Bu Roma Bir Başka Roma… (3)

Roma, tıpkı İstanbul gibi, gören gözleri her adımda şaşırtabilen bir şehirdir. İspanyol Merdivenleri’nin tepesindeki Trinità dei Monti Kilisesi’nden yürüyerek 3 dakikalık uzaklıkta olan Villa Medici’nin önündeki çeşmenin ortasında, içinden sular fışkıran top güllesi de bunlardan biridir. Bu gülle neyin nesidir? Niçin buradadır?

Villa Medici‘nin önündeki top gülleli çeşme

Farklı söylentiler var. Ama, hepsi ile ilgili tarihsel gerçeklerle uyuşmayan bazı noktalar bulunmuş. Bu bakımdan en doğru olabilecek bir tanesi kabul görmüş. Rivayete göre, 1655 yılında, o sıralar Roma’nın sosyete hayatında popüler bir isim olan İsveç Kraliçesi Christina, daha önce birlikte ava gitmek için sözleştiği Kardinal Carlo de’ Medici’yi uyandırmak için Castel Sant’Angelo’dan Villa Medici’ye doğru top atışı yaptırmış. Doğrusu, enteresan bir uyandırma yöntemi… Atılan toplar Villa’nın kapısında üç tane iz bırakmış. Toplardan bulunan bir tanesi daha sonra yapının önündeki çeşmenin ortasına yerleştirilmiş. Gerçi, Kardinal hazretleri o dönemde artık villayı sürekli kullanmıyormuş ama, diyelim ki arada sırada burada kalıyormuş. Bina, 1803 yılından beri Roma’daki Academie de France tarafından kullanılıyor.

Villa Medici binasından bir detay

Toplar Castel Sant’Angelo’dan atılmış deyip geçmeyelim. Tepesindeki melek heykeli ile görkemli bir görünümü olan bu kale Tiber Nehri’nin karşı kıyısında, Villa Medici’den yaklaşık 3 kilometre uzaklıkta. Aslında Romalılar zamanından beri ayakta olan kale, aynı zamanda Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultan’ın (1459-1495) acılı sürgün hayatı sırasında bir dönem tutsak tutulduğu yerlerden birisi.

Villa Medici’ye yolumuzun düşmesinin sebebi, bugünün programı. Kahvaltı sonrası İspanyol Merdivenleri’ndeki otelimizden çıktık ve rehberli tur ile gezeceğimiz Galleria Borghese Müzesi’ne doğru yola koyulduk. Bulunduğumuz noktadan bu şahane müzeye gitmenin en kısa yolu, Trinità dei Monti Kilisesi’ne yüzünüzü dönüp, kilisenin önündeki yoldan sola doğru yürümek. (Hatırlarsanız, ilk gün şehri keşfetmek için sağa doğru yürümüştük). İşte Villa Medici’nin önünden bu güzergâh üzerinde iken geçtik. Bu arada, yapının ve top güllesinin bulunduğu çeşmenin bulunduğu meydandan (Piazza della Trinità dei Monti) çok güzel bir şehir manzarası olduğunu söylemeliyim.

Pincio Tepesi‘nden Roma‘ya bakış

Villa Borghese parkının içinde bulunan Galleria Borghese Müzesi’ne gitmek için bir başka güzel parkın, Pincio Parkı’nın içinden geçeceğiz. Bunun için, bulunduğumuz Villa Medici ve önündeki çeşmeden sadece birkaç dakika ileriye yürümemiz yeterli oldu. Yolun çatal olduğu yerdeki hafif rampayı (Viale Adamo Mickievicz) yukarı doğru çıkınca bir anda kendimizi ulu ağaçların altında, geniş yürüyüş yolları olan parkın içinde buluyoruz. Parkın bulunduğu Pincio Tepesi, antik Roma’nın yedi tepesinden birisi sayılmıyor çünkü burası o dönemin şehir duvarlarının dışında. Ancak o dönemde de burada Roma’nın ileri gelen asil ailelerinin villaları ve bahçeleri varmış. Tepenin adının da M.S. 4. yüzyılda burada konutu ve bahçeleri olan Pincii ailesinden geldiği söyleniyor. Ayrıca, M.S. 5. yüzyılda tepede Pinciano adı verilen büyük bir imparatorluk sarayı yapılmış. Bölgenin bir parka dönüştürülmesi ve günümüzdeki halini alması 19. yüzyılda olmuş. Napolyon imparator olarak Roma’ya hiç gelmemiş olmasına rağmen, Pincio Tepesi’nin düzenlemeleri onun himayesinde Fransız mimar Berthault tarafından yapılmış. 1814 yılında Napolyon’un imparatorluğu tamamen dağılınca, çalışmaları İtalyan mimar Valadier sürdürmüş.

Aslında, Pincio Parkı’nın ana girişi, Roma’ya gelen herkesin yolunun düştüğünü tahmin ettiğim Piazza del Popolo’ya yukarıdan bakar. Meydandaki çoğu kişi yukarıdaki terasın Pincio Parkı’nın bir parçası olduğunun farkında olmaz. Valadier’in yaptığı ve yukarıda, parkın içindeki Piazzale Napoleone I’in bir parçası olan bu terastan bakınca, özellikle akşamüzeri, çok güzel bir şehir manzarası vardır.

Piazza del Popolo
Pincio Parkı‘nın Piazza del Popolo’daki ana girişi.
Tepedeki teras parkın bir parçası.

Pincio Parkı’dan Villa Borghese’ye geçiş yoluna doğru ilerlerken bir dikilitaş (obelisk) göze çarpıyor. 1822 yılında buraya yerleştirilen dikilitaş, şehrin diğer yerlerinde karşılaştığımız Mısır’dan getirilmiş taşların aksine bir Roma obeliski. Aslen, M.S. 2. yüzyılda İmparator Hadrianus (M.S. 76-138) tarafından şehrin Porta Prenestina kapısının dışına diktirilmiş. Park düzenlenirken buraya getirilmiş. Ayrıca, parkın içindeki ana yollarda birçok büst de var. Toplam 229 tane olduğu belirtilen bu büstler İtalya için önemli kişileri anmak için konmuş.

Parkın içindeki dikilitaş (obelisk)
Parkın içinde İtalya için önemli oldukları
düşünülen 229 kişinin büstü var

Pincio Park’ında bana göre en ilginç olan şey, buradaki tarihi su saati (Orologio ad acqua del Pincio). Ben aslında özel olarak bu saati görmek için Galleria Borghese’ye Pincio Parkı’nın içinden geçerek gitmek istedim. Hidrokronometre de denilen bu su saatinin mekanizması, Dominikan rahip Giovanni Battista Embriaco tarafından, tasarımı ve çevre düzenlemesi ise, belediye mimarı Giacchino Ersoch tarafından yapılmış. Saatin mekanizması 1867 yılında tasarlanmış. Mimar Ersoch mekanizmayı cam bir kutu içine yerleştirerek saate ayrı bir ilginçlik katmış. 1873 yılında kullanılmaya başlanan Pincio su saati maalesef biz gittiğimiz zaman bakıma alınmıştı. O nedenle, suyun cam kutunun içinde saati nasıl çalıştırdığını göremedik ama, yine de ilginçti. Rahip Embriaco’nun Roma’da bir tane daha su saati var. Ancak, fotoğraflardan gördüğüm kadarı ile Palazzo Berardi’nin avlusundaki o saatin tasarımı bambaşka.

Orologio ad acqua del Pincio
Pincio Parkı’ndaki su saati
Vakur yürüyüşlü atları ile çevrede hayranlık uyandıran iki atlı Carabinieri. Sağ taraftaki, yaşı daha büyük olanının kibar selamına ben de kibarca karşılık verdim…

Pincio Parkı’ndan Villa Borghese’ye, su saatinin çok uzağında olmayan ve aşağıdaki Viale del Muro Torto’nun üzerinden geçen bir yaya köprüsünden yürüyerek geçiliyor. Karşıya geçince, gezinti yolunun adı Via delle Magnolie (Manolyalar Sokağı) adını alıyor. Ancak, Villa Borghese’nin doğal güzelliklerinin ve anıtlarının arasında kaybolmadan önce, geldiğiniz yönde aşağıya, Pincio Tepesi’ni destekleyen duvarlara bakmanızı öneririm. Tepeyi destekleyen duvarın adı Muro Torto, yani eğri duvar. Aşağıda, trafiğin aktığı cadde de adını bu duvardan alıyor. Muro Torto aslında Roma İmparatoru Aurelianus (M.S. 214-275) tarafından 3. yüzyılda yaptırılan şehir duvarlarının (Mura Aureliane) bir parçası. Zaman içinde duvarın bu bölümü eğrilmeye başlamış ama bölge ile ilgili çıkan kötü söylentiler ve efsaneler nedeniyle tamir edilmemiş. Fahişeler ve Piazza del Popolo’da idam edilen mahkumlar buraya gömüldüğü için duvarın lanetli olduğuna inanılmış. Geçtiğimiz yüzyılın başlarında duvarın yaygın olarak bir intihar noktası olarak kullanılması da bu kötü şöhrete katkıda bulunmuş. Günümüzde iyi bir restorasyondan geçtiği anlaşılan Muro Torto artık o kötü şöhretini aşmış görünüyor.

Villa Borghese anıtsal ağaçları, göletleri, bahçeleri olan büyük ve çok güzel bir park. Ayrıca, içinde Barok, Neo-klasik ve Eklektik tarzda eser veren sanatçıların ürünleri olan binalar, heykeller ve anıtlar var. Roma’nın üçüncü büyük parkı olarak şehrin ciğerlerinden birisi. Büyüklüğünün 80 hektar olduğu belirtiliyor. Bu noktada, İtalya’da Villa ibaresinin genel olarak bu tür kamusal parklar için kullanıldığını belirtmeliyim. Aslen özel mülk olup, şart olmamakla beraber, bazılarında “villa” olarak tarif edilen konutlar bulunan bu bakımlı araziler daha sonra devletleştirilmiş ve halka açılmışlar. İşte Villa Borghese de bunların en güzel örneklerinden birisi. İçinde birkaç tane müze de var. Bunların arasında şüphesiz en ünlü olanı ve en çok ziyaret edileni Galleria Borghese.

Galleria Borghese

Villa Borghese park alanı ve günümüzde eşsiz koleksiyonu ile sanatseverleri büyüleyen Galleria Borghese’nin bulunduğu Casino Borghese binası, Papa V. Paul’ün yeğeni olan Kardinal Scipione Borghese (1579-1633) tarafından yaptırılmış. (Casino kelimesi aslen İtalyanca ev anlamına gelen casa kelimesinden türetilmiş olup küçük yazlık ev, kasır demek oluyor). Aslında Kardinal burayı başından beri yıllar boyunca titizlikle bir araya getirdiği sanat koleksiyonunu sergilemek için bir mekân olarak tasarlamış. O nedenle gösterişli yapıda yatak odası ve benzeri yaşamsal alanlar yok. Kardinal burayı, o muhteşem koleksiyonunu, biraz da övünerek, gösteriş yapabileceği davetler ve eğlenceler için kullanmış. 1608 yılında başlayan çalışmalar, Kardinal 1633 yılında ölene kadar devam etmiş. 18. yüzyılda, aileden Marcantonio Borghese hem restorasyon hem de bazı iyileştirme çalışmaları yaptırmış. Bu dönemde aynı zamanda parkın içinde, ailenin aslen geldiği yer olan Siena’ya atıfla, Piazza di Siena yapılmış. Siena’nın ünlü meydanındaki geleneksel at yarışları gibi burada da yarışlar düzenlenmeye başlanmış. Günümüzde de her yıl Mayıs ayında Villa Borghese’nin bu meydanında at yarışlarının yapıldığı belirtiliyor. Park, 19. yüzyılda Camillo ve Francesco Borghese tarafından alan olarak genişletilmiş. 1903 yılında İtalyan devleti tarafından satın alınarak, halka açılmış.

Parkın içinden yürüyerek, Galleria Borghese’ye geldik. Yol boyunca, tıpkı Pincio Parkı’nda olduğu gibi, yürüyen, koşan, parkın ve günün tadını çıkaran Romalılar gördük. Ne kadar şanslı olduklarını düşünmeden edemedim. Müzenin önü epeyce kalabalıktı. Rehberli tur saatimizi beklemeye başladık. Bu tur rehberi de Colosseo’da bizi gezdiren rehber gibi çok bilgili idi. Biraz fazla hızlı konuşuyordu ama iyiydi. Tur iki saatten fazla sürdü. Müzenin her köşesinde babamı andım yine. Ruhu şad olsun… Beni o kadar çok getirmiştir ki bu müzeye. Bir şehirde oturmanın avantajını kullanarak, çeşitli zamanlarda, farklı eser ya da sanatçılara ağırlık vererek gezerdik Galleria Borghese’yi. Bu bir gün Bernini olurdu, bir gün Rafael.  Bana, “Hadi hazırlan, gidip Bernini’nin eserlerini tekrar görelim”, demesi hâlâ kulaklarımda…

Hangi köşeden, hangi renk atları ile belirecekleri
hiç belli olmayan Carabinieri’lerden iki tanesi Galleria Borghese’nin bahçesinde de karşımıza çıktı

Hava ekim ayı için epeyce sıcaktı. Müze binasının önündeki kalabalıkta biz de gezi saatini beklemeye başladık. Beklerken, şehrin başka yerlerinde karşımıza çıkan atlı Carabinieri’lerden iki tanesi buraya da geldi. Yine o güzel atlarının üstünde, mağrur ve çevredekilerin hayran bakışları altında bahçeden geçtiler. Az önce Pincio Parkı’nda da önümden beyaz atlar üstünde iki tanesi geçmiş, yaşı daha büyük olan bana kibar bir şekilde başı ile selam vermiş ve “Buon Giorno” demişti.

Önceki gün Colosseo’yu gezebilmek için sadece rehberli giriş bileti bulabildiğimizi belirtmiştim. Galleria Borghese için de aynı durum söz konusu oldu. Normal giriş biletleri aylar öncesinden satıldığı için ancak rehberli giriş bileti bulabilmiştik. Siz daha erken davranırsanız ve isterseniz kendi kendinize de gezebilirsiniz ama, biz her iki rehberden de memnun kaldığımız için, sonunda iyi ki bu şekilde gezdik diye düşündük.

Galleria Borghese’nin koleksiyonunda birbirinden güzel ve benim için unutulmaz eserler var. Ben sadece bazılarından söz edeceğim. Başta Proserpina’nın Kaçırılması heykeli olmak üzere, bu eserlerin çoğu Gian Lorenzo Bernini’ye (1598-1680) ait. Önceki iki yazımda Roma’nın çeşitli yerlerinde (örneğin, Fontana della Barcaccia, Fontana del Tritone ve Fontana dei Quattro Fiumi) karşımıza çıkan Bernini’nin eserlerinden bahsetmiş ama kendisi hakkında fazla bilgi vermemiştim. Bernini, gerek mimar gerekse heykeltıraş olarak 17. yüzyılın ve Barok dönemin en büyük sanatçısı kabul edilir. Özellikle, bir heykeltıraş olarak aynı dönemin tüm heykeltıraşlarını gölgede bırakmıştır. Çalışmalarına önce, aslen Floransalı bir heykeltıraş olan babası Pietro Bernini’nin (1562-1629) yanında başlamış. Bu dönemde, Piazza di Spagna’nın ortasındaki Fontana della Barcaccia’nın yapımında babasına yardım ettiği söyleniyor. Ancak, daha sonra Bernini’nin yeteneği onu bir sanatçı olarak babasından katbekat yukarılara taşımış. En önemli iki velinimeti, Barberini ailesinden Papa VIII. Urban ve Galleria Borghese’nin banisi Kardinal Scipione Borghese’nin himayesinde sanat tarihinde iz bırakan eserler yaratmış. Altında çalıştığı sekiz Papa’nın ilki olan VIII. Urban zamanında sadece Roma’nın kamusal alanları için eserler vermemiş, aynı zamanda Vatikan’daki San Pietro Bazilikası’nda, Aziz Pietro’nun (Peter) mezarının üstündeki baldakeni de yapmış. 1629 yılında San Pietro Bazilikası’nın baş mimarı olarak atanan Bernini burada, bazilikanın önündeki meydanı ve çevreleyen sütunlu yapıyı tasarlayarak, bir mimar olarak da üstün yeteneğini göstermiş.

Aeneas, Anchises ve Ascanius Troya’dan Kaçarken (1619)
Gian Lorenzo Bernini (1598-1680)

Kardinal Scipione Borghese, Bernini’nin bir heykeltıraş olarak olağanüstü yeteneğini çok genç yaşta fark etmiş. Müzede göreceğiniz, Aeneas, Anchises ve Ascanius Troya’dan Kaçarken (1619) adlı heykel grubunu yaptığı zaman sanatçı henüz 21 yaşında imiş ve bu eser onun Kardinal Borghese’den aldığı ilk sipariş olmuş. Söz konusu eserde, sırtında taşıdığı yaşlı babası ve arkasında oğlu ile Troya’dan kaçan Aeneas’ı görüyoruz. Antik Roma’nın kurucuları kabul edilen Romulus ve Remus’un Aenas’ın soyundan geldiklerine inanıldığı için bu kaçış Romalılar için önemlidir. (Ayrıca, günümüzde Troyalıların Türk soyundan geldiğine inanan çevreler, Romalıların da Türk oldukları iddialarını yine Aeneas’a dayandırmaktadırlar).

Bernini’nin bu eserinde, insanın üç evresini (çocukluk, gençlik ve yaşlılık) kas ve etlerin yapısı gibi yaşa bağlı bedensel özelliklerle yansıtması müthiştir

Aeneas, Anchises ve Ascanius Troya’dan Kaçarken, Bernini’nin müzede göreceğiniz ilk eseri olmayacak. Önce, daha sonraki yıllarda yaptığı, daha da ustalaştığı yıllara ait eserlerini görüp, büyüleneceksiniz. Ama, sıra bu esere geldiğinde de dikkatle incelemeyi ihmal etmeyin. Bence, Aeneas’ın kasları, babasının yaşlı sırtı sanatçının ileride yapacaklarının habercisi.

Proserpina’nın Kaçırılması (1621-1622)
Gian Lorenzo Bernini (1598-1680)

Bernini, müzeye girdiğiniz zaman sizi ilk karşılayan eseri olan Proserpina’nın Kaçırılması heykelini 1621-1622 yıllarında yapmış. Türkçe’ye Kaçırılma olarak çevrilmiş olmasına karşın, eserin orijinal adı Proserpina’nın Tecavüzü’dür (Ratto di Proserpina). Proserpina, Yunan mitolojisinde Demeter’in kızı Persephon’dur. Pluto (Yunanlılarda Hades) tarafından tecavüz edilmiş ve yeraltı dünyasına kaçırılmıştır. Tanrı isimleri Yunan ve Roma mitolojisinde farklı olsa da öyküler aynıdır. Bu öyküyü Parion antik kenti ile ilgili yazımda özetlemiştim. Arzu edenler oradan veya başka kaynaklardan okuyabilirler. Bir sanatsever ve Bernini hayranı olarak bu heykele hayran olmamak mümkün değil diye düşünüyorum. Ben sadece heykeli her gördüğümde değil, fotoğrafı bile her karşıma çıktığında büyüleniyorum. Proserpina’yı (Persephon) kaçırırken kucaklayıp, havaya kaldıran Pluto’nun parmaklarının (Hades) onun etine gömülmesi gerçekten olağanüstüdür. Öyle ki insan, mermer bir esere baktığını unutur. Ayrıca, Proserpina’nın yüzündeki dehşet ifadesi ile Pluto’nun yüzündeki alaycı gülümseme çok gerçekçidir.

Bernini’nin sevdiğim diğer bir heykeli Apollo ve Daphne’dir. Sanatçı bu heykeli 1622-1625 yılları arasında yapmış. Heykel, yine Yunan ve Roma mitolojisinde ünlü bir anı canlandırır. Eros’un kalbine isabet ettirdiği bir ok nedeniyle, Apollo ormanda gördüğü su perisi Daphne’ye aşık olur. Ancak, Daphne onun aşkına karşılık vermez ve kaçar. Yine böyle kaçtığı bir gün Apollo onu yakalamak üzeredir. Tam yakalanırken Daphne, nehir tanrılarından babası Peneus’dan yardım ister. Apollon’un eli Daphne’ye dokunduğu an, babası onu bir defne ağacına dönüştürür. Bernini işte o anı mükemmel bir şekilde ölümsüzleştirmiştir. Heykelde su perisinin parmaklarının defne ağacının dallarına, saçlarının yapraklara, vücudunun ağacın gövdesine dönüşmeye başladığını görürüz. Ayak parmaklarından kökler çıkmaktadır. Sonunda tamamen bir defne ağacına dönüşeceği bellidir. Mitolojiye göre, daha sonra, muradına eremeyen Apollo, defne ağacının dallarından kendisine bir taç yapar ve onu hiç çıkarmaz.

Apollo ve Daphne (1622-1625)
Gian Lorenzo Bernini (1598-1680)
Bernini’nin heykel grubuna verdiği hareket, Apollo‘nun Daphne’yi kovalamasını bizim için olağanüstü
bir şekilde gerçekçi kılıyor
Ve… Daphne babasının yardımı ile yavaş yavaş bir
defne ağacına dönüşmektedir…
Heykelin bulunduğu salonun tavan freskinde de
aynı mitolojik öykü resmedilmiş

1623-1624 yıllarında yapılmış olan David heykeli Bernini’nin Kardinal Scipione Borghese için yaptığı heykeller arasında konusunu İncil’den alan tek eser. Heykelde Hz. Davut görmediğimiz ama Goliat olduğunu bildiğimiz deve sapanla saldırmak üzeredir. Bernini’nin, Davut’un yüzünü canlandırmak için kendi yüzünü kullandığı söyleniyor.

David (1623-1624)
Gian Lorenzo Bernini (1598-1680)
Sanat tarihçilerine göre, Bernini Davut’un yüzünü
canlandırmak için kendi yüzünü kullanmış

Galleria Borghese’de yukarıda belirttiğim eserlerinin dışında Bernini’nin yaptığı büstleri, küçük heykelcikleri ve otoportresini de göreceksiniz. Ayrıca, koleksiyonda sanatçının velinimeti Kardinal Scipione Borghese’yi canlandırdığı, neredeyse bire bir aynı iki büst var. 1631 yılında yapılan bu büstlerin, kısa bir aralıkla peş peşe yapılmasına, ilkinin alnında, kullanılan mermerdeki bir defodan kaynaklanan ve sonradan ortaya çıkan, boydan boya bir çizgi neden olmuş.

Bernini’nin velinimeti ve Galleria Borghese’nin banisi
Kardinal Scipione Borghese (1631)
Kullanılan mermerdeki bir defo nedeniyle yukarıdaki ilk büstün alnında beliren çizgi yüzünden Bernini, sadece birkaç gün içerisinde, bu ikinci büstü yapmak
zorunda kalmış

Galleria Borgehese’nin heykel koleksiyonunda hayranlık uyandıran bir diğer eser, Neo-Klasik dönemin ünlü İtalyan heykeltıraşı Antonio Canova’nın (1757-1822) Venus Victrix, yani Muzaffer Venüs heykelidir. Aslında, Venedikli heykeltıraşa bu heykel için poz veren Paolina Borghese’den, o da Napolyon’un kız kardeşinden başkası değildir. Napolyon erkek kardeşlerini kral olarak Avrupa’da çeşitli ülkelerin başına getirirken, kız kardeşlerini de zengin aristokratlarla evlendirmeyi ihmal etmemiş. Paolina da bu doğrultuda, ikinci evliliğini Borghese ailesinden Prens Camillo Borghese ile yapmış. Canova’nın 1804-1808 yılları arasında yaptığı bu heykel, Prensesin çıplak poz vermiş olmasından dolayı, zamanında epeyce bir dedikoduya ve skandala neden olmuş. Yine defalarca gördüğüm bu heykelin bir özelliğini bu gezide rehberimizden öğrendim. Canova heykeli, Borghese ailesine ait çeşitli konutlar arasında rahatlıkla taşınabilmesi için, sökülüp tekrar monte edilebilir şekilde yapmış.

Venus Victrix (1804-1808)
Antonio Canova (1757-1822)
Sökülüp tekrar monte edilebilecek şekilde yapılan heykel
gerçek anlamda portatif olarak tasarlanmış

Napolyon’un işgal ettiği tüm ülkelerden, ama özellikle İtalya’dan birçok eseri çalarak Paris’e götürdüğü bilinen bir gerçek. Borghese koleksiyonu da bundan nasibini almış. Napolyon’un kayınbiraderine bu konuda yaptığı tek ayrıcalık, götürdüğü 695 parça için bir ödeme yapmayı teklif etmek olmuş. Gerçi, zorla yaptırılan bu satış için biçilen fiyat gerçek değerinin çok altında olmasının yanında, hiçbir zaman tamamıyla ödenmemiş. Napolyon’un imparatorluğu kaybetmesinden sonra İtalya’dan Fransa’ya kaçırılan eserler büyük oranda geri alınmış. Hatta, Antonio Canova, bu amaçla gittiği Paris’ten başarı ile geri dönünce kendisine Ischia Markisi ünvanı verilmş. Ancak, halen Paris’teki Louvre Müzesi’nin koleksiyonunda bulunan Borghese koleksiyonundan götürülen eserler, ortada bir satış sözleşmesi olduğu için geri alınamamış.

M.S. 4. yüzyılın ilk yarısına tarihlenen Roma dönemi mozaikleri
Borghese koleksiyonuna başka bir boyut katmışlar

Napolyon’un zorla satın aldığı eserler nedeniyle zarar gören Borghese koleksiyonuna 1834 yılında heyecan verici bir katkı olmuş. Ailenin Roma’nın Torrenova bölgesindeki Via Casilina üzerindeki arazisinde yapılan kazılar sırasında, beş tanesi büyük, iki tanesi daha ufak boyutta olan yer mozaikleri bulunmuş. M.S. 4. yüzyılın ilk yarısına (M.S. 320-330) tarihlenen mozaiklerde çok gerçekçi av ve gladyatör dövüşleri sahneleri var. Roma dönemine ait bir villanın tabanında yer aldığı düşünülen bu mozaikler 1839 yılında Galleria Borghese’ye taşınmışlar.

Mozaiklerde gladyatör dövüşleri ve av sahneleri var

Zemin kattan sonra, Galleria Borghese’nin birinci katında bu kez zengin resim koleksiyonu insanın başını döndürüyor. Caravaggio’nun (1571–1610) Meyve Sepetli Oğlan (1593–1594), Goliat’ın Kafası ile Davut (1610); Tiziano ya da daha yaygın olarak bilinen adıyla Titian’ın (1488/90-1576) Kutsal ve Dünyevi Aşk (1514), Cupid’in Gözlerini Bağlayan Venüs (1565) ve Raffaello ya da Rafael’in (1483-1520) İsa’nın Çarmıktan İndirilişi (1507), aslı Galleria Barberini’de olan Fırıncı Kız (1518-1519) tablosunun kopyası (kızın Rafael’in çok sevdiği fırıncı sevgilisi olduğu söylenir) ve Unicorn’lu  (tek boynuzlu at) Genç Kadın Portresi (1505-1506) bu tablolardan bazıları. Sonuncu tablo benim öteden beri sevdiğim bir tablodur. Sonradan üzerine yapılan ilavelerle başka bir tablo haline getirilen eserin orijinal haline 1935 yılında yapılan restorasyon ile ulaşılmış ve Rafael’e ait olduğuna karar verilmiş. Eskiden pencerenin yanında idi diye hatırlıyordum ama o tabii uzun yıllar önce idi. Bu tabloda gerek fon gerekse modelin oturuş tarzı nedeniyle, Rafael’in o sıralar henüz birkaç yıl önce Leonardo da Vinci tarafından yapılan Mona Lisa (1503-1506) tablosundan etkilendiği düşünülüyor. Bir yoruma göre, Rafael’in kullandığı model, Papa VI. Alexander Borgia’nın sevgilisi Julia Farnese olabilir çünkü tek boynuzlu at Farnese ailesinin sembolü.

Hasta Bacchus (1595 civarı) olarak bilinen tablo aslında
o sıralar hasta olan sanatçının otoportresidir
Caravaggio (1571–1610)
Kutsal ve Dünyevi Aşk (1514)
Tiziano ya da daha yaygın olarak bilinen adıyla Titian (1488/90-1576)
Unicorn’lu  (tek boynuzlu at) Genç Kadın Portresi (1505-1506)
Raffaello ya da daha çok bilinen adıyla Rafael (1483-1520)

O gün için planımız, Galleria Borghese’den sonra, parkın içindeki bir başka müzeye, Museo Pietro Canonica’ya (1869-1959) da gitmekti. Ancak, hem Canonica Müzesi Galleria Borghese’ye pek yakın olmadığı hem de bu müze erken kapandığı için gezemedik. Kapısına gittiğimizde, içeriye son giriş saatini ucundan kaçırmıştık. Binaya dışarıdan bakmakla yetindik. Oysa, burayı görmeyi çok istiyordum. İtalyan heykeltıraş Canonica’nın biz Türkler açısından önemi, onun Cumhuriyetimizin ilk yıllarında yapılan önemli anıtların ve Atatürk’ün bizzat poz verdiği büstlerinin yaratıcısı olması.

Fortezzuola olarak bilinen yapı günümüzde
Pietro Canonica (1869-1959) Müzesi

Atatürk’ün daveti üzerine Türkiye’ye gelen Pietro Canonica, 1926-1932 yılları arasında kendisinin Ankara’da Etnoğrafya Müzesi’nin önündeki atlı heykelini (1927), Zafer Meydanı’ndaki mareşal üniformalı heykelini (1927), İstanbul’da Taksim Meydanı’ndaki Cumhuriyet Anıtı’nı (1928) ve İzmir’de Cumhuriyet Meydanı’ndaki atlı Atatürk heykelini (1932), ayrıca birçok büstünü yapmış. Bu süreçte sanatçı ile Atatürk arasında dostane bir ilişki de olmuş. Canonica Atatürk’ün mütevazı ve zeki bir lider olduğunu söylemiş. Atatürk ise, dört günde tamamlanan ilk büstü için, “Aynaya baktığımda büstümü görüyorum” diyerek eseri beğendiğini ifade etmiş.

Gezemediğimiz Canonica Müzesi’nde sanatçının Türkiye’de yaptığı eserlerle ilgili resmi belgelerin ve eserlerin kalıplarının sergilendiğini okumuş, fotoğraflarını görmüştüm. Bu sefer kısmet olmadı. Artık, bir başka sefere diyelim…

Dışarıdan görebildiğimiz müzenin kendisi de ilginç. Küçük bir kaleyi andırması nedeniyle İtalyanca aynı anlama gelen Fortezzuola olarak bilinen yapı aslında bu görünümünü daha sonra, 18. yüzyılın sonunda edinmiş. 17. yüzyıldan kalan belgelere göre daha önce burası, Borghese ailesine ait deve kuşu, tavus kuşu, ördek gibi hayvanlar ile av partilerinde kullanılmak üzere yetiştirilen kuşların konduğu bir tür “kümes” olarak kullanılıyormuş. 18. yüzyılın sonunda aileden Marcantonio Borghese’nin siparişi üzerine bina genişletilmiş ve çevresine bir kaleyi andıran duvar yapılmış. Yukarıda belirttiğim gibi, bundan dolayı Fortezzuola olarak anılmaya başlanmış. 1919 yılında çıkan bir yangın sonrasında bina terk edilmiş. 1926 yılında çıkan özel bir izinle heykeltıraş Canonica’ya verilince sanatçı burayı tamir ettirip sergi salonları, atölye ve evi olacak şekilde değiştirmiş. Sanatçı, 1959 yılında ölene kadar burada yaşamış ve çalışmış. 1987 yılında ölen eşi de yaşadıkları dairenin eşyalarını Roma şehrine bağışlamış.

İlk iki gün kadar olmasa da yine yorucu geçen bir günün ardından akşam yemeğimizi nerede yiyeceğimizi çoktan belirlemiş ve Roma’ya gelmeden yerimizi ayırtmıştık. O akşam için seçtiğimiz restoran, gerçek Fettuccine all’Alfredo’nun yaratıldığı ve dört kuşaktan beri bu eşsiz tadı sunan tarihi Il Vero Alfredo idi. 1908 yılında Ristorante Alfredo olarak başlayan lokantanın o kadar çok taklidi çıkmış ki, işletme birkaç kez isim değiştirmiş. Örneğin, bundan altmış yıl kadar önce, ben çocukken gittiğimiz zamanlarda L’Originale Alfredo idi. Şimdi ise, aynı yerde, Piazza Augusto Imperatore No: 30 adresinde hizmet veren restoranın adı Il Vero Alfredo, yani Gerçek Alfredo. Restoranın imza tabağı olan Fettuccine all’Alfredo’ya gerek Roma’da gerekse başka ülkelerde, hatta bizim ülkemizdeki bazı restoranlarda sıkça rastlamanız mümkün. Ama emin olun ki, onların hiçbirinin tadı, Il Vero Alfredo’nun gerçek fettuccine’si gibi değil.

Çocukluğumda buraya sıkça geldiğimiz günlerde restoranı ikinci kuşaktan Bay Alfredo II (Armando Di Lelio) yönetirdi. 2017 tarihli, Kokular, Tatlar ve Anılar başlıklı yazımda daha ayrıntılı olarak anlattığım üzere, kendisi aynı zamanda Fettuccine all’Alfredo’nun yaratılmasına sebep olan kişi idi. (Gerek restoranın tarihçesini gerekse benim çocukluk anılarımı bulacağınız yazıma link aracılığıyla kestirme yoldan ulaşabilirsiniz). Kendine özgü bıyıkları olan, çok sempatik bir adamdı. Babamı da tanır, her gittiğimizde özen gösterirdi. Hatta bir seferinde, tam bir İtalyan kibarlığı göstererek, henüz bir çocuk olmama karşın, restoranın bir kartını “Güzel Genç Bayana” yazarak bana ithaf etmiş ve imzalamıştı. Il Vero Alfredo’nun bir de efsane haline gelmiş altından yapılmış bir kaşık ve çatalı vardır. Yine aynı yazımda öyküsünü okuyabileceğiniz, 1927 yılında restorana hediye edilen, bu altın kaşık ve çatal zaman içinde Alfredo’nun ünlü bir ritüelinin parçası haline gelmiş ve masaya gelen Fettuccine all’Alfredo’nun tabağınıza servis edilmeden onlarla önünüzde karıştırılması adetten olmuş. Ben çocukken Bay Alfredo II’nin bu töreni yapması hala gözümün önündedir. 2015 yılının 15 Ekim akşamı gittiğimizde bu sefer onun oğlu Alfredo III aynı geleneği devam ettiriyordu. Sadece onunla da kalmamıştı. Rezervasyonu yaparken bir gün sonra Roma Büyükelçiliği’nde evleneceğimizi belirtmiştim. Kendisi büyük bir jest yaparak, sadece fettuccine’mizi onlarla karıştırmakla kalmamış, yerken kullanmam için de onları bana bırakmıştı…

1960’ların sonundan bir anı…
O zamanlar restoranın adı L’Originale Alfredo idi ve işletmenin başında
Bay Alfredo II (Armando Di Lelio) vardı
Bay Alfredo II benim için “Güzel Genç Bayana” ifadesi ile yazdığı restoran kartını, Roma’nın ve fettuccine’nin anısı olması için imzalamış. Yıl 1969… Kendisi aynı zamanda Fettuccine all’Alfredo‘nun yaratılma sebebi olarak İtalyan mutfağının tarihi bir şahsiyeti idi…

Doğrusu, bu gittiğimizde Roma’da karşılaştığımız, İtalyanları bile şaşkına çeviren kalabalıktan Il Vero Alfredo da nasibini almıştı. Restoranda tek bir boş masa yoktu. Telaşla oradan oraya koşturan garsonların da önemli bir kısmı yabancı göçmenlerdi. (İtalyanların göçmenleri topluma entegre etme konusunda bizden çok daha hoşgörülü ve başarılı olduklarını söylemeliyim). Restoranı artık Alfredo III, kız kardeşi Ines Di Lelio ve onun kızı Chiara Cuomo ile birlikte işletiyormuş. Hiçbirini göremedim bu kez. Üstelik, fettuccine’mizi altın kaşık ve çatalla karıştıran da olmadı. Bu tören normal servis kaşıkları ile yapıldı. Sanırım, o kalabalıkta bu zaten pratik olarak da pek mümkün değildi. Ama, Fettuccine all’Alfredo’nun lezzeti yine efsanevi idi. O konuda hiçbir değişiklik yoktu. Eğer Roma’ya giderseniz ve henüz tatmadıysanız, bu eşsiz lezzet için Il Vero Alfredo’ya gitmenizi öneririm. Bu özel fettuccine’nin sırrının şu ya da bu olduğunu birçok kişiden duyabilirsiniz. Zaten restoranın internet sayfasında da kullanılan malzeme belirtiliyor. Ama, gelin görün ki, ben bugüne kadar bu tatta başka bir fettuccine yemedim.

Başlangıç olarak, bir kızartma tabağı olan Gran fritto Alfredo aldık. İçinde Suppli, mozzarella ve bir mevsim sebzesinin (kabak) kızartması vardı. Doğrusu, yenmeyecek kadar kötü olmamakla beraber, Suppli lezzet olarak, bir gün önce Testaccio Pazarı’nda zar zor yemeği başardığımız Suppli’nin yakınından bile geçemezdi. Onun tadı müthişti. Ancak, ardından yediğimiz Fetuccine All’Alfredo tabii ki gecenin yıldızı olarak her şeyi unutturdu. Ben bir de üstelik trüf mantarı ilaveli yedim ki, müthişti. İsterseniz, üstünde 23 ayar altın yaprak ilaveli olarak da yiyebilirsiniz. Yemeklerin yanında şarap olarak Masi’nin Amarone della Valpolicella Classico DOCG Costasera 2020 şarabını içtik. Costasera, Veneto’nun en eski şarap üreten bölgesi Valpolicella Classica’nın batıya bakan yamaçlarında Masi Agricola şaraphanesinin ektiği Corvina (%70), Rondinella (%25) ve Molinara (%5) üzümlerinden yapılan kırmızı bir şarap.

Gran fritto Alfredo
Suppli, mozzarella ve kabak kızartması
Trüf ilaveli Fetuccine All’Alfredo

Tatlı olarak, kendilerine özgü olduğunu belirttikleri, birer profiterol yedik. Hem o hem de Sicilya‘daki Donnafugata şaraphanesinin Muscat of Alexandria (yerel ismiyle Zibibbo) üzümünden yaptığı Ben Ryé (Rüzgarın Oğlu) Passito di Pantelleria Ediozione Limitata 2022 tatlı şarabının yanında ikram olarak getirdikleri kurabiyeler lezzetliydi.

Alfredo usulü profiterol
En sevdiğimiz tatlı (dessert) şaraplarından Ben Ryé (Rüzgarın Oğlu)
Passito di Pantelleria Ediozione Limitata (2022) ve yanında kurabiyeler

Otele doğru yürürken, her iyi yemekten sonra olduğu gibi, bir yandan hayatımdan çok memnundum bir yandan da çok fazla yediğim için içimde hafif bir suçluluk duygusu vardı. Derken, ertesi gün için duyduğum heyecan hepsinin önüne geçti. 16 Ekim 2025 özel bir gündü bizim için…

Bu Roma Başka Roma… (1)

Henüz döneli çok olmadı. Her ne kadar tüm yolculuklarımda hem gitmeden hem de gezerken ayrıntılı olarak tuttuğum notlarım ve bir günlüğüm olsa da gezdiğim yerleri henüz tadı damağımda iken yazmak en güzeli. Bu özellikle sadece görmek için değil, gittiğiniz yeri aynı zamanda yaşamak için yapılan gezilerde daha da önemli.

Otel odamızdan İspanyol Merdivenleri ile Trinita dei Monti Meydanı‘nın ve Kilisesi‘nin görünüşü
Aşağı doğru bakınca yine İspanyol Merdivenleri ve
dibinde Piazza di Spagna

Blogumu başından beri takip edenler Roma’nın Avrupa’nın tüm diğer şehirleri içinde benim için ayrı bir yeri olduğunu hatırlarlar. Çocukluğumun birkaç yılını geçirdiğim bu şahane kent ile ilgili çok güzel anılarım var. Bir yetişkin olarak taşıdığım birçok niteliğimin kaynağı burasıdır. Babamın sanata ve tarihe olan merakı nedeniyle, bazılarına defalarca gittiğimiz müzelerdeki sanat eserlerinin, tarihi mekanların, opera ve konserlerin derin bir etkisi oldu üzerimde. Daha sonraki yıllarda da birkaç kez gittim Roma’ya. Ancak, bu kez gidişimizin farklı bir nedeni vardı. On sene önce, Roma’da çok güzel bir kutlama ile evlenmiştik. O nedenle, bu yıl dönümümüzde tekrar Roma’ya gitmeye karar verdik ve yine o zaman olduğu gibi Il Palazzetto’da kaldık. Otel, resmi adı Scalinata di Trinita dei Monti olan ünlü İspanyol Merdivenleri’nin tam üstünde ve hem aşağıdaki Piazza di Spagna tarafından (Vicolo del Bottino, 8P) hem de yukarıda Piazza della Trinita dei Monti tarafından girişi var. Dört odalı bu butik otel, Piazza della Trinita dei Monti’de, birkaç adımlık mesafedeki Hotel Hassler tarafından işletiliyor. Romalı aristokrat bir aileye ait olan Il Palazzetto’nun binası 1999 yılında Hotel Hassler’in sahibi tarafından satın alınmış. Otelin iki terası akşamüzerleri, güneş batmadan İspanyol Merdivenleri’ni seyrederek birer aperatif içmek isteyenlerle dolup taşıyor. Binanın bir özelliği de Bernardo Bertolucci (1941-2018) tarafından 1998 yılında çevrilen Besieged (Türkçesi Teslimiyet olarak çevrilmiş) filminin seti olarak kullanılmış olması. Bertolucci’nin burayı seçmesinde tarihi binanın spiral merdivenlerinden ve yukarıda sözünü ettiğim iki ayrı girişi olmasından etkilendiği söyleniyor.

Il Palazzetto
Il Palazzetto’nun Bernardo Bertolucci‘yi
etkileyen tarihi merdivenleri

Roma ile ilgili ayrıntılara geçmeden önce, en başta beni en çok şaşırtan durumu belirtmek istiyorum. Roma, bildiğiniz gibi, turizm açısından hep gözde bir şehir olmuştur. Ancak, özellikle mevsimi göz önünde bulundurduğumuz zaman, bu sefer aşırı denebilecek bir turist kalabalığı olduğunu söylemeliyim. Şehrin içinde bazı noktalarda adım atmanın çok zor olması bir yana, daha havaalanında inanılmaz bir kuyruk vardı. Bu öyle böyle bir kuyruk değildi. Pasaport kuyruğunda net iki saat beklemek zorunda kaldık. Bavulu alıp çıkmamız iki buçuk saati buldu. Bunun dışında, şehrin içinde, Aşk Çeşmesi gibi, bazı popüler noktalarda o kadar kalabalık var ki, eseri tam olarak inceleyip, tadına varamıyorsunuz. Bir başka örnek de on yıllık bir restorasyondan sonra ziyarete açılan Colosseo (ya da genelde İtalya dışında bilinen adıyla Colosseum). Rehberimiz Colosseo’ya halen, her yarım saatte bir 2000 ile 3000 arasında kişinin girdiğini söyledi. Sözünü ettiğim bu kalabalık bizim kadar şehrin yerlilerini de hayrete düşürmüş. Taksi şoföründen, otel görevlisine, restoran sahibine ve garsona kadar herkes şaşkınlıklarını dile getiriyor ve ağız birliği etmişçesine, “Pandemiden sonra böyle oldu”, diyorlar. Bu kadar kalabalığın sonucunda, eskiden rahatlıkla gezilebilen yerlere çok önceden bilet almanız gerekiyor. Kapıdan bilet alma şansınız hemen hemen hiç yok ya da riski göze alırsanız, şansınız yaver gidebilir. Ben gittiğimiz kimi yerler için bir buçuk ay öncesinden (o da ancak rehberli olması şartıyla) bilet alabildim. Neyse ki, her iki durumda da rehberler çok iyi çıktı da normal giriş bileti bulamadığımız için rehberli bilet almak zorunda kalmaktan dolayı kendimizi turist tuzağına düşürülmüş hissetmedik.

Via dei Condotti‘den İspanyol Merdivenleri’ne bakış

2015 yılında, nikah için Il Palazzetto’da kaldığımız sırada İspanyol Merdivenleri tadilata girmişti. Merdivenler yukarıdan ve aşağıdan her türlü yaya geçişine kapatılmıştı. İlk gördüğümde biraz bozulsam da daha sonra fotoğraflarda, sanki tüm merdivenleri düğün için kapatmışız hissi verdiği için çok hoşuma gitmişti. On yıl sonra, merdivenler doğal olarak artık halka açılmıştı. Ancak, merdivenlere oturmak kesinlikle yasak. Buna karşılık, günün çok erken saatlerinden başlayarak merdivenlerin tepesi, yani Piazza della Trinita dei Monti tarafı aşağı, Piazza di Spagna tarafı da yukarı bakan insanlarla dolup taşıyor. Her iki tarafa doğru da pitoresk bir görünüş ve özellikle gün batımı saatinde yukarıdan güzel bir manzara olduğu bir gerçek ama, yine de bu kadar kalabalığın birikmesini insan anlamakta zorlanıyor. Merdivenler yeniden açıldıktan sonra iki tane de büyük olay yaşanmış. İki ayrı olayda, Roma’da kiraladıkları araba ile gezmeye çalışan yabancılar, navigasyonun azizliğine uğrayıp, merdivenlerden aşağı sapmışlar. Böyle bir şeyin nasıl mümkün olduğuna insan inanamıyor ama, olmuş işte…

Roma gibi tarihi eserler, müzeler, özel semtler ve restoranlarla dolu bir kentte, kısıtlı zamanda nereleri gezeceğinize karar vermek zor. Bizim durumumuzda bu konu biraz daha özen gerektirdi. Ben doğal olarak Roma’yı oldukça iyi biliyorum ama, aynı zamanda hiç bilmediğim, görmediğim yerlerini de merak ediyordum. Çünkü Roma’da keşfedilecek, gidilecek yerler hiç bitmez. Aynen, neredeyse 40 yıldır yaşadığım ama doyamadığım İstanbul gibi. Öte yandan eşim, on yıl önce nikah ve düğün (o zaman, hemen ertesi gün balayı için Positano’ya gitmiştik) dışında Roma’yı hemen hiç görmemişti. Bu durumda, bir orta yol bulmak gerekiyordu. Kendisine, Roma’ya ilk olarak gelen bir kişinin görmesi gerektiği düşünülen yerleri, açıklayarak sıraladım. O da bunların içinden birkaç seçim yaptı. Bazı yerleri bir başka sefere bırakmak istediğini söyledi. Sonunda, benim önceden bildiğim ama tekrar görmekten de keyif alacağım üç yer seçtik: Colosseo, San Pietro in Vincoli Kilisesi ve Galleria Borghese. Bir de birleşmiş İtalya’nın ilk kralı için yapılan II. Vittorio Emanuele Anıtı ya da diğer adıyla Vittoriano var. Burayı da daha önce gezmiş olmakla beraber, müzesini ve muhteşem bir manzarası olan en tepesindeki terası görmemiştim. Bu teras, bir asansör yapılarak, sonradan halka açılmış. Roma’nın topoğrafyasını bir bütün olarak algılamak ve kavramak için eşsiz bir yer. Bu dört yerin dışında gezdiğimiz yerleri ben de hiç görmemiştim. O açıdan bu gezi, benim için de bir yeni yerler keşfetme ve öğrenme fırsatı oldu. Bir de elbette, öteden beri bildiğim, insanın görmekten bıkmayacağı ünlü anıtlar, meydanlar ve çeşmeler var. Bunları da hazırladığım rotaları izleyerek gördük.

Yukarıda belirttiğim gibi, resmi adı Scalinata di Trinita dei Monti olan İspanyol Merdivenleri, 18. yüzyılda, İspanya’nın Vatikan Büyükelçiliği’nin bulunduğu Piazza di Spagna ile tepede bulunan, Fransız devleti tarafından yaptırılmış, aynı isimli kilise ve manastırın bulunduğu Piazza della Trinita dei Monti meydanını birbirine bağlamak için yapılmış. Daha önce, burası çamurlu bir yokuşmuş. 1723-1726 yılları arasında yapılan ve 135 basamaktan oluşan merdivenler, Francesco de Sanctis ve Alessandro Specchi tarafından tasarlanmış. Piazza di Spagna’nın ortasındaki o ünlü kayık şeklindeki çeşme ise merdivenlerden 100 yıl kadar önce yapılmış. Fontana della Barcaccia ya da kısaca Barcaccia (eski, batmak üzere olan tekne) olarak anılan çeşme, 1626-1629 yılları arasında, ünlü heykeltıraş Gian Lorenzo Bernini’nin (1598-1680) babası Pietro Bernini (1562-1629) tarafından yapılmış. Oğul Bernini’nin de çeşmenin yapımında katkısı olduğu düşünülüyor. Çeşmenin siparişini ise, o dönem Roma’da ana meydanlara çeşmeler yaptırarak şehri güzelleştiren Papa VIII. Urban Barberini vermiş. Bunun bir işareti olarak, kayık şeklindeki çeşmenin iki ucunda Papa’nın armasını görmeniz mümkün. (Roma’nın ileri gelen aristokrat ailelerinden birisi olan Barberini’lerin ismine ve armalarında yer alan arı figürlerine şehri gezerken sık sık rastlayacaksınız). Çeşmenin su almış, neredeyse batan bir kayık şeklinde olması, 1598 yılında Roma’da yaşanan büyük sele bir gönderme. Sel o kadar şiddetli olmuş ki, taşan Tiber (Tevere) nehrindeki tekneler şehrin bu noktasına kadar sürüklenmişler. Çeşmenin su kaynağı, M.Ö. 19 yılında yapılan ve halen kullanılmakta olan Acqua Vergine su kemeri. Büyük bölümü yerin altında olduğu için Roma İmparatorluğu’nun yıkılması sonrası Roma’yı işgal eden Gotların yıkımından kurtulan kemer, 1447 yılında tamir edilmiş. Roma’da gördüğünüz birçok ünlü çeşmenin suyu da aynı tarihi kemerden besleniyor.

Merdivenlerin nispeten tenha olduğu bir zaman
Fontana della Barcaccia‘nın üstünde, çeşmeyi yaptıran
Papa VIII. Urban Barberini‘nin armasını görebilirsiniz

Meydanın güneydoğu kısmında, yani yüzünüzü merdivenlere dönünce sağ tarafınızda, dev bir sütun ve tepesinde bir Meryem Ana heykeli göreceksiniz. “Günahsız Gebelik” ya da “Günahsız Doğum Dikilitaşı” (Immaculate Conception) olarak çevirebileceğimiz sütun 1857 yılında buraya dikilmiş. Anıt, mimar Luigi Poletti (1792-1869) tarafından tasarlanmış. Sütun kısmı antik Roma dönemine ait. Tepedeki bronz heykel Giuseppe Obici’nin eseri (1807-78). Meydanın bu kısmında, önemli tarihi binalar da var. Sağ tarafta, İspanyol bayrağının dalgalandığı ve meydana adını veren bina, 1647 yılından beri İspanya’nın Kutsal Makam’daki (Holy See – yani Vatikan devleti nezdindeki) Büyükelçiliği. (Günümüzde, İspanya’nın İtalya Büyükelçiliği başka bir adreste bulunuyor). Meydanın bu kısmındaki diğer önemli yapı, Palazzo di Propaganda Fide, adı üstünde, Vatikan tarafından Hrıstiyanlık inancının yayılması amacıyla kurulmuş bir okul binası. Ön cephesi ve büyük bölümü, Gian Lorenzo Bernini tarafından Papa VIII. Urban’ın talimatı ile tasarlanmış ve yapılmış. O nedenle bu cephede, yine meydanın diğer ucundaki Barcaccia çeşmesinde olduğu gibi, Papa VIII. Urban’ın armasını ve Barberini ailesinin sembolü olan arı figürlerini görmeniz mümkün. Bernini 1642-1644 yılları arasında bina üzerinde çalıştıktan sonra, velinimeti Papa VIII. Urban Barberini’nin ölümü üzerine, binanın yapımı bir sonraki Papa X. Innocent tarafından Bernini’nin mimarlıkta en büyük rakibi kabul edilen Francesco Borromini’ye (1599-1667) verilmiş. Binanın Via di Propaganda Fide cephesini tasarlayan Borromini bu çalışmalarını 1662 yılında tamamlamış. Ayrıca binanın içinde, Bernini’nin yaptığı bir şapeli yıkarak yaptığı bazı değişiklikleri, ölmeden bir yıl önce, 1666 yılında bitirmiş. Hem Bernini’nin hem Borromini’nin eseri olan yapı, Barok mimarisinin en güzel örneklerinden birisi olarak değerlendiriliyor. Bina halen Vatikan Devleti’nin mülkiyetinde olduğu için burada Vatikan bayrağı dalgalanıyor.

Uzakta, tepesinde Meryam Ana heykeli olan “Günahsız Gebelik Dikilitaşı”. Onun arkasında, Barok mimarinin en güzel örneklerinden birisi kabul edilen
Palazzo di Propaganda Fide

Meydanın İspanyol Merdivenleri tarafına geri dönersek, merdivenlerin alt kısmının iki başı da Büyük Britanyalılar tarafından “tutulmuş” diyebiliriz. İşin şakası bir yana, bu iki bina da Büyük Britanya ile bağlantılı. Sağdaki bina halen, burada bir süre yaşadıktan sonra 1821 yılında ölen İngiliz Romantik şairlerinden John Keats ve yine bu civarda oturmuş olan arkadaşı, şair Percy B. Shelley adına bir müze. 18. yüzyılda yapılmış olan bina, 1909 yılında yıkılmaktan kurtarılarak, edebiyatseverler tarafından müze haline getirilmiş. Vakti olan edebiyat meraklıları için Keats’in öldüğü yatak odasını, özel eşyalarını ve el yazısı eserlerini görmek ilginç olabilir. Sol taraftaki ise, bir çay salonu. Babington’s Tea Room 1893 yılında, 19. Yüzyıl boyunca İngiliz aristokrat ve aydınları arasında pek meşhur olan Büyük İtalya Turu’nu yapmak üzere İtalya’ya gelen iki İngiliz kadın, Isabel Cargill ve Anne Marie Babington tarafından açılmış. Bugün dördüncü kuşağın işlettiği bu çay salonu, İngiltere’yi anımsayabileceğiniz içeride veya uygun mevsimde dışarıda çay ya da kahve içerek mola verebileceğiniz hoş bir mekân.

Gece geç vakit sakinliği…
Sağda John Keats Müzesi, solda Babington’s Tea Room
Roma’da İngiliz geleneği…

Roma havaalanından o kadar uzun sürede çıkabileceğimizi hiç tahmin etmemiş olsam da ilk gün için, yemek dışında, herhangi randevulu bir program yapmamıştım. O hatayı yıllar önce Barselona’da yapmış ve Sagrada Família’yı gezmek için bilet aldığım rehberli tura yetişme konusunda büyük stres yaşamıştık. Artık o tür programları asla gittiğimiz gün için planlamıyorum. Onun yerine, daha çok dışarıdan görülecek yerleri içeren bir yürüyüş yolu çıkardım. Arzu ederseniz siz de bu yolu izleyebilir ya da adı geçen yerlere ayrı ayrı gidebilirsiniz.

Trinita dei Monti Meydanı, Trinità dei Monti Kilise’si
ve önündeki Sallustiano Dikilitaşı. Sağ taraftaki bayraklı
bina, kaldığımız Il Palazzetto’yu da işleten Hotel Hassler.

Kaldığımız otelin yukarıdaki kapısı buraya açıldığı için, biz yürüyüşümüze İspanyol Merdivenleri’nin üst kısmındaki Piazza della Trinita dei Monti’den başladık. Burada, bildiğiniz gibi, tüm meydana, merdivenlere ve hatta en aşağıdaki Piazza di Spagna’ya hâkim bir kilise var: Santissima Trinità dei Monti ya da kısaca Trinità dei Monti Kilise’si. Yukarıda da belirttiğim gibi, bu kilise ve yanındaki manastır Fransız devleti tarafından, Roma’da yaşayan Fransızlar için yaptırılmış. Manastır tarafı biraz daha eski (1494). Kilisenin yapımına, Fransa Kralı XII. Louis’nin emriyle 1502 yılında başlanmış ve tamamlanması neredeyse bir yüzyıl sürmüş. 1595 yılında kutsanarak açılmış. Daha sonraki yıllarda orijinal olarak Gotik tarzda yapılmış yapının içinde ve dış cephesinde çeşitli değişiklikler yapılmış. İki çan kulesinin birinin üstünde mekanik bir saat, diğerinde bir güneş saati görebilirsiniz. Çok güzel fresklerin olduğu söylenen yan taraftaki manastır bölümüne girebilmek için çok önceden randevu almanız gerekiyor. Ancak, kilise kısmını görebilirsiniz. Kilisedeki tablo ve fresklerin arasında iki tanesi birer baş yapıt olarak niteleniyor. Bunlar, Michelangelo’nun (1475-1564) asistanı Daniele da Volterra (1509-1566) tarafından yapılmış olan Haçtan İndiriliş (sol taraftaki ikinci şapelde) tablosu ve Meryem’in Göğe Yükselişi (sağ taraftaki üçüncü şapelde) freski. Volterra’nın en önemli eseri kabul edilen birinci eserin eskizlerinin hocası tarafından çizildiği düşünülüyor. Volterra’nın, Michelangelo’nun çizimlerine dayanarak yaptığı düşünülen başka eserleri de var. Ancak ondan en çok, Papa’nın emriyle, Michelangelo öldükten sonra hocasının büyük eseri, Vatikan’daki Capella Sistina’da (Sistina Şapeli) bulunan, Kıyamet Günü (The Last Judgement) freskindeki çıplak figürlerin edep yerlerini kapatmış olması nedeniyle söz edilir.

Fransa Kralı XII. Louis’nin yaptırdığı
Trinità dei Monti Kilise’sinin içi
Daniele da Volterra‘nın (1509-1566) Haçtan İndiriliş tablosu
Daniele da Volterra’nın Meryem’in Göğe Yükselişi freski

Meydandan biraz daha yüksekte olduğu ve dolayısı ile manzaraya da daha hâkim olduğu için Trinità dei Monti Kilisesi’nin merdivenleri de çoğunlukla dolu oluyor. Kilisenin önünde gördüğünüz taş, Sallustiano Dikilitaşı. Tarihi M.S. 2. ile 3. yüzyıl arasına kadar gidiyor. Mısır’dan getirilmiş ve daha sonra burada üzerine hiyeroglif yazılar yazılmış. İlk olarak Sallust Bahçeleri’ne konmuş. Roma’yı gezerken bunun gibi Mısır’dan getirilmiş taşlara çok rastlanır. Sonraki yüzyıllarda, bu taşların bazılarına Hristiyanlık sembolleri, heykeller ve yazılar eklenmiş. Bazıları yazısız olarak bırakılmış.

Kilisesin kapısından çıkıp, merdivenlerden inince sol tarafa yönelirseniz, sol tarafta bizim kaldığımız Il Palazzetto’yu işleten Hotel Hassler’i göreceksiniz. Onun çaprazında ise, meydana açılan iki sokağın tam köşesinde ilginç bir bina var. Via Sistina ve Via Gregoriana’nın köşesindeki bu binanın adı Palazzo Zuccari. Dışarıdan incelenmeyi hak eden binanın üzerinde bulunduğu arazi 1590 yılında Barok dönemi ressam ve mimarlarından Federico Zuccari (1540/1541-1609) tarafından satın alınmış. Kendisi buraya hem ailesi için bir ev hem çalışmak için kendisine atölye hem de bir bahçe yapmış. (Zuccari’nin eserlerinden birisini Trinità dei Monti Kilise’sinin Pucci Şapelinde görebilirsiniz). Sanatçı, ölümünden sonra evinin Roma’ya gelen yabancı sanatçıların kalması ve çalışması için kullanılmasını vasiyet etmiş ama, bu vasiyeti gerçekleşmemiş. 1702’den itibaren sürgündeki Polonya Kraliçesi burada yaşamış ve saray Roma sosyetesinin gözde mekanlarından birisi olmuş. Yapı birkaç kez el değiştirdikten sonra, nihayet Zuccari’nin hayalinde olduğu gibi, yabancı sanatçıların kaldığı ve çalıştığı bir dönem geçirmiş. 1900 yılında Alman sanat koleksiyoneri ve hayırsever Henrietta Hertz (1846-1913) tarafından satın alınmış. Hertz, ölümünden sonra tüm sanat koleksiyonunu İtalyan devletine, kütüphanesini ise Alman devletine bağışlamış. Bu nedenle burada günümüzde, bir Alman sanat tarihi enstitüsüne bağlı, Biblioteca Hertziana kütüphanesi var. Binanın içinde eşsiz freskler, bodrumunda da antik Roma’nın cumhuriyet döneminden kalma Villa Lucullo’nun kalıntılarının olduğu belirtiliyor.

Palazzo Zuccari

Palazzo Zuccari’nin ilginçliği, kütüphanenin de girişinin bulunduğu Via Gregoriana tarafında. Zuccari, bu cephedeki kapı ve pencereleri canavarlar şeklinde yapmış. Binanın tasarımına eğlenceli bir şekilde katılmış, insana hem ürkütücü hem komik gelen bu canavarları daha önce hiç görmemiştim. Zuccari canavarlarını, Roma’ya yaklaşık 100 kilometre mesafede, Viterbo yakınlarındaki, 16. yüzyılda yapılmış ünlü Bomarzo Korusu’nun canavarlarından esinlenerek yaratmış.

Federico Zuccari‘nin yaptığı canavarları görmek için binaya Via Gregoriana tarafından bakmanız gerekiyor. Kocaman bir canavarın ağzı şeklindeki kapı Biblioteca Hertziana‘nın giriş kapısı.

Yolumuza devam etmek için binanın diğer tarafındaki Via Sistina’ya dönüyoruz ve yürümeye devam ediyoruz. Bir sonraki durağımız, Piazza Barberini ve buradaki Fontana del Tritone yani Triton Çeşmesi. Yaklaşık 9-10 dakikalık bir yürüme mesafesi. Piazza Barberini, Roma’nın yedi tepesinden birisi olan Quirinale tepesinde yer alıyor. Artık epeyce aşina olduğunuz Barberini ailesinin sarayı, Palazzo Barberini de bu meydanın bir köşesinde görünüyor. Günümüzde burası Roma’nın belli başlı müzelerinden birisi. Piazza Barberini Roma’nın bana çocukluğumu anımsatan köşelerinden biridir. Burada, çeşmeye yüzünüzü döndüğünüz zaman, meydanın sağ tarafında büyük, self-servis bir restoran vardı. Şehir merkezine gittiğimiz zaman annem beni oraya yemeğe götürürdü. Yemekleri lezzetli idi diye anımsarım hep. Neredeyse 60 sene sonra, artık öyle bir yer yok.

Piazza Barberini ve Gian Lorenzo Bernini’nin eseri
Fontana del Tritone Çeşmesi
Deniz kabuğunun içinden yükselen Triton

Meydanın ortasındaki Triton Çeşmesi, tıpkı Piazza di Spagna’daki Barcaccia çeşmesi gibi, Papa VIII. Urban Barberini tarafından yaptırılmış. Bu çeşmeyi yapan ise, artık ünü babasınınkini çoktan geçmiş olan Gian Lorenzo Bernini. 1642-1643 yılları arasında yapılan çeşmede, denizler tanrısı Neptün’ün (Yunan mitolojisinde Poseidon) oğlu Triton, kuyrukları birbirine dolanmış dört yunusun tuttuğu büyük bir deniz kabuğunun içinden yükseliyor ve elinde tuttuğu spiral şeklindeki bir başka deniz kabuğunu üflüyor. Çeşmede yine Papa VIII. Urban’ın Papalık arması ve Barberini ailesinin simgesi arılar görülüyor.

Fontana delle Api
Çeşme adını, Bernini’nin velinimeti Papa VIII. Urban’ın da üyesi olduğu
aristokrat Barberini ailesinin simgesi olan arılardan alıyor

Aslında bu meydanda Bernini’nin yaptığı ve benim ya daha önce hiç görmediğim ya da unuttuğum bir çeşme daha var. Esasen Barberini Meydanı ile Via Sistina’nın köşesinde olduğu söylenen bu çeşmenin adı Fontana delle Api (Arılar Çeşmesi). Rönesans döneminden beri büyük çeşmelerin yakınına atların su içmesi ve halkın kullanımı için küçük çeşmeler yapılması adetten olmuş. Böylelikle, ana çeşmeden akan su tekrar kullanıma sokulurmuş. İşte Papa VIII. Urban bu amaçla söz konusu çeşmeyi 1644 yılında sipariş vermiş. Ancak, Bernini sadece fonksiyonel bir çeşme yaratmakla kalmayıp, bu küçük çeşmeye de sanatsal bir dokunuşta bulunmuş. Açık şekildeki dev bir deniz kabuğuna velinimetinin aile sembolü üç arı yerleştirmiş. Çeşme, 1865 yılında yerinden sökülüp, depoya kaldırılmış. 1915 yılında çeşme tekrar bir araya getirilip şehre geri kazandırılmak istendiğinde parçaların çoğunun kaybolduğu ortaya çıkmış. Bunun üzerine, çeşmenin bir kopyası yaptırılarak, orijinal yerinden biraz daha uzağa, Piazza Barberini ile Via Veneto’nun köşesine yerleştirilmiş. Piazza Barberini’de yüzünüzü Triton Çeşmesi’nin ön tarafına dönerseniz, ileri de ve sol çaprazda Arılar Çeşmesi’ni göreceksiniz.

Piazza Barberini’den, Roma’ya gelen herkesin mutlaka gittiği Fontana di Trevi’ye, yani Trevi Çeşmesi ya da daha çok bilinen adı ile Aşk Çeşmesi’ne gitmek, yürüyerek yine 9-10 dakika sürüyor. Bunun için Via del Tritone’den aşağı doğru yürüyüp, önce Via dei Serviti’yi sonra da sırasıyla Via in Arcione ve Via del Lavatore’yi izleyebilirsiniz. Gündüz ayrı gece ayrı bir ambiyansı olan Trevi Çeşmesi, özellikle Federico Fellini’nin La Dolce Vita filmindeki o ünlü sahneden sonra tüm dünyada meşhur olmuş. 1960 yılında çevrilen filmde Marcello Mastroianni ile oynayan Anita Ekberg üstündeki uzun siyah gece elbisesi ile kendini bu çeşmenin havuzuna atar.

Günümüzde her daim kalabalık olan Fontana di Trevi.
Benim bu açıdan çeşmenin havuzunu çekebilmem bir mucize oldu.
Uzakta, hem sokak seviyesindeki hem de aşağıda, havuz
kenarındaki kalabalık görülüyor.

Şimdi size önce, Trevi Çeşmesi’ni ilk olarak gördüğüm yıllarda, yani 1960’lı yılların sonunda, bu şaheseri görmenin nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalışacağım. Dünyanın kesinlikle daha az kalabalık olduğu ve insanların da günümüzdeki kadar dünyayı gezmediği o yıllarda Trevi Çeşmesi’ne, gündüz olsun gece olsun, oldukça tenha sokaklardan ilerleyerek giderdiniz. Yaklaştıkça kulağınıza önce hafiften bir su sesi, bir çağlayan şırıltısı çarpardı. Ses yaklaştıkça artar ve işte o son köşeyi döndüğünüzde birden o muhteşem manzara ile karşılaşır, ne diyeceğinizi bilemezdiniz. İnsanın adeta nutku tutulur, bir süre hareketsiz kalır, çeşmenin her bir ayrıntısını görmeye çalışırdınız. Bu kesinlikle bir büyülenme hali olurdu…

Çocukken yaptığım kartpostal koleksiyonundan
Trevi Çeşmesi fotoğrafı. 1960’ların sonlarında her yer çok daha sakindi ve bu muhteşem sanat eseri insanı
çok daha fazla etkiliyordu.
Gündüz ayrı gece ayrı güzeldi…
İnanması zor ama, o zamanlar yanından arabalar bile geçebiliyordu.
(Yine kartpostal koleksiyonumdan. 1960’ların sonu.)

Günümüzde yaşanan ise şöyle… Trevi Çeşmesi’ne büyük gruplar halinde giden turistler daha ana caddeden belli oluyor. Bir gürültü patırtı ve sıkışıklık içinde çeşmenin meydanına vardığınızda ise, korkunç bir kalabalık ve insanların gürültüsü sizi karşılıyor. İtiş kakış içinde değil çeşmeyi incelemek, eseri tam olarak görebilmeniz bile mümkün değil. Aslında bu sanat eserini hak ettiği şekilde algılayıp, sindirmek de kimsenin derdi değil gibi. Herkes, çağımızın fotoğraf çektirmek ya da selfie çekmek hastalığına tutulmuş. On yıl öncesinde bile durum daha iyiydi. Bu sefer, çektiğim fotoğraflarda insan kalabalığı çıkmasın diye o kadar çaba harcayıp, yukarıya uzandım ki çeşmenin o görkemli havuzunu karelere dahil edemedim. Bildiğiniz gibi bir, Trevi Çeşmesi’ne arkanızı dönüp, Roma’ya geri gelmeyi dileyerek para atma adeti vardır. Böyle yaparsanız, Roma’ya döneceğiniz söylenir. Eskiden bu paraları gece çocuklar toplardı. Günümüzde atılan paralar düzenli aralıklarla Katolik Caritas hayır kurumu tarafından toplanıyor ve fakirlere gıda yardımı, aşevi ve benzeri projeler için kullanılıyor. 2022 yılında Caritas çeşmeden 1.400.000 Avro toplamış. Öte yandan, çeşmeye para atmak da artık o kadar kolay değil. Para atmak için birkaç basamak inerek, çeşmenin büyük havuzunun yanına ulaşmanız gerekiyor. Buraya inebilmek de hiç kolay değil. Uzun bir kuyruk beklemelisiniz çünkü, yetkililer düzeni sağlayabilmek için girişleri kontrol altında tutuyorlar. Aynı anda 400 kişiden fazla insanın bu bölgede bulunmasına izin vermiyorlar. Girişler bir taraftan, çıkışlar diğer taraftan.

Kalabalıktan dolayı çeşmeyi karşıdan ancak bu kadar çekebildim.

Roma’nın resmi turizm web sitesine göre, Fontana di Trevi’nin adı, 20. yüzyılın ortasından beri bu bölgenin, çeşmenin yakınındaki üç sokağın meydanda birleşmesinden dolayı, Regio Trivii olarak anılmasından geliyormuş. Bazıları ise, ana çeşmeden çıkan suyun üç çıkışı olmasına bağlıyorlarmış. Çeşme için dış cephesi kullanılan bina, Poli Düklerinin sarayı olan Palazzo Poli. (Doğrusu, çeşmeden çıkan su sesinin yapının içinde ne kadar ve nasıl duyulduğunu merak ediyorum. Huzur verici de olabilir, olmayabilir de. Ayrıca, yalıtım da önemli olsa gerek). Çeşmenin proje olarak Papa XII. Clement tarafından 1732 yılında bir yarışma açılarak ortaya çıkması ile tamamlanması arasında otuz yıl geçmiş. Mimar Nicola Salvi’nin (1697-1751) projesi 1762 yılında tamamlandığında kendisi çoktan ölmüş. Eser, Giuseppe Pannini tarafından tamamlanmış.

Ortada Neptün‘ün görüldüğü çeşmedeki her kabartmanın ya da heykelin bir anlamı var.
Açıklamaları aşağıdaki paragrafta bulabilirsiniz.
Trevi Çeşmesi, Palazzo Poli‘nin bir cephesine yapılmış

Trevi Çeşmesi’nin de su kaynağı, daha önce sözünü ettiğim, Roma döneminde yapılmış Vergine su kemeri. Buradan gelen su, görkemli çeşmeden dökülerek büyük bir havuza akıyor. Ortada, deniz kabuğu şeklindeki savaş arabasına binmiş Neptün (bazı kaynaklarda Oceanus olarak geçiyor), daha aşağıda arabayı çeken biri hırçın diğeri sakin iki at ve onları tutan iki Triton. Bunların dışında kayalar ve bitki canlandırmaları var. Duvar kısmında, yukarıdaki iki rölyef çeşmeye su sağlayan kaynak ve su kemeri ile ilgili. Sağda, bir Romalı bakire su pınarının yerini Romalı askerlere gösteriyor. Solda, Romalı general ve devlet adamı Marcus Vipsanius Agrippa (M.Ö. 63- M.Ö. 12) su kemerinin yapılmasını emrediyor (ya da denetliyor). Neptün’ün sağında ve solundaki iki heykel suyun iki faydasını, sağlık ve bolluğu temsil ediyor.

Trevi Çeşmesi’ni bu kadar çok insan ziyaret etmesine rağmen, hemen sağ tarafında çoğunun fark etmediği, hatta hiç bilmediği bir çeşme daha var aslında. İtalyanların Aşıklar Çeşmesi olarak adlandırdığı bu çeşmenin küçük, dikdörtgen bir yalağı ve suyun aktığı iki su oluğu var. İnanışa göre, bu çeşmeden su içen aşıklar sonsuza kadar birbirlerine sadık kalırlar ve sonunda kavuşurlar. Bununla ilgili basit bir ritüel de var. Özellikle, askere gitmek gibi nedenlerle erkeğin uzun süreliğine şehirden ayrıldığı durumlarda çift bir gece önce buraya gelir. Kız daha önce hiç kullanılmamış bir bardağa çeşmeden su doldurup, sevgilisine verir. İkisi de sudan içtikten sonra bardağı kırarlar. Fontana di Trevi’nin Aşk Çeşmesi olarak da bilinmesi büyük olasılıkla bu basit çeşmeden ve bu gelenekten kaynaklanmaktadır.

Aşıklar Çeşmesi (aşağıdaki çift önünde duruyorlar), Trevi Çeşmesi’nin sağında, gösterişsiz bir çeşme. Büyük olasılıkla, Arılar Çeşmesi gibi, halkın sudan yararlanabilmesi için yapılmış. Yukarıda, sokak seviyesinde gördüğünüz insanlar, çeşmenin havuz alanına girebilmek için kuyrukta bekleyenler. Akşam saatinde kuyruğun sonu birkaç sokak geride idi.

Yürüyüş rotamızı henüz tamamlamamıştık ama, akşam yemeği saati gelmişti. Kalan birkaç yere yemekten sonra gitmeye karar verdik. Yemek için yer ayırttığım Ristorante Trattoria al Moro, Trevi Çeşmesi’ne iki dakikalık yürüme mesafesinde, Vicolo delle Bollette No: 13 adresindeydi. Yüz senelik bir geçmişi olan bu aile işletmesi, İtalya’nın Lazio bölgesi ve Roma’da çok örneği olan, tipik eski usul bir trattoria. Burada, bölgeye özgü pek çok yemek tadabilirsiniz. Saat 19:30’da açılan al Moro’nun önünde uzun bir kuyruk vardı. Buraya rezervasyonsuz gitmek biraz zor olsa gerek çünkü içeride bütün masalar kapı açılır açılmaz rezervasyon yaptıran müşterilerle doldu. Açık havada oturmak isteyenler için de dışarıda az sayıda masa var. Al Moro, bir zamanlar Fellini de dahil olmak üzere, tanınmış birçok sanatçı ve yönetmenin gittiği bir restoran olmakla ünlü.

Ristorante Trattoria al Moro
Al Moro yüz yıllık bir geleneğe sahip

Yemeğe, tipik bir başlangıç olan prosciutto e melone, yani prosciutto ve kavun ile başladık. Tatlı kantalup (cantaloupe) kavunu ve tuzlu prosciutto’nun ağızda birleşmesi ile oluşan o tatlı-tuzlu tadı daima çok sevmişimdir. İtalyanların genel olarak tatlı ve tuzluyu, özel olarak da prosciutto ve kavunu birlikte yeme adetleri eski Romalılara dayandırılıyor. Romalılar, meyve ve etin birlikte yenmesinin bağışıklık sistemini olumlu etkilediğine inanırlarmış. Aldığımız diğer başlangıç tabağı, Lazio bölgesine özgü kızarmış enginardı. Eğer uygun mevsimde giderseniz, denemenizi öneririm. Ana yemek olarak ben Roma’ya özgü, trippa alla romana, yani Roma usulü işkembe yedim. Biz de yapılan işkembe ile hiç alakası olmayan, çok leziz domates soslu, lezzetli bir yemekti. Eşim, yine Lazio bölgesi ve Roma’ya özgü bir tür pasta olan carbonara yedi. Spaghetti veya benzeri uzun pasta ile yapılan bu tabağın yumurta, sert peynir, tuz ve karabiber ile yapılan kremamsı bir sosu var. Geleneksel olarak kurutulmuş domuz eti konan carbonara’yı domuz etsiz, sadece domates ve fesleğenli olarak yemeniz de mümkün. Ne farkı var tam bilmiyorum ama, söylendiğine göre, Spaghetti alla Moro, restoranın kendi carbonara yorumu. Tatlı olarak, Al Moro’nun ünlü tatlısı olduğu belirtilen Torta di fragoline (çilekli turta) paylaştık.

Prosciutto e melone
Lazio bölgesinin özel başlangıç tabaklarından
kızarmış enginar
Roma’ya özgü carbonara
Trippa alla romana
Roma usulü işkembe çok lezzetli idi

Her İtalya gezimizde olduğu gibi bu kez de yemeklerde, gittiğimiz bölgenin şaraplarından içmeye çalıştık. Yemek ile Roma’nın bulunduğu Lazio bölgesindeki Castiglione in Teverina’da yetiştirilen Merlot üzümlerinden Famiglia Cotarella Şaraphanesi’nin Montiano bağlarında ürettiği Sodale Merlot Lazio IGP 2022 şarabını içtik. Tatlı ile birlikte ise, Marchese Antinori’nin Umbria bölgesindeki Castella della Sala Şaraphanesi’nin üzüm bağlarında yetiştirilen Sauvignon Blanc, Grechetto, Traminer, Sémillon ve Riesling üzümlerinden harmanlanmış Castello della Sala Muffato Umbria IGT 2022 tatlı şarabını içtik.

Yemekte içtiğimiz Sodale Merlot Lazio IGP 2022
Torta di fragoline (çilekli turta)
Tatlı kahve ile iyi gidiyor ama doğrusunu söylemek
gerekirse, İtalya’da Doppio espresso bile miktar olarak
beni hiçbir zaman kesmiyor…

Yemek sonrası sokağa çıktığımızda kalabalıkta pek bir azalma olmadığını gördük. Roma gece gezmek açısından da çok güzel bir şehirdir. Ünlü meydanları, çeşmeleri ve belli başlı tarihi eserleri çok güzel aydınlatılır. (Noel zamanı, özenle süslenen cadde ve meydanları ile de ayrı güzeldir).

Sant’Ignazio di Loyola Kilisesi

Daha önce hiç gezmediğim ve merak ettiğim Sant’Ignazio di Loyola Kilisesi Trattoria al Moro’ya yürüyerek dört dakika. Kilise gece 11:30’a kadar açık. Gece olmasına karşın kilisenin içi kalabalık çünkü buranın ilginç bir özelliği var. Kilisenin ana nef’inin ortasına dev bir ayna yerleştirilmiş. Buradan tavandaki freskleri daha iyi görebiliyor ve fotoğraf çekebiliyorsunuz. Aynanın önünde uzun bir kuyruk var. Ama, tavan çok güzel olmasına rağmen, kilisenin özelliği bu da değil.

Kilisenin, Aziz Ignatius’un Cennete Yükselişi‘ni temsil eden
tavanını da, “kubbesi” gibi, Andrea Pozzo yapmış
Aşağıya konan ayna ile tavandaki freski inceleyip,
fotoğraf çekebiliyorsunuz

Sant’Ignazio di Loyola Kilisesi bir Cizvit kilisesi ve tarikatın kurucusu, Loyolalı Aziz Ignazio’ya adanmış. 1551 yılında Aziz Ignazio Roma’da öğretilerini yaymak için bir okul kurmuş. Okul birkaç yer değiştirdikten ve öğrenci sayıları arttıktan sonra, Aziz Ignatius adına bir kilise yapılması için 1626 yılında, kendisi de bir Cizvit papazı olan, matematikçi, astronom ve mimar Orazi Grassi (1583-1654) görevlendirilmiş. (Grasssi, Galileo Galilei’nin tezlerine şiddetle karşı çıkması ve bu doğrultuda yayınlar yapması ile tanınıyor). Kilisenin yapımı uzun sürmüş ve 1662 yılına kadar pek çok kez durma noktasına gelmiş. 1685 yılında kilisenin içini tamamlama görevi bir başka Cizvit papazı olan ressam ve mimar Andrea Pozzo’ya (1642-1709) verilmiş. Ancak, Pozzo’nun işi zormuş çünkü elde yeteri kadar kaynak yokmuş. Günümüzde insanları bu kiliseye çeken, Pozzo’nun para yokluğunda kilisenin kubbesini yapmak için bulduğu çözüm. Pozzo, bunun üstesinden gelmek için bir “sahte kubbe” yaratmış. Aslında gerçek olmayan kubbe izlenimini, normal düz bir tuvale yaptığı dev bir göz yanılması (Trompe-l’œil) ile sağlamış. Aziz Ignazio’nun Görkemi adını taşıyan bu eser uzaktan gerçekten de bir kubbe izlenimi veriyor. Yaklaştıkça, bir tuhaflık olduğunu seziyorsunuz.

Andrea Pozzo’nun çözüm olarak bulduğu sahte kubbe…
Ancak yaklaşınca insan bir tuhaflık seziyor

Sant’Ignazio di Loyola Kilisesi’nden Roma’da, antik Roma döneminden kalan en ünlü, en etkileyici ve en iyi durumdaki eser olan Pantheon’a gitmek birkaç dakika sürüyor. Bu etkileyici ve yuvarlak yapı daha sonra kiliseye dönüştürüldüğü için günümüze ulaşabilmiş. Biz bu kez içine girmedik ama ben içinin çok etkileyici ve büyülü olduğunu biliyorum. Pantheon’un kubbesi, herhangi bir destek çerçeve üzerine oturtulmadan, tamamen beton ile yapılmış bir mimari şaheser. Bunun için kubbenin duvar kalınlığı yukarı doğru inceltilmiş ve beton yapımında yukarı doğru gittikçe daha hafif malzeme kullanılmış. Yüksekliği çapına eşit (43 metre 44 santim) yapının tepesindeki yuvarlak açıklıktan (oculus deniyor) giren ışık hüzmesi, yılın her gününün farklı saatlerinde farklı bir noktaya vuruyor. Dokuz metre çapı olan bu delikten elbette içeriye yağmur da giriyor. Ancak, tabandaki 22 delikle bağlanan drenaj sistemi sayesinde içeride su birikintisi olmuyor. Eğer Roma’ya gittiğiniz tarih, Paskalya’dan 50 gün sonra kutlanan Pentecost bayramına denk gelirse, Pantheon’un tepesindeki bu yuvarlak delikten aşağıya kırmızı gül yapraklarının yağdırıldığını görebilirsiniz. Bu tören, Kutsal Ruh’un yeryüzüne inişini temsil ediyor.

Pantheon
Romalılardan kalan en etkileyici yapı…

Pantheon ilk olarak M.Ö. 27 yılında Marcus Vipsanius Agrippa tarafından, tüm tanrılara adanmış bir tapınak olarak yaptırılmış. Ancak, günümüzde gördüğümüz yuvarlak haline M.S. 118-125 yılları arasında, İmparator Hadrianus (M.S. 76-138) tarafından yaptırılan yeniden inşa sonucunda ulaşmış. Roma’nın yıkılışı sırasında barbar kavimler tarafından feci şekilde yağmalanmış. M.S. 609 yılında, Bizans İmparatoru Phocas tarafından Papa IV. Boniface’ye verildikten sonra, Basilica di Santa Maria ad Martyres adı verilerek bir Hristiyan ibadethanesine dönüştürülmüş. Ancak, bu yeni statüsü de yağmalamanın devam etmesine engel olmamış.

Eğer içine girme fırsatınız yoksa, binanın yuvarlaklığını yan
tarafından ve arkasından bakarak anlayabilirsiniz

Papa VIII. Urban, hem Vatikan’daki San Pietro Bazilikası’nda Bernini’ye yaptırdığı baldacchino (baldaken) hem de Sant’Angelo Kalesi’ne konmak üzere toplar döktürmek için Pantheon’un sundurmasındaki bronz kaplamaları erittirmiş. Bunun üzerine halk arasında şu ifade yaygınlaşmış: “QUELLO CHE NON HANNO FATTO I BARBARI LO HA FATTO BARBERINI“. (Barbarların yapmadığını, Barberini yaptı). 17. yüzyılda Pantheon’a iki tane çan kulesi eklenmiş ama bunlar hiçbir zaman sevilmemiş ve yine halk tarafından eşek kulakları olarak adlandırılmışlar. Kuleler İtalya’nın birliğinin sağlanmasından sonra yıkılmışlar. Pantheon’un içinde, İmparator Phocas’ın Papa’ya 609 yılında hediye ettiği bir Meryem ve Çocuk ikonası var. Ayrıca, birleşik İtalya’nın ilk hükümdarı Kral II. Vittorio Emanuele’nin, Kral I. Umberto’nun ve Kraliçe Margherita’nın mezarları var. Mimari olarak büyük hayranlık duyduğu Pantheon’a gömülmeyi vasiyet eden ressam ve mimar Rafael’in (1483-1520) mezarını da burada görebilirsiniz.

İçi hakkında size bir fikir vermek için yine eski
bir kartpostalımı buraya koyuyorum

Pantheon o saatte kapalı olduğu için biz önündeki Macuteo dikilitaşının yanından yürümeye devam ettik. Aslen Mısır firavunu II. Ramses zamanında yapılmış, Romalılar Mısır’ı alınca, Isis Tapınağı’na konmak üzere, buraya getirilmiş. Roma’ya bu şekilde getirilmiş 13 obeliskten, yani dikilitaştan, birisi. Altı buçuk metre yüksekliği olan taşın aslı bir metre daha yüksekmiş. Sonraki yüzyıllarda tapınağın kalıntıları üzerine Santa Maria Sopra Minerva Kilisesi yapılınca, dikilitaş da bir kenara atılmış. 14. Yüzyılın sonuna doğru tekrar bulunmuş. Birkaç yer değiştirdikten sonra, 1711 yılında buraya getirilmiş.

Pantheon’un önündeki Macuteo Dikilitaşı
(Pantheon’un arkasındaki Piazza della Minerva‘da, Bernini’nin 1667 yılında tasarladığı bir filin üzerine oturtulmuş, çok sevimli bir dikilitaş daha var.
Dikilitaşın kendisi, M.Ö. 6. yüzyıla tarihleniyor).

O günün rotasındaki son yer olan Piazza Navona’ya doğru gitmeye başladık. Ama o arada, Pantheon ile Piazza Navona arasında, benim de daha önce hiç görmediğim, bilmediğim bir çeşmeyi de görmek istiyordum. Pantheon’dan 4 dakikalık bir yürüme mesafesinde, Via degli Staderari’deki bu çeşme, Fontana dei Libri, yani Kitaplar Çeşmesi. Çeşme, 1927 yılında yapılmış. Daha önceki ismi Via dell’Università olan bu sokaktaki Fontana dei Libri, duvarına yaslandığı Palazzo della Sapienza, yani 1303 yılında Papa VIII. Boniface tarafından kurdurulan Roma Sapienza Üniversitesi’ne bir gönderme. Vatikan’nın kontrolünde olan üniversite 1870 yılında yeni İtalya devletinin yönetimine geçmiş. 1935 yılında üniversite buradan taşınmış. Bina günümüzde Devlet Arşivi olarak kullanılıyormuş. Çeşmede, iki yandaki iki rafın üzerinde kitaplar var. Kitap ayraçları şeklindeki iki oluktan akan su, kitaplardan sürekli akan bilgiyi simgeliyor. Ortadaki geyik başı, çeşmenin bulunduğu Sant’Eustachio bölgesinin (Rione) amblemi. Roma, 12. yüzyılda, idari açıdan kolaylık olması için 12 bölgeye, yani Rione’ye ayrılmış. Yüzyıllar içinde, nüfus arttıkça ve şehir büyüdükçe bölge sayısı artırılmış. Günümüzde Roma’da 22 bölge var. Çeşmenin üstündeki beş top, çeşmenin karşısındaki Palazzo Madama’nın (günümüzde İtalyan Senato binası) sahibi olan Floransalı Medici ailesinin armasına bir gönderme.

Fontana dei Libri, yani Kitaplar Çeşmesi

Kitaplar Çeşmesi ile Piazza Navona’nın arası yürüyerek bir dakika. Piazza Navona da Roma’ya gelen her turistin mutlaka görülecek yerler listesinde olan, gece ayrı gündüz ayrı güzel, hoş bir meydan.

Işıklandırmalarla gece daha bir etkileyici sanki. Burası ile ilgili de çocukluk anılarım çok. O zamanlardan en çok Noel zamanı gece gidişlerimizi hatırlıyorum. Roma’nın diğer belli başlı yerlerinde olduğu gibi, özel olarak Noel için ışıklandırılan meydanda çepeçevre stantlar kurulurdu. Buralarda hediyelik eşyalar, Noel’e özgü kekler, kurabiyeler, şekerlemeler, kimi ballı fındıklı kimi susamlı, kıtır kıtır barlar satılırdı. Çok severdim Piazza Navona’ya gitmeyi.

Bernini’nin tasarımı olan Fontana dei Quattro Fiumi
(Dört Nehir Çeşmesi)
(Bu taraf, Ganj nehrini, yani Asya kıtasını tesil ediyor)
Tuna nehri, yani Avrupa tarafı

Piazza Navona, elips şeklinden tahmin edilebileceği üzere, aslında Romalılar zamanında, M.S. 86 yılında İmparator Domitian (M.S. 51-96) tarafından yaptırılmış bir stadyumun (Domitian Stadyumu) kalıntıları üzerinde bulunuyor. Otuz bin kişi alan bu stadyum tamamen atletizm karşılaşmaları için yaptırılmış. Domitian’ın amacı burada, antik Yunan döneminde olduğu gibi, koşu, güreş, disk ve cirit atma karşılaşmalarının yapılması imiş. Günümüzde, stadyumun kalıntılarını meydanda bulunan Aziz Agnese kilisesinin bodrumunda görmek mümkün. Roma’da halkı oyalamak için yapılan değişik tür karşılaşmalar için değişik mekanlar ayrılmış. Domitian Stadyumu atletizm, Circus Maximus at yarışları ve Colosseo (Colosseum) gladyatör karşılaşmaları için kullanılırmış.

Bernini, Amerika kıtasını Río de la Plata
nehri ile canlandırmış.
O tarihte Nil nehrinin doğduğu yer henüz keşfedilmediği için Afrika‘yı temsil eden sol taraftaki heykelin
başı bir örtü ile örtülü

Piazza Navona, Bernini ve Borromini’nin eserleri ile donanmış, Barok tarzda bir meydan. Meydanın ortasındaki göz kamaştırıcı çeşme, Bernini’nin tasarımı olan Fontana dei Quattro Fiumi (Dört Nehir Çeşmesi). Bernini, çeşmenin heykellerinin yapımında çok sayıda asistanını kullanmış. Eser, 1651 yılında tamamlanmış. Nehirlerin her biri o dönemde dünyanın bilinen dört kıtasını temsil ediyor. Tuna nehri Avrupa’yı, Ganj nehri Asya’yı, Nil nehri Afrika’yı ve Río de la Plata nehri Amerika’yı. (Avusturalya o tarihte henüz keşfedilmemişti). Ortadaki dikilitaşın dört tarafına konumlandırılan bu canlandırmaları hayvanlardan ve bitki örtüsünden anlamak mümkün. Nil nehrinin henüz kaynağı keşfedilmediği için onunla ilgili taraftaki dev insan heykelinin kafasında bir örtü var. Buradaki dikilitaş, bir zamanlar, tıpkı bizim Sultanahmet’teki At Meydanı’nda olduğu gibi, Circus Maximus stadyumunun ortasında bulunuyormuş. Çeşmenin tepesindeki beyaz güvercin, Hristiyanlık’taki Kutsal Ruhu temsil ediyor. Çeşmenin üstündeki Papalık armaları ise, siparişi veren Papa X. Innocent Pamplij’e ait.

Fontana del Moro (Magribi Çeşmesi)

Meydanın diğer iki ucunda birer çeşme daha var. Bunlardan Magribi Çeşmesi (Fontana del Moro) yine Papa’nın isteği üzerine Bernini tarafından tasarlanmış. Esasen burada var olan daha eski bir çeşmenin yerine yapılmış. 1655 yılında tamamlanmış. Bu çeşme, Papa’nın sarayı Palazzo Pamplij’in önünde. Diğer uçtaki çeşme ise, Fontana del Nettuno (Neptün Çeşmesi) 1574 yılında zamanın Papa’sı tarafından Giacomo Della Porta’ya sipariş verilmiş. Bernini çeşmede bazı değişiklikler tasarlamış ve yapmış ancak çeşme uzun zaman heykelsiz kalmış. Çeşme, ahtapot ile savaşan Neptün ve diğer heykeller eklenerek, 1878 yılında, Antonio Della Bitta ve Gregorio Zappala tarafından tamamlanmış.

Meydandaki üçüncü çeşme: Fontana del Nettuno (Neptün Çeşmesi)
Ahtapot ile savaşan Neptün

Sabah erken kalkma, 2 saat 40 dakikalık uçak yolculuğunun üstüne Roma hava alanında 2 saat pasaport kuyruğunda bekleme ve gece Piazza Navona’dan otelimize 18 dakika yürüyene kadar o günlük attığımız toplam yaklaşık 15.000 bin adımdan sonra epeyce yorgunduk. Otele dönünce hemen yattık. Ertesi gün yine yoğun olacaktı ve erken kalkmak gerekecekti.