
Ertesi sabah saat yedi buçukta kalkıp, Il Palazzetto’da kaldığımız odanın eski tarz tahta panjurlarını açınca, hiç beklemediğim bir görüntü ile karşılaştım. Dudaklarıma bir gülümseme yayıldı. O sabah ve Roma’da kaldığımız süre boyunca her sabah benzer bir görüntü vardı. Her seferinde, İspanyol Merdivenleri’nde fotoğraf çektirmeye gelmiş, en az bir gelin ve damat çift oluyordu. Roma’nın görsel açıdan en ünlü ve romantik sayılan noktalarından birisi olduğu için, böyle özel bir günde çiftlerin fotoğraf çektirmek için burayı seçmeleri çok şaşırtıcı değildi aslında. Benim hayret ettiğim, sabahın o erken saatinde, evlenecek bir çift için vaz geçilmez kabul edilen kıyafetlerini tam tekmil kuşanmış olarak orada bulunmalarıydı. Çekimlere sanki gün ağarır ağarmaz başlamış gibiydiler. Bir önceki yazımda sözünü ettiğim, gün içinde merdivenlerde biriken kalabalık göz önüne alınınca, nikah töreni öncesinin güzel fotoğraf kareleri için sanırım başka çare de yoktu.

gördüğüm çift

Etraf kalabalıklaşmaya başlamış bile.
Roma tatilimiz boyunca her sabah saat yedi buçukta kalktık. İkinci günümüzün programının biraz yoğun olduğunu kabul etmem gerek. Üstelik, günün tam ortasında bir tane rehberli gezi randevumuz vardı. Il Palazzetto’nun sahibi olan, yakınımızdaki Hotel Hassler’de kahvaltımızı yaptıktan sonra yola koyulduk. Aslında Roma’da gezilecek yerler birbirine çok uzak değildir. Çoğu yere yürüyerek gidebilirsiniz. Sabah gideceğimiz Colosseum (ya da İtalyanca adıyla Colosseo) ve yakınındaki Basilica di San Pietro in Vincoli de otele aşağı yukarı yarım saatlik bir yürüme uzaklığında yerlerdi. Ancak, o gün zamanı iyi kullanmamız gerektiği için metro ile gitmeye karar verdik. Otelin konumu bu açıdan mükemmeldi çünkü, İspanyol Merdivenleri’nin alt ve üst tarafındaki girişleri aynı zamanda Spagna metro istasyonunun iki girişinin de dibindeydi. Roma’da ilk olarak metroya bindiğimi belirtmeliyim. Bundan yaklaşık altmış sene önce Roma’da bir çocuk olarak yaşarken bir ara metro yapımı söz konusu olmuş, ancak bu amaçla yapılan kazma işlemleri sırasında o kadar çok tarihi eser çıkmıştı ki, kazılan yerler kapatılmış ve metrodan vaz geçilmişti. Sonra o işi nasıl çözdüler, bilmiyorum. Ama, sanırım bu hassas durum nedeniyle, günümüzde de Roma’daki metro ağı diğer Avrupa metropollerininkiler ile karşılaştırılamayacak kadar basit ve küçük.


Kırmızı hatta olan Spagna durağından Anagnina yönünde metroya bindik. İkinci durak olan Termini, yani Roma’nın Merkez Tren İstasyonu’nda inip, mavi hatta geçtik ve Laurentina yönünde ikinci durak olan Colosseo’da indik. İstasyondan dışarı çıktığımızda kalabalıktan şok oldum diyebilirim. İğne atsan yere düşmüyordu. Çok sayıda turist grubu, rehberler, kendi başına gezmeye gelenler… Her taraf insan kaynıyordu. On sene önce, nikah sonrası burada çok güzel fotoğraflar çektirmiştik. Etrafta az sayıda turist vardı. Günümüzde böyle bir şey yapmak imkânsız olsa gerek. Ya da İspanyol Merdivenleri’nde resim çektiren çiftler gibi, sabahın çok erken saatlerinde gelmek lazım.


antik Roma’ya kadar gidiyor.

Aylar öncesinde, normal giriş bileti bulamadığım için almak zorunda kaldığım turumuz saat 12’de başlıyordu. Buluşma yerinin neresi olduğunu tam olarak anladıktan sonra, Basilica di San Pietro in Vincoli’ye gitmek için Colosseo’nun arka tarafındaki tepeye doğru yürüdük. Hava mevsim normallerinin epeyce üstünde ve oldukça sıcaktı. Yokuştan çıkarken Colosseo’yu farklı bir açıdan görmek güzeldi.

çıktığımız yokuştan Colosseo‘ya bakış
Basilica di San Pietro in Vincoli, Roma’yı her ziyaret eden grup ya da kişinin gittiği bir bazilika değil. Kimileri açısından sosyal medyada popüler olan yerlere gitmek daha öncelikli olduğu için zaman kalmıyor olabilir. Ancak, meraklısı için önemli bir yer çünkü Michelangelo’nun (1475-1564) en ünlü eserlerinden birisi bu bazilikada bulunuyor. Bazilikanın bir diğer adı da Basilica Eudoxiana çünkü M.S. 442 yılında, İmparator III. Valentinian’ın eşi Eudoxia (aynı zamanda, İstanbul’un Theodosius surlarını inşa ettiren Doğu Roma İmparatoru II. Theodosius’un kızı) tarafından inşa ettirilmiş. Kilise, Aziz Peter’in Filistin ve Roma’da vurulduğu zincirleri saklamak üzere yaptırılmış. Bazilikanın ismindeki Vincoli kelimesi de Latince zincir anlamına gelen vincula kelimesinden geliyor. Söz konusu zincirler, kilisenin altar kısmının hemen altında sergileniyorlar. 1475 yılında bir restorasyon geçirmekle beraber, kilise günümüzdeki görünümünü 16. yüzyılın başında Papa II. Julius’un emri ile yapılan restorasyonlar sonucunda kazanmış.

Kiliseyi çocukluğumdan aklımda kalan halinden çok daha aydınlık ve tertemiz buldum. Babam ile her gidişimizde hava kapalıydı da ondan mı aklımda biraz karanlık ve kasvetli kalmış, tam çözemedim. Zaten içeride, sol tarafta bir iskele vardı ve belli ki restorasyon sürmekteydi.


altar‘ının altında sergileniyorlar
Yukarıda belirttiğim gibi, insanların Basilica di San Pietro in Vincoli’yi ziyaret etme nedeni esas olarak, Rönesans sanatının şaheserlerinden biri kabul edilen, Michelangelo’nun Hz. Musa heykelinin burada olması. Heykel, Papa II. Julius’un, öldükten sonra gömülmek üzere, 1505 yılında sipariş verdiği bir mozolenin parçası olarak tasarlanmış ve yapılmış. Mozole, kilisenin sağ taraftaki koridorunda, altar’ın yakınında duruyor. Heykel 1513 yılında yapılmış. Ancak mozole tamamlanamamış çünkü, bu arada Papa tüm ilgisini ve kaynaklarını Vatikan’daki Aziz Pietro Bazilikası’nın yeniden yapımına yöneltmiş. Zaten, 1513 yılında ölen Papa da sonunda oraya gömülmüş. Dolayısıyla, Michelangelo’nun 1545 yılında tamamlayabildiği mozole gerçekte boş bir mezar. Yapımı 40 yıl süren mozolenin tasarımı aslında çok daha şaşalı imiş. Belirtildiğine göre, günümüzde gördüğümüz projenin her anlamda epeyce sadeleştirmiş bir hali. Mozolenin en dikkat çeken unsuru olan Musa heykelinde peygamber, On Emir’i alarak Sina Dağı’ndan indiği ve kavmini altın buzağıya taparken bulduğu an canlandırılmış. O nedenle, heykeldeki Musa’nın yüzü son derece kızgın ve gergin. Heykel de mozole de günümüzde çok daha beyaz. Belli ki, restorasyon sırasında yüzyılların birikmiş kiri titizlikle temizlenmiş.

onun bir parçası olan Hz. Musa heykeli. Musa heykelinin üst tarafında, uzanmış durumda canlandırılan kişi Papa II. Julius. Ancak, Papa buraya gömülmediği için, mozole boş bir kabir aslında.
Yıllar önce, mozolenin ve Musa heykelinin dibine kadar gitmek ve heykeli çok yakından görmek mümkündü. Sonraki yıllarda sanat eserlerine yapılan saldırılar nedeniyle bu artık yapılamıyor. O nedenle heykelin sağ dizindeki o ünlü çizik de pek seçilemiyor. Eğer o zedelenmenin öyküsünü bilir ve dikkatli bakarsanız biraz seçebilirsiniz. Rivayete göre, Michelangelo Musa heykelini tamamladıktan sonra adete canlı gibi duran kendi eserinden o kadar etkilenmiş ki, “Konuş” diyerek elindeki çekici fırlatmış. Çekiç, heykelin dizine isabet etmiş.

Michelangelo’nun neden Musa’yı boynuzlu olarak canlandırdığı hep merak edilir. Bu aslında, zamanında yapılan bir çeviri hatasından kaynaklanmış. Tevrat’ın 2. kitabı olan Exodus’da Sina Dağı’ndan inen Musa’nın alnında iki adet ışık hüzmesi olduğu belirtilmiş. İncil için İbranice’den Latince’ye yapılan çeviride (iki kelimenin birbirine çok yakın olması nedeniyle) bu kelime yanlışlıkla boynuz olarak çevrilmiş. Bu nedenle, 11. yüzyıldan itibaren, Orta Çağ ve Rönesans boyunca, pek çok eserde Hz. Musa boynuzlu olarak canlandırılmış. Sonradan her iki türlü, boynuzlu ve ışık hüzmeli canlandırmalar yapılmış.
Bazilikada ayrıca ünlü bir Bizans mozaiği de var. Aziz Sebastian’ın canlandırıldığı mozaik 7. yüzyılda yapılmış. Ancak, bu mozaik restorasyonun sürdüğü sol tarafta olduğu için bu sefer görmem mümkün olmadı.


Anıtı‘nı (Vittoriano) görebilirsiniz.
Colosseo turumuzun zamanı yaklaşıyordu. Yokuş aşağı inmek çok daha kolay oldu. 8-9 dakikada Colosseo’ya geldik. Normalde, Colosseo ile birlikte yakınındaki Palatino Tepesi’nin ve Forum Romana’nın gezilmesini öneririm. Zaten Colosseo ve bu iki yer birlikte Parco Archeologico del Colosseo, yani Colosseo Arkeolojik Parkı, olarak adlandırılıyor. Palatino Tepesi, Roma’nın üzerine kurulduğu yedi tepeden birisidir ve antik Roma’nın ilk kurulduğu yer kabul edilir. Tarih öncesi çağlardan beri burada yerleşim olmuştur. Ayrıca, Roma mitolojisine göre, burası aynı zamanda Roma’nın kurucuları kabul edilen Romulus ve Remus kardeşlerin doğduğu ve bir dişi kurt tarafından emzirilerek büyütüldüğü yerdir. Daha önce bataklık bir bölge iken, M.Ö. 7. yüzyılın sonundan itibaren 1000 yıldan fazla bir süre Roma’da kamusal yaşamın merkezi olan Forum Romana ise, büyük bir arkeolojik alan. Roma’nın hem Cumhuriyet hem de İmparatorluk dönemi boyunca buraya siyasi, dini, ticari ve yönetimsel açıdan önemli binalar, tapınaklar ve zafer takları yapılmış. Arkeoloji meraklılarının atlamak istemeyeceği bir yer burası. Ancak, benim daha önce birçok kez gittiğim bu iki yere bu sefer, vakit darlığından dolayı, biz gitmemeye karar verdik. Ben de bir dahaki sefer tekrar gitmek isterim. Uzaktan gördüğüm kadarı ile hem eskiden var olan eserler temizlenmiş ya da restore edilmiş hem de yeni kazılar yapılmış.

Şansımıza Colosseo turumuzun rehberi çok iyi idi. Kendisi hem arkeoloji bölümü mezunu olduğunu hem de halen sanat tarihi yüksek lisansı yaptığını söyledi. Gruptaki insanların ilgili olması hoşuna gitmiş olmalı ki, bir saat sürmesi gereken tur bir buçuk saat sürdü. Tüm sorularımızı ayrıntılı bir şekilde yanıtladı.

Meta Sudans Çeşmesi.
Colosseo’nun girişi ve içerisi inanılmaz kalabalıktı. Rehberimizin belirttiğine göre, içeriye her yarım saatte bir 2000 ile 3000 kişi arasında ziyaretçi giriyormuş. Giriş biletleri sadece saatli olmakla kalmıyor, bir de biletlerin üzerinde yazan isimlerle kimlikler titizlikle inceleniyor. Kimliksiz olarak içeri kimse alınmıyor. İçeride belirli bir rota var. Onu izlemeniz gerekiyor. Ülkemize gelen turist sayısı ile övünen yetkililerin, sadece Colosseo’yu gezen turist sayısından bile haberi var mı, bilemiyorum.

2015 yılında restorasyona alınan Colosseo’da çalışmalar 10 yıl sürmüş. Bazı bölümlerde hala devam ediyor. Sonuç çok iyi olmuş bence. Tabiri caizse, yapının eli yüzü açılmış. Eski hali epeyce haraptı. Nasıl olmasın ki? Tüm Orta Çağ ve Rönesans boyunca, şehrin dibindeki büyük bir taş ocağı olarak kullanılmış. Roma’da gördüğümüz birçok ünlü kilisenin, en çok da Vatikan’daki Aziz Pietro Bazilikası’nın yapımında bu taşlar kullanılmış. Taşların sökülmesi ve götürülmesi için çalıştırılan işçiler, hayvanları ile birlikte burada adeta ayrı bir yerleşim ortamı yaratmışlar.

ziyaretçi girdiği söyleniyor

katlarda insan kalabalığı kontrol altında tutulmaya çalışılıyor.
İnşaatına başlanması ve tamamlanması Flavius Hanedanı döneminde olduğu için Flavian Amphitheater olarak da anılan Colosseo, dünyada Roma İmparatorluğu’nun haşmetini simgeleyen belki de en ünlü yapı. Colosseo ismi ise, bir zamanlar yakınında olduğu bilinen İmparator Nero’nun bronzdan yapılmış dev (antik Yunancada kolossos) boyuttaki heykelinden geliyor. Günümüzde hala dünyanın en büyük amfiteatrı olan yapı, tarihte kendisinden önce bir tepe yamacına yapılan benzer büyüklükteki yapıların aksine, tek başına ve desteksiz ayakta olması ile de hayranlık uyandıran bir mimari yapıya sahip. Taş, tuğla ve betonun kullanıldığı bu şaheser neredeyse 2000 yıldan beri, onca tahribata karşın ayakta kalmış. Yapımına M.S. 70 ile 72 arasında bir zamanda, İmparator Titus Flavius Vespasian’nın emri ile başlanmış. O sırada, hala İmparator Nero döneminin geride bıraktığı kötü anılarıın pençesinde olan Roma’da, Vespasian’nın halkın eğlenmesi için yaptırmaya başladığı Colosseo’nun yer seçimi de manidar. Vespasian Colosseo için, Palatino, ve Roma’nın yedi tepesinden diğer ikisi olan Esquiline ve Celio tepelerinin arasında, daha önce Nero’nun sarayının bahçesine yaptırdığı yapay gölün bulunduğu yeri seçmiş. Bunun için, yapay göl kurutulmuş. Yapı, Vespasian’ın oğlu İmparator Titus zamanında, M.S. 80 yılında tamamlanmış.

bambaşka bir dünya imiş.

Colosseo’nun mimarisi, kullanılan malzeme ve teknoloji açısından da son derece ilginç. Ana konstrüksiyon ve cephe için traverten, içerideki ikinci sıra duvarlar için volkanik tüf, en içerdeki bölge ve kemerler için beton kullanılmış. Ayrıca, rehberimizin dikkat çektiği önemli bir özellik de travertenlerin birbirlerine bağlanma şekilleri. Bunun için, üst üste dizilmiş bloklarda delikler açılmış ve buradan içeri kurşun ile eritilmiş demir karışımı sıvı olarak dökülmüş. Böylelikle, bloklar sabitlenmiş. Orta Çağda fark edilen bu demirler büyük bir yağmaya uğramış. Blokların bazıları oyularak demirler çıkarılmış.


bir örneğini görmeniz mümkün

189 metre uzunluğu, 156 metre eni ve 48 metre yüksekliği olan Colosseo’nun kapladığı alan 24.000 metre kare olarak belirtilmiş. Yaygın olarak düşünüldüğünün aksine, yuvarlak değil, elips bir yapı aslında. Tamamı 4 kat olan Colosseo’nun ikinci ve üçüncü katlarında, bir zamanlar her kemerin altında birer tane olmak üzere 166 heykel varmış. Karşılaşmaların yapıldığı, 76 metre uzunluğunda ve 46 metre genişliğindeki alan tahtadanmış. Ancak, akan kanlardan dolayı zemin kayganlaştığı için üstüne kum dökülürmüş. Bu gezi de öğrendiğim ilginç bilgilerden biri, bu kuma Romalıların arena demesi oldu. Günümüzde farklı karşılaşmaların yapıldığı büyük mekânlar için kullanılan bu kelime meğer aslen bu kumdan geliyormuş. Colosseo’da arenanın altında elbette bambaşka bir dünya varmış. Tahta zemin tamamen kapalı durumda olmadığı için bugün buraları yukarıdan görebiliyoruz. Gladyatörlerin yaşam alanları, hayvanların tutulduğu bölgeler, hepsi bu yer altı bölgesinde. Bir zamanlar buradan, gladyatörleri ve hayvanları arenaya çıkaran 80 tane asansör olduğu belirtiliyor. Ne zaman, kimin, hangi asansörle yukarı çıkarılıp, yer seviyesinde açılan kapaklardan arenaya adım atacağı, titizlikle yürütülen bir gösteri akışına göre yapılırmış. Tüm bu vinç ve asansörlerden oluşan karmaşık sistem, sonraki dönemlerde çıkan bir yangın ile yok olmuş.

Colosseo’da yapılan bazı şenlikler günlerce sürermiş. Örneğin, M.S. 80 yılında, İmparator Titus’un Colosseo’nun açılışı için yaptırdığı gösteriler 100 gün sürmüş. Colosseo’da tipik bir gün şöyle tanımlanıyor: Sabah yırtıcı hayvanlar birbirleri ile dövüştürülüyor, öğle vakti idam edilecek kişiler yırtıcı hayvanlara atılıyor, öğleden sonra gladyatör karşılaşmaları yapılıyor. Güneşin altında saatlerce durmak kolay değil ama, bunun için de bir önlem düşünülmüş. Antik zamandaki Colosseo tasvirlerinde en tepede çubuklar görürsünüz. Taş ve tahtadan yapılan bu çubuklar kullanılarak, tepeye ortası açık dev bir örtü (velarium) örtülür ve seyirciler için böylece güneşten, kimi zaman da yağmurdan, korunma sağlanırmış.

gerilen dev örtüye Romalılar velarium derlermiş
50.000 seyirci alabilen yapı, tüm sosyal sınıfların yararlanması düşünülerek tasarlanmış. Buna göre, toplumun asilleri, üst düzey yöneticileri ve zenginleri, sınıfsal derecelerine göre aşağıda farklı katmanlarda otururken, fakir halk ise karşılaşmaları en üst kısımdan izlermiş. İmparatorun locası ise, arenaya en hakim noktada, sol tarafta ve karşılaşmaları yakından görebileceği bir yükseklikte bulunuyor.

Romalıların gladyatör karşılaşmalarını halkı politikadan uzak tutmak, bir tür uyutmak için, kullandıkları hep söylenir. Eğer amaç bu ise, anlaşılan devletin ciddi bir parasal desteği söz konusu çünkü, tessera adı verilen biletler ücretsizmiş. Ayrıca, fakir halka bedava ekmek de dağıtılıyormuş. Halk biletlerin üzerinde Romen sayıları ile yazılı olan kapılardan Colosseo’ya girer ve yerine otururmuş.

Colosseo gladyatör karşılaşmaları (munera), vahşi ve egzotik hayvan avı simülasyonları (venationes) ve içi su doldurularak deniz savaşları simülasyonları (naumachia) için kullanılmış. Sicilya ile ilgili yazı dizimin Sicilya’da İki Hafta (14): Villa Romana del Casale başlıklı bölümünde, M.S. 4. yüzyılda yapılmış bu villadaki Büyük Av isimli mozaikten söz etmiştim. Bu muhteşem mozaikte, başkentteki gösterilerde kullanılan hayvanların imparatorluğun değişik bölgelerinde nasıl avlanıp kafeslere konduğunu, gemilerle Roma’ya taşındıklarını görebiliyorsunuz. Arzu edenler linki kullanarak bu yazıma kolay yoldan erişebilirler. Naumachia ile ilgili olarak da, daha önce Genova’daki Galata Müzesi’nde gördüğüm, 18. yüzyılda Charpentier- S. Berteaux tarafından yapılmış bir gravürü paylaşıyorum. (Yazının tamamı için: Şöyle Bir Liguria’ya Gidip Gelelim Dedik: Genova).

(Genova Galata Müzesi)
Colosseo, M.S. 438 yılında İmparator III. Valentinian’ın gladyatör karşılaşmalarını yasaklaması ile beraber hızla önemini kaybetmiş. Yukarıda belirttiğim, Orta Çağ ve Rönesans sırasında yaşanan büyük yağmanın dışında, 14. yüzyılda yaşanan büyük bir deprem de yapıda büyük tahribat yapmış. 19. yüzyıldan itibaren Colosseo’nun önemi anlaşılmış ve kurtarma projeleri başlamış. 2015-2025 yılları arasında yapılan son çalışmalar ile bence insanlık Colosseo’ya arkeolojik eser olarak hak ettiği saygıyı göstermiş olmuş.

Colosseo turu bittikten sonra, metro ile aynı hat üzerindeki bir sonraki durak olan Circo Massimo’ya gittik. Burası, İstanbul’un Roma döneminde Hipodrom, Osmanlı döneminde At Meydanı ve günümüzde Sultanahmet Meydanı olarak bilinen alan gibi, özellikle savaş arabaları yarışları için kullanılmış bir stadyum. Latince adı Circus Maximus. Tarihi İstanbul’dakinden çok daha eskiye gidiyor. Circo Massimo’nun yapım tarihi uzmanlar tarafından M.Ö. 6.yüzyılda, Roma’nın ilk Etrüsk kralı Lucius Tarquinius Priscus dönemi olarak belirlenmiş. (İstanbul’un tarihi hipodromu M.S. 203 yılında, Roma İmparatoru Septimius Severus zamanında yapılmış). Colosseo gibi, Orta Çağ ve Rönesans döneminde taşları insafsızca yağmalanmış. Günümüze, alanın oval biçiminden başka, pek bir şey kalmamış olan Circo Massimo bir zamanlar Roma İmparatorluğu’nun en büyük yarış alanı imiş. Bazı kaynaklara göre, 300.000 kişiye kadar oturma kapasitesi olan hipodrom farklı imparatorlar tarafından birkaç kere büyütülmüş. Batı Roma’nın yıkılmasından sonra önemini yitirmiş. Son olarak M.S. 549 veya 550 yılında kullanılmış. Bundan sonra, Konstantinopolis’teki (İstanbul) hipodrom popüler hale gelmiş. Bir zamanlar Circo Massimo’nun ortasında da Sultanahmet’te olduğu gibi, dikilitaşlar varmış. İki tane olan bu taşlardan birisini Piazza del Popolo’nun ortasında, diğerini ise, San Giovanni in Laterano Bazilikası’nın yanında görmeniz mümkün.

Görecek çok fazla bir şey olmasa da metrodan çıkıp yolun karşısına geçerek bu tarihi alana yukarıdan bakabilirsiniz. Bizim o günkü rotamız açısından burada kısa süreliğine durmak hiçbir sorun yaratmadı çünkü zaten yolumuzun üstünde idi.

hem de metin olarak bilgi dolu
Madem ki, bu site sadece gezmek, görmek değil, anılarla da ilgili, o zaman buraya babamın neredeyse 60 sene önce Roma ile ilgili aldığı bir kitaptan Circo Massimo üzerine iki kare de koymak istiyorum. Evde babamın bana verdiği kitapların arasında buldum bu kitabı. O zaman teknoloji bu kadar ileri değildi elbet. Tarihi yerlerin AI aracılığıyla geçmişteki hallerinin canlandırılmasını hayal bile edemiyorduk. Ama, insanoğlu hep yaratıcı idi. Bu kitap da o anlamda günümüzde bile takdir edilecek bir kaynak. Birinci karede Circo Massimo’nun 1960’ların sonundaki halini görüyorsunuz. İkinci kare ise, bu fotoğrafın üzerine, yapının geçmişte olduğu hali düşünülerek yapılmış eklemelerin bulunduğu saydam bir sayfanın konması ile elde ediliyor.


Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi, antik Roma’da değişik tür karşılaşmalar için farklı mekânlar inşa edilmiş. Günümüzde Piazza Navona’nın bulunduğu yerdeki Domitian Stadyumu tamamen atletizm karşılaşmaları için kullanılırken, Circo Massimo’da at yarışları, Colosseo’da ise gladyatör karşılaşmaları yapılırmış. Bugünkü rotamızın üstünde olan ve gece gördüğümüz Teatro di Marcello ve benzerleri ise sanatsal gösteriler ile tiyatro oyunları için inşa edilmiş.
Tekrar metroya bindik ve yine bir sonraki, Piramide durağında indik. Buradan yürüyerek benim de Roma’nın hiç bilmediğim, ilk olarak gideceğim bir semtine gideceğiz. Ama ondan önce çevrede fotoğraflarını çekmeye değer birkaç şey var. Onlardan da kısaca söz etmeli.

Bu metro durağının adı öylesine konmamış. Yeryüzüne çıkınca burada, Mısır’dakilerin boyutunda olmasa da, beyaz taştan yapılmış bir piramit olduğunu göreceksiniz. Bana oldum olası çok sevimli gelmiştir bu piramit. Romalılar Kleopatra’nın ölümünün ardından, M.Ö. 31 yılında Mısır’ı fethettikten sonra cenaze ve ölü defnetme ritüelleri açısından onların adetlerinden epeyce etkilenmişler. Bu arada, mezar olarak piramit yapma modası yaygınlaşmış. Bugün Roma’da sadece bu piramit mezar olsa da, zamanında şehrin değişik yerlerinde birkaç tane varmış. Zaman içinde yıktırılmışlar. Bu görülen mezar, tanrılar için düzenlenen festivallerin organizasyonu ile ilgilenen üst düzey yöneticilerden biri olan Caius Cestius’a ait. M.Ö 18-12 yılları arasında, Via Ostiense’nin üzerinde yapılmış. Yüksekliği 36.4 metre. Oturduğu kare taban yaklaşık 30×30 metre boyutunda. Üzerindeki bir yazıdan anlaşıldığına göre 330 günde yapılmış. Birkaç yüzyıl sonra, İmparator Aureliano döneminde, yeni yapılan şehir duvarına katılmış. Burası Orta Çağ döneminde epeyce yağmalanmış. İçinde güzel freskler olduğunu okudum ancak, görmek için özel randevu alınması gerekiyormuş. Okuduğum yorumlar arasında verilen telefondan bir görevliye ulaşıp bunu başarabilen kimse yoktu. Vaktiniz ve sabrınız varsa, siz deneyebilirsiniz belki. Piramidin yakınında görülen kapı, 3. yüzyılda yapılan Aureliano Surları’nın güney kapılarından birisi olan Porta San Paolo.
Piramidin yanından, Roma’nın Testaccio semtinin kalbine doğru yürüyoruz. Yukarıda belirttiğim gibi, Roma’nın bu bölgesine daha önce hiç gelmemiştim. Zaten, eskiden tamamen işçi mahallesi olan bu semtin yıldızı 1960’lardan itibaren parlamaya başlamış. Bizi havaalanından otele götüren şoför gibi, çoğu Romalı için burası Roma’nın gerçek ruhunun yaşadığı, şehrin en lezzetli yemeklerinin, gerçek Roma mutfağı tabaklarının tadılabildiği bir semt. “Üstelik Trastevere’de olduğu gibi, dünyanın parasını da ödemezsiniz”, diye eklemişti kendisi. Biz akşam için Trastevere tarafına gitmeyi plânlamıştık ve orada gittiğimiz restorandan da çok memnun kaldık ama Testaccio’da da tadı damağımızda kalan ufak bir deneyimimiz de oldu neyse ki.
Tiber nehrinin sol kıyısında bulunan Testaccio’nun mutfağının dışında, tarihi ve arkeolojik bir özelliği de var. Semtin adı Latince kırılmış amfora parçaları demek olan testae kelimesinden geliyor. Roma döneminde, M.S. 1. yüzyıldan itibaren, imparatorluğun uzak eyaletlerinden amforalar içinde gelen şarap ve zeytinyağı yakındaki nehir limanı Emporium’da karaya çıkartılırmış. Boşaltılan amforalar Testaccio’da kırılır, düzenli bir şekilde üst üste yığılırmış. Öyle ki, zamanla burada kırık amforalardan, bugün 54 metre yüksekliği olduğu söylenen, ufak bir tepe olmuş. Semtin ortasında yükselen bu tepeye Monte dei Cocci ya da Monte Testaccio deniyor. (Antik zamanlardaki ismi Mons Testaceus). Üstünde ağaçlar ve otlar büyümüş tepenin çevresi 1 kilometre kadar. Belli noktalarda çömlekleri daha açık seçik görebiliyorsunuz. Söylendiğine göre, çömleklerin en iyi görülebileceği yerler, tepenin içine kazılarak yapılmış trattoria ya da barların içi. Tepeyi bütün olarak kavrayabilmek içinse, oraya bakan restoranların terasları öneriliyor. Biz çıkmadık ama, Monte Testaccio’ya tırmanmak için düzenlenen özel turlar da var.

tepenin üstünde otlar ve ağaçlar yeşermiş.
Orta Çağ’da Testaccio çeşitli kutlamalar ve etkinlikler için kullanılan bir bölge olmuş. Monte Testaccio’nun çevresi yüzyıllar boyunca boş olarak kalmış. 19. Yüzyılın sonundan itibaren Via Ostiense boyunca açılan imalathanelerde çalışan işçilerin yerleşim bölgesi olmaya başlamış. Bu nedenle yoğun bir yapılaşma başlamış. 1921 yılında Rione (Roma’nın idari bölgelerine verilen isim) yapılmış.
Bir dönem, Testaccio Tepesi’nde grottini adı verilen ve mahzen ya da ahır olarak kullanılan kovuklar oyulmuş. İşte günümüzdeki trattoria, restoran ve bar olarak hizmet veren yerler bu grottini denen kovuklar aslında. Biz Testaccio’ya vardığımızda artık riposo saatleri başladığı için bu yeme-içme yerleri ya kapanmak üzere ya da kapalıydı. Colosseo turumuz uzun sürdüğü için biraz geç kalmıştık. Neyse ki, 15:30’da kapandığını okuduğum Testaccio Pazarı’na ucundan da olsa yetişebildik.


yapmak zor oldu doğrusu.
Testaccio Pazarı bir semt pazarı. Ben aslında, çocukluğumdan Roma’da hatırladığım semt pazarları gibi, buranın açık havada olduğunu düşünmüştüm ama öyle değil. Üstü kapalı bir alan. Burada, bir pazarda olması beklenen ürünlerin yanında, yiyecek-içecek stantları var. Son yıllarda, damak zevkine düşkün yerli ve yabancıların gittiği, bazılarının müdavim olduğu yerler. Roma ve ait olduğu Lazio bölgesinin sokak lezzetlerini, kimi yerlerde şarap veya bira eşliğinde tadabilirsiniz.


En alt sıradaki çeşit çeşit Suppli arasında biz klasik olan türü tercih ettik.
Ne yazık ki, biz oraya vardığımızda, pazarın dış kepenkleri henüz kapatılmamış olsa da içerideki dükkânların çoğu kapanmış ya da kapanmak üzere idi. Yine de leziz birer Suppli yeme fırsatımız oldu. Bir bankın üzerinde alelacele yediğimiz o Suppli’nin tadını şehirde daha kelli felli yerlerde yediklerimizde bulamadık doğrusu. O kadar lezizdi. Suppli, daha çok bilinen Sicilya’daki Arancini’ye benzer ama biçim, sos ve malzeme olarak biraz farklıdır. İkisi de kızarmış pirinç krokettir aslında. Yediğimiz Suppli beni Roma’da okul günlerime götürdü. Her birinin başında son sınıflardan bir öğrencinin oturduğu uzun masalarda yemek yerdik. En sevdiğimiz yemek Suppli idi. Büyük porselen kâsede gelen Suppli dağıtılınca, artan olup olmadığını heyecanla izler, fazladan bir tane daha yeme fırsatımız olacak mı diye endişelenirdik.

Semt öğle dinlenmesine geçmeden biraz çevrede yürüyüp, Piazza Testaccio’daki bir kafede kahve içtik. Meydan, 1905 yılında yapılmış. Eskiden semt pazarı burada, benim beklediğim gibi açık havada imiş. 2015 yılındaki bir yeniden düzenlemeden sonra Via Galbani’deki kapalı yere taşınmış. Aynı yıl, 1927 yılında mimar Pietro Lombardi tarafından burası için tasarlanan, ancak birkaç yıl sonra zemindeki çökme nedeniyle Piazza dell’Emporio’ya taşınan çeşme orijinal yerine, yani meydanın ortasına geri getirilmiş. Çevresinde ağaçlar olan meydan o saatte çok sakindi. Oturduğumuz kafe çevredeki tek açık mekandı.
Testaccio’da görebileceğiniz başka yerlerin arasında, günümüzde Modern Sanat Müzesi olan eski mezbaha Mattatoio ve “Katolik Olmayanlar Mezarlığı” var. Mezarlığın önünden geçtik ama içine girmeye vaktimiz olmadı. İngiliz şairler Shelley ve Keats ile çeşitli milletlerden tanınmış birçok sanatçı ve aydının burada gömülü olduğunu ve bazı mezarların anıtsal güzellikte olduğunu biliyorum. Mezarlık, Protestan ya da İngiliz Mezarlığı olarak da biliniyor. 1716 yılında Papa XI. Clement’in sürgündeki Stuart Hanedanı üyelerinin Piramid’in önüne gömülmesine izin vermesi ile bu alan kullanılmaya başlanmış. Önceleri sadece Katolik olmayan Hristiyanlar için kullanılırken, daha sonra tüm dinlere açılmış. Günümüzde Müslümanlar ve Budistler de buraya gömülüyorlar.
Yorgunluğumuzu biraz giderdikten sonra, Tiber nehri üzerindeki köprülerden Ponte Sublicio’yu yürüyerek geçip karşı kıyıdaki Porta Portese tarafına geçtik. Hedefimiz yakınındaki, Roma’nın ünlü restoran, bar ve otel bölgesi Trastevere’ye gitmek. Akşam yemeğini de orada yiyeceğiz. Testaccio Meydanı’ndan köprüye giderken köprünün başlangıç noktası olan yer aynı zamanda, daha önce söz ettiğim, bir zamanlar antik Roma’da ticari malların boşaltıldığı Emporium nehir limanı.

Trastevere bölgesinde gezdiğimiz yerlere geçmeden önce, köprünün karşı kıyısındaki Porta Portese’den biraz bahsetmek istiyorum. İsminden de anlaşılacağı üzere, burası bir şehir kapısı. Günümüzdeki kapı, 17. yüzyılda yapılmış. Romalılar döneminde adı Porta Portuensis imiş. Birinci yazımdan hatırlayacağınız Papa VIII. Barberini tarafından yıktırılıp, mimarlar Giulio Buratti ve Marcantonio De Rossi’ye sipariş verilmiş. Ancak, kendisi öldüğü için kapının bitirilmesi bir sonraki Papa X. Innocent Pamphilj (onu da Piazza Navona’dan anımsayacaksınız) zamanında olmuş.
Bu kısa tarih bilgisinden sonra buranın neden ünlü olduğuna geçelim. Porta Portese, her Pazar günü burada kurulan Roma’nın en popüler bit pazarı ile ünlüdür. Her çeşit antika eşyanın yanında, türlü türlü giyim, vintage çantalar, kemerler, eski kitap ve benzeri görürsünüz burada. Vaktiniz varsa ve özellikle çantanıza, cüzdanınıza dikkat etmeniz koşuluyla, bu pazara gitmenizi öneririm. Bir şey almasanız da eğlenceli bulabilirsiniz. Benim çocukluk anılarım burada satıldığını gördüğüm tuhaflıklarla doludur. Bunların arasında kullanılmış takma dişlerin ayrı bir yeri var. Bir tezgâhta gördüğüm bir kutu dolusu takma dişin oradaki bir bardak suyun içinde şöyle bir çalkalanıp insanlar tarafından denenmesi hala gözlerimin önündedir. Suyun da öyle değiştirildiği falan yoktu bu arada. Herkes denemek istediği dişi aynı suya daldırıyordu. 60 yıl önce ortalıkta bu kadar virüs ve bakteri mi yoktu ya da insanlar daha mı dayanıklıydı, bilemiyorum. Hala midemi kaldıran bu görüntünün yanında, bir başka tezgâhta her tür ve numaradan numaralı gözlüğün deneniyor olması çok masum kalmıştı haliyle…

Navigasyonun bizi yönlendirdiği çeşitli yanlış yerlerden sonra nihayet Basilica di Santa Cecilia’yi bulduk. Buna rağmen, Testaccio Meydanı’ndan buraya gelmemiz sadece 17 dakika sürdü. Hazin bir hikayesi olan Azize Cecilia’ya ithaf edilmiş bu kiliseye daha önce hiç gelmemiştim ama onun canlandırıldığı o ünlü heykeli sanat kitaplarından biliyordum.

Avlunun ortasındaki cantharus adı verilen
dev boyuttaki vazo Roma döneminden
Müzisyenlerin koruyucusu olan Azize Cecilia M.S. 230 yılında Romalılar tarafından Hristiyanlığı yaymaya çalıştığı ve özellikle Romalı bir asil olan eşi Valeriano’yu paganlıktan bir Hristiyana dönüştürdüğü için şehit edilmiş. Kendisinin işkence edilip öldürüldüğü ev, tam da günümüzde gördüğümüz bazilikanın bulunduğu yerde imiş. Cecilia üç gün boyunca evinin bodrumundaki hamamda çok yoğun buhar altında nefessiz kalarak ölmesi için tutulmuş. Üçüncü günün sonunda, ölüsü ile karşılaşmayı bekleyen işkencecileri hala canlı olduğunu görmüşler. Bunun üzerine, kafasının kesilmesine karar verilmiş. Usul gereği, o zamanlar cellat idam edilecek kişinin boynuna baltasını üç kere indirebilirmiş. Söylentiye göre, Cecilia’nın boynuna üç darbe vurulduğu halde kafası bedeninden ayrılmamış. O vaziyette bırakılan Azize, günlerce acı çekerken, bir yandan ilahiler söylemeye devam etmiş. Onun bu boynu kesik halinin canlandırıldığı heykeli kilisenin altarı’nın hemen altında görebilirsiniz. Heykel, Stefano Maderno tarafından 1600 yılı civarında yapılmış. Kilisenin tarihi 5. yüzyıla kadar gidiyor. 6. yüzyılda basit bir bazilika halini almış ancak, gerçek bir bazilika olması 9. yüzyılda, Papa I. Pasquale zamanında olmuş. Sonradan, en kapsamlısı 17. yüzyılda olmak üzere, defalarca elden geçirilmiş ve değiştirilmiş. Tavandaki, “Santa Cecilia’nın İlahi Konuma Yükselmesi” freski 1727 yılında Sebastiano Conca tarafından yapılmış. Apsis’teki mozaik 9. yüzyıldan. Ortada Hz. İsa, sol başta ise elinde kilisenin modelini tutan Papa I. Pasquale var. Onun başının çevresindeki halenin kare şeklinde olması mozaik yapılırken hayatta olduğunu gösteriyor. Başının üstündeki palmiye ağacının dalına konmuş olan Zümrüdüanka kuşu, Dirilişi temsil ediyor. I. Pasquale’nin yanında sırayla Azize Agatha ve Aziz Paul var. İsa’nın diğer yanında, Aziz Peter, onun yanında kendisi de daha sonra katledilen ve Aziz olan Cecilia’nın kocası Valeriano ve Azize Cecilia’nın kendisi bulunuyor. İki Azize de asalet göstergesi olarak, Bizanslı prensesler gibi taç takmışlar ve kırmızı ayakkabı giymişler.

bir dilde ayin yapılıyordu

Biz kiliseye girdiğimiz zaman, hiçbir şekilde bize aşina gelmeyen, çok değişik bir dilde ayin vardı. Doğrusu çok merak ettik. Latince ya da İtalyanca olmadığı kesindi de acaba hangi dildeydi? Çok merak ettim. Katılanlar kalabalık bir gruptu. Daha sonra konuştuğum bir görevlinin de bu konuda en ufak bir bilgisi yoktu. Dünyanın her yerinden, kendi dillerinde ayin yapmak için müracaatlar olduğunu ve yer ayırtıldığını ancak, bu grubun kimler olduğunu bilmediğini söyledi.


Gelmeden, burada Pietro Cavallini’nin (1250-1330) Kıyamet isimli bir freskinin olduğunu okumuştum. Apsis’in karşı cephesinde bir yerde olduğu aklımda kalmıştı. Onun için, kilisenin içinde, kapının yakınında ararken yandaki bir kapıdan siyahi bir rahibe çıktı. Herhalde halimden belliydi ki, ben bir şey demeden, neyi aradığımı sordu. Söyleyince, kiliseden dışarı çıkıp, hemen sağ tarafta, manastır kısmına gitmemiz gerektiğini söyledi. 13. yüzyılda yapılan fresk, 1500’lü yıllarda, kilisenin bu kısmı manastıra dönüştürülürken, üzeri sıvanarak kapatılmış ve 20. yüzyılda yapılan bir restorasyon sırasında rastlantıyla bulunmuş. Rahibenin dediği gibi yaptık. Dışarıda, sağ tarafta bir demir kapı vardı ama, kapı duvar misali, sıkı sıkı kapatılmıştı. Yine de yılmadım. Orada gördüğüm zile bastım. Kapı açıldı. İçeride, bizi karşılayan görevliye freskleri görmeye geldiğimizi söyleyince, manastıra bağış olarak, kişi başı üçer Euro rica etti. Böylece, freskleri görme şansımız oldu. Uzmanlar, bu güzel fresklerin sanat tarihi açısından öneminin, sanatsal tarz olarak Batı resminin Bizans sanatından ayrılmaya başlamasının açık ifadesini belgelemesinden kaynaklandığını belirtiyorlar.




O gün, Pietro Cavallini’nin bir başka eserini de bir sonraki durağımız olan Basilica di Santa Maria in Trastevere’de gördük. Bu kez, 1291 yılında Meryem Ana’nın yaşamını bir seri olarak resmettiği bir mozaikle çıktı karşımıza. Apsisteki ana mozaik ise 1140 yılında yapılmış. Santa Maria in Trastevere Bazilikası’nın, Roma’nın büyük olasılıkla ilk resmi Hristiyan ibadethanesi olduğu belirtiliyor. 3. yüzyılda inşasına başlanıp, M.S. 340 yılında bitirilmiş. Daha sonra burası da sayısız restorasyon geçirmiş ama kilisenin ana yapısı bozulmamış. Çan kulesi de dahil olmak üzere, kilisenin çoğunlukla 12. yüzyıldaki hali korunmuş. Tipik 13. yüzyıl sanatı olduğu söylenen kilisenin yer mozaikleri de ayrıca güzel.



resmettiği bir mozaik. (Apsis’te yan yana dizilmiş görülen
koyunların altındaki sıra)



olabileceği belirtiliyor
Akşam yemeğini Trastevere’nin ünlü restoranı Nannarella’da yedik. Burası, bölgenin diğer ünlü restoranlarının çoğu gibi, rezervasyon almayan bir mekân. Önünde çok uzun kuyruk olduğunu okumuştum. Nitekim, ilerleyen saatlerde biz de yemek yiyenleri ağzı sulanarak izleyen insanların oluşturduğu uzun kuyruğu gördük. Sırf bu nedenle gitmeye hiç yeltenmeyenler bile var. Ben neyse ki, bir blogda normal yemek saatinden biraz önce gitmenin çok yararlı olduğunu okumuştum. Biz de öyle yaptık. Saat akşam 6’da kapısındaydık ve hemen oturtulduk. Her ihtimale karşı listesini yaptığım yöredeki diğer ünlü restoranları dolaşmamıza hiç gerek kalmadı. Nannarella’dan, yemeklerden ve servisten çok memnun kaldık. Bize Hintli görünümlü, çok iyi bir garson baktı. Nereli olduğuyla ilgili olarak tereddüt etmemin nedeni, genelde Hintlilerin alışkın olduğumuz aksanlı İngilizcesi yerine, mükemmel bir İngiliz aksanı ile konuşuyor olması idi. Gecenin ilerleyen saatlerinde kibarca aslen nereli olduğunu sordum. Hindistanlı olduğunu söyleyince İngilizcesi ile ilgili gözlemimizi söyledik. Gururla, “Ama, ben Güney Hindistanlıyım, efendim”, dedi. Demek ki, o bölgenin böyle bilmediğim bir özelliği varmış. Garsonun İtalyancası da gayet iyiydi. Eskiye göre çok kozmopolit bir ülke olan İtalya’da ve Roma’da artık, etnik olarak İtalyan olmadığı derisinin renginden ya da tipinden çok belli insanların mükemmel İtalyanca konuşması sıradan bir olay haline geldi. Genellikle genç olan bu insanlar, büyük olasılıkla ya İtalya’ya çok küçük yaşta gelmiş ya da burada doğup büyümüş göçmenler.

gidilmesini öneren blog yazarına minnetarım.



Nannarella, yüz yıla yakın bir geleneğe sahip. Gerçek Roma mutfağının kendine özgü yemeklerinin iyi malzeme kullanılarak müthiş lezzetlere dönüştürüldüğü bir restoran. Domates, mozzarella, hamsi ve jambonlu üç Bruschetta ile başladığımız yemeğe, bir Caccio e Pepe tarzı (mozzarella ve karabiberli) Pinsa ile devam ettik. Pinsa, zaman içinde değişim gösterse de antik Roma’dan günümüze ulaştığı söylenen bir tür Pizza. Farkının hem daha uzun mayalanma süresi (48-72 saat arası) hem de kullanılan un olduğu söyleniyor. Normal pizzaya göre daha küçük ve oval şekli olan Pinsa (Pinse çoğulu) buğday unu, soya unu ve pirinç unundan yapılan bir karışım ile hazırlanıyor. Pinsa’nın yanında, bir de patlıcan ve patates köfteleri paylaştık. Yemekte, Toskana bölgesi, Montalcino şehri yamaçlarında yerleşik I Palazzi Şaraphanesi’nin kendi bağında ürettiği 100% Sangiovese üzümlerinden yapılan Brunello di Montalcino DOCG Annata 2020 şarabını içtik. Tatlı olarak, birer espresso ve Sicilyanın batı kıyısında yerleşik Cantine Pellegrino Şaraphanesi’nin 100% Muscat of Alexandria (yerel ismi Zibibbo) üzümlerinden yaptığı Passito di Pantelleria DOC 2023 tatlı şarabı eşliğinde, Nannarella’nın çok methedilen tatlısı Tiramisù espresso’sunu yedik. Midemde onun için de yer kalmış olmasına sevindim doğrusu.

Yemek sonrası, Trastevere’den otelimize doğru, bu kez farklı bir yoldan yürüyemeye başladık. Rotamızın özellikle, Tiber nehri üzerindeki Tiber Adası’ından (Isola Tiberina) geçmesini planlamıştım. Tiber Adası, tıpkı Paris’te Seine nehrinin üzerindeki L’île de la Cité ve L’île Saint-Louis gibi, doğal bir ada. Trastevere’den Tiber Adası’na bir yaya köprüsü olan Ponte Cestio köprüsünden geçtik. (Adanın uç noktasını kullanarak, araba ile nehrin karşı kıyısına geçişi sağlayan bir başka köprü, Ponte Garibaldi de var). Tiber Adası, öteden beri hastaların iyileştirilmesi ile ilintili olmuş. M.Ö. 291 yılında, Roma’yı çok ciddi bir veba salgını etkisi altına alınca, Roma’nın nüfusunun büyük çoğunluğu yok olmuş. Roma’nın dini liderleri bunun üzerine antik Yunanistan’daki, tıp ve sağlık tanrısı Asklepios’a adanmış bir tapınağın bulunduğu Epidaurus kentine gemi ile bir heyet göndermişler. Amaçları, salgını durdurur umuduyla, buradan tanrı Asklepios’un bir heykelinin getirilmesi imiş. Giden heyet, bunun yerine, Asklepios’un simgesi olan bir yılan ile dönmüşler. Romalı şair Ovid’in Metamorfoz adlı eserinde söz ettiğine göre, yılan gemiden atlayıp, adaya yüzmüş. Bunun tanrı Asklepios’un bir dirilişi olduğuna inanan Romalılar yılanın karaya çıktığı noktada kendisine adanmış bir tapınak ve şifahane yapmışlar. Günümüzde bu tapınağın kalıntılarının, İmparator III. Otto tarafından 998 yılında yaptırılan San Bartolomeo Kilisesi’nin altında olduğunu okudum. 1582 yılına gelindiğinde, Hospitalier olarak bilinen tarikata bağlı İspanyol keşişler adada bir hastane kurmuşlar. Fatebenefratelli Hastanesi olarak bilinen hastane günümüzde, tam teşekküllü olarak, hâlâ hizmet veriyor. Son derece güzel aydınlatılmış olan adada yürürken hem Aziz Bartolomeo Kilisesi’nin hem de hastanenin önünden geçtik ve Ponte Fabricio köprüsünün üzerinden Tiber nehrinin karşı kıyısına geçtik.

araba ile karşı kıyıya geçişi sağlayan Ponte Garibaldi görünüyor



Fatebenefratelli Hastanesi

Doğrusu, bu rotayı seçmemin nedeni, Roma’nın en ilginç yapılarından biri olan Teatro di Marcello’yu (Marcellus Tiyatrosu) gece de olsa eşime göstermek içindi. Colosseo’dan çok daha eski olan Teatro di Marcello’nun onun mimarisine ilham verdiği düşünülüyor. Daha önce belirttiğim gibi, burası tamamen sahne sanatlarına ayrılmış. Aslında, inşa edilmeden çok önce de, M.Ö. 179 yılından beri, burada bulunan Apollo tapınağına bağlı bir tiyatro olduğu söyleniyor. Yapımına Julius Caesar zamanında başlanmış ancak, açılışı M.Ö. 13 veya 11 yılında, İmparator Augustus tarafından yapılmış. İmparator tiyatroya, M.Ö. 27 yılında zamansız bir şekilde ölen, kız kardeşi Octavia’nın oğlu ve kendi veliahtı Marcus Claudius Marcellus’un adını vermis. Binanın çapı 130 metre. Colosseo’da olduğu gibi üstü velarium denen dev bir örtü ile kapatılabilen tiyatronun kapasitesinin 15.000 ile 20.000 arasında olduğu söyleniyor.

Tamamlanıp açılması Colosseo’dan yaklaşık 100 yıl önce olan Teatro di Marcello’nun mimarisi ona ilham vermiş. Tamamen tiyatro ve sanatsal gösteriler için kullanılan Marcello Tiyatrosu’nun 16. yüzyılda üstüne iki kat daha çıkılarak bir saray yaptırılmış. Tiyatronun yakınındaki kalıntılar
Bellona Tapınağı ve Apollo Tapınağı’na ait.
M.S. 4. yüzyılda hala tiyatro olarak kullanılan yapının bundan sonraki serüveni belki de onu en ilginç yapan yönü. Bir ara, Tiber nehri kıyısındaki stratejik konumu nedeniyle, kaleye dönüştürülmüş. 16. yüzyılda, tiyatro binasının o dönem sahibi olan Savelli ailesi, mimar ve ressam Baldassarre Peruzzi’ye (1481-1536) yapının tepesine bir saray yaptırmış. Tiyatro ve saray 200 yıl sonra Orsini ailesine geçmiş. Palazzo Orsini olarak adı geçen sarayın bir bölümü 1994 yılından beri Malta’nın Vatikan’daki Büyükelçiliği olarak kullanılıyormuş. Asıl tiyatronun bulunduğu aşağıdaki katlar 100 yıl kadar önce Roma Belediyesi tarafından satın alınmış ve 1926-1932 yılları arasında restore edilmiş. Bu sırada, yüzyıllar boyunca çevresinde düzensiz bir şekilde yapılan binalar yıkılmış. Tiyatronun çevresinde görülen kalıntılar, Roma mitolojisinde savaş tanrıçası olan Bellona’ya ithaf edilmiş Bellona Tapınağı (M.Ö. 296) ve Apollo Tapınağı’na (M.Ö. 431) ait.

Vittoriano Anıtı
Daha sonra birkaç kez önünden geçeceğimiz Teatro Marcello’yu gece görmek ayrı güzeldi. Aslında Roma, gündüz ayrı gece ayrı güzeldir. Babamın bizi arada bazı geceler arabaya bindirip, Roma’nın belli başlı tarihi yerlerini kapsayan, kendi ifadesi ile, “Rome by Night” gezileri yaptığını anımsıyorum. O zamanlar Roma’da hem şimdi olduğu kadar trafik yoktu hem de günümüzde yaya bölgesine dönüştürülen rotalar trafiğe açıktı. Bu gezintileri hep çok severdim.

otelimize dönüş…
Roma’da kaldığımız günler içinde en çok yere gittiğimiz, en çok yürüdüğümüz gün bugün oldu. Teatro Marcello’dan otelimize yarım saatlik bir yürüyüş daha yaptık. Via del Teatro di Marcello yoluyla Vittoriano anıtının önünden geçerek, Via del Corso ve Via dei Condotti üzerinden İspanyol Merdivenleri’ndeki otelimize ulaştık. Toplam 24.848 adım ile günü kapatmış olduk. Ertesi gün başka bir rota, başka yerler bizi bekliyordu…


































































