Sicilya’da İki Hafta (3): Palermo-1

Sicilya’ya gidip de, Palermo‘yu görmemek olmaz diye düşünüyorum. Kaotik bir trafik var. İs pas içinde ve kimi yerleri çöp yığınları ile dolu. Kabul. Ama bence, Sicilya’yı gerçekten anlamak için Palermo’yu görmek gerek. Tüm o olumsuzlukların ve ara sokaklarda daha da belirgin bir şekilde yüzünüze çarpan fakirliğin yanında, bir zamanlar Akdeniz bölgesinin en ihtişamlı şehirlerinden birisi olduğunu da hissedebiliyorsunuz. Palermo’nun dışında Messina ve Catania‘yı da gördükten sonra, Sicilya’da büyük şehirlerin, Cefalù, Taormina, Siracusa, gibi daha küçük şehirlere göre daha bakımsız ve tarihi eserlerinin daha yenilenmeye muhtaç olduğunu fark ettim. Bunun nedeni, basit bir ölçek sorunu olabilir. Daha büyük şehirleri bakımlı bir hale getirmek daha büyük kaynakları gerektirebilir.

Palermo şehir merkezindeki ara sokaklardan birisi

Sicilya’nın başkenti Palermo’yu, adayı fethetmiş çeşitli milletlerin içinde eridiği bir pota olarak düşünebilirsiniz. Burada Latin, Bizans ve Arap kültürleri birbirlerinden etkilenerek, iç içe ve birlikte evrilmişler. Örneğin, Arapların döneminde şehir muhteşem sarayları ve camileri ile Bağdat ve Cordoba kadar ünlüymüş. 9. ve 11. yüzyıllar arasındaki bu dönemde şehir liman bölgesine doğru genişlemiş. Şehri daha sonra ele geçiren Normanlar, Cermen Hohenstaufen hanedanı ve İspanyol Bourbonlar da, hepsi sanat eserleri bırakmışlar. Palermo’nun tarihi bu kadarla da sınırlı değil elbet. Birinci yazımda Palermo’da Fenikelilerin varlığından da söz etmiştim. Okumamış olanlara önce bu yazımı okumalarını öneririm. Erişim için linke tıklayabilirsiniz.

Palazzo dei Normanni‘nin batı tarafına bitişik olan Porta Nuova (Yeni Kapı) yüzyıllar boyuca şehrin en önemli giriş kapısı olmuş. İlk olarak 15. yüzyılda yapılan kapı daha sonra birkaç kez yenilenmiş. Bugün gördüğümüz halinin yapımı 1669 yılında tamamlanmış.

Palermo’nun en eski bölgesinin, Palazzo dei Normanni (Norman Sarayı) ve Palermo Katedrali‘nin arasındaki bölge olduğu belirtiliyor. Şehirde ayrıca, 6. yüzyıldan itibaren önemli bir Yahudi cemaati de varmış. Bazı dönemlerde giysilerine Yahudi olduklarını belli eden semboller takmaları şartı koşulsa da, Müslüman ve Hristiyanlarla yan yana yaşamışlar. Genel olarak ticaret, dokumacılık ve tekstil boyama işi ile uğraşan Yahudilere bazı imtiyazlar da tanınmış. Örneğin Kral II. Ruggero (1095-1154), pek çok imtiyazın yanında, ipek üretimi ve dokuması alanında Yahudilere tekel olma hakkını vermiş. Palermo’daki Yahudi varlığı, İspanya‘da olduğu gibi, 1492 yılındaki büyük sürgün ile sona ermiş. Bu dönemde sadece Palermo’dan 5000 kadar Yahudi’nin sürgün edildiği düşünülüyor. (Osmanlı Tahrir Defterleri’nde Osmanlı topraklarına kabul edilen Safarad Yahudilerinin geldikleri ülkelere ve hane sayısına göre dökümleri yer almaktadır. Bu defterlerden Edirne ile ilgili yazımda söz etmiştim. Örneğin bu defterlerden I. Ahmet (1590-1617) döneminde tutulan bir tanesine göre, Edirne’de o tarihte Sicilya kökenli 47 hane olduğu kayıtlara geçirilmiş). Sinagogların bir kısmı yıkılmış, bir kısmı ise kiliseye çevrilmiş. O nedenle, Via Maqueda ile Via Roma arasindaki bölge olarak tanımlanan Yahudi Mahallesi‘nde günümüzde Yahudi cemaatinden bir ize rastlamak zor. Bir tek, bazı sokak tabelalarında sokak isimlerinin Arap harfleri ile yazımlarının yanında, İbrani harfleri ile de yazılı olduklarını görüyorsunuz.

Din fakirliğin ilacı gibi sanki…

Palermo’dan söz ederken, bana sıkça sorulan bir soruyu da yanıtlamak istiyorum. Soru, güvenlikle ilgili. Sadece adada bir zamanlar Mafia‘nın merkezi sayılan Palermo için değil, gideceğimizi duyan birçok kişi bize Sicilya ile ilgili genel güvenlik endişelerini de belli etmişlerdi. Bu konuda, kendi deneyimimize dayanarak, şunu belirtmek istiyorum; biz bu açıdan hiç bir olumsuzlukla karşılaşmadık ve herhangi bir olay yaşamadık. Bu demek değildir ki, dikkatli olmanız gerekmiyor. Palermo’da da, adanın diğer yerlerinde de, dünya genelinde gezerken ne kadar dikkatli olmanız gerekiyorsa, o kadar dikkatli olmalısınız. Nasıl ki, İstanbul‘a gelip de Beyoğlu‘nun arka sokaklarında başına olmadık işler gelen yabancılar, hatta kendi vatandaşlarımız oluyorsa, Sicilya’da da buna benzer şeyler yaşayanlar oluyordur. Yankesiciler ise, dünyanın her yerinde varlar. Yukarıda belirtiğim gibi, ana caddelere kısacık bir mesafede inanması zor bir sefalet ve fakirlikle karşılaşabiliyorsunuz. Bir de civardaki yıkıntı binalar bu tabloyu daha da ürkütücü yapabiliyor. Biz birkaç yeri ararken böylesi sokaklardan geçtik ama neyse ki, bir olumsuzluk yaşamadık. Bu arada, Corso Vittorio Emanuele gibi bir ana caddede de yıkıntılar ile karşılaşırsanız şaşırmayın. Sicilya ve özellikle Palermo’nun merkezi, II. Dünya Savaşı sırasında Müttefik Kuvvetler‘in ağır bombardımanı altında kalmış. Başarılı Kuzey Afrika operasyonundan sonra Sicilya’ya geçen General Patton‘un askeri birlikleri 22 Temmuz 1943 günü Palermo’ya girdiklerinde, şehir harap halde imiş. Tahribatın bir bölümü de, geri çekilirken bazı yerleri havaya uçuran Alman birlikleri tarafından yapılmış. Çare olarak, adanın pek çok yerinde olduğu gibi, Palermo’da da şehrin çevresinde çirkin modern binalar yapılmış. Bunlar ağırlıklı olarak konut. İş yerleri de var. Şehrin tarihi merkezi ise, on yıllar boyunca süren bir ihmalden sonra, ancak geçtiğimiz 15-20 seneden beri ciddi bir restorasyon yüzü görmeye başlamış. Daha epeyce yapılacak iş var görünüyor ama elden geçen yerler şehrin bir zamanlarki ihtişamlı dönemlerini hayal etmeniz için yetiyor.

Corso Vittorio Emanuele üzerinde gözüme çarpan yıkıntılar…

Palermo’ya biz iki gün ayırdık ve Cefalù’dan günü birlik giderek gezdik. Yol, paralı ya da parasız yoldan gitmenizden bağımsız olarak, aşağı yukarı bir saat sürüyor. Biz bu yöne doğru başka yerlere de gittiğimiz için her iki yolu da kullandık. Gezi boyunca da kimi zaman paralı otoyolları, kimi zaman da parasız ara yolları kullandık. Aklınızda bulunsun; şayet paralı yollardan gitmeyi tercih ederseniz, yanınızda bozuk madeni para bulundurun çünkü gişelerde çoğunlukla çalışan eleman olmuyor. Siz ekranda çıkan parayı makinaya atıyorsunuz. Ancak, bu makinalar 2 Euro kabul etmiyor. Onun için yanınızda 2 Euro’dan küçük bol madeni para olmasına dikkat edin.

Palermolular Covid için de çareyi şehrin koruyucu Azizesi Rosalia’ya yakarmakta bulmuşlar. Temmuz 2022’de konan bu plakette “Pandemiden Kurtar Bizi Azize Rosalia” yazıyor.

Palermo’yu gezdiğimiz ilk gün inanılmaz bir sıcak vardı. Özellikle öğle sıcağında epeyce zorlandık. İkinci günün bir kısmı ise, oldukça yağışlı geçti. Daha önce belirttiğim gibi, Sicilya’ya ekim ayında gidiyorsanız, her türlü koşul için giysi ve ayakkabı götürmekte yarar var. Yol buyunca, irili ufaklı yerleşim yerlerinin ve bazı yerlerde organize sanayi bölgelerinin yakınından geçtik. Palermo’ya yaklaştıkça trafik artmaya başladı ve biz de kendimizi kente akan bir araba selinin içinde bulduk. Sicilyalılar genelde sık şerit değiştirmiyorlar ve şehirler arası yollarda arabalar arası mesafeyi ülkemize göre daha fazla bırakıyorlar ama öte yandan, hızlı araba kullanıyorlar. Palermo’ya girişte etrafta modern ama son derece bakımsız kalmış apartmanlar görmeye başladık. Bir de sokak köşelerinde ve kaldırım kenarlarında birikmiş, bazı yerlerde ufak tepecikler haline gelmiş çöp yığınları. Bu atılmış çöplere adanın hemen hemen her yerinde, otoyol kıyılarında da rastladık. Belki bir grev vardı, bilemiyorum. Aklıma, çocukluğumda Roma‘da iken yaşadığımız grev dönemleri geldi. O zamanlar İtalya’da Komünist Partisi (P.C.I.) ve sendikalar çok kuvvetli idiler. Sık sık grevler olurdu. Güzelim Roma sokakları çöpten geçilmezdi. Postacıların yaptıkları grevlerin ise başka sonuçları olurdu. Dağıtılamayan yığınla mektup ve benzeri, grev bitince alınan resmi kararla topluca yakılırdı. Siz de artık postanızı bekleyin durun…

Arka sokaklarda sık sık karşılaştığımız çöp yığınları

Tahmin edebileceğiniz gibi, Palermo’da park yeri bulmak epeyce zor. Biz her iki gün de şanslıydık. İlk gün, navigasyonu kullanarak gezmek için başlama noktası olarak belirlediğim yere doğru gitmeye çalışırken, geçtiğimiz bir meydandaki park görevlisi çıkan bir arabanın yerini eliyle gösterince, hiç düşünmeden park ettik. Burası, Piazza dei Tedeschi imiş. Bilmeden çok iyi bir yere park etmişiz. Eğer siz de bizim gibi, Palermo’nun içinde kalmak yerine yakınındaki bir yerde kalmayı tercih ederseniz, arabanızı buraya park edebilirsiniz. Konum olarak gezilecek başlıca yerlere yakın. Birkaç sokak ilerideki Piazza della Vittoria‘ya çıktığınız zaman kendinizi Norman Sarayı’nın yakınında buluyorsunuz. Yeşillikler içindeki meydanı çaprazlama geçerseniz, Corso Vittorio Emanuele caddesine ve Katedral’in yakınına çıkıyorsunuz. Park ettiğimiz Piazza dei Tedeschi, Palermo’daki iki ünlü pazar yerinden biri olan ünlü Mercato di Ballarò‘ya da yakın. Arzu ederseniz buradan oraya da gidebilirsiniz. Biz bu pazar yerinin içinden daha sonra geçtik ama açıkçası beni hiç açmadı. Yiyecek ve Çin malı bir sürü plastik, anlamsız eşya satılan bir yer. Bir zamanlar havası daha başka imiş okuduğuma göre. Açıkta gıda satılmasına yabancı olan, özellikle Amerikalı turistler için bu pazarın içindeki derma çatma restoranlar ilginç geliyor herhalde. Formika masaları doldurmuşlar. Benim ise, ne bu oldukça pis görünen Ballarò ne de daha da ünlü olan Vucciria pazarı ilgimi çekmedi. Ama beni ölçü olarak almayın. Ben kendi ülkemde de pazara gitmekten çok hoşlanan bir insan değilim. Siz seviyorsanız, özellikle tarihi Vucciria’ya zaman ayırın.

Corso Vittorio Emanuele

Tüm gün park 5 Euro imiş. Parayı verirken adam “Gönlünüzden de bir şey koparsa…” benzeri bir şey söyledi. Ek olarak 1 Euro daha verdim. Sevindi. Gece geç vakit arabanın yanına döndüğümüzde, bir yerlerden bir başka adam çıktı geldi. Para istedi ama hiç oralı olmadık. Palermo’daki ikinci günümüzde, gece geç vakit arabanın yanına geldiğimizde yine aynı şey oldu. Bunlar belli ki, yabancıları yolmaya çalışan uyanıklar. Arabanıza binin ve hiç cevap bile vermeyin.

Binalardaki detayları kaçırmayın

Palermo’da görülecek çok yer var. Zaman kısıtı nedeniyle doğal olarak hepsini görmek mümkün olmuyor. Ben, görmeye fırsat bulamayacağımızı tahmin ettiğim yerleri eleyerek, iki günlük bir program yapmıştım. O listeden de gidemediğimiz yerler oldu ama, Palermo’nun belli başlı yerlerini gördük diyebilirim. Gezmeye, Quattro Canti‘den başlamaya karar vermiştim. Bunun için, yukarıda belirttiğim şekilde, Piazza della Vittoria’dan Corso Vittorio Emanuele caddesine çıktık ve aşağı doğru yürüdük. Çok geniş olmayan cadde trafiğe kapalı ve turistlerle doluydu. Sağlı sollu hediyelik eşya dükkanları, cafe, bar ve restoranlar sıralanmıştı. Çok geçmeden, sol tarafımızdaki Katedral’in önünden geçtik. Oraya günün ilerleyen saatlerinde dönmek üzere, yolumuza devam ettik. Caddeye açılan ve bazıları epeyce dar olan sokaklarda, karşıdan karşıya gerilmiş çamaşır iplerine asılmış koca çarşaflar, çamaşırlar görünüyordu. Yer yer çöp yığınları. Bazı haşmetli ama yüzyılların kirini taşıyan binaların önünden geçtik. İnanılmaz detaylar gözüme çarptı. Barok tarzda yapılmış binaların cephelerini insan figürlü heykeller, hayvan ve bitki motifleri süslüyordu. Hepsi, eski ihtişamlarına kavuşabilmek için yeterli kaynak ve ilgi bekliyor gibiydiler. Üzülmeden edemedim. Tıpkı, Beyoğlu’nun o bir zamanlar Art Nouveau tarzda yapılmış güzelim binalarına üzüldüğüm gibi.

Caddede ilerlerken sol tarafta, bir bina girişine asılmış bir pankart gördüm. NO MAFIA yazıyordu. İçeride, tam karşıda, büyük boy bir fotoğraf vardı. Fotoğraftaki adamı tanıdım. Bu, Mafya’ya karşı verdiği mücadele nedeniyle henüz 53 yaşında iken katledilen yargıç Giovanni Falcone‘nin fotoğrafı idi. Kendisi de Palermolu olan Falcone kariyeri boyunca Sicilya Mafya’sı ile mücadele etmişti. 23 Mayıs 1992 günü eşi ve üç koruması ile birlikte, A29 numaralı otoyolda Palermo’dan Trapani‘ye doğru giderken, Capaci yakınlarında yola döşenmiş bir bombanın patlatılması sonucu ölmüştü. Arabadan sağ çıkan olmadı. Bu haberi otuz sene önce öğrendiğim zaman, olay yeri olarak gözümün önüne dağ başında, ücra bir yol gelmişti. Birkaç gün sonra Trapani’ye giderken tesadüfen A29 otoyolu’nun kenarında sade bir anıt görünce çok şaşırdım. Burası Falcone’nin öldürüldüğü yerdi. Akşam üzeri saat altıda, bu kadar işlek bir yolda öldürülmüş olması beni en az bombanın 400 kilo olması kadar ürküttü. Sadece iki ay sonra, Falcone’nin yakın arkadaşı ve bir başka hukukçu, Paolo Borsellino da, Palermo’nun göbeğinde, beş koruma memuru ile birlikte, evinin önünde arabası havaya uçurularak öldürüldü. Günümüzde Palermo havaalanının resmi adı Falcone Borsellino. Otuz sene önce işlenen bu cinayetlerden bir süre sonra, bu kez Milano‘daki hukukçuların başlattığı ünlü Temiz Eller (Mani Pulite) operasyonu ile Mafya örgütünün sadece kendisine değil, onun bu kadar kuvvetlenmesine sebep olan tüm siyasetçi ve bürokratlara da darbe vuruldu. Sadece sağ partilerden siyasetçiler değil, başta Sosyalist Parti (PSI) Genel Başkanı Bettino Craxi olmak üzere sosyalist siyasetçilerin de Mafya’dan rüşvet aldıkları ortaya çıktı. O dönemde hatırlarsanız, İtalya derinden sarsılmıştı.

Giovanni Falcone (1939-1992)
Kaynak: wikipedia.org

Yıllar içinde kararlı bir şekilde yapılan mücadele ile Mafya’nın belinin kırıldığı düşünülüyor. Kimileri her an hortlamak üzere uykuya yatmış olduğunu düşünüyor. Falcone ve Borsellino’nun ölümünden sonra halk da mücadeleye katılmış. İş adamları ve iş yerleri haraç vermeyi red etmeye başlamışlar. Daha sonra bizzat sivil örgütlenmeler başlamış. Bu arada, tutuklanan Mafya liderleri ve iş birlikçilerinin mallarına devlet el koyarak, Mafya ile mücadele etmek için örgütlenen sivil toplum kuruluşlarına vermiş. Bizim önünden geçtiğimiz bina da böyle el konulmuş bir gayri menkuldü büyük olasılıkla. Palermolular Falcone’yi asla unutmamışlar. Her sene 23 Mayıs günü sokaklarda anma yürüyüşleri, kiliselerde ise onun için ayinler yapılıyormuş. İleride Aziz ilan edilebileceğini bile düşünenler var.

Paolo Borsellino (1940-1992) yargıç Falcone ile birlikte
Kaynak: wikipedia.org

Mafya’nın kökleri 18. yüzyılın ortalarına, İspanyol yönetimi zamanına kadar gidiyor. O zamanlar, büyük toprak sahipleri arazilerinin korunmasını bu tür yerel örgütlenmelere vermeye başlamışlar. Kendileri bir koruma ordusu beslemek yerine bu yolu tercih etmişler. (İlginç bir şekilde, Napoli’de de, Güney İtalya da İspanyol yönetimi altında iken, benzer bir yapılanma gelişmiş). Yerel halk da, tarih boyunca sürekli başka başka milletlerin boyunduruğu altına girmenin verdiği genel anlamda devlete güvensizlik nedeniyle, her türlü sorunlarının çözümü için Mafya’ya gitmeye başlamış. Ancak, Mafya’nın günümüzde anladığımız hale gelmesi 1861 yılında, İspanyol Bourbon hanedanının adadan kovulmasından sonra, İtalya ile birleşme sürecinde bir süre oluşan yönetim boşluğu sırasında olmuş. Adam kaçırma, haraç, rüşvet gibi her türlü yasa dışı işe girmeye başlamışlar.

Quattro Canti‘nin dört köşesindeki binalardan biri

Mafya’nın Sicilya’da daha fazla etkili olduğu yerler, başta Palermo olmak üzere, adanın batı tarafı olmuş. Monreale, Trapani, Marsala hala Mafya’nın bir zamanlar neredeyse devlet gibi olduğu yerler olarak anılıyor. Hatırlarsanız, Sicilya’nın batı tarafının kültürel olarak daha çok Arap etkisinde olduğunu yazmıştım. İlginç bir şekilde, kökünün hangi kelime olduğu konusunda tartışmalar olsa da, dil uzmanları mafya kelimesinin Arapça’dan geldiği konusunda hemfikirler. Son olarak, bu konuda benim de yeni öğrendiğim bir şeyi sizinle paylaşmak isterim. Tüm dünyada organize suç örgütlerinden Mafya olarak söz edilmesine karşın, İtalya’nın farklı bölgelerinde bu suç örgütlerine verilen isim faklı. Mafya genel olarak sadece Sicilya’daki yasa dışı örgütlenmeler için kullanılırken, benzer yapılar Napoli‘de Camorra, Calabria‘da Ndrangheta, Puglia bölgesinde Sacra Corona Unita olarak biliniyorlar.

İki yolun kesiştiği noktalardaki dört binanın her
birinin meydana bakan köşeleri kavislendirilerek
meydan yuvarlaklaştırılmş

Corso Vittorio Emanuele’nin üzerinden dümdüz aşağı doğru yürümek sizi Quattro Canti’ye getirecek. Burası Corso Vittorio Emanuele ile Via Maqueda’nın kesiştiği bir dört yol ağzı. Trafik yoktu ama, ortadaki meydan kalabalıktı. Güzel sesli bir kadın gitar çalıyor ve şarkı söylüyordu. Hemen hemen herkes meydanın dört köşesindeki binaların fotoğraflarını çekiyordu. Buranın özelliği, iki yolun kesiştiği noktalardaki dört binanın her birinin meydana bakan köşelerinin birer yay gibi kavislendirilmiş olması. Böylece, ortadaki meydana dairesel bir şekil verilmiş. Ayrıca, bu dört kavisli yüzeye heykeller ve Barok tarzda süslemeler yerleştirilmiş. Meydanın bir diğer adı Piazza Vigliena. Burası, Palermo’yu gezmeye başlamak için ideal bir nokta olarak kabul ediliyor.

Quattro Canti’nin Roma’daki
Piazza delle Quattro Fontane‘den
esinlenilerek yapıldığı belirtiliyor

Meydanı çevreleyen dört binanın yapımı tarihsel olarak 17. yüzyılın başına kadar dayanıyor. 1600 yılında Palermo Şehir Senatosu Via Maqueda sokağını açmaya karar veriyor. 1608 yılında ise, meydanın köşelerinde yer alan dört binada mimari bir bütünsellik sağlanması düşüncesi ile, tasarım için Floransalı sanatçı Giulio Lasso‘ya sipariş veriliyor. Roma’daki Piazza delle Quattro Fontane meydanından esinlenmiş olabileceği düşünülen Lasso, 1615 yılındaki ölümüne kadar meydan üzerinde çalışıyor. Bu tarihten sonra işi devralan Mariano Smiriglio da Lasso’nun tasarımına büyük ölçüde sadık kalarak, binaları 1620 yılında tamamlıyor. Heykeller ve süslemeler ise 1663 yılında tamamlanabiliyor.

Ve Quattro Canti’nin dördüncü köşesi.
Bu meydan, Palermo’yu gezmeye
başlamak için uygun bir nokta.

Meydanın köşelerinde bulunan sarayların her birindeki süslemeler üç kattan meydana geliyor. Dorik tarzda yapılmış olan ilk katta, dört mevsimi simgelemek üzere, Roma mitolojisinden dört tanrı(ça)nın heykelleri yer alıyor; Aeolus (Aiolos), Venüs (Afrodit), Ceres (Demeter) ve Bacchus (Dionisos). Bir üst katta, İyonik tarzda yapılmış dört tane kral heykeli, en üst katta ise Palermo’nun dört bölgesinin koruyucusu kabul edilen dört Azize (Santa Oliva, Santa Cristina, Santa Agata and Santa Ninfa) heykeli bulunuyor. Meydanın bir köşesinde, 1612-1645 yılları arasında yapılmış olan San Giuseppe dei Teatini Bazilikasını görebilirsiniz.

Piazza Pretoria ve ortasındaki Fontana Pretoria
Arkada Santa Caterina Kilisesi, sağ tarafta
Palazzo delle Aquile (Belediye Sarayı)
Santa Caterina Kilisesi’nin önünden meydana bakış.
Karşıda görünen, San Giuseppe dei Teatini Bazilikası

Quattro Canti’nin binalarını inceleyip, canlı ortamında bir süre vakit geçirdikten sonra çok yakınındaki Piazza Pretoria‘ya gidebilirsiniz. Bunun için yüzünüzü geldiğiniz yöne dönün ve sola, Via Maqueda’ya dönün. Neredeyse köşeyi döner dönmez Piazza Pretoria’yı göreceksiniz. Ortasında büyük bir çeşme olan bu meydanın bir zamanlar halk arasındaki ismi Piazza della Vergogna (Utanç Meydanı) imiş. Buna sebep, 1500’lerin ortasında tasarlanmış olan çeşmenin etrafındaki otuzdan fazla çıplak ya da yarı çıplak mitolojik peri, yarı-tanrı ve tanrı heykelleri. Meydanın tam karşısında Santa Caterina Kilisesi, sağ tarafta ise, Palazzo delle Aquile (Belediye Sarayı) var.

Çoğu insan farkına varmadan geçiyor ama,
Piazza Pretoria’yı Corso Vittorio Emanuele
üzerindeki bir aralıktan da görebiliyorsunuz

Meydanı ve ortasındaki Pretoria Çeşmesi‘ni (Fontana Pretoria) bir bütün olarak algılayabilmek ve fotoğraf çekmek için en iyi nokta, karşınızdaki Santa Caterina Kilisesi’nin girişinde bulunan merdivenlerin tepesi. Çeşmenin ilginç de bir öyküsü var. Eser aslında, 1552-1554 yılları arasında Floransalı sanatçı Francesco Camilliani (1530-1586) tarafından, Luigi de Toledo‘nun Floransa’daki evinin bahçesi için yapılmış. Ancak, aynı zamanda Cosimo de Medici‘nin kayınbiraderi olan zengin Toledo, borçları nedeniyle mali sıkıntı yaşamaya başlayınca, 1573 yılında çeşmeyi Palermo Senatosu’na satmış. Parçalara ayrılan çeşme, 1574 yılında Palermo’ya getirilmiş ve sanatçı Camilliani’nin oğlu Camillo Camilliani tarafından burada tekrar monte edilmiş. Yolda kırılan bazı heykellerin yerine Sicilya’ya özgü mitolojik figürler eklenmiş ve çeşme 1581 yılında tamamlanmış.

La Martorana‘nın sonradan yenilenen
Barok fasadı ve çan kulesi

Via Maqueda üzerinde devam ederseniz, Piazza Bellini‘ye ve buradaki iki önemli tarihi esere varıyorsunuz. Bunlar, La Martorana olarak da bilinen ama asıl adı Santa Maria dell’Ammiraglio Kilisesi ve San Cataldo Kilisesi. Her ikisi de, Arap-Norman mimarisi olarak anılan akımın en önemli eserlerinden ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor. La Martorana günümüzde Palermo’nun Ortodoks Arnavut-İtalyan azınlığının Katedrali. Bizans ritüellerine göre yapılan ayinlerde kullanılan dilin eski Yunanca ve Arnavutça olduğu belirtiliyor. Kilise Sicilya’nın Norman döneminde, Kral II. Ruggero‘nun (İngilizcede Kral II. Roger) Suriyeli emiri, Büyük Amiral Antakyalı George tarafından yaptırılmış. Aslen Ortodoks olan George, yapıyı Bizans kilise mimarisine uygun bir planda ama Arap ve Norman stillerini de harmanlayan bir şekilde inşa ettirmiş. İçindeki paha biçilmez mozaikler Bizanslı ustalar tarafından 1143-1148 yılları arasında yapılmış. 1720 yılındaki depremden sonra La Martorana’nın fasadı Barok tarzda yenilenmiş ve bir de çan kulesi eklenmiş.

San Cataldo Kilisesi

Hemen yan taraftaki San Cataldo Kilisesi 1160 yılında yapılmış. Kırmızı renkli üç kubbesi, pencere çerçevelerinin şekli ve detayları ile yer mozaikleri nedeniyle Arap mimari özelliklerinin çok daha fazla hissedildiği bir yapı. Çok büyük olmayan kilisede tavan ve duvarlarda La Martorana’da olduğu gibi mozaikler yok ama bu sadelik de insanın hoşuna gidiyor. Ayrıca, süsleme olmayınca, insan mimari özellikleri daha açık görebiliyor.

San Cataldo Kilisesi’nin Arap mimarisinden esinlenilerek
yapılan kubbelerinin içeriden görünümü
Duvar süslemelerinin olmaması mimariyi
daha ön plana çıkarıyor
Kilisede gözlenen bir başka Arap etkisi de yer mozaikleri

Bir sonraki durağımız, Piazza Bellini’ye çok uzak olmayan Piazza Casa Professa‘daki Chiesa del Gesu kilisesi oldu. Santa Maria di Gesu adıyla da bilinen kilise, 16. yüzyılda yapılmış bir Cizvit kilisesi. İlk tasarımı, kendisi de bir Cizvit olan, Giovanni Tristano tarafından yapılmış ama sonra, 17. yüzyılda değiştirilmiş. 1658’den itibaren yapımına başlanan iç süslemelerin tamamlanması 18. yüzyılın ortalarını bulmuş. Fazla abartılı gelebilecek süsleme ve kabartmalar insanı girer girmez biraz şaşkına çevirebiliyor. Kabartma eserlerin tasarımları, ünlü Palermolu heykeltıraş ve stucco (sönmüş kireç, beyaz mermer tozu, tutkal, tebeşir, yumurta akı ve su karıştırılarak elde edilen bir tür sıva ve bununla yapılan kabartma eserler) ustası Giacomo Serpotta‘ya (1656-1732) atfediliyor. Daha sonra, meraklı olanlarınızı Serpotta’nın bir başka etkileyici eserine götüreceğim. Stucco eserlerin büyük bir kısmı, babasının ölümünden sonra, Giacomo’nun oğlu Procopio Serpotta (1679-1756) tarafından tamamlanmış.

Chiesa del Gesu

Gitmeyi planladığimız bir sonraki yer San Giovanni degli Eremiti Kilisesi idi. Burası da yine Normanlar tarafından, Arap mimarisinin belirgin etkisi kullanılarak yapılmış bir kilise. Ancak, bir diğer özelliği, bir zamanlar burada bulunan bir Arap camiinin kalıntılarının da kilisenin güneyinde hala ayakta olması. Ancak, üzülerek söylemeliyim ki, aşırı sıcak ve navigasyonun yaptığı tüm saçmalıklarla boğuşarak harcadığımız onca zamana karşın, bu kiliseyi bulamadık. Bu arada içine düştüğümüz Ballarò pazarının kalabalıklığı, sıkışıklığı ve pisliği de içimizi daralttı. Açıkçası kendimizi bir şekilde Norman Sarayı’nın önünde bulduğumuz zaman pek de üzülmedim. Palazzo dei Normanni ya da diğer adıyla Palazzo Reale de listemizde bulunan, Palermo’da görülmesi önerilen başlıca yerlerden biriydi. Bilet gişesinin önünde uzun bir kuyruk vardı. Öğle tatiline kadar sıra gelmesi imkansız gibi görünüyordu. Buradan tekrar Corso Vittorio Emanuele’ye yürüyerek bir şeyler yemeye karar verdik. İtalya’da olduğu gibi Sicilya’da da belli başlı yerlerin öğle saatlerinde kapanması ve uzun riposo (bizde genelde siesta olarak bilinen dinlenme saatlerine İtalyanların verdiği isim) saatleri gezerken insanı zaman zaman sıkıntıya sokabiliyor. Programınıza uymadığı için bazı yerleri göremeyebiliyorsunuz. Küçük yerlerde yemek yerlerinin tamamı kapandığı için aç da kalabiliyorsunuz. Açık olan birkaç yerden birine oturduk. Aşırı sıcağı fırsat bilerek, yemekten sonra Sicilya’ya özgü bir Granita yedim. Su, şeker ve çeşitli meyvalarla yapılan Granita sorbet ile dondurma arası bir tatlı. Rivayete göre, Sicilya’da ilk olarak Romalılar tarafından, Etna dağına düşen karlar kullanılarak, yapılmaya başlanmış. Adanın değişik yerlerinde kıvamı değişik oluyor. Palermo taraflarında daha buza yakın ve kıtır kıtır iken, doğudaki şehirlerde daha pürüzsüz yapılıyor.

Kilisenin içindeki stucco süslemeler
Giacomo Serpotta‘ya atfediliyor

Öğle arası sonrasında sarayın önünde bulunan meydandaki bilet kulübesine döndüğümüzde yine hatırı sayılır bir kuyruk vardı. Neredeyse yarım saat bekledikten sonra biletlerimizi aldık ve sarayın büyük kapılarından birinden içeri girdik. Norman Sarayı, adanın Bizans döneminden beri bir güç merkezi olmuş. Günümüzde de Sicilya Parlamentosu bu binanın ikinci katında bulunan Sala di Ercole (Herkül Salonu) isimli salonda toplanıyor. Burada ilk olarak 9. yüzyılda Araplar tarafından bir saray yapılmış. Daha sonraki Norman döneminde ve özellikle Cermen Hohenstaufen hanedanlığını II. Frederick yönetirken yapı daha da güzelleştirilmiş. Gerek Arap gerekse Norman dönemlerinde saray Avrupa’nın en güzel kraliyet konutları arasında anılırmış. Daha sonraki dönemlerde Palazzo Reale ihmal edilmiş ve uzun süre oldukça bakımsız kalmış. Bu durum, Bourbon döneminde İspanyol Genel Valisinin sarayı elden geçirip resmi konutu yapmasına kadar sürmüş. İçerideki görevliler görülecek yerlerin hiç birini atlamamanız için oldukça yardımcı oluyorlar. Hatta bazıları, “… gördünüz mü?” ve benzeri sorular sorarak, hatırlatmada bulunuyorlar. Biz sarayı gezdikten sonra çıkarken de, bir görevli bizi çıkış kapısının çaprazındaki Kraliyet Bahçesi‘ni gezmeyi unutmamamız konusunda uyardı. Alacağınız bilet orayı da kapsıyor. Çok büyük olmasa da, egzotik ağaçların altında veya kafesinde dinlenmek yorgunluğa iyi geliyor.

Palazzo dei Normanni ya da diğer adıyla Palazzo Reale
Sol taraftaki dört katlı yapı, bir savunma kulesi olan Torre Pisana. Sağ tarafta görünen üçgen prizma çatılı yapı, saraya bitişik olan Porta Nuova.
Sarayın içindeki Capella Palatina ve muhteşem mozaikleri

Sarayın şüphesiz en etkileyici yerlerinden birisi, girişin bir üst katındaki ünlü Capella Palatina kilisesi. Muhteşem mozaikleri ile burası, Normanların Palazzo Reale’de kalan az sayıda izlerinin en muhteşem olanı. 1130-1140 yılları arasında Kraliyet Kilisesi olarak Kral II. Ruggero için yapılan kilise belki de Sicilya’ya gidenlerin görmeyi ihmal etmemesi gereken yerlerden birisi. Normanlar tarafından Bizanslı ve Arap ustalara yaptırılan süslemeler hem İncil’den hem de II. Ruggero’nun yaşamından kesitler sunuyor. Burayı Bizans, Arap, Norman ve Sicilya sanat ve kültürünün karıştığı bir pota olarak görebilirsiniz. Öte yandan, Grek, Latin ve Kufi alfabesinin kullanımı da çok dikkat çekici. Sanıyorum daha önce de belirmiştim; Sicilya’da Arapça Norman döneminde de resmi saray dili olarak kullanılmış. Aslen Viking olup, Fransızlarla karışarak tarihte ayrı yerlerini aldıkları düşünülen Normanların Arap dili ve kültürüne bu yaklaşımları bana oldukça ilginç geldi.

Capella Palatina’da göze çarpan Arap esintileri…

Capella Palatina’daki duvar mozaiklerinden nef (bazilika tipi yapılarda ana koridor) kısmındaki mozaikler Tevrat’tan, yan koridorlardakiler ise İncil’den sahneler gösteriyor. Burada Yaradılış, Cennetten Kovuluş ve Nuh’un Gemisi öykülerini görebilirsiniz. Mozaiklerin bir kısmı 18. yüzyılda eklenmiş. Altarın üst kısmındaki mozaikler bu geç döneme ait. Dikkatli bir göz, 12. yüzyılda yapılanlarla aralarındaki üslup farkını görebiliyor.

Sarayın ana avlusu Cortile Maqueda
Sicilya Parlamentosu sarayın ikinci katındaki
Sala di Ercole‘de toplanıyor
İkinci katta İspanyol valilerin konut olarak kullandıkları
Appartamenti Reali bölümünden bir salon

Capella Palatina’dan sonra, geniş bir mermer merdiven ile bir üst kata çıkıyorsunuz. Saray, girer girmez göreceğiniz bir avlunun etrafında yükseliyor. 1600 yılında yapılan bu avluyu (Cortile Maqueda), sarayın üç katlı yapıları çevreliyor. Sicilya Parlamentosu’nun toplandığı salon, bir üst katta bulunan ve bir zamanlar İspanyol valilerin konut olarak kullandıkları Appartamenti Reali bölümünde. Bu bölümün çoğundaki duvar resim ve süslemeleri 19. yüzyılda yapılmış. Bunlar çok da etkileyici değil. Ama, Norman döneminden kalma Sala di Re Ruggero sarayın en görülesi yerlerinden biri. 12. yüzyılda yapılmış olan mozaiklerde resmedilmiş olan aslan, geyik ve tavuskuşu gibi hayvanlar ve çeşitli ağaçlar gerçekten büyüleyici. Capella Palatina’nın eski mozaikleri ile çağdaş oldukları belirtilen bu mozaiklerde Hristiyanlığa ait hiç bir motif kullanılmamış. Daha çok pagan ve Orta Doğu’yu çağrıştıran desenler tercih edilmiş. Sarayın bir diğer Norman köşesi, Torre Pisana. Burası aynı zamanda Norman askeri gücünün simgesi olan bir savunma kulesi. Kalenin dört kulesinden geriye kalan tek kule. Yine Kral II. Ruggero döneminde ama Capella Palatina’dan önce yapıldığı tahmin ediliyor. Bir zamanlar taht odası olarak kullanılan odanın mimarisinde Kuzey Afrika’daki XI. yüzyıla ait bazı Arap yapılarının etkisi olduğu belirtiliyor. Duvarlarda, bir zamanlar burayı da süsleyen mozaiklerden günümüze ulaşabilen çok az sayıda örnek var. 1791 yılında kule rasathane olarak kullanılmaya başlanmış.

Sala di Re Ruggero
Kral II. Ruggero’nun büyüleyici salonu
Önceleri kalenin savunma kulelerinden biri olan, daha sonra taht odası olarak kullanılan ve 18. yüzyılda rasathaneye çevrilen Torre Pisana. Duvarlarda
çok az sayıda orijinal mozaiklerden örnekler var.

Saraydan çıkmadan bodrum kata inmeyi ihmal etmeyin. İlk gireceğiniz Sala Duca di Montalto, 1565-1575 yılları arasında, ilk başta cephanelik olarak yapılmış. 1637 yılında yazlık kabul salonuna çevrilmiş ve bu sırada dönemin ünlü sanatçıları tarafından fresklerle süslenmiş. Daha sonra ise ahıra dönüştürülmüş. Günümüzde sergi salonu olarak kullanılıyor. Bu salonun içinden aşağı indiğiniz takdirde, daha önce birkaç kez bahsettiğim, Palermo’nun Fenikeliler dönemine ait kalıntıları görebilirsiniz. Burada, Palermo’nun geçmişi açısından çok önemli olan bu buluntuların yanında, şehrin çeşitli dönemlerine ait arkeolojik eserleri görebiliyorsunuz. Antonino Salinas Arkeoloji Müzesi‘ni görmeye zaman ayıramayanlar için güzel bir fırsat.

Sala Duca di Montalto önceleri cephanelikken 1637 yılında yazlık kabul salonuna çevrilmiş ve bu sırada duvarları fresklerle süslenmiş. Daha sonra ahır olarak kullanılması nedeniyle bu süslemelerin önemli bir bölümü yok olmuş.
Sarayın bodrum katında ortaya çıkarılan Fenikelilere ait kalıntıların bir kısmı. M.Ö. 4. yüzyıldan kalma duvarlar ve bir kapı
Palermo’nun Fenikelilere ait nekropolündeki 138 numaralı mezardan çıkarılan buluntular. M.Ö. 5. yüzyılın ilk yarısı ile M.Ö. 3. yüzyıl sonu arasındaki döneme ait oldukları düşünülüyor.
Aynı yerde, Sicilya’nın İslami yönetim altında olduğu 10. yüzyılın ikinci yarısı ile 11. yüzyılın ilk yarısı arasındaki dönemde Palermo’da üretilmiş bu çanak çömleklere de rastlanmış. Sicilyalılar, yeni yeme içme adetlerinin yanında, burada örnekleri görülen tarzda sırlı çömlek yapmayı da Araplardan öğrenmişler. Yemek pişirmek için kullanılan çeşitli kaplar ve tencereler ile bu dönemde Sicilya’da üretilen ve bolca içilen şarap için kullanılan testiler de dikkat çekici.
Kraliyet bahçesi

O gün son olarak Palermo Katedrali’ne gittik. Gün boyunca birkaç kere önünden geçmiştik. Her seferinde çatıdaki insan kalabalığı ilgimi çekmişti. Binanın eni boyunca bir teras olduğunu düşünmüştüm. Oysa, daha sonra yukarı çıkınca yürünülen yerin çok da geniş olmadığını gördüm. Ama şehri yukarıdan görmek güzeldi. Merdivenlerle çıkmak biraz zahmetli ama bence değiyor. Sicilya gezisi sırasında birkaç yerde daha katedral ve kiliselerin çatısına çıktık. Hem manzara güzel hem de şehirlerin planını anlamak açısından iyi oluyor.

Palermo Katedrali ve girişindeki sütunda
görülen Kuran suresi

Palermo Katedrali 1185 yılında, Norman kralı II. Guglielmo (William) zamanında, Palermo’nun Anglo-Norman piskoposu ve kralın bakanlarından Gualtiero Offamiglio (Walter Ophamil) tarafından yaptırılmış. Ancak, 14. ve 15. yüzyıllardan başlayarak sonraki yüzyıllarda sürekli ilaveler yapılmış. O nedenle, oldukça eklektik bir tarzı var. Kuleleri 12. yüzyıl Norman yapıları, revaklı ana giriş bölümü Gotik, kubbesi 1801 yılında Neoklasik tarzda yapılmış. Daha önce burada bir Bizans bazilikası varmış. 9. yüzyılda Araplar tarafından cami yapılmış. Girişteki sütunlardan birinin üzerindeki Arapça Kuran suresi yapım sırasında caminin malzemesinin kullanıldığını gösteriyor. Katedral yapılırken, hem Hristiyanlığın Sicilya’da tekrar hakim olması hem de görkem açısından Monreale’deki Duomo’yu gölgede bırakması hedeflenmiş. Aslında, dışarıdan heybetli ve alımlı görünen binanın içi benim beklentimi pek karşılamadı. Sicilya’da çok daha görkemli katedraller ve kiliseler gördük. Öte yandan, katedralin içi başka açılardan önemli.

Katedralin çatısından bakış

Palermo Katedrali’ne giriş ücretsiz. Ama Hazine, Kript, Kraliyet Mezarları bölümleri ve çatıya çıkmak için ücret ödemek gerekiyor. Kraliyet Mezarları bölümünde Sicilya tarihinin önemli hükümdarlarının mezarları var. Hazine bölümünde 16. ve 18. yüzyıllar arasında yapılmış ve piskoposlar tarafından kullanılmış giysiler ve eşyalar sergileniyor. Kript’te ise, katedrali yaptıran Gualtiero Offamilio dahil olmak üzere, 23 Palermo piskoposunun mezarları ve Romalılardan kalma bir lahit var.

1185 yılında yapımına başlanan katedralin
tamamlanması 19. yüzyılı bulmuş
Norman Kralı II. Ruggero‘nun mezarı.
Kral aslında kendisi ve eşi için Cefalù Katedralinde birer lahit hazırlatmış. Ancak ölümünden sonra hem Cefalù yerine Palermo Katedrali’ne hem de çok daha basit
bir lahite gömülmüş.
Kral II. Ruggero’nun kızı olan ve Kutsal Roma İmparatoru VI. Henry ile evlenen Kraliçe Constanza‘nın mezarı
Aynı zamanda Kutsal Roma İmparatoru olan II. Frederick’in mezarı, dedesi Norman Kralı II. Ruggero’nun mezarının önünde yer alıyor. II. Frederick, dedesinin kendisi ve eşi için yaptırdığı lahitleri kendi babası, Kutsal Roma İmparatoru VI. Henry ve kendisi için ayırmış.

Akşam yemeği için, bir Michelin restoranı olan Osteria dei Vespri‘de saat 8 için yer ayırtmıştım. Katedralden çıktığımızda daha epeyce vakit vardı. Dinlenmek ve zaman geçirmek için önce Via Roma ile Piazza San Domenico meydanının köşesindeki çok katlı mağaza La Rinascente‘nin terasına gitmeye karar verdik. Milano’daki La Rinascente’nin terasında nasıl Duomo‘nun çatısındaki heykellere bakarak yemek yiyebiliyorsanız, Palermo’dakinde de meydandaki San Domenico Kilisesinin tepesini ve meydanın ortasındaki dikili taşın üstündeki Meryem Ana heykelini görebiliyorsunuz. Manzaranın ve restoranın Milano’dakinin yerini tutmadığını söylemeliyim. La Rinascente de Milano’daki o büyük mağazanın yerini tutmuyor. Ama yine de alış veriş yapmak için iyi bir yer. Özellikle, İtalya’nın diğer bölgelerinin şaraplarından, peynirlerinden ya da Modena‘nın ünlü Giusti balzamik sirkesinden almak isterseniz, mağazanın yiyecek bölümü en doğru adres. Palermo dışında Sicilya’da Catania ve Siracusa’da da Rinascente mağazası var.

II. Frederick’in eşi Aragonlu Constanza’nın
mezarından çıkarılan tacı
Katedralin Kript’indeki piskopos mezarları

La Rinascente’nin terasında birer aperatif içtik. Tam karşımızda, meydanın karşı tarafında Palermo’nun diğer ünlü pazarı Vucciria’nın girişi görünüyordu. Vakit ilerledikçe, pazarın içindeki restoranlar dolmaya başladı. Biz de Osteria dei Vespri’ye doğru yola koyulduk.

Rinascente‘nin terasından San Domenico Kilisesi!ne bakış
Kilisenin önündeki San Domenico Meydanı ve karşıda Palermo’nun tarihi pazarı Vucciria‘nın girişi

İki kardeş tarafından işletilen Osteria dei Vespri, tarihi Piazza Croce dei Vespri meydanında bulunuyor. Akşam duası demek olan vespri (İngilizcede vespers), Sicilya tarihinde Vespri Siciliani olarak adlandırılan ve 1282 yılı Paskalya zamanı adanın Fransız Kralı I. Charles‘a karşı başlatılan büyük ayaklanma ile ilgili. Anjou hanedanından olan kralın tamamen kontrolü kaybettiği olaylar sırasında 13.000 Fransız (kadın, çocuk demeden) katledilmiş. Öldürülenlerin çoğu bu meydana gömülmüş. Restoranın bulunduğu bina, Palazzo Valguarnera-Gangi, bir 18. yüzyıl yapısı. Sicilyalı yazar G. Tomasi di Lampedusa‘nın kitabı Il Gattopardo‘dan (Leopar) esinlenen Luchino Visconti‘nin 1963 tarihli muhteşem filmindeki ünlü balo sahnesi, bu sarayda çekilmiş. Bunu öğrendikten sonra, Alain Delon, Claudia Cardinale ve Burt Lancasterin oynadığı filmi bir yerlerden bulup tekrar izlemek istedim. Sicilya’yı gördükten sonra, adanın tarihinden önemli bir kesit olan bu filmi daha iyi anlayabileceğimi ve yorumlayabileceğimi düşünüyorum.

Osteria dei Vespri’nin yemekleri güzel, servisi iyi idi. Yediklerimiz arasında özellikle tatlıyı ve yanında Ben Ryé Passito di Pantelleria 2018 tatlı şarabından birer kadeh içtiğimizi not etmişim. Bu, Rallo ailesine ait Donnafugata şaraphanesinin Sicilya’nın güney batısındaki küçük volkanik Pantelleria adasında yetiştirdiği Muscat of Alexandria (yerel ismi Zibibbo) üzümünden ürettiği bir şarap. Ben Ryé “rüzgarın oğlu” anlamına gelen ve adanın devamlı esen kuvvetli, soğuk rüzgarlarına atıfta bulunan Arapça bir terim.

Tarçınlı armut, makaron, çikolata, karamelize edilmiş
badem ve portakal ile hazırlanmış enfes tatlı ve birer
kadeh Ben Ryé Passito di Pantelleria 2018

Palermo’yu gezmeye ayırdığımız ilk günü bu şekilde noktaladık. Görmek isteyip de göremediğimiz birkaç yeri ikinci güne bıraktık. Onlar da Palermo üzerine yazacağım ikinci yazının konusu olsun…

Sicilya’da İki Hafta (2): Cefalù

Saat öğleden sonra üç buçukta Cefalù sokaklarına bıraktık kendimizi. Hava epeyce sıcak. Sahilde denize giren oldukça çok insan var. Buna karşın, gölgeler serin. Bu sevimli Orta Çağ kentinin taş döşenmiş sokaklarından şehrin içlerine doğru yürüdükçe serinlikte insanın ürperdiği bile oluyor. Her yer turist dolu. Yerli halk denize girmeyi tercih ederken, yabancılar görülecek yerlere akın ediyorlar. En çok Amerikalılar göze çarpıyor. Tüm Sicilya gezimiz boyunca bu böyle devam etti. Amerikalılar çoğunluktaydılar. Belki bir kısmı birkaç kuşak önce Sicilya’dan göç etmiş ailelerden geliyorlardı bilemiyorum, ama gittiğimiz her şehirde değişik gelir grupları ve entelektüel seviyelerde Amerikalılar karşımıza çıktı.

Doğrusu o kadar erken kalktıktan ve onca yol yorgunluğundan sonra, şimdi Cefalù’da dolaşmaktan bu kadar keyif alacağımı tahmin etmezdim. 06.50’de kalkan İstanbul-Catania uçağına binebilmek için sabah 02.20’de kalktık. Uçak yolculuğu iki saat on dakika sürdü. Catania saati ile saat 08.00’de indik. Polis kontrolü, bagaj alımı, kiralık araç işlemleri derken yola koyulduk. Doğrusu, öğlen Cefalù’da olur ve hemen gezmeye başlarız diye düşünüyordum ama, buraya gelmemiz, birinci yazımda söz ettiğim nedenlerden dolayı, biraz uzun sürdü. (Okumamış olanlara, önce birinci yazımı okumalarını öneririm. Erişim için linki kullanabilirsiniz).

Cefalù’da bir sokak ve uzakta Duomo

Cefalù’da biz şehre 10-12 dakikalık mesafedeki bir tesiste kaldık. Burası, Türkiye’de de Bodrum’da tatil köyü ve oteli (Sea Garden) olan, İsviçre kökenli, Hapimag şirketine ait. Kalabilmek için üye olmanız gerekiyor. Hapimag üyesi iseniz, burada kalabilirsiniz. Değilseniz, Cefalù’da gerek şehrin içinde gerekse biraz dışında kalabileceğiniz otel ve apart oteller ile Airbnb ve Bed and Breakfast (Oda Kahvaltı) tarzında epeyce yer var. Eğer bizim gibi, şehrin içinde değil de, biraz dışında kalacaksanız, Cefalù’da park yeri bulmanın biraz zor olduğunu söylemek isterim. Bunun için en iyi çözüm, navigasyondan Lungomare (sahil boyu demek) caddesini bulmak ve oradaki büyük, açık hava araç parkına arabanızı bırakmak.

Hapimag Cefalù

Cefalù’yu gezmeye Duomo olarak adlandırılan Cefalù Katedrali’nden başlayabilirsiniz. Şehre hakim bir noktada, kale gibi yükselen Duomo Cefalù’da gezilecek en önemli yer diyebiliriz. Katedral, Sicilya’nın kuzeyinde UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Arap-Norman stilde yapılmış dokuz eserden birisi. Bu gruptaki diğer eserler; Palermo’daki katedral, iki saray, üç kilise ve bir köprü ile Monreale’deki katedral.

Cefalù Katedrali (Duomo)

Cefalù Katedrali’ni gezmeden önce İtalya ve Sicilya’da çok karşılaşılan Duomo kelimesine bir açıklık getirmek iyi olabilir. Bildiğiniz gibi, İtalya’daki pek çok şehirde (Floransa, Milano, Pisa gibi) Duomo olarak adlandırılan ünlü ibadet yerleri var. Kelime bize İngilizce’deki dome (kubbe) kelimesini anımsatsa da (her ikisi de aynı Latince kökten türetilmiş olmasına rağmen), farklı bir anlamı var. Duomo, Latince domus (ev) kelimesinden türetilmiş ve Tanrı’nın Evi (domus Dei) anlamında kullanılıyor. Geleneksel olarak Duomo aynı zamanda bir katedral olması gerekirken, günümüzde artık katedral statüsünü yitirmiş ibadet yerleri de Duomo olarak anılmaya devam edebiliyor. Bir dini ibadethanenin katedral olması, yaygın olarak sanıldığının aksine, yapının büyüklüğü ile ilgili bir durum değil. Küçük bir yapı da pekala bir katedral olabiliyor zira, burada belirleyici olan, söz konusu ibadethaneye en üst dini kurum tarafından (Katoliklerde Papa, Ortodokslarda Patrik vb.) bir piskopos atanmış olması. Örneğin, İstanbul’dan örnek vermek gerekirse, büyüklüğüne bakarak, Beyoğlu’ndaki Sant’Antonio di Padova Kilisesi’ne (Sent Antuan) kimilerince katedral denir. Oysa değildir. Öte yandan, Harbiye’deki Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’nin bahçesinde bulunan Saint Esprit bir katedraldir çünkü, Papa tarafından atanmış bir piskopos yönetimindedir. Son olarak, bazilika kelimesine de değineyim. Bazilika, kökü Grekçe olup, orijinal olarak Romalılar tarafından bazı yapılar için kullanılmış bir kelime. Bu yapılar uzun, iki sıra sütunlarla desteklenmiş ve en sonunda yarım ay şeklinde bir apsis (yarım kubbe) olan binalar. Romalılar bu tür yerleri zamanında mahkeme salonları veya büyük sivil toplantılar için kullanmışlar. Zamanla bu mimari tarz, Hristiyan ibadethanelerine de uygulanmış. Katolik dünyada bir ibadethanenin bazilika statüsüne sahip olması için yapının dini, tarihi veya mimari bir özelliğinden (veya özelliklerinden) dolayı Papa tarafından, bazı ayrıcalıklarla birlikte, bu şekilde taltif edilmesi ile olabiliyor. Bu nedenden dolayı, bir ibadethane aynı zamanda hem katedral hem bazilika olabiliyorken, her bazilika katedral olmayabiliyor.

Katedralin içi ve muhteşem Bizans mozaikleri

Aynı zamanda bir bazilika olan Cefalù Katedrali, kale görünümlü, etkileyici bir yapı. Sicilya’nın Norman işgali altında bulunduğu dönemde, 1131 yılında yapımına başlanmış. (Adanın renkli tarihi hakkında bir fikir edinmek için, bir önceki yazıma bakabilirsiniz). Efsaneye göre katedral, ünlü Sicilya Kralı II. Roger’in (1095-1154) denizde tutulduğu bir fırtınadan zor kurtularak, Cefalù’da sahile çıktıktan sonra ettiği bir yemin üzerine yapılmış. Yapıda Norman etkisi ve yine onların kullanmayı çok sevdikleri Arap mimari özellikleri göze çarpıyor. Roger II katedralin içinde kendisi ve eşi için birer lahit de yaptırmış ama öldüğünde yapı bitmemiş olduğu için buraya gömülememiş. Roger II’nin mezarını daha sonra, gömüldüğü Palermo Katedrali’nde göreceğiz. Cefalù Katedrali’nin apsisini süsleyen muhteşem mozaiklerin yapımına 1145 yılında başlanmış. Bunun için Roger II Konstantinopolis’ten (İstanbul) Bizanslı mozaik ustaları getirmiş. Bu nedenle, Bizanlıların Sicilya’dan ayrılmasının üstünden yüz yıllar geçmiş olsa da, bu mozaikler Bizans eseri sayılıyorlar. Katedralin yapımı yüz yıldan fazla sürmüş ve ön cephesi ancak 1240 yılında tamamlanabilmiş.

Korumaya alınan yer karolarının birinde açıkça görülebileceği gibi, katedralin yapımında Arap motifleri ve mimari özellikleri epeyce kullanılmış

Cefalù Katedrali’ni gezdikten sonra, meydandan denize doğru inen sokaklardan biri olan Via Mandralisca sizi Museo Mandralisca’ya götürecek. Gitmeden, katedralin önündeki meydanda bulunan kafelerden birinde soluklanmak da iyi bir fikir olabilir ama, biz daha sonra sahilde bir dondurmacıyı tercih ettik. Mandralisca Müzesi, 1809 yılında, aynı zamanda Mandralisca Baronu olan, tüccar ve koleksiyoncu Enrico Pirajno tarafından kurulmuş. Müzenin bulunduğu bina Baron ve ailesinin bir zamanlar oturduğu Palazzo Mandralisca, yani “Mandralisca Sarayı”. Belki büyük konak demek daha doğru olur. Sicilya ve İtalya’da çok sık karşılaşacağınız bu palazzo ifadesinin her zaman büyük saraylara denk gelmediğini belirtmem gerek.

Museo Mandralisca‘da bulunan Sicilya’nın Grek döneminden kalma bu vazonun üzerindeki balık ayıklayan adam figürleri, ada mutfağındaki deniz ürünleri kültürünün
çok eskilere dayandığının bir kanıtı

Enrico Pirajno yaşamı boyunca tablolar, sanat eserleri, arkeolojik buluntular, belgeler, deniz kabukları, doldurulmuş hayvanlar gibi birçok şey toplamış. Arkeolojik buluntular ağırlıklı olarak Cefalù çevresinde çıkarılmışlar. Ayrıca, nümismatik (eski para kolleksiyonculuğu) bölümünde M.Ö. 5. yüzyıla kadar giden bir koleksiyon görebilirsiniz. Sanat galerisi bölümünde Sicilyalı sanatçıların 15.-18. yüzyıl arasında yapılmış eserleri var. Bunların arasında hiç şüphesiz en önemlisi, Antonello da Messina (1430-1479) tarafından yapılmış olan, “Bilinmeyen Adamın Portresi” isimli tablo. Messinalı büyük ressamın bu tablosu, özellikle resmedilen modelin kibirli ve Makyavelist olarak tanımlanan yüz ifadesi nedeniyle ünlenmiş. Baronun söz konusu tabloyu Lipari adasındaki bir ezcanede bulduğu söyleniyor. İlerleyen günlerde, Messinalı Antonello‘nun başka eserlerini de kendi memleketinde görme fırsatımız oldu.

Bilinmeyen Adamın Portresi
Antonello da Messina (1430-1479)

Müzeden çıkınca sahile doğru yürüyüp sola dönerseniz (Via Vittorio Emanuele), ilginç bir Orta Çağ yapısı göreceksiniz. Burası Lavatoio Medievale olarak adlandırılan ve Araplardan kalma bir çamaşırhane. Orta çağ boyunca halk tarafından ortak kullanılmış olan bu çamaşırhane aklıma hemen Gökçeada’daki çamaşırhaneleri getirdi ama, burası orada gördüklerimizden oldukça farklı. Deniz seviyesindeki Arap Çamaşırhanesi sokak seviyesinden dört metre aşağıda. O nedenle, geniş bir merdiven ile iniliyor. Çamaşırhanede, 22 musluktan akan, Cefalino ırmağının suyu kullanılıyor. Bunların 15 tanesi arslan kafası şeklinde. Irmak daha önce çamaşırhanenin yanında akarken, 17. yüzyılda üstü kapatılmış. 20. yüzyılda da kullanılmaya devam edilen çamaşırhanede her gün toplanan kadınlar birlikte şarkı söyleyerek ve eğlenerek çamaşırlarını yıkarlarmış. Restorasyonu 1991 yılında tamamlanan çamaşırhane, Cefalù’da en çok ziyaret edilen yerlerden birisi.

Araplardan kalan çamaşırhane

Via Vittorio Emanuele’den geldiğiniz yöne doğru geri dönerseniz, müzenin bulunduğu Via Mandralisca’yı geçtikten sonra, sol kolda bir başka tarihi yapıyı göreceksiniz: Porta Pescara. Burası, kentin eski, Araplardan kalma, liman bölgesinde bir zamanlar bulunan dört kapıdan günümüze kadar kalabilmiş tek kapı. Adını, kapıyı 1570 yılında restore ettiren genel validen alıyor. Kapının üstünde Sicilya Krallarının arması var. Yapının doğal olarak çizdiği çerçeve çok fotoğrafik ve sürekli fotoğaf çektiren birilerinin olması nedeniyle boş olarak yakalamak çok zor. Burası size bir yerlerden tanıdık geliyorsa, çok haklısınız. Porta Pescara, Cefalù’daki birkaç başka yer ile birlikte, benim de çok sevdiğim, Giuseppe Tornatore’nin 1988 yapımı o şahane filmi, Cinema Paradiso’da da kullanılan yerlerden birisi.

Porta Pescara

Cefalù’nun bir başka sinematografik noktası, Porta Pescara’nın ilerisindeki Piazza Marina’da göreceğiniz taş kemerler. Eski liman (Porto Vecchio) boyunca uzanan şehir duvarlarının restore edilmiş bir bölümü olan bu kemerler Tiren Denizi’ne (Mar Tirreno) doğru çok güzel bir görünüm sunuyorlar. Piazza Marina’ya gitmişken, oradaki dondurmacıda oturup dondurma yemenizi öneririm. Meydanı kaplayan masaları ile buradaki tek dondurmacı burası zaten. Biz yemedik ama, aynı yerin restoranı da var. Artisanal dedikleri, fabrikasyon olmayan, dondurmaları ve kap olarak kullandıkları çikolatalı waffle’dan kaseleri çok güzeldi. Bu vesile ile Sicilya’da çok güzel dondurmalar yiyebileceğinizi söylemek isterim. Tüm meyva çeşitlerinin dışında, özellikle fıstık, fındık, tuzlu karamel ve çikolata… Hepsi çok lezzetli. O kadar yediğimiz dondurma arasında bir tek Siracusa’daki Duomo meydanında bulunan dondurmacının ürünleri sıradan geldi bana.

Piazza Marina’daki kemerler

Yeme içme konularına geçmeden ince, Cefalù’da görebileceğiniz yerlere ufak bir ilave yapmak istiyorum. Ben gezilecek yerler konusunda çok ayrıntılı bir plan yapmama rağmen, Sicilya’ya gidince bazı yerleri listemden çıkarmak zorunda kaldım. Bizimki gibi yoğun olan bir gezi programında bazen vakit kalmadı bazen de biz koşturmacaya biraz ara vermek istedik. Cefalù’da da tepedeki Orta Çağ kalesi La Rocca ve Tempio di Diana’ya (Diana Tapınağı) gitmedik. İkincisi M.Ö. 4. yüzyıldan kalma, Artemis’e adanmış bir tapınak. Bildiğiniz gibi, Yunan mitolojisindeki tanrı ve tanrıçaların Roma mitolojisinde aldıkları isimler farklı. (Örneğin, Zeus-Jüpiter, Afrodit-Venüs, Artemis-Diana vb.) Tek istisna, her ikisinde de aynı ismi taşıyan Apollo.

Piazza Marina’da yediğimiz o müthiş dondurma…

Cefalù’da iki akşam yemek yedik. Gittiğmiz iki restorandan da çok memnun kaldık. Sicilya gastronomi açısından bir cennet diyebilirim. İtalya’da bir süre yaşamış ve hemen hemen her yıl İtalya’nın farklı bölgelerine giden birisi olarak bunu rahatlıkla söyliyebilirim. Hatta bence Sicilya mutfağı, o şöhreti çok öne çıkmış olan Emilia-Romagna bölgesinin mutfağından bile ileri. Sicilyalılar adayı işgal eden tüm milletlerin mutfaklarından bir şeyler alıp, bambaşka şeyler yaratmışlar. Örneğin, Araplardan aldıklarını belirttikleri tuzlu tatlı karışımı lezzeti yemeklerde çok güzel kullanıyorlar. Kuşkonmazı yemeklerde kullanmayı ve eti iyi pişirmeyi Romalılardan öğrenmişler. Balık ve deniz ürünlerinin mutfaklarında çok geniş bir yeri var. Bunun yanında, sığır, domuz, av hayvanları ve sakatat var. Hemen hemen hiç olmayan ise tavuk. Her nedense, tavuk ve yumurta tarihsel olarak sığır ve domuza göre daha pahalı olduğu için, Sicilya mutfağında hemen hemen hiç yok. Her türlü sebzeyi, ama özellikle patlıcanı çok güzel kullanıyorlar. Örneğin, tipik bir Sicilya tabağı olan Pasta alla Norma’da olduğu gibi. Patlıcan ve makarna bu kadar mı güzel yakışır birbirine…. Esas yeri Catania olsa da, siz adanın başka yerlerinde de tadabilirsiniz bu özel yemeği. Evet, opera sevenler iyi tahmin ettiler! Catania ünlü besteci Vincenzo Bellini’nin şehri ve yemek de adını onun Norma operasından alıyor. Catania ile ilgili yazımda daha geniş olarak söz edeceğim.

Tatlılar ise, bir başka aleme götürüyor insanı. Sadece ünlü cannoli değil, daha bir sürü tatlıları, turtaları, badem ezmeleri ve kekleri var. Badem ve fıstık kullanımları çok yaygın ve başarılı. Tüm tattığım tatlıların ortak özelliği, son derece az yağlı ve hafif olmaları idi. Ağır olacağını düşündüğüm birkaç tatlı beni bu konuda özellikle şaşırttı.

Antik Yunan kolonisi Sicilya’yı ziyaret eden ünlü filozof Plato (M.Ö. 428 veya 427-M.Ö. 348 veya 347) da, daha o tarihlerde bile, adanın mutfak kültüründen çok etkilenmiş. Hatta, günümüzde bile ayakta duran muhteşem tapınakların bulunduğu Agrigento halkı için şöyle demiş: “Daima sanki sonsuza kadar yaşayacaklarmış gibi inşa ediyorlar: daima ertesi gün öleceklermiş gibi yemek yiyorlar”. Sicilya mutfağı hakkında bir fikir sahibi olduktan sonra, tatil boyunca gönlümce yemek yemeğe karar vermiştim. Öyle de yaptım. Genellikle çok dikkatli yemek yememe karşın, kurallarımı kaldırdım ve her şeyden yedim. Hiç pişman olmadım. Sanırım her gün yürüdüğümüz uzun yolların da katkısı ile, dönüşte sadece iki kilo fazlam vardı. Onu da kısa bir süre içerisinde verdim. Size de kendinizi bu şahane lezzetlerden mahrum bırakmamanızı öneririm. Ne de olsa, Sicilya genelde çok sık gidilen bir yer değil.

Halen Sicilya’da Michelin’in farklı listelerine girmiş olan toplam 90 restoran bulunuyor. Bunların 3 tanesi 2 yıldızlı, 17 tanesi 1 yıldızlı, 7 tanesi BIB Gourmand, 2 tanesi yeşil yıldızlı ve kalanı ise Michelin Rehberi’nde yer alan restoranlar. Biz Sicilya’da kaldığımız süre içerisinde farklı şehirlerde olmak üzere, bu restoranlardan 5 tanesine gittik. Yıllar önce Berlin’de yaşadığımız bir Michelin restoranı deneyiminin aksine, Sicilya’da gittiklerimizin hepsinden çok memnun kaldık. Sanıyorum bunda, mümkün olduğu kadaz füzyon ve deneysel menü sunan restoranlar yerine, daha çok yerel Sicilya ve Akdeniz mutfağı ürünleri sunan işletmeleri seçmemizin büyük payı oldu. Mutfaklarını çağdaş ve modern olarak tanımlayan restoranların da sundukları menülerde hiç bir uçuk kaçıklıkla karşılaşmadık. Her şey çok lezzetliydi. Gezi boyunca sadece iki yerde kötü deneyimimiz oldu. Onları da yeri gelince, uzak durmanız için, yazacağım.

Cefalù’da ilk akşam, bir Michelin seçimi olan Cortile Pepe’de yemek yedik. Doumo’ya yakın sokaklardan birinde olan bu restoran bir aile işletmesi. Burada yediğimiz kabak yaprağından yapılmış involtini özellikle aklımda kaldı. Involtini ile Sicilya’da çok karşılaşacaksınız. Genel anlamda sarma olarak çevirebilirsiniz ama aklınıza sadece asma yaprağı gelmesin. Her türlü sebze ile yapılabildiği gibi (örneğin ince kesilmiş patlıcan ile yapılan da çok lezzetli), et ya da balık ile de yapılabiliyor. Özellikle, birkaç kez yediğimiz, kılıç balığından yapılanı çok güzel. İçlerine ise, dışı ile uyumlu olarak, peynir, başka sebzeler, et, deniz mahsülü ve fıstık konabiliyor. Şarap olarak yemek ile, Sicilya’ya özgü, adanın sadece kuzey batısında küçük bir bağda az miktarda ekilen Perricone üzümünden üretilmiş bir şişe Rallo-Rujari 2017, tatlılarla ise Malvasia üzümünden Malvasia delle Lipari 2007’den birer kadeh içtik.

Cortile Pepe
Kabak yaprağı kullanılarak yapılmış involtini
Pesto ve Şam fıstığı soslu nefis spaccatelle

İkinci akşam yemek yediğimiz Triscele, bir Michelin restoranı olmamasına rağmen, çok memnun kaldığımız bir yer oldu. Burası, Duomo’dan biraz daha uzakta. Ancak, çevresinde park yeri bulmak çok zor. O nedenle, size yine daha önce önerdiğim deniz kenarındaki otoparka arabanızı park edip, yürümenizi öneririm. Bizim gittiğimiz gece bir de aşırı bir yağmur vardı ve tam bir kabus oldu. Neyse ki, mekanın hem yemekleri hem de servisi çok iyiyidi. Yediklerimizi not etmemişim ama, şarap olarak Trapani kırsal bölgesindeki Firriato şaraphanesinin o bölgede ekilen Cabarnet Sauvignon ve Merlot üzümlerinden ürettiği Camelot Sicilia DOC 2015 şarabını içtik.

Eğer bir şarap severseniz, Sicilya’da kendinize oldukça geniş ve değişik bir seçki yelpazesi bulacaksınız. Daha önce Etna bölgesi şaraplarından söz etmiştim. Ancak, adanın batı tarafı da bu konuda zengin. Hatta Trapani bölgesindeki bağların, yüz ölçümü olarak Toscana’daki bağlardan bile daha büyük olduğu söyleniyor. Adanın en kaliteli şaraplarının üreticisi Donnafugata’nın ana üretim yeri de yine Trapani bölgesindeki Marsala’da. Diğer iki üretim yeri, büyüklük sırasıyla, Pantelleria adası ve Palermo’nun güneyindeki Contessa Entellina. Bu şaraphanenin adanın güney batısında ekilen Nero d’Avola, Syrah ve Petit Verdot üzümlerinden üretilen Mille e una Notte (Bin Bir Gece) şarabı özellikle aklınızda bulunsun. Bu çok güzel şarabı pahalı bulmanız halinde, bir alt kalitede ve daha ucuz olan, yine Donnafugata’nın Cabarnet Sauvignon, Nero d’Avola ve Tannat üzümlerinden üretilen Tancredi Terre Siciliana IGT şarabını içebilirsiniz. Marsala ayrıca, dessert wine olarak adlandırılan ve tatlılarla içilen şarapları ile de ünlü. Sicilya’nın birbirinden güzel tatlıları ile bunlardan da denemenizi öneririm.

Bir sonraki yazımda Palermo’yu gezeceğiz…

Sicilya’da İki Hafta (1)

Sanırım bir başka yazımda da belirtmiştim. Gittiğimiz bir yerden ayrıldığımızda, biz giderken yaşamın orada biz olmadan devam ediyor olması çok küçük yaşlardan beri ilgimi çekmiştir. Herhangi bir şehir ya da ülke, deneyimlerimiz ve anılarımızla birlikte belleğimizde kendine sabit bir yer edinirken, biz ayrıldığımızda çoktan ufak ufak farklılaşmaya başlamıştır bile. Sicilya‘dan ayrılırken bu diyalektik süreci daha fazla hissettiğimi söyleyebilirim çünkü, Sicilya ilginç tarihi ve kültürü ile, kaynayan bir kazan gibi, daima değişim içinde olmuş bir yer. Halen değişmeye de devam ediyor kanımca. Bir ada olması başlı başına bir özellik. Adaların tarihi, hele de stratejik bir coğrafi konumda iseler, hep ilginçtir. Ancak Sicilya, gidip görene kadar benim de düşündüğüm gibi, sadece İtalya’nın güneyinde bir ada değil. Farklı tarihi, kültürü, yemekleri ve hatta dili ile birlikte, bambaşka bir ülke. Benzerlikler olsa da, Sicilya için tam olarak İtalya diyemeyiz bence. Sicilyalılar da adalarının koordinatlarını tanımlarken, İtalya’nın güneyinde olduğunu belirtmek yerine, Afrika’nın kuzeyinde yer aldığını vurgulamayı seviyorlar. Burası, ayrı bayrağı (İtalya bayrağı ile yan yana asılıyor) ve ayrı parlamentosu ile İtalya’nın beş özerk bölgesinden birisi. (Diğer özerk bölgeler; Friuli-Venezia Giulia, Sardinya, Trentino-Alto Adige/Südtirol ve Aosta Vadisi. Vatikan ve San Marino özerk bölge değil, bağımsız ayrı birer devletler). Tarih boyunca topraklarından gelmiş geçmiş tüm yabancı milletleri kültürlerine sindirme konusunda son derece başarılı ve bundan adeta gurur duyan bir yaklaşımları var. Tarih açısından belli noktalarda paralellikler gösteren İtalya’nın bir başka çok ilginç ve sevdiğim bölgesi, Puglia bende aynı izlenimi yaratmadı örneğin. Orada, farklı istilacıları ve onların bıraktıklarını bu tarzda bir öne çıkarma, kültürlerinde bıraktıkları izleri vurgulama göremedim ben.

Dolu dolu iki hafta geçirdiğimiz Sicilya’yı anlatmaya nereden başlacağıma karar vermek zor. Anlatacak çok sayıda ilginç konu, yer ve deneyim var. Yurt içinde ve dışında gittiğim yerlerle ilgili yazılarımı okuyanlar bilirler; bir turist el kitabı gibi yazmak benim tarzım değil. Benim de yararlandığım, o tarzda yazılmış yeteri kadar kaynak ve web sitesi var zaten. Sicilya hakkında yazarken yine gözlemlerimi, edindiğim izlenimleri ve karşılaştığım insanları yazacağım. Onun dışında tabii ki, gezdiğim yerleri de anlatacağım. Ama bu, “Şuraya mutlaka gidin, şurayı mutlaka görün”, tarzında olmayacak çünkü bence, (turla gidilenlerin dışında) geziler son derece kişisel serüvenler. Herkesin ilgi alanı, yapmaktan hoşlandığı şeyler, yeme içme alışkanlığı ve şu zamanda en önemlisi, bütçesi aynı değil. O nedenle ben burada, Sicilya’ya gitmek isteyenler için bir tadımlık, böyle bir geziyi tasarlamayanlar için ise, benim de yeni öğrendiğim ilginç bilgiler sunmayı amaçlıyorum.

Sicilya’ya gitmeyi pandemiden önce planlamıştık. Hepimizin ömrünün birkaç yılını tuhaf bir şekilde yaşamasına neden olan şartlardan dolayı, ancak bu sene gidebildik. Gitmeden önce, Sicilya konusunda epeyce araştırma yaptım. Daha önce giden arkadaşlarımın ve bazı turizm şirketlerinin rotalarını inceledim. Ama, en önemlisi Sicilya hakkında epeyce kaynak okudum. Bu noktada en çok yararlandığım kaynaklardan birisi, Amerikalı gazeteci John Keahey‘in “Seeking Sicily” isimli kitabı oldu. Bana göre, Sicilya’yı daha yakından tanımak için güzel bir kitap. Mekanik bir rehber kitabı olmaktan çok, içinde tarih, edebiyat ve yaşam bilgisi bulunan bir kaynak.

Sicilya özerk bölgesi bayrağı
Resmi olarak 4 Ocak 2000 yılında kullanılmaya başlansa da, Sicilya bayrağı çok eskilere dayanıyor. Bayraktaki kırmızı ve sarı renkler, 1282 yılında Fransızlara karşı ilk ayaklanmayı başlatan Palermo ve Corleone şehirlerini temsil ediyor. Triscele olarak adlandırılan ortadaki sembol Sicilya’da Antik Yunanlılar tarafından uğur işareti olarak kullanılmış. Sembolün ortasındaki Medusa başından çıkan üç buğday başağı Sicilya’nın bereketini simgeliyor. Görünen üç bacağın mitolojik bir anlamı var. Ancak bayrakta bunlar adanın üç önemli coğrafi burnunu temsil ediyorlar: Peloro (Messina), Passero (Siracusa) ve Lilibeo (Marsala) burunları. Sicilya bayrağı, Triscele veya Trinacria olarak da anılıyor.

Konu Sicilya’ya gitmek olunca, işe “Ne zaman gitmeli?” sorusu ile başlamak gerekiyor. Genelde, nisan-mayıs ayları ile eylül ve ekim ayları öneriliyor. Yaz ayları deniz tatili için düşünülebilir ama, gezmek açısından bence çok uygun değil. Biz ekim ayında bile, antik yerleri gezerken zaman zaman çok zorlandık. Hava sıcaklığının 27-28 derecelere çıktığı günler oldu. Öte yandan, şiddetli yağmur ve fırtına nedeniyle bot, yağmurluk giydiğimiz, şemsiye kullandığımız günler de oldu. Ekim ayı bu açıdan biraz hazırlıklı gitmeyi gerektiriyor. Yanınızda yağmurluk da olmalı, şort da. Öte yandan, Siracusa‘da alış veriş yaptığımız bir dükkan sahibi kadının söylediğine göre, Sicilya’da da artık mevsimler kaymış ve kendi ifadesi ile, birbirine karışmış. Bu mevsimde giderseniz, birkaç hafta önceden hava durumunu izlemenizde ve ona göre hazırlıklı gitmenizde yarar var. Sicilya öyle bazı filmlerden edindiğimiz izlenimlerdeki gibi kıraç ve kurak bir yer değil. Gündüz sıcak olsa da, geceleri bayağı serin oluyor. Kışın adanın pek çok bölgesinde yoğun kar yağıyor. O nedenle ekim sonundan sonra, bahara kadar gidilmesi tavsiye edilmiyor.

Messina yakınlarındaki Antik Yunan kenti Tindari‘deki bir yer mozağinde karşımıza çıkan Triscele işareti

Zamanlamadan sonra, sıra rotayı belirlemeye, ne zaman nerede kalınacağına karar vermeye geldi. Biz adayı çepeçevre gezmeye karar vermiştik ve ona göre bir rota belirlemiştik. Bunun için uçak bileti, otel rezervasyonları ve araba kiralama işlerini önceden yapmışken, vize ile ilgili bazı sorunlar ve dönüş uçağımızın THY tarafından sebep gösterilmeksizin iptal edilmesi nedeniyle ciddi bir takım değişikler yapmak zorunda kaldık. Ancak, değiştiremeyeceğimiz ya da değiştirmek istemediğimiz bazı rezervasyonlarımız da vardı. Sonunda, tüm bu nedenlerden ötürü, kalış süremiz uzadı. Aslında çok da iyi oldu. Öte yandan, istediğimiz tüm yerlere gidebilmek için bir takım çok rasyonel olmayan geri dönüşler yapmak zorunda kaldık. Öyle ya da böyle, tam istediğimiz gibi, Sicilya’nın kuzeyine, güneyine, batısına ve doğusuna gittik. Yaşadığımız bazı aksiliklere karşın çok keyifli ve ufuk açıcı bir tatil oldu.

Şüphesiz bir bölgeyi ya da ülkeyi iki haftada bile tam olarak tanımak mümkün değil. Ancak bunu, Sicilya’nın sadece çok ünlenmiş, Taormina, Ragusa ya da Siracusa gibi kentlerine gidenlerden daha iyi başardığımızı düşünüyorum. Sicilya’nın dört bir tarafının ayrı ayrı ilginç tarafları, özellikleri ve mekanları var. Belirttiğim yerlerin sadece bir ya da birkaçını görmek, Sicilya hakkında tam bir fikir vermeyecektir. Örneğin Palermo ve çevresini görmemek büyük bir eksiklik olur bana göre. Sonuç olarak, belli bir yerde takılıp kalmak yerine, araba kiralayarak birkaç yere gitmek en iyisi. Bu noktada, araç kiralama konusunda da ufak bir iki notum olacak.

İtalya’da olduğu gibi, Sicilya’da da araç kiralama şirketlerinin elinde çok az sayıda otomatik vitesli araba var. O nedenle, şayet bu konu sizin için önemli ise, araç kiralama işini gitmeden haletmenizde yarar var. Aracı kiralarken, sigorta maddelerine özellikle dikkat edilmesi yararlı olur. Geçirdiğimiz ufak bir kaza nedeniyle bu konuyu özellikle belirtiyorum. Bir başka ve hiç aklımıza gelmeyen nokta, patlamış lastik değiştirmek için gerekli kriko ve benzeri aletlerin o araca ait olup olmadığını kontrol etmek. (Bazı araçlarda stepne bile olmayabiliyor). Ara yolların birinde lastiğimiz patladığı zaman, sadece bu gereçlerin bizim arabaya ait olmadıklarını değil, üstelik bir de kırık olduklarını fark ettik. Şansımız vardı. Çok iyi insanlara denk geldik. Bize inanılmaz bir şekilde yardımcı oldular. Onlar olmasaydı, araç kiralama şirketinden bulunduğumuz yere yardım gelmesi en az iki ya da üç saati bulacaktı. En önemli sorun, kiralama şirketi Amerikan da olsa, çağrı merkezlerindeki elemanlara laf anlatmak. Ana kiralama noktalarında gayet iyi İngilizce bilen çalışanlar olmasına karşın, çağrı merkezleri çalışanlarının İngilizce seviyeleri çok iyi değil. Sadece belli cümleleri ezberlemişler gibi geliyor insana.

Sicilya’da ana yolların ve otobanların kalitesi gayet iyi. Çok sayıda tünel yapılmış. Bazı yerlerde birinden çıkar çıkmaz diğerine giriyorsunuz. Sık sık, kimsenin hiç bir zaman çalıştığını görmediğimiz yol tamir uyarıları ve yol daraltmalarına rastladık. Demek ki, öyle ya da böyle, bu yollara bakılıyor. Ancak, zaman zaman navigasyonun sizi soktuğu ara yollar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Çoğu, çapı çok geniş olmayan ama, çok derin çukurlarla dolu. Nitekim, bizim lastiğimizin patlamasına da, beklenmedik bir noktadaki böylesi bir çukur neden oldu. Ayrıca, kimi ara yollar son derece virajlı ve ışıklandırma yok. Yazın günler uzun olduğu için sorun olmaz ama sonbaharda hava erken kararıyor. Bir sürü gezilecek yere otobanla ulaşmak mümkün olmadığı için, zamanınızı ayarlayarak karanlığa kalmamaya çalışmanızı öneririm.

Gezi boyunca Cefalù, Agrigento, Messina, Taormina, Catania ve Siracusa olmak üzere, toplam altı farklı yerde kaldık. Buraları kendimize üs yaparak, çevre illere de gittik. Örneğin, Cefalù ‘dan Palermo, Monreale, Segesta ve Castellammare del Golfo‘ya gittik. Otelleri seçerken bizim için en önemli kriter otelin, ücretli veya ücretsiz, park yerinin olması idi. Zira, Sicilya’da önemli bir park sorunu var. İkincisi de, mümkün olduğunca, görmek istediğimiz yerlere yakın yerde kalmaktı. Günübirlik gittiğimiz yerlerin bazılarında park konusu daha rahat oldu. Mavi çizgilerle ayrılan yerlere, park otomatlarından para atarak aldığınız fişleri ön camınıza yerleştirerek, park edebiliyorsunuz. Bu, Puglia’da olduğu gibi, bir “Tabaccheria“dan park fişi almaktan çok daha pratik ve kolay bir yöntem. Adının çağrıştırdığı üzere, İtalya’da bu küçük dükkanlarda başta tütün ve tütün ürünleri satılıyor. Onun yanında, gazete, dergi, ufak hediyelik eşyalar, içecek ve belirttiğim gibi, park fişi de satılıyor. Belki Sicilya’da da bu uygulamanın olduğu yerleşim yerleri vardır ama, biz rastlamadık.

7 Ekim sabahının erken saatlerinde Catania havaalanına indik. Uçak güneşli havada pırıl pırıl parlayan denizin üzerinden alçalırken, şehrin denizden geriye, ardındaki Etna dağına doğru yayılmış olduğunu gördüm. 3350 metre yüksekliği olan Etna gerçekten çok etkileyiciydi. Her zaman yaptığı gibi usul usul, bembeyaz dumanlarını savuruyordu. Öyle ki, duman mı yoksa bulut mu, insan tereddüt ediyor. Milyonlarca yıldır orada duran Etna, adanın tarihi boyunca insanları endişelendirmiş ve korkutmuş. Zaman zaman lavlarını püskürterek dehşet saçmış. Örneğin, özellikle Sicilya’nın doğu bölgesini gezerken çoklukla sözü edilen 1669 yılındaki patlamada Catania’nın büyük bölümü haritadan silinmiş. 11 Mart-15 Temmuz tarihleri arasında Etna yaklaşık 830 milyon metre küp lav püskürtmüş.

Uzmanlar, adını Grekçe aithō (yanıyorum) kelimesinden aldığı düşünülen Etna dağının 2,6 milyon yıldan beri aktif olduğunu belirtiyorlar. Sicilyalılar kendi dillerinde Mongibello ya da Mungibeddu diyorlar Etna’ya. Grekçe (Antik Yunanca) Aitne, Latince ise Aetna olarak adlandırılmış. Halen, Avrupa’daki en yüksek aktif yanardağ. Tarihte bazı patlamalar antik şair ve tiyatro yazarları tarafından özellikle belirtilmişler. Bunlardan bir tanesi, M.Ö. 475 yılında olan patlama. Bir başka eski patlamanın tarihi M.Ö. 396 olarak veriliyor. Bu patlama, Kartacalıların Catania’yı zapt etmelerine engel olduğu için, Sicilyalılar için olumlu olmuş. M.Ö. 1500-M.S. 1669 yılları arasında 71, 1669-1900 arasında 26 patlamanın değişik şekillerde kaydı bulunmuş. 20. yüzyılda şiddetli patlamalar devam etmiş. 1983 yılında patlama ve lav püskürmesi tam dört ay sürmüş. 2001 ve 2002 yılındaki patlamalarda Etna’daki kayak merkezleri, oteller, restoranlar ve barlar tamamen yok olmuş. Havadaki küller nedeniyle, Catania hava alanı üç ay kapalı kalmış.

Okuduğuma göre, diğer yanardağlarda da olduğu gibi, her patlamada Etna’da yeni kraterler açılıyormuş. Şu anda kimi kaynaklara göre dört, kimine göre 5 aktif krateri var. Herhangi bir patlama ve lav akışından sonra, bölgedeki toprakta çalı veya ağaçların yetişebilmesi için 400 yıl geçmesi gerekiyormuş. Aynı yerde tarım yapılabilmesi için ise, 600-700 yıl. Bu kadar beklemeden sonra, bu topraklarda limon, kan portakal, elma, armut, Şam fıstığı (Sicilyalılar Şam fıstığını sadece tatlılarda değil, yemeklerde de harika bir şekilde kullanıyorlar), nar ve her türlü böğürtlen yetiştiriliyor. Ama tabii en önemli ürün, Etna şaraplarının hammaddesi, üzüm. Sicilya’nın doğusunda Etna şaraplarına doğal olarak daha çok rastlıyorsunuz. Ancak, yemek yediğimiz bazı restoranların sommelier‘inin (şarap uzmanı) uyardığı gibi, Etna menşeli şarapların tatları, kendi ifadeleri ile, biraz “mineralimsi”. Biz denemek için bir iki kere içtik. Adanın sunduğu daha güzel şaraplar var ama, siz de bir kere denemek isteyebilirsiniz. Belki de çok seversiniz.

UNESCO Dünya Mirası Listesinde yer alan Etna’ya tırmanabilir, rehber ile bir gününüzü dağda geçirebilirsiniz. Ben daha önce Vezüv Yanardağı‘na çıktığım için, fazla ilgimi çekmedi. Bir de, başka görmek istediğim yerler ağır bastı. Başta Taormina olmak üzere, doğu yakasındaki şehirlerin otellerinde bu konuda yardımcı oluyorlar.

Catania’ya indikten kısa bir süre sonra, kiraladığımız araba ile, Cefalù‘ya doğru yola çıktık. Catania’da yolculuğun ikinci haftasında iki gün kalmaya karar vermiştik. O nedenle, burayı gezmeyi sonraya bıraktık. Cefalù, Sicilya’nın kuzey sahilinde, 2020 yılı sayımına göre 14 binin biraz üstünde nüfusu olan, çok şirin bir yerleşim yeri. Catania’dan 245 Km. uzaklıkta. Normal şartlarda yaklaşık 3 saat sürmesi gereken yol, daha önce sözünü ettiğim sözde yol tamiratları nedeniyle kapatılan yollar ve navigasyonun bizi kuş uçmaz kervan geçmez yerlere sokması nedeniyle en az bir saat daha fazla sürdü. Eminim siz de zaman zaman navigasyonların bu tür azizliklerine uğramışsınızdır. Yeni ayak bastığımız bir ülkede, bilmediğimiz ve kötü yollarda gitmek çok hoş bir deneyim olmadı açıkçası. Sicilya’ya gidenlerin bu tür sürprizlere hazır olması gerektiğini belirtmek isterim. Bazı geçtiğimiz yerler, bizim Doğu Anadolu’dakileri çağrıştıran, son derece kıraç dağlarla kaplıydı. Sicilya’nın geri kalanı buralar gibi değil. Son derece yeşil, ormanlık, tarım arazileri ve bağlarla dolu yöreleri var.

Sizinle Cefalù’ya doğru yola koyulurken ben ara vererek, biraz Sicilya tarihini özetlemek istiyorum. Daha sonra gittiğimiz yerlerin özelliklerini daha iyi anlamanız için yararlı olacaktır. Yine bir yazı dizisi olarak düşündüğüm bu gezide gittiğimiz yerleri, sonraki yazılarımda ayrıntılı olarak size anlatmaya çalışacağım.

Yukarıda da belirttiğim gibi, Sicilya’nın tarihi çok ilginç. Özellikle Palermo ve Scopello civarındaki bazı mağaralar, adada yaşamın Neolitik Çağ‘dan beri var olduğuna kanıt olarak gösteriliyor. Bulgular, M.Ö. 8000-7000 arasında yaşam olduğuna işaret ediyor. Bu insanların, bir zamanlar İtalya ana karasına bitişik olan Sicilya’ya yürüyerek geldikleri söyleniyor. Günümüzde, köprü görevi gören bu kara parçası sular altında kalmış ve Messina Boğazı haline gelmiş. M.Ö. 2000 ile 1100 yılları arasına gelindiğinde adaya, Akdeniz’in farklı bölgelerinden göç etmiş, başlıca üç ayrı grup insan yerleşmiş bulunuyor. Sicani olarak adlandırılan grup, aşağı yukarı M.Ö. 2000-1600 arasında, batı İtalya’dan gelerek Sicilya’nın batı ve orta bölgelerine yerleşiyorlar. Bir diğer topluluk olan Elymian kavimi, adaya daha sonra gelerek Sicilya’nın kuzeybatı bölgesine yerleşiyorlar ve zaman içinde Sicanileri adanın ortasına doğru itiyorlar. Elymianların kökeni oldukça ilginç çünkü onların Anadolu‘dan (Kuzey Afrika üzerinden) geldiklerine inanılıyor. M.Ö. 1100 yılında Elymianlar yerleştikleri bölgede şehirler kurup, yerlerini sağlamlaştırıyorlar. Günümüzdeki Erice ve Segesta gibi yerlerin ilk yerleşenlerinin onlar olduğu düşünülüyor. Bu ilk halklardan üçüncüsü, Sicel veya Siculi topluluğu yaklaşık M.Ö. 1200-1000 arasında, batı İtalya’nın Liguria bölgesinden (Genoa‘nın da bir parçası olduğu, kuzeybatı İtalya’da bir bölge) Sicilya’ya gelip adanın doğusuna yerleşiyorlar.

Messina Boğazı
Karşı kıyıda görünen yerler İtalya’nın Calabria bölgesi

M.Ö. 1000 civarında, Fenikeli tüccarlar Sicilya’ya gelip gitmeye başlıyorlar. Fenikeliler, günümüzün Lübnan, güney Suriye ve İsrail’in kuzey kısmı olan bölgede şehir devletleri olarak yaşayan, Sami ırkından, denizci bir millet. M.Ö. 814 yılında Kuzey Afrika’da, daha sonra bir imparatorluğa dönüşecek olan Kartaca‘yı kuruyorlar. M.Ö. 8. ve 6. yüzyıllar arasında Sicilya’da önemli liman şehirleri kurmaya başlıyorlar. Günümüzün şehirlerinden Palermo (Panormos) ve Mozia (Motya) bunlardan bazıları. Palermo’da gezerken Fenikelilerin izlerine rastlamak mümkün. Antik Yunanlılar (bundan sonra Grekler olarak söz edeceğim) M.Ö. 800lerden itibaren doğu Sicilyaya gelmeye başladıklarında Fenikeliler adanın batı tarafında yaşamaya devam ediyorlar. Bu durum, kendi soylarından ama daha agresif olan Kartacalıların M.Ö. 6. yüzyıldan başlayarak, yavaş yavaş Fenikelilerin kurdukları şehirleri ele geçiremelerine kadar devam ediyor.

Palermo’daki Palazzo dei Normanni’nin (Kraliyet Sarayı) bodrumunda ortaya çıkarılan Fenikelilerden kalma kalıntılar

Grekler M.Ö. 735 yılından itibaren Sicilya’da koloniler kurmaya başlıyorlar. Bunlardan ilki, Taormina‘nın alt tarafındaki Naxos. Daha sonra batıya doğru yayılmaya başlıyorlar. Günümüzün Selinunte şehri batı Sicilya’daki bu erken Grek kolonilerinden birisi. Çeşitli kaynaklarda belirtildiğine göre, Sicilya’ya gelen Grekler, Troia Savaşı‘ndan itibaren birbirlerine düşen ana kara Yunanistan’daki site devletlerinden gelen insanlar. M.Ö. 500-280 arasında, Sicilya’daki Grek site devletlerinden Syracusae, günümüzün Siracusa‘sı, adanın en güçlü devleti haline geliyor. O kadar ki, Atina‘ya bile kafa tutmaya başlıyor. Siracusalı diktatör Dionysius I zamanında, M.Ö. 413 yılında, Atina ile yapılan deniz savaşında Atina kalıcı olarak yeniliyor. Bu sırada, Kartacalılar doğuda, Grekler batıda olmak üzere ada bölüşülüyor. Adanın yerli halkı da bu iki ana grubun içinde yavaş yavaş asimile oluyor. Greklerin Sicilya’ya en önemli katkılarından biri adaya zeytin ağacını ve şarap yapmak için üzümü getirmeleri sayılıyor.

Sicilya’ya gitmeden önce, bildiğimiz tüm Antik Yunanlı ünlülerin Yunanistan veya Anadolu topraklarında yaşadığını düşünmüşümdür. Oysa bu gezide, örneğin Archimedes‘in (Arşimet) (M.Ö. 287- 212) Siracusalı olduğunu öğrendim. Antik Çağ’ın büyük bilim insanı Archimedes yaptığı icatlarla Siracusa’ya büyük katkılarda bulunmuş. Kendisinden sonra yaşayan bilim insanlarının yazdığına göre, şehir Romalılar tarafından M.Ö. 213-211 arasında kuşatıldığı zaman, Archimedes büyük aynalar ve büyüteçler kullanarak düşman gemilerini yakmış. Buna karşın, Romalılar M.Ö. 211 yılında şehri ele geçirmeyi başarınca, Archimedes bir Romalı asker tarafından öldürülmüş.

Sicilya’da Greklerin hakimiyetine Romalılar son veriyor. Oysa, Greklerin genel olarak medeniyetleri en yüksek düzeyde iken, Romalılar oldukça ilkel şartlarda yaşıyorlar. Zamanla gelişerek, büyüdükçe Sicilya’ya da göz dikiyorlar ve önce Kartacalıları sonra Grekleri yenerek, burayı ilk eyaletleri haline getiriyorlar. Ancak halk, yaygın olarak Grekçe konuşmaya devam ediyor. Bu durum Orta Çağ’a kadar sürüyor. Romalılarda da elit sınıf Grekçe konuştuğu için bu yönetimsel olarak bir sorun yaratmıyor. Romalıların Sicilya’ya çok fazla bir katkısı olmadığı söyleniyor. Burayı daima gereksinim duydukları buğdayın üretim merkezi olarak görüyorlar. Büyük üretim çiftlikleri (latifundiya ya da latifundium) kurarak kölelerle, büyük ölçekte buğday, zeytin yağı ve şarap üretimi yaptırıyorlar.

Roma İmparatorluğu’nun batıda dağılmasından sonra Sicilya önce Cermen kavimlerinden Vandallar (M.S. 476’ya kadar), daha sonra Ostrogotlar tarafından yağmalanıyor ve kontrol altına alınıyor. Bu durum, 535 yılında Bizanslıların adayı fethetmelerine kadar sürüyor. Ravenna ile ilgili yazımda, bir zamanlar Roma İmparatorluğu’nun bir parçası olan Bizanslıların İtalya’ya geri dönüşlerini ve İstanbul’daki Aya Sofya‘yı yaptıran I. Justinianus‘un (482-565) orada da yaptırdığı sanat şahaserlerini yazmıştım. (Ravenna yazıma erişim için linki kullanabilirsiniz). Bizanslıların Sicilya’da hükümranlığı 300 yıl sürüyor ve burada da çok değerli sanat eserleri bırakıyorlar geriye.

Arapların, Sicilya’yı Bizanslılardan almadan uzun yıllar önce, adaya saldırılar düzenledikleri biliniyor. Bazı kaynaklar bunun, Hz Muhammet 632 yılında öldüktan 20 yıl sonra başladığını bile yazıyor. İlk seferlerin tarihi konusunda tartışmalar olsa da, saldırıların Arapların Kartaca’yı ele geçirdikten sonra arttığı ve 827 yılında tamamen zapt ettikleri biliniyor. Tunus üzerinden gelerek Sicilya’yı ele geçiren Arapların hükümranlığı 250 yıl devam ediyor. Ancak, adanın kültürü ve yaşamı üzerine etkileri günümüze kadar geliyor. Araplar Normanlar tarafından Sicilya’dan gönderildikten 200 yıl sonrasına kadar Arapça kullanılmaya devam ediyor. Daha da ilginci, Norman sarayında Arapça saray dili olarak kullanılıyor.

Sicilyalıların günümüzde Araplara ve kültürlerine karşı olan tavırları bizimki gibi değil. Adanın doğusundakiler köklerinin Grekler olduğunu nasıl söylüyorlarsa, batı tarafındakiler de Arap kökenlerini aynı gururla söylüyorlar. Sadece onlardan kalan veya sonraki yüzyıllarda Arap mimarisinin etkisi ile yapılan başka eserleri ön plana çıkarmakla kalmıyorlar, örneğin gittiğiniz bir restoranda bir yemeği açıklarken, yemek isimlerinin Arapçadan geldiğini değişik bir gururla söylüyorlar. Palermo’da bazı sokak isimlerinin Latin harflerinin dışında, Arap ve İbrani harfleri ile de yazıldığını gördüm. Bunun böyle olduğunu bir kitapta okumuştum. Karşıma da çıkması güzel bir sürpriz oldu.

Palermo’da bir sokak tabelası

Arapların adanın ekonomisini çok önemli ölçüde değiştirdikleri belirtiliyor. Öncelikle, Roma ve Bizans döneminden kalan büyük arazileri bölüp, Kuzey Afrika’dan getirdikleri göçmenlere dağıtıyorlar. Bu göçmenler zamanla Sicilyalılarla karışıyor. Yerli halka dik yamaçlarda taraça yöntemi ile tarım yapmayı öğretiyorlar. Ayrıca Sicilya’da bugün bile kullanıldığı belirtilen sulama sistemleri geliştiriyorlar. Kendilerinden önce sadece tahıla dayanan tarımı çeşitlendirerek portakal, limon, nar, Şam fıstığı, şeftali, pamuk, patlıcan, kayısı ve farklı zeytin türlerininin yetiştirilmesini başlatıyorlar.

Araplar Sicilya’da sadece 250 yıl kalmış olsalar da, bıraktıkları etki çok daha derin olmuş. Hala Sicilya’da bazı, şehir, köy, nehir ve soyadlarının Arapça kökenli olduğu, yüzyıllardır anlatılan masalların ve Sicilya’nın ünlü kukla tiyatrolarındaki bazı karakterlerin Arap folklöründe yer alanlarla aynı olduğu söyleniyor. Sonraki istilacılar, Arapların yaptığı gibi, kendi halklarını Sicilya’ya büyük göçlerle getirmemişler. Bu nedenle, Sicilyalılar o milletlerle aralarında bir kan bağı olduğunu düşünmezken, Grek kanı ile birlikte Arap kanı taşıdıklarına inanıyorlar. Araplar, sayıca daha fazla oldukları batı kesiminde bile bazı Grek yerleşim yerlerine otonomi verdikleri için, bu dönemde Grek kültürü de devam etmiş. Ayrıca, Yahudi grupların da Sicilya’ya yerleşmelerine izin verilmiş.

Sicilya’daki Arap yönetiminin varlığı hemen sona ermiyor. Adanın Normanlar tarafından tamamen ele geçirilmesi uzun bir mücadele ile oluyor. Kesin zaferden sonra bile, Sicilyalı Müslümanlar varlıklarını sürdürüyorlar. Sicilya’nın tamamen Hristiyanlaşması için birkaç yüzyıl daha geçmesi gerekiyor. Sonunda, İtalya’nın Puglia bölgesindeki, Lucera‘ya sürülüyorlar. Burada da 75 yıl kadar Müslüman bir topluluk olarak kaldıktan sonra ya Hristiyan olmaları için zorlanıyor ya da köle olarak satılıyorlar.

Normanların Sicilya’yı ele geçirmeleri, o sıralarda adayı yöneten üç Arap emirden birinin diğer ikisini yok etmek için Norman lejyonerlerden yardım istemesi ile oluyor. Bu dönemde Normanlar, İtalya’nın güneyini kontrol altında tutuyorlar. İtalya’ya daha önce gelme nedenleri, Roma’ya yaptıkları hac seferiyken, daha sonra güney İtalya’da kalarak güçleniyorlar. Arap emirlerden birinin isteği üzerine, 1061 yılında Sicilya’ya çıkan Normanlar bir süre sonra kendileri için savaşmayı tercih ediyorlar ama, adanın tam kontrolünü ancak 1094 yılında ele geçirebiliyorlar. Sicilya’da gezerken, 1190 yılına kadar süren Norman dönemine ait eserlere de sıklıkla rastlayacaksınız.

1194 yılında Sicilya, Cermen Hohenstaufen hanedanına geçiyor. Son Norman kralının kızı bu hanedandan Svabya Dükü, VI. Henry ile evleniyor. VI. Henri aynı zamanda Papa tarafından Kutsal Roma İmparatoru yapılıyor ve Palermo’da taç giyiyor. 72 yıl süren bu Alman yönetiminden sonra, 1266 yılında, yine Papa tarafından Fransız Anjou hanedanına mensup bir asil, I. Charles olarak Sicilya kralı yapılıyor. Sicilyalıların Fransızlara tepkisi çok sert oluyor. Birkaç kere isyan çıkıyor. Sicilyalılar hiç hoşlanmadıkları Fransızlardan kurtulmak için Aragon kralı III. Peter’ı yardıma çağırıyorlar. Bunun sonucunda, 575 yıl sürecek olan İspanyol hakimiyeti başlıyor. 1713-1720 arasında Sicilya, güneydoğu Fransa ve kuzey İtalya’yı elinde bulunduran Savoy hanedanına geçiyor. Bu dönem kısa oluyor çünkü Sicilya, Avusturyalılarla Sardinya için takas ediliyor. 1734 yılında bir başka İspanyol hanedan, Bourbonlar (Fransız Bourbon hanedanının alt kolu), yönetimi alıyorlar. 1848’de Bourbonlara karşı bir ayaklanma olsa da bastırılıyor. Palermo ve Messina yönetim tarafından bombalanıyor.

Sicilya’nın Bourbonlardan kurtuluşu 1860-1861 yıllarında, İtalya’yı kuzeyden başlayarak birleştiren General Giuseppe Garibaldi (1807-1882) sayesinde oluyor. 1861’de yapılan bir oylama ile Sicilyalılar İtalya ile birleşmek istediklerini ifade ediyorlar. Garibaldi birleşmiş İtalya’nın yönetimini, Savoy hanedanının başındaki Vittorio Emanuele II‘ye verince, Sicilya İtalya’nın bir parçası haline geliyor. Ancak, tarihte hiç bağımsız olmamış olan Sicilya’da isyanlar çıkmaya devam ediyor. Uzun bir mücadelenin sonunda, 1946 yılında Sicilya İtalya’nın beş özerk bölgesinden biri yapılıyor.

Sicilya’nın hem renkli hem de biraz karışık tarihini, fazla ayrıntya girmemeye özen göstererek, sizin için özetlemeye çalıştım. Sicilya’nın gerçekten tadına varabilmek için az da olsa bu tarihi bilmek gerektiğini düşünüyorum. Bir sonraki yazımdan başlayarak size gittiğimiz yerleri de tanıtmaya çalışacağım. Hatırlarsanız, Catania’dan Cefalù’ya doğru yola çıkmıştık…

Ulysses

Sizin de benzer bir listeniz var mı bilemiyorum ama, benim var. Aklım başımda olduğu süre içerisinde okumak istediğim kitapların bir listesi var. Bunlar edebiyat, tarih ve sanat alanlarında bazı köşebaşı sayılabilecek kitaplar genelde. Daha güncel kitapların yanında her sene bu listeden de bazı kitapları okumaya çalışırım. Pandemi döneminin benim için olumlu yanlarından biri söz konusu listeden hatırı sayılır sayıda kitap okuyabilmem oldu. Özellikle sokağa çıkma yasaklarının olduğu dönem benim için bu açıdan çok verimli geçti. Okuduğum kitaplardan birisi, yıllar önce alıp bir kenara koyduğum, birkaç kere okumayı düşünüp elime aldığım ama, türlü bahanelerle erteleyerek, daima etrafından dolandığım Ulysses idi.

Okumamış olanlar bile bilirler. Ulysses İngilizce yazılmış, gelmiş geçmiş en zor kitaplardan birisidir. Kimilerine göre en zorudur. Bazıları için tapılası bir baş yapıt, diğerleri için gereksiz yere, biraz da zorlama bir şekilde, okuyucuyu sıkıntıya sokan, yoran bir eserdir. Ulysses, kitap olarak ilk basıldığı 1922 yılında olduğu gibi, günümüzde de çokça tartışılıyor. Aralarında ünlü yazarların da bulunduğu bir kesime göre Ulysses’in şöhreti, hak ettiği seviyenin çok ötesine geçmiş. Buna karşın başkaları, kitabın İngiliz dili ve edebiyatının en devrimci ve önemli eseri olduğu görüşündeler. Öyle ki, H.G. Wells (1866-1946) Ulysses’i bitirdikten sonra kendisini “bir devrimi bastırmış gibi” hissetmiş. Benzer duygularla, zamanın bir eleştirmeni kitabı “edebi Bolşevizm” olarak tanımlamış. Öte yandan, bazı yazarlar da kitabı son derece zorlama, yapmacık ve sıkıcı bulmuşlar. Bunların arasında Virginia Woolf‘un da (1882-1941) olması oldukça ilginç çünkü kendisi de James Joyce (1882-1941) gibi bilinç akışı olarak adlandırılan yazım tekniğini kullanan bir yazar. Yazım tarzları teknik olarak benzer diyebiliriz ama, ayrıştıkları yönler de var. Bir edebiyat eleştirmeni ya da uzmanı değilim. Ama sade bir okuyucu olarak, Woolf’un bilinç akışını kullanmasını çok daha gerçekçi bulduğumu söyleyebilirim. Joyce’un ise bu konuda abartılı olduğunu düşünüyorum. Okurken, “Artık bu kadarı da olmaz. Bir insan yolda yürürken aynı anda bu kadar şeyi aklından geçiremez”, diye düşündüm sık sık. Kendi ifadesine göre, Virginia Woolf Ulysses’in ilk 2 ya da 3 bölümünü eğlenceli ve uyarıcı bulmuş, ilgiyle okumuş. Kendisine katılıyorum. Ancak, sonrasının sıkıcı, rahatsız edici ve hayal kırıklığına uğratan bir nitelikte olduğunu belirtmiş. Öyle ki, 200. sayfada uzun süren bir ara verdikten sonra, kitabı zorlukla tekrar eline alıp, okumuş. Ben Virginia Woolf gibi ara vermedim ama, bu noktada da kendisi ile aynı fikirdeyim.

Şimdi, “Madem bu kadar ızdırap veriyor, bu kitabı niye okumalıyız?” diye sorabilirsiniz tabii. Haklısınız. Bu soruyu ben de kendime Ulysses’i okuduğum 6 ay boyunca defalarca sordum. Belki, kitapları yarım bırakmamak gibi bir prensipten dolayı ya da karşıma çıkabilecek iyi bir şeyleri kaçırmamak düşüncesi ile olabilir. Kitabı bitireli neredeyse 5 ay olacak. Bu kez yine arada sırada, “Gerekli miydi?” diye soruyorum kendime. Haksızlık etmeyeyim. Çok eğlenceli bölümleri de var. Üstelik sadece o ünlü tuvalet sahnesi de değil. Evet, nedense hemen hemen herkes kitabın eğlenceli bölümlerine örnek olarak o tuvalet sahnesini veriyor. Hani o kitabın kahramanı Leopold Bloom‘un bahçedeki tuvalette, kendi ürettiği kokuların tepesinde, gazete okuma sahnesi. (Edinburgh‘da 1968 yılına kadar ev ve apartmanların tuvaletlerinin bahçede olduğunu öğrendikten sonra, Ulysses’in geçtiği 1904 yılında Dublin‘de tuvaletin dışarıda olması doğrusu beni hiç şaşırtmadı!) Oysa, kitaptaki tek eğlenceli bölüm bu değil. Başka bölümler de var. Ama işte, o birkaç bölüm için onca acıya değiyor mu, emin değilim. Benim Ulysses’i okurken sık sık kapıldığım duygu, James Joyce’un bu kitap ile edebiyat çevrelerinden, okuyuculardan, belki eleştirmenlerden, bir tür intikam aldığı oldu. Kendisinin de temenni ettiği gibi Ulysses, yazar öldükten çok sonra bile, edebiyatçıların ve eleştirmenlerin uzun yıllar çözmek için uğraştıkları bir kitap. Hala da uğraşmaktalar…

James Joyce çocukken (1888)
Kaynak: www.commons.wikimedia.org

James Joyce, 2 Şubat 1882 günü Dublin’de dünyaya gelmiş. Doğduğu dönemde, bir zamanlar varlıklı olan ailesinin serveti çoktan yoksulluğa doğru yavaş yavaş erimeye başlamış. 1898 yılında Kraliyet Üniversitesi’ne girmiş ancak 4 yıl sonra, tıp okumak üzere Paris’e gitmiş. Tıp yerine edebiyat ve yazarlığa ilgi duyması nedeniyle bu alanda eğitimini tamamlamamış. Paris’e gittikten bir yıl sonra, 1903 yılında, annesinin hastalığı nedeniyle Dublin’e geri dönmüş. 16 Haziran 1904 günü, daha sonra evleneceği, Nora Barnacle ile ilk olarak çıkmış. İkili aynı yılın ekim ayında Kıta Avrupası‘na taşınmışlar. 1912 yılına kadar olan süre zarfında sadece 3 kere İrlanda’ya gelmişler. Ondan sonra ise, bir daha ülkelerine hiç ayak basmamışlar. Joyce hayatının geri kalan kısmını İtalya, İsviçre ve Fransa‘da geçirmiş. Joyce ailesi 1915 yılına kadar Trieste‘de kalmış. Bu geçen 11 yıl içerisinde James Joyce bir yandan sağlık, bir yandan da parasal sorunlarla boğuşmuş. İki çocuktan sonra geçim sıkıntısı önemli bir problem olurken, gözlerinden de ciddi şekilde rahatsızlanmış. Yine de bu dönemde, Oda Müziği (Chamber Music-1907) başlığı altında topladığı şiirlerini ve Dublinliler (Dubliners-1914) ile Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi (A Portrait of the Artist as a Young Man-1916) isimli eserlerini yazmayı başarmış. Ayrıca, Temmuz 1915’te Zürih’e taşındığı zaman, Ulysses üzerinde çalışmaya da başlamış. Bundan sonraki 7 yıl boyunca Ulysses üzerine, önce Zürih’te sonra Paris’te, çalışmaya devam etmiş. 1917-1918 yıllarında eserin bir bölümü Little Review dergisinde tefrika halinde yayınlanmaya başlanmış ama, fazla müstehcen bulunduğu için, yasaklanmış ve ilgili sayılar toplatılmış. Bunun üzerine, Paris’teki Shakespeare and Company kitapevinin sahibi Sylvia Beach Ulysses’in tamamını basmayı teklif etmiş. Kitabın ilk kopyaları Joyce’un eline, 2 Şubat 1922 günü, 40. doğum gününde ulaşmış.

James Joyce ve Nora Barnacle, 27 yıl birlikte yaşadıktan sonra,
4 Temmuz 1931 yılında Londra‘da evlenmişler
Kaynak: www.commons.wikimedia.org

Ulysses’in, İngilizcenin ana dil olduğu bir ülke yerine, Paris’te basılmış olması, yasaklama ve toplatılma gibi engelleri ortadan kaldırsa da, eser üzerine tartışmalar hiç dinmemiş. Bu arada yazarı da, daha sonra edebiyatta Modernizm olarak isimlendirilecek olan yeni bir akımın lideri olarak görülmeye başlanmış. Joyce ise, bunlara hiç kulak asmadan, edebiyatın sınırlarını zorlamaya devam etmiş. Sonraki 16 senesini Finnegans Wake kitabının yazımına adamış. Zorluk açısından Ulysses’ten geri kalmadığı söylenen bu kitap 1939 yılında basıldığında, savaş korkusu tüm Avrupa’yı sarmış. Almanlar Fransa’yı işgal etmeye başladığında Joyce ailesi ile birlikte Paris’i terk etmiş. Önce Vichy’e, sonra da Zürih’e gitmiş. 13 Ocak 1941’de, geçirdiği bir mide ameliyatının ardından, hayatını kaybetmiş. Fluntern Mezarlığı‘nda toprağa verilmiş.

Joyce ve Sylvia Beach 1920’de Paris’teki
Shakespeare and Company kitapevinin önünde
Kaynak: The New Yorker, 5/3/2010

James Joyce’un Ulysses kitabını okumadan önce üç kitabın okunması gerektiği söylenir. Bunların başında tabii ki Homer‘in Odysseia destanı gelir. Zaten Ulysses, Odysseia destanının kahramanı, Ithaka kralı Odysseus’un Latince adıdır. Joyce da kitabını, Homer’in destanının olaylar örgüsü üzerine kurmuştur. Nasıl ki Odysseia destanında Troia Savaşı‘ndan sonra Odysseus’un on yıl süren eve dönüş maceraları anlatılır, Ulysses’de de Leopold Bloom’un, bir gün boyunca Dublin’de çeşitli yerlere gittikten sonra, eve dönüşüne tanık oluruz. İkinci kitap, Joyce’un Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, üçüncüsü ise William Shakespeare‘ın (?- 1616) Hamlet oyunudur. Ulysses, bütünüyle olmasa da, bazı yönlerden “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi”nin devamıdır. Shakespeare ve Hamlet’e ise, sayısız gönderme var. Ne var ki, benim durumumda da olduğu gibi, bu üç eseri okumuş olmak, işinizi hiç de öyle çok kolaylaştırmıyor…

Ben Ulysses’i, Oxford University Press yayınları tarafından basılmış olan, 1922 yılındaki metninin tıpkıbasımından okudum. Eserin kendisi 732 sayfa. Arkadaki açıklamalar 246 (ki fazlasıyla ihtiyaç duyuluyor), ön tarafta yayıncı tarafından hazırlanmış tanıtım bölümü 69 sayfa. Hepsi toplam 1047 sayfa. Ancak, gözünüzü korkutması gereken sayfa sayısı değil. Kitapseverler için sayfa sayısının önemi yoktur. Mesele metni çözebilmekte… Kitabın Türkçe çevirisini incelemedim. O nedenle arkadaki açıklamaların çevirilip çevrilmediğini ya da ne kadar çevirildiklerini bilemiyorum. Kitapta İrlanda tarihine, o günlerin güncel politik olaylarına, başta edebi eserler olmak üzere farklı sanat eserlerine o kadar çok gönderme var ki, arkadaki bu açıklamaları okumadan bir şey anlaşılması çoğu kez mümkün olmuyor. Öyle ki, zaman zaman kitabın kendisini bırakıp bu notlara dalmanız gerekebiliyor. Bunun dışında, Ulysses’i okumak için internette yararlanabileceğiniz birçok web sitesi de var. Arada onları da okumak zorunda kaldığım oldu.

James Joyce’un 1915 yılında Zürih’te fotoğrafçı
Alex Ehrenzweig tarafından çekilmiş fotoğrafı
Kaynak: www.commons.wikimedia.org

Türkçe çevirilerde olup olmadığını bilmiyorum ama, kitabın arkasında okurken izlenmesi gereken iki tane de şema var. Bunlar, Gilbert ve Linati Şemaları olarak adlandırılıyor. James Joyce, henüz eserini tamamlamadan okuyucuların çok zorlanacaklarını anlamış olsa gerek ki, kitabının ön okumasını yapan tanıdıkları için açıklayıcı şemalar hazırlamış. Örneğin, Linati şemasını arkadaşı Carlo Linati için, Gilbert şemasını da Stuart Gilbert için hazırlamış. İki şema arasında bazı farklar da var. Okuma sırasında bu şemalara da bakmak gerekiyor. En azından, hangi bölümün günün hangi saatinde geçtiğini veya Joyce’un özenle kamufle ettiği kimi çağrışımları anlamak açısından yararlı oluyor.

James Joyce’un 1918 yılında Zürih’te fotoğrafçı
Conrad Ruf tarafından çekilmiş fotoğrafı
Kaynak: www.commons.wikimedia.org

Yukarıda Ulysses’in bir gün içinde geçen olaylardan bahsettiğini belirtmiştim. O günün tarihi tam olarak 16 Haziran 1904. Hatırladınız mı, bilmem. Bu, James Joyce’un eşi Nora Barnacle ile ilk olarak çıktığı tarih. Kitapta geçen olayları bu tarihe koyarak yazar kendi özel yaşamına da bir göndermede bulunmuş. (Üstelik, tek gönderme de bu değil. “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi” kitabının kahramanı ve aynı zamanda Ulysses’in de karakterlerinden biri olan Stephen Dedalus ile Joyce’un yaşamı arasında da birçok paralellik var). Söz konusu tarihin ölümsüzleşmesi bu kadarla kalsa iyi. Bir yandan Ulysses ve James Joyce hayranlarının olası etkisi, ama belki daha da önemlisi, turizmcilerin akıllıca pazarlama taktikleri sonucu, 16 Haziran her yıl çeşitli aktivitelerle Dublin’de kutlanan bir anma günü haline gelmiş. James Joyce ve Ulysses üzerine bilimsel toplantılar, anma törenleri ve okuma seansları bir yana, sonraki yıllarda Bloomsday olarak adlandırılacak olan söz konusu tarih, günümüzde Dublin için büyük bir turizm faaliyeti haline gelmiş durumda. Ulysses’i okumuş ya da okumamış olsunlar, insanlar o gün Leopold Bloom’un Dublin’de izlediği rotayı izliyor, gittiği yerlere gidiyor ve hatta kitapta sözü edilen yemekleri (bolca sakatat olmak üzere) yiyorlar. Mekanlar ve Bloom’un izlediği yol hakkında Joyce çok titiz davranmış. Kitabın önündeki (ve ancak bir büyüteç aracılığı ile görülebilen) harita ile siz okurken de bu rotayı takip edebiliyorsunuz. Gün boyunca Leopold Bloom bir cenaze için mezarlığa, ilan bölümü için çalıştığı gazeteye, Türk hamamına, kütüphaneye, geneleve ve benzeri birkaç yere gider. Son olarak gideceği yer, Eccles Sokak 7 numaradaki evidir. Burada, soprano olan eşi Molly Bloom kendisini aldatmaktadır ve o bunun farkındadır.

Okumayı planlayanların zevkini bozmamak için Ulysses’in olaylar örgüsü hakkında daha fazla bilgi vermeyeceğim. Sadece kitabın kahramanı olan Leopold Bloom hakkında kısa bilgi vermekle yetineyim. Zira ben çeşitli bölüm ve sayfalara gizlenmiş bu bilgileri bir araya getirmek için epeyce zaman harcadım. Ulysses’in baş kahramanı Leopold Bloom 38 yaşında. Aslen bir Macar Yahudisi olan babası (Rudolf Virag), 27 Haziran 1886’da, Leopold Bloom 20 yaşında iken intihar etmiş. Annesi ise Katolik bir İrlandalı. Leopold da, eşi Molly ile evlenebilmek için Katolikliği seçmiş. Çiftin iki çocuğu olmuş. Kızları Milly bir gün önce (15 Haziran 1904 günü) 15 yaşına girmiş. Oğulları Rudy ise 10 yıl önce, henüz bebekken ölmüş. O zamandan beri eşi ile cinsel ilişkisi olmayan Leopold Bloom’un gündelik hayatta kaçamakları ve değişik fantezileri olmuş hep. Kendisi ilan işinden fazla para kazanmamaktadır. Zaman zaman eşine konserlerinde yardım eder. Bir subay kızı olan 33 yaşındaki eşi Molly, babasının görevi nedeniyle Cebelitarık’ta doğmuş ve büyümüş bir sopranodur. Leopold’u değişik erkeklerle aldatmaktadır. O gün de akşam üzeri, menajeri Blazes Boylan ile kendi evinde buluşacaktır. Bloom bunu bilir ve gün boyunca bunun üzerine düşünür.

Joyce, Ulysses’da her türlü edebi anlatım şeklini kullanmış. Kitap kimi zaman şiir, kimi zaman nesir veya tiyatro senaryosu formunda ilerliyor. Virginia Woolf’a göre Joyce, 19. yüzyıl İngiliz edebiyatının tüm anlatım tekniklerini yok ederek, kendince bunların gereksizliğini ortaya koymak istemiş. Woolf’un eleştirdiği bu durum, T.S. Eliot (1888-1965) için, İngilizcenin sadeleşmesi bağlamında, övülesi bir şey. Kitap boyunca, her bölümde tuhaflıklar devam ediyor. Bazı bölümlerde eşyalar konuşuyor. Hayal ile gerçek birbirine karışıyor. Bu bir şey değil. Daha da uçuk denemeleri var Joyce’un. Örneğin, (Joyce’un kendi ifadesine göre), yazar kitabın “Oxen of the Sun” başlıklı bölümünde, anne rahmindeki bir fetusun gelişimine paralel bir biçemsel gelişim izlemiş. Doğrusu, yazarın amacı bu olmuş olabilir ama, ben uzaktan yakından bir paralellik göremedim. Bazı bölümler bir fen kitabı kuruluğunda iken, sondan bir önceki bölüm soru cevap üzerine ilerliyor. Son bölüm, Penelope ise, sadece konunun değil, denemelerin de doruk noktası. Koca bölümde toplam 8 cümle var. Sadece birinci cümlede 2500 kelime var ve bu bölümde hiç bir noktalama işareti yok!

Tüm bu insana zaman zaman aşırı zorlama gibi gelen denemeler, Ulysses’i çoklukla kuru bir metin haline getiriyor. Öte yandan, bu konuda yazarın dürüst olduğu söylenebilir. Zira, Joyce’a göre aslında yaşam romantik değildir. Ona romantik bir tat katmaya çalışan ve sonunda da hayal kırıklığına uğrayan bizleriz.

Ulysses kitabının ufkumu hiç genişletmediğini de söylemek istemem. Bu haksızlık olur. Yazıyı bitirirken ilginç bulduğum birkaç noktadan da söz etmek isterim. Kitabın görünür metninde biz yabancı okuyucular için açık seçik olmasa da, açıklama ve notlardan anlıyoruz ki Ulysses’de İrlanda’nın uzun süren bağımsızlık mücadelesi sürecine çok fazla gönderme var. Bu konu üzerinde zaman harcarken, İrlanda Bağımsızlık Savaşı‘nın 21 Ocak 1919-11 Temmuz 1921 tarihleri arasında verildiğini öğrendim. Yani James Joyce Ulysses’i yazarken, bir yandan da ülkesinde İngilizlere karşı bir bağımsızlık savaşı veriliyordu. Üstelik bu mücadele savaştan çok önce başlamıştı. O sıralarda Anadolu‘da da destansı bir mücadele vardı. Kim bilir, belki İngilizlerin Anadolu’ya askeri olarak daha fazla yüklenmeyip, Yunanlıları savaşa sürmelerinin nedeni, o sırada İrlanda sorunu ile uğraşıyor olmalarından kaynaklanıyordu.

Benim için Ulysses’deki hoş sürpriz, beklemediğim kadar çok Türkiye’ye gönderme ve Türkçe kökenli kelime olması oldu. Kitapta yazıldıkları şekilde, yashmak (yaşmak), kismet (kısmet), odalisque (odalık) bunlardan bazıları. Leopold’un Türk hamamına gittiğinden zaten söz etmiştim. “Türk mezarlıklarındaki orospular” ifadesine Ulysses dışında bazı başka yabancı kitaplarda da rastlamıştım. O dönemlere özgü yaygın ve bilinen bir durum olsa gerek. Hazreti Muhammed’in kedisini uyandırmamak için cüppesinin bir kısmını kesmesi olayı da hoş bir şekilde kitapta yerini almış.

James Joyce’un Fluntern Mezarlığı‘ındaki anıtsal mezarı

Günümüzde çokça kullanılan bir ifade var: “Ignorance is bliss“. Kişiler ve belli durumlar için kinayeli olarak kullanılır: “Cehalet mutluluktur”. Ulysses sayesinde bu deyişin aslında, çokça kısaltılmış olarak, bir şiirden alındığını öğrendim. İngiliz şair ve akademisyen Thomas Gray‘in 1742 yılında yazdığı “Ode on a Distant Prospect of Eton College” (Eton Koleji’nin Uzak Geleceği İçin Kaside) isimli şiirinden alıntılanmış bu ifadenin aslı, “Where ignorance is bliss, ’tis folly to be wise” (Cehaletin mutluluk olduğu yerde, bilge olmak deliliktir).

Değişik yönlerden, benzersiz bir deneyim olan Ulysses’i okuma serüvenimden yazmak istediklerim bu kadar. Daha pek çok not almışım okurken ama, sanırım bu kadarı yeterli. Her okuma gibi, benimki de çok kişisel bir serüven oldu. Eminim ki, farklı birikim ve ilgi alanları olan okuyucuların izlenimleri ve görüşleri farklı olacaktır. Doğrusu, onları da merak ediyorum…

Yeniden (5): Barselona

Her gezinin aklımda, gönlümde ve anılarımda ayrı bir yeri var. Gittiğim her yer bende farklı izler bıraktı. Ama, doğal olarak, bazı yerler beni daha derinden etkiledi. Böylesi yerler bazı konuları daha çok merak etmeme yol açtı. Beni yeni zihinsel ve fiziksel serüvenlere taşıdı, yeni ufuklar açtı. 21-29 Mayıs 2018 tarihleri arasında gittiğimiz Barselona da benim için bu tür bir gezi olmuştu.

Barselona, gezginler için popüler bir şehir. Gezecek görecek çok yer, keyif alacak çok mekan var. Tekrar tekrar gitmeyi isteyebileceğiniz bir şehir. Adetimdir; gideceğim yerle ilgili önceden dersimi iyi çalışmaya, kaynak kitaplar okumaya çalışırım. Gidip gördükten sonra da, okuduklarımı ve edindiğim izlenimleri bir arada analiz eder, gerekiyorsa (ki çoğunlukla gerekir) bazı şeyleri tekrar araştırır, okurum. Bu süreç bana büyük keyif verir. Dört sene önce yaptığımız Barselona gezisi benim için bu açıdan son derece doyurucu olmuştu. Bunun sonucunda blogumda Barselona ile ilgili, beş ayrı yazıdan oluşan, bir yazı dizisi yayınlamıştım. Bu yazılara her zaman ilgi çok oldu. Halen de devam ediyor. Okumamış olanlar veya arada bazı bölümleri kaçıranlar için söz konusu yazıları yeniden yayınlıyorum. Her bir yazıya aşağıdaki linkler aracılığı ile ulaşabilirsiniz. Keyifli okumalar dilerim.

Barselona (1): Nasıl Olmuş da Gitmemişim Bunca Zaman?

Barselona (2): Modernista Akımının İzinde…

Barselona (3): Gaudi’nin İzinde…

Barselona (4): Romalıların İzinde…

Barselona (5): Mason Simgeleri ile Dopdolu Bir Şehir…

Yol Üstünde…

Haziran ayının son haftası tatil için güneye gittik ve çoğunlukla yaptığımız gibi, bayramdan önce eve döndük. Tatil yerlerindeki bayram kalabalıkları uzun bir süreden beri beni yoruyor. Mümkünse, o sıralar Ege ve Akdeniz kıyılarımızın çekim merkezlerinden uzak durmaya çalışıyoruz. Bir de, böyle zamanlarda oraları tatil süresi kısıtlı olan çalışan insanlara bırakmayı daha doğru buluyorum. İş dünyasının gittikçe zorlaşan çalışma şartlarında insanların her tatil fırsatını değerlendirmeye çalışması doğal.

Son yıllarda yaz tatiline giderken yol üzerinde bir ya da birkaç yerde kalmak da hoşuma gidiyor. Aslında bir günde gidilmeyecek uzaklıklar değil. Hele günümüzün yolları ve arabaları ile. Ama zaman derdi olmayınca, geze geze gitmek hem daha hoşuma gidiyor hem de daha uzun tatil yapmışız gibi geliyor bana. Yoksa geçmişte, günümüzün taşıtlarının konforu ile kıyaslanmayacak arabalarla ve son derece kötü yollarda 11-12 saat yol gitmişliğimiz çok oldu. Hatta gençliğimizde, sırtı yatmayan, kazık gibi tabir edilen sertlikte koltukları olan otobüslerle Bodrum’dan gece boyunca yolculuk yapıp, ertesi sabah doğrudan işe gittiğimiz de oldu. Her seferinde biraz hayret ve dudaklarımda bir gülümseme ile anımsıyorum o günleri. Ancak, şimdi hayatı daha yavaş yaşama, tadını çıkarma zamanı… Böyle yazdım diye içinden geçtiğimiz şu dönemde herkesin şu ya da bu şekilde yaşadığı sıkıntılara duyarsızım sanılmasın. Hiç de iç açıcı günlerden geçmiyoruz. Sadece bu konulara bu sayfalarda girmemeyi tercih ediyorum.

Arkas Sanat Urla

Bu kez güneye giderken Alaçatı’da kaldık. Yanlış anlaşılmasın. Alaçatı’nın şimdiki halini çok sevdiğimden dolayı değil. Sözde bilinçli bir turizm anlayışı ile yola çıkıp, kalabalıktan sokaklarında zorlukla yürünen, kafe ve restoranlarında insanların üst üste oturduğu bir yer halini aldığını görmek bana her seferinde acı veriyor. Benim anılarımdaki Alaçatı çok başka… 1977 yılında, köy meydanında tahta masa ve sandalyeler, tepemizde bir dizi rengarenk ampül. Her şey çok basit, derme çatma ama bir o kadar da güzel. Birlikte gittiğim İsveçli turistlere yerel bir folklor ekibinin biraz da çekingen bir şekilde yaptıkları halk oyunları gösterisi… Ben Alaçatı’ya her gittiğimde o günlerden bir iz arıyorum ama malesef hiçbir yer tanıdık değil artık. Her yer değişmiş, “modernleşmiş”, karakterini kaybetmiş. O havayı bulmak için şimdilerde Yunanistan’a ve Yunan Adaları’na gitmek gerekiyor. Yunanlıların dışında, İtalyanlar, İspanyollar ve daha birçok ülke yozlaşmadan, yerleşim yerlerinin eski dokusunu bozmadan en çağdaş hizmeti vermeyi başarıyorlar. Bizdeki durum için fazla söze gerek yok aslında. Durum meydanda. Alaçatı’da bu kez bir de turizm mevsiminde yapımı tamamlanmamış, toz toprak içinde sokaklar vardı. Bazı güvendiğimiz, oy verdiğimiz belediyeler maalesef seçmeni çantada keklik görme eğilimindeler. Bize düşen ise, kendi aramızda bu konuda söylenmek yerine, doğru mercilere eleştirilerimizi iletmek. Ben de öyle yaptım. Umarım, kısa zamanda gerekli çalışmalar yapılır. Neyse, bu konuyu da burada bırakalım en iyisi…

Arkas Sanat Urla
Zemin Kat

Alaçatı’da kalma nedenimiz çevrede görmek istediğimiz birkaç yer olmasından dolayı idi. Aslında bunun için Urla veya Çeşme’de de kalmak mümkündü ama, bizim tercihimiz bu yönde oldu. Benim için söz konusu yerlerin başında Urla’daki Arkas Sanat Urla geliyordu. Buraya gitmeyi epeydir istiyordum ama bir türlü denk gelmemişti. Pandemi nedeniyle ziyaret günlerinin azaltılmış olması ve randevu alma gerekliliği de son yıllarda planlama açısından önemli bir sorun oldu bizim için. Halen müze Salı, Perşembe ve Cumartesi günleri saat 11:00-17:00 arası gezilebiliyor ve gitmeden randevu almanız isteniyor. Giriş ücretsiz. Nihayet bu sene denk getirdik. İstanbul’dan yola çıkış saatimizi ayarlayıp, otele giriş bile yapmadan, doğrudan oraya gittik.

Ay Işığı (Mareşal Kapısı, Bruges)
Henri Eugène Augustin Le Sidaner (1862-1939)
Siyah Demlikli Natürmort
Georges Braque (1882-1963)

Lucien Arkas’ın sanat koleksiyonu ile ilk tanışmam, 13 Eylül-6 Kasım 2018 tarihleri arasında Tophane-i Amire’de açılan Post-Empresyonistler sergisi ile olmuştu. Hiç unutmuyorum, sergiyi hayranlıkla gezmiştim. Çok sayıda beğendiğim sanatçının eserlerini Türkiye’de görmekten çok mutlu olmuştum. O güne kadar, böylesi bir koleksiyonun ülkemizde var olduğundan bile haberim olmamıştı. Bir sonraki yıl, İzmir’deki Arkas Sanat Merkezinde, Picasso: Gösteri Sanatı sergisini ucundan yakalamıştık. O da muhteşem bir sergi idi. Serginin süresinin geçmiş olmasına rağmen, daha sonra burada o sergi hakkında bir yazı da yayınlamıştım. (Yazı için linke tıklayabilirsiniz. Sergiyi 3D ortamında gezmek isterseniz merkezin web sitesinden erişim sağlayabilirsiniz).

Montmartre‘daki Norvins Sokağı
Maurice Utrillo (1883-1955)
Hyères‘de Sokak
Maurice Utrillo (1883-1955)

Urla’daki Arkas Sanat Eylül 2020’de açılmış. Burada, Lucien Arkas’ın koleksiyonundan zengin bir seçki var. Zemin katta, tanınmış Avrupalı sanatçılar tarafından 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında yapılmış eserler sergileniyor. Bu zengin koleksiyondaki tabloların bir kısmını İstanbul’daki sergide görmüştüm. O sergide gördüğüm bazı eserler ise yoktu. Bunlardan biri Pierre-Auguste Renoir’ın (1841-1919) 1908 yılında yaptığı Madame Thurneyssen isimli tablosu idi. Koleksiyonun eserleri yurt içi ve yurt dışında değişik müzelere dönemsel olarak ödünç veriliyormuş. Göremediğimiz eserler de büyük olasılıkla bu sıralar başka yerlerde sergileniyorlardı.

Arkas Sanat Urla’da sergilenen Calais Burjuvaları
Auguste Rodin (1840-1917)
2012 yılında fotoğrafını çektiğim Stanford Üniversitesi’nin yerleşkesindeki Calais Burjuvaları
Fransa’nın Calais şehrindeki belediye binasının önünde bulunan Rodin’in Calais Burjuvaları isimli eseri. (Kaynak: www.wikipedia.org)
Calais belediye meclisinin siparişi ile yapılan eserin konusu Yüz Yıl Savaşları sırasında geçen bir olaya dayanıyor. 1346 yılında İngiltere Kralı III. Edward Fransızları Crécy Savaşı‘nda yendikten sonra Calais’yi kuşatır. Fransa Kralı VI. Philip Calais halkına her ne pahasına olursa olsun direnmelerini emreder. Ancak Philip, yaklaşık bir yıl süren kuşatmanın kaldırılmasını başaramaz. Açlığa mahkum olan Calais halkı sonunda teslim olmaya karar verir. III. Edward şehri bağışlamayı bir şartla kabul eder. Calais’nin altı tane ileri geleni boyunlarında idam ipleri ve şehrin anahtarları ile şehrin kale kapısından dışarı çıkacaktır. Eser, bu altı burjuvanın şehir kapısından çıkış anını canlandırmaktadır. Tarihçilere göre, idam edilmeleri beklenen bu kişiler, İngiltere kraliçesinin III. Edward’ı ikna etmesi üzerine, kurtulurlar. Kraliçe, idamların doğmamış çocuğuna uğursuzluk getireceğini söyleyerek infazları engellemeyi başarmıştır.

Arkas Sanat Urla’da çok sayıda Auguste Rodin (1840-1917) heykeli görmek sürpriz oldu. Bunlardan ilki, sizi zemin kata neredeyse girer girmez karşılayan, Les Bourgeois de Calais (Calais Burjuvaları) isimli eserin küçük boyutta yapılmış çalışması oluyor. Bu eserin büyük boy bir çalışmasını 2012 yılında Stanford Üniversitesi’nin yerleşkesinde görmüştüm. Eserin aslı, ya da ilk dökümü, Fransa’nın Calais şehrinde sergileniyor. Fransız yasalarına göre, bronz bir heykelin 12 adet orijinal dökümü yapılabiliyormuş. Calais Burjuvaları isimli eserin de dünyada 12 tane asıl dökümü var. Bunun dışında sayısız kopyası da yapılmış. Benim Stanford’da gördüğüm de bunlardan biri idi. Eser aslen, Calais belediyesi tarafından 1884 yılında sipariş verilmiş. 1889 yılında tamamlanmış. Eğer Paris’deki Rodin Müzesi’ni gezdiyseniz, sanatçının bir proje için ne kadar çok ve çeşitli boyutlarda taslak ve kalıp çalışması yaptığını hatırlarsınız. Rodin, Calais Burjuvaları isimli eser için de aynı şekilde çalışmış. Bittikten sonra eser önce bir parka, daha sonra Calais belediye binasının önüne yerleştirilmiş. Arkas Sanat Urla’da sergilenen küçük boy heykel grubu, 1887-1889 yılları arasında tasarlanmış ve Rodin öldükten çok sonra, 1940-1945 yılları arasında dökümü yapılmış.

Venüs
Katarina Vandekerkhove
Dinlenme (1911)
Alfred Boucher (1850-1934)

Zemin kattaki tablo ve heykeller arasında ilerlerken beni daha büyük bir sürprizin beklediğinden haberim yoktu. Doğrusu, burada Camille Claudel’in (1864-1943) heykelleri ile karşılaşmak beni daha da heyecanlandırdı. 1988 yılında çevrilen ve Isabelle Adjani ile Gérard Depardieu’nün oynadıkları o müthiş Camille Claudel filmini izledikten sonra yüreğim yanmıştı. O zamanlar kadınların heykeltraş olması kabul edilmediği için heba olan bir yetenek, kariyeri ailesi ve Rodin tarafından baltalanan bir sanatçı, Rodin’in hem asistanı hem sevgilisi olmuş ama iki anlamda da hak ettiği değeri görmemiş bir kadın. Üstüne üstlük bir de, ölene kadar, akıl hastanesinde geçirilmiş 30 yıl… 2013 yılında çevrilen ve Claudel’i Juliette Binoche’un oynadığı bir başka film, sanatçının akıl hastanesinde geçirdiği dönemden bir kesit veriyor. Ben bu filmi o zaman film festivalinde izlemiştim. Camille Claudel’in hayatı hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler için yazar Anne Delbée’nin kitabını da öneririm. Paris’teki Rodin Müzesi’nde Claudel’in en dokunaklı eserlerini de görmeniz mümkün.

Camille Claudel (1864-1943) atölyesinde çalışırken
Kaynak: www.wikipedia.org
Camille Claudel’in erkek kardeşi Paul Claudel 16 yaşında iken. Eser, 1886 yılında yapılmış. Diplomat ve şair olan Paul Claudel, ablasının akıl hastanesinde otuz yıl yalnızlık ve sefalet içinde yaşamasının nedeni olarak gösteriliyor.
Deniz Kızı/Flüt Çalan Kız (1900-1905)
Camille Claudel (1864-1943)

Arkas Sanat Urla’nın üst katında Rönesans döneminde yapılmış şahane goblen duvar halılarının yanında değerli Anadolu halıları, 16 ve 17. yüzyıllardan kalma zırhlar, miğferler ve silahlar sergileniyor. Bunların her biri ayrı bir sanat eseri niteliğinde. Camekanlı son bölümde ise, Antik Çağ’a ait önemli tapınakların maket replikaları ve tarihe geçmiş Roma imparatorlarının mermer büstleri bulunuyor.

Bu bölgede gidilebilecek ilginç bir diğer müze de KEY Museum. Burası, Türkiye’nin en kapsamlı klasik otomobil ve motosiklet müzesi olarak tanımlıyor kendisini. 2015 yılında Torbalı’da, 7000 metre kare alan üzerine kurulmuş. Müze koleksiyonu, iş insanları Murat ve Selim Özgörkey’in yıllardan beri süre gelen otomobil tutkularının bir devamı olarak oluşmuş. Burası sadece otomobil tutkunlarının değil, bir ulaşım aracı olarak otomobilin tarihini merak edenlerin de ilgisini çekecek bir yer. 1886 yılında üretilen ilk otomobil dahil olmak üzere, Mercedes, BMW, Cadillac, Porsche ve Ford gibi belli başlı markaların serüvenlerinin izinde bu gelişimi görmeniz mümkün. Müze, son derece güzel düzenlenmiş. 76 adet otomobil ve 40 motosikletin dışında, girişteki tarihi Shell benzin istasyonu düzenlemesi de çok güzel. Benzin istasyonu, 1900-1961 yılları arasında Shell istasyonlarında kullanılmış orijinal ekipmanların bir araya getirilmesi ile düzenlenmiş. Bunların dışında, 2000’den fazla değişik ölçeklerde model araba, 300’den fazla araba kaput amblemi ve otomobil temalı eşarplar sergileniyor. Müzenin bir diğer özelliği, sergilenen otomobillerin çok titiz ve kapsamlı bir restorasyondan geçiriliyor olmalarıymış. Öyle ki, en ufak vidasına kadar elden geçirilip yenilenerek, fabrikadan ilk çıktıkları hale getiriliyorlarmış.

KEY Museum
1886 yapımı Benz marka araba
1900-1961 yılları arasında Shell istasyonlarında kullanılmış orijinal ekipmanlarla düzenlenmiş benzin istasyonu

Key Museum, çok güzel düzenlenmiş. Biz gittiğimiz zaman, kapanmasına bir saat vardı ve ziyaretçisi epeyce çoktu. Gençler gezerken ne düşünüyorlar bilmiyorum ama, bizim yaş grubumuz için geçmişten çağırışım yapan epeyce model araba var. Zamanında özel ya da dolmuşa çevrilmiş olarak yaşantımıza girmiş, iz bırakmış bir sürü araba. Bakımlı ve pırıl pırıl olmaları onları daha da bir çekici yapıyor. İnsanın aklına, çocukken mahalledeki parmakla gösterilecek kadar az sayıda özel araba sahibinin pazar günleri arabalarını saatlerce özenle yıkayıp, güderi ile kurulamaları geliyor. Ha… Tabii, ben bir de içeri girer girmez anılarımdan silinmeyen kırmızı, spor bir MG marka arabanın peşine düştüm…

Çocukluğumda çok bindiğim MG spor arabadan da vardı müzede. Gerçi Yvette’inki gibi kırmızı değildi. Direksiyonu da sağda değil, sol taraftaydı ve modeli 1968 yerine 1960’tı ama beni mutlu etmeye yetti.

Key Museum ziyaretimizle, yine Torbalı’da bulunan Lucien Arkas Bağları’nın içindeki LA Mahzen restorana gitme planımızı birleştirdik. Pandemi nedeniyle bağ ve üretim tesisi gezisi yapmıyorlar ama, bağa bakan terasta yemek yemek gerçekten çok keyifli. Rezervasyon yapmak şart. Sanırım, geçerken yemek yemek neredeyse imkansız ya da son derece şanslı olmanız lazım çünkü, boş bir tek masa yoktu. Hafta sonu olmasının da etkisi olabilir. Bruschetta, peynir ve şarküteri tabağı eşliğinde içtiğimiz Consensus Red Blend (2018) güzel bir şaraptı. Consensus zaten uluslararası ödülleri bol bir şarap. Organik olması, harcanan emeği daha da takdir edilesi yapıyor. Tatlı ile birlikte içtiğimiz, tatlı şarabı (dessert wine) La Passito da kanımca başarılı idi. Bornova Misketi’nden yapılan La Passito, “Mevsim Meyveli Magnolia” tatlısı ile çok iyi gitti. Bu tür şarap türleri içinde İtalya’nın ünlü şarapları kadar çarpıcı olmasa da, düşünülmüş ve üretilmiş olmasını çok takdir ettim. (Tatlı veya çeşitli küflü peynir türleri ile birlikte, yemek üstüne içilen son derece güzel İtalyan tatlı şaraplarına örnek olarak iki sevdiğim şarabı verebilirim. Bunlar, Umbria bölgesinden Antinori Muffato Della Sala ve Veneto bölgesinden Recioto della Valpolicella Classico DOCG). Türkiye’de var olan daha tatlımsı şaraplar, yanlış bir şekilde, yemekle içilmeye çalışıldığı için genelde sevilmiyorlar. Doğrusu, gerçekten yemek ile de olmuyor bu şaraplar. İtiraf edeyim, benim için de durum bir zamanlar öyle idi. Ta ki, İtalya’nın çeşitli bölgelerinde gittiğimiz restoranların sommelier ve usta garsonları tarafından bilgilendirilip yönlendirilene kadar. Türkiye’de de bu tür bilgilendirme ve tanıtımların faydalı olacağını düşünüyorum.

Lucien Arkas Bağları
LA Mahzen Restaurant

Tatile giderken uğradığımız bir diğer yer, Menteşe, Muğla’daki Gara Guzu bira üretim tesisi idi. Önceden telefon ettik, “Buyrun, bekleriz” daveti üzerine, yolumuzu bir miktar uzatarak, gittik. Tesise gitmenizi değil ama, üretilen biralarını içmenizi bilmeyenlere öneririm. Ben şahsen, biracı bir insan değilim. Sıcak yaz günlerinde veya bazı ender durumlarda buz gibi bir bira hoşuma gider, o kadar. Ancak birkaç seneden beri, Gara Guzu’ya rastlarsam içiyorum. İsmi ve logosunun sevimliliği dışında, lezzet olarak farklı ve sıradan olmaması hoşuma gidiyor. Zaten kendilerini, “sürüden ayrı” olarak tanımlıyorlar.

Çeşit çeşit Guzular…

Gara Guzu, 2011 yılında küçük bir aile işletmesi olarak kurulmuş ve 2014 yılında üretime geçmiş. Türkiye’nin ilk ve lider craft yani butik bira üreticisi. Pancarlı bira gibi deneysel ürünleri var. Ayrıca, Jameson Irish Whiskey ile çok ilginç bir projeleri olmuş. İrlanda’da üretilen Gara Guzu bira, Jameson viski fıçılarında üç ay bekletilmiş. Meşeden yapılmış bu fıçılar daha sonra boşaltılmış ve aynı fıçılara viski konmuş, dört hafta bekletildikten sonra piyasaya sürülmüş. Gara Guzu’nun başlarda az çeşiti varken, bildiğim kadarı ile şimdi onun üzerinde farklı bira üretiyorlar. Ayrıca, Japonya, İngiltere, Kanada, Avusturalya, KKTC, Almanya, Fransa ve Avusturya’ya hem fıçı hem şişelenmiş olarak ihracat yapıyorlar. İstanbul’da her yerde karşınıza çıkmıyor. Bazı kaliteli publarda bulunabiliyor. Bunlardan biri, İngilizce blogumda (mybeautifulistanbul.com) bahsettiğim, Beyoğlu’ndaki DAB Pub Pera. Bulduğunuz yerde bir deneyin derim. Son olarak içtiğim Red Ale’i çok güzeldi.

Gara Guzu ve Jameson Irish Whiskey iş birliği ile üretilen özel seri viski. Kaynak:www.meleklerinpayi.com

Şimdi, bu kadar bilgi verdikten ve övdükten sonra, gelelim işletme ziyaretine. Doğrusu, birkaç saatlik bir yoldan sonra, Gara Guzu’nun üretim yerini çok daha farklı düşünüyorduk. Web sayfasındaki fotoğraflar ve biraz da hayal gücümüz nedeniyle, soğuk biralarımızı yudumlarken dinlenebileceğimiz bir yer özlemiyle gittik. Sonuç o açıdan epeyce hüsran oldu. Bir kere tesis Menteşe sanayi sitesinin içinde. Sitenin yolları toz toprak içinde. İşin bu kısmına Gara Guzu pek bir müdahalede bulunamıyor belki ama, tesisin içi de tam bir keşmekeşti. Karmakarışık ve düzensiz. Ortamın tesis fotoğrafları ile ilgisi yok. Bu geçici, bazı nedenlerden ötürü o döneme özgü bir durum muydu, bilemiyorum. Neyse ki, orada bizimle ilgilenen yetkili kişi çok candan ve bilgi vermekten yüksünmeyen birisi idi. Üretim bölümünde kısa bir geziden sonra, farklı biralarından aldık ve yolumuza devam ettik.

Gara Guzu üretim bölümü

Sekiz günlük bir deniz, güneş ve yan gelip yatma tatilinden sonra eve dönüş yoluna çıktık. Geçen sene yaptığımız gibi yine kahvaltımızı Bafa Gölü’nün kenarında yapmaya karar verdik. Bodrum’dan yaklaşık bir buçuk saat uzaklıktaki Bafa Gölü’nün kenarında birkaç kahvaltı yeri var. Gölün kenarında kahvaltı yapmak hoş oluyor. Biz iki seferdir Yalı Restaurant’a gidiyoruz ancak, açıkçası bir daha gideceğimi sanmıyorum. Gözüme çok daha iyi olabilecek yerler çarptı bir dahaki sefer için.

Bafa Gölü

Bu sene, kahvaltı yapmanın dışında, Bafa Gölü molasını bir başka şekilde daha değerlendirmeye karar vermiştik. Gölün kıyısındaki antik Herakleia kentini görmeyi uzun zamandan beri istiyordum. Kentin tabelasını Milas-Söke kara yolunun üzerinde görebiliyorsunuz. Ana yoldan sapınca, dokuz kilometre gitmeniz gerekiyor. Biz önce kahvaltı yapmak istediğimiz için başta sapmadan devam edip, kahvaltıdan sonra söz konusu sapağa geri döndük. Sık sık belirttiğim gibi, sıcak havada antik yerleri gezmek epeyce zor. Hiç önermem ama, zaman zaman insan mecbur kalabiliyor. Ancak, benim için sıcağın yanında bir de aç gezmek neredeyse imkansız olduğu için bu yola baş vurduk. Oysa, Herakleia yakınında da kahvaltı seçenekleri varmış. Sonradan gördük bunları tabii. Üstelik, tabelalarda belirtildiğine göre, bazılarından sandal kiralamanız da mümkün.

Herakleia yolunda ilginç kaya oluşumları ve
arkada Latmos (Beşparmak) Dağı

Herakleia, antik çağda adı Latmos olan Beşparmak Dağı’nın dibinde konumlanmış bir kent. Şu anda Kapıkırı köyü ile iç içe. Köy kentin üzerine kurulmuş. O nedenle, tarihi yapılar evlerin arasında kalmış. Mümkün olduğunca ortaya çıkarılmaya çalışılmış. İlerde belki Apollon Smintheion’da olduğu gibi, bazı köy evlerinin yıkılması gerekebilir. Bölge, jeolojik olarak 500 milyon yıllık bir geçmişe sahipmiş. Çevredeki taş yapısı ve milyonlarca yıllık doğal aşınma ile ortaya çıkan kaya formları büyüleyici. Uzun yıllar önce, henüz günümüzün yeni yolları yapılmadan, Çan’a giden karayolu boyunca da benzer kaya oluşumlarını görmüş ve hayret etmiştim. Dev boyutlardaki kayalar, sanki dağların tepesindeki mitolojik tanrılar tarafından gökten aşağıya boşaltılmış gibi, birbirlerinin üzerine yığılmışlar, insan eliyle yapılamayacak, inanılmaz görüntüler oluşturmuşlardı. Bir de üstüne üstlük, bunların arasından yabani zeytin ağaçları fışkırmıştı. Çok güzeldi. Bir gün, uygun bir vakitte, paralı yollar yerine, bu eski yoldan gidip aynı oluşumları görmek isterim. İşte, Herakleia yolundaki kaya oluşumları da bana, daha küçük ölçekte, o yolu anımsattı.

Üstte, Latmos Dağı’ndaki mağaralarda
bulunan Neolitik döneme ait resimler.
Altta, kilise olarak kullanılan mağaralardaki duvar resimleri.
Kaynak: Herakleia antik kenti açıklama panoları

1375 metre yüksekliği olan Latmos Dağı, çok eski çağlardan beri kutsal olarak kabul edilmiş. Önceleri, Anadolu’ya özgü Fırtına Tanrısı ile yine yerli bir Dağ Tanrısı’na tapınma mekanı olarak ilgi merkezi olmuş. Daha sonra Hititler, Fırtına Tanrısı’nın yerine kendi tanrıları Tarhunt’u koymuşlar. Antik dönemde onun yerini Zeus almış. Orta Çağ döneminde bile burası kutsallığını korumuş. Çevrede birçok kilise ve manastır yapılmış.

Herakleia’nın çevresindeki surların M.Ö. 287 yılında yapıldıkları tahmin ediliyor. Başta 65 kulesi ve 6,5 kilometre uzunluğu olan surlar, zaman içinde yapılan değişikliklerle 4,5 kilometreye inmiş.

Latmos’un kültürel geçmişinin 8000 yıllık olduğu belirtiliyor. Bunun kanıtı olarak ise, özellikle dağın tepeye yakın kısımlarındaki mağaralarda bulunan, Neolitik döneme ait ve M.Ö. 6000-5000 yıllarına tarihlenmiş, 170 farklı duvar resmi gösteriliyor. Biz buralara çıkamadık. Köy sakinleri bunun epeyce zor olduğunu söylediler. Sanırım, hele sıcakta hiç akıllıca bir çaba olmazdı. Eğer böyle bir şey yapılacaksa, sabah çok erken, dağa tırmanmak için donanımlı bir şekilde yola koyulmakta yarar var. O nedenle, söz konusu resimlerin açıklama tabelalarındaki fotoğraflarına bakmakla yetindik. Yukarıda belirttiğim gibi, Latmos Dağı’nın kutsal olduğu inancı çok sonraları bile devam etmiş. Örneğin, M.S. 10. yüzyılda bile, kuraklığa çare olarak yağmur duaları için buraya gelinirmiş. Doğu Roma döneminde dağ Latros adını almış ve bölgede manastırlar yapılmaya başlanmış. İlk olarak M.S. 7. yüzyılda Sina’daki Müslüman fetihlerinden kaçan keşişler tarafından kurulan bu manastırlar giderek artmış ve 1222 yılına gelindiğinde 11’e ulaşmış. Ancak, 13. yüzyıl sonundan itibaren başlayan Türk saldırıları sonucu, 14. yüzyılda bu manastırlar yavaş yavaş terk edilmişler.

Herakleia mezarlığındaki (necropolis) mezarlar görülmeye değer. Kayalara oyulmuş mezarların üstüne ayrı bir kapak örtülmüş. Mezarların bir kısmı günümüzde gölün içinde kalmış.

Herakleia’ya henüz yaklaşmadan, yol kenarındaki bazı kayalıkların tepesinde sur ve burç kalıntıları görmeye başlıyorsunuz. Köyün içine yerleştirilmiş çeşitli tabelalar sizi kentin belli başlı noktalarına yönlendiriyor. Bunlardan ilki Göl Kalesi olarak tabir edilen yapı. Biz ne tarafa park edeceğimize karar vermeye çalışırken, gölgeye sığınıp yanyana oturmuş köyün kadınlarından birisi ayağa kalkarak bizi bir gölgeye yönlendirdi. Ne tarafa yürüyeceğimizi tarif etti. İçlerinde en girgin olanın o olduğu belliydi. Nitekim, daha sonra, ondan bir kolye satın aldım. Gölden çıkmış kabuklu hayvanların kabuklarından yapılmış kolyeler satıyordu. Yanındaki daha çekingen olandan da çevresi oyalı bir bandana aldım. Hepsi kendilerinden bir şeyler almamı istiyordu ama genelde aynı şeyleri sattıkları için bu kadarla yetindim. Yerel insanlara yardım olsun diye bu tür alış verişler yapmaya çalışıyorum. Aklıma Küba’da, çevredeki yabani bitkilerden topladığı tohumlarla yaptığı kolyeleri satan o güzel gözlü kadın geldi. Saatlerini harcayarak yaptığı o kolyelerin on tanelik demetini 1 CUC’e (1 dolar) satıyordu…

Göl Kalesi
Kale, 1071 Malazgirt Savaşı sonrası Anadolu topraklarına artan Türk saldırıları nedeniyle, 12.yy. sonu ile 13. yy. başı arasındaki
dönemde Bizanslılar tarafından yapılmış.
2021 yılında yapılan kazılar
sırasında kalede bir şapel bulunmuş

Herakleia’nın M.Ö. 300 civarında, Büyük İskender’in dev imparatorluğu bölünürken, Karia’nın bir bölümünde yönetimi ele geçiren Makedonyalı komutan Pleistarkhos tarafından kurulduğu düşünülüyor. Kendisi, Latmos ve Pidasa kentlerinde yaşayan halkı birleştirerek, birkaç yüz metre batıda kendi kurduğu Herakleia’ya yerleşmeye zorlamış. O zamanlar kent, bugünkü gibi göl kenarında değil, deniz kenarında, Latmos Körfezi’nde imiş. Körfez zamanla Menderes ırmağının getirdiği alüvyonlarla dolmuş ve M.Ö. 1. yüzyılda denizle bağı koparak göl haline gelmiş. Herakleia, deniz kenarında olduğu zamanlarda, özellikle Karia’nın iç bölgelerine uzanan yolun başında olması nedeniyle, çok önemli bir liman kenti imiş. Kent, Pleistarkhos’un ölümünden sonra, Büyük İskender’in yine Makedonyalı iki komutanı tarafından kurulan ve onların isimleri ile anılan Seleukoslar ve Ptolemaioslar arasında birkaç kez el değiştirmiş. M.Ö. 190 yılında, Romalıların Magnesia’da Seleukoslar’ın kralı III. Antiokhus’u yenmesi üzerine Herakleia bağımsızlık statüsüne kavuşmuş. Bu durum kente oldukça büyük bir refah getirmiş. Kente agora, bouleuterion ve tiyatro gibi pek çok yapı bu dönemde yapılmış. M.Ö. 129 yılında kent, Roma’nın Asya Eyaleti’ne bağlanınca, bağımsızlığını kaybetmiş. Roma döneminde, su tesisatı ve hamam dışında kayda değer pek bir yapı inşa edilmediği için Herakleia Helenistik kent dokusunu korumuş. Kent bir süre sonra eski önemini yitirmiş. Ancak, Doğu Roma döneminde yapılan Latmos Dağı’ndaki manastırlar ve Kapıkırı Adası’ndaki manastır nedeniyle bölgenin ruhani merkezi olmaya devam etmiş. Helenistik surların üzerine yapılan Göl Kalesi de bu dönemde inşa edilmiş. M.S. 14. yüzyıl başlarında, Türklerin hakimiyeti nedeniyle bölge terk edilmiş. 18. yüzyıldan itibaren Türkler buraya yerleşmişler ve adını Kapıkırı olarak değiştirmişler.

Herakleia antik kenti ilk olarak 1764-1765 yıllarında Richard Chandler tarafından keşfedilmiş. Ancak, Chandler gördüğü kalıntıları yanlışlıkla Myus kenti sanmış ve bu şekilde kayda almış. İlk bilimsel çalışmalar 20. yüzyılın başında Alman Theodor Wiegand tarafından yapılmış. Uzun bir aradan sonra, 1974 yılında bir başka Alman arkeolog, Anneliese Peschlow-Bindokat tarafından bölgede yüzey araştırmaları yapılmış. 2021 yılında başlanan arkeolojik kazıları ise halen Milas Müzesi ve Selçuk Üniversitesi yürütüyor. Sıcakta gezerken, Athena Tapınağı’nın yakınındaki kazı evinin önünden de geçtik. Güne çok erken başlayan ve muhtemelen sıcak nedeniyle çalışmayı bırakan ya da ara veren arkeologlar gölgede hem konuşuyor hem dinleniyorlardı. Belki de günün bulguları üzerine tartışıyorlardı.

Agora
Athena Latmia Tapınağı
Herakleia’nın koruyucusu tanrıça Athena’ya adanmış kutsal alanın M.Ö. 3. yy.da yapıldığı tahmin ediliyor

Bir yandan aşırı sıcak (güneşin en tepede olduğu saatlerdi) bir yandan da bir sonraki durağımız olan Foça‘ya geç kalmamak için, adını Yunan mitolojisinde Herakles, Roma mitolojisinde Herkül olarak bilinen tanrıdan almış olan bu kentte ancak bir buçuk saat kalabildik. Bir dahaki sefer kahvaltımızı burada yapmaya, sandal kiralayarak üstünde manastır ve kiliseler olan adaların yakınına gitmeye ve antik kentin gezme fırsatı bulamadığımız yerlerini görmeye karar verdik.

Athena Tapınağı’ndan muhteşem manzara

Evet, bu sene de biz dönüş yolunda yine iki gece Foça’da ve tabii ki Hotel Lola 38’de kaldık. Yine Fokai Restaurant’ın leziz mezeleri, ara sıcakları ve balıklarından yedik. Ve… Tabii ki, ünlü Nazmi Usta’nın dondurmasından yedik. Foça ve kaldığımız şahane küçük otel hakkında daha önce ayrıntılı bir yazı yazmıştım. Okumamış olanlar ve arzu edenler için yazının linkini buraya bırakıyorum.

Güzel bir yaz olsun herkese…

Tanrıların Savaştığı Kent Troia: Çanakkale (4)

Çanakkale, Türkiye‘de en çok antik kent bulunan illerimizden biri. Sayısının 200’den fazla olduğu belirtilen bu antik kentlerin yüzey araştırmaları ve kazıları ağırlıklı olarak Çanakkale 18 Mart Üniversitesi‘nin öğretim üyeleri ve öğrencileri tarafından yürütülüyor. Coğrafi konum olarak çok stratejik bir noktada olması nedeniyle, antik alanların bu kadar çok olması aslında insanı şaşırtmamalı. İstanbul gibi, tarihin değişik zamanlarında iki kıta arasında her iki yöne doğru geçmek isteyen herkes (Yunanlılar, Persler, Makedonlar, Romalılar, Araplar) buralara gelmiş ve iz bırakmış. 1915 yılında Müttefik Kuvvetler tarafından yapılan son deneme ise, onlar için bir hezimet, bizim için destansı bir direniş ile tarihe geçmiş. Uzmanlar, Çanakkale Savaşları’nın geçtiği alanların da aslında arkeolojik kalıntılarla dolu olduklarını belirtiyorlar. Ne acıdır ki, savaş sırasında Fransız Kuvvetleri buralarda savaşırken bir yandan da kazılar yapmışlar. Özellikle, günümüzde Çanakkale Şehitler Abidesi‘nin bulunduğu yerdeki Elaeus antik kentinin mezarlık alanında (nekropol) yaptıkları kazılar sonucunda burayı talan etmişler. Elaus’tan götürülen beş lahit, mücevherler, çanak çömlek ve diğer farklı objeler günümüzde Paris‘teki Louvre Müzesi‘nde sergileniyorlar. Kentin büyük bölümü savaş sırasında top atışleri nedeniyle tahrip olmuş. Günümüzde, kentin sadece sınırları ve sur duvarları tesbit edilebilmiş.

Homeros
Troia Müzesi

Bildiğiniz gibi, tarihte en az 1915 Çanakkale Savaşları kadar ünlü bir diğer savaş da yine bu topraklarda yapılmış. Sözünü ettiğim yer elbette Troia. Antik Çağ’da şüphesiz, günümüzde bilmediğimiz ya da üstünde durmadığımız, daha pek çok savaş olmuştur. Onların hiçbiri, Troia Savaşı kadar evrensel bir tanınırlığa ulaşmamıştır. Arkeoloji ve tarihle uzaktan yakından ilgisi olmayanlar bile tahta atın hikayesini bilirler. İnsanlığın, bu tanınırlığı borçlu olduğu kişi, büyük ozan Homeros‘tur. Eğer Homeros bu savaşı yaklaşık 500 yıl sonra dizelere dökmemiş olsaydı, büyük olasılıkla Troia Savaşı da sadece antik dönemin diğer birçok savaşı kadar ilgimizi çekecekti. Homeros, ünlü İlyada adlı eserinde, on yıl süren bu savaşın son yılında geçen elli bir günü bize sunar. Ama, geriye dönüşlerle savaşın çıkış noktasını ve gelişen olayları da öğreniriz. Öte yandan İlyada, olayların sadece kuru kuru anlatıldığı bir eser değildir. Edebi olarak son derece güzel, kimi yerlerde dokunaklı kimi yerlerde son derece heyecanlı anlatımlar vardır. İlyada’yı okuyanlar bilirler. Özellikle, gerek kahramanların birebir dövüşleri gerekse genel savaş sahneleri son derece canlı bir şekilde anlatılmıştır. Ben okurken çok heyecanlandığımı hatırlıyorum.

Polyksena Lahdi (M.Ö. 520-500)
Troia Müzesi

Troia Savaşları denince herkesin ilk aklına gelen tahta at öyküsü, İlyada’da değil, Odysseia‘da anlatılır. Homeros, İlyada’yı Troialı Prens Hektor‘un cenaze töreni ile bitirir. Tahta at hilesini ve savaşın sonunu Odysseia‘daki anlatımla öğreniriz. Bu ikinci kitap aslında, Odisseus‘un savaştan sonra, kralı olduğu vatanı İthaka‘ya dönmeye çalışırken başından geçenleri anlatır. Odisseus, Troialılara karşı savaşta yer almış Aka (Yunan) krallarından biridir. Esasen, savaşın sona ermesinde de rolü büyük olmuştur çünkü, tahta at fikri onundur. Odisseus’un türlü maceralarla dolu eve dönüş yolculuğu da on sene sürer. Ama ozan, bir geri dönüşle, Troia Savaşı’nın sonunu da bize söyler. Bazı tarihçilere göre, Troia atı tarihte hiç var olmamış, Homeros tarafından, tanrı Poseidon‘un simgesi olan at için bir metafor olarak kullanılmıştır. Poseidon, denizler tanrısı olmanın yanında, aynı zamanda depremler tanrısıdır da ve at, Akaların deprem nedeniyle yıkılan sur duvarları sayesinde Troia’yı ele geçirmelerini temsil etmektedir.

Polyksena Lahdinin bir yüzünde yer alan, Troia Kralı Priamos’un ve Kraliçe Hekabe’nin küçük kızları Polyksena’nın kurban edilme sahnesi

Homeros’un Troia Savaşı anlatımında sadece insanlar değil, tanrılar da taraf tutar ve savaşırlar. Zaman zaman insan şekline bürünür ve aşk, nefret, gurur, kıskançlık gibi insani duygulara kapılırlar. Savaşın bizzat çıkışı da böyle değil midir? Troia kralı Priam‘ın oğlu olan Paris‘in Afrodit‘i üç tanrıça arasında en güzel seçmesi ile başlamamış mıdır bütün olaylar? Kendilerini aşağılanmış hisseden Hera ve Athena o kadar kızmışlardır ki, Akaların tarafını tutmuşlardır. Üstelik Athena, kuruluşundan beri Troia şehrinin koruyucusudur ve burada kendisine adanmış bir tapınak bulunmaktadır. Tanrılar arasında Afrodit ve Apollon savaşın başından sonuna kadar Troialıların yanında kalmışlardır.

Günümüzde savaşların çıkış nedenlerini tabii ki tanrıların gazabına dayandırmıyoruz. Troia Savaşı da büyük olasılıkla, Troia’nın zenginliğinden gözleri kamaşan ve bu verimli toprakları ele geçirmek isteyen Yunan halklarının (Akaların) buraları ele geçirme savaşıdır. Ancak, savaş çetin olmuştur. Kent duvarları o kadar sağlamdır ki, Troia’yı ancak bir hile (veya deprem) ile ele geçirebilmişlerdir.

Troia ya da Troya, isim açısından halen süren tartışmaların konusu. Son zamanlarda toplum içinde veya sosyal medyada, eskiden alışkın olduğumuz şekilde, Truva demeye görün… Eleştiriler gecikmeyecektir. Çocuklukta öğrendiğimiz, zamanın tüm turistik tabela ve broşürlerinde geçen Truva ismi, antik kentin Fransızca ismi olan Troie‘den Türkçeye geçmiş. Ancak daha sonra, aralarında Azra Erhat‘ın da bulunduğu uzmanlar, kentin Yunancada Troia olarak geçtiğini ve bu şekilde anılması gerektiğini belirtmişler. Aynı kelimenin Türkçe okunuşu olarak Troya da kullanılmaktadır. Tarihte Troia’nın adı daha da çok çeşitlilik göstermiş. Kentten Yunanca, Troia’nın dışında, Ilion; Latince Ilium; Hititçe Wilusa ya da Truwisa olarak da söz edilmiş.

Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann (1942-2005)
Kaynak: www.troiavakfi.com

Troia (Troya) antik kenti 1998 yılından beri UNESCO Dünya Mirası Listesi‘nde bulunuyor. Bunun gerçekleşmesi için, Troia’da 25 yıl boyunca çalışmalar yürüten, Tübingen Üniversitesi‘nden Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann‘nın (1942-2005) çok büyük çaba gösterdiği belirtiliyor. Bir Anadolu ve Troia aşığı olan Prof. Korfmann 1981 yılında başladığı yüzey araştırmalarının ardından, 1988-2005 yılları arasında hem Troia’da hem de Troas bölgesinde (günümüzün Biga Yarımadası) yaptığı kazılarla bölge arkeolojisine çok büyük katkılar yapmış. Ayrıca, Troia çevresinin korunması için bu bölgenin Tarihi Troya Milli Parkı yapılmasına ön ayak olmuş.

Manfred Osman Korfmann Kütüphanesi
Çanakkale şehir merkezinde bulunan kütüphane, 19. yy. sonunda Surp Kevork Ermeni Kilisesi’nin Sübyan Okulu olarak yapılmış binada hizmet veriyor. Bina belediye tarafından satın alınarak, restore ettirilmiş ve vakfa tahsis edilmiş. Kütüphane 2007 yılında açılmış.
Kaynak: www.troiavakfi.com

Çok iyi Türkçe konuşan ve çalışmaları sırasında civardaki köylülerle çok iyi ilişkiler kuran Profesör Korfmann, Türk vatandaşlığı da alarak adına Osman’ı da eklemiş. Genç yaştaki ölümünün ardından, ailesi binlerce kitap, makale ve basılı eserlerini kendi kurduğu Çanakkale Tübingen Troia Vakfı‘na bağışlamış. Şimdi öğrenciler, akademisyenler ve arkeoloji meraklıları, vakfın Çanakkale’nin merkezindeki kütüphanesinden yararlanıyorlar.

Troia Müzesi

Korfmann’nın en büyük hayali ve bir anlamda vasiyeti, Türkiye Devleti’nin Troia antik kentinin yakınında dünya standartlarında bir müze açması olmuş. Ne mutlu ki, Korfmann’ın bu dileği yerine getirilmiş. Günümüzde Troya (Troia) Müzesi, çağdaş müzeciliğin ülkemizdeki göğüs kabartan nadide örneklerinden birisi. Çanakkale gezimizin en önemli nedenlerinden biri Troya Müzesi idi diyebilirim. Gerek Troia antik kenti gerekse müze aslında daha çok sayıda ziyaretçiyi hak ediyor. Dilerim, mevsimsel bir nedenden dolayıdır ama, biz gezerken olması gerekenden çok az sayıda ziyaretçi vardı. En az Efes kadar önemli bu ören yeri ve müzenin, hem yurt dışında hem yurt içinde, daha çok tanıtılması gerekiyor. En azından arkeolojiye ilgi duyan herkes gitmeli diye düşünüyorum.

Müze girişi

Müze, Çanakkale Merkez ilçesine bağlı, Tevfikiye köyünün yakınında. Binanın inşaatına, yapılan bir proje yarışmasından sonra, 2013 yılında başlanmış. Ziyarete 2018 yılında açılmış. Üç katlı müze, 12.765 metrekarelik kapalı alanıyla son derece ferah ve rahat gezilen bir mekan. Katlar arasında merdiven yerine rampalar yapılmış. Müzede sadece Troia’dan çıkarılan eserler değil, Troas bölgesinin diğer belli başlı antik kentlerinden (Assos, Tenedos (Bozcaada), Parion, Alexandria Troas, Smintheion, Lampsakos, Tavolia, İmbros (Gökçeada)) çıkarılmış eserler de sergileniyor. Giriş katında bulunan bu eserler daha önce Çanakkale Arkeoloji Müzesi‘nde sergileniyorlarmış. Şimdi hepsi, Troia ile beraber aynı çatı altında toplanmışlar.

Troia’nın farklı dönemlerine ait buluntular
Müzenin giriş katında, Bozcaada (Tenedos) ve Gökçeada (İmbros) da dahil olmak üzere, antik Troas bölgesinin önemli antik yerleşimlerinden eserler sergileniyor.
Dardanos Afroditi (M.Ö. 1.yy.)
Troya Müzesi, Çanakkale
Müzede sergilenen bu 31,5 cm boyutundaki heykelcik Dardanos’da bulunmuş. Heykelin, Praxiteles tarafından yapılan, antik çağın ünlü Knidos Afroditi’inin bir kopyası olduğu belirtiliyor. Knidos Afroditi maalesef günümüze ulaşmamış. Dardanos antik kenti günümüzde Çanakkale 18 Mart Üniversitesi kampüsünün içinde bulunuyor.

Troia Müzesi, kısa zamanda uluslararası ödüller almış bir müze. Sadece eserler açısından değil, içerdiği açıklamalar ve aktardığı bilgi açısından da çok zengin. Bu açıdan, katlar arasındaki rampalar bile değerlendirilmiş. İnsanın herhangi bir müzede geçirdiği süre, konuya duyduğu ilgiye bağlı oluyor. Biz Troia Müzesi’nde dört buçuk saat kaldık. Herkes bu kadar kalmayı tercih etmeyebilir. Ancak, kullanılan çeşitli modern odyovizüel teknoloji ile arkeoloji ile en az düzeyde ilişkisi olan ziyaretçilerin bile ilgisini çeken köşeler var. Bu arada elbette, 2004 yılında çekilen ve Brad Pitt‘in Akhilleus rolünü oynadığı Troy filmi de kullanılmış. Yunan mitolojisinin en bilinen kahramanlarından biri olan Akhilleus, Aka ordusunda savaşan büyük bir savaşçıdır. Kendisi aynı zamanda bir yarı tanrıdır. Annesi su tanrıçası Thetis, babası Phthia hükümdarı Kral Peleus‘dur. Annesi onu sol topuğundan tutarak ölümsüzlük ırmağında yıkadığı için, vücunda ölümcül yara alabileceği tek yer orasıdır. Troialı Paris de, Akhilleus ile dövüşürken, onu attığı ok ile sol topuğundan vurarak öldürür.

Heinrich Schliemann (1822-1890)
Kaynak: www.wikipedia.org
Schliemann’ın Yunanlı eşi Sophia’nın Troia hazinesinden bazı parçalarla çektirdiği fotoğraf. Hazine 1873 yılında bulunmuştu.
Kaynak: www.wikipedia.org

Müzenin en ilgi çekici yerlerinden biri altın takıların bulunduğu bölüm. Her ne kadar zamanında Heinrich Schliemann‘ın kaçırdığı hazineye içimiz yansa da, Troia Müzesi’nde sergilenenler de hiç de azımsanacak nitelikte değiller. Schliemann’ın Almanya’ya götürdüğü bu hazineyi, karlı bir kış günü Moskova‘daki Puşkin Müzesi‘nde görmüştüm. Çok zengin bir müze olan Puşkin Müzesi’ne ben sadece bu hazineyi görmek için gitmiş ama, müzenin geri kalanını da gezebildiğim kadar gezmiş ve çok beğenmiştim. Schliemann’ın Troia Kralı Priamın hazinesi olduğunu sandığı Troia Hazinesi‘nin büyük bir kısmı, II. Dünya Savaşı sırasında Ruslar tarafından Moskova’ya götürülmüş. Kalanı Avrupa’nın farklı müzelerine dağılmış. Günümüzde, arkeolojik bulgular aslında Schliemann’ın büyük bir zamanlama hatası yaptığını ortaya koymuş. Homeros’un İlyada’sı ile bir bağ kurma konusunda ısrarlı olan Schliemann’ın Priam’ın hazinesi olarak ilan ettiği takıların aslında o dönemden en az 1250 yıl daha eski oldukları saptanmış.

Puşkin Müzesi, Moskova
Schliemann’ın kaçırdığı Troia hazinesini
2013 yılında Puşkin Müzesi’nde görmüştüm. 1945 yılında Moskova’ya götürülen eserlerin varlığını Ruslar 1993 yılında resmi olarak kabul etmişlerdi.
Schliemann kaçırdığı hazineyi, Paris’teki Louvre ve St. Petersburg’daki Hermitage müzeleri dahil olmak üzere, Avrupa’nın belli başlı müzelerine satmak istemiş ama başarılı olamamış. Sonunda Berlin şehrine armağan etmiş. Günümüzde bu hazine, Moskova ve St. Petersburg
dahil olmak üzere, dünyanın yedi ayrı kentinde,
sekiz farklı mekana dağılmış bulunuyor.

Troia Müzesi’nde sergilenen altın takıların bir kısmı Biga Yarımadası’nın (antik Troas bölgesi) farklı yerlerinden çıkarılmış. Bir bölümü, İstanbul Arkeoloji Müzesi‘nin koleksiyonundaki, Schliemann’ın kaçırdığı eserlerden geriye kalanlardan oluşuyor. Diğer bir bölümü ise, 1966 yılında Pennsylvania Üniversitesi Arkeoloji ve Antropoloji Müzesi koleksiyonuna katılan eserler. Daha sonra yapılan incelemelerle bu hazinenin aslında Troya’ya ait oldukları saptanmış. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın girişimleri ile söz konusu eserler 2012 yılında Türkiye’ye getirilmişler. Müze tarafından yapılan açıklamada, bu konuda Pennsylvania Üniversitesi Müzesi yetkililerinin iyi niyet ve iş birliği gösterdiklerinden de söz ediliyor.

Troia Müzesi’nde sergilenen altın takılar.

Müzenin üst katlarında, Troia antik kentinin çeşitli dönemlerine ait eserler sergileniyor. Troia, M.Ö. 3000 yılına uzanan tarihi ile, 5000 yıllık bir kent. En önemli özelliklerinden birisi, neredeyse 3000 yıl kesintisiz yaşamın var olduğu bir yer olması. Şehir olarak, her biri tarihsel olarak birbirini takip eden, on farklı katmandan oluşuyor. Deprem bölgesinde olması ve kullanılan malzemenin ağırlıklı olarak kerpiç olması nedeniyle, her katman bir öncekinin üstüne yapılmış ve böylece, 19. yüzyıla gelindiğinde, 15 metre yüksekliğinde bir höyük (Hisarlık) halini almış.

Troia Müzesi’nde sergilenen altın eserlerden bir bölümü, 2012 yılında Pennsylvania Üniversitesi Arkeoloji ve Antropoloji Müzesi’nin iade ettiği eserlerden oluşuyor

Troai’nın dönemleri Prof. Korfmann tarafından şu şekilde sıralanmış:

– Troia I (yaklaşık M.Ö. 2920-2350)

– Troia II (yaklaşık M.Ö. 2350-2250)

– Troia III (yaklaşık M.Ö. 2250- 2200)

– Troia IV/V (yaklaşık M.Ö. 2200-1740)

– Troia VI (yaklaşık M.Ö. 1740- 1180). Troai kültürünün doruğa ulaştığı ve Homeros’un bize ulaştırdığı Troia savaşının geçtiği dönem olarak kabul ediliyor. Uzmanlara göre, savaş bu dönemin kapanmasına neden olmuş.

– Troia VII (yaklaşık M.Ö. 1180-700)

– Troia VIII (yaklaşık M.Ö. 700- 85) Yunan Ilion dönemi.

– Troia IX (yaklaşık M.Ö. 85-M.S. 500) Roma Ilium dönemi.

– Troia X (yaklaşık M.S. 500-M.S. 14. yy) Bizans Ilion dönemi.

Gerçekte şehrin katmanları on ile sınırlı değil. Yukarıda sıralanan her dönem de kendi içinde birkaç katman oluşturmuş. Örneğin, Erken Bronz ile Erken Demir Çağı arasına karşılık gelen Troia I ve Troia VII arası dönemlere ait katmanlar aslında elliden fazla tabakaya denk geliyormuş. Şehrin yıkıntı haline gelerek yeniden inşa edilmesine depremler kadar, yangınlar da sebep olmuş.

Ana tanrıça Kybele heykelciği
Pişmiş toprak, Helenistik Dönem, M.Ö. 4. yy.
Troya kazısından
Erken Helenistik Dönem kutsal alanlarında sıkça rastlanan atlı adam plaketlerinden bir örnek. Terakotadan (pişmiş toprak) yapılan bu plaketlerde canlandırılan süvarinin, Troialıların atası, Dardanos olduğu öne sürülüyor. Dardanos, Semadirek Adası’nda doğmuş ve Dardanos kentini kurmuş. Torunu Ilus, Troia’nın kurucusu imiş. Tarihte, Troia’nın diğer isimlerinden Ilion/Ilios onun adından türetilmiş.

Tarihte Troya’ya ilgi hep çok olmuş. İmparator Konstantin (306-337) İstanbul‘dan önce burayı Doğu Roma İmparatorluğu‘nun başkenti yapmayı düşünmüş. Hatta bu amaçla burada yeni binalar inşa ettirmeye de başlamış. Daha sonra, stratejik olarak daha uygun bulduğu Byzantion (İstanbul) şehrinde karar kılmış. Troia’nın bir diğer özelliği de, tarihte pek çok farklı milletin kökünü Troyalılara dayandırması olmuş. Sadece daha yaygın olarak bilinen Romalılar ve Türkler değil, Frenkler, Burgonyalılar, Normanlar ve Britonlar da Troyalıların ataları olduklarını öne sürmüşler. Romalılar M.Ö. 3. yüzyıldan itibaren buna inanmaya başlamışlar ve savlarını yine Homeros’a dayandırmışlar. Homeros’un destanında, yenilgiden sonra Troyalı Aeneas kaçar. Troialı bir asil ve büyük bir savaşçısıdır. O da, düşman taraftaki Akhilleus gibi, bir yarı tanrıdır. Babası, Troialı prens Anchises, annesi tanrıça Afrodit’tir. Onun İtalya‘ya giderek Roma‘yı kurmasını ise Romalı şair Vergilius (M.Ö. 70-19), Aeneas isimli epik şiirinde anlatır. Julius Sezar‘ın soyu da Aeneas’ın oğlu, Iulus‘a dayandırılır. Söylentiye göre, Sezar’ın da hayali, Troya’da yeni bir başkent kurmakmış ama öldürülmesi bunun gerçekleşmesine engel olmuş.

Hitit Kralı Büyük Muvattali’nin Troya Kralı Aleksandu ile M.Ö. 1280 yılında imzaladığı anlaşma. Bu anlaşma ile, Troialılar Mikenlere karşı Hititlerle müttefik olmuşlar.
Kotyle (Derin Şarap Kasesi), Pişmiş Toprak, Arkaik Dönem, M.Ö. 6. yy.

Bildiğiniz gibi, Troialıların Türk oldukları ile ilgili olarak da bir sav var. İşin ilginç tarafı, sadece Türkiye’de belli bir kesim değil, tarihte bir dönem yabancı kaynaklar da bu iddiada bulunmuşlar. 14. yüzyılda İtalyan ve Fransız tarihçiler, Latince Türkler için kullanılan “Turci” kelimesinin, şair Vergilius’un Aeneas destanındaki Troyalı kahraman Teucri‘den geldiğini öne sürerek Troialılar ile Türkleri ilişkilendirmişler. Avrupa’da bir dönem çok kabul gören bu görüş, Fatih Sultan Mehmet‘in Doğu Roma’nın başkenti Konstantinopolis‘i fethetmesinden sonra, inkar edilmeye başlanmış. Günümüzde bilim adamları Troialıların kökenlerinin Türklerle bağlantısı konusunda bilimsel bir kanıt olmadığı görüşündeler. Çok saygı duyduğum Prof. Dr. İlber Ortaylı‘nın dediği gibi ben de, elde bilimsel bir kanıt olmadığı sürece bu tür iddiaların doğru kabul edilemeyeceği inancındayım. Akademisyenler bu konuya çok temkinli yaklaşmakta ve Troialıların kökeni ve kullandıkları dil konusunda kesin bir şey söylenemeyeceğini yazmaktalar. Bazı bulgulara dayanarak, konuşulan dilin, Anadolu halklarından Luvilerin ve Hititlerin dillerine benzediğini belirtmekteler. Bu iki halkın kullandığı dil Hint-Avrupa dil grubuna aittir. Türkçe ise, bildiğiniz gibi, Ural-Altay dil grubunun bir parçası.

Helenistik dönemden terakotalar

Durum böyle olunca, tarihte Troialıların intikamını aldığını söyleyen de çok olmuş. Örneğin, İstanbul’u yakıp yıkan 4. Haçlı Ordusu yaptıklarını bu intikam ile haklı göstermeye çalışmış. Fatih Sultan Mehmet’in de 1462 yılında bu bölgeyi ziyaret ettiği ve Troyalıların intikamını aldığını söylediği yazılmıştır. Fatih’in Troya’ya özel ilgisi hiç şüphesiz, Yunanca aslından okuduğu İlyada destanından kaynaklanmaktadır. Fatih’in bu kişisel İlyada kitabı günümüzde Topkapı Sarayı Kütüphanesi‘nde saklanıyor. Yirmi sene kadar önce bu el yazması eseri, İstiklal Caddesindeki Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde açılan bir sergide görme fırsatım olmuştu. Atatürk‘ün de 1922’de Dumlupınar‘da Troyalıların alınan intikamı ile ilgili yanındaki subaylara benzer bir ifade kullandığı söylenir: “Dumlupınar’da Hektor’un öcünü aldık”. Buradaki gönderme açıkça Anadolu’nun Akalara karşı intikamı olsa gerek. Zira, Troia savaşında, Anadolu’nun yirmi iki farklı bölgesinden müttefik kuvvetler savaşa katılmışlar; Dardanoslular, Sestoslular, Abydoslular, Likyalılar, Karyalılar, Frigyalılar, Trakyalılar Akalara karşı Troialılarla birlikte savaşmışlar.

Afrodit heykeli (M.Ö. 1.yy- Helenistik dönem)

Müzeyi gezdikten sonra, Troia antik kentine gitmeden önce, bir şeyler yiyelim dedik. Müzenin hemen karşısındaki ufak bir aile işletmesinde gözleme yedik. Çanakkale’de bu tür işletme çok. Aydınlık yüzlü, kibar insanlar işletiyorlar. Az yağlı, hafif çıtır gözlemeler de, köfteler de çok leziz, bir o kadar da hesaplı oluyorlar. Gelibolu tarafında yemek yediğimiz Doyumlar aile işletmesi için de aynı şeyleri söyleyebilirim.

Troia’da, Odeon’da bulunan
Roma İmparatoru Augustus kafası.
Aynı yerde bulunan İmaparator Hadrianus heykeli

Antik Kent ile müzenin arası oldukça yakın. Araba ile birkaç dakika sürüyor. Aslında Troia, üst üste çok sayıda kat olması nedeniyle, gezmesi diğer antik kentlere göre oldukça zor olan bir yer. Burayı ziyaret etmeyi düşünen bir kişi Efes gibi bir yere geleceğini düşünmemeli. O nedenle, sizi şehrin girişinden itibaren yönlendiren bir platform yapılmış olması son derece akıllıca. Yapısı gereği, söz konusu platform olmadan ziyaretçilerin kenti iyi bir şekilde gezmesi pek mümkün olmazdı. Bu anlamda, Troia’yı çok iyi düzenlenmiş buldum. Kırk küsur sene önce gördüğüm zaman gerek girişi gerekse kentin içi karmakarışık ve toz toprak içindeydi. Gezi yolunu takip ederek ve önemli noktalara konmuş ayrıntılı açıklamaları okuyarak, Troia’yı çok güzel gezebiliyorsunuz. Bu yazıyı yazarken, ben ayrıca müzeden aldığım, Prof. Korfmann’ın yazdığı rehber kitabından da çok yararlandım.

Troia Antik Kenti’nin girişinde sizi ilk olarak tahta at canlandırması karşılıyor. Tahta at, 1975 yılında İzzet Senemoğlu tarafından yapılmış. Çanakkale’nin içinde, kordon boyunda sergilenen bir tahta at daha bulunuyor. Bu ikinci at, 2004 yılında çekilen Troy filmi için yapılmış ve çekimden sonra Warner Bros şirketi tarafından Çanakkale’ye hediye edilmiş.
Kentin güney girişindeki savunma duvarları
Erken Bronz Çağı, M.Ö. 2920-2600. Erken ve Orta Troia I dönemi

Bildiğiniz gibi, Troy filmi çekilirken, filmin neden Türkiye’de çekilmediği çok konuşulmuştu. Film, Malta ve Meksika‘da çekilmişti. Bazıları, filmin antik kentte çekilmesinin en doğrusu olacağını düşünmüştü. Antik kentlerin film seti olarak kullanılmasının son derece zararlı olması bir yana, kentin çok katmanlı yapısı nedeniyle, bu Troia’da zaten mümkün olamazdı.

Troia II (yaklaşık M.Ö. 2660-2250) dönemine ait savunma duvarı ve kentin güneybatı giriş kapısına çıkan rampa. Schliemann, yurt dışına kaçırdığı hazineyi 1873 yılında bu giriş kapısında bulmuş.
Megaron
Troia II-III dönemi, yaklaşık M.Ö. 2300-2200
Megaron, bildiğimiz Grek tapınak planının öncüsü olan, giriş ve ana mekandan oluşan, dar ve uzun bir yapı. Doğrudan kalenin savunma duvarına bitişik yapılmış. 1998-1999 kazıları sırasında ortaya çıkarılmış. Yanmış arpa tanelerinden buranın yangın geçirdiği anlaşılmış.
Taş temel üzerine, kerpiç duvarlar yapılmış.
Megaronun yaslandığı pişirilmiş kerpiçten kale duvarları

Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann’ın vefatından sonra, kazıları 2012 yılına kadar Tübingen Üniversitesi, Prehistorya ve Protohistorya Bölümünden, Prof. Dr. Ernst Pernicka ve Dr. Peter Jablonka aynı ekiple sürdürmüşler. 2013 yılından itibaren Troia kazıları Prof. Dr. Rüstem Aslan başkanlığındaki bir ekip tarafından yürütülüyor. Prof. Dr. Rüstem Aslan da, İstanbul Üniversitesi‘nden sonra, Tübingen Üniversitesi’nde yüksek lisans ve doktora yapmış bir bilim insanımız.

Kutsal Alan
Troia VIII-IX, M.Ö. 8 yy.ın erken evrelerinde yapıldığı tahmin ediliyor. Troia VI-VII döneminin aşağı kentinin kalıntıları içine yapılmış ve etrafı duvar ile çevrilmiş. Alanda birden fazla sunak yeri var. Antik dönem kaynakları ve yapılan kazılardan Troia’nın Grek ve Roma dönemlerinde önemli bir dini merkez olduğu anlaşılmış. Alanın ortasında, örnekleri Troia Müzesi’nde sergilenen çok sayıda terakota Kybele heykeli ve Dardanos’u canlandıran atlı süvari plaketleri bulunmuş.
Kentin Roma döneminden (Troia IX) kalma Odeon
Troia Müzesi’nde sergilenen İmparator Augustus kafasının ve
İmparator Hadrianus heykelinin sahne
kısmının arkasında yükselen yapıda yer aldığı belirtiliyor.
Bouleuterion (Meclis Binası)
Troia VIII-IX dönemi
Bina hem Grek (Ilion) hem Roma (Ilium) dönemlerinde kullanılmış

Troia’da insana en üzücü gelen yer, Schliemann Hendeği olarak anılan ve antik sit alanının bir karnıyarık gibi açıldığı kısım oluyor. 17 metre derinliği, 40 metre eni olan bu alanda Schliemann Priam’ın hazinesine ulaşma hayali ile oldukça fazla tahribat yaratmış. Aslında, kendisi bilmese de, çok daha eskilerden (Troia I dönemi) kalma kalıntılara ulaşmış. Erken Bronz Çağı’na ait bu kalıntılar, yüz sene sonra daha ayrıntılı olarak incelenmiş. Biz, Schliemann’ı genel olarak haris bir define avcısı olarak düşünsek de, uzmanlar onun arkeoloji bilgisi ve merakının da yabana atılmayacak düzeyde olduğunu, ancak hem çok hızlı çalışmak istemesi hem de dönemin arkeolojik kazı tekniklerinin çok ileri olmaması nedeniyle yol açtığı tahribatın çok olduğunu belirtiyorlar. Schliemann bulduğu hazineyi yasa dışı yollarla Atina’ya kaçırmış. Bunun ortaya çıkmasından sonra, Osmanlı Devleti’nin dava açmasını engellemek için, bir anlaşma yapmış ve bu çerçevede İstanbul’daki Arkeoloji Müzesi’ne (Müze-i Hümayun) 40 bin altın frank bağışlamış. Schliemann’ın ölümünden sonra, 1893-1894 yıllarında kazılar Alman arkeolog Wilhelm Dörpfeld tarafından yürütülmüş. 38 yıl aradan sonra, 1932-1938 yılları arasında, Amerikalı arkeolog Carl W. Blegen tarafından kazılara devam edilmiş. Antik kent 1938’de, elli yıl boyunca kazılara kapatılmış. 1988’de Profesör Korfmann ve ekibi ile kazılar tekrar başlamış.

Schliemann Hendeği
Schliemann Yarması olarak da bilinen bu çukur, kazıların ilk üç yılında (1871-1873) kazılmış. Schliemann, höyüğün merkezinden geçen bu hendekte “Priam’ın Hazinesi”ne en kısa zamanda ulaşmak istediği için, yaptığı tahribat da büyük olmuş. Kendisi fark etmese de, aslında Kral Priam’ın döneminden (Troia VI) çok daha eski katmanlara (Troia I) ulaşmış. Görülen duvarlar, M.Ö. 2920-2800
arasından kalma sıra evlere ait.

Troia antik kentini gezmeyi bitirdiğimiz zaman akşam üzeri olmuştu. O gün Apollon Smintheion Kutsal Alanı‘na da gitmek istiyorduk ama, saatin ilerlemiş olması nedeniyle, epeyce kararsız kaldık. Yol Troia’dan bir buçuk saat sürüyordu ve biz gidene kadar kapanmış olabilirdi. Yakın bir arkadaşım buraya gitmemizi önermişti. Ayrıca o sabah, Troia müzesinde, Apollon Smintheion’da yapılan kazılardan çıkan eserler görmüştük. Sonunda risk almaya karar verdik.

Apollon Smintheion Kutsal Alanı‘ndan çıkarılan ve Troia Müzesi’nde sergilenen eserlerden bazıları

Apollon Smintheion Tapınağı, Çanakkale’nin Ayvacık ilçesine bağlı Gülpınar köyündeki Chryse antik kentinin kalıntıları arasında yer alıyor. Köy, kelimenin tam anlamıyla antik kentin üstüne kurulmuş. Oraya vardığımızda saat 17:40 olmuştu ama bilet gişesi hala açıktı. Görevli, etrafı çevrilmiş kazı alanlarının içine girmememizi rica ederek, bizi buyur etti. İçeri girer girmez, görkemli tapınakla karşılaşıyorsunuz. Akşam üzerinin sakin ve sesssiz saatlerinde etrafta hiç kimse yoktu ve görüntü çok etkileyici idi.

Apollon’a adanmış tapınak ve fareleri
1980 yılında kazılar başlayana kadar, Apollon Smintheus Tapınağı Gülpınar köyündeki bu yapıların altındaymış

Apollon Smintheus Tapınağı’nın (Smintheion) İlyada destanı ve Troia ile birkaç yönden ilişkisi var. Öncelikle Smintheus, Mysia (Marmara Denizi’nin güneyindeki bölge) dilinde fare demekmiş. Tanrı Zeus ve Leto’nun oğlu olan Apollon’un çok fazla yeteneği vardır. Bunlardan biri de çiftçileri farelerden korumasıdır. Apollon, çiftçilerin hasatına zarar veren fareleri okları ile öldürür. Öte yandan, halkına eziyet eden zalimleri de farelerden oklarına bulaşan veba mikrobu ile cezalandırır. Bu cezalandırma yöntemini Apollon İlyada destanında da kullanmıştır. İlyada’nın başında, Akalı kahraman Akhilleus ve Kral Agamemnon arasında müthiş bir anlaşmazlık vardır. Akhilleus, Agamemnon’a duyduğu öfke nedeniyle savaşmayı red etmektedir. İki savaşçı, Troia’ya savaşa giderken saldırdıkları bir şehirde Briseis ve Chryseis isimli iki güzel kızı rehin alırlar. Ancak, Agamemnon’un rehinesi olan güzel Chryseis, Apollon’un rahibi olan Crhyses‘in kızıdır. Crhyses tanrısından yardım isteyince, Apollon Agamemnon’un ordularına veba mikrobu yollar. Bu tehdit karşısında Agamemnon, Chryseis’i serbest bırakır. Ama, güzel kölesini kaybedince, Akhilleus’un rehinesi Briseis’i alır ve ona sahip olur. İşte destanın başında anlatılan Akhilleus’un öfkesi bundan kaynaklanmaktadır.

Tapınakta Troya Savaşı canlandırmaları

Apollon Smintheus Kutsal Alanı, Helenistik dönemde (M.Ö. 330-30) Anadolu’nun en önemli kutsal alanlarından birisi imiş. Tapınak, M.Ö. 2. yüzyılda yapılmış. Tapınağın tambur ve friz olarak adlandırılan kısımlarında Troya Savaşı betimlemeleri bulunuyor. Tapınağın yakınında ayrıca, su depoları, Roma hamamı (M.S. 1. yy.), yerleşkeyi Alexandras Troas‘a bağlayan bir kutsal yol ve diğer kalıntılar var. Bunların çoğu Helenistik ve Roma dönemlerine ait. Kazılar 19. yüzyılda başlamış. 1980 yılından beri, başkanlığını Prof. Dr. Coşkun Özgünel‘in yaptığı bir ekip tarafından kazılıyor. Tapınağın merdivenlerine dökümden farelerin yerleştirilmesi de Profesör Özgünel’in fikriymiş. Bence çok güzel düşünülmüş. Tapınak, çevresine ekilmiş çimenlerle birlikte, görsel olarak çok etkileyici. Antik alanda çalışmalar devam ediyor olmasına rağmen, çevre gezmek için gayet güzel düzenlenmiş. Ayrıca, İngilizce ve Türkçe açıklama tabelaları da çok iyi hazırlanmış. Dilerim, bu güzel antik ören yerini giderek daha çok insan ziyaret eder.

Roma hamamına giden su boruları
Spor Oyunları ve Yazıtlar Salonu
Roma hamamının batısında bulunan alandaki bu kaidelerin üzerinde bir zamanlar bronzdan sporcu heykelleri bulunuyormuş. Heykeller günümüze ulaşmamış ama kaidelerindeki yazılardan bunların, Apollon adına düzenlenen spor oyunlarında birinci olanların heykelleri olduğu anlaşılmış.
Apollon Smintheus Tapınağı’nı
Alexandras Troas‘a bağlayan kutsal yol

Uzun ve yorucu bir gün olmuştu ama, gezdiğimiz yerler çok heyecan verici idi. Şimdi geriye, otele dönüp, gördüklerimizi sindirmek, üzerlerinde düşünmek kalıyordu. Dönüş yolunda, köy yakınında döndüğümüz bir virajın sunduğu manzara ise gezimizi sonlandırmak için adeta şahane bir tablo gibi oldu. Köy mezarlığında topraktan adeta fışkıran gelinciklerin yanında, büyük şehir mezarlıklarında insan eliyle dikilmiş çiçekler ne kadar da sönük kaliyor…

Gelincikler…

Çanakkale gezimizle ilgili yazılarımın sonuna gelmiş oluyorum. Ancak, Çanakkale’de gezilecek yerler bitmedi. Daha görülecek çok yer, öğrenilecek pek çok şey var. Bir dahaki sefere diyelim artık…

“Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum”: Çanakkale (3)

Biz her seferinde bu cümleyi okumakta zorlanırken, bir de böylesi bir emiri vermenin nasıl bir şey olduğunu düşünün… Ya böyle bir kararı almış ve insanları ölüme göndermiş olmanın yükünü bir ömür boyunca taşımak nasıldır sizce? İnsanın aklı ve yüreği bunu nasıl kaldırır? Böylesi bir emir herhalde ancak vatanınızı ölümüne savunuyorsanız verilebilir. 1915 Çanakkale Savaşları‘nda (17 Şubat 1915-9 Ocak 1916) olduğu gibi. Yedi cihan zamanın en ileri askeri silahları ile alevler saçarken ve sizden sayıca çok askerlerini üstünüze salarken, vatanınızı savunmak konusunda kararlıysanız yapabılabilir sanırım. Sanırım diyorum çünkü, Gelibolu Yarımadası‘nı gezerken ne kadar yüreğimiz sıkışsa da, ne kadar etkilensek de, bunca zaman sonra bile tarihin en kanlı savaşları arasında anılan o günleri tam olarak kavramak mümkün değil gibime geliyor. İnsan olsa olsa bir dehşet, şükran ve hayranlık hissedebiliyor.

Çanakkale Şehitler Abidesi

İnsanın bazı şeyleri algılaması için belli bir olgunluk düzeyine erişmiş olması gerekiyor. Çanakkale Savaşları’nı orta okul ve lisede defalarca okumuşuzdur. Zamanın siyah beyaz televizyonlarında bir o kadar anma günleri ve çok bozuk kaliteli, Çanakkale Savaşı sırasında çekilmiş fotoğraf ve filmleri görmüşüzdür. Bunları, itiraf edelim, epeyce sıkılarak, önemini algılayamadan izlemişizdir. Hatta o akşam için normal program akışından vaz geçilip, bunların gösteriliyor olmasına için için içerlemişizdir de. O günlerde takınılan matem havası bize ağır gelmiş, bizi boğmuştur. Hiç unutmam, lisedeyken edebiyat dersinde Mehmet Akif Ersoy‘un Çanakkale Şehitlerine şiirini işliyorduk. Savaşın tüm dehşetini ve ağırlığını anlatan bu şiiri öğretmenimiz okuduğu sırada bir arkadaşımız, o yaşların ergen duyarsızlığı ile, kıkırdayarak gülmüştü. Öğretmenimiz çok kızmış, utanmamız gerektiğini söylemişti. Dersin tadı tuzu kaçmış, dakikalarca azar işitmiştik. Aynı şiirden dört mısrayı şimdi Çanakkale Şehitler Abidesi‘nde okuyunca boğazım düğümlendi…

Ey Bu Topraklar İçin Toprağa Düşmüş Asker!
Gökten Ecdad İnerek Öpse O Pak Alnı Değer
Sana Dar Gelmeyecek Makberi Kimler Kazsın?
Gömelim Gel Seni Tarihe Desem Sığmazsın

Günümüzün gelişmiş teknolojik olanakları, ileri müzecilik yöntemleri ve kaliteli programları ile Çanakkale Savaşları’nın genç kuşaklara daha iyi ve profesyonelce aktarılabildiğini düşünüyorum. Gelibolu yarımadasındaki tarihi alanları gezerken gördüğüm çok sayıda genç bana bunu düşündürdü ve beni sevindirdi. Bu anlamda, bir önceki yazımda belirttiğim Çanakkale Savaşları Tanıtım Merkezi ve Çanakkale Deniz Müzesi özel olarak takdir edilmeyi hak ediyorlar. Ayrıca, savaş alanları ve şehitliklerdeki düzenlemeler ve bakım çok memnuniyet verici. Diliyorum aynı özen, başta Afyonkarahisar‘daki Büyük Taaruz alanları olmak üzere, Kurtuluş Savaşı‘nın verildiği tüm mekanlar için de gösterilsin.

Çanakkale gezimizin bir gününü Gelibolu Yarımadası’ndaki şehitlik ve savaş alanlarını görmeye ayırdık. Nisan ayından beklenmeyecek kadar sıcak bir günde, gezebildiğimiz kadar gezdik. Yüreğimi derin bir hüzün ve ağırlık kapladı. Öte yandan, bir umut da yeşermedi değil. Günün sonunda, “Tüm bunlar boşa mı gitti?” diye karamsarlığa kapılmaktansa, “Bunu başaranların torunları neleri başarmaz ki?” dedim kendime. Yeter ki, her türden düşmana karşı birlik olunsun…

Kendilerini Müttefik Devletler olarak adlandıran İtilaf Devletleri‘nin Gelibolu’ya saldırmalarının birkaç amacı vardı. Bunlar, İstanbul’u ele geçirmek, Osmanlı Devleti‘ni savaşın dışında bırakmak, bu arada Avusturya-Macaristan‘a karşı bir cephe açmak ve o sıralar henüz I. Dünya Savaşı‘ından çekilmemiş olan müttefikleri Rusyaya Akdenizden bir ikmal yolu açabilmekti. Bu müthiş planın beyni ise, o sıralar Deniz Kuvvetleri Bakanı (First Lord of the Admiralty) olan Winston Churchill idi. Churchill’in inancı, deniz yoluyla yapılacak birkaç bombardımandan sonra Türklerin mevzileri bırakıp kaçacakları yönündeydi. Evdeki hesap çarşıya uymadı. On ay, üç hafta, iki gün süren savaşların sonunda, Müttefik Birlikler‘i çekilmek zorunda kaldılar. Bu yenilginin sonucu Churchill için de ağır oldu. İstifa etmek zorunda kaldı ve bir daha siyasete ancak on dört yıl sonra, 1939’da dönebildi.

5. Kolordu Komutanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın
Savaş İdare Merkezi Anıtı

Uzmanlar Çanakkale Savaşları’nı dört aşamaya ayırıyorlar. 1915 yılının başlarında başlayıp 18 Mart 1915‘te en şiddetli noktasına ulaşan birinci aşama, deniz harekatı olarak gerçekleşiyor. Bu harekat, bildiğiniz gibi, saldıranlar için başarısızlıkla sonuçlanıyor. 25 Nisan‘da başlayan ikinci aşamada, İngiliz ve Fransız birlikleri Seddülbahir‘e, Avusturalya ve Yeni Zelanda (Anzak) birlikleri Arıburnu‘na,ya da daha sonra resmi olarak verilen adıyla, Anzak Koyu‘na çıkarma yapıyorlar. Düşman, ağır kayıplara rağmen, Seddülbahir’de 5 Haziran‘a kadar geçen sürede bir miktar ilerleme sağlıyor. Ama Anzak Koyu’ndaki çıkartma, hem karşılaşılan beklenmedik derecede güçlü savunma hem de çıkarma yapılan noktanın çok dik olması nedeniyle, çok ağır kayıplar ve ancak bir kilometrelik bir ilerleme ile sonuçlanıyor. 6 Ağustos‘ta başlayan üçüncü aşamada, diğer noktalarda savaş devam ederken, Anzak kuvvetleri Arıburnu’nun kuzeyindeki Anafartalar (Suvla) koyuna çıkartma yapıyor. Önce bir ilerleme sağlıyorlar gibi olsa da, daha sonra savaş karşılıklı kazılan siperlerde aylar boyunca sürüyor. Bu arada, aşırı sıcaklar şartları her iki taraf için de zorlaştırıyor. Doğal koşullara ek olarak, Türk tarafında sürekli malzeme, teçhizat ve en önemlisi gıda yokluğu savaşı daha da ağırlaştırıyor. Bizim askerlerimizin günde bir öğün, o da çorba ya da hoşaf şeklinde olan gıdalarının yanında düşman kuvvetlerinin koşullarını anlamak için, Çanakkale Deniz Müzesi‘inde sergilenen Anzak askerlerine ait konserve ve içecekleri görmeniz yeterli. Dördüncü aşama, Çanakkale’yi geçemeyeceklerini anlayan düşman kuvvetlerinin çekilmesi. Müttefik Birlikler Gelibolu Yarımadası’nı iki aşamada terk ediyorlar. 19-20 Aralık gecesi Anafartalar (Suvla) ve Arıburnu’nu (Anzak Koyu), 8-9 Ocak gecesi de Seddülbahir’i terk ediyorlar. Ne acıdır ki, kazandığımız bu büyük zafere rağmen, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Almanya ile birlikte yenik sayıldığımız için, iki yıl sonra, 1918’in sonunda, İngiliz Ordusu tek kurşun atmadan buralara geri dönüyor…

Mecidiye Tabyası Şehitler Anıtı
Mecidiye Tabyası

Aklınız Çanakkale Savaşları ile dopdolu, Gelibolu Yarımadası’nda gezerken, insan gerçekten bastığı her karış toprağın altında, Türk olsun karşı taraftan olsun, birisinin yattığını düşünüyor. Ürperiyorsunuz. Aylar boyunca süren savaşta, özellikle savaşın siperlerde kilitlendiği sıcak havalarda, gömülemeyen cesetlerin yaydığı yoğun ve ağır kokudan söz ediliyor. Her türlü zor koşula bir de bunu eklemek gerek. Düşünün ki İngilizler, savaş alanlarında kalan çoğu asker cesetlerini ancak 1918’de geri döndükleri zaman gömebiliyorlar. Cesetlerden arta kalanları demek daha doğru olur herhalde. Bizim şehitliklerimizin çoğunun gerçek olmayıp, temsili olduklarını düşünürsek, benzer şekilde bizim şehitlerimizin de çoğunun bedenlerinin doğal koşullarda yok olduğunu, toprağa karıştığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Mecidiye Tabyası’ndaki top atışı canlandırmasında mermileri taşıyan
Seyit Onbaşı‘ya da yer verilmiş

Askeri kaynaklar, kamuoyunda Çanakkale Savaşları sırasında şehit düşenler konusunda 250.000 gibi çok abartılı sayılardan söz edildiğini ve bunun doğru olmadığını belirtiyorlar. Bunun nedeni olarak olası bir yanlış anlamaya işaret ediliyor. Çeşitli kaynaklarda 214.000 ile 253.000 arası olarak gösterilen sayının aslında kayıp sayısını ifade ettiği belirtiliyor. Konunun uzmanı olmayan kimi köşe yazarları tarafından bu sayı bazı gazetelerde çeşitli zamanlarda şehit sayısı olarak açıklanmış. Oysa, askeri terminolojide kayıp, ya da eski ifade ile zayiat, sadece şehit olanları değil, yaralanan, hastalanan, esir düşen, kaybolan, kaçan, sakat kalan ve bu nedenle savaşamayan herkesi kapsıyor. Aslında, Genel Kurmay Başkanlığı dahil olmak üzere, çeşitli askeri kaynaklar ve asker kökenli yazarların araştırmalarında belirtilen sayılar da birebir birbirini tutmuyor. Bunun, zamanın şartları nedeniyle, kesin bilgi bulunamamasından kaynaklandığını düşünüyorum. Çimenlik Kalesi’ndeki Deniz Müzesi’nin verilerine göre, Çanakkale Savaşları sırasında biz 213.882 kayıp vermişiz. Şehit sayısı olarak verilen rakam ise, 59.000 civarında. Britanya Kuvvetleri ve Fransızların kayıpları sırasıyla 205.000 ve 47.000 olmuş. Britanya verilerine göre, 10 ayda Britanya askerlerinden 36.000’den fazlası ölmüş. Fransız askerlerinden ise yaklaşık 15.000 kişinin öldüğü tahmin ediliyor.

Çanakkale Savaşı sırasında top mermileri taşıyan Seyit Onbaşı (üstte) ve Seyit Onbaşı Anıtı (altta)

Biz, Gelibolu Yarımadası’ndaki savaş alanlarını gezmeye Mecidiye Tabyası‘ndan başladık. 8 sığınak (bonet) ve 6 top alanı bulunan Mecidiye Tabyası, 1892 yılında Asaf Paşa tarafından yaptırılmış. Konum olarak, Kilitbahir Kalesi‘nin güneyinde, bir tepede bulunuyor. 18 Mart 1915 tarihindeki deniz savaşı sırasında düşman donanması tarafından yoğun bir şekilde bombalanmış ve burada 16 er şehit olmuş. Buna karşın, tabyadan yapılan atışlar da deniz zaferinin kazanılmasında büyük rol oynamış. Ölenlerin anısına bir anıt var. Mecidiye Tabyası aynı zamanda, adı destanlaşarak günümüze ulaşmış olan Seyit Onbaşı‘nın savaştığı yer. Seyit Onbaşı (1889-1939) savaş sırasında net ağırlığı 215 kilo olan top mermilerini tek başına toplara taşıması ile ünlü. Bu noktada Seyit Onbaşı’nın bir heykeli dikilmiş. Heykeldeki canlandırmada Seyit Onbaşı’nın top mermisini fotoğraflarındaki gibi arkasında değil de, kucağında taşıması tartışmalara neden olunca, bir ara kaldırılmış. Daha sonra yeniden yerine konmuş. Mecidiye Tabyasına yerleştirilmiş olan raylar, top ve çevresindeki canlandırma insanın, buradan yapılan atışları gözünde canlandırmasına yardımcı oluyor.

Soğanlıdere Şehitliği (Temsili Şehitlik)
Soğanlıdere’de gerçek şehit mezarları

Gelibolu Tarihi Milli Parkı‘nda ellinin üzerinde şehitlik bulunuyor. Bunların birkaç tanesi gerçek şehitlikler. Çoğu temsili şehitlikler. Gerçek şehitliklerin içinde ise, hastane şehitlikleri çoğunlukta. Buralar, yaralıların tedavi gördüğü sahra hastanelerinde veya sargı yeri olarak tabir edilen yerlerde tedavi edilen yaralılardan vefat ederek şehit olanların mezarlarının bulunduğu yerler. Gezdiğimiz şehitlikler içinde Soğanlıdere Şehitliği ve Şahindere Şehitliği böyle gerçek mezarların bulunduğu şehitliklerdi. Her ikisinde de benzer birer anıt vardı. Ay ve yıldız şeklinde yapılmış anıtıların yıldız bölümünden yükselen üçgen prizmaların şehitlerin Allah’a yükselişini temsil ettiği belirtiliyor. Soğanlıdere Şehitliği’ndeki gerçek kabristan (Şüheda Kabristanı) anıtın yan tarafında ve biraz altında bulunuyor. Şahindere’de ise, yukarıya doğru, anıtın arkasına yürümeniz gerekiyor. Bu gerçek kabristanlar benim yüreğimi bir başka türlü yaktı. Kimi taşlarla çevrilmiş, kiminin sadece baş tarafına bir taş saplanmış. Neyse ki bu mezarlara dokunulmamış. Oldukları gibi korunmuş. Ülkemizde restorasyon adına yapılan faciaları bilince, insan yapılabilecekleri düşünerek korkuyor. Sadece ortalarına veya üstlerine çiçekler ekilmiş. Çok da güzel olmuş. Ziyaretimiz sırasında Soğanlıdere’de çiçek ekimi devam ediyordu. Genel olarak Gelibolu Yarımadası’nda gittiğimiz şehitliklerin hepsinde askerlerin geldikleri yerlerin çeşitliliği beni hem şaşırttı hem de etkiledi. Çanakkale Savaşı’nda gerçekten de imparatorluğun her yerinden gelen insanlar savaşmışlar. Anadolu’nun dört bir köşesinin dışında gözüme çarpan yerlerden bazıları şunlar oldu: Şam, Hama, Bağdat, Varna, Filibe, Filistin, Tiflis, Batum, Priştine, Midilli, Drama, İşkodra, Sakız, Bosna, Köstence, Rakka, Debre, Selanik, Kudüs, Silistre, Kerkük, Tebriz.

Şahindere Şehitliği (Temsili Şehitlik)
Şahindere’de gerçek şehit mezarları
Bu şehit mezarı bana Nazım’ın şiirini anımsattı…

Gelibolu Yarımadası’na her giden, ziyaret edeceği anıt ve şehitlikleri farklı kriterlere ve kendi ilgi alanına göre belirleyebilir. Ancak, şüphesiz her ziyaretçinin gittiği ortak bir yer var: Çanakkale Şehitler Abidesi. Bu görkemli abide Seddülbahir’de, Eski Hisarlık Burnu üzerinde bulunuyor. Abidenin temeli 1954’te atılmış ve 21 Ağustos 1960’ta ziyarete açılmış. Dört ayak üzerinde yükselen anıtın üstünde savaşı yansıtan rölyefler var. Anıt, açılan yarışmada 37 proje arasından seçilmiş. Eser, Doğan Erginbaş, İsmail Utkular ve Feridun Kip tarafından tasarlanmış. Mimar Doğan Erginbaş’ın ifadesiyle abide, “Tüm coğrafyalardan gelen şehitlerimizin toplu bir şekilde göğe yükselişini” temsil ediyor. Görkemli, sade ve etkileyici. Anıtın kendi yüksekliği 42 metre. Denizden yüksekliği ise 92 metre. Çocukken, bir ara evde anıtın ayaklarının çatladığından söz edildiğini hatırlıyorum ama, bu konuda bir yazı bulamadım. Olduysa da, herhalde gerekli tamir ve bakım yapıldı. Şu anda anıt ve çevresi çok bakımlı bir park görünümünde. Anıta sırtınızı döndüğünüz zaman, tam karşınızda, Çanakkale Savaşları’nı temsil eden, 45 metre uzunluğunda bir rölyef var. Eser, heykeltıraş Azmi Sekbana ait. Rölyefin arka tarafında ise, 2007 yılında ziyarete açılan sembolik şehitlik var. Burada, Çanakkale Savaşları sırasında şehit düşenlerden bugüne kadar isimleri tesbit edilebilen 59.408 şehidin, illere göre gruplanmış temsili mezarları bulunuyor.

Çanakkale Şehitler Abidesi Şehitliği
Çanakkale Savaşları’nı temsil eden rölyef
heykeltıraş Azmi Sekbannın eseri

Sembolik şehitliğin girişinde, rölyefin arkasında, bir meçhul asker mezarı var. Ama, bu sıradan bir meçhul asker mezarı veya anıtı değil. Arıburnu’ndaki çatışmalar sonrasında, bir Anzak askeri bir Türk askerine ait kafatasını yanında Avusturalya’ya götürmüş. Avusturalya hükümeti, 10 Mart 2003 tarihinde bu kafatasını Türkiye Devleti’ne teslim etmiş. 18 Mart 2003 tarihinde yapılan resmi törenle buraya gömülmüş.

Meçhul Asker Mezarı

Biliyorsunuz, son yıllarda tabuları yıkmak adına, Gazi Mustafa Kemal Atatürk‘ün Çanakkale Savaşları’ndaki rolünü yok saymak bir moda haline geldi. Beklenen çevrelerin bu çabaları bir yana, bir de 2. Cumhuriyetçiler denilen grup da bu kervana katıldı. Atatürk’ün savaşın kaderini değiştiren kararlarını göz ardı ederek, aslında onun Çanakkale’de rolünün çok da önemli olmadığını yaymaya çalıştılar. Buna inanan inandı. Ancak, belgeler yalan söylemez ve “güneş balçıkla sıvanmaz”. Bu çevreler, Atatürk’ün Çanakkale’deki rolünün bir resmi tarih söylencesi olduğunu tekrarlaya dursunlar. Diyelim ki, Türk belge ve kayıtlarına güvenmiyorlar, peki yabancı devlet adamı ve üst düzey askerlerin görüşleri? Onlar da mı bizim resmi tarihe hizmet ediyorlar? Sormak isterim. Örneğin, İngiliz askeri tarihçisi ve Çanakkale Savaşı sırasında Britanya Birlikleri komutanı General Sir Ian Hamilton‘ın en güvendiği yardımcısı, General Cecil Faber Aspinall-Oglander‘in sözleri.

Tek bir kumandan tarafından sarf edilen gayretin ayrı ayrı üç defa yalnız bir harbin yahut bütün harekât-ı harbiyenin neticesi üzerine değil, bir milletin mukadderatı üzerine bu derece müessir olduğu tarihte görülmemiştir”.

Cümle Oglander tarafından, 1929 ve 1932 yıllarında iki cilt halinde yayınlanan, Military Operations, Gallipoli isimli eserinde yazılmış. Bu eser daha sonra, 1934 yılında, içinde Britanya Devleti’nin resmi ithafı ile birlikte, Ankara’daki Büyükelçi tarafından Atatürk’e takdim edilmiş.

Yarbay Mustafa Kemal Çanakkale’de

Yarbay Mustafa Kemal düşmanın, 18 Mart yenilgisinden sonra, Seddülbahir ve Kabatepe tarafından karaya çıkartma yapacağını düşünüyordu. Kendisinin bağlı olduğu Ordu Komutanı Liman von Sanders ise düşmanın Saros Körfezi yönünden geleceği konusunda ısrarlıydı. Mustafa Kemal haklı çıkmakla kalmadı, üst komutanlarından emir almadan, kendi insiyatifi ile harekete geçti ve emrindeki 57. Alayı kullanarak savaşın gidişatını değiştirdi. Henüz 33 yaşındaydı.

Atatürk’ün Çanakkale cephesinden arkadaşı Madam Corinne’e yazdığı,
20 Temmuz 1915 tarihli, Fransızca mektup
Kaynak: www.onedio.com

25 Nisan sabahı çıkarma başladığında Mustafa Kemal Bigalı köyünün doğusunda, Değirmenlik bölgesindeki karargahındaydı. Top seslerinden çıkarmanın kendi beklediği yönden başladığını anladı ve bir durum değerlendirmesi yaparak, Gelibolu’daki 3. Kolordu Komutanlığı’na düşmanın konumunu bildirdi ve yapılması gerekenler konusunda düşüncelerini ileten bir rapor gönderdi. Ancak, bu konuda bir emir beklemeden, kendi insiyatifi ile, emrindeki 57. Alayı alarak Kocaçimen mevkisine gitti. Yol iz olmayan, sarp bir rota izledikten sonra burada 57. Alayı dinlenmeye bıraktı. Kendisi, yanına birkaç yaverini alarak, yaya olarak Conkbayırı‘na gitti. Orada, düşman tarafından kovalanan bir gözetleme bölüğüne rastladı. Sonrasını Mustafa Kemal, Falih Rıfkı Atay‘a şu şekilde anlatmış:

– Niçin kaçıyorsunuz? dedim.

– Efendim düşman…

– Nerede düşman?

– İşte diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.

Gerçekten de düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış, serbestçe ilerliyordu. Düşman bana askerlerimden daha yakın. Düşman bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek kötü duruma düşecek. O zaman, bir mantıkla mıdır, yoksa bir içgüdü ile mi, bilmiyorum, kaçan erlere:

– Düşmandan kaçılmaz dedim.

– Cephanemiz kalmadı, dediler.

– Cephanemiz yoksa süngümüz var, dedim. Ve bağırarak,

– Süngü tak, dedim. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı’na doğru ilerleyen piyade alayı ile Cebel Bataryası’nın erlerini marş marşla benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir subayını geriye saldım. Erler yatınca, düşman da yere yattı. Kazandığımız an, bu andır.’

Bu duraklama sayesinde, 57. Alay Conkbayırı’na yetişmiş ve buraya yerleşmiş. Daha sonra, Kolordu Komutanı Esat Paşa’nın izniyle 27. Alay’dan geri kalan birlikleri de emirine alan Mustafa Kemal, Tümen Komutanı olarak, 57. Alay’a o tarihe geçen emirini vermiş.

“Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerimize başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir.”

Çıkarmanın ilk gününden düşman kuvvetlerinin Gelibolu’dan ayrıldığı güne kadar görev yapan 57. Alay’ın temsili şehitliğinde 25 subay ve 1817 erin isimleri yazılı. Burası, Çanakkale Savaş Alanı’nda en çok ziyaret edilen şehitliklerden biri. Şehitliğin yakınındaki restore edilmiş, bize ait ve çok uzağında olmayan Anzak siperleri, burada aylarca yaşanan cehennemi de gözünüzde daha iyi canlandırmanızı sağlıyor. Bazı yerlerde 8-10 metre olan uzaklık insanı ürkütüyor. Biz siperleri gezerken, Anzak torunları da kendi dedelerinin mevzilendikleri siperleri geziyorlardı.

Conkbayırı Siperleri

14 Mayıs 1915 günü, İngilizler Bombasırtı olarak anılan yeri ele geçirmek için amansızca saldırmışlar. O dehşeti yine Atatürk’ün ağzından duyalım:

Biz kişisel kahramanlıklarla uğraşmıyoruz. Yalnız size, Bombasırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz, on metre, yani ölüm muhakkak… Birinci siperdekilerin hiçbirisi kurtulamamacasına düşüyor, ikinci siperdekiler onların yerine geliyor, fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz?.. Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini de biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor. Sarsılmak yok… Okuma bilenler Kuran’ı Kerim okuyor ve Cennet’e gitmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i Şahadet çekerek yürüyorlar. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayret ve tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.’

Opet’in Tarihe Saygı Projesi kapsamında yaptırdığı Bombasırtı çarpışması canlandırmasında Türk mevzileri
(Yer: Eceabat feribot iskelesi yanı)

Atatürk daha sonra, I. Anafartalar ve II. Anafartalar Savaşları‘nda (9-10 Ağustos 1915 ve 21-22 Ağustos 1915) gösterdiği başarı ile Çanakkale Savaşları’na damgasını vurmuştur. Esasında, bu konuda fazla söze de gerek yok. Winston Churchill’in şu cümleleri yeter:

Şu anda mağlûbiyeti bütün damarlarımda hissetmekteyim. Çok üzgünüm. Daha düne kadar Çanakkale bizimdir diyordum çünkü bu savaşı kazanmak için askeri, parayı, cephaneyi, her şeyi hesaplamıştım. Hepsinde çok üstündük. Yalnız bir şeyi hesaba katmamışız… Mustafa Kemal’i… Bağrımda İngiliz gururu olmasa, Türkleri alnından öpmek, onları ayakta alkışlamak isterdim’’.

Aynı anıtta Anzak mevzileri canlandırması

Gelibolu Yarımadası’nda son olarak, Anzak Koyu’ndaki Arıburnu Anzak Mezarlığı‘na gittik. Mimarı Sir John Burnet olan mezarlık son derece sade ve güzeldi. Yarımada’daki diğer 30 tane Britanya Milletler Topluluğu’na ait mezarlık gibi burası da onların Savaş Mezarlıkları Komisyonu tarafından korunuyor ve bakımı yapılıyor. Tüm mezarlıklarda yatanların sadece 9000 tanesinin isimleri tesbit edilebilmiş. Arıburnu Anzak Mezarlığı’nda yatan askerler arasında İngiliz, Avusturalyalı, Yeni Zelandalı, Hintli, Seylanlı ve milliyeti tesbit edilemeyenler olmak üzere toplam 253 kişi yatıyor. Koyun biraz daha güneyindeki “Beach Mezarlığı”nda ise, yine aynı milletlerden 391 kişi yatıyor. Biz gittiğimiz sırada mezarlıkta bir tane yabancı çift vardı. Mezarlığın alt tarafında, denize karşı, sessizlikte oturuyorlardı. Önlerindeki kumsalda iki küçük çocukları oynuyordu. Dedelerinin 107 yıl önce çıktıkları kumsalda düşüncelere dalmışlardı. Bir gün önce, tüm Britanya Milletler Topluluğu ülkelerinde 25 Nisan Anzak Günü olarak kutlanmıştı. Büyük olasılıkla, bu çift de, gün boyu siper ve savaş alanlarında gördüğümüz Anzak torunları gibi, şafak ayinine katılmışlardı. Orta okul ve lise yıllarımızda iken, Anzaklar her sene Gelibolu’daki törenlere katılmak için kendileri gelirlerdi. Siyah beyaz televizyondaki görüntüleri hala gözümün önünde. Tekerlekli sandalyade olan bazılarının yanlarında hemşireler de olurdu.

Anzak Koyu

Mezarlığın girişinde, Atatürk’ün 1934 yılında kendi yazıp, Çanakkale’deki törende okuması için zamanın İç İşleri Bakanı Şükrü Kaya‘ya verdiği satırlar da var. Ertesi gün, törende Şükrü Kaya’nın yaptığı bu konuşma, Britanya ve özellikle Avusturalya ve Yeni Zelanda basınında büyük yankı uyandırıyor. Daha sonra konuşmanın aslında Atatürk tarafından yazıldığı ortaya çıkıyor. Ondan sonra, Avusturalya ve Yeni Zelanda’da Anzakları anmak için yapılan bütün anıtlarda Atatürk’ün o dokunaklı ve erdemli cümleleri yer alıyor.

Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yanyana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen Analar! Göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız, bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.

(Söz konusu metin, değişik kaynaklarda ufak tefek farklılıklarla yayınlanmaktadır. Yukardaki paylaşım, Uluğ İğdemir‘in yazdığı ve Türk Tarih Kurumu yayını olan, Atatürk ve Anzaklar kitabının 1985 tarihli baskısından alınmıştır.)

Arıburnu Anzak Mezarlığı

Anzak Şehitliğinde de, bizim şehitliklerimizde olduğu gibi, bazı askerlerin çok küçük yaşta oldukları dikkatimi çekti. Bir mezar taşının dibinde, yakaya takılan gelincik şeklinde bir rozet gördüm ve aldım. Belli ki, bir gün önceki törene katılanlardan birisinin yakasından düşmüştü. Birleşik Krallık ve Milletler Topluluğu ülkelerinde yakaya gelincik takma geleneği, Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma bir gelenek. Söylendiğine göre, savaş sırasında Fransa ve Belçika‘da toprak o kadar alt üst olmuş ve karışmış ki, toprakta henüz uyumakta olan bütün gelincik tohumlarından binlerce gelincik fışkırmış. Bu inanılmaz manzara, önce Birinci Dünya Savaşı’nda, sonra İkinci Dünya Savaşı ve onu izleyen tüm savaşlarda ölenleri sembolize etmek için kullanılır olmuş.

Ölenler bizim askerlerimiz olsun yabancı olsun, Gelibolu Yarımadası’ndaki savaş alanlarını ve şehitlikleri gezerken aynı üzüntüyü ve savaşa karşı aynı öfkeyi duydum. Ne yazık ki, insanoğlu hiç ders almıyor. İki Dünya Savaşı’ndan sonra, dünyanın çeşitli yerlerinde yüzlerce savaş oldu. Savaşlar devam ediyor. Hala masum insanlar ölüyor. Politikacılar ve silah sanayi patronları hala insanları kandırıyor…

Biz yine de, John Lennon gibi, insanların barış içinde yaşayacakları bir dünya hayal etmeye devam edelim. Varsın bize hayalperest desinler…

Kent Sokaklarında: Çanakkale (2)

Çanakkale’de kaldığımız Kule Otel’in konumu hem büyük bir avantaj hem de aynı zamanda dezavantajdı. Bulunduğu noktanın en büyük artısı, neredeyse feribottan karaya ayak basar basmaz kendinizi otelde bulmanızdı. Otel, iskele çıkışındaki büyük meydana bakıyordu. Şehir içinde gezilecek yerlerin pek çoğuna da çok yakındı. Öte yandan, merkezi bir yerde olması nedeniyle, neredeyse sabaha kadar süren bir gürültünün ortasındaydı. Sabah da erken saatte gürültü tekrar başlıyordu. Biz, kaldığımız dört gece boyunca neredeyse yorgunluktan baygın uyuduğumuz için çok fazla dert etmedik ama, bu meydandan biraz daha uzak, örneğin kordon boyundaki veya daha içerideki sokaklarda olan oteller tercih edilebilir. Bir de, personelin iyi niyetli ve güler yüzlü hizmetine karşın, delinmiş çarşaflar, eğri takılmış prizler ve elinizde kalan sifon üniteleri gibi sorunlar vardı. Üç yıldızlı bir otelde beş yıldızlı bir konfor ve hizmet beklemiyorduk elbet. Ama, bu gibi durumlarda aklıma ister istemez İtalya geliyor.

Kule Otel‘deki odamızdan manzara.
Otel, Gestaş Feribot İskelesi‘ne çok yakın.

2016 yılında, İtalya‘nın Puglia bölgesindeki Alberobello köyüne gitmiştik. Burada, yörenin trullo (çoğulu trulli) adı verilen, ünlü konik çatılı birkaç evinden meydana gelen bir aile işletmesinde kalmıştık. Ailenin köyün içinde, hediyelik eşya sattıkları bir de dükkanları vardı. Kaldığımız trullo’nun ne kadar zevkle döşenmiş olduğunu, temizliğini ve benzeri şeyleri uzun uzun anlatmayacağım. Aile fertlerinin hepsinin belirli görevleri vardı. Kahvaltı her sabah evinize büyükanne tarafından getiriliyordu. O hanımın her sabah, tertemiz keten örtü serdiği masayı özenle hazırlamasını, keten peçetelerin, kullanılan tabak çanağın güzelliğini unutamam. Uzun yıllar önce, İstanbul’da da birkaç yıl oturmuş bir İtalyan ile günlük yaşam ve hizmet sektöründeki bu zevk farklılığını konuşmuştum. O bunu, İtalyanların toplum olarak Rönesans’ı yaşamış, bizim ise yaşamamış olmamıza bağlamıştı. İlginç gelmişti bana. “Sizde, iş görsün yeter anlayışı var. Estetik o kadar önemli değil,” demişti. Tam da bu elektrik prizi olayını örnek vermişti. “Sizde bir elektrikçi elektrik düğmesini ya da prizi duvara eğri takınca bundan rahatsız olmaz. İtalyan bir elektrikçi o işi asla öyle teslim etmez,” diye eklemişti. Haksız sayılmaz. Yaşantımızda karşılaştığımız pek çok durumda bu anlayış hakim bizim ülkemizde. Her neyse, lafı uzatmayalım ve biz konumuza dönelim.

Saat Kulesi

Gelmeden, bir günümüzü Çanakkale’nin içinde geçirmeye karar vermiştik. Kahvaltıdan sonra, otelin hemen yanı başındaki Saat Kulesi’nin sağ tarafından yürüyerek çarşı içine doğru yöneldik. Kulenin bir yanında Yalı Caddesi, diğer yanında Fetvane Sokak bulunuyor. Her iki yoldan da ilerlemek mümkün. Üzerindeki plakete göre, Saat Kulesi, Sultan II. Abdülhamit’in tahta çıkışının yirminci yılı kutlamaları çerçevesinde, 1895-1896 yılları arasında inşa edilmiş. Zaten, bildiğim kadarıyla, pek çok Anadolu kentindeki saat kulesi Abdülhamit dönemine aittir. Herkesin bir saate sahip olmadığı o dönemde saat kuleleri, kentler için büyük bir hizmet olsa gerek. Çanakkale’deki saat kulesi de, II. Abdülhamit’in emriyle, o sıralar Çanakkale mutasarrıfı olan Cemil Bey tarafından yaptırılmış. Çok sevimli bir görünümü var. Aynı plakette yazdığına göre, halk arasında saatin yapımı ile ilgili yaygın bir söylenti varmış. Buna göre saatin, tüccar ve İtalya Fahri Konsolosu Emilio Vitalis’in kente su getirilmesi için vasiyeti ile bıraktığı paradan artanlarla yapıldığına inanılıyormuş. Ancak, bu konuda resmi bir belge bulunamamış.

Yalı Caddesi
Çanakkale’nin Çarşı bölgesi elden geçirilmeyi bekleyen
tarihi binalarla dolu.

Çanakkale, aydınlık fikirli, aydınlık yüzlü, uygar insanların yaşadığı bir şehir. Bu kısa ziyaretimiz sırasında benim edindiğim izlenim bu yönde oldu. Genç kızların ve kadınların gece geç saatlere kadar sokaklarda rahatça gezdiklerini, kafe ve restoranlarda oturduklarını görmek güzeldi. Her genellemede olduğu gibi, bu ifade de bir hata payı olacaktır. Beklenmedik durumlarla ve kişilerle karşılaşmak her yerde, her zaman mümkün. Biz kibar ve yardımsever insanlarla karşılaştık hep. Öyle ki, iki kere, biz sormadan, kendiliklerinden bize bir yeri arayıp aramadığımızı soran, iki ayrı kişi oldu. Her ikisi de orta yaşın bir hayli üstünde, iki beyefendi idi. Biri, “Deniz Müzesi’ni de mutlaka görün,” diye bir öneride de bulundu. Görmek istediğimiz yerler listemizde orası zaten vardı ama, bu şekilde ilgi göstermesi çok hoşuma gitti.

Çanakkale’de ilk önce Kent Müzesi’ne gittik. Daha önceki gezilerimizde gezdiğimiz kent müzelerinin de Çanakkale’ye bağlı yerlerde olması bir raslantı mı, bilmiyorum. Ama, onları gezdikten sonra, ister Bozcaada’nınki gibi özel ister Gökçeada’nınki gibi belediyeye ait olsunlar, kent müzelerinin bir kent bilinci yaratma konusunda çok önemli olduklarını düşünmeye başladım. Herhangi bir şehrin tarihinin günlük yaşam ve orada yaşamış, kente mal olmuş bazı insanlar çerçevesinde bilinir kılınması çok önemli. Bu tür müzeler, belediyelerin öncülüğünde, tüm illerimizde yaygınlaştırılmalı.

Çanakkale Kent Müzesi küçük ama değerli bir müze
Müze olarak kullanılıyor olması sayesinde, kültürel bir miras olan tarihi bina da korunmuş

Kent Müzesi’nin bulunduğu Fetvane Sokak, Çanakkale’nin Osmanlı ve Cumhuriyet döneminin izlerinin birlikte var olduğu, özel bir sokak. Adını, bir zamanlar burada bulunan müftülük binasından verilen fetvalardan almış. Eskinin şarap imalathaneleri, gazoz fabrikaları günümüzün barlarına kafelerine dönüşmüş. Müzenin bulunduğu tarihi bina da ilk olarak 19. yüzyılda yapılmış bir sivil mimari örneği. O zamandan kalan birinci ve ikinci katın üstüne Cumhuriyet döneminde üçüncü bir kat eklenmiş. Kayıtlardan, binanın en eski sahibinin Osmanlı döneminde bir gayrimüslim olduğu belirlenmiş. Daha sonra bina, Büyük Mübadele ile Girit’ten gelen bir aile tarafından satın alınmış. Konut olarak kullanıldıktan sonra, bir dönem iş yeri ve Askerlik Şubesi olmuş. 1936 yılından itibaren otel olarak kullanılmaya başlanmış. Emek Otel olarak hizmet veren bina, 2004 yılında belediye tarafından satın alınarak, Kent Müzesi ve Arşivi haline getirilmiş. Binanın giriş katı süreli sergiler için, üçüncü katı ise, toplantı salonu ve çalışma atölyeleri için ayrılmış. İkinci katta yer alan sürekli sergi bölümü, esas müze kısmı diyebiliriz. Burada, Antik Dönemden başlayarak, Çanakkale ile ilgili temel bilgileri edinmeniz ve burada yaşamış kentlilerin anılarını, kullandıkları eşyaları görmeniz mümkün.

Yalı Camii ya da Tavil Ahmet Paşa Camii
Soldaki bina Yalı Camii, sağdaki Kent Müzesi.
Sol tarafta görünen ağaçlı bölge caminin haziresi.
Mezar taşlarını hem buradan hem de caminin avlusundan görebilirsiniz.
Yalı Camii’nin haziresi
Arkada görünen bina Kent Müzesi

Çanakkale’nin tarihi camilerinden Yalı Camii, Kent Müzesi’nin karşı köşesinde bulunuyor. Caminin kullanılan diğer adı, Tavil Ahmet Paşa Camii. Caminin ilk yapılışına ait bir kitabe bulunamamış. Onarım kitabesinden anlaşıldığına göre, burada daha önce bulunan ve yanan bir caminin yerine Tavil Ahmet Paşa bir cami yaptırmış. Ancak, onun da yanması üzerine, 1854 yılında, Miralay Halil Bey tarafından, bugün gördüğümüz cami yaptırılmış. Hem Fetvane sokaktan hem de caminin avlusundan görülebilen caminin haziresinde (kabristanında) bir dönemin askeri ve sivil ileri gelenlerinin mezarları bulunuyor. Tarihi mezar taşlarının korunması açısından bu tür hazirelerin korunması önemli. Nitekim, epeyce arayarak bulduğumuz bir sonraki hazire Yalı Camii’ninki kadar şanslı görünmüyordu. Oysa, orada çok daha önemli devlet adamlarının yattığı belirtiliyordu.

Civardaki diğer camilerden birisi de Tıflı Camii. 1891 yılında yapılan cami adını, Osmanlıca “çocuk” anlamına gelen, “Tıfl” kelimesinden almış. Bunun nedeni caminin, bir zamanlar yan tarafında bulunan, Sübyan Mektebi’nin ibadethanesi olarak yapılmış olması imiş. Okul, camiden çok önce, 1870 yılında, dönemin valisi Kayserili Ahmet Paşa tarafından yaptırılmış. Günümüze okulun sadece kitabesi kalmış. Kitabeyi caminin girişindeki bahçe kapısının
üstünde görmek mümkün.
Kurşunlu Cami
Yanan Çınarlık Camii’nin yerine, 1869 yılında, Biga Sancağı Mutasarrıfı Arap İbrahim Paşa tarafından yaptırılmış.

Fatih Camiinin haziresini bulabilmek için epeyce dolaştık. Aslında, o kadar zor bir yerde değil. Sadece alışık olduğumuz gibi caminin içinde değil, karşısında ve biraz da fark etmesi zor bir noktada bulunuyor. Büyük olasılıkla, cami ile arasından geçen yol ve civardaki evlerin bir kısmı bir zamanlar caminin arazisi içerisindeydi. Sonradan yapılan düzenlemeler ve imar planları belli ki bu tuhaf durumu yaratmış. Hazireyi ararken, Roman olduğunu tahmin ettiğim bir kadına yol sorduk. Bilmediğini söyledi. Aramaya devam ederken etrafta, Romanların zevkine uygun, rengarenk ve pırıltılı kıyafetler satan birkaç dükkan gördüm. Sonradan öğrendiğime göre, Fevzi Paşa Mahallesi denilen bu bölge gerçekten de Çanakkale’de bulunan Roman mahallelerinden birisi imiş. Kendileri atalarının, mahallenin yakınındaki Çimenlik Kalesi’nin yapımında çalıştırılmak üzere, Fatih Sultan Mehmet tarafından Bulgaristan, Rusya ve Makedonya’dan getirilerek, buraya yerleştirildiklerine inanıyorlar. Son zamanlarda ortaya çıkan kentsel dönüşüm nedeniyle buralardan çıkarılmak istenmelerine yanıt olarak da, “Bizi buraya Fatih Sultan Mehmet yerleştirdi. Ancak o çıkarır,” diyorlar.

Fatih Camii
Caminin haziresi yolun karşı tarafında

Cami-i Kebir (Büyük Cami) olarak da bilinen Fevzi Paşa Mahallesi’ndeki Fatih Camii, 1462 yılında, Çimenlik Kalesi ile birlikte yapılmaya başlanmış. Kalenin içinde bir tane daha Fatih Camii var. Cami birçok kez yenilenmiş. Kitabesine göre, bu yenilemelerin en önemli olanlarından ilki 1862 yılında Sultan Abdülaziz, ikincisi ise 1904 yılında Sultan II. Abdülhamit tarafından yaptırılmış. Cumhuriyet döneminde de birkaç kere elden geçirilmiş.

Sadrazam Hafız İsmail Paşa ve Sadrazam Ali Paşa‘nın kabirlerinin bulunduğu Fatih Camii haziresi

Caminin haziresinde iki Osmanlı sadrazamı yatıyor. Sadrazam Hafız İsmail Paşa (1758-1807) ve Sadrazam Ali Paşa. Duvardaki plakette Hafız İsmail Paşa’nın yaşam öyküsü var ancak, Ali Paşa hakkında hiçbir bilgi yok. Daha sonra yaptığım araştırmalar sonucunda da herhangi bir bilgi bulamadım. Hazirenin hali maalesef içler acısı idi. Arka tarafta, iki yapı arasında kalan duvarın bir bölümünün yıkık olduğunu fark edince, arka sokağı dolanıp, oradan içeri girdik. Tam bir mezbelelikti. Atılan çöplerin yanında, kediler için konmuş mamalar, ıslatılmış ekmekler de bu manzaraya katkıda bulunmuştu. Bir de, mezar taşlarının üstünde, yatan kişilerin meslek, makam ve benzeri statülerini belirtmek üzere yapılmış olan fes, sarık gibi yerleri yeşile boyanmıştı. Aynı şekilde, ayak ucundaki taşların tepeleri de boyalı idi. Belki benim bilmediğim özel bir anlamı var bunun. Ya da sadece, birilerinin aklına esti. Bilemiyorum. Yukarda belirttiğim mezarların dışında başka mezarlar ve çocuk mezarları olduklarını tahmin ettiğim çok küçük mezarlar da vardı.

Bölgede bulunan eski binaların çoğu 19. yüzyılda yapılmışlar. Daha sonra başka binalarda da gördüğüm bu dışarı doğru, kuş kafesi gibi kavisli pencere demirleri pek güzeldi.
Civarda gördüğüm bu tür yeni yapıların, kentsel dönüşüm kapsamında, tarihi binalar yıkılarak yapılmadıklarını diliyorum… Aradan görünen yapı, Çimenlik Kalesi‘nin duvarı.

Çanakkale’de Eski Ermeni Kilisesi olarak bilinen Surp Kevork (Aziz George) kilisesi de Fevzi Paşa Mahallesi’nde bulunuyor. Kilise bir meydana (Zafer Meydanı) bakıyor. Günümüzde, Mevlevi semah törenlerinin düzenlendiği kilisenin tarihine dair çok farklı bilgiler var. Üstelik bu farklı bilgileri veren kaynakların arasında iki tanesi de devlet kurumlarımız. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’ne göre kilise, 83 Ermeni ailenin Çanakkale’ye yerleşmesi üzerine, 1669 yılında yapılmış. Halen üniversitenin koruması altındaki kilise, Tasavvuf Topluluğu tarafından Kültür ve Sanat Evi olarak kullanılmaktaymış. Kültür Bakanlığı’nın Çanakkale Envanterine göre ise, 1873 yılında, Sultan Abdülaziz’in emri ile yapılmış. Şehrin Ermeni nüfusunun yok olmasından sonra, bir süre atıl kalmış. 1934-1984 yılları arasında Çanakkale Arkeoloji Müzesi olarak kullanılmış. Bu tarihten sonra birkaç kere Kültür Bakanlığı tarafından restore edilmiş ve sırasıyla, Namık Kemal Tiyatro Salonu ve Çanakkale Etnoğrafya Müzesi olarak düzenlenmiş. Ancak, Etnoğrafya Müzesi olarak kullanılmadan, 2005 yılında üniversiteye devredilmiş. İlk yapım tarihi ile ilgili bilgi olarak 200 yılı aşan bir fark olması bana kilisenin bir ara doğa kaynaklı nedenlerle veya insan eliyle yıkılıp sonra, Sultan Abdülaziz tarafından, yeniden yaptırılmış olabileceğini düşündürdü. Kilisenin yan tarafında, daha önce papazın evi ve sübyan okulu olduğu söylenen yapılar var.

Eski Ermeni Kilisesi olarak bilinen Surp Kevork Kilisesi

Çanakkale’ye gelip de, çarşı içindeki Aynalı Çarşı’ya gitmeden olmazdı, öyle değil mi? Çarşı Caddesi üzerindeki bu kapalı çarşı, şüphesiz en çok o ünlü türküde adının geçmesi nedeniyle tanınıyordur. Günümüze çarşının sadece giriş kapısı orijinal olarak ulaşabilmiş. Kapının üzerindeki hem Osmanlıca hem İbranice olan kitabede buranın, Sultan II. Abdülhamit’in izniyle, 1889 yılında, Çanakkale’nin önde gelen Yahudi tüccarlarından İlya Halyo tarafından yaptırıldığı yazıyor. Ayrıca, pasajın adı da, Passage Hallio olarak Fransızca yazılmış. 1934 yılında Yahudi vatandaşlarımıza, başta Edirne’de olmak üzere yapılan saldırı, yağmalama ve baskı olayları sırasında bu kitabe sıvanmış. 1967 yılında tekrar ortaya çıkarılmış. Bir görüşe göre, Evliya Çelebi 17. yüzyılda burada bir çarşının varlığından söz ettiği için, İlya Halyo çarşıyı sadece onartmış olabilir deniyor. Çarşı, 1915 Gelibolu Savaşı sırasında bombalanmış ve yanarak tahrip olmuş. 1918-1921 yılları arasındaki İngiliz işgali sırasında ahır olarak kullanılmış. 2004 yılında çarşı, orijinal giriş kapısı korunarak, yeniden yapılmış. Çarşının adının kaynağı konusunda farklı görüşler var. Kimileri bu ismin girişteki aynalardan kaynaklandığını düşünürken, başka bir görüşe göre ise, bir dönem burada satılan ve ayna gibi parlak olan at koşum takımlarından dolayı imiş.

Aynalı Çarşı ve kitabesi
Restore edilen Aynalı Çarşı’nın içi

Aynalı Çarşı’nın içinde, sağlı sollu sıralanmış dükkanlarda, hiçbir özelliği olmayan, son derece zevksiz hediyelik eşyalar satılıyor. Çanakkale’ye özgü olarak satılan çoğu seramik eşyanın da Çin malı olduğu söyleniyor. Geçenlerde haberlerde duyduğuma göre, Venedik kent yönetimi şehirde Çin malı ucuz hediyelik eşya satılmasını yasaklamış. Bence çok da iyi yapmış. Benzer bir önlemin Türkiye’deki şehir yönetimleri tarafından da alınması gerektiğini düşünüyorum. Onun yerine, el emeği ile yerli halk tarafından üretilen, özgün eşyaların satılması teşvik edilmeli kanımca. Civarda çok sayıda seramik atölyesi gördük. Onlar desteklenmeli. Tüm bunları, çarşının arka kapısından çıktıktan sonra sol tarafta gözümüze çarpan ve kendi imalatlarını satan küçük bir dükkan sahibi ile konuştuk. Esen Seramik, seramikten el yapımı özgün maskların ve hediyelik eşyaların satıldığı bir yer. Kibar ve tatlı bir hanım tarafından işletiliyor.

Öğle yemeği için lezzetli bir duraktı…

Bu kadar dolaştıktan sonra bir öğle yemeğini hak ettik. Yemek için çarşı içinde Sardalya’ya gittik. Hakkında internette epeyce yazı okumuştum. Bazı olumsuz değerlendirmeler de olmasına karşın, içimden bir his buranın iyi olacağını söylemişti bana. Yanılmamışım. Kaldırımdaki yüksek taburelerde, dükkanın içine bakarak oturulan Sardalya’da her türlü deniz mahsülü ve balık yapılıyor. Ekmek arası yediğimiz sardalya ve içtiğimiz turşu suyu çok lezzetliydi. Porsiyonlar fazlası ile doyurucu. Civardaki esnaftan ve yerli halktan insanların burada yemek yemesi dikkatimi çekti. Bilirsiniz bu, yurt içinde veya yurt dışında olsun, benim için çok önemli bir kriterdir. Arzu ederseniz, yemek üstüne bir peynir tatlısı yemek için çok uzakta olmayan ünlü Kadir Usta’ya da uğrayabilirsiniz.

Deniz Müzesi’nin girişinde bulunan bu yapı, 1810 yılında Belediye Binası olarak yapılmış. 1956 yılında Askeriye’ye devredilmiş.
Bir süre Merkez Komutanlığı olarak kullanılmış.
Atatürk, 1 Eylül 1928’de buradan halka hitap etmiş. Günümüzde, Deniz Müzesi’nin yönetim binası olarak kullanılıyor.

Yemekten sonra, Çanakkale’ye gelen herkesin gezmesi gerektiğini düşündüğüm Deniz Müzesi’ne gittik. Müze birkaç açıdan önemli. Öncelikle, müzenin içinde bulunduğu yapı ve alan, tarihi Çimenlik Kalesi. Eski adıyla, Kala-i Sultaniyye. Bir önceki yazımda belirttiğim gibi, karşı kıyıdaki Kilitbahir Kalesi ile birlikte, 1462-1463 yılları arasında, Fatih Sultan Mehmet tarafından, İstanbul’un savunması için yaptırılmış. Burası daha sonra, aynı zamanda etrafında şehrin gelişeceği bir merkez haline gelmiş. Kale zaman içinde bazı değişikliklere de uğramış. 19. yüzyılda, Çanakkale Boğazı’nın kıyısındaki batı sur duvarları yıkılarak, bu kısım bir tabya haline getirilmiş. Zamanın silah teknolojisine uygun bir şekilde top mevzileri ve cephanelikler yapılmış.

Müzenin bahçesinde çeşitli askeri ağır silahlar sergileniyor.
Burası aynı zamanda çok güzel bir park görünümünde.
Çeşitli mayınlar
Müze Gemi Acar
1936-1937 yıllarında Almanya’da inşa ettirilmiş. Daha sonra, Atatürk tarafından İstanbul Boğazı’nda diplomatik geziler ve Savarona Yatı’na intikal için kullanılmış. 2000 yılında restore edilmiş ve 2015 yılına kadar Kuzey Deniz Saha Komutanlığı tarafından kullanılmış.
2015 yılında müze haline getirilmiş.

Bu noktada belki de, Çanakkale ve Gelibolu’da çokça söz edilen tabya kelimesinin tam olarak ne olduğunu biraz açıklamakta fayda var. Osmanlı’da tabyalar 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yapılmaya başlanmış. Önceleri kalelerin dış duvarları toprak ile takviye edilerek oluşturulmuşlar. Daha sonra, toprak yığınlarının ardına gizlenmiş, bağımsız savunma yapıları olarak yapılmaya başlanmışlar.

Şimdiki adı Çimenlik Kalesi olan Kala-i Sultaniyye
Kalenin girişi Deniz Müzesi’nin bahçesinden

Çimenlik Kalesi, benzerleri gibi, iç ve dış kale kısımlarından meydana geliyor. Kalede başlıca dört yapı bulunuyor. Fatih Camii, Abdülaziz Camii, Baruthane ve İç Kale. sonradan eklenen Abdülaziz Camii dışındaki yapılar, kalenin ilk yapım zamanından kalan, orijinal binalar. Çimenlik Kalesi, 1915 Çanakkale Savaşları sırasında Merkez Savunma Grubu’nun sevk ve idare merkezi olarak kullanılmış.

İç Kalede bulunan orta kule dört katlı bir yapı.
Müzenin ana koleksiyonu bu binada sergileniyor.
Baruthane
Fatih Camii
Abdülaziz Camii

Kalede bulunan Deniz Müzesi, barındırdığı önemli koleksiyon dışında, çağdaş müzecilik anlayışına göre düzenlenmiş olması, müze yönetimi, her noktadaki ayrıntılı Türkçe ve İngilizce açıklamalar ile özellikle Çanakkale Savaşları ile ilgili filmler ve görevli askeri personelin profesyonel yaklaşımı nedeniyle ayrıca hayranlık uyandıran bir yer. Doğrusu, ne yalan söyleyeyim, böyle bir şey beklemiyordum. Her ayrıntısı titizlikle düşünülmüş, örnek bir müze burası.

Sultan Abdülaziz döneminde, batı surları yıkılarak yapılan tabyalar
Çimenlik Kalesi Çanakkale Savaşları sırasında ağır bombardıman yaşamış. Bu delik, HMS Queen Elizabeth gemisinden atılan bir mermi tarafından orta kulenin duvarında açılmış.
Aynı mermiye ait şarapnel parçasını binanın iç tarafında duvara saplanmış olarak görmek mümkün

Deniz Müzesi, Çanakkale Savaşları sırasında tarihsel ve kronolojik olarak tam olarak ne olduğunu anlamak açısından da çok yararlı. Her ne kadar hepimizin az çok bir bilgisi olsa da, verilen mücadelenin inanılmazlığını kavramak için Gelibolu tarafındaki şehitlik ve savaş alanlarını gezmek yeterli olmuyor. Bunun için, Çanakkale Savaşları Tanıtım Merkezi ve Çimenlik Kalesi’ndeki Deniz Müzesi ziyaret edilmeli. Tanıtım Merkezi maalesef bizim Gelibolu için ayırdığımız gün kapalıydı. Deniz Müzesi o açığı fazlası ile kapattı. Yine de, Çanakkale’ye bir sonraki gidişimizde Tanıtım Merkezi’ne de mutlaka gideceğiz. Müzede özellikle Mustafa Kemal Atatürk’e ve onun, Çanakkale Savaşı’nın gidişatını değiştiren önemli rolüne çok geniş yer ayrılmış olması çok memnuniyet verici idi.

Müze koleksiyonundaki ilginç objelerden biri de Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün el yazısının bulunduğu bu mantar şapka. “Wolseley Tipi Kask” da denilen bu şapkalar I. Dünya Savaşı’nda İngiliz Ordusu’nda kullanılmış. Mantardan yapılıp üstü pamuklu kumaş ile kaplanmış. Sıcak havada serin tutma özelliği varmış. Bu şapka Çanakkale Savaşları sırasında ele geçirilimiş. Üzerine, Atatürk el yazısı ile not düşmüş ve imzalamış. Notta, “57. Alay’ın 3. Tabur’u tarafından 4-5/3/331 (17-18 Mayıs 1915) gecesi yapılan keşif sırasında ele geçirilmiştir. 19. Tümen Komutanı M. Kemal” yazılmış.
Atatürk‘ün, 17 Haziran 1915’te, Düztepe tümen gözetleme yerinde Haydar Mehmet Alganer tarafından çekilmiş ünlü fotoğrafı ve kullanılan fotoğraf makinası.

Müzenin koleksiyonunda Anzaklara ait çok sayıda askeri obje, bilgi ve belge de var. Gerek Anzak gerekse Osmanlı siperlerinin canlandırmaları son derece başarılı. Bu zenginlik nedeniyle olsa gerek, ziyaretçiler arasında müzeyi gezen çok sayıda Anzak torunu da vardı.

Osmanlı ve Anzak siper canlandırmaları gayet başarılı

Deniz Müzesi’nin gezilecek bir diğer ilginç bölümü de Nusret Mayın Gemisi. 1910 yılında Almanya’ya siparişi verilen Nusret Gemisi, 1913 yılında Osmanlı Donanması’na katılmış. Özellikle, döşediği 26 mayın ile, 18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Zaferi’nin kazanılmasında çok önemli rolü olmuş. Bu mayınlar nedeniyle, Fransız Bouvet ve İngiliz Irresistible ve Ocean gemileri batmış. Ayrıca, Müttefik Donanması’nın üç gemisi de ağır hasar almış. Gemide yapılan çok güzel bir görsel sunum, bu zaferi ayrıntıları ile anlatıyor. Cumhuriyet döneminde de hizmet veren Nusret gemisi, 1962 yılında özel bir şahısa satılmış. Kuru yük gemisi olarak çalıştırılırken, 1990 yılında Mersin açıklarında batmış. 1999 yılında bir grup gönüllü tarafından su yüzüne çıkarılmış ve belediyeye hediye edilmiş. 2003 yılında Tarsus Belediyesi gemiyi, Nusret Mayın Gemisi Kültür Parkı olarak düzenlenen bir parka anıt olarak yerleştirmiş. Öte yandan, 2009-2010 yılları arasında, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından geminin bire bir kopyası inşa ettirilmiş. 2011 yılında TCG (Türkiye Cumnhuriyeti Gemisi) Nusret adıyla müze olarak hizmete girmiş. Modern cihazlarla da donatılarak, yüzer gemi olması sağlanmış.

1927 yılında yapılmış olan sağ taraftaki sarı bina, müzenin
Binbaşı Nazmi Bey Sanat Galerisi
TCG Nusret Müze Gemisi

Çanakkale’nin içinde, akşam yemeklerinden ilkini, yol yorgunluğu ile, kaldığımız otelin restoranında yemiştik. Kötü olmasa da, fazla bir özelliği yoktu. Bir akşam, sahildeki Akol Otel’in en üst katındaki Radika restoranda yedik. Burada da mezeler fena değildi. Standart tatta, fazla çarpıcı olmayan tabaklardı. Ancak, manzarası ve gün batımı güzeldi. Esas muhteşem yemeği, Çanakkale’nin ünlü Yalova Restoranı’nda yedik. Hak edilmiş bir şöhreti olduğunu düşünüyorum. Mezeler gerçekten çok lezzetli ve değişikti. Tuzlu sardalya ise, şahane. Çanakkale’ye giderseniz, burada yemek yemenizi öneririm ama, özellikle hafta sonu, rezervasyon yaptırmayı unutmayın.

(Devam edecek)

Gezmekle Bitmeyecek Bir Güzel İlimiz: Çanakkale (1)

Çanakkale içinde aynalı çarşı

Ana ben gidiyom düşmana karşı, off, gençliğim eyvah!

…………………

Çanakkale içinde vurdular beni

Ölmeden mezara koydular beni, off, gençliğim eyvah!

Türkünün tamamını bilmesek de, hepimiz en azından bu mısraları biliriz. Hiç gitmemiş, görmemiş olsak da, Çanakkale denince içimiz bir başka sızlar…

107 yıl önce yapılan o insanüstü savunma ve dünyanın o zamanki süper güçlerine karşı verilen destansı mücadeleyi duygulanmadan aklından geçirenimiz var mıdır, bilmiyorum. Gidip görmeden bu ifadeler insana basma kalıp gelebilir. Ya da Çanakkale Savaşları herhangi bir savaş olarak görülebilir. Çanakkale’nin önemini gerçekten kavramak için gitmeli, gezmeli. Ancak, Çanakkale sadece 1915 nedeniyle görülmesi gereken bir ilimiz değil. Tarih öncesi çağlardan beri insanlara yurt olmuş bu ilimizde, çok farklı temalar izleyerek, kendinize farklı rotalar ve geziler yaratabilirsiniz. Böyle olunca, bir kere değil, sayısız kere gidip yeni keşifler yapabileceğiniz bir ilimiz Çanakkale.

Nisan ayının son haftasında, dört günlüğüne uzun zamandan beri gitmek istediğimiz Çanakkale’ye gittik. Bu birkaç gün içinde, antik dönem, Osmanlı’nın ilk zamanları ve Çanakkale Savaşları ile ilgili sayısız yer gördük. Gayet disiplinli bir şekilde, sabah 7:30’da kalkarak gezdiğimiz halde, isteyip de gidemediğimiz pek çok yer kaldı. Bozcaada ve Gökçeada‘ya daha önce gitmiştik. (İlgili yazılarıma erişim için linklere tıklayabilirsiniz).

Çanakkale gezimizi, yol üstünde giderken gördüğümüz yerlerden başlayarak anlatmak istiyorum. Ancak, yazının çok uzun olmaması için birkaç bölüm halinde yayınlayacağım. Gezi planınızın bu yazıların sırasına göre olması gerekmiyor. Nitekim, benim yazılarımın sıralaması da gün olarak bizim izlediğimiz programa birebir uymuyor. Ancak, geriye baktığımda, Çanakkale’ye hiç gitmemiş veya az bir bölümünü görmüş okuyucularım açısından bu sıralamanın daha uygun olacağını düşünüyorum.

Yol boyunca gelincikler ve kır çiçekleri…

Pazartesi sabahı saat 9’da İstanbul’dan yola çıktığımızda, bir süre için hafta başı trafik yoğunluğuna denk geleceğimizi biliyorduk. Yine de, keseye zarar ama zaman açısından elverişli, Avrasya Tüneli sayesinde oldukça çabuk bir şekilde karşıya geçtik. Şehirden çıkıp Tekirdağ‘a doğru giderken doğa çok güzeldi. Bilirsiniz, bu aylarda ülkemizde doğa uyanır ve etraf inanılmaz güzel olur. Yol boyunca, bu ekonomik şartlara rağmen, ekilmiş yemyeşil tarlalar, yol kenarlarında gelincikler, papatyalar, sarı kır çiçekleri, bir de aralarda son yıllarda Trakya‘da çok ekilen kanolanın çiçekleriyle sarıya boyanmış tarlalar vardı. Çevreme bakmaya doyamadım. Çok güzeldi.

Kanola ekilmiş tarlalar

Biz aslında bu yolculukta daha çok sahilden gitmek niyetindeydik. Paralı yola göre sadece yarım saatlik bir fark olacaktı. Zaman açısından bir kısıtımız olmadığı için kıyıdan keyifle gideriz diye düşünmüştük. Silivri‘den itibaren Marmara Ereğlisi‘ne inecek ve oradan Şarköy‘e kadar deniz kenarından devam edecektik. Ancak, navigasyon türlü numaralarla bizi yukardan giden paralı yola soktu. Yılmadık. Sonunda, Muratlı üzerinden Tekirdağ’a inerek, kıyıya ulaştık. Bir süre için bir hayal kırıklığı yaşamadım desem yalan olur. Özellikle Kumbağ yerleşim olarak, çirkin yapılarla dolu, son derece sevimsiz bir yerdi. Zevksizlik içimi kararttı. Ancak, Kumbağ’dan sonra ormanlar başladı. Yapılaşma faciaları son buldu. Aşağıda masmavi deniz, yukarda yemyeşil ormanlar. Doğa çok güzeldi buralarda.

Çayınızı yudumlayın ve manzaranın tadını çıkarın

Yeniköy‘den geçtikten sonra, dağda virajlı yollardan gittik. Bir virajı dönerken, yol kenarında, denize tepeden bakan bir noktada ufak bir işletme gördük. Tabelasında “Gözleme, Köfte, Ayran, Çay” olduğu yazıyordu. Mola için durduk. Kenardaki uzun tahta masalardan birinde bir çift daha vardı. Aşağıda vahşi güzellikte bir manzara. Etrafta hiç çirkin bir bina yok. Ufak bir alana üzüm dikilmiş. Tavuklar, köpekler dolaşıyor. Sonradan buranın sahibi olduğunu öğrendiğimiz aydınlık yüzlü, genç adam kibar bir şekilde hizmet verdi. Sanıyorum, rahatsızlık vermemek adına, başlarda mesafeli idi. Daha sonra, ayran eşliğinde gözlemelerimizi yerken, sohbeti ilerlettik. 18 Mart Üniversitesi, Turizm Bölümü mezunuymuş. Belli başlı turistik şehirlerimizde çalıştıktan ve sonra birkaç yer de işlettikten sonra, köyüne dönmeye karar vermiş. Halinden çok memnun ve huzurlu görünüyordu. Buranın epeyce esintili olduğunu söylediğimde, bulunduğumuz noktadan görünmeyen, aşağıdaki köylerinin adının zaten bu nedenle Uçmakdere olduğunu söyledi. Yörede yamaç paraşütü çok yapılıyormuş. Burası eskiden bir Rum köyü imiş. Mübadele ile bütün köy boşalmış. Buna karşılık, Yunanistan’dan gelenler de buraya yerleştirilmişler. Rumlar zamanında bağcılık ve şarapçılık çok ileri imiş. Daha sonra, Müslüman halk da bağcılığı devam ettirmiş. Ta ki, Tekel’in şarap fabrikası kapatılana kadar. Şimdi bağcılık iyice azalmış. Doğanın neredeyse el değmemiş olması dikkatimi çekmişti. Buralar doğal tabiat parkı olarak koruma altındaymış. Dilerim, koruma devam eder. Sohbet nedeniyle düşündüğümüzden uzun süren molanın bitiminde, yolumuzun üstündeki köyün içinden de geçtik. Sakin ve güzel bir köydü. Civarda yamaç paraşütü okulu ve uzaktan bungalow’larını gördüğüm güzel bir işletme vardı.

Şarköy’den sonra, sahilden ayrılıp yukarı çıktık. Bir sonraki durağımızın, Çanakkale’nin Gelibolu ilçesine bağlı, Bolayır olmasına karar vermiştik. Bunun birkaç sebebi vardı. İlki, Bolayır’da bulunan, Orhan Gazi‘nin oğlu, Gazi Süleyman Paşa‘nın ve aynı yerde gömülü olan Namık Kemal‘in kabirlerini ziyaret etmekti. İkincisi, yakındaki Çimpe Kalesi‘ni görmekti. Lisede, tarih dersinde Gazi Süleyman Paşa (1316-1357) ve onun Rumeli’ye ayak basan ilk Osmanlı komutanı olması konusunun işlenmesini çok net hatırlıyorum. Bu tarih çoğunlukla 1352 olarak verilse de, bazı kaynaklar onun 1349 yılında da Rumeli’ye geçtiğini yazıyorlar. Buna göre, annesi Bizans Prensesi Nilüfer Hatun olan Gazi Süleyman Paşa, dedesi Bizans İmparatoru Kantakuzenos‘a (VI. Ioannes) (1292-1383) yardım etmek için 1349 yılında Sırplara karşı savaşmış ve Selanik‘i onlardan geri alarak Bizanslılara vermiş. 1352 yılında ise, Bizanslılar adına bu sefer Bulgarları Dimetoka‘da yenmiş. Söylendiğine göre, bu harekatı sırasında, dedesi Kantakuzenos kendisine Çimpe Kalesi’ni vermiş. Bundan sonra Gazi Süleyman Paşa kendisine Bolayır’ı üs olarak belirlemiş ve Osmanlı Devleti’nin Rumeli’de kalıcı olmasının adımlarını atmış. Anadolu’dan bazı Türkmen aileleri buralara getirilerek yerleştirilmiş. Gelibolu Yarımadası’ndaki fetihleri birbirini izlemiş.

Gazi Süleyman Paşa‘nın türbesi

Gazi Süleyman Paşa’nın türbesi Bolayır’da güzel yeşillik bir alanda bulunuyor. Yüksek ağaçlar ve çimenlerle park gibi bir yer. Kapıda, ilçe yönetiminin iyi niyetle Türkçe ve İngilizce olarak hazırlattığı Bolayır, Osmanlıların Rumeli’ye geçişleri ve Gazi Süleyman Paşa hakkında oldukça ayrıntılı bir açıklama panosu var. İyi niyetle diyorum çünkü, epeyce emek verilmiş olan çalışma maalesef cümle düşüklüklükleri ve ifade bozuklukları ile dolu. Yine de takdir ediyorum. İçeride, birilerinin aklına estiği için yapıldığı ama daha sonra hiç bakılmadığı belli olan havuz-çeşme-şadırvan karışımı bir yapı var. Tepesinden solmuş bir Türk bayrağı sarkıtılmış. Tüm bunlar ilk anda gözüme çarpanlar. Girişte bir de Namık Kemal büstü var.

Türbenin içi

Uzakta sol tarafta görünen türbeye doğru yürürken tüm bunları geride bıraktık. Uzun selvilerin arasında hoş bir esinti ve sessizlik vardı. Ağaçların arasından tepenin aşağısında uzanan ova ve ekili tarlalar görünüyordu. Rumeli fatihi olarak bilinen Gazi Süleyman Paşa, Bolayır dolaylarında avlanırken attan düşerek ölmüş. Sağlığında, Veliaht Şehzade olarak, 1337-1338 yıllarında Bursa-Yenişehir’de yaptırdığı Süleyman Paşa Külliyesi’nde kendine bir de türbe inşa ettirmiş. Ancak, daha sonra ettiği vasiyet üzerine, Bolayır’a gömülmüş. Orhan Gazi öldüğü zaman yerine, Süleyman Paşa’nın fetihlerinde yanında götürdüğü kardeşi I. Murat padişah olmuş. Gazi Süleyman Paşa’nın türbesinin gerek dışı gerekse içi son derece sade. İçeride Paşa ile birlikte, Lalası (hocası) ve kazada bindiği atı da gömülü.

Namık Kemal (1840-1888)

Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamit dönemlerinde bir anayasa hazırlanması ve parlamenter bir yönetime geçilmesi için mücadele veren, Genç Osmanlılar‘ın kurucularından, yazar, şair, gazeteci ve devlet adamı Namık Kemal’in (1840-1888) mezarı türbenin hemen önünde bulunuyor. Muhalif olması sebebiyle Londra ve Paris’te sürgün hayatı yaşamış olan Namık Kemal, yurda döndükten sonra da Kıbrıs, Rodos, Midilli gibi yerlere sürgün edilmiş. Ancak, bu yerlere aynı zamanda mutasarrıf olarak, devlet adamı kimliği ile gönderilmiş. (Mutasarrıf, Osmanlı döneminde, vilayetlerden sonra gelen sancak yönetimlerinin en üst yöneticisi oluyor). Buralarda pek çok yerel soruna çözüm bulmuş. Gelibolu’da mutasarrıf iken, ölünce Gazi Süleyman Paşa’nın yanına gömülmeyi vasiyet etmiş. 2 Aralık 1888 tarihinde, yine mutasarrıflık yaptığı Sakız Adası’nda vefat edince, oradaki bir caminin haziresine gömülmüş. Daha sonra, vasiyetini bilen arkadaşı Ebüziyya Tevfik‘in konuyu Sultan II. Abdülhamit’e iletmesi üzerine, naaşı Bolayır’a getirilmiş. Padişah, Gazi Süleyman Paşa’nın türbesinin yanına, çizimlerini Tevfik Fikret‘in yaptığı bir türbe yaptırmış. Bu türbe, 1912 yılında olan Mürefte-Şarköy depreminde hasar görmüş. Günümüzde Namıl Kemal, mermer kaplı bir mezarda yatıyor.

Namık Kemal’in mezarı

Çimpe kalesi olarak belirtilen yer, buradan çok uzakta değil. Araba ile birkaç dakika diyebilirim. Ancak, kalenin dibinde herhangi bir tabela olmadığı için neredeyse geçiyorduk. Ana yoldan sapılan kısa bir toprak yoldan sonra, kale olarak adlandırılan yere vardık. Etraf oldukça bakımsız görünüyordu ama yapı çok ilginçti. Bir Orta Çağ kalesinden çok, yanyana, bir dizi korugana benziyordu. İçlerine girilebiliyordu. Bazılarına girdik. İçerde ocaklar ve pencereler vardı. Belirttiğim gibi, bir kaleden çok, daha sonra Gelibolu Yarımadası‘nda göreceğimiz tabyalara benziyordu. Bu konu kafama takıldı. Döndükten sonra internette, Adnan Menderes Üniversitesi’nden Dr. Osman Ülkü’nün bir makalesine ulaştım: “Tartışmalı Bir Yapı Olarak Bolayır Merkez Tabyası”. Bu bilimsel makalede, Çimpe Kalesi’nin yerinin tam olarak bilinmediği ve tartışmalı olduğu belirtilerek, bizim gittiğimiz yerin Bolayır Kaymakamlığı ve Belediyesi tarafından yanlış bir şekilde söz konusu kale imiş gibi lanse edilerek burada Gelibolu’nun fethi anısına tören ve kutlamalar yapıldığı yazıyordu. Oysa burası, aslında II. Abdülhamit döneminde yapılan Bolayır Merkez Tabyası imiş. Osmanlı döneminde tabyalar ilk olarak, 1853-1856 Kırım Savaşı öncesinde, Rus saldırılarına karşı yapılmaya başlanmış. 1885 yılından sonra, Bulgarların güçlenmesi üzerine, Sultan II. Abdülhamit’in emriyle hem batıda Bulgarlara karşı Bolayır’daki gibi hem de doğuda Ruslara karşı yeni tabyalar yapılmış. Belki de, yol tabelaları bu bilgilerin ışığında sonradan kaldırılmışlardı.

Yıllarca Çimpe Kalesi olarak bilinen Bolayır Merkez Tabyası ve koruganlardan birinin içi

Bolayır’dan Gelibolu’ya oldukça bozuk bir toprak yoldan geldik. Geri dönüp doğru dürüst ana yoldan da gelmek mümkündü ama, yine navigasyonun azizliğine uğradık diyebilirim. Bu uygulamaların hayatı inanılmaz kolaylaştırırken bazen de insanı yanlış yönlendirdiğini bilen bilir elbet. İlk bakışta Gelibolu’nun yerleşim yeri olarak çok düzenli ve temiz olduğunu gözlemledim. Belediyesi iyi çalışıyor demek. Bir önceki gün, 25 Nisan Anzak Günü idi. Bu nedenle etrafta Anzak torunları göze çarpıyordu. 25 Nisan 1915 günü şafak vakti Anzak Koyu’na çıkan atalarını anmak için iki senedir pandemi nedeniyle gelemeyen Avusturalyalı ve Yeni Zelandalılar, bu sene 300 kişilik bir grup olarak gelmişler. Bu sayı, normalde her yıl gelen binlerce kişilik gruplara göre oldukça düşük. O tarihi günde karaya çıkan 16.000 Anzak askerinin büyük çoğunluğu için bu hayatlarındaki ilk savaş deneyimi imiş. Akşama kadar bu askerlerin 2.000 tanesi ya yaralanmış ya da ölmüş. Bir önceki gün Şafak Ayini’ne katılan Anzak torunları arasında çok genç olanlar ve çocuklar da vardı. Bunlar artık Gelibolu’da savaşan Anzakların 4. kuşak torunları olmalıydı. Çanakkale’de kaldığımız günlerde savaş alanlarını ve müzeleri gezerken onlarla sık sık karşılaştık. Bazıları rehberler eşliğinde geziyorlardı. Çok değişik duygular içinde olduklarını tahmin edebiliyordum. Başlarda sadece Gelibolu’da ölen Anzakları anma günü iken, günümüzde 25 Nisan tüm dünyadaki çeşitli savaşlarda ölen Avustralyalı ve Yeni Zelandalı askerleri anmak için kutlanıyor.

Tabyanın etrafında bir hendek yapılmış

1856 yılından beri Çanakkale Boğazı’ndan geçen gemilere yol gösteren Gelibolu Deniz Feneri‘nin yer aldığı çevre, Fener Parkı olarak biliniyor. Parkta ilgi odağı olan bir türbe ve bir namazgah bulunuyor. Bayraklı Baba Türbesi olarak adı geçen tarihi türbenin üstünde bir tane büyük Türk bayrağı var. Onun dışında, türbenin her bir yanı buraya gelenlerin adak olarak astığı çeşitli boylarda bayraklarla kaplı. Bayrakların arasından içeri girdiğiniz zaman, aslında türbe olarak anılan mekanın üstünün açık olduğunu ve içeride mermer bir mezar bulunduğunu anlıyorsunuz. Tepedeki büyük bayrak, yukarıdan bakılınca insana buranın kapalı bir türbe olduğu izlenimini veriyor. Türkiye’nin en fazla ziyaret edilen türbeleri arasında olduğu belirtilen Bayraklı Baba’nın elbette bir hikayesi de var.

Gelibolu Fener Parkı’nın içindeki Bayraklı Baba Türbesi

Asıl adı Karacabey olan Bayraklı Baba, Yıldırım Beyazıt döneminde (1389-1402) Osmanlı ordusunda sancaktar olarak görev yapıyormuş. Ankara Savaşı yenilgisinden sonraki dönemde I. Beyazıt’ın oğullarından Süleyman Çelebi‘nin ordusunda yer almış. Söylenceye göre, 1410 yılında Bizanslılarla savaşılırken, etrafının sarıldığını ve esir düşeceğini anlayınca sancağı, düşmana teslim etmemek için, küçük parçalara bölmüş ve yutmuş. Ancak, bir süre sonra savaşın seyri değişmiş ve Karacabey, arkadaşları ile birlikte, kurtulmuş. Komutanı sancağı ne yaptığını sorunca, yuttuğunu söylemiş ancak inandıramamış. İspatlamak için, midesini kendi eliyle yarmış ve bayrağı göstermiş. Ölmeden önce, “Benim yerim burasıdır. Beni buraya gömün ve üzerimi bayraksız bırakmayın”, diye vasiyet etmiş. O zamandan beri mezarı bayraksız kalmamış. her türlü dilek için insanlar buraya akın etmişler. Sizin de öyle bir isteğiniz olursa, yanınızda bayrak yok diye hiç üzülmeyin. Yakındaki bir dükkanda her boy bayrak satılıyor.

Azebler Namazgâhı

Namazgâh, açık havada namaz kılmak için düzenlenmiş bir ibadet mekanı demek oluyor. Ben, ilk olarak bir namazgâhı İstanbul’da, Anadolu Hisarı’nda görmüştüm. Oradaki biraz bakımsız durumdaydı. Her tarafını otlar bürümüştü. Belki şu sıralar süren restorasyon sonrası bir düzenleme yapılır. Gelibolu’daki namazgâhın bir restorasyon gördüğü anlaşılıyor. Ne kadar başarılı olduğu tartışılır. Orijinal olarak geriye çok az şeyin kaldığı anlaşılan yapı, bembeyaz mermerlerle donatılmış. Azaplar veya Azebler Namazgâhı olarak da bilinen söz konusu ibadet yeri, 1407 yılında Hacı Paşaoğlu İskender Bey tarafından yaptırılmış. Denize sefere çıkacak deniz tüfekçi erleri, yani Azaplar, burada toplu namaz kılarlarmış. Azap (Azeb) bekar erkek anlamına geliyormuş. İstanbul’da, Haliç kıyısındaki Azapkapı’yı anımsarsınız. Orası da adını yakındaki, bekar erkeklerden oluşan, denizci erler kışlasından alıyormuş.

Gelibolu Kalesi
Kale ilk olarak Bizanslılar tarafından yapılmış.
Daha sonra, Osmanlılar döneminde onarılmış.
Gelibolu’da Zafer Peynir Helvacısı
Çanakkale’nin geleneksel peynir tatlısı.
Fırınlanmış veya normal haliyle yiyebilirsiniz.

Gelibolu’da, Çanakkale’ye özgü peynir tatlısını tatmak üzere, çoğu kişi tarafından övülen Zafer Peynir Helvacısı‘na da gittik. 2020 yılında, Eceabat’taki Porta Caeli Bağcılık ve Otel‘inde Çanakkale’nin peynir tatlısından ilham alınarak yapılmış nefis bir tatlı yemiştik. Şimdi geleneksel olanını tadınca onun, üzerinde bayağı çalışılıp modernleştirilmiş bir çeşitleme olduğunu anladım. Geleneksel Çanakkale peynir tatlısı, çayla bile benim için biraz fazla şekerli idi. Fırınlanmış olanı daha hoşuma gitti. Yine de tatmaya değer kanımca.

Kilitbahir Kalesi

Gelibolu’dan Çanakkale merkezine Kilitbahir’den geçmeye karar vermiştik. Burası Çanakkale’ye bağlı bir köy aslında. Sahildeki Kilitbahir Kale Müzesi görülmeye değer. Biz, 2020 yılında gezmiştik. Kilitbahir (Kilîdü’l-bahr) Kalesi ile karşı kıyıdaki Çimenlik Kale‘si (Kala-i Sultaniyye), İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından, İstanbul’un olası saldırılara karşı savunulması için yaptırılmış iki kale. Fatih, fetih sırasında Bizanslıların, Avrupa devletlerinin gönderecekleri yardımların Çanakkale Boğazı üzerinden gelmesini beklediklerini fark etmiş. Bunun sonucunda, daha sonra aldığı İstanbul’un savunmasının da buradan başlaması gerektiğine karar vermiş. Her iki kale de, Çanakkele Boğazı’nın en dar yerinde, 1462-1463 yıllarında yapılmış. Kilitbahir (yani Deniz Kilidi) Kalesi yapı olarak iki kısımdan meydana geliyor. Üç yapraklı bir yonca biçimindeki iç kale oldukça heybetli ve etkileyici. Dış kale olan kısımın etrafında eskiden bir hendek varmış. Kale 1541 yılında, Kanuni Sultan Süleyman tarafından elden geçirilmiş ve Sarı Kule olarak adlandırılan bir kule eklenmiş. Kalenin deniz tarafındaki dış duvarlarının bazı bölümleri günümüze ulaşmamış. 1666 yılında, Sabetaycıların lideri Sabetay Sevi, Sultan IV. Mehmet (1642-1693) tarafından birkaç ay için Kilitbahir Kalesi’ne kapatılmış. Ancak faaliyetlerine burada da devam etmesi ve kendisini görmeye gelen müritlerinin sayısının giderek artması nedeniyle, yargılanmak üzere, Edirne‘ye götürülmüş. Bilindiği gibi, buradaki yargılamanın sonunda, kendisine Müslümanlık ya da ölüm arasında bir seçim yapması emredilmiş. Bu oldukça uzun ve çetrefilli konu bu yazının konusu değil elbet.

Kilitbahir Kalesi

Çanakkale’ye geçmemiz ve feribot iskelesine çok yakın olan otelimize yerleşmemiz akşam saat 8’i buldu. Epeyce uzun ve yorucu bir gün olmuştu. Sanırım burası, Çanakkale ile ilgili yazılarımın ilki için de noktayı koymak için doğru bir yer. Devamı gelecek…

Namazgâh Tabyası
Kilitbahir Kalesi’nin yakınındaki bu tabyanın, Çanakkale Boğazı’nın en dar yerinde yapılan ilk tabya olduğu belirtiliyor.