Parma

Parma denince aklıma gelenler… Öncelikle, hala okumamış olduğum için “vicdan azabı” duyduğum, Stendhal’ın Parma Manastırı kitabı. İkincisi, çok sevdiğim Parmigiano Reggiano (parmesan) peyniri. Üçüncüsü, leziz Parma jambonu, Prosciutto. Bunlar, Parma’ya gitmeden önce idi.

Parma’ya gidip, gördükten sonra ise… İçi tamamen ahşaptan yapılmış, muhteşem Teatro Farnese. Büyüleyici tavan ve duvar resimleriyle Vaftizhane. Ulusal Sanat Galerisi, Galleria Nazionale’de gördüğümüz, Leonardo Da Vinci’nin, ancak onun yapabileceği güzellikteki Bir Genç Kadının Başı tablosu. Daha önce hiç bilmediğim ve bu gezide öğrendiğim, Parma’nın ünlü ressamları Parmigianino, Correggio ve Anselmi. Yediğimiz leziz yemekler ve tabii ki yine, (artık nasıl üretildiklerini de ayrıntılı olarak öğrendiğimiz) Parmigiano Reggiano peyniri ve Parma jambonları…

Modena’dan Parma’ya araba ile 40-45 dakikada geldik. Yol son derece düz bir yol. Bereketli Po ovasının belki de en düz yerleri buralar. Yolun sağında ve solunda, ekilmiş bereketli topraklar göz alabildiğine uzanıyor. Parma da çok düz bir şehir. O nedenle, bisiklet kullanımı çok yaygın. Ben nedense, Parma’yı tepelerde, bir yamaca yaslanmış bir şehir olarak hayal etmiştim. Bu kadar düz olmasına şaşırdım doğrusu.

Bana göre Parma, Modena’ya göre çok daha güzel bir şehir. Sarımtırak renkli tarihi binaların bir kısmı 2. Dünya Savaşı sırasında çok tahribat görmüş. Ama, savaş sonrasında çok başarılı bir şekilde, aslına uygun olarak, yeniden inşa edilmişler. Emilia-Romagna bölgesi, 2. Dünya Savaşı sırasında İtalya’nın Müttefikler tarafından en çok bombalanmış bölgesi. Aynı zamanda, Nazilere karşı en çok Partizan direnişi de bu bölgede olmuş. Gittiğimiz şehirlerin hepsinde bu kahramanlar için anıtlar veya o şehirden olanların tek tek isimlerinin yazılı olduğu duvarlar vardı.

Parma Sokakları

Parma, çok kalabalık olmayan, sakin bir şehir. Şehrin merkezi 180.000 civarında bir nüfusa sahip. İtalya’nın bu büyüklükteki diğer kentlerinde olduğu gibi, insanlar telaşsız ve stressiz görünüyorlar. Yalnız, çok fazla göç almış. Sokaklarda, park köşelerinde boş oturan ve gürültü, patırtı yapan çok sayıda Afrikalı göze çarpıyor. Sanırım bu, İtalya’da giderek artan, önemli bir sorun. Örneğin, Modena’da kaldığımız otelde izlediğim bir haber programında, sınıfında tek İtalyan olan bir ilkokul öğrencisinin annesinin verdiği mücadele haber yapılmıştı. Tamamı farklı ülkelerden gelen Müslümanlardan ve Afrikalılardan oluşan sınıfta çocuğunun dışlandığını ve bunalıma girdiğini söylüyor, kendi ülkesinde “yabancı” olmaktan şikayet ediyordu. Yabancı düşmanı olmadığını, ancak okulların, farklı etnik gruplardan gelen öğrenciler ile İtalyan öğrencileri dengeli bir şekilde kabul etmeleri gerektiğini belirtiyordu. Doğrusu, son olarak Roma’ya kadar gidip, Eğitim Bakanlığına şikayette bulunduğunu söyleyen bu kadına hak verdim…

Otelimiz Mercure Stendhal, tarihi merkezdeki her yere yürüme mesafesinde olan, çok kaliteli bir oteldi. Lobideki Stendhal büstü bana Parma Manastırı kitabını bir kez daha hatırlattı. Bu kış, okuma listeme mutlaka alacağımı söyleyerek, af diledim kendisinden… Neyse, fazla üstelemedi…

Resepsiyondaki görevli, odamızın 1.5 saatten önce hazır olamayacağını söyledi ve bu arada yemek yememizi önerdi. Çeşitli kaynaklarca önerilen La Greppia da otele çok yakındı zaten. İçeri girdiğimizde, bir iki masa hariç, bütün masalar doluydu ve yemek yiyenlerin tamamı İtalyan’dı. Bu, genellikle söz konusu restoranın iyi bir yer olduğuna işaret benim için. İtalya’da eğer bir restorana yerli halk rağbet ediyorsa, gerçek mahalli tatları bulabiliriz demektir. Giriş tabağı olarak yediğim kalamar da, ana yemek olan levrek de çok lezzetli idi. Ama çalışanların oldukça suratsız olduklarını söyleyebilirim. Tüm İtalya gezilerimi düşünürsem, buna benzer bir servisle karşılaştığım yerlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Kötü bir servis değil, kaba değil ama, insanı rahatsız edecek soğuklukta…

Parma’da görmeyi planladığımız yerleri gezmeye başlamak için sabırsızlanıyordum. Ama önce, Tourism Information bürosuna gidip, bir gastronomi turuna yer ayırtmaya karar verdik. Buraya gelirken, bir Parmigiano Reggiano ve bir Prosciutto imalathanesini gezmeyi kafamıza koymuştuk. Ertesi gün için yarım günlük bir tura yer bulduk. Turizm bilgi ofisindeki hanım, ertesi gün Pazartesi olduğu için müzelerin çoğunun kapalı olacağını, o nedenle, müzeleri o gün gezmemizin iyi olacağını söyledi. Gerek Modena’da, gerekse Parma’da turizm ofislerinin bize çok yardımcı olduklarını belirtmeliyim.

Palazzo della Pilotta

Palazzo della Pilotta (Pilotta Sarayı), Piazza della Pace (Barış Meydanı) ile Parma nehri arasında yükselen, dev bir yapı. İsmini, bir zamanlar içerisinde oynanan, pelota adında bir İspanyol top oyunundan aldığı söyleniyor. 1583 ve 1622 yılları arasında, şehrin hakimi olan Farnese ailesi için, sürekli ilaveler yapılarak, inşa edilmiş. 2. Dünya Savaşı sırasında neredeyse yerle bir olmuş ve daha sonra yeniden yapılmış. Bu yapı günümüzde, birden fazla müze barındırıyor. Bunların en önemlileri, Galleria Nazionale (Ulusal Sanat Müzesi), Teatro Farnese ve Ulusal Arkeoloji müzesi.

Palazzo della Pilotta’nın bilet satış gişesinde görevli, yaşı bir hayli ileri, kibar ve şık giyimli hanım, bize bir biletle üç müzeyi de gezebileceğimizi söyledi. Ayrıca, saat beşte Sanat Galerisinde rehberli özel bir tur olacağını ve müzenin halka açık olmayan yerlerini de görmemizin mümkün olacağını söyledi. Günün sonunda, bu tur sayesinde gördüğümüz tablolar ve öğrendiklerimiz nedeniyle bu hanıma minnettar olduk.

Teatro Farnese, bugüne kadar gördüğüm eski tiyatro ve opera salonlarına hiç benzemeyen, çok değişik bir salon. Önceden gördüğüm fotoğraflar bunun habercisi olsa da, bu tamamen ahşap ve devasa salonun aslını görmek başka bir şey.

Teatro Farnese

Tiyatroya giriş, Ulusal Sanat Galerisinin içinden oluyor ve kendinizi bir anda çok büyük ve oldukça eğimli bir sahnenin üstünde buluyorsunuz. Buradan, zamanında Avrupa’nın en büyük salonlarından biri olan, Barok tarzda yapılmış salonu, biraz uzaktan da olsa (aşağıya inmenize izin verilmiyor) doyasıya seyredebiliyorsunuz. Biz içeri girdiğimiz sırada, bir klasik müzik konseri için ses düzenlemesi yapılıyordu. Prova için çalınan flütün sayesinde tiyatronun olağanüstü bir akustiğe sahip olduğunu da öğrenmiş olduk.

Teatro Farnese

Teatro Farnese’nin bulunduğu alan önceleri, atlı yarış ve karşılaşmaların yapıldığı bir alan iken, 1617 ve 1618 yılları arasında, bir sene içinde ve hızla bir şölen ve tiyatro alanına çevrilmiş. Parma Dükü Farnese tarafından, Ferrara’lı mimar Giovanni Battista Aleotti’ye yaptırılan tiyatro ile amaçlanan, yakın zamanda Parma’yı ziyaret etmesi beklenen Medici’lerden Grand Dük II. Cosimo’yu etkileyerek, iki aile arasında kalıcı bir politik ittifaka vesile olabilecek bir evliliği mümkün kılmakmış. Ancak, II. Cosimo’nun sağlık sorunları nedeniyle bu ziyaret hiçbir zaman gerçekleşmemiş. İki aile arasında olması beklenen evlilik için aradan bir on yıl geçmesi gerekmiş ve tiyatro, 1628 yılında Margherita de’ Medici ve Eduardo Farnese’nin düğününe kadar kullanılmamış. Bu görkemli düğünden sonra da, 1732 yılına kadar hep bu tür düğünler ve resmi davetler için kullanılmış. 1913 yılından itibaren halka açılan Teatro Farnese, 1944 yılında Müttefiklerin ağır bombardımanına uğrayarak, yerle bir olmuş. 1956-1965 yılları arasında aslına uygun olarak yeniden yapılmış.

Parma Ulusal Arkeoloji Müzesinden Bir Seçki

Palazzo della Pilotta’nın içindeki arkeoloji müzesi, çok büyük olmamakla beraber, oldukça geniş bir zaman dilimine yayılan eserler barındırıyor. Parma şehri, M.Ö. 183 yılında Romalılar tarafından kurulmuş. Parma adı, Romalıların kullandığı yuvarlak ve düz bir kalkan çeşidinden gelmekte imiş. Şehrin ve çevresinin coğrafi olarak dümdüz olması nedeniyle Romalılar bu ismi vermişler. Arkeoloji müzesinde sadece Roma dönemi eserlerini değil, daha eski (M.Ö. 700-200) dönemlere ait, Po vadisinde bulunmuş, Etrüsk uygarlığı eserlerini de görmek mümkün.

Parma Ulusal Sanat Galerisi

Parma Ulusal Sanat Galerisi, özellikle tablo açısından çok zengin ve büyük bir müze. Ağırlıklı olarak, Rönesans döneminin Parmalı sanatçılarının eserlerine yer verilmiş. Bu sayede, eserlerini şehir katedrali Duomo ve Battistero’da (Vaftizhane) da göreceğimiz Correggio, Parmigianino, Anselmi, Antelami gibi sanatçıların varlığından haber oldum. Ancak, benim için hiç şüphesiz, müzenin en çarpıcı tablosu, Leonardo da Vinci’nin “Genç Bir Kızın Başı” adlı eseri oldu. Oldukça loş aydınlatılmış, dikdörtgen bir salonun en ucuna yerleştirilmiş bu tablo, üstüne düşen ışık hüzmesi ile insanın dikkatini çekiyor ve kendinizi istemsiz bir şekilde ona doğru yürürken buluyorsunuz…

Bir Genç Kadının Başı- Leonardo da Vinci (1508)

Saat beşteki özel tur için Leonardo da Vinci’nin tablosunun önünde beklememiz söylenmişti. Çok genç ve tatlı bir kız olan rehberimiz geldiğinde, farklı milliyetlerden sekiz kişi bekliyorduk. Tablonun sol tarafında, daha önce kapı olduğunu anlamadığımız bir geçitten bizi geçirmesi ile birlikte, müzenin normalde açık olmayan bölümlerindeki bir buçuk saatlik turumuz başladı. Müzenin görünür bölümlerinin ardındaki bu diğer dünyanın büyüklüğü beni çok şaşırttı. Rehberimiz, Canaletto, El Greco ve Van Dyke gibi ünlü sanatçıların da tablolarının bulunduğu bu salonların kapalı tutulma nedenin, personel eksikliği olduğunu söyledi.

İsa’nın Körü İyileştirmesi- El Greco (1573-1576)

Ertesi sabah saat dokuz buçukta, “Tasty Bus” gıda işletmeleri turumuz Piazza Garibaldi’den (Garibaldi Meydanı) hareket etti. Bu meydan, Parma’nın ana meydanlarından birisi aynı zamanda. Parke taşlı, geniş alanın kuzey tarafında, günümüzde belediyeye ait ofislerin bulunduğu Palazzo del Governatore var. 17. yüzyılda yapılmış binanın üstündeki dev güneş saati, 1829’da yapıya eklenmiş.

Palazzo del Governatore- Piazza Garibaldi

Rehberimiz, otuzlu yaşlarında, sempatik bir İtalyan kadındı. Verdiği ayrıntılı bilgilerin arasına serpiştirdiği esprileri de hoştu. Anladığım kadarı ile, tur rehberliği, İtalyan kadınları arasında rağbet gören bir meslek.

Fazla büyük olmayan grubumuz ile önce bir Parmigiano Reggiano işletmesine doğru yola koyulduk. Modena ile ilgili yazımda sirke üreticisi Giusti’yi anlatırken sözünü ettiğim gibi, İtalya’da üretilen sirke, zeytinyağı, peynir, salam gibi ürünlerin kaynağından, kalitesinden ve içinde katkı maddesi olmadığından emin olmak istiyorsanız, etiketinde DOP damgası olduğuna dikkat etmelisiniz. Bu ibare ürünün, üreticisinin bağlı olduğu konsorsiyumun müfettişleri tarafından titiz bir şekilde incelenip, onaylandığını göstermektedir. Ayrıca, Parmigiano Reggiano, İtalya’nın sadece belli bir coğrafi bölgesinde üretilmektedir. Bu bölge, Parma, Reggio Emilia, Modena ile birlikte, Bologna ve Mantua’nın belirli bölgelerini kapsamaktadır.

Orta Çağ’da keşişler tarafından üretilmeye başlanan Parmigiano Reggiano peynirinin ana maddeleri inek sütü, tuz ve danaların midesinde bulunan bir enzim. Gerçek bir Parmesan peynirinde bunların dışında bir maddenin bulunmaması gerekiyor. Ana girdi olan sütün kalitesi de ineklerin ne yedikleri ile çok alakalı olduğu için, ineklerin kendi başlarına çayırlarda otlamalarına izin verilmiyor. Yol boyunca gördüğümüz arazilerde bir tane bile inek görmememizi rehberimiz bu şekilde açıkladı. Onun yerine, hayvanların süt üreticileri tarafından belirli alanlarda tutulduğunu ve sıkı bir diyetleri olduğunu belirtti.

Gezdiğimiz işletme, bir karı kocaya ait, çok büyük olmayan bir tesisti. İçeriye girmeden önce, hepimize bone, ağız maskesi, önlük ve galoş dağıtıldı. Parmigiano Reggiano üretimi çok karmaşık olmayan, ama titizlikle yapılması gereken süreçlerden oluşuyor. Turu, hem işletme sahiplerinin hem de rehberimizin ayrıntılı açıklamaları eşliğinde, adım adım yaptık.

İtiraf etmeliyim, içeri girince bizi karşılayan koku önce beni biraz rahatsız etti. Kötü bir koku değil ama, insana ilk başta tuhaf geliyor. Ağız maskesini, biraz da rahatsız olanlar burnunu kapatabilsinler diye veriyorlarmış zaten. Ancak, bir süre sonra insan kokuya alışıyor.

Üretim için, zaman olarak iki farklı sağımdan gelen süt kullanılıyor. Çevredeki süt üreticilerinin akşam sağımından getirdikleri süt, fazla derin olmayan, dikdörtgen küvetlerde bir gece dinlendirildikten sonra, yukarı çıkan yağları alınıyor ve ertesi sabah gelen, yeni sağılmış süt ile karıştırılıyor. Daha sonra, bu süt büyük, bakır kazanlara alınıyor. Yukarda sözünü ettiğim, dana midesinde bulunan enzim ve bir önceki günün üretiminden elde edilmiş “kesmik suyu” (peynir altı suyu da deniyor) ilave ediliyor. Bundan sonra, bu karışım ısıtılıyor. Belli bir kıvama geldikten sonra dinlenmeye bırakılıyor. Dinlenme işleminden sonra ise, iki sopa ve ketenden yapılmış özel bir bez yardımıyla, iki kişi, her bir kazanda oluşmuş kesmiği (lor da deniyor) çıkarıyor. Tatmamız için ufak parçalar halinde verildiğinde, oldukça tatsız tuzsuz ve lastik gibi geldi bana. Bu aşamada, peynirde henüz hiç tuz bulunmuyor.

Parmigiano Reggiano Üretim Sürecinden Kareler

Kazanlardan çıkarılan yumuşak kesmik, bir bıçak ile iki parçaya bölünüyor ve her bir parça 40 kilo gelecek şekilde ayrılıp, yuvarlak kalıplara konuyor. Bu aşamada, içindeki nemin eşit dağılabilmesi için, iki saatte bir çevrilmeleri gerekiyor. Sekiz saat sonra, peynir tekerlekleri kalıplardan çıkarılıp, etraflarına, üstlerinde işaretler bulunan plastik kalıplar sarılıyor. Bu işaretler çok önemli çünkü, bu şekilde yapılan kodlama bize, o peynir tekerleği için hangi süt üreticisinin sütünün kullanıldığını, hangi peynir üreticisinin ürettiğini, kontrolden başarı ile geçip, DOP kalitesi hak edip, etmediğini gösteriyor. Bu sonuncusu için, kalıbın üstünde boş bırakılmış, kocaman, yuvarlak bir alan var. DOP damgası oraya vuruluyor daha sonra.

Peynir Kalıpları Tuzlu Suda 20-22 Gün Bekletiliyor

24 saat plastik kalıplarda tutulan peynir tekerlekleri daha sonra, içinde deniz tuzu ve su bulunan küvetlere alınıp, 20-22 gün burada bekletiliyor. Tuzun eşit nüfuz etmesini sağlamak için, peynir tekerlekleri suyun içindeyken de günde iki kere çevriliyorlar. Bundan sonra artık, peynirler yaşlandırılma evresi için, ısısı ayarlı, tavana kadar yükselen rafları bulunan bölüme alınıyorlar. 12 ay sonra, tuz peynir kalıplarının ortasına ulaştığı zaman, Parmigiano Reggiano’lar da denetim için artık teftişe hazır oluyorlar. Gelen müfettiş, tahtadan yapılma küçük bir çekiç ile tekerleklerin her bir tarafına, tek tek vurarak içinde hava kabarcığı kalıp, kalmadığını kontrol ediyor. Testi geçenlere DOP damgası vuruluyor. Geçemeyenler ayrılıyor. Bunların Parmigiano Reggiano adı altında satılmaları da yasakmış. Ancak, düşük kalite oldukları belirtilerek veya rendelenmiş halde satılabiliyorlarmış. Aslında, testi geçemeyenler de kötü peynir değil ama, belli bir kalite standardında değiller.

Dinlenmeye Bırakılan Parmigiano Reggiano Kalıpları

Testi geçen peynir tekerlekleri, üreticinin isteğine bağlı olarak, daha uzun yaşlandırmaya tabii tutulmak üzere, tekrar raflara yerleştiriliyorlar ve 36 aya kadar yaşlandırılabiliyorlar. Gezi bitimindeki tadımda, 12, 24 ve 36 ay dinlendirilmiş Parmigiano Reggiano peynirlerini tatma fırsatı bulduk. Süre uzadıkça, peynirdeki tuz oranı da bariz bir şekilde artıyor. Biz 36 ay yaşlandırılmış, bir buçuk kiloluk bir parça aldık. Muhteşem bir tat… İnsan kalitelisini yiyince, Türkiye’de parmesan diye satılan çoğu peynirin gerçek kalitede olmadığını anlıyor. Dönünce, marketlerin peynir bölümlerinde yaptığım ufak bir araştırma sonucu, bir tek Macrocenter’larda DOP damgalı, İtalya’dan ithal edilmiş Parmigiano’lar olduğunu gördüm. (Eatily’ye bakma fırsatım olmadı henüz). Bir başka öğrendiğim nokta da, bizde de yaygın olarak satılan Gran Padano’ların, gerek sütü üreten ineklerin yedikleri otlar konusunda fazla titiz olunmaması, gerekse kullanılan katkı maddeleri nedeniyle, Parmigiano Reggiano ile eş değer olmaması.

Gerçek Parmigiano Reggiano Peynir Paketinde Olması Gereken Sarı Kırmızı DOP Etiketi (Sağ Üst Köşede)

İkinci olarak, Parma’ya bağlı Langhirano’da, bir Prosciutto (domuz jambonu) imalathanesine gittik. İtalyanın farklı bölgelerinde Prosciutto üretilmekle beraber, Parma’da üretilenin farklı bir şöhreti ve kalitesi var. Parma’lılar bu farkın, domuz butlarının dinlendirilmeye bırakıldıkları zaman, Apenin dağlarının öte tarafından, denizden gelen ve Marino diye adlandırılan rüzgarda havalandırılmasından kaynaklandığını söylüyorlar. Diğer bölgelerde Marino rüzgarı olmadığı için, jambonların tadı da aynı olmuyormuş.

Parma jambonu, Parma’nın güney bölgesinde, çok kısıtlı bir alanda üretiliyor. Kalite açısından, yine DOP denetimi ve damgasının çok önemli olduğu Prosciutto di Parma, tamamen doğal girdiler kullanılarak üretiliyor. Bunlar, İtalyan domuz butları (bir domuzun sadece iki bacağı kullanılıyor), deniz tuzu, Marino rüzgarı ve zaman olarak sıralanıyor. Parma jambonunun DOP markası alabilmesi için, bunun dışında hiçbir katkı maddesi kullanılmaması gerekiyor. Nitrat ve benzeri katkı maddelerinin kullanılması kesinlikle yasak. Parmigiano Reggiano gibi, Prosciutto da en az 12 ay dinlendiriliyor. Bu dinlenme, 3 yıla kadar çıkabiliyor.

Gittiğimiz, Conti ailesine ait işletmenin tarihi 200 yıl öncesine kadar gidiyor. Aslen çiftçilik yapan ailenin iki oğlu 1968 yılında bir jambon fabrikası açmaya karar veriyorlar. Önce bu işi, çevredeki üreticilerden öğreniyorlar ve sonra kendileri imalata geçiyor. Günümüzde, Parma Üniversitesi ve Tarım, Gıda ve Orman Bakanlığı ile birlikte yaptıkları çalışmaların sonucu olarak ürünlerini, pek çok ödül alacak kadar geliştirmiş bulunuyorlar. Ailenin erkekleri öldüğü için, şu anda şirketi, ölen kardeşlerden birinin hanımı ve üç kızı yönetiyor. Her yeri tertemiz olan fabrikanın çok profesyonel bir görünümü var. Hem bu ortam, hem de çalışanlar arasında Afrikalıların da olması çok hoşuma gitti. İtalya’ya bir şekilde kapağı atmış bu insanlara yaşam fırsatı verilmesi çok önemli bence.

Üretim sürecini kısaca, domuz butlarının elle ve tek tek deniz tuzu ile ovulup, daha sonra, “sugna” denilen bir yağ, tuz, biber ve pirinç unu karışımı ile kaplanarak, Marino rüzgarının estiği kapalı bir alanda kurumaya bırakılması olarak tarif edebiliriz. Her şeyden evvel, domuz etinin kalitesinin çok önemli olduğunun altını özellikle çiziyorlar. Domuzların sadece tahıl ve Parmigiano Reggiano peyniri üretlirken çıkan “peynir altı suyu” ile beslenmeleri çok önemli imiş. Parmigiano Reggiano’da olduğu gibi, Parma jambonu üretiminde de, konsorsiyumun denetim yapabilmesi ve standartlara uygun olan ürünlere DOP damgasını vurabilmesi için en az 12 aylık bir dinlenme süresinin geçmesi gerekiyor. Denetim için müfettişler, her bir jambon bacağının çeşitli noktalarına, at kemiğinden yapılmış, şiş benzeri bir alet saplıyorlar.

Prosciutto Üretiminden Kareler

Fabrika gezisinin sonunda yapılan tadımda, Emilia-Romagna bölgesinin köpüklü şaraplarının eşliğinde, 12, 24 ve 36 ay dinlendirilmiş Prosciutto’ları tatma fırsatımız oldu. Bence dinlenme süresinin artması, tadın da daha iyi olmasına yol açıyor.

Parma Katedrali

Parma’da geriye kalan yarım günümüzde Il Duomo (katedral), Battistero (vaftizhane) ve Museo Diocesano’yu (Psikoposluk müzesi) gezdik. 12. yüzyılın başında takdis edilip açılan katedral, kareye yakın, büyükçe bir meydanda yer alıyor. Meydan ile ilgili en dikkatimi çeken nokta, son derece sakin olması ve çevresi veya yakınında turistlere yönelik, turistik eşya satan hiçbir dükkanın olmaması oldu. Hatta, meydanda cafe veya restoran bile yoktu. Meydana açılan sokaklardaki birkaç işletme de masalarını meydan tarafına değil, sokak tarafına koymuşlardı. Bu, meydanın atmosferini çok olumlu etkilemiş kanımca. İnsan neredeyse, meydanın asırlar önceki halini gözünün önüne getirebiliyor böylelikle. Sanki şu köşeden, Orta Çağ giysileri ile insanlar, keşişler, rahipler dönüp, çıkacaklarmış gibi… Bu arada, bir gözlemimi de belirtmeden geçemeyeceğim. Çocukluğumun İtalya’sının sokaklarında, uzun siyah kıyafetleri ile öyle çok papaz, rahibe ve kahverengi, kaba kumaştan cüppeleri ve sandaletleri ile keşiş vardı ki… Genelde gruplar halinde gezerlerdi. Günümüzde ise, sokakta onları bu kıyafetlerle hemen hiç görmüyorsunuz. Bu çok önemli bir değişiklik. Sanırım artık, sokakta normal kıyafetlerle geziyorlar. Bu değişiklik ne zamandır var, merak ettim doğrusu.

Hz. İsa’nın Göğe Yükselişi- Mazzola (1538-1544)
Hz. Meryem’in Göğe Kabulü- Correggio (1524-1530)

Katedralin dış cephesi Romanesk tarzda olsa da içi, daha sonra yapılan değişiklik ve eklenen eserlerle Barok döneme meyletmiş. İçerde ayrıca, çok kayda değer eserler bulunuyor. Özellikle, kubbedeki Correggio’ya ait Hz. Meryem’in Göğe Kabulü freski ile, Antelami’nin Hz. İsa’nın Çarmıhtan İndirilişi mermer kabartması çok etkiyelici.

Vaftizhane

Katedralin bulunduğu meydanın güney ucunda bulunan Vaftizhane güzelliği ile katedrali bile gölgeliyor diyebilirim. Açık pembe renkli, Verona mermerinden yapılmış bu sekizgen yapı, Romanesk ve Gotik mimarinin bir karışımı. 12. yüzyılın sonunda başlayan yapımı, bir asırdan fazla sürmüş. Yapının esas çarpıcı kısmı ise içi. İçeri girince insanın karşılaştığı güzelliği kelimelerle anlatmak çok zor. Burası, mimar ve heykeltıraş, Benedetto Antelami’nin en başarılı yapıtlarını barındırıyor. Bizans tarzındaki duvar resimleri ise, büyüleyici…

Vaftizhanenin İçi

Parma gezimizi, buranın ünlü restoranlarından, La Forchetta’da yediğimiz akşam yemeği ile noktaladık. Bir sonraki durağımız, dünyanın en küçük beşinci ülkesi, San Marino idi…

Vaftizhanenin İçi

Modena

Emilia-Romagna bölgesi gezimize başlamak için Bologna’ya uçtuk ama, orada kalmadık. Görmek istediğimiz diğer şehirlere gittikten sonra, Bologna’da son birkaç günümüzü geçirmeye karar vermiştik. Bunun en önemli nedeni, bazı İtalya gezilerimizde, son gün havaalanına yetişmek için yaşadığımız gerginlikler oldu. Yol tamiratı, güzergah üstünde olmuş bir kaza ve benzeri olaylar nedeniyle birkaç kere uçağa ucu ucuna yetişebilmiştik. Onun için, uçaktan iner inmez, havaalanından kiraladığımız araba ile Modena’ya doğru yola koyulduk.

Bologna’dan Modena’ya araba ile yaklaşık bir saatte gidiliyor. İnişi çıkışı olmayan, düz bir yol bu. Zaten, bu gezi boyunca yükseklere tırmanmamız gereken tek yer San Marino oldu. Onun dışında, bölge genel olarak fazla yüksekliği olmayan bir yapıda.

Modena, nüfusu 200.000 bile olmayan, küçük bir şehir. İstanbul gibi bir metropolden gidince, insan ilk başta bu sakinlik ve sessizliği yadırgamıyor değil. Trafik az, sokaklar tenha, insanlar telaşsız ve keyifli…

Modena Katedrali (11-12.yy)

Kaldığımız Hotel Estense, şehrin tarihi bölgesine kısa bir yürüyüş mesafesinde. İtalya’da şehirleri Duomo’dan, yani şehir katedralinden gezmeye başlamak sizi hiç yanıltmaz çünkü, bu büyük ibadethanelerde mutlaka dönemin önemli sanatçılarının sanat eserleri bulunur. Orta Çağ boyunca olsun, Rönesans ve Barok dönemlerde olsun, irili ufaklı tüm İtalyan yerleşim yerleri, güçleri yettiğince yaptırdıkları kilise ve katedralleri duvar resimleri, tablolar ve heykellerle donatmışlardır. Bu nedenle, hiç ummadığınız yerlerde, gizli saklı köşelerde bile karşınıza sanat şaheserleri çıkar.

Modena Katedralinin İçi
Modena Katedralinin İçinden Detaylar

Modena katedrali, 11. ve 12. yüzyıllarda yapılmış ve 1997 yılında Unesco Dünya Mirası listesine alınmış. Çok büyük olmamakla beraber, Gotik ve Romanesk mimari tarzlarının kaynaştırılması ve içeride kullanılan koyu renk tuğlaları ile etkileyici bir atmosferi var. Ayrıca, pencerelerdeki vitraylar da çok güzel. Özellikle etkileyici bulduğum eserler ise, iki tane. Her ikisi de, terracotta (pişmiş toprak) eserler. İlki, katedralin kript’inde (bodrum katında) sergilenen, Guido Mazzoni’ye ait Madonna della Pappa. Pişmiş topraktan yapılmış, beş adet insan boyunda figürden oluşan bu eser çok gerçek duruyor. Diğer eser ise, katedralin çıkışına yakın bir noktada sergilenen, Antonio Begarelli’nin 16.yüzyılda yaptığı İsa’nın Doğumu isimli eseri.

Madonna della Pappa- Guido Mazzoni (15.yy)
İsa’nın Doğumu- Antonio Begarelli (16.yy)

Duomo’nun arka tarafında yükselen kule, Torre Ghirlandina, sadece bir çan kulesi değil, aynı zamanda Modena’nın sembolü. 13.yüzyılda yapılmış. Şehir sakinlerine ibadet saatlerini, düğün ve cenazeleri duyurmanın dışında, salgın hastalıkları, şehre yaklaşan saldırı tehlikelerini ve yangınları da duyurmak için kullanılırmış.

Modena Katedrali ve Ghirlandina Kulesi

Hava güneşli ve ılık… Duomo’nun önündeki meydanda yiyecek tezgahları var. Köylülerin ürünlerini doğrudan getirip, sattıkları bir haftalık bir “gastronomi panayırı” imiş bu. Yöreye özgü her türlü yiyeceği görmek mümkün. Peynirler, domuz jambonları, sebze ve meyve… Hepsi çok iştah açıcı. Bir de trüf mantarı tezgahları var bol miktarda. Konserve ve taze olarak satıyorlar. Bu kara ve şekilsiz görünen mantarların bu kadar lezzetli olması doğanın hoş bir sürprizi gibi sanki…

Duomo’yu, önündeki pazarı ve aynı meydana bakan belediye binasının (Palazzo Comunale) halka açık, tarihi salonlarını gezdikten sonra, doğrusu dinlenmeyi hak ettik. Katedralin arka tarafındaki caddeye bakan küçük bir kafede oturup, kahvemizi yudumlarken, etrafı izledik. Çokça bisikletlinin, az sayıda arabanın geçtiği caddenin kaldırımlarında insanlar sakin ve keyifli adımlarla önümüzden geçiyorlardı. İtalya’nın bana daima hissettirdiği keyif ve rehavet havası işte yine beni teslim almaya başlamıştı. Güneş de tatlı tatlı sırtımı ısıtıyordu. Yanımızdaki masada bir grup yaşlı erkek gülüşerek konuşuyor, şakalaşıyorlardı…

Eminim, kişiden kişiye farklılık gösteriyordur ama, Ferrari denilince ilk aklıma gelenler kırmızı renk, gençlik ve hız oluyor. Bir de zenginlik, doğal olarak. Paranız yoksa, tabii ki bir Ferrari’niz de olamaz. Öyle taksitle de alınabilecek gibi değil hani… Marka imajı denilince bence, Ferrari bu konuda en başarılılarından. Çünkü, hedef kitlesi olmayan, ürününü satın almayı hayal bile edemeyen milyonlarca insan için bile bir tutku olmayı başarmış bir araba markası o.

Emilia-Romagna bölgesi, araba yapımcılarının çok olduğu bir bölge. Ferrari, Lamborghini ve Maserati bunlardan birkaçı. Açık söylemek gerekirse, bunlardan birinin öyküsünün peşine düşeceksek, bu Ferrari olmalı diye düşündüm ben. Ah! Yine kafamdaki o, şeker gibi, kırmızı araba imajı işte…

Ferrari’nin, biri Modena’nın içinde, diğeri şehrin yaklaşık 15 kilometre dışında, Maranello’daki fabrikasının yanında olan, iki müzesi var. Modena’nın içindeki müze aslında, Ferrari ailesinin eviymiş. Kurucu Enzo Ferrari de bu evde doğmuş, büyümüş. Enzo Ferrari, 1927 yılında, bir yarış arabası alabilmek için bu evi satmış. Daha sonra tekrar satın alındığı anlaşılan bu adreste bir takım motorlar ve arabalar sergileniyor ama, esas görülesi yer Maranello’daki müze.

Museo Casa Enzo Ferrari- Modena

Enzo Ferrari, 1898 yılında doğmuş. Henüz 10 yaşında iken babası ile birlikte gittiği bir araba yarışından çok etkilenmiş. Araba yarışı dediysem, bugünkü Formula 1 yarışları aklınıza gelmesin. O zaman arabalar 12 beygir gücünde ve en fazla saatte 60 kilometre gidiyorlar. Ondan sonra, arabalar ve yarışlar onun için bir tutku olmuş. Uzun bir süre, Alfa Romeo’nun yarış pilotluğunu yapmış. İlk Ferrari arabasını ise, 1947 yılında tasarlamış ve üretmiş.

Maranello’daki müzede, Ferrari’nin öyküsünü baştan, günümüze kadar izleyebiliyorsunuz. Bugüne kadar üretilmiş her model ve renk araba sergileniyor burada. Ama kırmızı olanlar bir başka güzel, bir başka çekici sanki. Enzo Ferrari, “Bir çocuğa araba resmi çizmesini söyleyin. Mutlaka kırmızı renkli çizecektir” diyerek, kırmızı arabalara olan tutkusunu ifade etmiş. Kendisi, 90 yaşında Modena’da ölmüş ama, “En iyi Ferrari, henüz daha üretilmemiş olandır” sözleri ile efsanenin devam edeceğine işaret etmiş. Evet, müzeyi gezen insan seli, efsanenin sürdüğünü gösteriyor…

“Sonsuz Kırmızı”ya Bilet…

Ferrari müzelerini gezerken aklıma sürekli, geçmişte haberi yapılan bir yurttaşımız geldi ve kendimi için için gülmekten alamadım. Hatırladığıma göre, Belçika’da yaşayan bu kişi Ferrari’sine, ekonomik olsun diye tüp taktırmak istemiş. İşlem sırasında çıkan sorunlar nedeniyle, Ferrari’nin temsilciliğine sorunun nasıl çözülebileceğini sormuş. Dehşete kapılan Ferrari ekibi, markalarının imajını korumak adına, derhal bedelini ödeyip, arabaya el koymuşlar. Neyse ki, müzede bu olayla ilgili bir bilgi verilmiyordu…

Museo Casa Enzo Ferrari

Sadece müzeyi gezmekle kalmayıp, bir de test sürüşü yapmak isterseniz, Maranello’da bunu da yapabiliyorsunuz. Değişik Ferrari modellerine göre, 10 kilometrelik bir sürüş (süresi yaklaşık 10 dakika olarak belirtiliyor) için ücret, 80 ile 200 Euro arasında değişiyor.

Modena’ya gelmeden önce okuduğum bütün kaynaklar, burada bir balzamik sirke üreticisinin ziyaret edilmesini öneriyordu. Balzamik sirke, son yıllarda ülkemizde sadece restoranlarda değil, evlerde de yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Marketlerde, İtalya’dan ithal edilmiş balzamik sirkelerin dışında, Türk üreticilerin de ürünlerini bulmak mümkün. Balzamik sirkeyi biz de evde severek kullanmamıza rağmen, doğrusu, üretim sürecinin görülmesinin niye bu kadar önemli olduğunu anlamamıştım. Yıllar önce, Türkiye’de iş için bir sirke üreticisine gitmişliğim vardı. Süreç oldukça basitti. Modena’nın ve Avrupa’nın en eski balzamik sirke üreticisi Acetai Giusti’ye giderken düşündüklerim bunlardı açıkçası. Ama gidince, bugüne kadar balzamik sirke ve üretimi hakkında hiçbir şey bilmediğimi gördüm. Ayrıca bizim, İtalya’dan ithal edilmiş de olsa, marketlerden aldığımız balzamik sirkenin ticari, gerçek ve yüksek kaliteli olanının ise, iyi bir şarap gibi değerli olduğunu öğrendim.

Giusti, 1605’ten Beri…

Acetai Giusti, 1605 yılında kurulmuş. Guisti ailesi 17 kuşaktan beri balzamik sirke üretiyor. Kuşaklar boyunca, Avrupa’nın kraliyet aileleri, soyluları ve Papaları için üretim yapmışlar. O dönemlerde sadece zenginlerin alabildiği bir ürünmüş. Şimdi de çok ucuz olduğu söylenemez. Eski çağlarda özellikle şifa niyetine, ilaç gibi kullanılıyormuş. Soğuk algınlığına, ses kısıklığına, mide rahatsızlıklarına iyi geldiği düşünülüyormuş. Modena’lı olan ünlü tenor Luciano Pavarotti de, sahneye çıkmadan, sesini açmak için, ufak bir kadeh balzamik sirke içermiş. Öğrendiğimize göre, bu yörede balzamik sirkenin, İtalya’nın yemek sonrası içilen “digestivo”ları (hazmı kolaylaştırıcı içkiler) gibi, yemek sonrası içilmesi yaygınmış. Tesisi gezdikten sonra yapılan tadımda tattığımız değişik sirkeler, bunun pekala mümkün olduğunu gösterdi bize. Özel meşe fıçılarda, 25 yıla kadar bekletilen balzamik sirkelerin, yıllanma yaşına göre farklı tatları, kıvamları, kokuları vardı. Kimi trüf mantarlı, kimi böğürtlenliydi. Küçük çay kaşıkları ile yaptığımız tadımda, 25 yıl yıllanmış olan, ailenin geleneksel sirkesi çok lezzetliydi. Bu çeşidi, Parmesan peyniri, balık, tavuk gibi yiyeceklerin üzerinde tükettiklerini belirttiler. Bazısını ise, tatlıların üstüne damlatarak tüketiyorlarmış. Biz, bir şişe 12 yıllık trüf mantarlı, bir de 20 yıllık sade sirkelerinden satın aldık.

Balzamik Sirke 25 Yıla Kadar Meşe Fıçılarda Yıllandırılıyor

İtalya’da veya dışında, İtalyan yiyecek ürünlerinin kalitesinden emin olmak istiyorsanız, ambalajında DOP (*) damgasını aramalısınız. Bu damga ile, ürünün (balzamik sirke, Parmesan peyniri, jambon, zeytinyağı vb) kaynağının belli olduğu, yerel üreticiler tarafından, katkı maddesi konmadan ve geleneksel yöntemlerle üretildiği ifade ediliyor. Tıpkı şarapların DOC ve DOCG damgaları gibi, gıda maddesinin kalitesi de, bağlı olunan konsorsiyumun sıkı denetimi ile garanti altına alınmış demek oluyor.

Sağdaki 25, Soldaki 12 Yıllık Balzamik Sirke…

Modena’lıların bir diğer övünç kaynağı Pavarotti. Ünlü tenor, 1935 yılında, şehrin eteklerinde, bir fırıncı ve amatör şarkıcının oğlu olarak, çok kalabalık bir aileye doğmuş. 2007 yılında, 71 yaşındayken yine Modena’da ölmüş. Yeşilliklerin ortasındaki mütevazi evi günümüzde müze. Operanın genç kuşaklar tarafından sevilmesine büyük katkısı olan bu büyük sanatçının evinin bu denli sade olması beni çok şaşırttı. Öyle anlaşılıyor ki, yaşadığı hayat da çok sade idi. Piyanosunun bulunduğu salon, arkadaşları ile haftanın belli günlerinde kağıt oynadığı oda, dostlarına yemek pişirdiği mutfak ve öldüğü yatak odası… Hepsi son derece alçak gönüllü bir kişiliği yansıtıyor.

Pavarotti’nin Evi- Modena

Pavarotti’nin evini gezerken insan, onun sadece başarılı bir tenor değil, aynı zamanda çok hayırsever bir insan olduğunu da anlıyor. U2 grubunun solisti Bono ile Bosna savaşı mağdurları için topladığı yardımlar ve Prenses Diana ile işbirliği yaparak, dünyadaki kara mayınlarının imha edilmesi ve engellenmesi için kaynak sağlaması bunlardan sadece ikisi…

Pavarotti’nin Piyanosu, Sahne Kostümleri ve Kişisel Eşyaları

Son olarak Modena’da, Emilia-Romagna bölgesinin en eski şarap üreticilerinden Chiarli’yi ziyaret ettik. Burası, 1860 yılında Cleto Chiarli tarafından kurulmuş bir tesis. Modena’daki bağlarından yılda 1 milyon, daha kuzeydeki bağlarından yılda 20 milyon litre şarap elde ediyorlarmış. İddialı oldukları şaraplar, Lambrusco ve Pignoletto. Bunlar, hem bu bölgeye özgü üzüm çeşitlerine, hem de şarap türlerine verilen isimler. İlki kırmızı, ikincisi beyaz şarap. Emilia-Romagna’nın şarapları çoğunlukla kabarcıklı şaraplar. Hem kırmızı, hem beyaz olabilen bu şaraplara spumante veya frizzante deniyor. Özellikle Lambrusco’nun üretim tarihinin Romalılar dönemine kadar gittiği söyleniyor. Katıldığımız tadımda, kabarcıklı şarabın, ana yemekten önce yenen Parmesan peyniri ve prosciutto’nun (domuz jambonu) ağızda bıraktığı kuvvetli tadın izlerini silmekte etkili olduğunu belirttiler. Böylece, diğer yemeklerin tadına daha iyi varılabiliyormuş.

İtalya’nın değişik bölgelerine gidince anlıyorsunuz ki, şarap konusunda bölgeler arası epeyce bir rekabet ve kendi şarap türlerine öncelik verme var. Ortalamanın üstünde bir restorana gitmediğiniz sürece, ünlü de olsa, bir başka bölgenin şarabını bulmanız kolay olmuyor. Bu durumda, yerel şarapların tadını çıkarmaya bakmak en iyisi.

Chiarli Şarapları Tesisi

Modena’da güzel yemekler yedik. Ayrılırken, Antica Moka lokantasında yediğim balkabağı dolgulu tortellini’nin tadı damağımda kaldı. Bir de, tütünlü dondurmanın! Şehrin epeyce dışında olan bu aile işletmesine gittiğimize değdi doğrusu…

Tütünlü Dondurma- Antica Moka, Modena

________________________________________________________________

(*)- Açılımı, Denominazione di Origine Protetta

Sonbahar Rotası (2017)

Sonbaharı severim… Belki sonbaharda doğduğum için. Bilemiyorum… Aslında bütün mevsimleri severim ama, sonbaharı, hele de ılık geçen, pastırma yazı dedikleri türde olanını bir başka severim… Sıcakta kavrulup, serin ama üşütmeyen sulara dalmak gibi, keyif verici gelir bana sonbahar.

Sonbahar, deniz kıyısında ayrı, dağda ayrı, bozkırda ayrı güzeldir. Evet, bir şehirde deniz olmazsa, güzellik olmaz diye düşünenlerin aksine, bozkır da çok güzeldir sonbaharda… Bembeyaz bulutlarla dolu, pırıl pırıl bir gökyüzünün altında uzanan sararmış tarlalar ve kıraç dağlar… Çok çok etkileyicidir…

Sonbahar aynı zamanda, dostların yaz boyu dağılmış oldukları yazlıklardan, tatillerden geri dönme zamanıdır. Arkadaşlarla, dost ve akrabalarla yeniden bir araya gelme, hasret giderme zamanıdır. Bunun için de çok severim sonbaharı…

Bir de sonbaharda yapmaktan özellikle hoşlandığım bazı şeyler vardır. Örneğin, klasik kitaplardan birini (ilk olarak veya tekrar) okuyacaksam, sonbaharda başlamak isterim. Bu bir Rus klasiği ise, daha da keyif alırım…

Sonbaharda yapılan gezilerin de ayrı bir yeri vardır benim için… Bir iki günlük olsun, daha uzun olsun, bu mevsimde yapılan geziler çok hoştur. Hele hava da yağışsız ve açıksa, keyfinize diyecek yoktur… Arkeolojik yerler gezmek, yeni bir şehir, bölge ya da ülke keşfetmek için güzel bir mevsimdir sonbahar.

Biz, bu sonbahar da geleneğimizi bozmadık ve İtalya’ya, İtalya’da daha önce hiç görmediğimiz yerlere, gittik. Önceki yıllarda gittiğimiz Toscana, Amalfi ve Puglia’dan sonra, bu kez de İtalya’nın Emilia-Romagna bölgesini keşfetmeye karar verdik. Yine unutulmaz anılar, damağımızda tatlar ve bir sürü yeni bilgi ile geri döndük…

Açık söylemek gerekirse, rotayı çizerken merkeze koyduğum ve ilk aklıma gelen şehir Ravenna idi. Ravenna’nın çeşitli kiliselerindeki Bizans mozaiklerinin resimlerini uzun zaman önce görmüş ve hayran olmuştum. Hep gidip, görmek istemiştim. Bu nefes kesen mozaiklerin asıllarını görünce, hiçbir fotoğrafın bu güzellikleri tam anlamıyla yansıtamadığını düşündüm…

Ravenna’da karar kıldıktan sonra, ardından Modena, Parma, Bologna ve bir de, dünyanın en küçük beşinci devleti olan, San Marino girdi listeye. Zamanımızın yetmeyeceğini bildiğimiz için, aklımız kalsa da, Piacenza, Ferrara ve Giuseppe Verdi’nin şehri Busseto gibi birkaç yeri bir başka sefere bıraktık.

Emilia-Romagna bölgesi, İtalya’nın gastronomik olarak en ileri bölgelerinden birisi kabul ediliyor. İtalya’ya özgü olarak bildiğimiz pek çok ürünün ve tadın anavatanı burası. O nedenle, Modena’da balzamik sirke, Parma’da meşhur Parmigiano Reggiano (Parmesan peyniri) ve prosciutto (domuz jambonu) üretim tesisi görmeden olmazdı. Bir de tabii, Ferrari’nin vatanı da burası. Arabalara fazla ilgi duymayanların bile kayıtsız kalamayacağı bir efsane…

Parma’nın, içi tamamen ahşaptan yapılmış, büyüleyici Teatro Farnese’si, katedrali ve vaftizhanesi… “Kızıl” Bologna’nın, kuleleri ve canlı havası… Masalsı San Marino…

Bu gezide gördüğümüz yerleri, keşfettiğimiz yeni lezzetleri, gittiğimiz restoranları ve karşılaştığımız ilginç insanları, rotamızda yer aldıkları sıraya bağlı kalarak kaleme aldım.

2017 sonbahar rotamız:

Modena
Parma
San Marino
Ravenna
Bologna

Şirince

1906 yılında Aydın’da doğup, Büyük Mübadele ile Yunanistan’a göç etmek zorunda kalan yazar Dido Sotiriou, “Yeryüzünde bir cennet varsa, orası Şirince olmalı…” demiş, “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” adlı eserinde. Ne de güzel söylemiş… Şirince gerçekten çok güzel ve şirin bir köy. Gerçi o, Kırkıca demiş çünkü bir Rum köyü olan Şirince’nin o zamanlar adı buymuş. Kırkıca, Kirkince, Çirkince derken, sonunda 1930’larda Şirince olmuş köyün adı.

Mübadeleden önce Şirince’de, 1800 kadar hane ve 5000 civarında bir nüfus varmış. Bugün 150 hanede 650 kadar kişinin yaşadığı söyleniyor. Göç eden Rumların yerine Makedonya’dan gelen göçmenler yerleştirilmiş. Köy içinde ve çarşıda dolaştığınız zaman, özellikle daha yaşlıların konuşmalarında bu Makedon aksanı hemen fark ediyorsunuz.

Bozburun’dan Şirince’ye gelmemiz yaklaşık dört saat sürdü. Kaldığımız Nişanyan Houses Hotel’e, köy merkezine girmeden ayrılan, dik bir yoldan çıkılıyor. Otel, ana binasının dışında, ondan fazla evde hizmet veriyor. Biz, ana binadaki (köşk deniyor)) bir numaralı odada kaldık. İçeriye adım atar atmaz buraya çarpıldım diyebilirim. Resepsiyon, ikinci kattaki oturma odası, kaldığımız oda, hepsi çok ince bir zevkle, detaylara önem verilerek döşenmiş. Sevan Nişanyan ile yapılan bir röportajda okuduğuma göre, eşyaların bazıları annesine aitmiş. Bir de sağa sola, kaldığımız odadaki çalışma masasına, sehpalara serpiştirilmiş kitaplar var. Öyle laf olsun diye konan kitaplardan değil. Hepsi ilgi çekici, kaliteli, yabancı dilde ve Türkçe kitaplar.

Nişanyan Evleri Oteli

Odamızın, yukardan tüm Şirince’ye hakim bir manzarası vardı. Köy, adına yaraşır bir güzellikte görünüyordu. Ayrıca, köyün iki ana kilisesi de, evlerin arasından, rahatlıkla seçilebiliyordu. Terasta, şahane bir gün batımından sonra, akşam yemeği yerken baktığımız köy manzarası ise bana Matera’yı anımsattı. Mimari olarak fazla benzemese de, sokak lambalarının sarımtırak ışıkları ve sessizliğin verdiği huzur duygusu bende bu etkiyi yarattı sanırım. Büyük şehir gürültüsünden sonra, bu sessizlikte, arada sırada köy köpeklerinin havlamaları dışında hiçbir gürültü olmadan, uyumak da ayrı güzeldi. Çocukluğumun sessizliğini özlemişim…

Otelden köy meydanına 330 metrelik bir yürüyüşle inebiliyorsunuz. İnişe başlamadan önce, otel personeli yukarı çıkışın oldukça zorlu olduğu konusunda uyarılarda bulunmayı ihmal etmiyor. İnerken ve dönerken yolunuzu kaybetmemeniz için, otel tarafından kritik köşelere kırmızı renkli oklar ve işaretler konmuş. Bunları takip ederek, kolaylıkla aşağı indik. Ancak, dönüşteki bazı işaretleri göremediğimiz için ufak bir kaybolma yaşadık. Gerçi bunun da hoş bir tarafı oldu…Yolumuzu ararken, birkaç kere geçmek zorunda kaldığımız bir evden arya sesleri geliyordu. Şan çalışması yapan birisi olsa gerek.

Köy meydanında bir şeyler yiyip, içebileceğiniz birkaç yer var. Biz de bir tanesinde karadut suyu içtik. Çok güzeldi. Ayrıca, gördüğüm kadarı ile, burada kumda Türk kahvesi yapımı yaygın. Masaların ortasında kum ile doldurulmuş çukurlar var.

Meydandan yukarı doğru çıkan sokaklarda yan yana dükkanlar sıralanmış. Daha çok yerel tekstil ürünleri, kekik, biberiye, sabun, zeytinyağı ve şarap satılıyor. Dükkan ve satıcıların sayısı ile karşılaştırılınca, yerli ve yabancı turist sayısının az olması insanı üzüyor.

Aziz John Kilisesi

Yerel şarapçılık gelişmiş bu yörede. Sokak aralarında, birbirinden güzel evlere bakarak, gittiğimiz Aziz John Kilisesi’nin (1873) mahzeninde de şarap satışı yapıyorlar. Burada tadımını yaptığımız meyve şarapları özellikle başarılı idi. Biz, mürdüm eriği şarabı aldık. Yemek sonrası, “digestivo” olarak ikram edilebilecek, güzel bir şarap.

Aziz John Kilisesinin Avlusu

Süren restorasyon nedeniyle, Aziz John Kilisesi’nin içini görmek mümkün olmadı. Ancak, avlusunu ve mahzeni görebiliyorsunuz. Avluda hediyelik eşya stantları ve de köy manzaralı bir cafe var. Köyün diğer büyük kilisesi, Aziz Demetrios karayoluna hakim bir noktada. Burası virane bir halde iken, restorasyon geçirmiş. Çalışmalar henüz tamamlanmamış gibi ama, içi gezilebiliyor.

Aziz Demetrios Kilisesi

Akşam yemeğini, otelin harikulade manzaralı terasında yedik. Yemekler çok lezzetli idi. Antrelerden, özellikle, tulum peynirli biber aklımda kaldı. Zencefilli tavuk ve keçiboynuzlu dondurmayı da çok beğendim. İçtiğimiz şarap ise, yakınlardaki Yedi Bilgeler isimli bir bağ ve şarap evinin ürettiği, uluslararası ödüller kazanmış, merlot şarabıydı. Garsonumuzun önerdiği bu şarap gerçekten çok kaliteli ve iyiydi.

Şirince’de Gün Batımı

Şirince’de bir gece kaldık. Çok zor ayrıldım buradan. İlerde mutlaka , birkaç günlüğüne gelip, çok yakındaki Efes harabelerinde çıkarılan son buluntuları tekrar görmeyi, Selçuk’u gezmeyi, ayrıca civardaki Nesin Matematik Köyü, Yedi Bilgeler bağları ve benzeri yerleri ziyaret etmeyi çok isterim. Bir de, birkaç gün o yeşillikler içindeki huzurlu bahçelerde kitaplara gömülmeyi…

Nişanyan Evleri Oteli

Bozburun

Selimiye ve Bozburun taraflarına hep tekne ile, günübirlik gitmişimdir. Esasen, bir zamanlar oralara tekne dışında bir araçla gitmek de pek öyle kolay değildi. Yine otuz yıldan fazla bir zaman önce araba ile bir kere gitmeye çalışmıştık. Marmaris- Datça yolundan sapılan Bozburun yolu, kızıl renkte toprak bir yoldu ve bizim dışımızda bir tane araç geçmiyordu. Ormanlık alanda bir süre ilerledikten sonra karşımıza yaban domuzları çıkınca, iyice ürküp, geri dönmüştük. Şimdi, Bozburun yollarında üstü açık ciplerle gezmeye çıkmış, güle oynaya giden, fotoğraf çekip, şahane manzaranın ve güneşin tadını çıkaran turist kafilelerine rastlıyorsunuz. Karşılaştığımız bir kafilede tam yirmi iki cip peş peşe gidiyordu.

O zamanlar Selimiye’deki Sardunya da, daha çok günübirlik teknelerin öğlen molası verdiği, salaş, etrafı toz toprak içinde olan bir lokanta idi. Yıllar içinde gelişti. Şimdi konaklama hizmeti de veren, güzel bir yer haline geldi.

Bozburun’a en son geçen sene tekne ile gitmiş ve önlerinde “deck”leri olan otelleri görünce, buraya gelip, kalmanın güzel olacağını düşünmüştüm. O nedenle, bu seneki yaz rotasına Bozburun’u da ekledim.

Hotel Aphrodite- Bozburun

Kaldığımız Hotel Aphrodite, küçük bir aile işletmesi. Yol belli bir yere (Otel Mete’nin önüne) kadar geliyor. Oradan telefon edince, sizi beş dakika içinde, motorla gelip, alıyorlar. Motoru kullanan Çetin bey her türlü işe koşan, sempatik birisi. Bavulların taşınması, köye gidip, gazete alınması, akşam masalarının kurulması, yemek servisi… Dedim ya, her türlü iş… Konuşkan da aynı zamanda. İnsanı sıkmadan, tatlı tatlı bilgi veriyor, yardımcı oluyor. Civardaki bir köydenmiş kendisi. Yirmi senedir bu otelde çalışıyormuş.

Otelin olmazsa olmazı Çetin Bey…

Bu civardaki otellerin yerleşim alanları çok büyük değil. Kıyı normal bir plaj için uygun olmadığı için, hepsinin önlerinde şemsiye ve şezlongların konduğu “deck”leri var. Deniz, otelin önünde bile 5 metre derinlikte ama, hiç dalga olmadığı için, küçük çocuklar bile simit veya can yelekleri ile rahatça yüzüyorlar. Üstelik, su da soğuk değil. Burada da denizin inanılmaz güzel bir rengi var. İnsanın çıkası gelmiyor…

Hotel Aphrodite- Bozburun

Hotel Aphrodite’i yanındakilerden ayıran en önemli özelliği çok sayıda ağaç olması. Esinti ve ağaçların gölgesi, aşırı sıcaklarda kurtarıcı oluyor. Akşam yemeği “deck”in üstünde kurulan masalarda yeniyor. Eğer yarım pansiyon olarak kalmıyorsanız, yemek isteyeceğiniz kalamar, ahtapot, balık ve benzeri için siparişlerinizi sabahtan alıp, taze taze tedarik ediyorlar. Yediklerimizin arasında kalamar tava ve akya ızgara özellikle aklımda kalanlar.

Hotel Aphrodite- Bozburun

Otelin diğer odalarını görmedim. Biz standart odada kaldık. Temiz ama, biraz fazla “standart”tı. Hem odalara, hem otelin geneline ince bir dokunuş güzel olurdu . Öte yandan, bu küçük işletmelerin de desteğe ihtiyacı olduğunu, artan müşterileri ile kendilerini iyileştireceklerini düşünüyorum. Nitekim, gözlemlediğim kadarı ile, Hotel Aphrodite’in sadık bir müşteri kitlesi var. Artık aile gibi olmuşlar. Yurtdışından da, özellikle Hollanda’dan sürekli gelen misafirleri varmış.

Datça

Datça… Otuz küsur yıldan beri dönüp, dönüp gittiğimiz, gitmekten keyif aldığımız, sevdiğimiz ikinci evimiz. 1983’ten beri Datça Aktur’da evimiz var. İlk gitmeye başladığımızda yol çok dar, virajlı ve kötü idi. Yol kenarlarında korkuluk da olmadığı için, karşıdan her araba geldiğinde, insanın bir gözü yandaki uçurumda, yüreği ağzına gelirdi. Hiç unutmuyorum, bir keresinde otobüsle gidiyordum ve en önde oturuyordum. Marmaris- Datça arası o meşhur yola girince yanımdaki hanım dualar okumaya başladı. Datça’ya ilk olarak gidiyormuş. Neredeyse doksan derece açısı olan ve ayrıca bir de yokuş olan bir dönemeçte, otobüsün ön tarafı yoldan uçuruma doğru taşınca (ya da en önde olduğumuz için öyleymiş gibi görününce) kadıncağızın feryatları iyice yükseldi. Şimdi, yeni yolun yanında zaman zaman görünen bu eski yolu her gördüğümde, “İnsanlarda hiç akıl yok mu? Buralara gelip, yazlık almışlar” deyişi aklıma gelir, gülümserim.

Datça Aktur

Datça’nın yolunun bozuk ve zor olması, bu yörenin uzun yıllar korunmasını sağladı. Bodrum’da olduğu gibi talana uğramasını önledi. Bir de hemen hemen hiç trafik kazası olmazdı. Epeyce ağaç katliamı yapılarak, açılan yeni yol sonrası, ölümlü kazalar duyulur oldu. Öte yandan, yol eski haliyle de kalamazdı.

Datça Aktur’dan Simi Manzarası

Datça yıllar içinde epeyce gelişti. İlk yıllarda şehir merkezi hem çok küçük, hem de yol, iz olmayan, toz toprak içinde bir yerdi. Şimdi, her gittiğimde belediyenin yeni şeyler yaptığını (hepsi olumlu olmasa da), yolların ve kaldırımların düzenlendiğini görüyorum. Datça merkez bana hiçbir zaman sevimli gelmemiştir. Özellikle, karşıda görünen Simi adasının sevimliliği ile karşılaştırıldığında çok çirkin bence. Ama, en azından, şimdi daha bakımlı.

Sahil Lokantaları-Datça

Datça’ya ilk gitmeye başladığımız yıllar ile şimdi arasındaki bir diğer fark, İtalyan turistlere artık rastlanmıyor olması. Nedendir bilemiyorum, o zamanlar Ağustos ayında Datça civarında çok sayıda İtalyan turiste rastlanırdı. Özellikle, Aktur’un Camping’inde karavanlı veya çadırlı aileler kamp yaparlardı. Sonraki yıllarda, bu giderek azaldı ve öyle sanıyorum ki, bu tarafların İtalyanlar arasındaki popülaritesi azaldı.

Datça’nın esas otantik kısmı Eski Datça mahallesi. Deniz kenarında olmayan bu mahallede eski, taştan yapılma Datça evleri var. Eski Datça’yı ilk görüşüm de herhalde otuz küsur yıl önce idi. O zaman Can Yücel henüz oraya yerleşmemişti. Popüler değildi. Az sayıda taş ev alınıp, yenilenmişti ama, evlerin çoğunluğu yıkık, döküktü. Şimdi, yenilenmiş çok sayıda evleri, taş döşeli sokakları, begonvilleri ve de kedileri ile çok sevimli bir yer olmuş. Çok sayıda cafe, restoran ve hediyelik eşya dükkanı açılmış. Ne yazık ki, bu sene gittiğimiz her yerde hissettiğim bir durgunluk vardı burada da. Dilerim, yazın ilerleyen aylarında turizm açısından canlanır.

Eski Datça

Eski Datça’ya geldiğinizde, arabanızı park ettiğiniz meydanda hemen, Can Yücel’in de oturup, yerli halk ile sohbet etmeyi, vakit geçirmeyi sevdiği Orhan’ın Kahvesi’ni görüyorsunuz. Zaten çok büyük bir yer olmadığı için sokaklarda dolaşmak fazla vakit almıyor. Çok güzel küçük, taş bir cami var ama, ne kapısında, ne de internette ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı ile ilgili bir bilgi bulamadım.

Eski Datça

Kimi sanatsal, sevimli şeylerin satıldığı dükkanlar var Eski Datça’da. Dükkan sahipleri daha çok, büyük şehirlerden kafa dinlemek için buralara göç etmiş insanlara benziyorlar. Kavuştukları rahatlık ve huzur, konuşmalarına, tavırlarına ve gülüşlerine yansımış…

Eski Datça

Sıcakta serinlemek için, Can Yücel Sokağı’daki Agapi’de oturduk. Burası Can Yücel’in evinin tam yanında bir Cafe-Bar-Restoran. İçinde ailesi oturduğu için, Can Yücel’in evi gezilmiyor. Sadece, ölüm yıldönümü olan 12 Ağustos’ta gezmek isteyenleri buyur ediyorlarmış. Agapi’nin sokaktan biraz yukarda bir bahçesi var. Ağaçların altında limonata içmek keyifli idi. Geceleri ambiyansı daha da hoştur, eminim.

Eski Datça

Culinarium, Datça’da gitmekten özellikle hoşlandığım bir yer. Burası, uzun yıllar Almanya’da restoran işletmiş bir Türk olan Faruk Dinç ve Alman eşi Ulrike Dinç’e ait bir restoran. Birkaç yıl önce, ilk gitme teşebbüsümüz çok umut verici olmamıştı. İnternetteki bazı değerlendirmeleri okuyunca, bizim ilk deneyimimiz aklıma geliyor ister, istemez.

Rezervasyonumuz olmadan gitmiş, kapıda ve alt katta kimsenin olmadığını görünce, içeri girip, arkada görünen liman manzarasına bakmak için ilerlemiştik. O zamanlar yerleri, liman tarafında, teknelerin hemen üstüne bakan bir yerdeydi. Üst katta da terasları vardı. Birden arkamızdan gelen güçlü ve aksi bir erkek sesiyle irkilmiştik. Neredeyse dışarı atıldık diyebilirim. Buna rağmen, Culinarium’a tekrar, bu kez rezervasyonlu gitme isteğim kaybolmadı. Bir şekilde, burada iyi yemek yenebileceğini hissettim sanırım. Yanılmamışım… Sonraki gidişlerimizde yemeklerden çok memnun kaldık. Gerçekten damak zevkine hitap eden, gourmet yemekler hepsi. Zaten, sahibi de müşteri ilişkilerinde çok kuvvetli olmadığının farkında olmalı ki, kendisi mutfakta çalışıyor, eşi Ulrike ise servis yapıyor.

Bu sene, Culinarium’u geçen sene bıraktığımız yerde bulamadık. Eski mal sahipleri olan Datça Belediyesi ile olan ihtilaflarından bıkıp, kendilerine ait bir arsada yaptırdıkları yeni yerlerine taşınmışlar. Yeni Culinarium, eski mekanlarına yürüyerek 5-6 dakika mesafede, Kargı’ya giden yolun üzerindeki Migros Jet’e gelmeden sapılan 64. Sokakta. Alttaki iki kat restoran, ara katta üç tane otel odaları var, en üstte de kendileri yaşıyorlar. Restoranın ikinci katından güzel bir manzara var ama, ne yazık ki, eskisi gibi bir terasları yok. Müdavimlerinin bu sokak arası yerlerinde de peşlerini bırakmayıp, gelmelerini diliyorum…

Culinarium-Datça

Bizi sıcak bir şekilde karşılayan Ulrike hanım, gece boyunca servis yaparken de sohbete devam etti. Yemekler ise, yine muhteşemdi… Önden, balık ve karides ile doldurulmuş kabak çiçeği dolması ve mavi yengeç yedik. Mavi yengeci özel olarak Dalyan’dan getirtiyorlarmış. Yengecin eti kabuğundan çıkarılıp, küçük küçük doğranmış sebze ile pişirilmiş ve tekrar kabuğa doldurulmuş. Yanında, yine yengeç kullanılarak yapılmış bisque (koyu kıvamda bir tür çorba) ile servis ediliyor. Ana yemek olarak hardal ve tarhun soslu bonfile, ardından bademli parfé nefisti…

Mavi Yengeç-Culinarium, Datça

Datça’da kalışımız sırasında bir gün de Palamutbükü’ne gittik. Bunca yıldan beri, gitmeyi hep bir sonraki yıla ertelediğimiz Palamutbükü’nü görmek nihayet kısmet oldu. Aktur’dan bir saat kadar uzaklıkta. Sahil yolundan giderken manzarayı seyretmeye doyamadım. Yüksek yarların dibinde, birbiri ardına gelen koylar ve turkuaz deniz… Hayran hayran bakarken, bir yandan da, “Neden buralar da Amalfi sahilleri gibi, Positano gibi ünlü olmasın?” diye düşünmeden edemedim. Yanıtı var elbette…

Palamutbükü-Datça

Buralar turizmden daha fazla pay almayı hak ediyor ama, bir yandan da insan el değmemiş olmasına şükrediyor. Ülkemizde turizm adına inşa edilen otel felaketlerini düşününce, böyle kalması daha iyi. Sadece bazı yerler, biraz daha az derme çatma olsa yeter. Palamutbükü’deki Otel Mavi Beyaz bu anlamda hoşuma giden bir işletme oldu. Biz, Mavi Beyaz’da kalmadık. Sadece plajından yararlandık ve a la carte restoranı Deli Zeytin’de akşam yemeği yedik. Bir dahaki sefere birkaç gece kalmak isterim bu güzel ve sevimli otelde.

Otel Mavi Beyaz-Palamutbükü, Datça

Mavi Beyaz, bende iyi yönetilen bir işletme izlenimi bıraktı. Otelde kalmadığım için konaklama konusunda bir yorumda bulunamayacağım ama, plaj ve restoranında dikkatli, titiz bir servis veriliyor. Plajı gayet düzenli ve temiz. Deniz, tek kelime ile, muhteşem… Turkuaz renkli sularda yüzmeye doyamıyor insan.

Otel Mavi Beyaz-Palamutbükü, Datça

Otelin restoranı Deli Zeytin, koya bakan bir terasta. Sanırım, otel müşterileri daha çok yarım veya tam pansiyon kaldıkları için, masa sayısı çok fazla değil. Onlar ayrı bir yerde yemek yiyorlar. Yediğimiz her şey çok lezzetli idi. Önden şakşuka ve Girit ezmesi, bol Akdeniz salata ve ardından, güveçte dil balığı.

Sığacık

Ayvalık’tan Sığacık’a gelmemiz yaklaşık dört saat sürdü. Bunda, öteden beri (çevre yolu yapıldıktan sonra bile) bir türlü çözemediğim İzmir civarı Karayolları tabela sistemi ve Google Maps’in çeşitli azizliklerinin epeyce payı oldu. Sonunda, saat 4 civarı Sığacık’a vardık. Çok sıcak bir gündü. Haziran ortası için normalin çok üstünde bir sıcaklık vardı.

Sığacık Yavaş Şehir

Sığacık da, yıllardan beri hakkında okuduğum ve gitmek istediğim, merak ettiğim bir yerdi. Bir mahalle olarak bağlı olduğu Seferihisar’a otuz küsur yıl önce gitmiştim. Fazla gelişmemiş, sıcaktan kavrulan bir yer olarak hatırlıyorum. Sonraları, uluslararası “yavaş şehir” (cittaslow) ağına katılması ile dikkatimi çekmişti. Cittaslow 1999 yılında, Toskana’nın şirin kasabalarından Greve in Chianti’nin Belediye Başkanı tarafından başlatılmış bir hareket. Temel olarak, çağımızın baş döndürücü temposuna inat, insanların keyif ve huzurla yaşayabilecekleri ortamlar yaratarak, yaşam standartlarını yükseltmeyi ve sağlıklı ürünler tüketmelerini (slow food) hedefliyor. Günümüzde bu ağ, yirminin üzerinde ülkenin, kriterleri sağlayabilen şehirlerini kapsıyor. İşte Seferihisar-Sığacık da bunlardan biri.

Sığacık, nahiye, köy gibi evrelerden geçtikten sonra, 1963 yılından itibaren Seferihisar’ın bir mahallesi olmuş. Bölge, M.Ö. 2.000’li yıllardan başlayarak, pek çok medeniyet görmüş. Lidya, İran, Makedonya, Roma, Bizans, Aydınoğulları, Timur İmparatorluğu, Osmanlı yönetimlerinde yaşamış. Son olarak, 11 Eylül 1922’ye kadar, üç yıl Yunan işgali altında kalmış.

Sığacık Kalesi

Yaptığım ön araştırmadan sonra, Sığacık’ta Kale içinde kalmanın daha ilginç olacağı sonucuna varmıştım. Doğru da hissetmişim. Kale bölgesinin dışı çok ilgi çekici gelmedi bana. Özellikle, yapılan marina buradan çok şey götürmüş bence. Yine bildiğimiz, toprakla doldurularak, denizden çalınan büyük bir alan ve tekneler, tekneler… Esas “yavaş şehir” bölgesi de Kale içi zaten.

Sığacık Kalesi

Sığacık Kalesi, deniz kenarında yapılmış, çok yüksek duvarları olmayan bir kale. Kanuni Sultan Süleyman’ın emri ile, 1521-1522 yıllarında, Rodos kuşatmasına hazırlık olması ve bir tür ikmal noktası görevi görmesi için yapılmış. Kale içindeki daracık sokaklardaki evler de alçak, bahçeli evler. İnsanlar kapı önlerinde kendi ürettikleri mandalinalı lokum, baklava vb yiyecekler satıyorlar. Bir de Pazar sabahları pazar var burada. O zaman daha büyük çaplı bir organizasyonla, herkes kapısının önüne masalar çıkarıp, daha çeşitli ürün satıyor. Reçeller, börekler, sıkılmış meyve suları. Bunların arasında özellikle karadut suyu çok güzeldi. Kaldığımız otelin çaprazındaki tezgahtan sadece içmekle kalmayıp, bir litrelik şişe ile de aldık karadut suyundan. Sıcakta çok iyi geldi doğrusu.

Kaldığımız otelin adı Gardenya Otel’di. 2016 Eylül ayında açılmış, yeni bir işletme. Otelin binası, geleneksel taş bir yapı. Konum olarak, kale girişine yakın ancak, arabanızı burada bırakamıyorsunuz. Eşyalarınızı indirip, hemen kale dışındaki park yerlerine park etmeniz gerekiyor. Bu küçük butik otelin her köşesi zevkle döşenmiş. Benim için en önemlisi, otelin aslının web sitesindeki fotoğraflarla birebir örtüşmesi. Çünkü, biliyorsunuz, bu yönde çeşitli aldatmacalar, hileler olabiliyor. Bunun sonucunda hayal kırıklıkları yaşanabiliyor. Otelin müdürü Cengiz bey ve iki hanım personel, insanı sıkmayacak bir kibarlıktalar. Sizi evinizde hissettiriyorlar. Akşam saat 10’da personel gittiği için, size dış kapının da anahtarını veriyorlar. Ancak acil bir durum için Cengiz beye her an ulaşmanız mümkün.

Sabah kahvaltısı ise tek kelime ile muhteşem… Ayrıca, bitirmesi zor bir bollukta… Çeşit, çeşit peynirler, reçeller, zeytinler, bal, kaymak, domates, salatalık, biber, İzmir’e özgü boyoz, simit, istediğiniz şekilde yumurta…Kaldığımız sürece, başka yerde kalıp, buraya özel olarak kahvaltıya gelenler de çoktu. Gardenya Otel’in, aynı sokakta, biraz ilerde bir kardeş oteli de var. Dantel Otel. Burayı görmedim ancak, Cengiz bey burayı, odaları daha müsait olduğu için, daha çok çocuklu ailelere önerdiklerini belirtti.

Gardenya Otel

Sığacık’ta kaldığımız sürece biz denize girmek yerine, çevreyi gezmeyi tercih ettik. Henüz Haziran ortası idi ve önümüzde deniz tatili yapabileceğimiz epeyce gün vardı. Denize girmek için, Teos antik kentine giderken yolda gördüğümüz, bir sonraki koydaki plaja gitmek mümkün. Araba ile birkaç dakika. Deniz uzaktan çok güzel görünüyordu. Aslında, Sığacık’ta, kaleden çıkıp, sağa doğru yürüdüğünüz zaman da, çok güzel, bakir bir koy var ama, nedendir bilinmez, kullanılmıyor. Herhangi bir tesis de yok. Belediyenin bir projesi olduğunu söylediler ama, henüz bir faaliyet yok. Aslında, Seferihisar Belediye Başkanı burada çok güzel şeyler yapmış. Kale içindeki evlere badana, panjur, sokak lambası ve benzeri konularda epeyce standart getirmiş. Bu açıdan takdir edilmesi gerekir. Öte yandan, halkın bilinçlenmesi için de daha yol alınması gerekiyor gibi görünüyor. Arka taraflarda hala mezbelelik yerler, atılmış eski eşyalar ile dolu arsalar var.

Sığacık’ın merkezinde çok fazla gezilecek, görülecek yer yok. Yat limanının dışında sıralanmış cafe ve çay bahçeleri var. Buradaki dondurmacı Edem’in yüzde yüz keçi sütünden yapılmış Maraş Dondurmasından söz etmeden edemeyeceğim. Benim denediğim çeşitler sakızlı, karamel ve portakallı idi ve Cunda’daki Taş Kahve’ninkinden de güzeldi. İlk akşam yemeğimizi sahildeki Burç Restoran’da yedik. Herhalde, Ayvalık ve Cunda’nın müthiş yemekleri üzerine, fazla etkileyici gelmedi. Kötü de sayılmazdı. Ama, suyun hemen kıyısında oturduğumuz için, esintili bir noktada olması çok iyi geldi.

Dionysos Tapınağı-Teos

Teos antik kenti Sığacık’a araba ile 9-10 dakika mesafede. İlk kazılar 19. yüzyılda İngiliz ve Fransızlar tarafından başlatılmış. Günümüzde kazılar, Seferihisar Belediyesi ve yakınlarda yapılan bir otelin sponsorluğunda yürütülüyormuş. Biz gezerken bir faaliyet varmış gibi görünmüyordu ama, kentin etrafı çevrilmiş, güzel bir giriş, depo binaları ve tertemiz tutulan tuvaletler yapılmış. Bunların ötesinde, Akropol alanı hariç, diğer taraflarda, tüm görülecek yerlere rahatça yürümenizi sağlayacak, parke taşlarla döşeli bir yürüyüş yolu yapılmış. Ara ara, ağaç altlarına, dinlenebileceğiniz banklar konmuş. Ayrıca, bol miktarda zeytin ve nar ağacı olması da çok güzel.

Teos’da toplam üç saat kaldık. Aslında hava, antik kent gezmek için oldukça sıcaktı. Bu tür geziler için benim tercihim Nisan- Mayıs ayları ve Sonbaharın yağışsız, güneşli günleri ama, buraya kadar gelmişken, görmemezlik etmeyelim dedik. Teos’da şu anda çıkarılmış eserler tarih olarak M.Ö. üçüncü yüzyıla kadar gidiyor. Bunların arasında en önemlisi, antik dünyada söz konusu tanrıya adanmış en büyük tapınak olan, Dionysos tapınağı. Dionysos, Teos kentinin koruyucu tanrısı. Her yıl onun adına yapılan festival kent için daima çok önemli olmuş. Teos’un bir diğer önemli özelliği, M.Ö. üçüncü yüzyılın sonunda burada, tarihte ilk olarak, bir tiyatro sanatçıları birliğinin oluşturulmuş olması. Hem festival zamanı, hem de onun dışında temsiller veren bu birliğin üyelerine şehirde özel bir statü tanınmış. Kentin tiyatrosu maalesef çok iyi durumda değil. Ancak, Ekrem Akurgal hocanın kitabındaki tavsiyeye uyarak, yukarı tırmanmanıza değiyor. Tiyatronun üst tarafındaki basamaklar neredeyse tamamen yok olduğu için, sıcakta yukarı çıkmak epeyce zorlayıcı. Çıktığınız zaman gördüğünüz manzara ise, şahane… Aşağıda tiyatro alanı, karşınızda zeytin ağaçları, deniz ve adalar…

Tiyatro-Teos

Teos antik kentinde, çok iyi durumda olmasalar da, görebileceğiniz agora tapınağı, meclis, odeon, akropol, kuzey tarafta uzaktan görebileceğiniz ve Türkler tarafından 15. yüzyılda yapılmış kalenin kalıntıları var.

Gezdiğimiz ikinci antik kent Erythrai idi. Burası, Sığacık’a bir saat kadar uzaklıkta, Çeşme’nin yaklaşık 20 kilometre kuzey-doğusunda yer alan Ildırı köyündeki bir kent. Erythrai’nın büyük ölçüde üstüne kurulmuş olan Ildırı, televizyon dizisi “Fatmagül’ün Suçu Ne?” ile Türkiye’de bilinirliği artmış, şirin bir köy. Kıyısında irili ufaklı adaları, yemyeşil yamaçları ve deniz kenarındaki tekneleri ile çok pitoresk bir yer. Erythrai’nın görebileceğiniz kalıntıları köyün üst kısmında, tepede bulunuyor. Kent alanına, ören yerinin hemen dışındaki, manzarası güzel ve bol esintili Agora Cafe’nin karşısından giriyorsunuz. Prof. Ekrem Akurgal’ın da bir dönem kazı yaptığı bu antik kent, günümüzde maalesef çok iyi durumda değil. Bulunan önemli eserler İzmir Arkeoloji Müzesine götürülmüş. İyi ki de öyle yapılmış çünkü, düzgün bir girişi ve bekçisi olmayan bir yer. Burada da, eğer biraz tırmanmayı göze alırsanız, Teos’daki tiyatronun tepesinde olduğu gibi, muhteşem manzaraları ile Athena tapınağının temelini ve Matrone kilisesinin kalıntılarını, ayrıca tiyatroyu görebilirsiniz.

Ildırı

Erythrai’yı gezdikten sonra Agora Cafe’de soluklanmak, eğer akşamüzeri ise, gün batımını izlemek insana çok iyi gelebilir. Biz, gün boyu bir şey yemediğimiz için, önce sahildeki Ali’nin Yeri’nde akşam yemeği yedik ve gün batımı için tekrar Agora Cafe’ye çıktık. Ne yazık ki, şansımız yaver gitmedi. Hava çok puslu olduğu için gün batımının tadını çıkaramadık.

Sığacık çevresinde gidilebilecek pek çok köy var. Örneğin, son zamanlarda yazılı medyada ve İz TV’de bahsi geçen, bir köylü kadınımızın ev duvarlarını resimlerle süslediği Türkmen köyü Germiyan ve Osmanlı zamanında Özbekistan’dan gelenlerin yerleştiği balıkçı köyü Özbek. Benim ilginç bulduğum köy ise, bir Alevi köyü olan Bademler köyü. Bademler’in en önemli özelliği, köy halkının tiyatroya olan düşkünlüğü. Köyde bir tiyatro binası var ve düzenli olarak verilen temsillerde oynayanlar köyün ahalisi. Sanki, çok da uzaklarında olmayan Teos halkının tiyatro tutkusu binlerce yıl sonra bu köyde yaşıyor gibi…

Bademler köyünde bir de müze var. Burası, Efes antik kentinin yedi yıl müze müdürlüğünü de yapmış olan, arkeolog Musa Baran’ın evi. Köy meydanına bakan bu 100 yıllık evde zamanında Cevat Şakir, Azra Erhat, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Sabahattin Eyüboğlu gibi aydınlar konuk olarak kalmışlar. Evin esas eski olan bölümünde bir köy evi düzeni sergileniyor. Diğer tarafta ise, Musa Baran’ın çalışma odası ve bir oyuncak koleksiyonu var. Bu ilginç bölümde Musa Baran, günümüzde kullanılan bazı oyuncakların ve oynanan oyunların antik çağlarda da var olduğunu göstermiş. Eski eserlerin üzerindeki kabartma ve resimlerden yola çıkarak, topaç çevirmek, uçurtma uçurmak gibi oyunların antik çağlardaki varlığını sergilemiş.

Bademler köyüne ziyaretimizi, müzenin karşı köşesindeki gözlemecide noktaladık. Birkaç kadın tarafından işletilen bu yerde, leziz gözlemelerimizi yiyip, güzel demlenmiş çayımızı içerken köy meydanını izlemek çok keyifli idi. Meydana açılan sokakta pazar kurulmuştu. Satıcı köylüler keyifle, neşe ile konuşup, birbirleriyle şakalaşıyorlardı. Hava hafif yağmurlu ve ılıktı…

Sığacık civarı ile ilgili son yazmak istediğim yer, otel müdürümüz Cengiz beyin tavsiyesi ile gittiğimiz, Artemis Restoran. Google Maps’in azizliğine uğrayıp, uzun, çok bozuk ve karanlıkta zaman zaman korkutucu olan bir yoldan gittiğimiz bu restoran, aslında ana yoldan gidilince çok uzak değil. Karanlıkta etrafı tam görememiş olsam da, restoran ilk bakışta salaş bir kır lokantası görünümünde idi. Hava serin olduğu için içerde oturduk. Güzel havalar için dışarıda bir çok masa vardı. Buranın özelliği, enginarın akla hayale gelmeyecek her türlü yemeğinin yapılıyor olması. Bazıları çok lezzetli. Biz, enginar tarator, çiğ enginar salatası, enginar kızartma, enginarlı börek, enginar güveç ve enginar tatlısı yedik. Karanfil de koydukları tatlıyı ben çok beğendim.

Artemis Restoran
Enginar Tatlısı

Ayvalık

Kaldığımız Ortunç’tan Ayvalık merkeze gelmek 25-30 dakika sürüyor. Bu kalışımızda Ayvalık’a da çok fazla zaman ayıramadık. Sadece bir akşamüzeri gidebildik. Şeytan Sofrası, Sarımsaklı Plajı göremediğimiz yerler. Artık bir dahaki sefere diyoruz…

Az görmüş olsak da Ayvalık’ı, tekrar gitmeyi isteyecek kadar sevmemizde en büyük etken, hiç şüphesiz, yukarda söz ettiğim yakın arkadaşım oldu. Buluşma noktamızdan başlayarak, birlikte yürüdüğümüz sokakları, yemek yediğimiz restoranı kapsayan seçimleri ile bize “hızlandırılmış bir Ayvalık kursu” vermiş gibi oldu. Bunların üstüne bir de tabii ki, yenilenmiş eski bir Rum evi olan kendi evinin olağanüstü manzarasının tadını, buz gibi soğutulmuş bir şişe Prosecco’nun eşliğinde çıkarmış olmamız var… İnce bir zevkle döşenmiş, yüz küsur yıllık bu ev, çarşı içinden çıkılan bir yamaçta, oldukça dik bir sokağın köşesinde yer alıyor. Küçük bir de bahçesi var. Çok güzel…

Ayvalık, Osmanlı dönemindeki özel statüsü ile de ilginç bir yerleşim merkezi. Bugüne kadar bilmediğim bu statü, bir özerklik statüsü. Ana hatları ile; Türklerin Ayvalık merkezde oturmalarının yasaklanması, müstakil bir idare ile yönetilmesi, kaymakamın Türk olmasına karşın halk tarafından seçilmesi ve görevine son verilebilmesi, askeri komutanların Ayvalık’ta kalamaması, aşar vergisinden muaf olunması gibi konuları kapsayan bu statünün ortaya çıkışı konusunda değişik kaynaklarda, değişik yorumlar okudum. Bir yaklaşım, bu statünün Küçük Kaynarca Anlaşması’nın doğal bir sonucu olduğunu belirtirken, bazı kaynaklar da bunun, daha sonra Sadrazam olan Kaptan-ı Derya Cezayirli Hasan Paşa’nın yöre halkına bir vefa borcu olarak kabul edildiğini söylüyor. Buna göre, 1770 yılında Çeşme’de Ruslarla yapılan savaşta gemisi yanan Hasan Paşayı Ayvalık halkı ve Papaz İkonomos bir hafta boyunca ağırlamışlar ve Çanakkale’de bulunan Osmanlı donanmasına yetişmesini sağlamışlar. Bu nedenle, daha sonra Sadrazam olan Hasan Paşa, Ayvalık’a özerklik statüsü vermiş.

Agios Yorgi- Çınarlı Cami

Doğrusu, buluşma yeri olarak Ayvalık Gücü 1 adını duyunca yadırgamadım desem, yalan olur. Mekanın adı, kafamda bir yere oturtabileceğim herhangi bir çağırışım yapmadı bir türlü. Gidince gördük ki, burası tipik bir taşra sahil kasabası çay bahçesi. Ayvalık Gücü 1 olunca, bir de Ayvalık Gücü 2 varmış haliyle. İnsanlar, denizden gelen esintide oturmuşlar, akşamüzeri çaylarını yudumluyor, sohbet ediyorlar. Stres yok, heyecan yok. Sakin, dingin ve mutlu gözüküyorlar… Sanki, aynı Türkiye’de yaşamıyoruz. Çoğunluğu yerli halk. Kimi bizim gibi birkaç günlüğüne gelmiş kişiler. Kimi de, büyük şehir stresinden kaçıp, Ayvalık’a yerleşmiş eski beyaz yakalılar olsa gerek. Çünkü, diğer sahil kasaba ve kentlerine olduğu gibi, buraya da son yıllarda epeyce insanın yerleştiğini duydum.

Ayvalık’ın ara sokakları da, Cunda’da olduğu gibi, çok güzel binalar, evlerle dolu. Büyük çoğunluğunda, Mübadele sonrası ataları buraya yerleştirilen yerli halk oturuyor. Bir kısmı harap, yıkılmak üzere. Bazıları da restorasyon ile kurtarılmışlar. Ev, küçük otel, dükkan olarak kullanılıyorlar. Daha yapılacak çok iş var ama, yapılanlar insana umut veriyor…

Agios Yannis- Saatli Cami

Umut veren, takdir edilecek yerlerden biri de Taksiyarhis Kilisesi. Osmanlı döneminde 20.000 civarında Rum nüfusu olan Ayvalık’ta birkaç tane büyük kilise varmış. Bunlardan, Agios Yannis (Saatli Cami) ve Agios Yorgi (Çınarlı Cami) gibi bazıları camiye çevrilmiş. Gayet bakımlı durumdalar. Küçükken, Yunanistan’da gördüğüm ahıra çevrilmiş Osmanlı camilerini hatırlayınca bu kiliseleri böyle görmek beni mutlu etti. 1844 yılında yapılmış olan Taksiyarhis Kilisesi ise, yine harap bir durumda iken, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından restore ettirilerek, 2013 yılında müze olarak ziyarete açılmış. Şu anda ayakta olan çoğu kilise gibi, Taksiyarhis Kilisesi de üst üste birkaç kez yapılmış. İlk kilisenin tarihi, 15. yüzyıl olarak belirtiliyor bazı kaynaklarda.

Ayvalık Taksiyarhis Kilisesi

Taksiyarhis Kilisesi’ne vardığımızda, müzenin kapanmasına birkaç dakika vardı. Yine de, görevliler bizi kırmadı ve hızlıca da olsa, içeriye girip, bakmamıza izin verdiler. Görebildiğim kadarı ile, güzel bir çalışma yapılmış. Kilisede zaman zaman konserler verilmesine de izin veriliyormuş. Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi’nin (AIMA) düzenlediği resitaller ve Ayvalık AIMA Müzik Festivali kapsamındaki konserler bunlardan bazıları. 18-21 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirilen olan 2017 festivalinin konserleri de yine Taksiyarhis Kilisesi’nde yapıldı.

Ayvalık Taksiyarhis Kilisesi

Günün kapanışını ise, yine arkadaşımın önerisi ile, Romen bir hanımın işlettiği Aybalık’ta yaptık. Sahil boyunca giden Atatürk Bulvarına bakan, üst katta, küçük bir yer burası. Öyle şatafatı olmayan ama, iyi yemek yenebilecek bir restoran. Yine, sıcak ot, Saganaki vb yerel mezelerin üstüne yediğimiz sardalye çok lezzetliydi. Mevsimine denk gelmek lazım.

Cunda (Alibey) Adası

Cunda, epeydir eşten dosttan methini duyduğum ve gitmek istediğim bir yerdi. Sonunda, sosyal medyada gördüğüm birbirinden güzel fotoğraflar o kadar aklımı çeldi ki, bu yaz yolumuzu mutlaka oraya düşürmeye karar verdim.

Ada olmasına rağmen, Cunda’ya Ayvalık’tan kara yoluyla geçilebiliyor. Cunda’nın kara ile bağlantısı iki aşamalı. Önce, 1817 tarihinde yapılmış bir dolgu yol ile Lale Adasına, oradan da 1964 yılında yapılmış bir köprü ile Cunda’ya geçiliyor. Bu ikinci köprünün yanındaki “Türkiye’nin İlk Boğaz Köprüsü” tabelası, geçerken insanı gülümsetiyor. Belli ki, adalılar için bu önemli bir övünç kaynağı.

Cunda’nın resmi adı Alibey Adası. Günlük dilde pek kullanılmasa da, adaya bu isim Cumhuriyetin ilanından sonra, Yunan işgaline karşı ilk direnişi Ayvalık’ta gösteren Yarbay Ali’nin (Çetinkaya) anısına verilmiş. O zamana kadar ağırlıklı olarak Rum olan Cunda halkı, 1923-1924 yıllarında Büyük Mübadele kapsamında Yunanistan’a gönderilmiş. Buna karşın, Girit, Rumeli ve Midilli’den gelen Türkler de Ayvalık ve Cunda’ya yerleştirilmişler. Bir bölümü 1944’teki depremden, bir bölümü de ilgisizlik ve bakımsızlıktan harabeye dönmüş binaların önemli bir kısmı son yıllarda, gelişen turizm faaliyetlerine paralel olarak, restore edilmiş. Sokak aralarında insanın bakmaya doyamadığı evler, binalar var. Bunların bazıları küçük butik otel, dükkan veya restoran olarak kullanılıyor.

Biz Cunda’da, ada merkezine yaklaşık on dakika uzaklıktaki Ortunç Otel’de üç gece konakladık ve çok memnun kaldık. Kırk yıl kadar önce, Devlet Opera ve Balesinde sanatçı olan Necla-Orhan Tunç çiftinin kurduğu otel günümüzde, oğulları tarafından işletiliyor. Duyduğumuza göre çeşitli çevreci gruplar tarafından zaman zaman dava edilen tesiste ben açıkçası doğaya zarar verecek bir işletme anlayışı ve mimari göremedim. Bana kalırsa, aksine, günümüzde bir turizm işletmesinin karşılaması gereken her türlü ihtiyaç, çevreye son derece saygılı bir şekilde, ince bir mimari ve estetik zevkle karşılanıyor burada.

Ortunç Otel’in ucuz bir otel olmadığını özellikle belirtmem gerekiyor. Cunda’da kalabileceğiniz çok daha ekonomik seçenekler mutlaka vardır. Ancak, eğer genel olarak, ödediğiniz bedeli aldığınız karşılıkla ölçme gibi bir yaklaşımınız varsa, Ortunç’tan memnun kalacağınızı söyleyebilirim. Hizmet kalitesinin dışında, benim için en akılda kalan noktalar ortamın sessizliği, sakinliği ve insanın içini dolduran huzur duygusu oldu. On iki yaşından küçük çocukların alınmaması bu noktada önemli bir faktör sanırım. Onun yanında, çalınan müziğin türü ve ses yüksekliği üzerinde de düşünülmüş, belli ki. Hafiften gelen güzel bir caz ya da “lounge” müziği…

Ortunç

Ortunç’ta kaldığımız sürece, sabahları balkonda karşımızdaki irili ufaklı adaları, ufuktaki sıradağları seyretmek çok keyifli idi. Sessizlik, kuş sesleri, arada kulağıma gelen personelin alçak sesle konuşmaları, hepsi çok huzur verici idi. Ha, bir de, zeytin ağaçlarını budayarak, yuvarlak şekil veren bahçıvanın makasından çıkan “kıt kıt” sesler…

Sadece bir akşam otelde yemek yedik. Yemek kalitesi büyük şehirlerin birinci sınıf restoranlarında yiyebileceğiniz kalitede ve fiyattaydı. Şarap listesinde kaliteli yerli ve yabancı marka seçenekler mevcut. Yemek sonrası, iskeleye yakın burundaki şezlonglara uzanıp, yıldızları seyretmek çok güzeldi. Yazın İstanbul dışına, özellikle güneye gidince, en çok yapmak istediğim şeylerden biri yıldızları seyretmek… Büyük şehirlerde, yoğun ışık ve kirlilik nedeniyle, ne yazık ki iyi göremiyoruz artık onları. Eğer keyfinize keyif katmak isterseniz, bardan birer Mojito da alabilirsiniz…

Cunda’da gezilip, görülecek yerler de olduğu için, zamanımızı deniz ve gezme arasında paylaştırmaya çalıştık. Deniz çok güzel, temiz ama, epeyce de soğuktu. Belki biraz da henüz Haziran ortası bile olmamasından kaynaklanıyordu. Temmuz- Ağustos’ta girmek daha kolay olabilir.

Cunda’da belli başlı yerleri bir akşamüzeri gezmek mümkün. Ortunç’tan ada merkezine gelirken önce Agios Yannis Kilisesi’ne gidilebilir. Burası, İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesinden hemen önce, Edremitli iki keşiş tarafından kurulmuş eski bir manastırın şapeli. Çok güzel manzarası olan bir tepenin üzerinde yer alıyor. Bu manzara nedeniyle, ada halkı arasında buraya Aşıklar Tepesi de denirmiş. Şapelin batı tarafında, büyük olasılıkla manastırın un ihtiyacını karşılamak için yapılmış bir değirmen var. Agios Yannis manastırının kütüphanesi 1835 yılından itibaren zenginleşmeye başlamış ve ünlü olmuş. Ancak, 1924’de yapılan nüfus mübadelesinden sonra kilise de, manastır da kullanılmaz olmuş ve harabeye dönmüş. Ta ki, 2007 yılında tamamlanan bir restorasyon ile, Rahmi Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı tarafından bir kitaplık haline getirilene kadar. Bu şirin şapelin içinde şu anda Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı bulunuyor. Muhtar Kent, 2000’li yılların başında ölen anne ve babasının 300’den fazla kitabını buraya bağışlamış. Ben şahsen, bir iki tane eski ve önemli kitabı saymazsak, koleksiyonu çok değerli bulmadım açıkçası. Öyle zannediyorum ki, Necdet Kent gibi önemli bir diplomatın çok daha geniş ve kıymetli bir kitap koleksiyonu vardı. Bende daha çok, sanki kitaplar aile üyeleri tarafından iyice seçilip, alındıktan sonra, kalanlar buraya bağışlanmış gibi bir izlenim oldu. Yine de böyle bir kitaplığın adaya kazandırılmış olması önemli tabii ki.

 Agios Yannis Kilisesi Sevim-Necdet Kent Kitaplığı

Kitaplığı gezdikten sonra, dışardaki kafede oturmak ve tatlı bir esintinin eşliğinde, soğuk bir limonata yudumlayarak, manzaranın keyfini çıkarmak çok güzeldi… Karşınızda yine irili ufaklı adalar, pırıl pırıl deniz, tepelerde artık kullanılmayan yel değirmenleri ve adanın liman tarafına doğru baktığınızda bütün görkemi ile dikkatinizi çeken Taksiyarhis Kilisesi var.

Cunda Taksiyarhis Kilisesi

Taksiyarhis Kilisesi, Ayvalık ve Cunda’daki diğer çoğu kilise gibi 19. yüzyılda yapılmış. 1873 yılında, o dönem 8.000-10.000 arasında olan Rum cemaatin ihtiyacını karşılamak üzere, Metropol Kilisesi olarak inşa edilmiş. Ayvalık’ta da bir başka Taksiyarhis Kilisesi var. Her iki kiliseye de, Koruyucu Baş Melekler Cebrail ve Mikhail’e adandıkları için bu isim verilmiş.

 Cunda Taksiyarhis Kilisesi-Rahmi Koç Müzesi

Cunda’daki Taksiyarhis Kilisesi, Rumlardan kalma çok güzel taş evlerin çevrelediği küçük bir meydanda bulunuyor. Bazı evler otel ve pansiyon haline dönüştürülmüş. İlerde çok daha güzel bir hale gelecektir diye düşünüyorum. Kilise yapısı, Neo Klasik üslupta yapılmış, görkemli bir bina. Bölgedeki diğer pek çok yapı gibi, o da Büyük Mübadeleden sonra kaderine terk edilmiş ve giderek, çökme noktasına gelmiş. Ancak, 2011 yılında Vakıflar Meclisinin aldığı bir karar ile burası, müze yapılmak üzere, Rahmi Koç Müzecilik ve Kültür Vakfına tahsis edilmiş. Yirmi ay süren bir restorasyondan sonra, üç yıldan beri müze olarak hizmet veriyor. Sergilenen koleksiyon, İstanbul ve Ankara’daki Rahmi Koç Müzelerinin, daha küçük ölçekli bir benzeri. Çeşitli denizcilik aletleri, motorlar, arabalar, sağlık ve eczacılık gereçleri, üst katta çocuk oyuncakları vb var. Kilisede bu tür objelerin sergilenmesi eleştirilere neden olmuş. Bu eleştirileri çok haksız bulmuyorum. İnsan mimari ile, sergilenenleri bağdaştıramıyor. Öte yandan, bunun alternatifinin kilisenin giderek yok olması olduğu düşünüldüğünde şükretmek gerek bence. Kaldı ki, İtalya gibi eski eserlerin çok korunduğu bir ülkede bile kiliseler artık farklı amaçlarla kullanılıyor. En son geçen sene Ostuni’de, arkeoloji müzesine dönüştürülmüş bir kilise gezmiştik örneğin. Ben, Taksiyarhis Kilisesi’ni gezerken, önce sadece kilise binasını inceleyip, sergilenenlere hiç bakmadım. Yapının inceliklerini iyice içime sindirdikten sonra, bu kez yeni baştan, sergilenen objeler için gezdim.

Cunda Taksiyarhis Kilisesi-
Rahmi Koç Müzesi

Kiliseyi gezdikten sonra sokak aralarında gezmek, yüz küsur yıl önce adadaki yaşantıyı hayal edebilmek açısından çok güzel oluyor. İnsan, ayağa kaldırılmış evlere sevinip, hayranlıkla bakarken, harap durumda olanlara üzülüyor…

Sahilde pek çok lokanta var. Ayvalık ve Cunda’nın mutfağı gerçekten çok güzelmiş. Ben buralara gelene kadar, bu yöreyi de mutfak olarak genel Ege Mutfağına katıyordum kafamda. İşte, bildiğimiz otlar vesaire. Ama hiç de öyle değilmiş. En büyük şansımız, bu konuda Ayvalık’ta evi olan yakın bir arkadaşımdan tüyolar alabilmemizdi. Yine onun önerisi ile sahildeki Deniz Restoran’da yemek yedik. Bu yöreye özgü, çıtır çıtır kızarmış Papalina (minik sardalyelerden yapıldığı için mevsimin uygun olması lazım), dev boyutta peynir kızartması Saganaki, sıcak ot (muhteşem), baby kalamar, kabak çiçeği dolması, Kidonya (şarapta kum midyesi) çok lezzetli ve doyurucu idi. Yine de, yan taraftaki meşhur Taş Kahve’de birer dondurma ve kahve için yer açabildik midemizde. Sakızlı, karadut ve karamel üçlemesinin tadı damağımda kaldı. Bir karamelli dondurma düşkünü olarak, karamelliyi özellikle başarılı buldum.

Taş Kahve

Yaz Rotası (2017)

Profesyonel yaşam insanı bütün bir yıl, irili ufaklı tatillere doğru koşmaya itiyor. Özlemle bekliyor, gün sayıyorsunuz. Sonra, o hiç bitmeyecekmiş gibi başlayan tatiller göz açıp, kapayıncaya kadar geçiyor. Son birkaç gün içinize düşen “işe geri dönme” sıkıntısı da cabası. Tabii bu, şanslı olup da, tatiliniz süresince çağımızın en büyük esaret cihazı olan cep telefonunuz aracılığıyla işten, bazen defalarca, aranmadığınız sürece… Ne yazık ki, bazı kapasitesiz yöneticiler bunu özellikle yapmaktan zevk alırlar. Ya da, sanki tatil yasal hakkınız değilmiş gibi, dönüşünüzde kendilerince tatilinizi burnunuzdan fitil fitil getirirler..

Tatil günleri sınırlı olunca, insan ister istemez gideceği yere en hızlı şekilde varmayı ve yollarda gereksiz zaman harcamamayı hedefliyor. O nedenle, uzun yıllardan beri yaz tatillerinde eğer güneye gidilecekse, uçak ile seyahat etmeyi ve genelde tek bir yere gitmeyi tercih ediyordum. Yaşamın farklı evreleri insana farklı tatil modelleri empoze ediyor. Küçük çocuğunuz varken tercih sebebi olan büyük ve yarım/tam pansiyon turizm işletmeleri daha sonra sizin için cazibesini yitiriyor.

Bu yaz, uzun yıllardan beri yapmadığımız şekilde bir tatil yapmak istedik. Hem uçak yerine araba ile gidelim, hem de yol boyu, seçtiğimiz birkaç yerde kalalım dedik.

İşte 2017 yaz rotamız:

CundaAyvalık
Sığacık
Datça
Bozburun
Şirince