARBERINI“. (Barbarların yapmadığını, Barberini yaptı). 17. yüzyılda Pantheon’a iki tane çan kulesi eklenmiş ama bunlar hiçbir zaman sevilmemiş ve yine halk tarafından eşek kulakları olarak adlandırılmışlar. Kuleler İtalya’nın birliğinin sağlanmasından sonra yıkılmışlar. Pantheon’un içinde, İmparator Phocas’ın Papa’ya 609 yılında hediye ettiği bir Meryem ve Çocuk ikonası var. Ayrıca, birleşik İtalya’nın ilk hükümdarı Kral II. Vittorio Emanuele’nin, Kral I. Umberto’nun ve Kraliçe Margherita’nın mezarları var. Mimari olarak büyük hayranlık duyduğu Pantheon’a gömülmeyi vasiyet eden ressam ve mimar Rafael’in (1483-1520) mezarını da burada görebilirsiniz.

İçi hakkında size bir fikir vermek için yine eski
bir kartpostalımı buraya koyuyorum

Pantheon o saatte kapalı olduğu için biz önündeki Macuteo dikilitaşının yanından yürümeye devam ettik. Aslen Mısır firavunu II. Ramses zamanında yapılmış, Romalılar Mısır’ı alınca, Isis Tapınağı’na konmak üzere, buraya getirilmiş. Roma’ya bu şekilde getirilmiş 13 obeliskten, yani dikilitaştan, birisi. Altı buçuk metre yüksekliği olan taşın aslı bir metre daha yüksekmiş. Sonraki yüzyıllarda tapınağın kalıntıları üzerine Santa Maria Sopra Minerva Kilisesi yapılınca, dikilitaş da bir kenara atılmış. 14. Yüzyılın sonuna doğru tekrar bulunmuş. Birkaç yer değiştirdikten sonra, 1711 yılında buraya getirilmiş.

Pantheon’un önündeki Macuteo Dikilitaşı
(Pantheon’un arkasındaki Piazza della Minerva‘da, Bernini’nin 1667 yılında tasarladığı bir filin üzerine oturtulmuş, çok sevimli bir dikilitaş daha var.
Dikilitaşın kendisi, M.Ö. 6. yüzyıla tarihleniyor).

O günün rotasındaki son yer olan Piazza Navona’ya doğru gitmeye başladık. Ama o arada, Pantheon ile Piazza Navona arasında, benim de daha önce hiç görmediğim, bilmediğim bir çeşmeyi de görmek istiyordum. Pantheon’dan 4 dakikalık bir yürüme mesafesinde, Via degli Staderari’deki bu çeşme, Fontana dei Libri, yani Kitaplar Çeşmesi. Çeşme, 1927 yılında yapılmış. Daha önceki ismi Via dell’Università olan bu sokaktaki Fontana dei Libri, duvarına yaslandığı Palazzo della Sapienza, yani 1303 yılında Papa VIII. Boniface tarafından kurdurulan Roma Sapienza Üniversitesi’ne bir gönderme. Vatikan’nın kontrolünde olan üniversite 1870 yılında yeni İtalya devletinin yönetimine geçmiş. 1935 yılında üniversite buradan taşınmış. Bina günümüzde Devlet Arşivi olarak kullanılıyormuş. Çeşmede, iki yandaki iki rafın üzerinde kitaplar var. Kitap ayraçları şeklindeki iki oluktan akan su, kitaplardan sürekli akan bilgiyi simgeliyor. Ortadaki geyik başı, çeşmenin bulunduğu Sant’Eustachio bölgesinin (Rione) amblemi. Roma, 12. yüzyılda, idari açıdan kolaylık olması için 12 bölgeye, yani Rione’ye ayrılmış. Yüzyıllar içinde, nüfus arttıkça ve şehir büyüdükçe bölge sayısı artırılmış. Günümüzde Roma’da 22 bölge var. Çeşmenin üstündeki beş top, çeşmenin karşısındaki Palazzo Madama’nın (günümüzde İtalyan Senato binası) sahibi olan Floransalı Medici ailesinin armasına bir gönderme.

Fontana dei Libri, yani Kitaplar Çeşmesi

Kitaplar Çeşmesi ile Piazza Navona’nın arası yürüyerek bir dakika. Piazza Navona da Roma’ya gelen her turistin mutlaka görülecek yerler listesinde olan, gece ayrı gündüz ayrı güzel, hoş bir meydan.

Işıklandırmalarla gece daha bir etkileyici sanki. Burası ile ilgili de çocukluk anılarım çok. O zamanlardan en çok Noel zamanı gece gidişlerimizi hatırlıyorum. Roma’nın diğer belli başlı yerlerinde olduğu gibi, özel olarak Noel için ışıklandırılan meydanda çepeçevre stantlar kurulurdu. Buralarda hediyelik eşyalar, Noel’e özgü kekler, kurabiyeler, şekerlemeler, kimi ballı fındıklı kimi susamlı, kıtır kıtır barlar satılırdı. Çok severdim Piazza Navona’ya gitmeyi.

Bernini’nin tasarımı olan Fontana dei Quattro Fiumi
(Dört Nehir Çeşmesi)
(Bu taraf, Ganj nehrini, yani Asya kıtasını tesil ediyor)
Tuna nehri, yani Avrupa tarafı

Piazza Navona, elips şeklinden tahmin edilebileceği üzere, aslında Romalılar zamanında, M.S. 86 yılında İmparator Domitian (M.S. 51-96) tarafından yaptırılmış bir stadyumun (Domitian Stadyumu) kalıntıları üzerinde bulunuyor. Otuz bin kişi alan bu stadyum tamamen atletizm karşılaşmaları için yaptırılmış. Domitian’ın amacı burada, antik Yunan döneminde olduğu gibi, koşu, güreş, disk ve cirit atma karşılaşmalarının yapılması imiş. Günümüzde, stadyumun kalıntılarını meydanda bulunan Aziz Agnese kilisesinin bodrumunda görmek mümkün. Roma’da halkı oyalamak için yapılan değişik tür karşılaşmalar için değişik mekanlar ayrılmış. Domitian Stadyumu atletizm, Circus Maximus at yarışları ve Colosseo (Colosseum) gladyatör karşılaşmaları için kullanılırmış.

Bernini, Amerika kıtasını Río de la Plata
nehri ile canlandırmış.
O tarihte Nil nehrinin doğduğu yer henüz keşfedilmediği için Afrika‘yı temsil eden sol taraftaki heykelin
başı bir örtü ile örtülü

Piazza Navona, Bernini ve Borromini’nin eserleri ile donanmış, Barok tarzda bir meydan. Meydanın ortasındaki göz kamaştırıcı çeşme, Bernini’nin tasarımı olan Fontana dei Quattro Fiumi (Dört Nehir Çeşmesi). Bernini, çeşmenin heykellerinin yapımında çok sayıda asistanını kullanmış. Eser, 1651 yılında tamamlanmış. Nehirlerin her biri o dönemde dünyanın bilinen dört kıtasını temsil ediyor. Tuna nehri Avrupa’yı, Ganj nehri Asya’yı, Nil nehri Afrika’yı ve Río de la Plata nehri Amerika’yı. (Avusturalya o tarihte henüz keşfedilmemişti). Ortadaki dikilitaşın dört tarafına konumlandırılan bu canlandırmaları hayvanlardan ve bitki örtüsünden anlamak mümkün. Nil nehrinin henüz kaynağı keşfedilmediği için onunla ilgili taraftaki dev insan heykelinin kafasında bir örtü var. Buradaki dikilitaş, bir zamanlar, tıpkı bizim Sultanahmet’teki At Meydanı’nda olduğu gibi, Circus Maximus stadyumunun ortasında bulunuyormuş. Çeşmenin tepesindeki beyaz güvercin, Hristiyanlık’taki Kutsal Ruhu temsil ediyor. Çeşmenin üstündeki Papalık armaları ise, siparişi veren Papa X. Innocent Pamplij’e ait.

Fontana del Moro (Magribi Çeşmesi)

Meydanın diğer iki ucunda birer çeşme daha var. Bunlardan Magribi Çeşmesi (Fontana del Moro) yine Papa’nın isteği üzerine Bernini tarafından tasarlanmış. Esasen burada var olan daha eski bir çeşmenin yerine yapılmış. 1655 yılında tamamlanmış. Bu çeşme, Papa’nın sarayı Palazzo Pamplij’in önünde. Diğer uçtaki çeşme ise, Fontana del Nettuno (Neptün Çeşmesi) 1574 yılında zamanın Papa’sı tarafından Giacomo Della Porta’ya sipariş verilmiş. Bernini çeşmede bazı değişiklikler tasarlamış ve yapmış ancak çeşme uzun zaman heykelsiz kalmış. Çeşme, ahtapot ile savaşan Neptün ve diğer heykeller eklenerek, 1878 yılında, Antonio Della Bitta ve Gregorio Zappala tarafından tamamlanmış.

Meydandaki üçüncü çeşme: Fontana del Nettuno (Neptün Çeşmesi)
Ahtapot ile savaşan Neptün

Sabah erken kalkma, 2 saat 40 dakikalık uçak yolculuğunun üstüne Roma hava alanında 2 saat pasaport kuyruğunda bekleme ve gece Piazza Navona’dan otelimize 18 dakika yürüyene kadar o günlük attığımız toplam yaklaşık 15.000 bin adımdan sonra epeyce yorgunduk. Otele dönünce hemen yattık. Ertesi gün yine yoğun olacaktı ve erken kalkmak gerekecekti.

Kokular, Tatlar ve Anılar…

Bugün günlerden Cumartesi! Yaşasın!

Gece yatmadan babam, bugün kitapçıya gideceğimizi söylemişti. Çok sevinçliyim… Roma’da İngilizce kitap satan çok fazla sayıda kitapçı yok. Olanların içinde ise, hem genel olarak hem de çocuk kitapları açısından en zengin olanı Lion Bookshop. Babam da en çok orayı seviyor. O nedenle, “kitapçıya gideceğiz” dediği zaman, nereye gideceğimizi biliyorum artık.

Şehir merkezinde, Via del Corso’ya doğru yola çıkıyoruz. Trafik çok fazla değil. Gideceğimiz yeri de biliyoruz. Bazen, Roma’nın hiç gitmediğimiz bölgelerine gittiğimiz zaman ve özellikle gece ise, dönüşte babam yolları karıştırıyor. Labirent gibi sokaklarda dönüp, duruyoruz. Ta ki, bizim evin tarafına giden bir belediye otobüsüne rastlayana kadar. O zaman sevinçle peşine takılıyor, otobüsle birlikte her durakta durup, kalkarak, saatler sürse de, sonunda eve varıyoruz…

Şansımız var. Arabayı park edecek bir yer de bulduk yakındaki sokaklardan birinde. Çok kısa bir yürüyüşten sonra, işte geldik. Kapıdan girer girmez o çok sevdiğim koku karşılıyor bizi. Kitap ve raflardan gelen ahşap karışımı, insana sıcaklık ve huzur veren koku…

Lion Bookshop- Roma

Lion Bookshop, birbirine kemerli geçişlerle bağlı birkaç salondan oluşuyor. Ana salonda, sırtını kocaman bir pencereye vermiş, büyük, ahşap bir masada oturan yaşlı bir İngiliz hanım oluyor hep. Genelde birkaç saatten kısa olmayan ziyaretlerimizin sonunda, ödemeyi de ona yapıyoruz. Babama söyleyecek bir iki cümlesi oluyor her zaman. Kah aldığımız kitaplarla ilgili, kah hava durumu ile ilgili… Kibar bir hanım. Ayaklarının dibindeki bir sepette Pug cinsi, yaşlı bir köpeği var. Köpeğin hiç sepetten çıktığını görmedim. Genelde uyuyor oluyor.

Lion Bookshop- Roma

Her zaman yaptığımız gibi, içerde babamla ayrılıyoruz. O, tarih, siyaset, felsefe ve sanat kitaplarının olduğu bölümlere, ben de çocuk kitaplarının olduğu salona yöneliyorum. Çocuk kitapları kısmı da, diğer bölümler gibi, çok zengin Lion Bookshop’da. En çok Enid Blyton’ın kitaplarını seviyorum. Bunlar, genelde kahramanları çocuklar olan, macera kitapları. Her kitapta ayrı bir macera, çözülmesi gereken ayrı bir sır… Babamdan öğrendiğim gibi, kitapların arkasını okuyup, içlerini karıştırıyorum biraz.

Zaman nasıl geçmiş, fark etmemişim bile… Yine kucak dolusu kitabım oldu. Pazartesi günü, okul servisinde, Hindistanlı arkadaşım Vandana’ya aldığım kitapları sayarım artık. Bana hep çok şanslı olduğumu söylüyor. Vandana Lions Bookshop’a ailesi ile gittiği zaman, bir tane kitap almasına izin veriyorlarmış çünkü…

Çocukluk anılarımda özel bir yeri vardır Lion Bookshop’un. İnsanı alıp, başka dünyalara götüren zengin kitap koleksiyonu, sıcak havası ve kokusu ile her zaman hatırladığım bir kitapçı… Bir kitapsever olmamda belki de babamdan sonra en önemli etken olmuştur orası. Uzun yıllar sonra, Beyoğlu’ndaki Robinson Crusoe kitapevi de içeri girer girmez, Marcel Proust’un “istem dışı hatırlama” dediği şekilde, bana çocukluğumun Roma’sındaki o kitapçıyı hatırlatmıştı… Günümüzde maalesef, ikisi de yok artık… İnternetten edindiğim bilgiye göre, 1947 yılında Roma’da açılan Lion Bookshop, 64 yıl sonra, 2011 yılında kapılarını kapatmış.

Dışarda hava çok güzel. Güneşli, pırıl pırıl bir bahar günü. Roma baharda çok güzeldir… Ağustos ayı hariç, her mevsimde ayrı güzeldir ama, bahar aylarında bir başka güzeldir. Çünkü o zaman, şehrin genel büyülü havasına bir de uyanan doğa eşlik eder. Yemyeşil ağaçlar, çiçeklerle dolu parklar ve dev saksıların içine yerleştirilmiş açelya çiçekleri ile bezenmiş İspanyol merdivenleri…

“Acıktın mı?” diye soruyor babam. Evet, hem de çok acıktım. Midem kazınıyor. “E, hadi o zaman,” diyor. Birkaç dakikalık bir yürüyüşten sonra, “Alfredo”dayız… Fettuccine’nin kralı (sonraları kendini imparatorluğa terfi ettirdi) Alfredo… Cumartesi öğlen olduğu için içerisi oldukça kalabalık. Beyaz örtülü masalarda, 1960’ların şık hanımları ve beyleri oturuyorlar. Güzel bir şarap eşliğinde, tabii ki fettuccine yiyorlar. Alfredo’ya geldiyseniz…

Beyaz örtülü masaların arasından Signor Alfredo kollarını açarak bize doğru geliyor. Babamla birkaç cümlelik kısa bir selamlaşmadan sonra, bizi güzel bir masaya oturtuyor. Siparişimizi veriyoruz ve beklemeye başlıyoruz. Önce kırmızı şarap ve su geliyor. Babam bana da, bir kadehin dibine az miktarda şarap koyup, üstüne su ekliyor. Kadehlerimizi tokuşturup, birer yudum alıyoruz. Açlığım iyice artıyor sanki…

Bana inanılmaz uzun gelen bir süre sonra, büyük bir kayık tabakta “Alfredo usulü fettuccine”miz geliyor… Aynı anda, Signor Alfredo da masamızda beliriyor. Jilet gibi ütülenmiş beyaz ceketi ve siyah kravatı ile son derece karizmatik. Önce bize gülümsüyor. Sonra, ceketinin göğüs cebinden altın bir kaşık ve çatal çıkarıp, fettuccine’yi servis tabağında, ahenkli hareketlerle, karıştırıyor. Bir yandan yutkunuyorum, bir yandan da gözlerimi ellerinden ayıramıyorum. Evet, nihayet bitti… Tabaklarımıza yaptığı paylaşım ile birlikte bu törensel servis sona eriyor. Artık bu muhteşem lezzetin tadını çıkarabiliriz…

Alfredo’nun fettuccine’si, yüz yılı aşkın geçmişi ile hem İtalyanların hem de Roma’ya gelen turistlerin vazgeçilmezi olmaya devam ediyor. Ben şahsen, yurtdışına gittiğim zaman, bir işletmenin başarısını oraya yerli halkın gidip, gitmemesi ile ölçerim. Benim için, yerel halkın ilgisi, bir işletmenin otantik ve kaliteli olma göstergesidir. Gördüğüm kadarı ile, bunca yıl sonra bile, Alfredo hala eski Alfredo…

Babamla yemeklerimizi yerken, arada bir Signor Alfredo yanımıza gelip, her şeyin yolunda olup, olmadığını soruyor. Kendisi bir anlamda, bu müthiş lezzetin var olma nedeni… Önceki gelişlerinden birinde babama restoranın öyküsünü anlatmış.

Masamıza uğradığı seferlerden birinde Signor Alfredo, yanında restoranın bir kartpostalını getiriyor ve bize hitaben arkasını imzalıyor. “Fettuccine’nin İmparatoru”. Tarih, 7 Nisan 1969…

Kartpostalın üstünde “Fettuccine’nin Kral”ı yazsa da, Alfredo 2 imzasını “İmparator” olarak atmaya başlamış bile…

Çocukluğumda ismi L’originale Alfredo, günümüzde ise Il Vero Alfredo (gerçek Alfredo) olan bu restoranın tarihi 1914’e kadar gidiyor. Her şey, 1908 yılında küçük bir restoran sahibi olan Alfredo’nun hanımının doğum yapması ile başlıyor. Oğulları Alfredo 2’nin doğumundan sonra eşi o kadar halsiz düşüyor ki, Alfredo 1 onun sağlığına kavuşması için kendi elleri ile özel bir tarif geliştiriyor. Tereyağ ve Parmesan peyniri kullanarak yaptığı bu makarna çeşidi, hiçbir şey yemeyen eşinin çok hoşuna gidiyor ve kadıncağız sağlığına kavuşuyor.

İnsanın tadı damağında kalan bu lezzeti aile, üç kuşaktan beri, aynı başarı ile sürdürüyor. Yıllar boyunca, Roma’ya gelen ünlü devlet adamları ve sanatçılar da Il Vero Alfredo’nun şöhretine şöhret katıyorlar. Bu gelenlerden ikisi ise, sessiz sinema döneminin ünlü Amerikalı film artistleri Mary Pickford ve Douglas Fairbanks, Alfredo efsanesine bir boyut daha katıyorlar. Balayı için Roma’ya gelip, Alfredo’nun fettuccine’sini yiyen ve çok beğenen çift, kendilerine gösterilen misafirperverliğe karşılık olarak, 1927 yılında Alfredo’ya som altından bir kaşık ve çatal hediye ediyorlar. Üstlerinde “Makarnanın Kralı Alfredo’ya” yazısı olan bu altın kaşık ve çatal, o günden sonra restorana gelen tüm müşterilerin fettuccine’lerini, tabaklarına servis yapmadan önce, karıştırmak için kullanılmaya başlanıyor.

O meşhur altın kaşık ve çatal…
Kaynak:Il Vero Alfredo web sitesi

15 Ekim 2015 akşamı Roma’da, Il Vero Alfredo’nun kapısından içeri giriyoruz. Sonbaharın akşam serinliğinden sonra içeri girmek iyi geliyor. İçerisi henüz çok dolu değil. Masalarda birkaç İtalyan aile ve turistler var. Yerimize oturtulmayı bekliyoruz. Restoranın web sayfasından yer ayırtırken, bir sonraki gün Roma Büyükelçiliğinde evleneceğimizi yazmış ve bu özel akşam nedeniyle güzel bir masa vermelerini rica etmiştim.

Aradan geçen yıllar içinde, restoran pek fazla değişmiş görünmüyor. Aynı kare masalar ve bembeyaz, kolalı masa örtüleri. Görebildiğim tek önemli değişiklik, çocukluğumun Signor Alfredo’sunun artık orada olmaması. Bizi karşılayan, onun yerine geçen oğlu, Alfredo 3. Dedesinden babasına geçen işletme, artık torun Alfredo’nun olmuş.

Torun Alfredo bizi köşede, güzel bir yere oturtuyor ama, masada bizim için özel bir özen gösterilmiş gibi durmuyor. Diğer masalara ne kadar özen gösterilmişse, o kadar. Bir an için, rezervasyona koyduğum o özel not için pişman oluyorum… Gereksiz bir şey mi yaptım? Hatta, komik mi oldum acaba?

Alfredo 3, babası kadar konuşkan ve sempatik de görünmüyor doğrusu. Mesafeli bir kibarlıkla, siparişi alıyor ve gidiyor. Beklemeye başlıyoruz. Merak içindeyim… Acaba çocukluğumdan hatırladığım o tat, hala aynı mı? Yoksa, anılarımıza sık sık yaptığımız gibi, fazla mı gözümde büyütmüşüm?

Yine önce, şarabımız geliyor. Beklemeye devam ediyoruz…

Derken, üzerinden dumanlar tüten büyük servis tabağında fettuccine’miz geliyor. Alfredo 3, çocukluğumdan hatırladığım, aynı törensel hareketlerle cebinden altın kaşık ve çatalı çıkarıyor… İyice karıştırdıktan sonra, tabaklarımıza bölüyor. Benim tabağımı önüme koyarken,

“Signora, bu özel gecenizin şerefine, fettuccine’nizi yemeniz için, altın kaşık ve çatalımızı size bırakıyorum. Şimdiden kutlarım” diyor…

Altın kaşık ve çatallı tabağım…

72 Yıl Olmuş…

Mayıs ve Haziran aylarında yolunuz, Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi saldırılarına veya işgaline uğramış ülkelerinden birine düşerse, bununla ilgili bir anma törenine veya bir anıtta böyle bir törenden geriye kalan çelenklere, sergilere, televizyonlarda belgesel filmlere ve açık oturumlara mutlaka rastlarsınız. Amaç, bu korkunç savaşta ölen milyonlarca insanı anmak ve savaşı yaşayıp, kurtulmuş, sayıları giderek azalan kurbanlar ile empati kurmaktır. Bir de tabii, bu büyük insanlık dramının unutulmasına izin vermemek, genç kuşaklara tarihsel gerçekleri anlatarak, böyle bir felaketin tekrar yaşanmaması için onları bilinçlendirmektir.

6 Haziran 1944’te başlayan Müttefiklerin Normandiya Çıkarması, Naziler için sonun başlangıcı olmuş ve 8 Mayıs 1945’te Alman ordusunun kayıtsız şartsız teslim olması ile birlikte, Avrupa’da 1939’dan beri süren İkinci Dünya Savaşı sona ermiştir. İstatistiklere göre savaş sırasında 60 milyondan fazla insan ölmüştür. Bu insanların yaklaşık 6 milyonu, çoluk çocuk demeden, sistemli bir şekilde tecrit edilen, toplama kamplarına gönderilen, işkence gören, üzerlerinde insanlık dışı deneyler yapılan ve gaz odalarında öldürülen Yahudilerdir.

İnsanlık tarihi sayısız savaşlar ve katliamlarla dolu. Bu gidişle de, daha pek çokları yaşanacak gibi görünüyor. İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesi için mücadele vermiş Müttefik ülkeleri ve bu savaşta mağdur olmuş kimi ülkeler bile, savaş sonrasında dünyanın çeşitli yerlerinde savaşlara, insanlık trajedilerine sebep oldular. Olmaya da devam ediyorlar… Buna karşın, İkinci Dünya Savaşı vicdanlarımızı en çok rahatsız eden, bizi insanlık adına utandıran bir savaş olma özelliğini koruyor. Bitişinin üzerinden 72 yıl geçmiş olsa da…

Koşa, koşa eve geldim. Bugün okulda zaman bir türlü geçmek bilmedi. Aklım sürekli radyodaki Çocuk Bahçesi programında seslendirilen “Arkası Yarın” da idi. Acaba Anne Frank ve ailesi saklandıkları yerde savaş sonuna kadar yakalanmadan kalabilecekler mi? Benden birkaç yaş büyük olan bu küçük kız ve ailesi kurtulacak mı?

Kimseye bir şey yapmamış olan bu insanları Nazilerin niye yakalayıp, öldürmek istediklerini anlamıyorum… Annem, inançları farklı olduğu için diyor. Onlar Yahudi olduğu içinmiş. Yine bir şey anlamıyorum ama, bu Nazileri sevmiyorum ben… Almanmış onlar. Anne Frank de Alman ama… Almanya’da huzurları kalmayınca ailece Amsterdam’a gelmişler. Babası burada ticaret hayatına devam ederken, birkaç yıl sonra Naziler Hollanda’yı da işgal ediyorlar. Hayat onlar için burada da giderek yaşanmaz hale gelince, bir başka aile ile birlikte saklanmaya karar veriyorlar. Babasının iş yerinin çatı katında oluşturulan gizli dairede saklanmaya başlıyorlar. Birkaç ay sonra aralarına katılan bir diğer kişi ile beraber, toplam sekiz kişi, iki yıldan fazla bir süre bu dar alanda saklanıyorlar.

Ne kadar zor olmalı öyle kapalı kalmak… Dışarı çıkıp, temiz havayı soluyamamak… Yine de ne kadar umut dolu Anne Frank… Her gün defterine o gün olanları, hayallerini, hissettiklerini yazıyor. Kötü günler bitip, özgür olunca yazar olmak istiyor.

Dokuz yaşımdayken her gün bir bölümünü radyoda dinlediğim Anne Frank’in yaşam öyküsü hiç aklımdan çıkmadı… Diyebilirim ki, “Anne Frank’in Hatıra Defteri” ( o zamanlar “anı” veya “günce” kelimeleri yoktu henüz) benim, insanların ne kadar acımasız ve vahşi olabileceklerini ilk olarak öğrenmemi sağladı.

Yıllar sonra, serin bir Bahar sabahında, Amsterdam’da Prinsengracht kanalının üstündeki 263 numaralı binanın önünde kuyruktayız. Epeyce sıra bekleyeceğiz galiba…Burası Anne Frank’in ve ailesinin 6 Temmuz 1942- 4 Ağustos 1944 tarihleri arasında saklandıkları ev. Sıra beklerken elini tuttuğum kızım, nerdeyse benim Anne Frank’i öğrendiğim yaşta. Ona neler göreceğimizi ve Anne Frank’i biraz anlatıyorum… Gözlerinden onun da, o yaşlardayken benim gibi, bu insanların neden saklanmak zorunda kaldıklarını, neden ölüm korkusu ile yaşadıklarını kavramakta zorlandığını anlıyorum…

Uzun bir bekleyişten sonra içeri giriyoruz. İşte, gizli bölmeye geçişi sağlayan kitaplık şeklindeki kapı ve yukarıya çıkan merdivenler. Yattıkları odalar, beraber yemek yedikleri ortak alan, mutfak, tuvalet ve banyo… O dönemde saklanmak zorunda kalan pek çok insanınkinden daha iyi koşullar bunlar, şüphesiz. Yine de, sekiz kişinin burada kapalı kalması, gündüz sessiz olma zorunluluğu, açık havaya çıkamama ve en önemlisi, gerilen sinirler nedeniyle zaman zaman kişiler arasında yaşanan tatsızlıklar hiç de öyle kolay baş edilebilecek durumlar değil. Bir de sürekli yakalanma korkusu…

Bu kadar uzun süre saklanabildikten sonra, insan Anne Frank ve diğerlerinin kurtulmuş olmasını diliyor. Ama, ne yazık ki, öyle olmuyor… Üstelik, Avrupa’nın bu karanlıktan kurtulmasına o kadar az kalmışken…

Onlar saklandıkları yerde yakalandıklarında, Normandiya Çıkartmasının üzerinden iki ay geçmiş olmasına, Almanların kayıtsız şartsız teslim olmalarına dokuz ay kalmış olmasına rağmen, Auschwitz’e gitmekten kurtulamıyorlar.

İçimi derin bir üzüntü ve hüzün kaplıyor…

Farklı nedenlerle de olsa , benzer duyguları üç dört yıl önce gittiğim Prag’da da hissettim. Bu güzel şehirde gördüğüm iki yer bana acı verdi. Bunlar, Eski Yahudi Mezarlığı ve Pinkas Sinagogu idi. Girişi Pinkas Sinagogundan olan Eski Yahudi Mezarlığı, savaşla ve katliamla alakalı olmasa da, insanda çok tuhaf bir keder uyandırıyor… Burası, Avrupa’nın ayakta kalabilmiş en eski Yahudi mezarlığı. On beşinci yüzyılın başlarından 1787’ye kadar kullanılmış. O dönemde Yahudilerin ölülerini başka bir yere gömmelerine izin verilmediği için, bu daracık alana 12.000 mezar taşı sıkıştırılmış. Ancak alttaki, üst üste mezarların 100.000 civarında olduğu tahmin ediliyor. İşte bu sıkışıklık, birbirinin üstüne yığılmış bu yosun kaplı mezar taşları bende tuhaf bir etki yarattı.

Eski Yahudi Mezarlığı- Prag

Mezar taşlarının arasında dolaşmak mümkün değil ama, erişilebilir olanları inceleyince, taşların üzerinde sadece isim ve tarih olmadığı, ölenlerin mesleklerini anlatan kabartmalar da olduğu görülüyor. Terzi için bir makas, piyanist için bir çift el…

Pinkas Sinagogu ise, bahçesindeki mezarlık gibi çok eski olmasına rağmen, esas olarak İkinci Dünya Savaşı ile ilintili olarak önemli. Burası, 1535 yılında yapılmış ve 1941 yılına kadar ibadete açık kalmış. Savaştan sonra ise, Naziler tarafından öldürülen yaklaşık 80.000 Yahudi Çek vatandaşının anısına bir anıta dönüştürülmüş. 1968’deki Sovyet işgalinden sonra yirmi yıldan fazla bir süre kapalı tutulmuş ve 1995 yılında, restorasyondan sonra, yeniden açılabilmiş.

Pinkas Sinagogu- Prag

Burada beni çarpan şeyin ne olduğu üzerine çok düşündüm… Belki de, basit olması idi. Duvarlarda sadece, satır satır yazılmış, kurbanların isimleri, doğum ve ölüm, ya da kaybolma tarihleri vardı. Birbiri ardına, satırlar boyunca… Ölenleri sadece bir sayı, bir istatistik olarak değil, isimleri ile sergilenmiş olarak görmek insanın idrak sınırlarını gerçekten zorluyor.

Duvar Ayrıntısı- Pinkas Sinagogu, Prag

Gördüklerinizi sindirmeye çalışırken, bir üst katta bir kez daha sarsılıyorsunuz. Pinkas Sinagogunun birinci katında, 1942-1944 yılları arasında Terezin Gettosunda yaşamak zorunda kalmış çocukların yaptığı resimler sergileniyor. Çoğu Auschwitz-Birkenau toplama kamplarındaki gaz odalarında ölmüş olan bu çocuklar, resimlerde getto yaşamını, eve ve güzel günlere dönme özlemlerini resmetmişler… Yürek sızlatıyor gerçekten…

Terezin Gettosu Çocuklarının Yaptıkları Resimlerden- Pinkas Müzesi, Prag

İnsanlar var oldukça, savaşlar da olacak. Dünya barışı istemek ütopik bir özlem belki… Ama, yine de çabalamaya değer. Çünkü aslında, savaşlarda kazanan ve kaybeden yok. İki taraf da çok şey kaybediyor. (Ya da, çeşitli ülkelerin silah sanayileri tek kazanan taraf oluyor demek lazım.) Sonrasında, veya aynı savaşın içinde bile, zalim olan mazlum, mazlum olan da zalim olabiliyor…

Amerikalı yazar Kurt Vonnegut’un Slaughterhouse 5 ( Türkçesi “Mezbaha 5” olarak April Yayınları tarafından yayınlanmış) kitabı bugüne kadar okuduğum en savaş karşıtı kitap. Bitirdikten sonra birkaç gün etkisinden kurtulamadım. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nda geçen sayısız kitap okudum ve beğendim ama, hiç biri benim için bu kadar çarpıcı olmadı. Kitabın kahramanı Billy Pilgrim’in zaman içinde gidip, gelmesine tanıklık ederken insan savaşın anlamsızlığı üzerine tekrar, tekrar düşünmeden edemiyor. Savaşın yarattığı yıkım ve katliam sırasında ortaya çıkan bazı absürd durumlar ve olaylar ise insanı basbayağı güldürüyor. Tıpkı “gerçek hayattaki “gibi… Örneğin, Billy Pilgrim’in Almanlar tarafından esir alındığında üstünde doğru dürüst bir üniforması ve ayakkabıları olmadığı için, savaş sonuna kadar ayaklarında gümüş yaldıza boyanmış botlar ve toga gibi sarındığı gök mavisi bir perde ile gezmek zorunda kalması gibi. Bu bana, 1999 yılında depreme Yalova’da yakalanan bir tanıdığımın günlerce kısacık geceliğinden görünen bacaklarını örtmek için beline bağladığı masa örtüsü ile gezmek zorunda kalmasını hatırlattı. Hayatın yarattığı kimi traji-komik durumlar insana böyle bir şeyin ancak kurgu olabileceği hissini verebiliyor…

Slaughterhouse 5’ deki savaş sahnelerinin ve özellikle Dresden’in İngiliz ve Amerikan hava kuvvetleri tarafından bombalanması sırasında kitapta gelişen olayların gerçek olma olasılığı çok yüksek, çünkü Kurt Vonnegut da Almanlara esir düşmüş ve Dresden bombalanırken oradaymış. Tıpkı kahramanı Billy Pilgrim gibi…

Kurt Vonnegut (1922-2007) dördüncü kuşaktan Alman asıllı bir Amerikalı olarak Indianapolis’ de doğmuş ve Cornell’de bio-kimya okumuş. Kitapta Almanların elinde savaş esiri iken yaşadığı Dresden bombardımanını bütün canlılığı ile anlatırken, bizim de sürekli olarak hem genel olarak savaşları, hem de Dresden bombardımanını sorgulamamızı sağlıyor. Dresden bombardımanı, İkinci Dünya Savaşı’nın bitimine doğru, Almanların bozguna uğratılacağı nerdeyse kesinleşmişken, 13 Şubat 1945 gecesi yapılıyor ve o güne kadar sapasağlam ayakta olan şehirde yaklaşık 130.000 kişi ölüyor. Şehir yerle bir oluyor. Sadece insan sayısına bakılacak olursa, Dresden’de, Amerikan kuvvetlerinin 9 Mart 1945’te Tokyo’ya ( 83.793 can kaybı) ve Hiroshima’ya ( 71.379 can kaybı) yaptığı saldırılardan daha büyük bir katliam yapılıyor. Bunun yanında, pek çok tarihi ve kültürel eser yok oluyor.

Billy Pilgrim ve diğer Amerika’lı esirler bombardımandan önce Dresden’e geldiklerinde, balık istifi şeklinde dolduruldukları yük vagonunun kapıları açılınca gördükleri şehir onları büyülüyor. İçlerinden çoğu için gördükleri bu şehir, o güne kadar ömürlerinde gördükleri en güzel şehir oluyor. Billy Pilgrim ise, gördüğü manzaranın “Cennet” in resmi olduğunu düşünüyor. Bombardımandan sonra ise, her yer harabeye dönüyor.

Dresden’in bombalanmasını haklı gösterecek neden bulmakta zorlanan Amerika Birleşik Devletleri burada yaratılan can ve mal kaybını 20 yıldan fazla bir süre kendi halkından bile saklıyor. Ancak 1960’ların sonuna doğru konu gündeme geliyor. Bu gibi durumlarda hep olduğu gibi, olayı haklı gösterecek pek çok neden öne sürülüyor tabii ki.

Devletler, başta ekonomik nedenler olmak üzere, çeşitli bahanelerle halkları birbirine kırdıradursunlar, kimi insanların özündeki iyiliği yok edemiyorlar. Dresden yerle bir olduktan sonra, Billy Pilgrim ve yüz tane Amerikan esiri başlarındaki dört Alman askeri ile sığındıkları yerden çıkıyorlar. Şehir tamamen harabeye dönmüş. Neredeyse canlı kalmamış. Hep birlikte şehrin dışına doğru yürüyüşe geçiyorlar. Bir süre sonra, şehrin eteklerinde, kör bir adamın karısı ve iki kızıyla birlikte işlettiği bir hana geliyorlar. Han sahipleri bir gün önceki bombardımanı ve sonrasında şehrin saatlerce yanmasını uzaktan izlemişler. Ertesi gün hanlarını her zamanki gibi tertemiz ve düzenli olarak açmışlar ve beklemeye başlamışlar. Ama şehirden gelen hiç kimse olmamış… Ta ki, başlarında Alman muhafızlarla Amerikalı esirler kapılarını çalana kadar. Han sahibi esirlere ahırında yatacak yer vermiş. Ayrıca çorba, kahve ve birazcık da bira. Sonra da, yatmadan önce gelip, onlara Almanca olarak, “ İyi geceler Amerikalılar, iyi uyuyun” demiş.

“Davetimize küçük kızınızı da getirin”, demiş General Oster babama. Alman General Oster ve eşi, Roma’nın en güzel semtlerinden Parioli’de oturuyorlar. Burası Roma’nın en varlıklı ve güzel semtlerinden biri. Şık binaları ve büyük parkları var. Doyamadığımız, Gian Lorenzo Bernini heykelleri ve Rafael tabloları nedeniyle babamla tekrar tekrar gittiğimiz Galleria Borghese de bu semtte.

General Oster ve eşi ile daha önce tanışmıştım. Bizim eve de gelmişlerdi birkaç kere. Ama, evlerine ilk olarak gidiyorum. Kapıdan içeri girer girmez bayılıyorum bu daireye. Duvarlar koyu yeşil kumaş kaplı. Pencerelerde duvarlarla uyumlu kalın kadife perdeler var. Tablolar, mobilyalar ve aksesuarlar ince bir zevki yansıtıyor. Ama ben en çok, o tavana kadar olan kitaplıkları seviyorum. Hayran hayran kitaplara baktığımı gören General, kitap okumayı sevip, sevmediğimi soruyor. Çok seviyorum… O da çok seviyormuş.

General, seyrek sarı saçlı, orta boylu, ama yapılı bir insan. Daha önce onu üniforması içinde de gördüm ama, bu akşam koyu renk bir takım elbise giymiş, güzel bir kravat takmış. Çerçevesiz, ince altın rengi saplı gözlüklerinin arkasından masmavi gözleri ile bana gülümsüyor. Çok iyi bir insana benziyor. Öte yandan, kafam biraz karışık… Yolda gelirken babam, General Oster’ in İkinci Dünya Savaş’ı sırasında Alman Ordusunda genç bir subay olduğunu söyledi. O zaman… Demek ki, bir Nazi idi… İki yıl önce radyoda yaşam öyküsünü dinlediğim Anne Frank’in, ailesinin ve diğer tüm Yahudilerin peşine düşen Nazi’ lerden… İçim ürperdi…

Slaughterhouse 5 (Mezbaha 5) kitabını okurken, aklıma sık sık, annem ve babamın bana aktardıkları, General Oster’in bir cümlesi geldi. Bir gün, yine bir davette, General Oster babama,“ Alman olduğumuz için bizden nefret etmiyorsunuz değil mi?” diye sormuş. Yıl, o zamanlar 1968. Savaşın üzerinden henüz 23 yıl geçmiş. Yaralar hala canlı ve kişisel… Bu soru, daha o zaman beni çok üzmüştü. Çocuk olmama rağmen, Hitler gibi bir yarı deli yüzünden tüm Alman halkının suçluluk duygusu içinde olması, dünya gözünde aynı kefeye konması bana çok büyük haksızlık gibi gelmişti. Kim bilir, bu ne büyük bir yüktü ? Oysa, General kendini böyle hissedecek en son insan olmalıydı…

General Oster, Hitler ve Nazi rejimine direniş gösteren ve Alman Askeri İstihbaratındaki pozisyonu sayesinde 1938’den, tutuklandığı 1943 yılına kadar pek çok Yahudi’ye yardımcı olan ve kurtaran General Hans Paul Oster’in oğluydu. Temmuz 1944’de Hitler’e yapılan başarısız suikast sonrasında, Amiral Wilhelm Canaris ile birlikte, Nisan 1945’te kurşuna dizilerek idam edilmişti. Babası kurşuna dizildikten sonra Hitler, genç bir subay olan oğul Oster’ den de şüphelenmiş ama, çok kısa bir süre sonra Alman ordusu teslim olmak zorunda kaldığı için, bir şey yapamamıştı. Söz konusu Temmuz suikastini konu alan ve Tom Cruise’ın oynadığı, 2008 yılı yapımı Valkyrie filminde de General Hans Oster’den söz edilir.

Hiçbir millet, din, mezhep veya siyasi görüş sahibi insan topluluğu topyekun iyi veya kötü değil… Önemli olan, “insan” olmak… Vicdan sahibi olmak…

Nazi İşgali Sırasında Tuna Nehri Kıyısında Öldürülen Yahudiler Anısına Anıt- Budapeşte