Yeniden (2): Ravenna… Nefes Kesen Mozaikler Şehri…

Yeniden kategorisinde bu kez yayınlayacağım yazı, 30 Ocak 2018 tarihinde yayınladığım Ravenna ile ilgili yazım olacak. Ravenna, 2017 yılının sonbaharında İtalya’nın Emilia-Romagna bölgesine yaptığımız gezi ile ilgili yazdığım yazı dizisinin bir parçası idi.

Geçen zaman içinde Ravenna’yı pek çok kez hatırladım. Unutmadım demek daha doğru olur… Öyle bir şehir nasıl unutulur ki? Beşinci ve altıncı yüzyıldan kalma o mozaikleri… İstanbul’daki Aya Sofya’nın da hamisi olan Bizans İmparatoru Jüstinyenin yaptırdığı San Vitale Bazilikası’nı ve diğerlerini…

Bu yazıyı seçmemde bir diğer etken de, son zamanlarda çok fazla okuyucusunun olması. Belki, gidilmiş ve anımsanmak istenen bir yer olduğu için. Belki de, Covid-19 nedeniyle kısıtlanan seyahat zevkimiz artık yeni yerlere gitme arzumuzu iyice kamçıladığı için. Bu konuda izlediğimiz gelişmeler, özgürce gezebileceğimiz günlerin henüz çok yakın olmadığını gösteriyor. Ama, ünlü İngiliz ressam David Hockney’in dediği gibi, hayallerimizde canımızın istediği her yere gitmemiz mümkün…

Ravenna ile ilgili yazımı okumak için linke tıklayabilirsiniz.

Ravenna… Nefes Kesen Mozaikler Şehri…

Usta ve Margarita

Sizin de hiç aklınızdan geçer mi, bilmiyorum. Okumak istediğiniz kitaplara yetişemeyeceğiniz duygusuna kapılınca, “Yine öyle bir şey olsa ki, evden çıkamasak ve saatlerce, doya doya kitap okusak” der misiniz hiç? Askeri darbeler sonrası yaşadığımız sokağa çıkma yasakları değil tabii kast ettiğim. Benim aklım daha çok, epeydir yaşamadığımız, aşırı kar yağışı nedeniyle eve kapandığımız dönemlere gider. O günleri özlerim. Halen içinde yaşadığımız COVID-19 pandemi süreci bu anlamda, özellikle tamamen eve kapandığım dönemde, büyük bir fırsat oldu benim için. Yıllardır, yaşam şartlarının dayattığı koşuşturma nedeniyle, başlamaya cesaret edemediğim (eskilerin tabiri ile) kallavi kitapları da, bir o kadar yoğun ama daha ince olanları da, aynı merak ve istekle okuma fırsatım oldu. Tüm o, evin temel ihtiyaçları için sanal alışveriş sitelerinde harcadığım zamana, ev işlerine yetişme çabama ve kimi zaman bozulan sinirlerime rağmen, çok verimli bir okuma dönemi oldu bu süreç benim için. Klasikleri de çağdaş kitapları da keyifle okudum. Bazılarını ilk okuyuşumdu. Bazılarını ise tekrar okudum. Kimi kitapları, farklı yaşlarda farklı algılar insan. Üniversitede çok sevdiğim bir hocamız, belli bir yaştan sonra, insanın arada bazı kitapları tekrar okuması gerektiğini söylerdi. Çok haklıymış. İşte, Usta ve Margarita böyle okuduğum kitaplardan biriydi.

Ben, Usta ve Margarita’yı (The Master and Margarita) İngilizce çevirisinden okudum. Umarım ukalalık olarak algılanmaz ama, kimi gerçekten çok kötü çeviriler nedeniyle, yabancı dilde yazılmış kitapları mümkünse orijinal dilinde, bu mümkün değilse, saygın bir yayınevinin İngilizce çevirisinden okumaya çalışıyorum. Geçenlerde okuduğum orijinali Almanca olan bir eserin Türkçe çevirisinde öyle hatalar vardı ki, keyfim kaçtı. Örneğin, sanki at ya da eşekten söz ediyormuş gibi, bisikletin selesine çevirmen semer demeyi uygun görmüş ve kitap herhangi bir denetimden geçmemiş olmalı ki, o haliyle okuyucunun karşına çıkarılmış. Eminim siz de, bu tür hatalarla sıklıkla karşılaşıyorsunuzdur. Ancak, bazı kitapları ben de Türkçe çevirilerinden okumak zorunda kalabiliyorum. Bu durumda, yayınevi ve çevirmen adı bir kılavuz olabiliyor. Usta ve Margarita kitabının Türkçesi de ülkemizde, farklı çevirmenlerin çevirileri ile, birkaç yayınevi tarafından yayınlanmış bugüne kadar.

Mikhail Afanasyevich Bulgakov
Kaynak: http://cr.middlebury.edu/bulgakov/public_html/

Rus yazar Mikhail Afanasyevich Bulgakov’un eseri olan Usta ve Margarita, yazarın gerek kişisel yaşamıyla gerekse bir yazar olarak yaşadığı Stalin dönemi Rusya’sı ile ilintili pek çok gönderme ve şifre barındırıyor. Bulgakov 1891 yılında Kiev’de, Rus bir ailenin yedi çocuğundan birisi olarak doğmuş. Ailenin, 1906-1919 yılları arasında Kiev’de yaşadığı bina günümüzde müzeye dönüştürülmüş. Andriyivsky Yokuşu No: 13 adresinde bulunan müzeyi Kiev’e gidişlerimden birinde ziyaret etmiştim. Bulgakov ailesi binanın ikinci katındaki 7 odalı dairede yaşamış. Müzenin koleksiyonundaki 4000 parçadan 500’ünün aileye ait özel kitap, orijinal fotoğraf ve defterlerden oluştuğu belirtiliyor. Bulgakov daha sonra Moskova’ya taşınmış olsa da, bu evi unutmamış ve Beyaz Muhafız kitabında kahramanlarının mekanı olarak kullanmış.

Kiev’deki Bulgakov Müzesi
Yazarın 1906-1919 yılları arasında yaşadığı bu bina
1888 yılında, mimar N. Gardenin tarafından yapılmış

Bulgakov’un daha sonra taşındığı Moskova’daki evi de müzeye dönüştürülmüş. Burası, yazarın tüm dünyadan gelen, Kiev’deki müzeye göre daha çok sayıdaki hayranları tarafından ziyaret ediliyor. Ben, Moskova’da geçirdiğim kısıtlı boş zamanda tercihimi Puşkin Müzesi’nde sergilenen, Schliemann’ın ülkemizden kaçırdığı, Truva Hazinesi’ni görmekten yana kullanmıştım. Bir daha Moskova’ya gidersem, Bulgakov’un evine mutlaka gitmek isterim.

2007 yılında Kiev’deki müzenin bahçesine yerleştirilen Bulgakov’un heykeli

Peki, Bulgakov’un 1940’daki ölümünden çok sonra, 1966 ve 1967 yıllarında, aylık Moskva dergisinde çok katı bir şekilde sansürlenmiş olarak yayınlanabilmiş olan Usta ve Margarita’nın konusu nedir? Nedir bu kitabı bu kadar ünlü yapan? Kanımca bunun önemli nedenlerinden biri, kitabın edebi değerinin yanında, Sovyetler Birliği’ni ve özellikle Stalin yönetimini çok ustaca, hiciv yoluyla eleştiriyor olması. Tek neden bu olmamakla birlikte, Batı dünyasında o dönem bir kült kitap haline gelmesinde bunun da büyük payı olduğunu düşünüyorum. Gerçeküstü bir kurgusu olan bu politik taşlama, o dönem dışa kapalı bir kutu olan Sovyetler Birliği hakkında pek çok ipucu ile dolu. Yurtiçinde resmi olarak sansürlenerek yayınlanmasına karşın, Usta ve Margarita’nın tam metni gizlice yurtdışına çıkarılmış. Sovyetler Birliği’nde ise, kimi zaman el yazısı ile çoğaltılarak, yıllarca gizlice elden ele dolaşmış. Kitabı birkaç cümle ile özetlemeden önce, Usta ve Margarita’nın benim gibi Rus Klasik Edebiyatına meraklı kişiler için alışılmamış bir tarzı ve konusu olduğunu belirtmek isterim. Bazı okurseverler bu nedenle kitabı sevmeyebiliyorlar.

Usta ve Margarita’da, farklı zamanlarda ve farklı koldan yürüyen iki ayrı tema var. Buna, üçüncü tema olarak, Usta ve Margarita’nın aşkını da eklemeniz mümkün. Söz konusu temalar, kitabın sonunda ilginç bir şekilde birleşiyorlar. Birincisi, 1930’ların Moskova’sında geçiyor. Kitap, sıcak bir bahar gününün gün batımı saatlerinde, Moskova’da başlıyor. Moskova’nın en büyük edebiyat kulübü MASSOLIT’in başkanı Mikhail Alexandrovich Berlioz ve şair Ivan Nikolayich Poniryov (Bezdomny) şehrin ünlü Patrik Göletleri’nin bulunduğu parkta, Hz. İsa’nın gerçekte var olup olmadığı üzerine konuşurlarken yanlarına, iyi giyimli, yabancı görünümlü bir beyefendi suretine bürünmüş Şeytan yaklaşıyor ve kendisini Profesör Woland olarak tanıtıyor. Kendi ifadesine göre Woland, bir kara büyü uzmanıdır. Aralarında geçen tuhaf konuşmada, Berlioz’un az sonra kafası koparak öleceğini, Bezdomny’nin ise kendini akıl hastanesinde bulacağını söylüyor. Birkaç saat içinde her dediği gerçekleşiyor. Bundan sonra Woland, aralarında dev bir kara kedi de olan maiyeti ile birlikte, Moskova’da bir dizi esrarengiz olaya sebep oluyor. İkinci tema ise, M.S. 30-33 yılları arasında geçiyor. Burada, dönemin Romalı valisi Pontius Pilate, huzuruna çıkarılan Yeshua Ha-Nostri’yi (Nazaretli İsa) sorguya çekiyor ve onunla bir gönül bağı kurmasına rağmen, istemeye istemeye de olsa, Kutsal Tapınak yönetiminin baskısına boyun eğerek, onun çarmıha gerilerek idam edilmesine hükmediyor. Hristiyan geleneğinde İsa’nın çarmıha gerilmesi olayı ile ilintili olarak yer alan Pilate’ye karşı sonraki yüzyıllarda daha yumuşak bir bakış açısı geliştirilmiş. Hatta bazı mezhepler tarafından Aziz ilan edilmiş. Ancak, tarihi kayıtlara göre, silahsız protestocuları katletmekten çekinmeyen zalim ve zorba bir yönetici imiş kendisi.

Usta ve Margarita, Stalin döneminin karanlık günlerinde Sovyetler Birliği’ndeki düzenin hiciv, alegori ve gerçeküstü anlatım kullanılarak yapılmış bir eleştirisi aslında. Kitap üzerine yazılan inceleme yazılarının bazılarında, insanları öldürerek ortadan kaldırması veya Rusya’nın başka yerlerine göndermesi nedeniyle, Woland Stalin’e benzetilmektedir. Ancak, gerek kitabın gerekse Woland’ın çok katmanlı karmaşık yapısı nedeniyle, ben böylesi birebir bir benzetmeye çok sıcak bakmadım.

Kitap, birçok sembol ve göndermelerle dolu. Bunları bilmek eseri daha anlamlı kılıyor. Öncelikle, Bulgakov’un kişisel hayatı ile Usta ve Margarita’daki kişiler ve olaylar arasında büyük bir benzerlik söz konusu. Bulgakov 1916 yılında, doğum yeri olan Kiev’de, tıp fakültesinden mezun olarak doktor olmuş. Ancak, 1920 yılında doktorluğu bırakarak kendisini tamamen edebiyata vermiş. 1924 yılında, bir bürokrasi yergisi olan, Şeytanname isimli öykü kitabı yayınlanmış olsa da, bundan sonraki eserleri ya çok acımasızca eleştirilmiş ya da ağır sansüre uğramış. Bazıları yasaklanmış. Tıpkı, kitaptaki Usta gibi. Bir süre sonra Bulgakov bu durum nedeniyle öyle büyük bir bunalıma girmiş ki, bizzat Stalin’e mektup yazarak, şayet bir yazar olmasına izin verilmeyecekse, Sovyetler Birliği’nden göç edebilmesi için izin verilmesini istemiş. Stalin, Bulgakov’un Beyaz Muhafız isimli romanından oyunlaştırdığı ancak daha sonra yasaklanmış olan Turbin Günleri oyununa özel bir sevgi duyduğu için, kendisini bizzat telefon ile arayarak, hem oyunun yeniden sahneye konmasını sağlamış hem de kendisine Moskova Sanat Tiyatrosu’nda iş teklif etmiş. Buna karşın, Bulgakov’un düzeni eleştirmeye devam etmesi nedeniyle, edebiyat çevrelerinden giderek dışlanmış ve 1930 yılından sonra eserleri fiilen yasaklanmış.

Bulgakov da, roman kahramanı Usta gibi eserlerini yazarken
başına işlemeli bir takke takarmış
Kaynak: http://cr.middlebury.edu/bulgakov/public_html/

Bulgakov’un bir yazar olarak yaşadıklarının izlerini kitapta bizzat Usta’nın yaşadıklarında ve edebiyat çevrelerine, sansür kurullarına dair yaptığı eleştirilerde görmek mümkün. Bu anlamda, kitaptaki yazar kahramanın (Usta) prototipinin Bulgakov’un kendisi olduğunu söyleyebiliriz. Usta gibi Bulgakov da bir yazar olarak çok zor günler geçirmiş. Eserde, eleştirmen Lavroviç’in bir gazete makalesinde “Pilatizme darbe vurmayı” teklif etmesi gibi, Bulgakov da zamanında kendisi ile ilgili bir yazı başlığında “Bulgakovizmi Yok Edeceğiz” ibaresi ile karşı karşıya kalmış.

Romanın diğer kahramanı olan Margarita ise, yazarın üçüncü eşi olan Elena Sergeyevna Shilovskaya’dır. Bir tuğgeneralin eşi olan Shilovskaya da tıpkı Margarita gibi, herkesin gıpta ettiği ve mutlu olarak tanımladığı evliliğini geride bırakarak, Bulgakov ile beraber olmuş. Üstelik, onun önceki evliliğinden iki de oğlu varmış. Bulgakov’un ölümünden sonra Usta ve Margarita ile Beyaz Muhafız kitaplarının tam metin olarak edebiyatseverlere ulaşması Shilovskaya’nın inançlı çabaları sayesinde gerçekleşmiş.

Bulgakov üçüncü eşi Elena Sergeyevna Shilovskaya ile birlikte
Kaynak: http://cr.middlebury.edu/bulgakov/public_html/

Kitapta, Usta ile ilk karşılaşmamız on üçüncü bölümde oluyor ve kendisinin aşağı yukarı 38 yaşında olduğu belirtiliyor. Bu aynı zamanda, Bulgakov’un kitabı yazmaya başladığı 1929 yılındaki yaşı. Yazar, 1930 yılında yazdıklarını yakmış. Bu noktada, Bulgakov ile hem hayranı olduğu yazar Nikolay Gogol (1809-1852) hem de kitabının kahramanı olan Usta arasında bir benzerlik bulunuyor. Bilindiği gibi, Gogol Ölü Canlar kitabının ikinci bölümünü yakmıştı. Bulgakov’un ilk taslağını yaktığı kitabının kahramanı Usta da, Pilate üzerine yazdığı kitabını yakıyor. Bulgakov, 1931 yılında kitabını yeniden yazmaya başlamış. 1936 yılında metni bitirmesine rağmen, dört farklı versiyon daha yazmış ve kitabına son şeklini ancak ölümünden dört hafta önce verebilmiş.

Bulgakov’un, Usta ve Margarita kitabını yazarken Goethe’nin Faust isimli eserinden etkilendiği ve kitabında bu eserle ilgili pek çok gönderme olduğu biliniyor. Zaten kitabın hemen başında, Goethe’nin eserinden, Faust’un şeytan Mefisto’ya, “Söyle, sonuç olarak sen kimsin?” sorusu ile ve Mefisto’nun yanıtı ile karşılaşıyoruz. Mefisto, “Benim hizmet ettiğim güç, sonsuza dek kötülüğü isteyen ama sonsuza dek iyilik yapandır” oluyor. Şeytan Moskova’ya gelmiş ve pek çok kötülük yapmıştır. Öte yandan, düzenin iki yüzlülüğünü, avantacılarını, insanların haris duygularını açığa çıkararak da iyilik yapmıştır aynı zamanda.

Mikhail Bulgakov
Kaynak: https://beautifulrus.com

Usta ve Margarita kitabındaki Goethe’nin Faust eserine göndermeler bununla da sınırlı değil. Bu konuda yapılan incelemelerde, Woland isminin Almanca’daki Voland’a karşılık geldiği ve Faust’ta da geçtiği belirtiliyor. Usta ve Margarita’nın on yedinci bölümünde, Vasily Stepanoviç kendisini sorguya çeken müfettişlere bir önceki gece sahneye çıkan sanatçının adının Woland ya da Foland olabileceğini söyler. (Almanca’da Voland ismi Foland olarak okunur). Margarita isminin kısaltılmış halinin Gretchen olduğu ve bunun da Goethe’nin eserinde Faust’un kandırdığı kız olduğu da dikkat çekilen noktalardan bir diğeri. Yirmi üçüncü bölümde, Margarita üstünde bir kaniş resmi olan bir kolye takmak zorundadır. Ayağını koyduğu yastığın üstünde de bir kaniş şekli vardır. Faust’ta da şeytan Mefisto, Faust’a bir kaniş köpek olarak görünür. Kitapta, Goethe’nin Faust’u ile dolaylı bir ilişki de tramvay raylarına ayağı kayarak düşen ve kafası kopan Mikhail Alexandrovich Berlioz üzerinden var. Bu karakterin adaşı, Fransız besteci Hector Berlioz’un (1803-1869) eserleri arasında, 1846 yılında bestelediği Faust’un Lanetlenmesi isimli bir opera eseri bunuyor.

Kanımca, Usta ve Margarita’daki iki ifade belki de kitabı okuduktan yıllar sonra bile insanın unutmayacağı nitelikteler. Bunların ilki, “Müsveddeler Yanmaz” cümlesi. Bunalım geçiren Usta, tıpkı Bulgakov’un kendisi gibi, el yazısı müsveddelerini ateşe atar. Ancak, kitabın sonunda Woland bu cümleyi söyleyerek eseri kendisine iade eder. Gerçek hayattaki Bulgakov’un durumunda ise, onun kitabı yeniden yazmaya koyulması sonucu, eser geri kazanılmış olur. Ne yazık ki, aynı şey Bulgakov’un ustalarından saydığı Gogol’ün Ölü Canlar kitabı için söz konusu olamamıştır. O nedenle, günümüzde biz Gogol’ün bu müthiş eserinin ancak bir bölümünü okuyabiliyoruz.

Akıllarda yer edecek ikinci cümle, kitapta birkaç kere karşımıza çıkan, “Korkaklık, en büyük kusurdur” ifadesi. Buna göre, Yahudi baskısına karşı gelemeyerek İsa’yı idam ettiren Pontius Pilate, Yazarlar Birliği’nin karşısında ezilen Usta ve Stalin yönetimine boyun eğdiği için kendisini hiçbir zaman affetmeyen Bulgakov korkak ve kusurludurlar…

Tıpkı Goethe’nin eseri gibi, Bulgakov’un Usta ve Margarita kitabı da çeşitli sanat dallarındaki eserlere esin kaynağı olmuş. Tiyatro, opera, bale, film, çizgi film dallarının yanında, klasik müzikten çağdaş müziğe, pop’tan rock’a kadar her dalda etkisini göstermiş. Örneğin Mick Jagger, 1968 yılında çıkan Beggars Banquet albümünde yer alan ve Keith Richards ile birlikte yazdıkları Sympathy for the Devil şarkısının esin kaynağının Usta ve Margarita olduğunu kendisi ile yapılan söyleşilerde belirtmiş. O zamanlar kız arkadaşı olan Marianne Faithfull da bu bilgiyi doğrulamış.

1973 yılında Almanya’da yayınlanan
Sympathy For The Devil 45’liğinin kapağı

Usta ve Margarita kitabını okurken klavuz olarak kullanılabilecek, İngilizce ve Türkçe, birçok kaynak var. Bunlar, özel web sitelerinden doktora tezlerine kadar geniş bir yelpazeyi oluşturuyorlar. Benim bu yazıyı hazırlamak için kullandıklarımın dışında, çok daha ayrıntılı ve zengin kaynaklara ulaşabilirsiniz. İşin sonunda, her edebi eser için olduğu gibi, Usta ve Margarita’dan sizin çıkarsayacaklarınızı da, sizin kişisel bilgi birikiminiz, dünya görüşünüz ve okuma zevkiniz belirleyecektir. Bana göre her okuma, kişisel bir serüvendir aynı zamanda. Sizinkinin de, benimki kadar heyecan dolu ve keyifli olmasını dilerim…

Yeniden (1): Otranto

Aralık ayında bu sitede ilk yazımı yayınlayalı dört sene olacak. Bugüne kadar toplam 62 yazı yayınlamışım. İlk başlarda daha çok çocukluk anılarımı yazarken, giderek yurt içinde ve yurt dışında yaptığım gezileri paylaşmaya başladım. Kimileri yazılarımı fazla kısa, kimileri uzun buldu. Ben ise, okuyucularımın sürekli artıyor olmasından güç alarak, yine de içimden geldiği gibi yazmaya devam ettim.

Geriye dönüp baktığımda, bazı çok beğenilen yazılarımın yeni okurlarım tarafından hiç bilinmediklerini fark ettim. O nedenle, sitemde yeni bir Kategori yaratarak, bir Yeniden serisi oluşturmaya karar verdim. Bundan böyle, site istatistiklerine göre en çok okunmuş olan ya da belli özel günler ile bağlantılı yazılarımı tekrar yayınlayacağım. Dilerim bu yinelemeler, hem ilk olarak hem de tekrar okumak isteyenler için keyifli olur.

Yeniden kategorisinde ilk tekrar edeceğim yazı, 11 Ağustos 2017 tarihinde yayınladığım Otranto olacak. Otranto’yu seçmemin iki nedeni var. Birincisi, istatistiklere göre en çok okunmuş yazım olması. İkincisi ise, bir yıl dönümü ile ilgili olması. 540 yıl önce, 14 Ağustos günü, yani bugün, Güney İtalya’nın Otranto kentinde olanlarla…

Tarih boyunca pek çok kötü olay yaşanmış. Acılara sebebiyet vermek konusunda hiç bir ulusun bir diğerinden farklı ya da daha masum olduğunu düşünmüyorum. Her olayın, o günün koşullarında mutlaka haklı sayılabilecek bir açıklaması olabilir. Ancak ben, haklı olduğumuzu düşünelim ya da düşünmeyelim, dünya barışı için ulusların kendi yaşadıkları acılar kadar, sebebiyet verdikleri acılar üzerinde de düşünmeleri, hatta gözyaşı dökmeleri gerektiğine inanıyorum. Kaldı ki, tarihte olmuş bazı olayları herhangi bir şekilde haklı bulmak da imkansız bana göre.

Dünya barışı bir hayal olabilir. Varsın olsun. Benim kuşağım ülkesi ve tüm dünya için hayalleri olan bir kuşaktı. Söz konusu hayaller, bakış açısına göre, günümüzde ütopik hatta düpedüz yanlış bulunabilir. Önemli olan, ortak bir hayali kurarken bizim neler yaşadığımız, nasıl evrildiğimiz, kendimizi nasıl geliştirmeye çalıştığımız ve hayatımıza nasıl bir anlam kattığımızdır. O nedenle, hayal kurmaktan vaz geçmeyelim. Daha barışçıl, daha adil ve daha iyi bir dünya istemeye devam edelim…

Otranto başlıklı yazımı okumak için linke tıklayabilirsiniz. Keyifli okumalar dilerim.

https://selgideranilarkalir.com/2017/08/otranto/

Cuba, Mi Amor! (2)

Santiago de Cuba’da kaldığımız Hotel Melia’ya vardığımızda saat gece on olmak üzereydi. Yorgunluktan zar zor yemek yiyebildik ve hemen yattık. Yorucu bir gün olmuştu. Havana’dan Santiago de Cuba’ya olan uçuşumuz epeyce rötar yapmıştı. Jose Marti Havaalanı’na geldiğimizde uçuşun iki saat gecikmeli kalkacağını öğrenmiş ve o süreyi gezerek geçirmek üzere tekrar şehre dönmüştük. Aslına bakılırsa, o süre zarfında güzel vakit geçirmiştik. 1930’da yapılmış, Kübalıların Ulusal Kültürel Miras kabul ettikleri Hotel Nacional de Cuba’nın terasında Pina Colada’larımızı bile içmiştik. Ama, hem rötarın ilan edilenden çok daha fazla olması hem de uçuş süresi bizi yordu. Sabah da, Havana’yı gezmek için erken kalkmıştık.

Santiago de Cuba Vilayet Sarayı
Emilio Bacardi Müzesi
1899 yılında ünlü Rom üreticisi ve zengin iş adamı Emilio Bacardi tarafından kurulmuş. Bacardi’nin dünyanın çeşitli ülkelerine yaptığı gezilerde topladığı değerli eşyalar ve bir Mısır mumyasının dışında, 19. yüzyıl İspanyol resim sanatından örnekler sergileniyor. Bacardi ailesinin Küba’dan ayrılmasından sonra belediyenin yönetimine geçmiş.

Hotel Melia şehir dışında, beş yıldızlı, tipik bir tatil oteli idi. Çok sayıda Amerikalı turist vardı. Aslında, resmi olarak Amerikalıların Küba’ya gelmeleri kendi devletleri tarafından yasaklanmış. Ancak Amerikalılar, Meksika üzerinden Küba’ya gelerek, bu engeli aşıyorlarmış. Bir de, Küba’ya giriş çıkışlarda, eğer belirtirseniz, pasaportunuza damga basmıyorlar. Bu sadece Amerikan vatandaşları için değil, Amerika Birleşik Devletleri’ne yolculuk yapmayı düşünen diğer ülke vatandaşları için de önemli.

Santiago de Cuba Belediye Binası
Fidel Castro 28 Aralık 1958 günü, Cespedes Meydanı’ndaki bu
binanın orta balkonundan, devrim zaferini ilan ettiği ünlü
konuşmasını yapmış.
Küba’da Fidel Castro’nun resimlerini en çok gördüğümüz şehir Santiago de Cuba idi

İlk yazımda da belirttiğim gibi, Santiago de Cuba adanın doğusunda, Guantanomo’ya komşu bir vilayet. Karayip Denizi ile Sierra Maestra sıradağları arasında yer alıyor. Vilayetin merkezi olan şehir de aynı ismi taşıyor. Santiago de Cuba, birkaç açıdan önemli bir yerleşim yeri. Her şeyden önce burası, Küba’nın ilk başkenti. 1514 yılında, Küba’nın ilk İspanyol valisi Don Diego Velasquez tarafından kurulmuş. Ada yönetiminin 1589 yılında Havana’ya taşınmasına kadar bu statüsünü korumuş. Günümüzde, Küba’nın ikinci büyük şehri. Ancak, gezdiğimiz şehirlerin içinde en fakir olanıydı. Burası aynı zamanda, adanın en çok Afrika kökenlilerinin yaşadığı yer. Bunu sokakta bile gözlemlemeniz mümkün.

‘Sadece İsa Kurtarır’
Küba’da günümüzde dini inançlar üzerinde bir baskı görülmüyor
Her yerde müzik var…
Santiago de Cuba’da sokak müzisyenleri
Sıcakta parkta soluklanan Santiago de Cubalılar

Santiago de Cuba, tarihte hep Meksika ve bölgedeki diğer İspanyol kolonilerine gitmek için bir çıkış noktası olmuş. Meksika’yı fetheden ve Santiago de Cuba’nın ilk belediye başkanı olan Hernan Cortes de 1518 yılında seferine buradan çıkmış. Gerek yönetimin Havana’ya taşınmasından gerekse İspanyol asıllıların Meksika ve diğer kolonilere göç etmesinden dolayı bölgedeki İspanyol nüfus bir ara 150’ye kadar düşmüş. Bir anlamda korumasız kalan şehir, Fransız, İngiliz ve Hollandalı korsanların hedefi haline gelmiş. Korsan saldırıları ve depremler nedeniyle şehir birkaç kere yerle bir olmuş. Santiago de Cuba için, 1547 yılında bulunan bakır madenlerinin işletilmeye başlanması bir dönüm noktası olmuş. Gereken iş gücü için Afrika’dan köleler getirilmeye başlanmış. Böylece burası, Küba’da köle çalıştırılan ilk vilayet olmuş.

Don Diego Velasquez’in Evi
Velasquez’in evinde panjur ve tavanlardaki ahşap işçiliği çok güzel
Ev günümüzde Koloniyal Sanat Müzesi

1791-1796 yılları arasında Haiti’de kölelerin Fransızlara karşı ayaklanması, Santiago de Cuba’nın sadece ekonomisini değil, kültürel yapısını da etkilemiş. Haiti’den kaçarak buraya gelen 10 bin kadar Fransız aile sayesinde, bölgede çağın en ileri teknolojisi kullanılarak şeker ve kahve üretimi yapılmaya başlanmış. Öte yandan, Fransız, Afrika ve Küba kültürünün birbirleri ile etkileşimi sonucu, Santiaguero olarak adlandırılan, Küba’nın en zengin kültürü ortaya çıkmış. (Hatırlarsanız, Küba ile ilgili ilk yazımda söz ettiğim, Santiago de Cuba’da benden sabun isteyen kadın da Fransızca konuşuyordu).

Santiago de Cuba’nın bir diğer önemi, Fidel Castro’nun şehri olması. Burası, Batista’nın devrildiği 1959 Devrimi’ne giden uzun yolun başlangıç noktası. Şimdi mezarının bulunduğu bu şehir aynı zamanda benim, Küba’da Castro’nun en çok duvar resmini gördüğüm şehir oldu. Küba’da gittiğimiz her yerde Che’nin resimlerinin olmasına karşın, Castro’nun resimlerine bir tek burada rastlamıştık.

Santiago de Cuba’da ilk gittiğimiz yer, Velasquez’in evi idi. Küba’daki en eski yapı olduğu belirtilen ev günümüzde, Koloniyal Sanat Müzesi (Museo de Arte Colonial) olarak kullanılıyor. 1516 yılında yapılmış. Mimarisinde Endülüs özellikleri bariz bir şekilde görülüyor. İkinci katı çevreleyen balkonun paravan benzeri tahta panjurları evin hem serin olmasını sağlıyor hem de mahremiyetini koruyor. Müzede evin kendi eşyalarının dışında, kolonyal döneme ait başka yerlerden getirilmiş eşyalar da sergileniyor.

Kübalıların milli kahramanlarından Antonio Maceo’nun anıtı
Antonio Maceo (1845-1896)

Havana’da olduğu gibi, Santiago de Cuba’da da bir Devrim Meydanı (Plaza de la Revolucion) var. Burası, 1991 yılında düzenlenen Pan-Amerikan oyunları için yapılmış. Meydandaki Antonio Maceo (1845-1896) anıtı çok etkileyici. Castro gibi Santiago de Cuba’lı olan General Maceo, Kübalıların milli kahramanlarından birisi. 1868-1878 yılında İspanyollara karşı yapılan birinci Bağımsızlık Savaşı’nda kahramanlıklar göstermiş. Aldığı birçok yaraya rağmen hayatta kaldığı için halk arasında kendisine “Bronz Titan” takma adı verilmiş. Yapılan on yıllık mücadele sonunda halktan yeterli desteği bulamayan bağımsızlık taraftarları, İspanyolların reform sözü vermeleri üzerine, Zanjon Anlaşması ile savaşı sona erdirmeye karar verince, Maceo şiddetle karşı çıkmış. Köleliğin kaldırılmadığı ve Küba’nın bağımsızlığını kazanmadığı hiçbir çözümü kabul etmeyen Maceo’nun itirazı tarihe Baragua Protestosu olarak geçmiş. Antonio Maceo, 1895 yılında İspanyollara karşı başlatılan ikinci Bağımsızlık Savaşı sırasında da savaşmış ancak, savaş sırasında (1896) ölmüş.

Devrim Meydanı’ndaki Antonio Maceo anıtı, Santiago de Cubalı sanatçı, Alberto Lescay Merencio tarafından yapılmış. Maceo’nun at üstünde canlandırıldığı heykeli heybetli ve etkileyici. Heykelin arkasındaki, 23 adet stilize edilmiş dev pala, hem şeker kamışı hasatında kullanılması hem de Kübalıların İspanyollara karşı savaşırken bu aletleri silah olarak kullanmalarını temsil ediyormuş. 23 sayısının ise, Maceo’nun ünlü Baragua Protestosu’nun 23 Mart 1878 tarihinde olmasına bir gönderme olduğu belirtiliyor.

Moncada Kışlası
Duvarlarda 26 Temmuz 1953 gecesinden kalan kurşun izleri

Santiago de Cuba’da gördüğümüz ikinci yer, Moncada Kışlası idi. Moncada Kışlası günümüzde okul olarak kullanılıyor. Ancak, Küba’da Castro ve arkadaşlarının verdiği mücadele açısından önemli bir yer. Diktatör Batista’nın 1953 yılında yapılacak seçimlere Fidel Castro ve partisinin (Partido Ortodoxo) katılmasını yasaklaması üzerine, Castro ve arkadaşları silahlı mücadeleye karar vermişler. Bu doğrultuda, ilk eylem olarak, o zamanlar Küba’nın ikinci büyük askeri kışlası olan Moncada Kışlası’na bir saldırı planlanmış. 26 Temmuz 1953 gecesi, o zamanlar 27 yaşında olan Fidel Castro, erkek kardeşi Raul Castro ve 140 kadar arkadaşları kışlaya bir baskın düzenlemişler. Bu baskın başarısız olmasına rağmen, Küba’da devrimci mücadelenin başlangıç tarihi olarak kabul ediliyor. Birtakım aksilikler nedeniyle, baskın sırasında yapılan planlar uygulanamamış. Çatışmada ölen 10 kadar kişinin dışında 55 devrimci de daha sonra işkence sırasında öldürülmüş. Fidel Castro da yakalanmış. Bu noktada şans Castro’nun yüzüne gülmüş. Çünkü, onu birkaç arkadaşı ile birlikte yakalayan teğmen Pedro Manuel Sarria Tartabull (1900-1972) ahlaki yönden sağlam bir insan çıkmış. Etraftaki asker ve subayların zorlamalarına karşı çıkarak, onları öldürmemiş. Öldürüleceklerini bildiği için askeri birliklere de teslim etmemiş. Doğrudan adli makamlara götürmüş ve resmi bir şekilde kayda alınmalarını sağlamış. Böylece, Castro’nun, kardeşinin ve arkadaşlarının hayatlarını kurtarmış. Castro Tartabull’u asla unutmamış. İlerleyen yıllarda siyasi olarak uyuşmasalar da, Tartabull ölünce cenazesine katılmış.

Fidel Castro’nun hayatını kurtaran teğmen Pedro Tartabull

Fidel Castro, tutuklandıktan sonra 22 ay hapis yatmış. İyi bir hukukçu olan Castro, “Tarih Beni Aklayacaktır” başlıklı ünlü konuşma metnini bu sırada yazmış. Gizlice dışarı çıkarılan ve Küba’da dağıtılan bu metin, bir manifesto gibi Küba’da el altından dağıtılmış. Castro, ülkenin aydınları, yazarları ve halkın baskısı sonucu Batista’nın çıkardığı genel af ile hapisten çıkmış.

Moncada Kışlası günümüzde okul olarak kullanılıyor
Kışlanın karşısında lojman olduklarını düşündüğüm evler

Sarıya boyalı Moncada Kışlası günümüzde neşeli okul çocukları ile dolu ve cıvıl cıvıl. Duvarlarda kurşun izlerini görmek mümkün. Baskından sonra, kurşun izleri Batista yönetimi tarafından kapatılmış ancak 1978 yılında yapılan restorasyon sırasında bu izler tekrar ortaya çıkarılmış.

Sierra Maestra dağları
Yol kenarındaki akbabalar
Fidel Castro, Che Guevara ve arkadaşlarını Meksika’dan Küba’ya getiren Granma isimli tekne Havana’daki Devrim Müzesi’nin bahçesinde sergileniyor. İnsan teknenin boyutunu görünce, o kadar çok kişinin
nasıl sığdığına hayret ediyor.

Santiago de Cuba’dan sonra otobüsle Camagüey’e doğru yola çıktık. Yol boyunca, ekili tarlaların ötesinde, Sierra Maestra dağları yükseliyordu. Fidel Castro’nun, kardeşi Raul Castro, Ernesto (Che) Guevara ve arkadaşları ile birlikte Batista rejimine karşı gerilla savaşı yürüttükleri sıradağlar bunlar. Castro, 1955 yılında hapisten çıktıktan sonra, kardeşi ile birlikte Meksika’ya gitmiş. Che ile burada tanışmışlar. Meksika’daki Kübalı sürgünleri, Moncada Kışlası’na yaptıkları saldırının tarihinden esinlenerek, 26 Temmuz Hareketi adı altında devrimci bir grup olarak örgütlemiş. 2 Aralık 1956 günü, Castro ve 81 kişi, Granma isimli ufak bir tekne ile, devrimci bir hareket başlatmak üzere, Küba’nın doğusunda karaya çıkmışlar. Hemen hemen hepsi öldürülmüş ya da yakalanmış. Fidel ve Raul Castro kardeşler, Che ve dokuz kişi sağ kalarak bu dağlara çekilmişler. Giderek artan katılımla hareket büyümüş ve 1958 yılı sonunda Batista’nın ülkeyi terk etmesine kadar süren bir mücadele verilmiş.

Küba gezimizde önce Havana’ya uçtuk. Orada iki gün kaldıktan sonra, uçakla adanın doğusundaki Santiago de Cuba’ya gittik. Buradan otobüsle, Bayamo, Camagüey, Sancti Spritus, Trinidad, Cienfuegos ve Santa Clara üzerinden Havana’ya geri döndük.
San Pedro de la Roca Kalesi

Camagüey’e giderken, yolda Castillo de San Pedro de la Roca kalesini gezdik. 1997 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan bu kale, Santiago de Cuba’nın 10 kilometre kadar dışında. Kalenin yapımına, o dönemin valisi Pedro de la Roca de Borjia’nın talimatı ile başlanmış. Tasarımını, Milanolu mimar Battista Antonelli yapmış. Ancak, kalenin inşaatı 62 yıl sürmüş. 1700 yılında tamamlanabilmiş. Burası da, Havana’daki gibi, doğal ve çok dar bir kanal ile erişilen limanın ağzına yapılmış bir kale. Manzara çok güzel. Dar kanaldan geçildikten sonra, iç tarafta bir de ufak ada görünüyor.

San Pedro de la Roca Kalesi
Kaleden manzara
Uzakta görünen sanayi tesisinin bir Kanada yatırımı olduğu belirtildi
Ernesto Che Guevara her yerde…
Kale yakınında bir bina

Yaklaşık 300 kilometrelik bir otobüs yolculuğundan sonra Camagüey’e vardık. Kaldığımız Hotel Camagüey şehrin biraz dışında idi. Birinci yazımda belirttiğim gibi burası, Küba’da kaldığımız en kötü oteldi. Rehberimiz, şehir içindeki daha iyi otellerde grup olarak kalmanın yarattığı bazı lojistik sorunlardan dolayı burada kalacağımızı söylemişti. Biz de, bir gece kalacağımız için fazla dert etmedik.

Bayamo’da Beatles Kültür Merkezi
Beatles grubunun dünyayı kasıp kavurduğu dönem, Küba’da rejim değişikliğinin henüz çok yeni olduğu zamana denk gelmiş. Komünist rejim, Beatles’ın devrim sonrası genç kuşakları yozlaştıracağını ve tüketime yönelteceğini düşünerek, yasak koymuş. Grubun şarkılarını dinlemek yasaklanmış. Buna karşın, Kübalıların Beatles sevgisi bitmemiş. 60’lı ve 70’li yıllarda bir yolunu bulup gizlice Beatles şarkılarını dinlemişler. 2000 yılında, Castro’nun Havana’da bir parka konan John Lennon heykelinin açılışını yapmasıyla birlikte bu yasak sona ermiş.

Akşam yemeği için şehre indik. Yemek yediğimiz Restaurante 1800, Camagüey’in tarihi bölgesinde, Plaza San Juan de Dios meydanında idi. Buraya geldiğimizde bizi bir sürpriz bekliyordu. O gün, Camagüey’in kuruluşunun 501. yıl dönümü nedeniyle büyük bir kutlama düzenlenmişti. Camagüey, Velasquez tarafından ilk önce kuzeydeki sahilde Puerto del Principe adıyla kurulmuş (1514). Sonradan (1528), daha iç bölgede, Küba yerlileri Tayno’ların bir yerleşim yeri olan, Camagüey’e taşınmış.

Camagüey’de Restaurante 1800
Camagüey’in 501. kuruluş yıldönümü kutlamaları

Meydana dev bir sahne kurulmuştu. Restoranın tam karşısındaki sahnenin bizim oturduğumuz, pencere önündeki iki kişilik masadan görünümü de mükemmeldi. Yediğimiz güzel yemeklere ve içtiğimiz şaraba ek olarak, çok güzel bir gösteri de izlemiş olduk. Senfoni orkestrasının çaldığı müzik ile başlayan gece, çeşitli dans gösterileri ile sürdü. Gecenin sonuna doğru yapılan danslarda Küba’nın köklerindeki Afrika damarının etkisi daha belirgindi. Dansçıların capcanlı renkli giysiler içinde yaptıkları bu danslar, insanı adeta transa sokan, inanılmaz ritmik danslardı. Gösterinin sonunda, sahnenin arkasındaki San Juan de Dios Kilisesi’nin gerisinden havai fişekler de atıldı.

Bir gece önce yemek yediğimiz Restaurante 1800.
Gösterileri, pencereden görünen iki kişilik masamızdan izlemiştik.
Meydan gündüz bambaşka görünüyordu

Ertesi sabah, gezmek için şehrin yine aynı bölgesine gittik. Bir yeri gündüz gözü ile görmek çok başka oluyor tabii ki. Buna rağmen, bir gece önce karanlıkta bile, Camagüey’in şehir olarak Santiago de Cuba’dan daha iyi durumda olduğunu hissetmiştim. İnsanların giyimleri kuşamları çok daha iyi görünmüştü bana. Gerçekten de, gündüz bu izlenimim pekişti. Hem şehir daha temizdi hem de insanların genel durumu daha iyi görünüyordu.

Şehri çekçek bisikletlerle gezmek hem güzel hem akıllıca idi

Camagüey’in tarihi bölgesinde sokaklar çok dar. Bazı yerlere otobüs ile girmek mümkün değil ya da çok zor. Yürüyerek gezmek ise, sıcakta çok yorucu. Günün ilerleyen saatlerinde hava birdenbire çok ısınıyor. Rehberimizin bu durum için bulduğu çözüm harikaydı. Bölgeyi, ikişer ikişer bindiğimiz çekçek bisikletlerle gezdik. Hem kullanışlı hem de eğlenceli idi. Zaman zaman da korkutucu… Bisikleti kullanan çocuk (artık biraz da poz yapmak istediğinden midir, bilemiyorum), bazen çok hızlı gidiyordu. Geçerken tanıdıklarına laf atmaktan, onlarla şakalaşmaktan da geri kalmıyordu.

Geçerken gözüme takılan bir berber

Bir gece önce önünde sahne kurulmuş olan kilise, San Juan de Dios, 1728 yılında yapılmış. Barok stilde yapılmış olan kilise, meydanı çevreleyen rengarenk boyalı evlerle hoş bir uyum içinde. Kilisenin bağlı olduğu tarikat, Avrupa’daki Hospitalier Şövalyeleri gibi, hastaların bakım ve tedavisi ile uğraştığı için, yan tarafta bir de hastane yapmışlar. Burası günümüzde bir müze. Kilisenin benim için en ilgi çekici yeri altar kısmı oldu. Açıkçası ben, Kutsal Üçlü’nün burada yapıldığı gibi resmedildiğini daha önce hiç görmemiştim. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh Üçlemesi’nde Baba genelde yaşlı bir adam olarak gösterilir. Kutsal Ruh ise, bir güvercin ile ifade edilir. Buradaki resimde, Kutsal Üçleme birbirine tıpa tıp benzeyen üç İsa ile resmedilmiş. Baba biraz daha yaşlı, Oğul İsa daha genç ve elleri delik, Kutsal Ruh ise, elinde güvercin ile canlandırılmış.

San Juan de Dios Kilisesi
Altar’daki Baba, Oğul ve Kutsal Ruh Üçlemesi
Kilisedeki bu papaz heykelinin elindeki doktor
çantası tarikatın misyonunu simgeliyor

Plaza del Carmen de Camagüey’in sevimli meydanlarından birisi. Yakın zamana kadar bakımsız olduğu belirtilen meydan restore edilmiş. Burada da meydana hakim, Barok döneme ait güzel bir kilise (Iglesia de Nuestra Senora del Carmen) var. Parke taşlarla döşenmiş meydanda hoş lambalar ve dev saksılar var. Ama en çarpıcı olan şeyler, meydandaki heykeller. Günlük hayatı yansıtan bu bronz heykeller, atölyesi de bu meydanda olan, sanatçı Martha Jimenez Perez’e ait. 1948 yılında doğan Martha Jimenez, Küba’nın en saygın sanatçılarından birisi. Heykel, resim, seramik ve gravür dalında eserler veriyor. 1997 yılında, ulusal kültüre katkısından dolayı, UNESCO’dan ödül almış. 2010 yılında Şangay Bienali’nde, 2011 yılında Türkiye’de, Yılmaz Büyükerşen’in Eskişehir’de düzenlediği, 5. Uluslararası Heykel Sempozyumunda ödül almış.

Plaza del Carmen ve Nuestra Senora del Carmen Kilisesi
Kübalı sanatçı Martha Jimenez
Martha Jimenez’in atölyesinin huzurlu bir ortamı var

Jimenez’in meydandaki heykelleri çok sevimliler. Sanatçı model olarak çevredeki halkı kullanmış. “Dedikoducu Kadınlar”, sokak satıcısı, bir banka oturmuş yaşlı çift… Hepsi gerçek hayattan alınmış sahnelerdi. Meydanın kiliseye yakın tarafında, bir banka oturmuş gazete okuyan bir adam heykeli vardı. Heykelin hemen yanında ise, aynı adam, elinde aynı gazete ile ve aynı pozda oturuyordu. Turistler doğal olarak ilgi gösteriyorlardı. O da, Küba’da sıklıkla yaptıkları gibi, nereden geldiğimizi sordu. Türkiye’den geldiğimizi duyunca, sevinç gösterdi. Ona 1 CUC verdim. Daha da çok sevindi. Karşılıklı olarak, birbirimize “Viva Turquia”, “Viva Cuba” dedik!

Heykel ve modeli yan yana
Heykel olarak canlandırılan insanların hepsi mahallenin insanları

Martha Jimenez’in atölyesi çok hoş bir yerdi. Arka tarafta, avlu gibi küçük bir bahçe vardı. Yeşillikler arasında, içinde nilüferler olan havuz ve heykeller çok hoştu. İçerideki kalabalığa rağmen, çok huzurlu bir ortamdı. Buradan kendimize bir “Dedikoducu Kadınlar” gravürü ve seramikten ufak bir pano aldık.

Bir sonraki durağımız olan Trinidad’a giderken, yolda öğle yemeği için Sancti Spiritus’ta durduk. Bir önceki yazımda belirttiğim gibi, burası da Velasquez’in kurduğu şehirlerden birisi. 1514 yılında kurulmuş. Çok güzel bir restoranda (Meson de la Plaza) yemek yedik. Yemek sırasında, Küba’da her yerde olduğu gibi, bir grup geldi ve müzik çalmaya başladı. Grubun müzik kalitesini çok beğendim. Daha sonra gelen kadın solist ise, beni benden aldı ve götürdü. Duygu yüklü, müthiş bir sesi vardı. Grubun adının Septeto Rompesaragüey olduğunu öğrendik. CD’lerini aldık.

Emek Meydanı’ndaki bu mavi bina bir zamanlar, sadece beyazların girebildiği Şehir Kulubü imiş. Devrimin hemen başında Che buraya siyahi şoförü ile geldiği zaman, eski alışkanlıkla, şoför içeri sokulmamış. Daha sonra şoförün kendisine bu konuda yakınması üzerine Che, çalışmalarında özellikle toplumda farklı ırklar arasında eşitlik sağlanması konusuna ağırlık vermiş. Günümüzde Küba’da ırklar arası ve kadınlar ile erkekler arası eşitlik olduğu bariz bir şekilde görülüyor.
Agramonte Meydanı’ndaki Ignacio Agramonte (1841-1873) anıtı. Camagüeyli olan Agramonte, İspanyollara karşı verilen on yıllık (1868-1878) bağımsızlık savaşında önemli başarılar göstermiş bir milli kahraman. Anıt, ölümünden sonra, 1912 yılında eşi tarafından
İtalyan bir sanatçıya yaptırılmış.
Camagüey Teatro Principal (1850)

Sancti Spiritus’a bağlı olan Trinidad, Küba’da gezdiğimiz yerleşim yerleri arasında en bakımlı ve turizm açısından en gelişmiş olanıydı. Farklı renklere boyanmış bakımlı evleri ve sokakları, fotoğraf çekmek için de pek çok seçenek sunuyordu. Sokakların bazı yerlerinde yürümek epeyce zordu diye hatırlıyorum. Çünkü, parke taşı olarak nehir taşları kullanılmış ama, bunlar hiç düzeltilmeden, oldukları gibi, yerleştirilmişler.

Sancti Spiritus’ta yemek molası verdiğimiz restoran
Septeto Rompesaragüey’den Campesino şarkısı

Trinidad, 1514 yılında kurulmuş olmasına karşın, özellikle 18. yüzyıl ortasından itibaren gelişmiş ve zenginleşmiş. Yakınındaki Valle de los Ingenios vadisindeki şeker kamışı plantasyonlarının sahiplerinin inanılmaz zenginlikleri şehri kalkındırmış. 1988 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine alınan tarihi Plaza Mayor meydanının çevresindeki binalarının çoğu bu zengin şeker üreticilerinin ve tüccarlarının malikaneleri imiş. Bu binaların önemli bir kısmı şimdi müze olarak kullanılıyor. 19. yüzyılın ortasında köleliliğin kaldırılmasından ve şeker ticaretinin azalmasından sonra, Trinidad’ın yıldızı sönmeye başlamış. 1950’lerin ortasına kadar yeni bina hemen hemen hiç yapılmamış. Bunun sonucunda, eski kolonyal binalar korunmuş. Günümüzde Trinidad, eski kolonyal dönemde donup kalmış bir şehir izlenimi yaratıyor.

Trinidad’ın geleneksel evlerinin pencerelerinde barrotes adı
verilen tahta parmaklıklar var.
Daha sonra, bu tahta parmaklıkların yerine tahta panjur
ve demir parmaklılar kullanılmaya başlanmış

Trinidad’a özgü kolonyal evlerin en önemli özelliği pencereleri. Kimi yer seviyesinde kimi ise yerden biraz yüksekte olan bu pencereler oldukça büyükler. Orijinal olarak bu pencerelerde cam yokmuş. Onun yerine, barrotes adı verilen tahta parmaklıklar varmış. Bu şekilde, evlerin sürekli havadar ve serin olmaları sağlanıyormuş. 19. yüzyıldan itibaren tahta parmaklıklar tahta panjur ve demir parmaklıklarla değiştirilmeye başlanmış. Ancak, orijinal tahta parmaklıkları olan evler hala var.

Iberostar Heritage Grand Trinidad Hotel
Odalar da, otelin tamamı gibi, kolonyal tarzda döşenmiş
Otel misafirlerinin odalarına buna benzer notlar bırakılması bilinmedik bir uygulama değil elbet. Ama, verilen onca emeği düşününce, Küba’da bunların el ile yazılmış olması beni çok duygulandırdı…

Trinidad’da kaldığımız otel de, Havana’da olduğu gibi, İspanyol turizm zinciri Iberostar’ın işlettiği bir oteldi. Ancak, tarihi bir binada hizmet veren, Iberostar Heritage Grand Trinidad Hotel butik otel anlayışı ile hizmet veren beş yıldızlı bir oteldi. Küba’da kaldıklarımızın içinde gerek dekorasyon gerekse servis kalitesi olarak en üstün otel olduğunu söyleyebilirim. Otelin bulunduğu tarihi bina, bir şeker kamışı tüccarına ait, kolonyal tarzda yapılmış muhteşem bir ev. Bir saray yavrusu denebilir. Çok başarılı bir şekilde restore edilmiş ve kolonyal tarzda döşenmiş.

Şeker plantasyonun sahibi olan zengin toprak ağasının evi
günümüzde restoran olarak kullanılıyor
Kölelerin kaçmasını önlemek için yapılmış gözetleme kulesi
Eskiden kulenin tepesinde olan bu çan, yukardan kaçmaya çalışan köleler tespit edildiği zaman, alarm olarak çalınırmış
Bir zamanlar şeker üretimi için kullanılan dev kazanlar

Yolda, Trinidad’a yaklaşık 25 kilometre mesafede, aynı ailenin şeker plantasyonundan kalanları görmek için durmuştuk. Burası, kölelik kalktıktan sonra terk edilmiş. Geride pek fazla bir şey kalmamış. Toprak sahibinin evi restorana çevrilmiş. Kölelerin kaçmasını engellemek için yapılan gözetleme kulesi ayakta ama yaşadıkları yerler yıkılmış. Etrafta, şeker üretiminde kullanılan birkaç dev kazan vardı. Çevrede yaşayan insanlar son derece fakirdi. Belki de kökleri, bu plantasyonda bir zamanlar çalışmış olan kölelere kadar uzanıyordu. Hepsi bir şeyler satmaya çalışıyorlardı. Burada kumral, açık renk gözlü, genç bir kadından bir CUC’e on tane kolye aldık. (Bir CUC bir dolara denk geliyor. Küba’da ikili bir para sistemi bulunuyor. CUC sadece ülkeyi ziyaret eden yabancılar tarafından kullanılıyor. Halk tarafından kullanılan para birimi CUP. Bir CUC karşılığı 25 CUP ediyor.) Kolyeler, doğal renkleriyle, çeşitli bitki çekirdekleri ve tohumlardan yapılmıştı. Bu çekingen ve ürkek kadın bu kolyeleri yapmak için kim bilir bunları nerelerden toplamış, sonra da iplere dizmişti. Saatlerce uğraşmış olmalıydı. Ona bir CUC daha verince hemen sevinçle bize on kolyelik bir demet daha uzattı. İşaretle, bu son kolyelerin onda kalmasını istediğimizi anlatınca, gözleri sevinçle daha da bir parladı. Küba’da içimi yakan olaylardan biri de bu oldu. Çok yaşlı bir başka kadın ise, kibarca sabun istedi. Bu kez hazırlıydık. Ona da otelden aldığımız sabunlardan verdik…

Iglesia Parroquial de la Santisima Trinidad kilisesi
Akşamları kilisenin yanındaki bu merdivenlerde müzik,
dans ve eğlence oluyor
Plaza Mayor meydanı

Trinidad’daki ilk gecemizde, akşam yemeğinden sonra, müzik dinlemek için otelden çıktık. Bize verilen tarif çok basitti. Otelden çıkınca sağ tarafa doğru yürümemiz ve müziğin sesini takip etmemiz söylenmişti! Bu kadar net bir tarif olamazdı. Müziğin sesini izledik ve hafif bir yokuş çıktıktan sonra Plaza Mayor meydanına vardık. Meydandaki Iglesia Parroquial de la Santisima Trinidad (1892) kilisesinin yanındaki merdivenlere bir sahne kurulmuştu. Burada her akşam müzik ve dans oluyormuş. Bütün gün süren otobüs yolculuğu sonrası epeyce yorulmuştuk. Mojito içip müzik dinlemeyi tercih ettik. Meydanı, birer yakışıklı Kübalı genç yakalamak için olağanüstü çaba gösteren orta yaşlı Alman ve İngiliz kadınlara bıraktık…

Trinidad’da çok sayıda pansiyon var
Havana’da olduğu gibi, eski arabalar burada da var
Önünden geçtiğimiz bir okulun iki pencereli bir sınıfındaki öğrencilerin fotoğraflarını çekme fırsatım oldu. Küba’da eğitim ücretsiz. Devlet her çocuğun kitap, eğitim malzemesi ve giyim masrafını karşılıyor. Ayrıca, her çocuğa günde bir litre süt veriliyor.

Trinidad’ın eski bölgesinde hemen hemen her yer restoran, bar ve pansiyonlarla dolu. Pansiyonlar, devletin izniyle ve belirlediği vergiyi ödemek şartıyla işletilen aile işletmeleri. Bunların yanında, devlet tarafından işletilen yerler de var. Bir öğlen yemek yediğimiz Plaza Mayor Restaurant’ın devlet işletmesi olduğunu öğrendiğim zaman çok şaşırdım. Yemek kalitesi ve servis, eski Doğu Bloku ülkelerinde devlet tarafından işletilen lokantalarla kıyas edilemeyecek kadar iyiydi.

Cantero Sarayı
Sarayın kapı üstü ve duvar freskleri çok güzel

Cantero Sarayı (Palacio Cantero), Plaza Mayor çevresindeki en etkileyici binalardan biri. Geniş bir girişten sonra içerde revaklı bir avlu var. Avludan girişi olan kuleden Trinidad şehrini, Plaza Mayor’u ve denizi görebiliyorsunuz. Saray 1828 yılında, o zamanlar Trinidad’ın en varlıklı kişisi (Don Jose Mariano Borrell y Padron) tarafından yaptırılmış. Birkaç kuşak sonra ve evlilikle, Cantero ailesinin eline geçmiş. 19. yüzyılın sonuna kadar kullanılmış. Günümüzde, Belediye Tarih Müzesi olarak kullanılıyor.

Cantero Sarayı’nın içi, revaklı avlusu ve kulesi

Trinidad’daki zengin evlerinin ortak özellikleri, muhteşem yükseklikteki tavanları, orta avluları ve dünyanın her yerinden getirilmiş, birbirinden değerli eşyaları. O dönemde Küba’da şeker kamışı üretimi ve ticaretinden yaratılan zenginlik o kadar büyük olmuş ki, zengin toprak sahipleri dünyada neredeyse paranın satın alabileceği her şeyi satın almışlar.

Brunet Sarayı çok daha muhteşemdi
Yerdeki vazo benzeri kap, puro içerken arada
tükürmek için kullanılıyormuş

Gezdiğimiz ikinci ev olan, Brunet ailesine ait, Palacio Brunet çok daha muhteşem bir evdi. Burası, Plaza Mayor’daki kilisenin yanında bulunuyor. 1812 yılında yapılmış. Yaptıran kişi de, Cantero Sarayı’nı da yaptıran Don Borrell. Ancak ev, daha sonra kızının evlendiği, Kont Brunet’in adıyla anılır olmuş. Günümüzde burası Museo Romántico adı altında ziyarete açık. Evin ana avlusu, çok güzel. Yerlerdeki mermerler, duvar freskleri ve dekorasyonları orijinal haliyle duruyor. Mutfaktaki duvar seramikleri de o dönemden kalma. Bazıları başka zengin evlerinden getirilmiş olsa da, eşya ve bibloların büyük bölümünün Borell ailesinin kullandığı eşyalar oldukları belirtiliyor.

Palacio Brunet birbirinden değerli eşyalarla dolu
Mutfaktaki duvar seramikleri orijinal

Trinidad denilince aklıma gelen en güzel anılardan biri, rehberimiz Deniz beyin “tekavütler orkestrası” olarak adlandırdığı orkestra. Şehrin içinde yürüyerek yaptığımız gezi ve müze ziyaretlerinden sonra, Plaza Mayor’a açılan sokakların birinde bulunan Casa de la Trova isimli yere gittik. Küçük bir bahçesi var. Eski ama bakımlı. Bir bar ve gece kulübü olduğu için, daha çok gece gidilen bir yer. Nitekim, biz daha sonra gece de gittik. Ancak, bizim izleyeceğimiz yaşlı müzisyenler orkestrası, artık geceleri yoruldukları için, gündüz çalıyorlarmış. Bu sevimli müzisyenleri çok sevdik. Çok tatlıydılar. Üstelik, onlardan istediğim Guantanamera (Guantanamolu kız demek) şarkısını söylediler benim için. İçlerinden birinin görevi ise, gruptaki biz kadınları dansa kaldırmak ve figürleri öğretmekti. Neşe içinde dans ettik…

Avlular bu sarayların vaz geçilmez mimari özellikleri
Brunet Sarayı’ndan Plaza Mayor ve Karayip Denizi manzarası
Brunet Sarayı’dan Escambray Dağları manzarası

Trinidad’da Karayip Denizi’ne girme fırsatımız da oldu. Çok fazla etkilendiğimi söyleyemeyeceğim. Her zaman bizim girdiğimiz sırada olduğu gibi dalgalı olmayabilir. Bilemiyorum. Öte yandan, zaten Küba’ya giderken beni en az ilgilendiren şeyin denize girmek olduğunu söyleyebilirim. Görecek, öğrenecek o kadar ilginç şey varken, deniz benim önceliklerimden değildi. Turistik dergi fotoğraflarında gördüğüm kadarıyla, Küba’nın deniz açısından çok daha güzel yerleri var. Bembeyaz kumları ve turkuaz rengi deniz suyu olan plajlar. Özellikle Varadero’ya çok giden İngilizler gibi, Küba’ya giden bazı turistler adaya sadece deniz ve plaj için gidiyorlar. Aynı şey Türkiye için de geçerli tabii ki.

Küba’da emeklilerin aldığı maaşın 10 Dolar karşılığı Küba pesosu olduğu söylendi bize. Ülkede gördüğümüz tüm yaşlılar, Trinidad’da kapı önünde oturan bu sevimli ihtiyarlar gibi mutlu görünüyorlardı.

Trinidad’dan sonra, Santa Clara’ya doğru yola çıktık. Yolda, Cienfuegos’a uğradık. Küba’nın güney sahilinde bulunan ve anlamı “yüz ateş” demek olan Cienfuegos adını, 1816-1819 yılları arasında adanın en üst askeri komutanı olan Jose Cienfuegos’tan almış. Aslen Tayno’ların yerleşim yeri olan şehir, İspanyol istilacıların eline geçmiş. Daha sonra buraya, 1819 yılında, Fransa ve Louisiana’dan gelen Fransız göçmenler yerleşmişler. Şehirdeki Fransızca sokak ve cadde isimleri o dönemden günümüze kalmış izler. Cienfuegos, Küba’da sömürgeciler tarafından bir yerleşim yeri olarak oldukça geç kullanılmasına karşın, çevresindeki verimli topraklar ve Jamaica ile Güney Amerika şehirlerine yapılan ticaret açısından avantajlı bir konumda olması nedeniyle, 19. yüzyılda çok önem kazanmış.

“Tekavütler Orkestrası”nı dinlemeye gittiğimiz Trinidad’daki
Casa de la Trova
“Tekavütler Orkestrası” istek parçamı çalıyor…

Cienfuegos’un şehir merkezi, UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alıyor. Şehrin en uzun caddesi olan Paseo el Prado’nun üzerinde, sağlı sollu, 19. yüzyıldan kalma, önü direkli evler var. Özellikle, Jose Marti Meydanı’nı çevreleyen binalar çok güzel ve bakımlı. Bu meydanda bulunan Tomas Terry Tiyatrosu, kentin önemli tarihi binalarından birisi. Hem dışı hem içi çok etkileyici olan bu tiyatro, Tomás Terry y Adán (1808-1886) isimli bir sanayicinin anısına, 1887-1889 yılları arasında yaptırılmış. İrlanda, İspanya ve Venezuela asıllı olan Terry, köle ve şeker kamışı ticaretinden elde ettiği gelirle, o dönemde dünyanın en zengin adamlarından birisi olmuş. Paris’te ölmüş ve oraya gömülmüş. Tiyatro binasında, koltuklar, localar, tavan freskleri, hepsi çok ince bir zevkle yapılmış. Carrara mermerleri ve Küba ahşap işçiliği mükemmel bir uyum içinde kullanılmış. 1895 yılında sezon, Verdi’nin Aida operası ile açılmış. Ünlü İtalyan tenor Enrico Caruso (1873-1921) ve Rus balerin Anna Pavlova (1881-1931) zamanında Tomas Terry Tiyatrosu’nda sahneye çıkan ünlülerden. Burada sahneye çıkan bir başka ünlü de, Amerikalı dansçı Isadora Duncan (1877-1927). Duncan buraya geldiği zaman, meydanda tiyatro’nun çaprazında bulunan, bir zengine ait, kuleli ve mavi renkli, çok güzel bir evde misafir edilmiş.

Cienfuegos’da Tomas Terry Tiyatrosu
Tavan süslemesi

Santa Clara, Villa Clara ilinin başşehri ve Küba’nın beşinci büyük kenti. Küba devrim tarihi açısından en önemli şehir denebilir. Çünkü burası, Che ve arkadaşlarının diktatör Batista yönetimine son darbeyi vurdukları ve Batista’nın ülkeden kaçmasına yola açtıkları efsanevi şehir. Santa Clara’ya Che’nin şehri diyebiliriz. Tüm dünyadan Che Guevara’nın hayranları buraya, onun anıt mezarını görmeye geliyor.

Tiyatronun fuayesi
Tomás Terry y Adán
Jose Marti Meydanı ve heykeli
Isadora Duncan’ın Tomas Terry Tiyatrosu’nda
sahneye çıktığı zaman kaldığı ev

Daha önce de belirttiğim gibi, Kübalıların Ernesto Che Guevara (1928-1967) sevgileri bir başka. Bir Arjantinli olarak Küba’nın bağımsızlığı için onca mücadele vermesini, devrimden sonra da tarım reformu, okuma-yazma kampanyası gibi büyük projeleri başarı ile yürütmesini, bir yandan yeni Küba ordusunun eğitimini üstlenirken, Merkez Bankası Başkanlığı yapmasını unutmamışlar. Che 1965 yılında, “tüm dünya ezilenleri ve emekçileri için savaşmak için” Küba’dan ayrılmış. Önce Kongo’da, daha sonra öldürüldüğü Bolivya’da savaşmış. Giderken, kendisi gibi devrimci olan Kübalı eşi Aleida March’ı ve dört çocuğunu Küba halkına emanet etmiş. Aleida March (d.1936) anılarını yayınladığı kitabında, Che Guevara ile aralarındaki büyük aşkı, birlikte Küba için yürüttükleri mücadeleyi ve aile hayatlarını anlatıyor. Küçük yaşta babalarını kaybeden çocukları günümüzde Küba’da yaşıyorlar. Ülkelerine doktor, veteriner, hukukçu ve sanatçı olarak hizmet ediyorlar.

Ernesto Che Guevara ve Aleida March
2 Haziran 1959’da evlenmişler
Aleida March Che’den olan dört çocuğu ile birlikte (1965). Sol baştaki, Che’nin ilk eşi, Perulu ekonomist, yazar ve komünist lider Hilda Gadea’dan olan kızı.
Che, 1966 yılında Bolivya’ya gitmeden birkaç gün önce. Tanınmamak için kafasını kazıtmış ve gözlük takmış.

Santa Clara’daki Che Guevara anıtı, Plaza Che Guevara meydanında bulunuyor. Aynı yerde, mozolesi ve bir de müze var. Hangi siyasi görüşten olursanız olun, burası etkileyici bir yer. Bir mücadeleye adanmış bir hayat ve gencecik yaşta gelen ölüm. İnsanın, kendi vatanı olmayan ülkelerin halkları için savaşması, bambaşka bir ahlak, inanç ve devrimcilik gerektiriyor olmalı. Anıt, yaklaşık yedi metre yüksekliğindeki Che Guevara heykeliyle, etkileyici bir eser. 1982 yılında başlanan anıt, 1988 yılında tamamlanmış. Projenin mimarları, Jorge Cao Campos, Blanca Hernández ve José Ramón Linares. Heykeltıraşlar ise, eserin baş yaratıcısı olan José Delarra ve José de Lázaro Bencomo. Ayrıca, yapım sırasında 500 bin Santa Clara’lı insan gönüllü olarak iş gücü katkısında bulunmuş.

Che Guevara, hayatının her döneminde ve her koşulda
kitap okumaya çok meraklıymış. Santa Clara’daki müzesinde fotoğraf çekmek yasak olduğu için çekemediğim bir fotoğrafında, gerilla savaşı sırasında, bir ağaç dalına oturmuş, bir omzunda tüfek asılı iken kitap okuduğu bir fotoğrafı beni çok etkilemişti.
Che’nin gençliğinden beri bir diğer merakı da fotoğrafçılıkmış. Savaşırken ve sonradan çektiği pek çok fotoğraf daha sonra tarihi belge olmuş.

Che Guevara 1967 yılında Bolivya’da yakalanıp öldürülmeden önce, bir bacağı ve kolu kırılmış. O nedenle, heykelinde de kolu askıda olarak canlandırılmış. Heykelin altında, Che’nin Hasta la Victoria Siempre (Daima Zafere Kadar) ifadesi yazıyor… Öldürüldükten sonra, ellerinin anı olarak saklanmak üzere öldürenler tarafından kesildiği ve yanında bulunan piposu ve benzeri eşyalarının açık artırma ile satıldığı söyleniyor. 1997 yılında, Che’nin ve altı arkadaşının kemikleri Bolivya’da bir çukurda bulunduktan sonra Küba’ya getiriliyor. Yapılan DNA testlerinden sonra, büyük bir askeri törenle buraya gömülüyorlar. 1997-2000 yılları arasında, kriminal antropologların gayretleri ile 23 gerilla arkadaşının daha kemikleri bulunuyor ve onlar da buraya getiriliyorlar.

Ernesto Che Guevara’nın Santa Clara’daki anıtı

Anıtın alt tarafında iki bölüm var. Bir tarafta, Che’nin özel eşyalarının ve bir kısmı kendi çektikleri olan fotoğrafların bulunduğu bir müze var. Diğer tarafta, Che Guevara ve 29 arkadaşının kemiklerinin bulunduğu mozole bölümü var. Gerek müze bölümü gerekse mezar bölümü beni çok etkiledi. İçeride fotoğraf çekmek kesinlikle yasaktı.

Bu 1960 yılı basımı 5 pesoluk kağıt parayı Havana’da bir sahaftan aldık. Sahte de olabilir. Ancak, sol tarafta Merkez Bankası Başkanı olarak Che’nin imzasının olması yine de ilginç.
2004 yılında Che’nin anısına basılmış kağıt para

Che’nin ve arkadaşlarının mezarlarının bulunduğu kısımda beni en çok çarpan şeyin, içerideki sadelik olduğunu söyleyebilirim. Burası, çok büyük olmayan, duvarları tuğla kaplı bir yer. İçerde loş bir ışık var. Giriş kapısının karşısındaki duvarda, sıra sıra, pişmiş topraktan plaketler var. Bu plaketlerin her birinin üstünde, ölenlerin kabartmaları var. Kemikleri, plaketlerin arkasında, duvara gömülü. Ayrıca, her plaketin iki yanında duvardan, pişmiş topraktan yapılmış birer küçük vazo çıkıyor. Bunlara kırmızı birer karanfil konmuş. Che’nin kemiklerinin bulunduğu yeri işaret eden plaketi ise tam ortada, tek başına…

Duvar mezarlarının önünden geçtikten sonra, karşıda yerde bir ateş yandığını görüyorsunuz. Böylece, içerideki aydınlatmanın büyük ölçüde bu ateşle sağlandığını anlıyorsunuz. Arkasındaki yeşilliklerle birlikte, yine etkileyici bir havası var. Hiç sönmeyen devrim ateşi…

Aralık 1958’de Santa Clara şehrine girerken. Arkada, Che’nin daha sonra evleneceği sevgilisi Aleida March
Tren Blindado (Zırhlı Tren), Santa Clara

Öğle yemeğinden sonra, Santa Clara’da Küba Devrimi açısından önemli bir başka yere gittik. Tren Blindado, yani Zırhlı Tren anıtı, parkı ve müzesi, Kübalı heykeltıraş Jose Delarra tarafından, Santa Clara Savaşı’nın anısına yapılmış. 29 Aralık 1958 günü, diktatör Batista’nın Castro’nun kuvvetlerine karşı gönderdiği, mühimmat ve asker dolu Zırhlı Tren’in burada Che ve adamları tarafından raylardan çıkarılarak ele geçirilmesi, nihai zaferi getirmiş. Bu olaydan sonra Batista, Küba’dan kaçmış. Avenida Liberación’da (Kurtuluş Caddesi) bulunan anıtta, trenin vagonlarının kullanıldığı bir açık hava müzesi, Che Guevara’nın anısına yapılmış bir dikilitaş ile Che ve adamlarının treni raylardan çıkarmak için kullanılan buldozer sergileniyor.

Zırhlı Treni raylardan çıkarmak için kullanılan buldozer
Ele geçirilen üniforma ve askeri mühimmattan
örnekler trenin vagonlarında sergileniyor

Günler geçtikçe, yavaş yavaş kaçınılmaz bir yorgunluk çökmeye başladı. Santa Clara-Havana arası yaklaşık 280 kilometrelik bir yol. Aşağı yukarı üç saat süren bir yolculuktan sonra, Küba gezimizde başladığımız noktaya dönmüş olduk. Son iki günümüzü de Havana’da kalan görülmesi gereken yerleri gezerek geçirdik. Bunların tamamını birinci yazımda anlatmıştım.

Küba’ya gidişimiz, unutulmaz anılarla dolu, tadı damağımızda kalan bir gezi oldu…

Cuba, Mi Amor! (1)

Velasquez’in evinden çıkar çıkmaz yanıma yaklaştı ve koluma hafifçe dokundu. Bir şeyler söylüyordu. Simsiyah kıvırcık saçlı, etine dolgun, siyahi bir güzeldi. Aynı cümleyi hiç durmadan tekrarlıyor, ben ise sadece “Madam” kelimesini ayırt edebiliyordum. Ne yapacağımı bilememenin verdiği bir sıkıntı bastı içime. Bu şekilde Cespedes Meydanı’nı geçtik…

Küba’nın ilk İspanyol valisi ve Santiago de Cuba kentinin kurucusu
Don Diego Velasquez’in evi. 1516 yılında yapılmış olan bu bina
aynı zamanda Küba’nın en eski binası.

Birkaç dakika sonra, Casa Granda Hotel’in geniş terasında soğuk biramı yudumluyordum. Terasta püfür püfür bir esinti vardı. Manzara güzeldi. Meydanın çapraz köşesinde, az önce gezdiğimiz, Santiago de Cuba şehrinin kurucusu ve Küba’nın ilk valisi Don Diego Velasquez’in evi, sol tarafta 1522 yılında yapılmış katedral, sağ tarafta 29 Aralık 1958 günü Fidel Castro’nun balkonundan devrim zaferini ilk olarak ilan ettiği bina vardı. Buz gibi Bucanero birası eşliğinde keyfimin yerinde olması gerekirdi ama, ben daha da üzülmüş, hüzünlenmiştim.

Santiago de Cuba’da Cespedes Meydanı. Karşıda, Casa Granda Hotel. Sağ tarafta, ilk olarak 1522 yılında yapılan katedral. Geçirdiği pek çok depremden sonra, bina 19. yüzyılda yeniden yapılmış.

Otelin terasına adım atacakken, birden genç kadının zor anlaşılır bir şekilde Fransızca konuştuğunu ve ne demek istediğini fark etmiştim. “Madam”ın dışında en çok tekrar ettiği kelime “savon”du. Sanki çok tekrarlarsa, derdini daha iyi anlatabilirmiş gibi aynı cümleyi söyleyip duruyordu. Bu kadıncağız sabun istiyordu… Üstü başı tertemizdi. Para dilenmiyor, sabun istiyordu…

Hotel Casa Granda’nın serin terası

Küba’da kaldığımız sekiz gün boyunca beni en çok etkileyen olaylardan biri bu olmuştu. Tarihinde 400 yıl İspanyol sömürüsü altında yaşamış, iki kere bağımsızlık savaşı vermek zorunda kalmış, en büyük desteği Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra ve halen süren A.B.D ambargosu nedeniyle zor şartlarda ama kanaatkar bir şekilde yaşayan bu insanlar sabun gibi maddelerin yokluğunu çekiyorlardı. Yine de, Küba’da gittiğimiz hiç bir şehirde (ki Santiago de Cuba en fakir şehirlerden birisi olarak belirtiliyor) üstü başı pis ya da kokan hiç kimseye rastlamadık. Giydikleri giysi parçaları birbirleriyle uyumlu olmayabilirdi ama hepsi temizdi.

Cespedes Meydanı’nda müzisyenler. Arkada, Fidel Castro’nun
29 Aralık 1958 günü zafer konuşmasını yaptığı balkon.

O gün yanımda sabun olmadığı için çok üzüldüm. Bilseydim, Türkiye’den yanımda götürürdüm diye hayıflandım. Sonraki günlerde, her gittiğimiz şehirde, kaldığımız otellerde odamıza konan sabunları toplayıp, sokakta isteyenlere verdik. Nasıl da sevindiler…

Havana sokaklarında…
Gran Teatro de la Habana (Havana Büyük Tiyatrosu). 1914 yılında yapılan bina, Belçikalı mimar Paul Belau‘nun eseri. Burası aynı zamanda, Kübalı ünlü balerin ve koreograf Alicia Alonso‘nun bir zamanlar yönettiği
Küba Ulusal Balesi’nin merkezi.

Küba’ya gitmek benim için bir rüyanın gerçek olması gibi bir şeydi. Kırk yıl önce bir üniversite öğrencisiyken, Fidel Castro ve Che’nin (manevi) ülkesine gitmeyi hayal bile edemezdim. Küba bir başka gezegendeymiş gibi gelirdi bize. Kırk yıl içinde çok şey değişti. Koskoca Sovyetler Birliği dağıldı, Çin bambaşka bir yola girdi. Küba ise, küçücük bir ülke olarak, kendi siyasi yönetim tarzı ile, hala ayakta ve o da doğal olarak bir değişim içinde. Bir ucundan diğerine karayoluyla gezdiğim ve insanlarını çok sevdiğim bu ülke için güzel ve bugüne kadar olduğu gibi onurlu bir gelecek diliyorum. Çünkü bu ülke tarih boyunca çok çekmiş bir ülke. Özellikle gençlerden gelen değişim ve daha çok dışa açılma isteklerinin, özgürlüklerini tekrar kaybetmeden ve globalizm adı altında paketlenen yeni sömürü yöntemlerine maruz kalmadan gerçekleşmesi en içten dileğim. Bu konuda en büyük ümidim, devletin bugüne kadar yürüttüğü temkinli dışa açılma politikası. Bu politika, Castro’nun 2007 yılında yönetimi devrettiği kardeşi Raul Castro döneminde de devam etmiş. Bundan sonrasını ise, önümüzdeki yıllar gösterecek.

Büyük Tiyatro’nun solundaki bina, Havana’nın en meşhur binalarından, Capitolio. Birebir kopyası olmasa da, Amerikan Kongre Binası’nı çağrıştıran bu yapı Küba Devrimi’ne kadar Ulusal Kongre Binası olarak kullanılmış. 1929 yılında tamamlanan binanın mimarı, Eugenio Rayneri Piedra. Diktatör Gerardo Machado tarafından yaptırılan Capitolio günümüzde Bilim, Teknoloji ve Çevre Bakanlığı olarak kullanılıyormuş.

Küba… Tropik iklimin halkın yaşamını kolaylaştırması açısından en büyük şans olduğunu düşündüğüm, tüm fakirliğine rağmen dans, müzik, eğlence, Mojito, Daikiri, puro ve şeker kamışı ülkesi… İnsanın içini ısıtan bir ülke. Burası aynı zamanda, Hemingway’in ülkesi. Hemingway, 1954 yılında Nobel Edebiyat ödülünü aldığını çok sevdiği Küba’da haber almış ve onu Küba halkına adamış. Küba halkı da ona olan vefa borcunu, ölümünden sonra o şahane evini müze yaparak ödemiş.

Havana’da rengarenk eski model arabalar…

30 Ocak-8 Şubat 2015 tarihleri arasında yaptığımız Küba gezisi, dudaklarımda daima bir gülümseme ile andığım ve gezip de unutamadığım yerler arasında hiç tereddütsüz ilk üç içine koyduğum bir ülke. Gidilen her ülkenin ya da şehrin kişilerin üzerinde farklı izlenimler bırakması doğal. Bu, biraz sizin gittiğiniz koşullara, nasıl ve ne kadar gezdiğinize, birikiminize ve bakış açınıza bağlı. Tüm bu faktörlere bağlı olarak, çevrenizde Küba hakkında da çok değişik görüşler duymanız mümkün. Seven var, sevmeyen var. Hangi kritere bağlı olduğu tam anlaşılmayan bir şekilde, bozulmuş bulan ya da yapay bulanlar var. Ben aklımda olumlu izlenimler kalmasını, sadece Havana’yı değil, ülkenin geri kalan yerlerini de görme fırsatı bulmamıza bağlıyorum. Eğer Küba’yı gerçekten tanımak ve tarihsel serüvenini anlamak istiyorsanız, diğer şehirleri de görmeniz gerekir diye düşünüyorum. Bu noktada, seyahat şirketiniz ve rehberiniz çok önemli. Biz bu geziyi, Küba konusunda deneyimli ve kaliteli bir seyahat şirketi aracılığıyla, ama en önemlisi, ülkeyi ve tarihini gerçekten çok iyi bilen bir rehber ile yaptık. Gezdiğimiz yerlerin bir kısmında bazı başka Türk turizm şirketleri ile gelen gruplara da rastladık. O grupların başındaki rehberlerin üstün körü ve çok sığ bilgilerle anlatımı, bu tür gezilerde rehber kalitesinin önemini çok açık olarak gösterdi.

Parque Central’den Capitolio görünümü

Bizim gittiğimiz dönemde henüz Fidel Castro ölmemişti. Daha gitmeden, insanların “Aman Castro ölmeden gitmek lazım. Bozulmadan…” türü söylemlerini çok yadırgıyordum. Gidip gördükten sonra daha da anlamsız ve aşağılayıcı buluyorum. Küba, yönetim sistemine sempati duyulmasına ya da düşmanlık beslenmesine bağlı olarak, sadece nostaljik bir laboratuvar gibi incelenmeyi hak eden bir ülke değil. Bu tavır bana, ünlü ressamlar yaşlanınca, “Aman, tablolarından almak lazım. Ölünce çok değerlenecekler…” yaklaşımını hatırlatıyor. Her şeyden önce, değişim olması normal. Eminim, geçen beş sene içinde de değişen şeyler olmuştur. Kaldı ki, Castro’nun uzun yaşamı boyunca da Küba’da çok değişik farkındalıklar ve değişimler yaşanmış. Yapılan hataların sonradan özeleştirisi yapılmış. Küba ve insanları çok kendine özgü. Beyaz olsun, siyah olsun, farklı ırkların, kadınların ve erkeklerin başka hiçbir ülkede görmediğim bir eşit olma halleri var. Bunu insan ilişkilerinde rahatlıkla görebiliyorsunuz. Bir dönem, eşcinsellere çok kötü davranılmış. Yıllar önce okuduğum, Kübalı eşcinsel yazar Reinaldo Arenas’ın anılarında yapılan bu eziyetler içimi burkmuştu. Bunların günümüzde geride kaldığı söyleniyor.

Küba’da göreceğiniz komünizm, farklı siyasi görüşe sahip herkesi şaşırtacak türden. Geçmişte Demir Perde ülkelerine yaptığım gezilerde gözlemlediğim aşırı ciddiyet ve insana boğuluyormuş hissi veren kasvetli hava asla yok. Belki iklimin de desteklediği bir neşe havası hakim. İnsanlar müzikle ve dansla iç içe. Otobüsle geçerken gördüğüm bir sahne hala gözümün önünde… Konuşmak için komşusunun evinin penceresinden başını uzatmış bir kadın. Yüzü görünmüyor. İçeriden neşeli bir müzik geliyor ve kadının kaldırımdaki bacakları ve kalçaları müziğin ritmine uymuş, kıpır kıpır… Bu neşe, öyle turistlere propaganda olsun diye devletin zorlayarak icra ettirebileceği bir neşe değil.

Günümüzde okul olarak kullanılan Santiago de Cuba’daki
Moncada Kışlası’nda öğrenciler
Havana’da, Plaza de San Francisco de Asis meydanının bir
köşesinde oturan çocuklar

Ülkede fakirlik var. Evet. Ama, her çocuğa günde bir litre süt sağlanması için devlet başka sıkıntıları göze almış. Eğitim ücretsiz. Kitaplar, eğitim araç gereçleri ve öğrencilerin üniformaları devlet tarafından karşılanıyor. Günümüzde okul olarak kullanılan Santiago de Cuba’daki Moncada Kışlası’nın bahçesindeki ya da Havana’daki Güzel Sanatlar Müzesi’nin (Museo Nacional de Bellas Artes de La Habana) fuayesinde velilere gösteri yapan çocukların neşesi ve cıvıltısı görülmeye değerdi. Eğitim gibi, sağlık hizmetleri de ücretsiz.

Havana Güzel Sanatlar Müzesi’nin fuayesinde rastladığımız gösteri yapan çocuklar

Küba’ya gitmek için önce Paris’e uçtuk. Oradan Havana’ya uçmak dokuz saatten biraz fazla sürdü. Pilot Bahamalar’ın üzerinden uçtuğumuzu haber verdiği zaman heyecanlandım. İnanılmaz güzellikte bir mavi tonda olan okyanus ve irili ufaklı adalar görünüyordu. Bir an için, 1492 yılında buralara geldiği zaman Kristof Kolomb acaba neler hissetti diye düşündüm. Gerçi okyanus konusundaki düşüncem (en azından Atlantik Okyanusu için), Küba’da da değişmedi. Okyanusa böyle uzaktan ya da fotoğraflarda bakmak, içinde yüzmekten çok daha güzel. Keyifle maviliklerde yüzme konusunda bizim Akdeniz ve Ege sahilleri hala favorim.

Havana Güzel Sanatlar Müzesi’nin önünde, heykeltıraş Rita Longa‘nın “Uzay ve Işık” isimli eseri
Havana Güzel Sanatlar Müzesi’nde beni en çok etkileyen eserlerden biri. Roberto Fabelo‘ya ait bu eserde sanatçı, Franz Kafka’nın Metamorfoz kitabından esinlenmiş.

Gezimizde, önce Havana’da iki gece kaldık. Ondan sonra, adanın doğu tarafında, Guantanomo’nun hemen yanındaki Santiago de Cuba’ya uçtuk. Oradan otobüsle, Camagüey, Trinidad, Cienfuegos ve Santa Clara üzerinden geri döndük ve son olarak Havana’da tekrar iki gece kaldık. Çok güzel çizilmiş bu rota ile Küba’nın taşra şehirlerini ve kırsal kesimlerini görme fırsatımız da oldu. Böylelikle, Havana’yı görmenin Küba’yı görmek demek olmadığını da anlamış olduk. Başkent olmasına karşın, Havana ülkenin belki de en harap kenti. Özellikle, konut olarak kullanılan bazı tarihi binalar çok da iyi durumda değil. Oysa diğer kentlerde bu yapılar çok daha bakımlı. Hepsi restore edilmiş, boyanmışlar. Bu insana oldukça tuhaf geliyor. Ancak, bunun bilinçli bir politika olduğu belirtiliyor. Fidel Castro’nun talimatı ile, taşra şehirlerinin kalkındırılmasına öncelik tanınmış. Havana’nın geliştirilmesine daha sonra başlanmış. Nitekim, gerek İspanyollar döneminden kalma daha eski yapılara gerekse diktatörlükler döneminde yapılan binalara yavaş yavaş el atılmaya başlanmış. Bunların bir kısmı aslında çok görkemli yapılar.

Havana Katedrali
Yapımına 1748 yılında Cizvit rahipleri tarafından başlanmış. 1767 yılında Cizvitlerin Küba’dan atılmasından sonra, İspanya Kralı tarafından 1777 yılında tamamlanmış. Kristof Kolomb’un kemikleri, 1898 yılında İspanya’da Sevilla Katedrali’ne taşınana kadar, bir süre burada tutulmuş.

Gezdiğimiz yerleri anlatmadan önce, merak konusu olabilecek bir noktaya değinmek istiyorum. O da, Küba’ya her hangi bir tura katılmadan gidilip gidilemeyeceği sorusu. Edindiğim deneyime dayanarak, güvenlik açısından Küba’ya bireysel olarak gitme konusunda bir sakınca olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Kişi kendisi bir plan yaparak gezebilir. Elbette, dünyanın her yerinde yaşayabileceğiniz gibi, iyi niyetinizden yararlanıp sizi kandırmaya çalışan insanlar olabilir. Bunlara karşı uyanık olmak zorundasınız. Tıpkı, Havana’da bir akşam, önce saati sorup sonra bizi bir bara götürmeye çalışan sempatik çift gibi. Bu gibi durumlarda gitmemek en iyisi. Bir turist tuzağına düşürülmeniz, soyulmanız mümkün.

Tura katılmadan gitmeniz durumunda yaşanabilecek en önemli olumsuzluk, ulaşım ya da konaklama konusunda karşılaşabileceğiniz sorunlarla tek başına baş etmek zorunda kalmanız olabilir. Örneğin biz, Havana’dan Santiago de Cuba’ya uçacağımız zaman, uçak 4-5 saat rötar yaptı. Ancak tur rehberlerimiz (Küba devleti gezi boyunca, kendi rehberiniz yanında bir de yerel rehber bulunmasını şart koşuyor) bu durumdan haberdar edildikleri için, o süreyi şehirde gezerek geçirdik. Tek başına yolculuk yapmanız durumunda havaalanında saatlerce beklemeniz gerekebilir. İç hat uçaklar saatlerce rötar yapabildiği gibi, bazı günler hiç kalkmadıkları da oluyormuş. Ayrıca taşra bölgesinde, bir şehirden diğerine gitmek konusunda zorluk da olabilir. Bu noktaların iyi araştırılarak, zorlukların göze alınması gerekebilir.

Havana’da kaldığımız Hotel Parque Central’in konumu mükemmeldi

Bir diğer konu, konaklama. Kalınacak otellerin seçimi önemli. Biz, Camagüey’de zorunluluk nedeniyle kaldığımız otelin dışında, İspanyol turizm devleri Iberostar ve Melia tarafından işletilen çok kaliteli otellerde kaldık. Özellikle Trinidad’da kaldığımız, Iberostar Trinidad Hotel, butik bir oteldi ve çok güzeldi. Gamagüey’deki otel konusunda rehberimiz tarafından önceden uyarılmıştık. Türkiye’de 1960’larda gidilen askeri kampların kötü inşaat kalitesinde, yatakları son derece rahatsız, pencere ve balkon kapısı çerçeveleri ile duvar arasında, dışarıyı görebileceğiniz, neredeyse dört parmak aralık olan, kliması bir lokomotif gürültüsü ile çalışan bir oteldi. Sadece bir gece kaldığımız ve koşullar hakkında önceden haberdar edildiğimiz için dert etmedik.

Havana’nın eski binaları da yavaş yavaş restore edilmeye başlanmış

Konaklama konusunda bir diğer seçenek, pansiyon ve benzeri küçük yerler olabilir. Bunlar, Fidel Castro’nun ölümünden önce, faaliyet göstermelerine izin verilen küçük işletmeler. Ancak, konum, kalite ve temizlik gibi konularda sürprizlerle karşılaşmamak için bu konuda önceden iyi araştırma yapılmasını öneririm.

Otobüsle geçerken çektiğim bu fotoğrafta Havana’da bir evin içi görünüyor. Mütevazi şartlara karşın, kitapların çokluğu dikkatimi çekmişti.

Turizm sektöründe İspanyol yatırımlarının olması, Küba’da zaman içinde yabancı sermayeye izin verilmesinin bir sonucu. Onun dışında ülkede Kanada’nın da endüstriyel yatırımları var. Ancak Küba, Devrim öncesi tarihinde ülke topraklarının ve varlıklarının yabancı şirketler tarafından ele geçirilmesi konusunda yaşadığı acı deneyim nedeniyle, bu konuda son derece dikkatli davranıyor. Kontrolü sağlayabilmek için, ülkede yabancı yatırımlara sadece Küba devleti ile yüzde elli yüzde elli ortak olma şartıyla izin veriliyor. Bir tek Venezüela’ya yüzde yüz yatırım yapma olanağı tanınmış. Amerika Birleşik Devletleri, Küba’ya uzun yıllardan beri uyguladığı ambargo çerçevesinde, üçüncü ülkelerin de ticari ilişkilerini ve yatırımlarını engellemeye çalışmış. Ancak, İspanya ve Kanada bu engellemelere boyun eğmemişler. Son olarak, Eylül 2019’da, Avrupa Birliği de Küba ile ekonomik ilişkilerini geliştirmeye karar vermiş.

Havana’da neredeyse her köşe başında sokak müzisyenleri var
Cafe Taberna, ülkemizde de tanınan ve sevilen Buena Vista Social Club‘ın sahneye çıktığı bar ve restoran. Topluluğun kıdemli üyelerinin çoğu artık yaşamıyorlar ya da çok yaşlılar. Ancak, genç müzisyenler Buena Vista geleneğini sürdürüyorlar. Gündüz Cafe Taberna’ya uğrarsanız, prova yapan müzisyenleri dinleyebilirsiniz.

Yapılan arkeolojik kazılar, Küba’da ilk yerleşimlerin Neolitik dönemde başladığını ortaya koymuş. Bulunan en eski yerleşim yeri olan Levisa, uzmanlar tarafından M.Ö. 3100 yılına tarihlenmiş. M.Ö. 2000 yılı sonrasından kaldıkları düşünülen daha çok sayıda yerleşim yeri de bulunmuş. Adanın bu ilk sakinleri, Güney Amerika’dan buraya göç etmiş olan Guanahatabey ve Kiboni yerlileri imiş. Bulunan yontma taş ve deniz kabuğundan yapılma araç gereçlerden bu insanların avcılık ve toplayıcılık ile yaşamlarını sürdürdüğü anlaşılmış. Adaya daha sonra gelerek doğu tarafına yerleşen Taynolar ise, tarımı ve çanak çömlek yapımını başlatanlar olmuşlar. Kurdukları bazı köylerin nüfusları 3000 kişiye ulaşmış. On beşinci yüzyılın sonunda, İspanyollar adaya ayak bastıklarında, Taynoların sayısının 80-100 bin civarında olduğu belirtiliyor. Bazı kaynaklarda bu sayı 350 bine kadar çıkıyor. Bu insanlar o dönemde adada, ekmek yaptıkları yuka kökü dışında, mısır, tatlı patates, pamuk ve tütün yetiştiriyorlarmış.

Havana’da harap durumda olan çok sayıda eski bina var

Kristof Kolomb Küba’ya ilk olarak, Amerika kıtasına yaptığı birinci yolculuk sırasında ayak basmış. Ekim 1492 yılında, Bahamalar’dan geçerek geldiği adaya doğu ucundan çıkmış. O zamanlar Hindistan’a gitmeye çalışan Kolomb burayı, Asya kıtasından uzanan bir yarımada sanmış. 1494 yılındaki ikinci gelişinde, daha güneye inerek çeşitli noktalarda karaya çıkmış ve Taynolar ile karşılaşmış. Kendi ifadesine göre, insanların çadır benzeri, damları palmiye ağaçlarından yapılmış, çok güzel evlerde oturduklarını not düşmüş. Kristof Kolomb’un Küba’yı İspanyol toprağı ilan etmesine karşın, ilk kalıcı yerleşim yeri çok sonra, 1511 yılında, Diego Velasquez tarafından kurulmuş. Burası, adanın kuzeydoğu kıyısındaki Baracoa şehri. Vali olan Velasquez, altı şehir daha kurmuş. Bunlar Bayamo, Havana, Santiago de Cuba, Trinidad, Camagüey ve Sancti Spiritus şehirleri. Ancak, İspanyolların adaya yerleşme çabaları çok da kolay olmamış. Taynolar, yürüttükleri gerilla savaşı benzeri bir mücadele ile üç yıl direnmişler. Sonunda kanlı bir şekilde bastırılmışlar. Gerek gördükleri şiddet gerekse İspanyolların ülkelerinden getirdikleri kızamık ve çiçek gibi salgın hastalıklar nedeniyle sayıları ciddi bir şekilde azalmış. 1550 yılına gelindiğinde Küba’daki yerli halk nüfusu 5000’ne kadar inmiş.

Eski binalar son yıllarda yavaş yavaş restore
edilmeye başlanmış

Altın yataklarının sınırlı olması nedeniyle, Küba başlarda İspanyollar için sadece bir üs olma özelliği taşımış. Meksika ve Orta Amerika’ya yapılan seferlerin çıkış noktası burası olmuş. 18. yüzyılda, İspanya’dan düzenli gemi seferlerinin başlaması Havana’nın ticari ve stratejik önemini artırmış. Ayrıca, şeker kamışı plantasyonlarının oluşturulması nedeniyle doğan iş gücü ihtiyacını karşılamak üzere Afrika’dan köle getirilmeye başlanmış. Artan şeker kamışı üretimi yanında, adada hayvancılık ve tütün üretimi de artmış. Tüm bu gelişmeler sonunda, 1763 yılında 150.000 olan Küba’nın nüfusu, yüz yıl içinde 1,3 milyona ulaşmış. (2018 verilerine göre Küba’nın nüfusu 11,34 milyon olarak belirtiliyor). Sürekli getirilen köleler nedeniyle, nüfusun içinde Afrika kökenli olanların sayısında da önemli bir artış olmuş. 1865’te köle ticaretinin kaldırılması nedeniyle ortaya çıkan iş gücü açığını kapatmak için, o tarihten sonra Küba’ya Meksika yerlileri ve Çinliler de sözleşmeli olarak getirilmeye başlanmış.

La California Restaurant & Bar, Havana

Küba, 1838’den sonra şeker üretiminde artan makineleşme ve demiryollarının yapılması sonucunda, dünyanın en büyük şeker üreticisi haline gelmiş. 1860 yılına gelindiğinde, dünya şeker üretiminin üçte biri Küba tarafından yapılmaya başlanmış. Adanın ihraç ettiği ürünlerin arasında şeker kamışının oranı %85’e ulaşmış. (Küba’nın bu tek ürüne dayalı ekonomik gelişiminin sonradan yarattığı sorunlar nedeniyle, üretilen ürünlerde çeşitlilik oluşturmak Castro’nun en önemli hedeflerinden biri olmuş). Öte yandan, şeker plantasyonlarının artması adada, çok zengin ve güçlü bir sınıfın ortaya çıkmasına da yol açmış.

Havana’da iki hastane. Küba, tıp alanında ileri bir ülke. Sağlık hizmetleri ücretsiz. Her yıl Amerika’dan çok sayıda hastanın ameliyat olmak için Küba’ya geldiği belirtiliyor.

İspanyol sömürge yönetiminin giderek hantallaşması, bir süre sonra A.B.D.’li iş adamlarının Küba’ya ilgilerini ve yatırımlarını artırmış. Giderek güç kazanan bu Amerikalı zenginler 19. yüzyılın ortasından itibaren adayı birkaç kere paralı askerler kullanarak işgal etmeye ya da satın almaya çalışmışlar.

Havana’da ünlü Plaza de la Revolucion (Devrim Meydanı). Burası, Fidel Castro’nun 1 Mayıs ve 26 Temmuz gibi önemli günlerde, 1 milyonun üstünde dinleyiciye 4-5 saat süren konuşmalar yaptığı meydan. Meydanın yapımına, diktatör Fulgencio Batista zamanında başlanmış ve 1959 yılında tamamlanmış. Meydandaki Jose Marti Anıtı, 109 metre yüksekliğinde bir kuleden ve 18 metre yüksekliğinde bir Jose Marti heykelinden oluşuyor. Anıtın arka tarafındaki alanda, Küba Komünist Partisi’nin ve Küba hükümetinin ülkeyi yönettiği Devrim Sarayı bulunuyor.
Jose Marti anıtının karşısındaki İçişleri ve Haberleşme Bakanlıklarının cephelerinde devrim liderleri Che Guevara‘nın ve Camilo Cienfuegos‘un çelikten yapılmış anıtları bulunuyor

Kübalıların İspanyollara karşı birkaç kere bağımsızlık mücadelesi olmuş. Bunlardan ilki, On Yıl Savaşı olarak da bilinen 1868-1878 yılı arasındaki savaş. Milliyetçi önderlerin mücadeleyi sürdürmek için halktan yeterli destek bulamaması ve İspanya’nın ekonomik reform sözü vermesi nedeniyle, 1878 yılında bu savaşa son verilmiş. Kübalı şair ve gazeteci Jose Marti’nin liderliğindeki ikinci bağımsızlık mücadelesi 1895’te başlamış. Gerilla taktikleri ile sürdürülen savaş adada şeker üretimini ve ticaretini olumsuz etkilemiş. İspanya Küba’ya 200.000 asker çıkarmak zorunda kalmış. Bu arada, 1898 yılında, Havana limanında demirlemiş olan Amerikan savaş gemisi Maine’nin nedeni bilinmeyen, esrarengiz bir patlama sonucu batması üzerine Amerika İspanya’ya savaş açmış. Yaklaşık bir sene sonra imzalanan barış protokolü ile birlikte İspanya, dört yüz yıldır süren hakimiyetinden vaz geçerek, Küba’dan çekilmek zorunda kalmış. 1899-1901 yılları arasında Küba topraklarında bulunan Amerikan askeri kuvvetleri, ülkenin iç ve dış ilişkilerinde söz sahibi olma ve Guantanamo koyunda bir deniz üssü kurma hakkını aldıktan sonra adadan çekilmiş.

Parque Central’deki heykel, 1905 yılında, Jose Marti’nin 10. ölüm yıl dönümü için yapılmış. Kübalılar
Jose Marti’ye büyük saygı duyuyorlar. Heykellerini
her yerde görmek mümkün.

Cumhuriyet dönemi olarak adlandırılan 1902-1958 yılları arasında Küba’da birbirini izleyen diktatörlükler yaşanmış. Ülkede bir rüşvet, yolsuzluk ve sosyal adaletsizlik düzeni başlamış. Son olarak, kendisinden önceki cumhurbaşkanı Gerardo Machado’yu deviren Fulgencio Batista Küba’yı 25 yıl boyunca yönetmiş. Bu dönemde, şeker kamışı üretiminin dışında, turizm ve kumarhaneler önemli gelir kaynakları haline gelmiş. Ancak, gelir dağılımında artan eşitsizlik nedeniyle yoksulluk ve işsizlik artmış. Ekonomi ise, daha da dışa bağımlı hale gelmiş. Öyle ki, 1950’li yıllara gelindiğinde, ülkenin ekilebilir alanlarının %75’i, hizmet sektörünün %90’ı ve şeker üretiminin %40’ı, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere, yabancı sermayenin eline geçmiş.

Bir zamanlar, başta Amerikan sosyetesi olmak üzere, dünya zenginlerinin ve Mafya Babalarının müdavimi oldukları, kumarhanesinde su gibi para harcanan, sürekli şampanya patlatılan ünlü
Hotel Nacional de Cuba
Hotel Nacional’in geniş terasında, okyanusa karşı
Pina Colada’larımızı yudumladık…
Ama, şehir merkezinde içtiğimiz bu Pina Colada’ların tadı bambaşka idi. Üstelik, içine istediğimiz kadar
rom koymamız için şişeyi de masaya bıraktılar…

Yukarıda belirttiğim gibi, gezinin hem başında hem de sonunda Havana’da kaldık. Havana, bir boğaz gibi karaya doğru içeri giren limanı ile ilginç bir coğrafi yapıya sahip. Kentin konumunu anlamak için en uygun nokta, liman girişindeki tarihi La Cabana Kalesi (Fortaleza de San Carlos de la Cabana). Eğer şehre 1762 yılında yapılmış bu kaleden bakarsanız, şehir içinde gezdiğiniz yerlerin konumları kafanızda yerli yerine oturuyor.

Fortaleza de San Carlos de la Cabana (La Cabana Kalesi)
La Cabana Kalesi’nden şehre bakış

Havana, ya da Kübalıların söylediği şekli ile Habana, 1515 yılında, Diego Velasquez tarafından bugünkü şehrin biraz güneyinde kurulmuş. Yerleşim daha sonra, şehrin günümüzdeki yerine doğru kaymaya başlamış. Havana’nın kuruluşundaki orijinal isminin, San Cristóbal de la Habana olduğu belirtiliyor. Bu isim, Küba için iki tane önemli unsuru içeriyor. İlki, Havana’nın koruyucu azizi kabul edilen San Cristóbal. Habana’nın ise, Velasquez’in İspanya kralına yazdığı bir rapora dayanılarak, zamanında bölgedeki bir yerli kabile reisinin adı olduğu düşünülüyor.

Plaza de Armas’ın kuzeydoğu köşesindeki bu ceiba ağacı Havana kentinin ilk kurulduğu yer kabul ediliyor. Ağaç günümüzde Havanalılar için kutsal bir nitelik taşıyor. Her 15 Kasım günü gece yarısı ağacın çevresini üç kere dolanarak, dilekte bulunuyorlar. 1754 yılında buraya şehrin kuruluşunu simgeleyen bir sütun dikilmiş. 1828 yılında ise, El Templete adı verilen Greko-Romen tarzda bir yapı yapılmış.
Museo de la Revolucion (Devrim Müzesi)
Plaza de Armas meydanındaki bu bina, yapıldığı 1920 yılından 1959’taki devrime kadar Cumhurbaşkanlığı Sarayı olarak kullanılmış. Mimarları, Kübalı mimar Rodolfo Maruri ve Belçikalı mimar Paul Belau. 1959’dan sonra Devrim Müzesi’ne dönüştürülmüş.

Havana, İspanyol yönetiminin şeker kamışı ticaretinde gösterdiği başarıya paralel olarak gelişerek, zaman içerisinde Yeni Dünya’nın en büyük limanı haline gelmiş. Şehir, 1756-1763 yılları arasında yapılan İspanya- İngiltere Savaşı sırasında, 1762 yılında kısa süreliğine İngilizlerin eline geçmiş. İngilizler burada 11 ay kalmışlar ve Florida’nın İspanyollar tarafından kendilerine bırakılması koşuluyla çekilmişler. Bu kısa süre zarfında İngilizlerin toprak sahipleri lehine yaptıkları düzenlemeler, daha sonra şehri geri alan İspanyollar zamanında da uygulanmaya devam edilmiş. Şehir, 19. yüzyılda bölgenin en önemli şeker, rom, tütün ve kahve ihracatı yapılan limanı haline gelmiş. 20. yüzyılda geniş caddeleri ve yapılarıyla modern bir görünüm kazanmış. Günümüzde şehirde, Havana’nın geçirdiği tüm tarihsel dönemlerin izlerini görmek mümkün.

Havana sokaklarında her an eğlenceli bir şeylerle karşılaşmanız mümkün

Havana, neredeyse her köşe başında göreceğiniz müzisyenleri, ünlü barları, gece kulüpleri ve müzeleri ile cıvıl cıvıl bir kent. Özellikle Cumartesi günleri, şehirde sık sık eğlenceli geçitlere rastlıyorsunuz. Müzik zaten Küba’nın her yerinde yaşamın bir parçası. Sadece Havana ya da diğer taşra kentlerinde değil, şehirler arası yollar üstünde duracağınız her mola yeri, kafe ya da restoranda sizi mutlaka bir müzik topluluğu karşılıyor. Harika bir müzik ziyafetinden sonra dilerseniz, müzisyenlerin kendi CD’lerinden satın alabiliyorsunuz.

La California Restaurant & Bar
La Flota, yediğimiz lezzetli yemeklerin dışında, izlediğimiz Flamenco danslarıyla hep hatırlayacağım bir mekan
Küba’da seyrettiğimiz bu Flamenco gösterisi doğal olarak İspanyol etkisi taşısa da, bariz bir şekilde görülebilen Latin dansları ve Afrika ritimleri izleri ile oldukça farklıydı. Özellikle, kadın dansçının İspanyol Flamenco sanatçılarında görmeye alışkın olmadığımız güler yüzü çok hoşuma gitmişti.

Küba’ya gelip de, Hemingway’in izini sürmemek olmaz. Buna Hemingway’in Havana’da sevdiği barları gezerek başlayabilirsiniz. Havana’daki ilk akşamımızda epeyce yorgunduk. Buna karşın, önceden planladığımız gibi, Hemingway’in Havana’da sevdiği ve özel olarak Daiquiri içmeye gittiği El Floridita isimli bara gittik. Bir rivayete göre, Hemingway bu ünlü kokteyli burada barmenlerle birlikte icat etmiş. Ancak diyabet hastası olduğu için kendisininkine şeker konmazmış. Ünlü yazar, El Floridita’ya her gün gelir ve entelektüel arkadaşları ile içki içip sohbet edermiş. Bu dostlarının arasında Tennessee Williams ve Jean Paul Sartre da varmış.

Efsanevi bar El Floridita
La Cuna Del Daiquiri
Daiquiri’nin Beşiği

El Floridita, bizim kaldığımız Hotel Parque Central’e çok yakındı. Yürüyerek birkaç dakikada gittik ve kolayca bulduk. El Floridita aslında çok eski bir bar. 1819 yılında açılmış.1950 yılında, Esquire dergisi tarafından dünyanın en iyi barlarından birisi seçilmiş. Papyonlu garsonları ve maun barı ile, içeride hala 1930’ların havasından izler var. Bir an için, gözümde canlandırmaya çalıştım. Şık bayanlar ve baylar, havada puro kokusu ve müzik… Son ikisi hala vardı ama, çoğunluk yabancı olduğu halde, insanların şık olduğu söylenemezdi. Maalesef, tüm dünyada gelinen nokta bu… Bar tarafından bordo renkli kadife perdelerle ayrılan restoran bölümünde, beyaz örtülü masalarda oturanların da hali farklı değildi.

Hemingway El Floridita’nın barında…
El Floridita’da tabii ki Daiquiri içtik

El Floridita’da, bara yaslanmış, gerçek boyutta, bronzdan bir Hemingway heykeli var. Doğal olarak, herkes yanında fotoğraf çektirmek istiyor. Duvarlar ise, Fidel ve Hemingway’in fotoğrafları ile dolu. Çok yorgun olmamıza rağmen, Daiquiri’lerimizi keyifle yudumladık ama, sahneye çıkan ikinci müzik topluluğunu çok uzun süre izleyemedik.

Ünlü Bodeguita Del Medio Havana Katedrali’ne çok yakın
(Sağdaki mavi bina)
Kapı önünde daktilosu ile oturan yaşlı adam
neredeyse buranın demirbaşı

Havana’da Hemingway’in sevdiği ikinci bar, Plaza de la Catedral meydanına açılan sokaklardan birindeki La Bodeguita Del Medio. Meydandaki San Cristobal Katedrali’ne sırtınızı verince, sağdaki ilk sokakta. Hemingway’in bu bara da ünlü Mojito’sundan içmeye geldiği söyleniyor. Barın arkasındaki duvarda, Hemingway’in yazdığı söylenen, imzalı bir yazı var. Mojito’sunu Bodeguita’da, Daiquiri’sini de El Florodita’da içtiğini belirten bu yazının orijinal olmadığını ifade eden bazı kaynaklar da var. Her ne olursa olsun, burada içtiğimiz Mojito’nun ben bir benzerini başka bir yerde içmedim. Zaten bu restoran ve bar, Mojito’nun icat edildiği yer olarak biliniyor. Barmen, otomatiğe bağlamış bir şekilde, bardakları hazırlıyor. Hiçbiri bir dakikadan fazla barda beklemiyor.

Bodeguita del Medio’nun barı ve Hemingway’e ait olduğu söylenen yazı
Bu Mojito’lar bir başka…

Hemingway iklimi, tarihi ve kültürü ile çok sevdiği Küba’ya ilk olarak 1928 yılında gelmiş. Ondan sonra, otuz yılı aşkın bir süre boyunca, gezmek, balık avlamak, dostları ile vakit geçirmek ve yazı yazmak için adayı ziyaret etmiş. Önceleri, 1939 yılına kadar, Havana’nın tarihi bölgesindeki (Habana Vieja) Ambos Mundos otelinin 511 numaralı odasında kalmış. Günümüzde bu oda müze gibi korunuyor. İsterseniz gezebiliyorsunuz. 1939 yılında, üçüncü eşi Martha Gellhorn ile birlikte, Havana’nın San Francisco de Paula bölgesindeki Finca Vigia isimli evi ve arazisini, önce kiralıyor, sonradan satın alıyorlar. Hemingway, bu tek katlı güzel evde yirmi yıldan fazla bir süre, yılın bir bölümünü geçiriyor. The Old Man and the Sea (Yaşlı Adam ve Deniz) kitabı dahil olmak üzere pek çok kitabını burada yazıyor. 1960 yılının sonunda, bir sonraki yıl geri dönmek üzere Küba’dan ayrılıyor. Ancak, Temmuz 1961’de Amerika’da intihar ediyor.

Ambos Mundos Oteli

Hemingway’in ölüm haberi Küba’ya ulaşır ulaşmaz devlet evine el koymuş ve müze haline getirmiş. Burası şimdi, Havana’nın en çok turist çeken noktalarından birisi. Gittiğimizde evin önü turist arabaları ile hınca hınç dolu idi. Gelenlerin çoğu Amerikalı. O kadar çok insan vardı ki bir an, bu kalabalıkta evin nasıl gezilebileceğini düşündüm. Kübalılar bu güzel, tek katlı evin zarar görmeden gezilebilmesi için çok iyi bir çözüm bulmuşlar. Evin içine giremiyorsunuz ama açık tutulan kapı ve pencerelerden içeriye bakabiliyorsunuz. Böylelikle evi rahat bir şekilde görebiliyorsunuz. Evin tamamı olduğu gibi duruyor. Sade ama zevkle döşenmiş bir ev burası. Duvarlarda, ava meraklı olan Hemingway’in Afrika’da ve dünyanın diğer yerlerinde avladığı hayvanların doldurulmuş başları var. Her oda kitaplarla dolu. Evde toplam 6000 tane kitap olduğu belirtiliyor. Yazı masası ve daktilosu yerli yerinde. Sanki Hemingway gelip yazmaya başlayacakmış gibi duruyor.

Hemingway’in evi Finca Vigia
Hemingway’in evi eşyaları ile birlikte, olduğu gibi korunmuş
Hemingway fazla kiloları nedeniyle daima sıkıntı çektiği için
kapının arkasında duran baskülde tartıldıktan sonra duvara not alırmış

Hemingway’in evin orijinal haline yaptığı tek ilave, bahçesindeki kule olmuş. Evden biraz ayrı duran bu kuleye tırmandığınızda, yeşillikler arasından denizi gören, harika bir manzara ile karşılaşıyorsunuz. Hemingway’in burada da ufak bir çalışma odası var. Belli ki, zaman zaman buraya çekilmekten hoşlanıyormuş.

Bahçeye yapılan kule
Kulenin en üst katında Hemingway’in bir çalışma odası daha var
Yazarın daktilosu…
Evin arazisi yeşillikler içinde
Hemingway’in teknesi Pilar
Bir kedisever olan Hemingway’in ölen kedileri için yaptırdığı mezarlar

Evin geniş bahçesi yeşillikler içinde. Büyük bir yüzme havuzu var. Ayrıca bahçede, Hemingway’in balığa çıktığı ünlü Pilar isimli teknesini de görebilirsiniz. Tekne sergilenmek üzere, Hemingway’in denize açıldığı yakındaki Cojimar balıkçı köyünden buraya getirilmiş. Cojimar, tek katlı evleri olan şirin bir köy. Burası aynı zamanda, Hemingway’in “Yaşlı Adam ve Deniz” kitabına esin kaynağı olan yaşlı balıkçı arkadaşının köyü. Tabii ki, Cojimar’da da Hemingway’in müdavimi olduğu bir bar var. Duvarlar, Hemingway’in Castro ile birlikte çekilen fotoğrafları ile dolu. Yaşlı balıkçı arkadaşı ile de bir fotoğrafı var. Oliver Stone’un 2002 yılında Fidel Castro ile çekilmiş bir karesi de gözüme çarptı. Tahmin edeceğiniz gibi, burada da ünlü yazarın içmeyi sevdiği söylenen bir kokteyl yapıyorlar. Curacao kullanılarak yapıldığı için nefis mavi bir rengi olan bu kokteyl de, Hemingway’in diğer sevdiği kokteyller gibi, çok güzel.

Evin çıkışındaki tenteli küçük dükkanlardan birinde yine Hemingway’in sevdiği söylenen bir kokteyl yapıyorlar. Bunun için uzun şeker kamışlarının suyunu bir pres ile çıkarıyorlar. Sürahiye dökülen şeker kamışı suyuna ananas suyu ve rom ekliyorlar. Ananas ve mango ile süsledikleri bardağın içine iki tane de kısa şeker kamışı çubuğu koyuyorlar. İçkinizi içerken bu kamışları da emiyorsunuz.
La Terraza de Cojimar
Hemingway’in Cojimar’daki balıkçı arkadaşları ile gitmekten
hoşlandığı bar
Fidel ve Hemingway
Hemingway’in “Yaşlı Adam ve Deniz” kitabına esin kaynağı olan yaşlı balıkçı arkadaşı
Hemingway’in ölüm haberini alan Cojimar’lı balıkçı arkadaşları, aralarında para toplayarak, onun için bu anıtı yaptırmışlar

Havana, açıkçası benim beklemediğim kadar çok sayıda etkileyici binaları olan bir şehir. Özellikle geceleri, bu binalar çok güzel aydınlatılıyor. Eski dönemlerden kalma binaların bir kısmı şimdi, ilk kullanım amaçlarından farklı alanlarda müzeler haline getirilmiş. Örneğin, 1776-1791 yılları arasında yapılmış Palacio de Los Capitanes Generales (Eski Vali Sarayı) şimdi Havana Kent Müzesi. Küba Devrimi’ne kadar Küba Ulusal Kongre Binası olan Capitolio günümüzde Küba Bilim Akademisi. Bir de, Hotel Inglaterra ve Hotel Sevilla gibi, hem dışarısı hem içerisi görülmeye değer tarihi otelleri var. Kitabı okumuş olanlar hatırlayacaktır. Hotel Sevilla, Graham Greene’nin ünlü Our Man in Havana (Havana’daki Adamımız) kitabındaki kahramanın kaldığı otel.

Hotel Inglaterra
Hotel Sevilla’nın içi

Kübalılar, özgürlük mücadelesi vermiş tüm halklara ve onların liderlerine saygı duyuyorlar. Bunların arasında, Türklerin ve Atatürk’ün özel bir yeri var. Bu izlenimi edinmemin nedeni sadece Havana’daki Atatürk büstü değil. Gamagüey gibi taşra şehirlerinde bile en beklemediğiniz insanlardan, Türk olduğunuzu duyunca önce Mustafa Kemal Atatürk, sonra Viva Turquia ifadelerini duyabiliyorsunuz. Aslına bakarsanız, Atatürk büstünün kendisi bizim okul bahçelerinde gördüklerimizden çok da farklı değil. Önceleri Atatürk büstü şehrin bir başka yerinde imiş. Ancak, Türkiye’den geldikleri tahmin edilen bazı kişiler tarafından saldırıya uğramış. Bunun üzerine Castro’nun talimatı ile 2008 yılında daha iyi bir noktaya, günümüzde bulunduğu Cespedes Parkı’nın içindeki yerine tekrar konmuş. Buna karşılık, Ankara’daki Çankaya Parkı’na, Kübalı önder Jose Marti’nin heykeli konmuş. Büstün heykeltıraşı, Metin Yurdanur. Bu arada, sosyal medyada yayılan ve gerçek olmayan bir noktaya da değinmek istiyorum. Buna göre, Küba’da yabancı lider olarak bir tek Atatürk’ün heykeli olduğu iddia ediliyor. Her ne kadar gururumuzu okşasa da, bu gerçek olmayan bir bilgi. Abraham Lincoln, Vladimir Lenin, Simon Bolivar, José Carlos Mariátegui, Yaser Arafat ve Ho Chi Minh Küba’da heykellerine rastlayabileceğiniz yabancı liderlerden bazıları. Küba’da heykelini görmediğim için şaşırdığım kişi, Castro idi. Kübalı rehberimizin belirttiğine göre, Castro bunu özellikle istememiş. Öldüğünde de önce, mezar yerinin bilinmesini istemediğini okumuştum. Ancak, bu yazı için yaptığım araştırma sırasında Santiago de Cuba’da, Küba’nın 19. yüzyıldaki özgürlük savaşçılarından Jose Marti’nin yanına gömüldüğünü öğrendim. Belki gerçekten de bir mezarının olmasını istememişti. Belki, çok sevdiği Küba’nın bilinmeyen bir köşesinde, öylesine toprağa karışmaktı arzusu. Bilmiyoruz. Yine de, fotoğraflardan gördüğüm kadarı ile, çok sade bir mezarı var.

Havana’daki Atatürk büstü
Fidel Alejandro Castro Ruz‘un Santiago de Cuba’daki Santa Ifigenia Mezarlığında bulunan mezarı
Fotoğraf: Christian Pirki

Bilindiği üzere, dünyanın en makbul puroları Küba’da üretiliyor. Bu durumda, bu dünyaca ünlü ürünü ister için ister içmeyin, Küba’ya gidince bir puro fabrikası da görmek istiyorsunuz. Havana’da görebileceğiniz birkaç tane fabrika var. Biz bunlardan Romeo y Julieta / H. Upmann fabrikasını gezdik. Burası, diğer puro fabrikaları gibi şehrin içinde, 3-4 katlı bir bina. Gezebilmek için önceden randevu alınması gerekiyor.

Partagas Puro Fabrikası, Havana’da gezilebilen puro
fabrikalarından birisi

Tarihçilerin genel kanısına göre puro ilk olarak Mayalar tarafından icat edilmiş. Mayalar tütünü, palmiye ya da muz yapraklarına sararak içerlermiş. Arkeologların çıkardığı 10. yüzyıldan kalma toprak bir kabın üstünde resmedilmiş olan tütün içen bir Mayalı, bu konuda bugüne kadar bulunmuş en eski kanıt olarak gösteriliyormuş. Batılılar arasında tütün ile ilk tanışan, Kolomb ve adamları olmuş. Yerlilerin öğrettikleri şekilde tütün içmeyi çok çabuk öğrenmişler ve bu alışkanlığı İspanya ve Portekiz’e götürmüşler. Fransa’nın Portekiz’deki büyükelçisi Jean Nicot (nikotin kelimesi bu kişinin soyadından geliyor) ise, puronun Fransa’da yaygınlaşmasını sağlamış. Puro içimi Avrupa’da yaygınlaşırken, İspanyollar bir yandan da tütünü, tütün yaprakları yerine, kağıda da sarmaya başlamışlar. Sıcak iklimi ve verimli toprakları nedeniyle Küba, İspanyolların tütün endüstrisi için çok uygun bir merkez olmuş. Küba’da üretilen tütün, İspanyollar tarafından, başta Avrupa olmak üzere, tüm dünyaya dağıtılmaya başlanmış. Ayrıca, Küba’daki üreticilerin kendilerinin dışında başka devletlere satış yapmalarını yasaklayarak, 1817 yılına kadar süren bir tekel oluşturmuşlar.

Romeo y Julieta/ H. Upmann puro fabrikasının kapısında içeri girmek için sıra bekleyenler

Randevulu gitmemize karşın, Romeo y Julieta / H. Upmann fabrikasını gezmek için epeyce bir süre beklemek zorunda kaldık. Upmann, işletmenin devrim öncesi ismi. 1844 yılında iki Alman iş adamı kardeş, Herman ve August Upmann tarafından kurulmuş. Şu anda 500 kişi çalışıyor ve günde 20.000 puro üretiliyor. Üretilen puro markalarının arasında, Fidel Castro’nun da içtiği, efsanevi Cohiba markalı purolar da var. Bu markanın üretilmesi için, kendisi de puro düşkünü olan, Che’nin çok emeği geçmiş ama, ne yazık ki, üretimine onun ölümünden sonra başlanabilmiş. Çok özel bir karışımdan yapıldığı belirtilen Cohiba, Fidel Castro’nun korumalarından birinin içtiği özel bir karışımdan yola çıkılarak geliştirilmiş ve uzun yıllar sadece Küba’nın üst düzey yöneticileri için üretilmiş.

Ünlü Cohiba puroları değişik boylarda üretiliyor ve hem kutu ile
hem taneyle satılıyor

İçeride fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. Puroların sarıldığı büyük salonda çalışanlar, arka arkaya sıralı tek kişilik masalarda oturuyorlar. Havada, insanın genzini hafifçe yakan bir tütün kokusu var. Çalışanlar, kadınlı erkekli, son derece sakin çalışıyorlar. Büyük bir tütün yaprağının içine birkaç değişik çeşit tütün yaprağı koyuyorlar. Üretimin standart kalitede olabilmesi için bu karışım, tütün yapraklarının işlemden geçtiği bir önceki bölümden getirilip masalara eşit bir şekilde dağıtılıyor. Karışım yerleştirildikten sonra büyük yaprak sarılıyor. Bir sonraki aşamada, en dışa sarılacak tütün yaprakları büyük bir titizlikle damarlarından ayıklanıyor ve hazırlanmış yarı mamul purolara sarılıyorlar. En son olarak, uçları kesiliyor.

Fabrikanın satış mağazasında puronun dışında, Küba’nın en kaliteli rom markaları da satılıyor

Üretim süreci izlenince, maalesef buraya belli bir şehir efsanesi beklentisi ile gelenlerin hayalleri yıkılıyor. Fantezileri ne kadar süslemiş olursa olsun, puro sarma işlemi kadınların baldırlarında değil, işçilerin önlerindeki sert zeminli tahta veya metal masalarda yapılıyor. Buna karşın, insanı şaşırtan bir başka uygulama var. O da, üretim sırasında, salonun bir köşesinde oturan kişinin mikrofon kullanarak gazete okuması. Biz gezerken, okuyucu yaşlı bir kadındı. Bazen de roman okunuyormuş. Ben önce bunun Komünist rejimle gelen, halkı bilinçlendirmeye yönelik bir uygulama olduğunu düşündüm. Oysa, öyle değilmiş. Bu alışkanlık, İspanyolların döneminden beri varmış. Victor Hugo’nun 1862 yılında basılan Sefiller kitabı da puro fabrikalarında benzer şekilde okunmuş. Romanı çok beğenen Kübalı işçiler Hugo’ya övgü dolu ortak bir mektup bile yazmışlar.

Miramar, güzel evleri ve yeşillikler içindeki cadde ve sokakları
ile çok güzel bir semt

Her şehrin olduğu gibi, Havana’nın da çok farklı bölgeleri ve buna bağlı olarak, farklı yüzleri var. Bir öğlen yemeği için gittiğimiz Miramar semti Havana’nın çok güzel bir bölgesi. Miramar, birbirinden güzel evlerin, büyükelçiliklerin ve otellerin bulunduğu, deniz kenarında bir bölge. Ağaçlık ve geniş caddelerin iki yanına sıralanmış çok güzel evler var. Bunlar devrim öncesinde, zenginlere ait olan evler. Evlerin bir kısmı yabancı ülkelere büyükelçilik olarak verilmiş. Diğerlerinde parti yöneticileri ve üst düzey bürokratlar oturuyorlar. Kübalı rehberimiz Lazaro, Castro’nun da burada, birkaç evde birden, sürekli yer değiştirerek oturduğunu söyledi. Yollardan birinin sol tarafındaki ağaçlık bir alanı göstererek, evlerden birinin ağaçların ardında olduğunu belirtti. Böyle bir önlemin sebebi, Castro’nun yaşadığı 638 suikast girişimi olsa gerek.

Havana Üniversitesi

Havana’nın sadece, Eski Şehir bölgesindeki gibi, harap bir şehir olmadığını anlamak için gidilebilecek bir başka semt de Vedado. 20. yüzyılda gelişen bu bölge modern bir iş ve yerleşim merkezi. Havana Üniversitesi’nin de bulunduğu bu bölgenin en meşhur caddesi, La Rampa olarak da bilinen, Calle 23. John Lennon Parkı, A.B.D. Büyükelçiliği, Radyo Merkezi, Maine Gemisi Kurbanları Anıtı gibi yerlerin dışında, Küba’nın devlet tarafından işletilen ünlü Coppelia Dondurmacısı da Vedado’da bulunuyor.

Jose Rodriguez Fuster’in evi ve atölyesi

José Rodríguez Fuster, Kübalı bir resim ve seramik sanatçısı. 1946 yılında doğmuş. 1963 yılında Havana’daki Sanat Öğretmenliği Okulu’ndan mezun olmuş. Fuster, Küba’da ve yurtdışında (Romanya, Fransa, İngiltere) birçok sergi açmış. Ama, onun en önemli eseri, Havana yakınlarındaki balıkçı köyü Jaimanitas denebilir. 1975 yılında buraya taşınan Fuster, önce kendi evini, daha sonra da oturanlarından izin isteyerek diğer evleri, capcanlı seramiklerle kaplamış. 10 yıl içinde çevredeki seksenin üzerinde evi kendine özgü eserleri ile donatmış. Fuster’in evinin neşeli havası, gezerken insana bir masal dünyasındaymış hissi veriyor. Bir yandan da, sürekli Gaudi’yi anımsıyorsunuz. Tarzları çok benziyor çünkü.

Jose Rodriguez Fuster
Kaynak: https://tr.qwe.wiki/wiki/
Fuster seramik dışında resim de yapıyor
Fuster Jaimanitas’da seksenin üzerinde evi de eserleri ile kaplamış

Havana’ya iner inmez, rengarenk eski arabalar insanın gözünü alıyor. 1950’li ve 1960’lı yıllardan kalma bu arabalardan Küba’nın diğer yerlerinde de görmek mümkün ama, sanırım en çok Havana’da varlar. Şehirde bunlarla bir gezinti yapmak hemen hemen her turistin yapılacaklar listesinde oluyor. Ancak bindiğiniz zaman, bu şirin arabaların hareket edebiliyor olmaları bile insana mucizevi bir olaymış gibi geliyor. Bir akşam, La Zorra y Cuervo caz kulübünden dönerken bindiğimiz taksi tam bir felaketti. Her tarafından ayrı sesler gelen araba bir iki kere stop etti. Bir yandan içeri dolan mazot ve egzoz kokusundan dolayı güçlükle nefes alırken bir yandan da gülmekten kendimizi alamadık. Arabanın hiçbir penceresi kapanmıyordu. İyi ki de öyleydi. Camlar sonuna kadar açık olduğu halde, şoförün kafası sürekli bulutlarda olmalıydı…

Havana’da eski ve sevimli arabalar

Eski arabalarla nostaljik bir gezinti yapmak için üstü açık olanlar en iyisi. Ertesi gün bindiğimiz gıpgıcır mavi arabanın üstü açıktı. Yine biraz gürültülüydü ama dayanılmaz değildi. Bu arabalarla şehirde bir tur yapabiliyorsunuz. Önde şoförün yanında oturan kibar adamın İngilizce anlattıklarının bir kısmını kendi rehberimizden zaten öğrenmiştik. Ama, hiç bilmediğimiz sürprizler de oldu. Bunların arasında en önemlisi, bir başka Kübalı sanatçının eserleri ile donattığı bir sokaktı.

Salvador Gonzales Escalona
Kaynak: http://www.afrocubaweb.com
Callejon de Hamel sokağında Salvador’un duvar resimleri

Salvador Gonzáles Escalona da, Fuster gibi, yaşadığı çevreyi dönüştürmüş bir sanatçı. 1948 yılında Gamagüey’de doğan sanatçı, hiçbir sanat eğitimi almamasına karşın, henüz 20 yaşında iken Havana’daki Dekoratif Sanatlar Müzesi’nde sergi açmış. Resim, duvar resmi ve heykel yapan sanatçı sonraki yıllarda Küba’da ve yurtdışında birçok sergi açmış. Norveç, Danimarka, Meksika, Amerika Birleşik Devletleri, İspanya, İtalya bu ülkelerden bazıları. Ayrıca, çok sayıda ülkede de duvar resimleri varmış. Tarzı Afro-Küba olarak tanımlanan Salvador, günümüzde atölyesinin bulunduğu Callejon de Hamel sokağına ilk olarak 1990 yılında bir arkadaşının evinin duvarına resim yapmak için gelmiş. Burası, Havana Üniversitesi’nin yakınındaki Cayo Hueso mahallesinde bir sokak. Oldukça yoksul görünümlü ve döküntü halde binalarla dolu. Ancak, Salvador’un burada bir duvar resmi ile başladığı yolculuk, hemen hemen tüm binaların duvarlarına yaptığı soyut, sürrealist ve kübik duvar resimleri ve heykellerle son derece ilginç bir hale gelmiş. Çevre halkı da kendisine boya ve heykelleri için malzeme sağlayarak katkıda bulunmuşlar. O nedenle, Salvador’un heykel ve yerleştirmelerinde banyo küvetlerinden çeşitli eski eşyaya kadar her şey var. Vakit darlığından oldukça hızlı gezmek zorunda kaldığımız bu ilginç sokakta bir de Yoruba geleneğinden gelen Santeria törenine rastladık. Bu da güzel bir sürpriz oldu. Çünkü, çok istememe rağmen, Havana’daki Yoruba Kültür Derneği’nin haftanın belli günlerinde düzenlediği Santeria törenlerine gidememiştik. Az da olsa, Kübalıların Afrikalı köklerine dayanan bu gelenekleri hakkında bir fikrimiz oldu. Kısaca özetlemek gerekirse Santeria, 16. ve 19. yüzyıllar arasında iş gücü olarak Batı Afrika’dan (özellikle Nijerya’dan) getirilen Yoruba soyundan kölelerin geliştirdiği bir din ya da inanç sistemi. Adaya getirildikten sonra İspanyollar tarafından Katolik olmaya zorlanan bu insanlar, eski dinlerinden de vaz geçmemişler. Afrika’da inandıkları 500 kadar tanrıyı, Katolik aziz ve azizelerle eşleştirerek onları bir anlamda yeni inançlarının içine gizlemişler. Kilisenin cadılık ve büyücülükle suçlayarak engellemeye çalıştığı dini ayin ve danslarını mümkün olduğunca kuşaktan kuşağa aktarmışlar.

Salvador’un atılmış küvetlerden yaptığı banklar
Callejon de Hamel’de tesadüfen rastladığımız Santeria töreni

Küba ile ilgili yazmak istediklerimin bu ilk bölümünde Havana ve çevresinde ilginç bulduğum yerlerden söz ettim. Bir sonraki yazımda yolculuğumuz, Küba’nın doğusundan batısına doğru gezdiğimiz yerleşim yerleri ile devam edecek…

Bir Baltık İncisi: Riga

Üç buçuk sene kadar önce Helsinki, Tallinn, Riga ve Vilnius’u kapsayan bir Baltık ülkeleri gezisine gitmiştik. O zaman henüz bir web sitem olmadığı için bu gezi hakkında yazamamıştım. Buna karşın Riga hakkında yazmamış olmak hep içimde kaldı. Gittiğimiz yerlerin hepsinde çok ilginç şeyler gördük ama, Riga benim için hep özel oldu ve aklımdan hiç çıkmadı. Şimdi, bu Covid-19 günlerinde, hazır evlere kapanmışken, fırsat bu fırsat dedim ve Riga hakkında bir yazı yazmaya karar verdim.

Özgürlük Anıtı

Baltık ülkeleri genelde öyle çok bildiğimiz, gittiğimiz ülkelerden değiller. Bunda 1991 yılına kadar Sovyetler Birliği’nin bir parçası olmalarının büyük payı var. Tam anlamıyla turizme açılmaları ise, 2004 yılında Avrupa Birliği ve NATO’ya katılmalarından sonra olmuş denebilir. Ben gitmeden önce, Baltık ülkelerinin İskandinav ülkelerine benziyor olabileceğini düşünmüştüm. Ancak gezince gördüm ki, hem İskandinav ülkelerinden hem de, ortak tarihleri olmasına karşın, birbirlerinden farklılıkları olan ülkeler bunlar.

Riga’da 1857 yılından itibaren, 1650 yılında İsveçliler tarafından yapılmış olan surlar yıkılmış ve yerine
Batejkalns Park yapılmış. Kaleyi çevreleyen su dolu hendek, kanal haline getirilmiş.

Letonya’nın başkenti Riga, güzel parkları, UNESCO Dünya Mirası listesindeki Eski Şehir kısmı ve insanı şaşırtan sayıda ve güzellikteki Art Nouveau tarzdaki binaları ile gerçek bir Avrupa şehri izlenimi bıraktı bende. Kaldığımız Radisson Blu Ridzene oteli yeşilliklerin ortasında, Eski Şehre olan yakınlığı nedeniyle mükemmel bir konumda idi. Dolu dolu gezdiğimiz iki gün boyunca otelden dışarı her adım attığımızda oteli çevreleyen parkları ve buralarda keyifle yürüyen, koşan, kanalda kürek çeken insanları görmek çok güzeldi.

Riga’nın güzelliklerini anlatmaya geçmeden önce bölgenin ve Letonya’nın tarihinden kısaca söz etmekte yarar var. Arkeologlar, Baltık bölgesinde Buzul Çağı’nın sonlarından (M.Ö. 10000) beri yaşam olduğunu belirtiyorlar. Eldeki buluntulardan bu Taş devri insanlarının avcılık ve balıkçılık yaptıkları biliniyor. Günümüzde Estonyalı, Letonyalı ve Litvanyalı olarak bilinen halkların atalarının bölgeye Asya’dan gelişleri ise M.Ö. 3000 yıllarında oluyor. Fin-Ugor olarak bilinen bu kabilelerin M.Ö. 2000 yıllarında bölgeye Avrupa’dan gelen Hint-Avrupa halkları ile karışmaları sonucunda günümüzde topluca Baltlar olarak bilinen ırklar ortaya çıkıyor. M.S. 1. yüzyıldan itibaren kabilelerin bölgesel olarak ayrışmaları belirginleşiyor. M.S. 9. yüzyılda bölge Vikinglerin yönetimine giriyor. 1200’lerin başına kadar olan sürede, St. Petersburg’a kadar olan sahil boyunca birbirlerinden bağımsız yerleşim yerleri kuruluyor. Ancak, bu dönemde yapıların taş yerine ahşap olmaları nedeniyle elde çok fazla arkeolojik kayıt bulunmuyor. Yine de, sahip olunan sınırlı bilgi, Baltların çok iyi gemi yapımcıları olduklarını, korsanlık yapmaları nedeniyle bölgenin korkulu rüyası olduklarını ortaya koyuyor. Ayrıca, İsveç, Almanya ve Rusya’nın iç kısımlarını kapsayan bir ticaret ağı geliştiriyorlar.

Rusya, Belarus ve Letonya’yı geçerek, Riga Körfezi’nde Baltık Denizi’ne dökülen Daugava Nehri

Baltların Hristiyanlığa geçmeleri oldukça geç oluyor. Avrupa çoktan Hristiyan dinini benimsemişken onlar pagan inançlarını sürdürüyorlar. Yürütülen misyonerlik çalışmalarının sonuç vermemesi üzerine, Papa Innocent III 1198 yılında bölgeye birinci Haçlı Seferi’ni düzenliyor. Bunun üzerine, Töton Şövalyeleri olarak da bilinen Alman savaşçı rahipleri Baltlara saldırıyorlar. Rahipler, tüm Baltık kıyıları boyunca koloniler kurmaya başlıyor. 1201 yılında Riga’da bir başpiskoposluk merkezi kurarak buradan tüm Baltık bölgesini fethetmeyi sürdürüyorlar. 1207 yılında, kabaca günümüzün Estonya ve Letonya devletlerinin topraklarını kapsayan Livonia’yı kuruyorlar ve burayı Kutsal Roma İmparatorluğu’na bağlıyorlar.

Livonia Töton Şövalyelerinin yönetiminde gelişmeye başlıyor. Tallinn ve Riga, özellikle Hansa Birliği olarak adlandırılan ve Alman liman şehirlerinin tüccar ve loncalarının kurduğu birliğe katıldıktan sonra, çok gelişiyor. Ancak, tamamen Almanların yönetiminde olan bu yeni sosyal düzende yerli halkın hiçbir söz hakkı bulunmuyor. Sadece ticaretten değil, tarımdan da tamamen dışlanıyorlar. Tek seçenekleri, serf olarak yaşamlarını sürdürmek oluyor.

“Üç Erkek Kardeş” olarak anılan bu üç binanın Riga’da Orta Çağ’dan kalma en eski konutlar oldukları belirtiliyor. 1490, 1646 ve 17. yüzyılın ikinci yarısında yapılmış olan evler bir rivayete göre aynı aileden üç erkeğe aitmiş. Günümüzde bu üç evde Letonya Mimari Müzesi bulunuyor.

Bölgenin günümüzdeki diğer ülkesi Litvanya’nın tarihi biraz daha farklı gelişiyor. Hristiyanlık diğer Baltık bölgelerinde yaygın hale geldikten sonra bile, Litvanyalılar pagan inanışlarını sürdürüyorlar. 1251 yılında Dük Mindaugas’ın kısa süreli bir Hristiyanlığı kabul dönemi olsa da, sonradan tekrar paganizme geri dönülüyor. 1385 yılında Dük Jogalia Polonyalı bir prenses ile evlenince hem Polonya ve Litvanya’nın taçlarına sahip oluyor hem de Hristiyanlık kesin olarak kabul edilmiş oluyor. 1410 yılında Jogalia ve kuzeni Töton Şövalyelerini büyük bir yenilgiye uğratınca Litvanya Avrupa’nın en büyük devletlerinden biri olarak tarihte yerini alıyor. Ancak, bu devlet daha sonra gittikçe Polonya’nın kontrolüne geçiyor.

!621-1710 yılları arasında Riga’yı ellerinde bulunduran İsveçlilerin yaptığı surlardan günümüze kalanlar

Baltık bölgesi, tarih boyunca Almanların, İsveçlilerin, Polonyalıların ve Rusların etkisi altında kalıyor. Çeşitli kereler bu devletler arasında el değiştiriyor. Ancak, yönetimler değişse de, Almanların sosyal ve kültürel etkisi devam ediyor. Kiliselerde Latinceye alternatif olarak Almanca kullanılmaya başlanıyor. Riga ve Tartu’daki üniversiteler sadece Almanca eğitim veriyor, İsveç kralları tarafından Alman tüccarlara özel haklar veriliyor. Ta ki, 18. Yüzyılın başında İsveç Krallığı Alman baronların topraklarını kamulaştırana kadar. Buna karşın Alman tüccarlar özel imtiyazlı konumlarını sürdürüyorlar.

Aziz Peter Kilisesi
Kilisenin bahsi tarihte ilk olarak 1209 yılında geçmiş. Ancak, 1200’lü yıllardan geriye sadece bazı duvarlar kalmış. Yangın ve bombalamalar nedeniyle pek çok kez yeniden yapılmış.
Belediye Sarayı Meydanı, Aziz Peter Kilisesi ve Swab Evi

Letonya’nın özel tarihine dönersek, 16. yüzyılın sonlarına doğru gelişen Katolik Polonyalılar ve Protestan İsveçliler arasındaki mücadele sonunda ülkenin kuzeyi ve Riga İsveçlilerin eline geçiyor (1621). Bu dönemde Letonya tarihindeki en yumuşak yabancı işgalini yaşıyor. Okullarda Letonya dilinde eğitime izin veriliyor. Ülkenin güneyindeki Courland bölgesi Polonya’ya bağlı bir Dukalık haline geliyor. Courland Dükü Jakob Kettler (1642-1681), çok güçlü bir donanma kurarak, Karayipler’deki Tobago’da ve Batı Afrika’da Gambia nehrinin üstünde, Letonya’nın tarihteki tek kolonilerini kuruyor.

Aziz Peter Kilisesi’nin arka tarafında bulunan bu heykel, bir yandan Grimm kardeşlerin ünlü Bremen Mızıkacıları öyküsünü çağrıştırırken, bir yandan da politik bir mesaj veriyor. Heykel, 1990 yılında Bremenli sanatçı Krista Baumgaertel tarafından yapılmış ve Riga’nın kardeş şehri olan Bremen tarafından hediye edilmiş. Mikhail Gorbachev’un perestroika’sından esinlenilen heykelde eşek, köpek, kedi ve horoz masalda olduğu gibi bir pencereden hırsızların yemek ve içki ile donatılmış ziyafet sofralarını izlemek yerine, Demir Perdeden dış dünyayı izliyorlar.

1710 yılında, Büyük Kuzey Savaşı sırasında İsveçliler, Tallinn ve Riga da dahil olmak üzere, Livonia’daki bütün topraklarını Çar Büyük Petro’ya (bizim tarih kitaplarımızdaki adıyla Deli Petro’ya) teslim etmek zorunda kalıyorlar. Bundan sonraki 200 yıl boyunca Riga olağanüstü gelişiyor ve o kadar büyüyor ki, 1857-1863 yılları arasında, daha önce İsveçliler tarafından yaptırılmış olan şehir surlarının büyük bölümü yıkılarak, günümüzde yeni şehir kısmı olan modern Avrupai kent inşa edilmeye başlanıyor.

Riga Borsa Binası, 1852-1855 yılları arasında, bir Rönesans dönemi Venedik Sarayı stilinde yapılmış. Mimarı, Alman asıllı St. Petersburg’lu mimar Harald Julius Bosse (1812-1894). Yapı, 2008-2011 yılları arasında büyük bir restorasyon geçirerek, Ulusal Sanat Müzesi haline getirilmiş.

19. yüzyılın sonlarına doğru, Ruslar Letonya’da asırlardır süren Alman kültürel etkisini yok etmek için ulusal dil olarak Almanca yerine Rusçayı kabul ettirmeye çalışınca, ülkede büyük bir karışıklık çıkıyor. Aydınların öncülüğünde, Çar yönetimine karşı büyük bir hareket başlıyor. Bu ortamda, Rusya’daki 1905 Devrimi kendine Riga ve tüm Letonya’da bir zemin buluyor. Birçok malikane yakılıyor. Birinci Dünya Savaşı sırasında Letonya Almanların ve Rusların savaş alanı haline geliyor. Bu dönemde pek çok Letonyalı Rus ordusunda savaşmaya zorlanıyorlar. Letonyalılar kahramanca savaşmalarına karşın yeniliyorlar ve Almanlar Riga’yı işgal ediyorlar (1916). Ancak, Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkması nedeniyle Almanya 1918 yılında Letonya’dan çekilmek zorunda kalıyor. Birkaç gün sonra, 18 Kasım 1918’de, Letonya bağımsızlığını ilan ediyor. Buna rağmen, 1920’de Sovyet Rusya ile imzalanan barış anlaşmasına kadar Bolşevikler Letonya’yı ve Riga’yı bırakmak istemiyorlar. İkinci Dünya Savaşı sırasında da Letonya hem Sovyetler Birliği hem Nazi Almanya’sı tarafından işgal ediliyor. Önce Ruslar (1940), bir sene sonra (1941) Almanlar ülkeyi istila ediyorlar. Bu dönemde çok sayıda Yahudi katlediliyor.

Riga’daki İtalyan Büyükelçiliği.
Art Nouveau ve Barok karışımı tarzdaki bina 1903 yılında yapılmış. Mimarları G. Scheel ve F. Scheffel. Riga’da 20. yüzyılın başında yapılmış olan Art Nouveau tarzı binalar genellikle şehrin daha yeni bölgesindeki Sessiz Merkez‘de. Ancak, bu bina gibi, şehrin eski kısmında da olanlar var. Binanın dış yüzeyinde Athena, Hermes gibi mitolojik karakterler kullanılmış. En tepede, sırtlarında dünyayı taşıyan üç tane Atlas heykeli var. Cam ve çinkodan yapılmış olan dünya küresi gece aydınlatılıyor.

Sovyetler 1945 yılında, Letonya’yı ve Riga’yı “kurtarma” amacıyla tekrar bu topraklara dönüyorlar. Bundan sonra, 1991 yılındaki ikinci bağımsızlık ilanına kadar, Letonyalılar çeşitli baskılara göğüs germek zorunda kalıyorlar. Sovyetler Birliği’nin parçası oldukları dönemde, Letonyalıların bir bölümü kendi topraklarından sürülüyorlar. Onların yerine, özellikle Stalin döneminde, Ruslar buralara yoğun olarak yerleştiriliyorlar. Öyle ki, 1990 yılına gelindiğinde, nüfusun yarısı ana dil olarak Rusça konuştuğu için Letonya dili yok olma tehlikesi ile karşılaşıyor. Ancak, çok sevdiğim bir ifade ile, gün oluyor devran dönüyor… Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından ve Letonya’nın bağımsızlığından sonra, ülkedeki Rusların bir kısmı Beyaz Rusya (Belarus) ve Rusya’ya göç ediyorlar. Bir kısmı ise, bu topraklarda doğup büyüdükleri için (nüfusun yaklaşık %26’sı) burada kalmaya devam ediyor. Şehrin bazı bölgelerinde, uzun bir dönem imtiyazlı yaşamış, belki Sovyet döneminde önemli pozisyonlarda çalışmış bu Rusları perişan bir vaziyette, dilenirken görmek mümkün. Bu kişiler şu anda vatandaş da sayılmıyorlar çünkü, bunun için zorunlu olan Letonya dili ve vatandaşlık sınavlarından geçememişler. Ya da yerel dili bilmedikleri için bu sınavlara girmemişler bile. Bu durumda, bu Rus kökenliler seçimlerde oy kullanamıyorlar ve Avrupa’da serbest çalışma ve dolaşım hakkına da sahip değiller. Günümüzde, Letonya’nın yaklaşık 2 milyon olan nüfusunun %61’i Letonyalılardan meydana geliyor. Kalan nüfus, Rusların dışında, Ukraynalı, Litvanyalı ve Beyaz Rusyalılardan oluşuyor.

Letonya Parlamento Binası.
Şehrin çeşitli yerlerinde Parlamento binasının yakınında bulunan bu anıt gibi anıtlar görmeniz mümkün. Bunlar, 1991 yılındaki özgürlük mücadelesi sırasında barikatlarda Sovyet sniper’ları tarafından öldürülen Letonyalıları anmak için yapılmışlar.

Eylül ayında gittiğimiz Riga’da kaldığımız süre boyunca hava güneşli ve güzeldi ama, oldukça serindi. Gölge yerlerde insanın içi ürperiyordu. Birkaç hafta sonra havalar iyice soğuyacakmış gibi geldi bana. Giyim kuşam olarak tedbirli gitmeme rağmen hafif bir soğuk algınlığı geçirdim. Yanımda götürdüğüm ilaçlarla ve bir iki gece erken yatarak atlattım.

Özgürlük Anıtı

Riga’nın başlıca simgelerinden biri olan Özgürlük Anıtı otelimize yürüme mesafesinde idi. Yüksekliği 42 metre olan anıtın yapımına 1931 yılında başlanmış. Daha önce aynı yerde Rus Çarı Büyük Petro’nun bir heykeli bulunmaktaymış. 1918 yılındaki birinci bağımsızlık ilanını anmak üzere yapımına karar verilen anıt tamamen halkın bağışları ile finanse edilmiş. Tasarımı heykeltıraş Karlis Zale tarafından yapılan anıt 1935 yılında bitmiş. Anıtın granitten kaidesi üzerindeki kabartmalar Letonya kültür ve tarihini simgeliyor. Kaidenin üzerinde 19 metre yüksekliğinde bir sütun bulunuyor. Bunun tepesindeki bakırdan kadın heykeli yukarıya kalkmış elleri üzerinde üç adet yıldız taşıyor. Yıldızların her biri Letonya’nın kültürel olarak farklı bölgelerini simgelemek üzere yapılmış. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Letonya Sovyetler Birliği’nin işgaline uğrayınca anıt yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya kalmış. Letonyalıların milliyetçi duygularını bir tehdit olarak gören Ruslar, anıta halkın çiçek koymasını yasaklamışlar. Ancak, anıtı yıkmayı da göze alamamışlar. Yıkımı engellemek için en çok mücadele veren kişilerden birisi, Riga’da doğmuş bir Rus olan heykeltıraş Vera Mukhina imiş. Bunun üzerine Ruslar, anıta farklı bir anlam yüklemeye çalışmışlar. Halk arasında Milda olarak anılan bakır kadın heykelinin elindeki üç yıldızın Sovyet topraklarına dahil olan üç Baltık ülkesini temsil etmesine karar vermişler. Anıt bu şekilde yıkılmaktan kurtulmuş. 1987 yılında Sovyetler Birliği’ne karşı ayaklanmanın da başlangıç yeri olan bu anıt, Letonyalılar için bağımsızlıklarının en önemli simgelerinden birisi sayılıyor.

İsveç Kapısı
Aziz Jacob Kışlası

Riga’nın İsveç egemenliği altındaki dönemden (1621-1710) geriye az sayıda yapı kalmış. Bunların arasında, turistlerin uğrak yerlerinden, İsveç Kapısı, Aziz Jacob Kışlası ve Barut Kulesi bulunuyor. İsveç Kapısı (Zviedru Varti) 1698 yılında yapılmış. O zamanlar şehre bunun gibi sekiz tane giriş varmış. Günümüze bir tek bu kapı kalmış. Aslında bu kapı, Torna sokaktaki 11 numaralı evin zemin katından açılmış bir geçit. Efsaneye göre, evin sahibi olan zengin tüccar bu kapıyı sahibi olduğu depoya daha kolay erişim sağlamak için gayri kanuni olarak açmış. Gerçekte ise, günümüze çok az bir bölümü kalmış olan kent surlarının dışındaki Aziz Jacob Kışlası’nda konuşlanmış askerlerin kullanımı için açıldığı düşünülüyor. Sarı renkli bir blok olan kışla, 17. yüzyılda İsveçli askerler için yapılmış. Surların bu bölümü, aynı zamanda kent surlarının en eski kısmı. 13 ile 16. yüzyıllar arasında yapılmış ve Sovyet döneminde restorasyon geçirmiş.

Gürültü Sokağı (Troksnu iela)

Riga’nın Eski Şehir kısmına İsveç Kapısı’ndan giriliyor. İçerde, sağınıza ve solunuza doğru, surlar boyunca uzanan sokağın adı “Gürültü Sokağı” (Troksnu iela). Bunun nedeni, bir zamanlar burada oturan insanların görevinin şehre dışardan gelebilecek bir tehlikeyi gürültü yaparak şehir halkına haber vermek olması. Sokağın bir diğer özelliği, tabanındaki irili ufaklı taşlar. Bu taşlar, şehre gelmek isteyenlerin o zamanlar beraberlerinde getirmek zorunda olduğu taşlarmış. Şehre girebilmek için böyle bir şart varmış ve herkes cebine birkaç taş atıp gelirmiş. Kent yollarını yapmak için geliştirilmiş orijinal bir yöntem.

Riga Kalesi
İlk olarak 1330 yılında inşa edilmiş.1497 ve 1515 yıllarında yeniden yapılmış. İsveçlilerin Riga’yı ele geçirmesinden sonra, 1641 yılında ilaveler yapılmış. Halen bir bölümü Letonya Cumhurbaşkanlığı Sarayı olarak kullanılıyor. Bir bölümünde ise, Letonya Tarih Müzesi bulunuyor.

Riga’nın Eski Şehir bölgesinin tamamı, yukarda belirtiğim gibi, UNESCO Dünya Mirası listesi kapsamında. Bu bölge, 13. yüzyıldan itibaren inşa edilmeye başlanmış. Şehrin Esplanade olarak adlandırılan yeni bölümü 18. yüzyıldan itibaren, ağırlıklı olarak 20. yüzyıl başlarında gelişmeye başlamış.

Barut Kulesi

Kendisi olmasa da, temel kısmı Eski Şehir bölgesindeki en eski yapılardan biri, ünlü Barut Kulesi (Pulvertornis). Bu silindir şeklindeki kule, geçmişte şehrin savunması için yapılmış olan 18 kuleden geriye kalan tek kule. 14. yüzyıldan kalma temel kısmı, o dönemde de şehrin savunma duvarlarının bir parçası iken, 1621 yılında İsveç ordusu tarafından yıkılmış. İsveçliler daha sonra, 1650 yılında şehrin savunma duvarlarını güçlendirirken, bu kuleyi yapmışlar. Duvar kalınlığı 2,5 metre olan yapı, barut depolamak amacıyla yapılmış. Kulenin duvarına saplı duran, Ruslarla yapılan savaşlardan kalma, dokuz adet top mermisi yapının duvarlarının ne kadar sağlam olduğunun bir göstergesi. Günümüzde burada, Letonya Savaş Müzesi bulunuyor.

Dome Katedrali
“Üç Erkek Kardeş” binalarının arkasından görünen Dome Katedrali’nin çan ve saat kulesi

Dome Katedrali (Doma Baznica), 1211 yılında Aziz Mary adı ile, zamanın Alman piskoposu Albert von Buxhoevden tarafından yaptırılmış. Daha sonra, Reformasyon döneminde, Dome Katedrali adını almış. Baltık bölgesindeki en büyük ibadet yeri olduğu belirtilen yapı yıllar içinde pek çok değişikliğe uğramış. Bu nedenle içeride, Romanesk, Neo-Gotik, Baroque ve Art Nouveau gibi mimari tarzları bir arada görmek mümkün. Talinn’deki kiliselerde gördüğümüz gibi burada da, duvarlarda Alman asil ailelerinin armaları bulunuyor.

Katedralin içi Reformasyon döneminde tahrip edildiği için oldukça sade
Katedralin vitrayları 19. yüzyılda yapılmışlar

Eski Riga’nın en etkileyici binalarından birisi Kara Kafalılar Evi (Melngalvju Nams). Burası ve yanındaki Schwab Evi aslında 1941 yılındaki bombardımanlarla tamamen yerle bir olmuş. Sovyet döneminde enkaz kaldırılmış ve öylece bırakılmış. 1999 yılında gerçekleştirilen bir proje ile iki yapı da aslına uygun olarak tamamen yeniden yapılmışlar. Kara Kafalılar Evi aslında 1334 yılında yapılmış bir lonca evi. Söz konusu loncanın üyeleri, evlenmemiş yabancı gemi sahipleri ve tüccarlar imiş. Evlenen üyeler, buradan ayrılıp Büyük Lonca’ya üye olurlarmış. Son derece keyiflerine ve sefaya düşkün oldukları söylenen Kara Kafalılar, İkinci Dünya Savaşı’nın başına kadar birliklerini sürdürmüşler. Bu tarihte, Hitler’in Baltık Almanlarını anavatana çağırması üzerine dağılmışlar. Lonca adını, genelde siyah derili bir Magribi olarak canlandırılan, koruyucu azizleri Aziz Maurice’ten almış.

Katedralin manastır kısmındaki revaklı avlu
Artık kullanılmayan bir “rüzgar horozu”

Yukarda da belirttiğim gibi, Kara Kafalılar Evi asıl olarak 1334 yılında inşa edilmiş. Binanın giriş katında bir zamanlar dükkanlar varmış. Loncanın salonu birinci katta bulunuyormuş. Zaman içinde binada değişiklikler yapılmış. Örneğin, Hollanda tipi basamaklı çatı 1500’lerin sonunda, astronomik saat 1622’de, Hansa Birliği’nin simgeleri olan dört figür 1896 yılında eklenmiş. Kara kafalılar Evi’nin yanına ek bina olarak yapılan Schwab Evi 1891 yılında yapılmış.

Kara Kafalılar Evi

Kara Kafalılar Evi tarafına gelmişken, Eski Şehir bölgesinden çıkıp Merkez Pazarı‘na (Central Market) gitmek iyi bir fikir. Burası daha çok taze meyve ve sebzenin satıldığı çok büyük bir pazar. Gittiğimiz ülkelerde mümkünse yiyecek satan pazar yerlerine ve dükkanlara göz atmayı severim. İnsan böylece hem genel olarak yerli halkın ne yiyip içtiği hem de ülkedeki temel gıda fiyatları hakkında fikir sahibi olabiliyor. Ancak, Riga’nın Merkez Pazarı’nı bunların ötesinde ilginç kılan, içinde yer aldığı binalar. Bunlar, beş tane büyük Zeppelin hangarı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından Letonya’nın Kurzeme (Courland) bölgesinde terk edilmişler. 1920’li yıllarda Riga’ya taşınmışlar. Başlarda lüks bir alış veriş merkezi olarak kullanılmaları düşünülmüş ama, İkinci Dünya Savaşı çıkınca bundan vazgeçilmiş. Merkez Pazarı’nın çevresi de yerel el işleri ve ucuz oyuncak ve benzeri satan tezgahlarla dolu. Satıcıların büyük çoğunluğu, daha önce söz ettiğim, Rus kökenli insanlar. Letonya vatandaşı sayılmayan bu insanların bazıları da evsiz olarak sokak köşelerine ve kaldırımlara konuşlanmışlar.

Zeppelin hangarlarından yapılmış Riga Merkez Pazarı

Eski Şehir bölgesinde, Kedi Evi (Kaku Nams) yemek yemek için önerilebilecek bir yer. Restoranın bulunduğu bina 1909 yılında yapılmış. Mimarı Friedrich Scheffel olan binanın, Orta Çağ ile Art Nouveau karışımı bir mimari stili var. Kedi Evi adını, tepesinde bulunan iki adet bakırdan yapılmış kedi heykelinden alıyor. Kedilerin ikisi de, dikleşmiş sırtları ve kalkık kuyrukları ile, son derece kızgın görünüyorlar. Binanın bir de bu kediler ile ilgili bir öyküsü var. Söylendiğine göre, Birinci Dünya Savaşı öncesi dönemde, binanın sahibi olan Letonyalı tüccarın Büyük Lonca’ya üye olmasına izin verilmemiş. O zamanlar bu, sadece Alman tüccarların sahip oldukları bir hakmış. Buna çok kızan Letonyalı tüccar, Büyük Lonca’nın binasının karşısında olan kendi binasının tepesine bu kedi heykellerini, arka tarafları Lonca’ya dönük şekilde, koydurmuş. Uzun bir hukuksal savaştan sonra, tüccar Büyük Lonca’ya girebilmiş ve o zaman kedilerin yönünü değiştirtmiş. Kediler hala kızgın görünüyorlar ama, en azından yüzleri artık Büyük Lonca’ya bakıyor.

Meistaru Sokak 10 numarada bulunan Kedi Evi de Eski Şehir tarafında bulunan Art Nouveau binalardan birisi. 1909 yılında mimar F. Scheffel tarafından yapılmış.
Binanın tepesindeki kızgın kedilerden biri…
Binanın giriş katındaki restoranın geyik boynuzlarından yapılmış ilginç avizesi

Riga’da beni en çok çarpan ve akılımdan çıkmayan bölge Sessiz Merkez (Klusais Centre) olarak adlandırılan bölge oldu. Burası, eski şehrin dışında, Riga’nın sonradan gelişmiş bir bölgesi. İlginç olması, olağanüstü güzellikte ve beklenmedik sayıda Art Nouveau tarzı binalarla dolu olması. Doğrusu, gidip görene kadar ben Riga’nın böylesi bir zenginliğe sahip olduğunu bilmiyordum. Sırf bu binaları görmek için bile Riga’ya gidilebilir. Çoğu 20. yüzyılın başında yapılmışlar. Önemli bir kısmı UNESCO koruması altındalar.

Riga’nın Eski Şehir bölgesinde, Jauniela Sok. 25/29 numarada bulunan bu bina, Riga’daki Art Nouveau binalar arasında üç Art Nouveau akımının etkilerinin bir arada görüldüğü ender eserlerden biri olarak tanımlanıyor. Bunlar, Dekoratif Art Nouveau, Ulusal Romantizm ve İskoç mimar Charles Rennie Mackintosh’dan esinlenilen Mackintosh akımı. 1903 yılında mimar V. Bokslaff tarafından tasarlanan binada Gotik ve Rönesans tarzı mimarinin izlerini de görmek mümkün.

19. yüzyılın sonuna kadar Riga’da mimarinin eklektik bir yapısı olduğu belirtiliyor. Binaların yapımında gelmiş geçmiş tüm mimari akımların bir karışımı kullanılıyor. 20. yüzyıla girerken, Art Nouveau stili, bir tür başkaldırı şeklinde, baskın olmaya başlıyor. Erken örnekleri şehrin eski tarafında görülmeye başlanan bu stilde, önceki mimari tarzın aksine, yuvarlak hatlar, çiçek motifleri, insan yüzleri, egzotik hayvanlar, sfenks, antik tanrı ve kadın figürleri kullanılıyor. Bu özellikler şüphesiz, dünyanın başka şehirlerinde de göreceğiniz Art Nouveau tarzı binalarda da var. Ancak, ben hiç birini bu kadar etkileyici bulmadım. Güzelliklerinin yanında, bunun bir nedeni de, Sessiz bölgede bu kadar çok sayıda ve çok iyi korunmuş halde olmaları olabilir.

Alberta Sokağının en etkileyici yapılarından
(10 numara) biri olan bu bina 1904 yılında
M. Eisenstien tarafından yapılmış

20. yüzyılın başında Riga’da 850 tane Art Nouveau stili bina yapılıyor. Bunların en güzel örnekleri, Sessiz Merkez’deki Elizabetes ve Alberta sokaklarında bulunuyor. Gezerken insan gerçekten ne tarafa bakacağını, hangi detayları inceleyeceğini bilemiyor. Bir baktığınız binaya daha sonra tekrar bakınca bambaşka detaylar görüyorsunuz. Genelde Riga Politeknik Okulu’nun mezunu olan mimarların en ünlüleri M. Eisenstein, J. Alksnis, K. Pekschen, E. Laube, ve W. Bockslaff. Bu mimarların büyük ustası sayılan ve Riga’ya çok güzel binalar kazandıran Mikhail Eisenstein, 1867 yılında St. Petersburg’da, kökleri Alman olan, Yahudi bir ailenin oğlu olarak doğmuş. St. Petersburg’da inşaat mühendisliği okumuş. Şehrin zengin ailelerinden birinin kızıyla evlendikten kısa bir süre sonra genç çift Riga’ya taşınmış. Burada, 1898 yılında, daha sonra dünya ve Sovyet sinemasının büyük yönetmeni, Potemkin Zırhlısı ve Korkunç Ivan gibi sinema klasiklerinin yaratıcısı olarak tanıyacağımız oğlu, Sergey Eisenstein doğmuş.

Alberta Sokak 13 numara
(1904, M. Eisenstien)
Elizabetes Sokak 10A numara
(1903, M. Eisenstein)
Elizabetes Sokak 10B numara
(1903, M. Eisenstien)

Mikhail Eisenstein 20 yıl kaldığı Riga’da 20 tane Art Nouveau bina tasarlamış. Başlarda yaptığı bir iki denemeden sonra Paris’e gitmesi, onun sonradan tasarladığı binalarında çok etkili olmuş. Ancak, dönemin mimari akımından haberdar olmak açısından Paris gezisi önemli olsa da, onun tarzının özgün olduğu rahatlıkla söylenebilir. Hepsi birbirinden güzel ve etkileyici. Bu büyük mimar ve mühendis 1920 yılında Almanya’da ölmüş.

Alberta Sokak 2A numara
(1906, M. Eisenstien)
Elizabetes Sokak 33 numara
(1901, M. Eisenstien)
Alberta Sokak 8 numara
(1903, M. Eisenstien)

Riga Art Nouveau Müzesi, Alberta Sokağı 12 numarada. Bina, 1903 yılında ünlü Letonyalı mimar Konstantins Pekschen ve arkadaşı Elzens Laube tarafından, Pekschen’in kişisel evi olarak, tasarlanmış. Dışı, Letonya’ya özgü bitki ve hayvan kabartmaları ile süslü binanın içinde de aynı motifler sürdürülmüş. Ayrıca, balkonlar, kuleler ve armalar büyük bir uyum içinde. Apartmanın içinde, yukarı doğru yükselen merdiven boşluğu, sadece Riga’da değil, tüm Avrupa’da bir sanat şaheseri olarak kabul ediliyor. Estetik açıdan etkileyici. Apartmanda kalorifer ve sıcak su sistemi daha o zaman yapılmış.

Riga Art Nouveau Müzesi
Kaynak: http://jugendstils.riga.lv

Müze, 2009 yılında, mimar Pekschen’in oturduğu dairede açılmış. İçerisi, mimarın ve ailesinin kullandığı orijinal eşyalar olmamakla beraber, 20. yüzyıl başında bu Art Nouveau binalarda sürdürülen yaşama göre döşenmiş. Mobilyalar, porselen takımlar, tablo ve aksesuarlar, saatler, hepsi bu dönemi yansıtıyorlar. Ayrıca, içerdeki görevliler de döneme uygun kıyafetler giyinmişler. Kimi şık hanımlar, kimi evin hizmetlileri olarak size açıklamalarda bulunuyorlar. Bir de, Riga’nın Art Nouveau tarihiyle ilgili film gösterimi var.

Riga Art Nouveau Müzesi
Kaynak: http://jugendstils.riga.lv

Bu geziye çıkmadan önce, gideceğimiz şehirlerde bizim kalacağımız tarihlere denk gelen opera veya bale gösterileri olup olmadığını araştırmıştım. Bu, bir tek Riga’da mümkün oldu. Orada kaldığımız akşamların birinde bir bale gösterisi vardı. Biletlerimizi önceden internetten aldık.

Letonya Ulusal Opera Binası

Letonya Ulusal Balesi, Letonya Ulusal Opera binasının çatısı altında temsillerini veriyor. 1860-1863 yılları arasında yapılan bina aynı zamanda, Eski Riga’nın dışında yapılmış ilk taş bina olma özelliğini taşıyor. Binanın tasarımı Alman mimar Ludwig Bohnstedt tarafından yapılmış. Otelimize yürüme mesafesinde, güzel bir parkın ucunda bulunan bina uzaktan insanın dikkatini çekiyor. Yapı, 1882 yılında çıkan yangından sonra, 1887 yılında mimar Reinhold Schmelling tarafından yeni baştan inşa edilmiş. 1990-1995 yılları arasında bina yeniden elden geçirilerek, orijinal mimarisi bozulmadan, çağımızın ihtiyaçlarına uygun bir hale getirilmiş.

Programda üç ayrı bale gösterisi vardı. Bunların içinde nispeten daha çok beğendiğim Ravel’in Bolero’su oldu. Diğer iki gösteriyi (Mussorgsky’nin Bir Sergiden Tablolar ve Ravel’in Daphnis ve Cloe isimli eserleri), bale açısından çok etkileyici bulmadım. Buna sebep, o tarihten birkaç yıl önce, Moskova’da Bolshoi Balesi’ni izlemiş olmam olabilir. Beklentimi yüksek tutmuş olabilirim. Buna karşın, güzel bir akşam oldu. Özenle giyinmiş seyircilerin şampanyalarını yudumladığı fuayeyi, gösterinin yer aldığı büyük salonu görmek güzeldi. Çıkışta, opera binası ile aynı parkta bulunan, camlı restoranda yemek yedik.

Ertesi gün, Tallinn’den uçakla geldiğimiz Riga’dan otobüsle, Litvanya’ya gitmek üzere, ayrıldık. Riga’da görülmeye değer daha pek çok yer, müze var. Havaların daha sıcak olduğu bir zamanda, parklarda, açık havada kafe ve restoranlarda oturmak da çok keyifli olur, eminim. Şayet henüz gitmediyseniz, Riga’yı görülecek yerler listenize eklemenizi öneririm. Benden söylemesi…

Not: Fotoğraflar izinsiz ve kaynak göstermeden kullanılamazlar.

Geçip Giden Bir Picasso Sergisinin Ardından…

Eminim, başlığı gören çoğu kişinin ilk aklına gelen 24 Kasım 2005-26 Mart 2006 tarihleri arasında İstanbul’daki Sabancı Müzesi’nde açılan Picasso İstanbulda sergisi olacaktır. Hatırlarsanız, o zaman adeta yer yerinden oynamış, sergiyi gezmek için Doğu illerimizden bile otobüslerle vatandaşlarımız İstanbul’a akın etmişti. Serginin önemi büyüktü. Türkiye’de ilk olarak sanat tarihinin büyük sanatçılarından birisinin, üstelik geniş kapsamlı, bir sergisi düzenlenmişti. Uzun kuyruklar bize vız gelmiş, sergiyi yarı inanamamazlık yarı çocuksu bir sevinçle gezmiştik. Öte yandan, kanımca serginin bu kadar ilgi görmesinde bir diğer etmen daha vardı. Serginin İstanbul’da olması…

İstanbul, neredeyse 100 yıldır ülkenin başkenti değil. Buna karşın, pek çok alanda merkez olma niteliğini hala sürdürüyor. Sanat ve kültür de bunların arasında. Dünya çapında festivaller, sergiler ve konserlerle bu iddiasını fazlasıyla hak ediyor. Öte yandan, sanat ve kültür alanında ülke genelinde de artık geçmiş yıllarla karşılaştırılamayacak ölçüde kaliteli projeler gerçekleştiriliyor. Ne var ki, İstanbul dışında olmaları sebebiyle gerekenden çok daha az ilgi görüyorlar. Medyada daha az yer bulabiliyorlar.

Pablo Picasso (1881-1973)
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM

Genel olarak, bitmesine az süre kalan ya da geçmiş sergiler hakkında yazmıyorum. İlgi duyabilecek insanlara gezmeleri için haber vermek açısından geç olduğunu düşünüyorum. Ancak şimdi, Yılbaşı için gittiğimiz İzmir’de tesadüfen, kapanmasına birkaç gün kala, gezdiğimiz bir sergi için bu kuralımı bozuyorum. Çünkü, 18 Eylül 2019-05 Ocak 2020 tarihleri arasında, İzmir’deki Arkas Sanat Merkezi’nde yer alan Picasso: Gösteri Sanatı sergisinin, geride kalmış olsa da, insanların haberdar olması gereken bir proje olduğunu düşünüyorum. Bu muhteşem serginin yeteri kadar ilgi görmemiş olması açıkçası beni çok üzdü. Bu da en az Sabancı Müzesi’ndeki sergi kadar, başka şehirlerden akın akın gidilecek bir sergi idi. Ama işte, yukarda belirttiğim gibi, sergi yerinin İstanbul yerine İzmir’de olması kanımca bunun başlıca nedeni. Araştırınca, sergi hakkında basında yer almış birkaç kısa yazı buldum. Ancak, bunların önemli bir kısmı yerel gazeteler. Büyük gazetelerde ise, bazı köşe yazarları yazılarında birkaç satır ile geçiştirmişler. Öyle anlaşılıyor ki, basılı ve görsel basınımız sergiyi Türkiye genelinde tanıtımını yapmaya değer görmemiş. Madem ki İstanbul’da değil, o zaman o kadar da önemli olmasa gerekir düşüncesi ile…

Arkas Sanat Merkezi-İzmir

Sergi hakkında en kapsamlı yazı, 21 Eylül 2019 tarihli Hürriyet Cumartesi ekinde Aynur Tarhan tarafından yazılmış. Yazar, “Yaşasın İzmir, Yaşasın Picasso!” başlıklı yazısında şu satırlarla biz İstanbullu sanatseverlerin benmerkezciliğini ne güzel ifade etmiş. “Sevgili İstanbullular, sergilerinize, bienalinize geliyoruz, seviyoruz. Ama artık sizi sadece Çeşme’ye, Alaçatı’ya değil, şehrimizin sanatına, sanatçısına da bekliyoruz”. Genelleme yapmam doğru olmaz. Eminim, hem bu sergiden hem de İzmir’in diğer etkinliklerinden haberdar olan, giden İstanbullular vardır. Ben sadece kendi adıma bu zarif sitemden dolayı utandım. Sergiden daha önce haberim olmadığı için üzüldüm. Ama neyse ki, kapanmasına birkaç gün kala, tamamen şans eseri, gezebildim.

Akrobat (1930)
(Tuval üzerine yağlıboya)
Paris Picasso Ulusal Müzesi
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM

Picasso: Gösteri Sanatı sergisi, Paris-Picasso Ulusal Müzesi’nin 2017-2019 yılları arasında gerçekleştirdiği “Picasso-Mediterranee” isimli projenin bir parçası olarak düzenlenmiş. Çok yönlü ve çok disiplinli kültürel bir program çerçevesinde, temel olarak Picasso ve Akdeniz arasındaki zengin bağa dikkat çekilmesi amaçlanmış. İki yıl boyunca düzenlenen sergiler, sempozyumlar ve toplantılar ile yeni araştırma alanları oluşturulmaya çalışılmış. Bu arada, Akdeniz’in çeşitli kentleri arasında bir yakınlaşma da hedeflenmiş. Dokuz ülkeden yetmişin üzerinde kurumun desteği ile, çeşitli Akdeniz şehirlerinde kırk beşin üzerinde sergi düzenlenmiş. Projede Türkiye’yi temsil eden tek kurum Arkas Sanat Merkezi (ASM) olmuş ve böylece, projenin kapanış sergisi olan bu muhteşem sergiye de ev sahipliği yapmış. Serginin özellikle, ücretsiz olduğunun da altını çizmek isterim. Arkas Sanat Merkezi’nin, 13 Şubat-28 Temmuz 2019 tarihleri arasında İstanbul’da düzenlediği “Arkas Koleksiyonu’nda Post-Empresyonizm” sergisi de ücretsizdi. MSGÜ Tophane-i Amire Kültür Sanat Merkezi’nde açılan sergide yer alan inanılmaz tabloların yanında (doğrusu bu sergiye kadar, ülkemizde bu tür değerli tabloları içeren bir koleksiyon olduğunu hayal bile etmemiştim), halka bu hizmetin ücretsiz sunulmasını da çok takdir etmiştim. Sonradan öğrendim ki, kuruluşundan beri düzenlenen sergilerin ve diğer uluslararası projeler çerçevesindeki etkinliklerin ücretsiz olması ASM’nin misyonunun bir parçası.

Arkas Sanat Merkezi-İzmir

ASM, İzmir’deki tarihi Fransa Konsolosluğu binasının deniz tarafında bulunuyor. Bu görkemli bina, 1906 yılında mimar Emmanuel Pontremoli tarafından inşa edilmiş. Binanın bir özelliği, İzmir’in 1922 yangınından kurtulan nadir binalardan birisi olması. Ancak bina yıllar içinde epeyce yıpranmış. Arkas Holding’in 2010 yılında üstlendiği restorasyondan sonra hak ettiği ihtişamlı haline dönmüş. Bunun karşılığında Fransız Hükümeti tarafından 20 yıllığına Arkas Holding’e tahsis edilmiş. Kasım 2011 tarihinden beri Arkas Sanat Merkezi olarak kullanılıyor.

Pablo Picasso tutkunu olduğu boğa güreşlerinde
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM

Sergi, adının da ima ettiği üzere, Picasso’nun gösteri sanatı için veya ondan etkilenerek yarattığı eserleri kapsıyordu. Eserlerin tamamına yakını Paris’teki Picasso Müzesi’ne (Musee National Picasso-Paris) aitti. Özel koleksiyonlardan ödünç alınmış az sayıda eser de vardı. Paris’teki Picasso Müzesi’ni 1990 yılının Mart ayında gezmiştim. O günden beri aklımdan çıkmadı. O kadar etkilenmiştim ki, her nedense, Barcelona’daki o koskocaman Picasso Müzesi bile bana aynı heyecanı ve tadı vermemişti. Paris’te kaldığım on günün bir gününü bu müzede geçirmiş, sadece eserleri değil, Picasso’nun Fransız Komünist Partisi üye kartı gibi kişisel eşyalarını da dikkatle incelemiştim. Ancak, o kadar vakit geçirmeme karşın, eserlere bu sergide sunulan perspektiften baktığımı hatırlamıyorum. İşte burada küratörlerin hakkını vermek gerektiğini düşünüyorum. Kimi zaman farklı müze ve koleksiyonlardan eserler toplayarak, kimi zaman da belli bir müzeden seçtikleri eserleri bir araya getirerek dikkatimizi özel bir temaya çekebiliyorlar. Öyle ki, biz o müzede saatlerimizi geçirmiş olsak da, o perspektifi yakalayamayabiliyoruz. Bu nedenle, söz konusu serginin küratörü Jean Luc Macso’yu çok başarılı buldum.  Picasso: Gösteri Sanatı sergisi, Picasso’nun yaşamı boyunca gösteri sanatına duyduğu ilginin etrafında kurgulanmış bir sergi idi. Küratör tarafından seçilen tablolar, maketler, eskizler, incelemeler, fotoğraflar, filmler, kostümler, heykeller, videolar ve belgeler bu tema etrafında seçilmişlerdi. Picasso, tüm sanat hayatı boyunca tiyatro, boğa güreşi, bale, dans ve bizzat kendisini konu alan mizansenlerle gösteri dünyasına olan ilgisini her zaman canlı tutmuş.

Boğa Başı (1942)
(Sanatçının bir hurda yığınında bulduğu bisiklet selesi ve gidon)
Paris Picasso Ulusal Müzesi
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM
Torero Locasında (1951)
(Kağıt üzerine lavi)
Paris Picasso Ulusal Müzesi
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM
Matador (1970)
(Tuval üzerine yağlıboya)
Paris Picasso Ulusal Müzesi
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM

Picasso’nun gösteri dünyasına olan ilgisi, sekiz yaşından itibaren gitmeye başladığı boğa güreşleri (corrida) ile başlamış ve giderek bir tutku haline gelmiş. Öyle ki, yıllar sonra Güney Fransa’ya yerleştiği zaman, ünlü matador Luis Miguel Dominguin’i izlemek için özel olarak Arles kentine gidermiş. Bu onun için adeta bir ritüel haline gelmiş. Picasso için boğa güreşleri hem hayat koşusunun hem de dünya ile olan kavganın sembolü olmuş. Çok etkilendiği boğa güreşlerini ışık-gölge, iyi-kötü, eril-dişil gibi karşıtlıkların modeli olarak sanatına yansıtmış. Boğa ve at temasını aynı zamanda insan ilişkilerinin, mağdur ile celladın, şiddet ve zulmün kendi aralarındaki ilişkisinin sembolü olarak görmüş. Boğa güreşi bir yandan da onun için, çarmıha gerilme ile de ilişkilendirdiği, bir kurban ritüeli olmuş. Boğa ve Minotaur (kafası boğa bedeni insan olan varlık) gibi figürler, 1937 yılında yaptığı La Guernica’da olduğu gibi, defalarca eserlerinin merkezinde yer almış.

Fotoğraf: David Douglas Duncan (1916-2018)
Villa La Californie, Cannes; Arles Boğa güreşi ertesi sabahı, Picasso matadorluk yaparak
Jacqueline Roque’u eğlendirirken (1957)
Boğa Güreşi: Matador’un Ölümü (1933)
(Ahşap üzerine yağlıboya)
Paris Picasso Ulusal Müzesi
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM

Gösteri sanatlarından sirk dünyası da Picasso için hep ilgi çekici olmuş. Bu ilgi, sanatçının 1904 yılında Paris’e yerleşmesi ile başlamış. O dönem Picasso’nun atölyesi, daha sonra çok ünlenecek Modigliani, Kees Van Dongen, Max Jacob gibi sanatçıların da atölyelerinin bulunduğu, Montmartre’daki ünlü Bateau Lavoir binasında imiş. Yakınlardaki Medrano Sirki, Picasso’nun vakit geçirmekten hoşlandığı favori mekanlardan birisi olmuş. Soytarı figürleri 1905 yılından itibaren sanatçının resim, çizim ve gravürlerinde görülmeye başlanmış. Picasso, sirk temalı çalışmalarında, gösterinin kendisinden ziyade, soytarıların günlük yaşamlarını ve kulisteki hallerini yansıtmayı tercih etmiş.

Sirk Performans Sanatçısı Dinlenirken (1905)
(Bakır üzerine hakkak kalemi)
Paris Picasso Ulusal Müzesi
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM
Sirk (1945)
(Litografi kağıdı üzerine mürekkep)
Paris Picasso Ulusal Müzesi
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM

Picasso’nun, bir sanatçı olarak, sahne dünyasına gerçek adım atması Sergei Diaghilev’in kurduğu ünlü Ballets Russes için kostüm ve sahne tasarımları yapmaya başlaması ile olmuş. Sanatçı bundan sonra, sahnenin büyülü dünyası için, kübizm akımının etkisinde pek çok sahne dekoru, kostüm ve sahne perdesi tasarlamış. Picasso Ballets Russes için ilk olarak, tek perdelik realist bale olarak tanımlanan, Parade balesi için çalışmış. Diaghilev bu bale ile Ballets Russes’e modern bir soluk getirmek istemiş. Bu amaçla efsanevi kişileri bir araya getirmiş. Kurgu, film yönetmeni, şair ve roman yazarı Jean Cocteau tarafından yapılmış. Leonid Massine  hem koreografiyi yapmış hem de balede Çinli hokkabaz rolünde oynamış. Müzik Erik Satie tarafından bestelenmiş. Dekor, kostüm ve sahne önü perdesi Pablo Picasso tarafından tasarlanmış. Eser ilk olarak, 18 Mayıs 1917 tarihinde Paris’teki Theatre de Chatelet’de sahnelenmiş.

Picasso’nun Parade balesi için tasarladığı kostümler ve arka duvarda sahne önü perdesi. Kostümler, Paris Ulusal Balesi’ne ait. Picasso’nun tasarımlarına göre Ateliers Garnier tarafından dikilmişler.
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM
Solda, ünlü koreograf Leonid Massine’nin oynadığı
Çinli Hokkabaz’ın kıyafeti
Parade balesindeki Yönetici karakterleri. Bu karakterlerin balede yer alması fikrinin tamamen Picasso’ya
ait olduğu belirtiliyor.

Sergide benim en hoşuma giden bölüm, Picasso’nun Tricorne balesi için yaptığı çalışmalar oldu. Yine bir Ballets Russes prodüksiyonu olan bu tek perdelik bale, klasik müzik severlerin aşina olduğu ve sevdiği bir müziği olmasına karşın, klasik bir bale olmaktan ziyade, İspanyol dans tekniklerini içeren bir gösteri imiş. Pedro de Alarcon’nun El Sombrero de Tres Picos (Üç Köşeli Şapka) romanından uyarlanmış konusu Picasso’ya çok cazip gelmiş olmalı. Boğa güreşi temasının hakim olmasının yanında, konunun Picasso’nun memleketi olan Endülüs’te geçiyor olması sanırım sanatçının işini daha büyük bir şevkle yapmasına neden olmuş. Ayrıca işin içinde bir aşk hikayesi olması ve otorite ile alay etme fırsatı da cabası. Picasso’nun tasarladığı rengarenk kostümler göz kamaştırıyordu.

Picasso’nun Tricorne balesi için tasarladığı kostümler
Tricorne Balesi için Kadın Kostümü Çalışması:
Aragonlu Kadın (1919)
(Kağıt üzerine guaş, suluboya, mürekkep, Arap zamkı
ve grafit kalemi)
Paris Picasso Ulusal Müzesi
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM

Tricorne balesi için Diaghilev 1916 yılında besteci Manuel de Falla’ya beste siparişinde bulunmuş. Bestecinin Üç Köşeli Şapka süitini günümüzde de zevkle dinliyoruz. Koreografiyi Leonid Massine’in, dekor, kostüm ve sahne önü perdesini Picasso’nun tasarladığı eser ilk olarak 22 Temmuz 1919 tarihinde Londra’daki Alhambra Theatre’da sahnelenmiş.

Tricorne Balesi için Sahne Dekoru Çalışması (1919)
(Kağıt üzerine guaş, suluboya, mürekkep ve grafit kalemi)
Paris Picasso Ulusal Müzesi
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM
Tricorne Balesi için Kostüm Çalışması: Torero (1919)
(Kağıt üzerine guaş, suluboya, mürekkep ve grafit kalemi)
Paris Picasso Ulusal Müzesi
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM
Torero

Tricorne Balesi için Erkek Kostümü Çalışması:
Aragonlu Erkek (üzerinde el yazması renk notları ile) (1919)
((Kağıt üzerine guaş, suluboya, mürekkep ve grafit kalemi)
Paris Picasso Ulusal Müzesi
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM

Ballets Russes tarafından ilk olarak 15 Mayıs 1920 tarihinde Paris Operası’nda sahnelenen Pulcinella balesi Picasso’nun bu topluluk ile yaptığı bir başka işbirliği olmuş. Müziği Igor Stravinsky’e ait olan balede ayrıca, Giovanni Pergolesi ve döneminin başka İtalyan bestecilerinin eserlerinden uyarlamalar da kullanılmış. 1700’lü yıllara tarihlenen bir Napoli kökenli tiyatro oyunundan esinlenilen balede baş karakter Pulcinella, Picasso’nun özgün tasarımlı kostümleri ile sahnede hayat bulmuş. İtalyan Commedia dell’Arte gösterilerinin başlıca karakteri olan, sırtında kamburu ve kanca burnu ile karakterize edilen Pucinella’yı temel alan bir bale yaratma fikri, Picasso, Stravinski ve Massine’in yaptıkları bir Napoli gezisi sırasında, koreograf Massine’in aklına gelmiş. Bu fikir Picasso’ya da çok cazip gelmiş olmalı zira, Pulcinella figürü sıklıkla Arlecchino (soytarı) figürü ile özdeşleştirilmiş. Arlecchino ise, Picasso’nun hep ilgisini çeken bir figür olmuş.

Bale ve Seyirciler (1916)
(Defter sayfasına guaj ve grafit kalemi)
Paris Picasso Ulusal Müzesi
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM
Pulcinella Balesi için Dekor Çalışması (1920)
(Kağıt üzerine guaj ve mürekkep)
Paris Picasso Ulusal Müzesi
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM
Pulcinella Balesi için Kostüm Çalışması: Pulcinella (1920)
(Kağıt üzerine guaj ve grafit kalemi)
Paris Picasso Ulusal Müzesi
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM
Pulcinella Balesi için Kostüm Çalışması: Doktor (1920)
(Kağıt üzerine guaj ve grafit kalemi)
Paris Picasso Ulusal Müzesi
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM
Pulcinella Balesi için Kostüm Çalışması: Mage (1920)
(Kağıt üzerine guaj ve grafit kalemi)
Paris Picasso Ulusal Müzesi
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM

Picasso, Arlecchino karakterine 1901 yılından itibaren ilgi duymuş ve yaşamının sonuna kadar, aralıklarla da olsa, resmetmeye devam etmiş. Zaman zaman unutsa da, sonra tekrar bu karakteri canlandırmış. Bir Commedia dell’Arte karakteri olan Arlecchino onun için, belirsizlik, karmaşa, yalnızlık ve melankoli imgesi olarak bir tür kendi yansımasının betimi olmuş. Arlecchino (ve Pulcinella gibi onunla özdeşleştirilen Pedrolino), Picasso’nun sanat yaşamında Mavi Dönem’den, sirkleri sıklıkla ziyaret ettiği 1929 yılı sonuna kadar olan süre sırasında önemli bir rol oynamış. 1924-1929 yılları arasında sanatçı pek çok kez oğlu Paul’ü Arlecchino ve Pedrolino olarak resmettiği eserler üretmiş. Bu karakterler 1961 yılında heykel olarak, 1969’dan itibaren de bir grup resim ve çizim olarak sanatçının yaratılarına geri dönmüşler.

Arlecchino (1917-1918)
(Bakır üzerine baskı ve sistre)
Paris Picasso Ulusal Müzesi
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM
Pierrot ve Arlecchino (1920)
(Kağıt üzerine guaj ve grafit kalemi)
Paris Picasso Ulusal Müzesi
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM
Dans eden Arlecchino (1950 civarı)
(Dekupe, linol baskı)
Paris Picasso Ulusal Müzesi
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM

Picasso’nun Diaghilev ile işbirliği, Cuadro Flamenco ve Mercure gösterileri ile devam etmiş. 17 Mayıs 1921 tarihinde Paris’te sahnelenen Cuadro Flamenco için Manuel de Falla geleneksel Endülüs müzik parçalarını aranje etmiş. 15 Haziran 1924 tarihinde sahnelenen ve üç tabloluk “plastik poz” gösterisi olarak tanımlanan Mercure’ün müziğini Erik Satie bestelemiş. Ancak, Mercure gösterisi maalesef bir skandalla sonuçlanmış. Kendileri ile alay edildiğini düşünen Parisliler gösteriyi ıslıklarla protesto etmişler.

Cuadro Flamenco Balesi için Dekor Çalışması (1919-1920)
(Kağıt üzerine pastel boya ve grafit kalemi)
Paris Picasso Ulusal Müzesi
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM
Mercure Balesi için Üç Sahne Perdesi Çalışması (1924)
(Kağıt üzerine pastel boya ve grafit kalemi)
Paris Picasso Ulusal Müzesi
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM

Yaşamı boyunca Picasso’yu etkilemiş birçok sanatçı ve aydın olmuş. Bunlardan bazıları gösteri sanatı ile ilişkili kişilermiş. Oyun yazarı, besteci, koreograf, dansçı, fotoğraf sanatçısı pek çok kişi onun özel hayatında ve sanatında iz bırakmışlar. Serginin Picasso’nun Galaksisi olarak adlandırılan bölümünde,  sanatçının bu kişiler ile ilgili yaptığı çalışmalar sergilenmişti. Bu bölümde, fotoğraf sanatçısı sevgilisi Dora Maar’ı resmettiği Mavi Şapkalı Kadın Portresi serginin en ilgi çeken eserlerinden biriydi.

Picasso-Cocteau İkili Portresi (1962)
(Litografi)
Kontaxopoulos-Prokopchuk, Bruxelles
Mavi Şapkalı Kadın Portresi (1944)
(Tuval üzerine yağlıboya)
Paris Picasso Ulusal Müzesi
Picasso: Gösteri Sanatı Sergisi-ASM

Her ne kadar sergi kapanalı neredeyse üç ay olsa da, bu yazı ile iki şey amaçlıyorum. Birincisi, hep birlikte İzmir’deki Arkas Sanat Merkezi’ni daha yakından izlememiz. Faaliyetlerinin Türkiye çapında bir ilgiyi hak ettiğini düşünüyorum. İkincisi ise, henüz Paris’teki muhteşem Picasso Müzesi’ni gezmemiş olanlara bir tadımlık sunmak. Doğrusu bu sergiden sonra benim içimde Paris’teki müzeyi de tekrar görmek için büyük bir istek doğdu. Farklı bir perspektifle yeniden gezmek için.

Milano (4): La Scala’da Bir Gece…

Milano ile ilgili önceki yazılarımdan birinde, Ekim 2019’da neden Milano’ya gitmeyi seçtiğimizi daha sonra yazacağımı belirtmiştim. Doğal olarak, her gezinin bir çıkış noktası oluyor. Sanırım, bu herkes için böyle. Duyulan bir merak, özel bir ilgi ya da önceden gidip de, insanın unutamadığı bir özellik nedeniyle yeniden görme isteği. Önceki gidiş ya da gidişlerinizde görmeye fırsat bulamadığınız ama hala aklınızdan çıkmayan yerler. Hepsi olabilir.

Yolculuktan aylar önce, İtalya’da bu kez nereye gideceğimiz konusunda araştırma yaparken, operaya gidebileceğimiz bir şehre gitmenin çok güzel olacağını düşündüm. Ekim ayı İtalya’da opera için iyi bir mevsim değil. Özellikle, yazın opera sahnelenen Roma, Verona gibi kentlerde Ekim ayı bir ara verme dönemi oluyor. Bu gibi şehirlerde sezon epeyce geç başlıyor. Ama La Scala’nın öyle olmayabileceğini düşünerek, bir şansımı deneyeyim dedim ve programa baktım. Ne büyük sürpriz! Bizim İtalya gezimiz için planladığımız günlere denk gelen bir tarihte sahnelenecek bir opera vardı. Hem de bir Gala! Handel’in Giulio Cesare in Egitto (Jül Sezar Mısır’da) adlı eseri. Üstelik, başrolde ünlü mezzo-soprano Cecilia Bartoli ile… İnanması zor bir şans diye düşündüm. Handel’in bu eserini bilmiyordum ama konçerto ve süitlerini çok severim. O nedenle, eser konusunda tereddüt etmedim. Bartoli’yi de, kimilerinin yorucu ve sıkıcı bulmasına karşın, çok severim. Kendisini bir kere İstanbul Festivali sırasında Aya İrini’de izlemiştim. Albümleri de bana daima keyif vermiştir.

Böylece, 2019 sonbaharında nereye gideceğimiz belli oldu. Milano’ya gidecektik. Uçak ve otel rezervasyonundan önce, La Scala’ya biletlerimizi aldık. En son 21 yıl önce, 1998 yılında, gittiğim bu operanın birkaç mabedinden birine gidecek olmamız beni çok heyecanlandırdı.

Operayı sevmem çocukluk yıllarıma dayanır. Birkaç yıl önce yayınladığım La Diva Turca isimli yazımda (söz konusu yazıya erişim için bağlantıya tıklayabilirsiniz) opera sevgimin henüz çocukken Roma’da babamın götürdüğü operalar ile başladığını yazmıştım. Öyle ki, kışın Teatro dell’Opera di Roma ya da yazın Terme di Caracalla’daki açık hava temsillerine gitmediğimiz zamanlar, evdeki opera plaklarını libretto’larından takip ederek dinlerdim.

O zamanlar, kışın operaya gitmek öyle sıradan bir olay değildi ve beni temsiller kadar, ortam da çok etkilerdi. Uzun olmasa bile, daima çok şık gece giysileri içinde kadınlar ve smokin ya da koyu renk takım elbiseleri içinde erkekler. En az onlar kadar kibar görevliler. Kristal avizelerin altın rengi süslemelere yansıyan ışıltısı. Kibar selamlaşmalar, terbiyeli kahkahalar. Yazları gittiğimiz Terme di Caracalla’da durum farklıydı. M.S. 3. yüzyıldan kalma bu Roma hamamında sergilenen temsillerde, yazlık sinemalar gibi olmasa da, doğal olarak daha rahat bir ortam olurdu.

Teatro alla Scala

1998 yılında, bir arkadaşımla La Scala’da Giacomo Puccini’nin Manon Lescaut operasını izlemiştim. Milano’ya iş için gitmiştik. O zamanlar henüz önceden internetten bilet almak gibi bir olanak olmadığı için, ancak Milano’ya gidince bilet olup olmadığını soruşturabildik. Tabii ki, tüm biletler aylar önce satılmıştı. Ama, kaldığımız Hotel dei Cavalieri bu gibi durumlar için belli ki önlemini almıştı. Bilgi almaya çalıştığımız resepsiyondaki görevli,

– Bayanlar, biliyorsunuz, La Scala’nın biletleri aylar önce satıldı. Ancak, arzu ederseniz, biz size bilet sağlayabiliriz , demişti.

Böylece, normal fiyatın iki katını vererek, o akşam Manon Lescaut’ya gitmeyi başarmıştık. La Scala’nın kapısından girer girmez çocukluğuma geri dönmüştüm. Jilet gibi ütülü üniforması içindeki kibar bir görevli bizi karşılamış ve,

– Güzel bayanlar, La Scala’ya şeref verdiniz,

diyerek, türlü iltifatlarla yerimize kadar götürmüştü. Hemen hemen her kadına benzer iltifatlar yapıldığını tahmin etsek de, doğrusu söyledikleri kulağımıza, tarzı gönlümüze çok hoş gelmişti…

Yerimiz gerçekten mükemmeldi. Hiç unutmuyorum, ilk kattaki, sahnenin tam karşısında yer alan en iyi localardan birinde, öndeki iki sandalyeye oturduk. Aşağıda parterre ve yukarda localar şık insanlarla doluydu. Bir grup Japon erkek, smokinlerinin içinde hallerinden pek memnun görünüyorlardı. Turistik ya da iş gezisi, her ne sebeple Milano’ya gelmişlerse, smokinlerini getirmeyi unutmamışlardı. Kısacası bana göre ortam, opera sanatına yaraşır bir haldeydi. Tıpkı çocukluk anılarımda olduğu gibi…

Sonraki yıllarda, Avrupa’ya gidişlerimde eğer denk gelen bir opera temsili varsa hep gitmeye gayret ettim. Zaman içinde, giyim kuşam ve opera izleme adabı açısından kalitesi düşen seyirci beni üzmeye başladı. 2013’te, Viyana Staatsoper’deki ortam beni eski güzel günlere götürse de, hemen arkasından gittiğim Prag ve Berlin’de hayal kırıklığına uğramıştım. Ama İtalya farklıydı. Bir süredir İtalya’da operaya gitmiyor olsam da, buna yürekten inanıyordum. Kapıcısından, duvarcısına kadar herkesin opera sevdiğini bildiğim İtalya’da, operanın anavatanında durum farklı olmalıydı.

İşte bu düşünce ve duygularla, 18 Ekim 2019 akşamı için aylar öncesinden biletlerimizi aldık. Yaz ortasında La Scala’dan bir e-mail geldi. Üzülerek, Cecilia Bartoli’nin sahne alamayacağını bildiriyorlardı. Kleopatra rolünü Bartoli yerine, Avusturalya asıllı Amerikalı soprano Danielle de Niese oynayacakmış. Düş kırıklığına uğramadım desem yalan olur. Danielle de Niese’i tanımıyordum. Ama, programda daha önce dikkatimi çekmemiş olan, Sezar rolündeki Bejun Mehta’yı biraz araştırınca, La Scala’da güzel bir akşam geçireceğimize dair inancım geri geldi. Babası ünlü şef Zubin Mehta’nın kuzeni olan Bejun Mehta günümüzde dünyanın en iyi birkaç kontrtenorlarından birisi sayılıyormuş. Aldığı birçok ödül ve Grammy, Laurence Olivier gibi ödüllere adaylıkları var. Benim kafamı kurcalayan konu, sadece onun bir kontrtenor olarak Sezar rolünü oynayacak olması oldu. Bilindiği üzere, tıpkı geçmişte kastrato’ların yapabildiği gibi, kontrtenorlar da kadın sesi çıkarabiliyorlar. Handel de, zamanında kastratolar için birçok eser bestelemiş. Ancak bunlar, o dönem kadın sesinin Papa tarafından yasaklanmış olması nedeniyle, genelde kadın rolleri için sahneye çıkıyorlarmış. (Kastratolar ve tarihte en ünlülerinden biri sayılan Farinelli hakkındaki Sanat Aşkına başlıklı yazıma erişmek için linke tıklayabilirsiniz). Bu nedenle, Sezar gibi güçlü bir tarihi kişiliğin bir kontrtenor tarafından canlandırılması bana çelişkili geldi. Ancak, belirttiğim gibi, üzerinde fazla durmadım.

La Scala’nın her önünden geçişimizde gideceğimiz
operanın afişini görüyorduk

Milano’da kaldığımız otel, yürüyerek La Scala’ya en fazla beş dakikalık bir mesafede idi. Çok merkezi bir konumda olması nedeniyle de, günde en az bir iki kere önünden geçiyorduk. Temsil akşamının gelmesini sabırsızlıkla bekledim. Bu arada, aralarla birlikte, 3 saat 43 dakika süreceği belirtilen temsil öncesinde bir şeyler yemek gerekecekti. Onun için de, La Scala’nın fuayesinde bulunan, Il Marchesino’da önceden yer ayırttık. 1998 yılında, arkadaşımla önceden değil, sonradan yemek yemeği tercih etmiştik ve temsilin sonunda yakınlardaki bir bara girmiştik. İçerisi oldukça karanlık ve çalan müzik, birkaç dakika önce bize keyif veren müzik ile alakası olmayan, yüksek perdeden bir günümüz müziği idi. Bizi kapıda karşılayan görevli, kıyafetlerimize bakarak,

– Sanırım siz La Scala’dan geliyorsunuz, demişti.

Öyle olduğunu söyleyince,

– O zaman, yan taraftaki restoran daha çok hoşunuza gidecektir,

diyerek, bizi başka bir işletmeye yönlendirmişti. Gerçekten de gittiğimiz restoranın klasik tarzdaki dekorasyonu ve çalınan klasik müzik ile, operada geçirdiğimiz büyülü saatlerin etkisi yemek boyunca devam etmişti…

Il Marchesino, kırmızı kadife ile kaplı koltuk ve sandalyelerine karşın modern tarzda döşenmiş bir restoran. Doğrusu, La Scala’nın çatısı altında daha farklı bir tarz bekliyordum. Tüm masalar, bizim gibi temsile gelenlerle doluydu. Sanırım, benim moralim yavaş yavaş bu yemek sırasında bozulmaya başladı. Bizim yaşımızda veya yaşları biraz daha fazla olan çiftler, eski günlerde olduğu gibi, son derece özenli giyinmişlerdi. Hanımlar gece elbiseleri, erkekler smokin ya da koyu renk takım elbiseleri ile mutlaka kravatlı veya papyonlu. Öte yandan, gözüme çarpan o diğer korkunç kıyafetler de neydi? Sokakta köpeğini gezdirmekten geliyormuş gibi giyinmiş kadınlar, kanvas, hatta jean pantolon giymiş erkekler. Bu doğru olamazdı. Bu insanlar bizimle temsile girecek olamazlardı. Sahnede bir kere görme fırsatı bulabildiğim ve zarafetine hayran olduğum, 25 sene prima donna olarak burada sahneye çıkmış olan Leyla Gencer’in La Scala’sı bu hale gelmiş olamazdı. 1998 yılında, değil bu kadar döküntü kıyafetlerle, kravatsız olarak gelenler kapıdan çevriliyordu.

Il Marchesino
Kaynak: www.gualtieromarchesi.it

Karışık duygular içinde yemeğimizi yedik. Servis hızlı, yemekler lezzetli idi. İtalya’da her bölgenin, şehrin kendine has bir yemeği vardır. Milano’nunki nedir derseniz, hiç şüphesiz, başta Risotto alla Milanese (Milano usulü risotto) gelir. Avrupa’ya Araplar tarafından getirildiği düşünülen pirinç, İtalya’da ilk olarak Sicilya’ya 13. yüzyılda gelmiş. Buradan Napoli’ye, oradan da, Milano’lu Sforza ailesinin Napoli Krallığı ile olan bağı nedeniyle, Lombardiya bölgesine gelmiş. Günümüzde, ülkenin en geniş pirinç tarlaları burada bulunuyor. Tüm İtalya’da pirinçten yapılan risotto çeşitleri ile Milano usulü olanı ayıran en önemli özellik ise, burada safranın en önemli malzeme olması. Böylelikle, Milano usulü risotto’nun hoş, sarı bir rengi oluyor. Il Marchesino’da yediğimizin ilave özelliği ise, üstündeki eritilmiş altındı. Altının yemeklerde kullanıldığını biliyordum ama, daha önce hiç yememiştim. Doğrusu, çok lezzetli idi. Bir kadeh güzel şarap eşliğinde, güzel bir yemek oldu.

Altınlı Risotto alla Milanese
Kaynak: www.gualtieromarchesi.it

Derken, temsil vakti geldi… Hesabı ödeyip, kalktık.

Kapıda düzeni sağlamaya çalışan bir iki görevli dışında etrafta personel görünmüyor. Nerede o yıllar önce iltifatlarla bizi karşılayıp locamıza götüren kibar görevliler? Bir itiş kakış. Sırtında koca sırt çantası ile gelenler. La Scala’ya yakıştıramadığım kılık kıyafette insanlar. Evet, artık iyice ikna oldum. Operanın bu son kalelerinden biri de seyircisindeki sakilliğe ve kılıksızlığa yenik düşmüş. Belli ki para kazanma kaygısı ile, artık kapıdan kimseyi kıyafetinden ötürü geri çevirmiyorlar. Kimi seyirciler de, bir opera akşamı için giyimlerine en ufak özeni göstermeyi düşünmüyorlar. Dünya nasıl bu kadar sakil, zevksiz ve banal bir hal aldı? Biliyorum, imkanı kısıtlı olmayanlar gitmesin mi denilebilir. Ama, en azından temiz ve düzgün ütülü giyinmek mümkün diye düşünüyorum. Benim düşünceme göre, La Scala’ya gitmek artık bazı insanlar için, Milano’ya gitmişken şöyle bir Duomo’yu gezmek gibi bir şey haline gelmiş. Milano’ya gidince, yapılacaklar listesindeki maddelerden biri olmuş. La Scala yönetimi de artık bundan rahatsız olmamaya karar vermiş. Yeter ki gelir olsun. Onlar da kendi açılarından haklı olabilir. Azalan eski opera severler nedeniyle ayakta kalmaya çalışıyorlar belki de.

La Scala’nın içi

Kalabalığın içinde zar zor yerimizi bulduk. İkinci kattaki 12 numaralı locanın en öndeki iki sandalyesine oturduk. Bir süre sonra, nasılsa, bir görevli Uzakdoğulu bir çifti de bizim locaya getirdi. Bu sayede, görevlinin anahtarla açtığı 12 numaralı locanın vestiyerine pelerinimi asabildim. Artık, temsil başlayana kadar biraz etrafı inceleyebilirdim.

Şeref Locası

Söylememe gerek yok, La Scala’nın içi çok güzeldir. Tam adı Teatro alla Scala olan opera binasının yapımına, Avusturya İmparatoriçesi Maria Theresa’nın himayelerinde, 1776 yılında başlanmış. O zamana kadar opera binası olarak Teatro Ducale kullanılıyormuş. Ducale o yıl yanınca, yeni bir opera binasının yapımı için hemen harekete geçilmiş.  İnşaat, eski binadaki loca sahiplerinden toplanan paralarla finanse edilmiş. Mimarı Giuseppe Piermarini olan La Scala’nın adı, burada daha önce bulunan ve opera binası için yıkılan, 1381 yılında yapılmış, Santa Maria della Scala kilisesinden geliyor.  Zamanında bu kilise, Dük Bernabo Visconti’nin eşi için yapılmış. 1778 yılında tamamlanan opera binasında ilk temsil, Antonio Salieri’nin L’Europa riconosciuta isimli eseri olmuş. Bundan sonra La Scala, İtalyan operasının ünlü bestecileri Rossini (1792-1868), Gaetano Donizetti (1797-1848), Verdi (1813-1901) ve Bellini’nin (1801-1835) eserlerinin sergilendiği başlıca mekanlardan biri olmuş. Ünlü şef Arturo Toscanini’nin (1867-1957) yönetime gelmesinden sonra, o zamana kadar İtalyan opera severlerin az tanıdığı, Richard Wagner’in de eserleri sahnelenmeye başlanmış. Renata Tebaldi, Maria Callas, Leyla Gencer gibi operanın Diva’ları, Margot Fonteyn ve Rudolf Nureyev gibi balenin unutulmazları burada sahneye çıkmışlar.

La Scala, Milano’nun 1943 yılındaki bombalanması sırasında yerle bir olmuş ve üç yıl sonra yeniden inşa edilmiş. En son 2002 yılında tekrar restorasyona girmiş ve 2004 yılında perdelerini yeniden açmış. Ancak, belki yakınlarda yeniden bir elden geçmesi gerekebilir. Örneğin, bizim locanın duvarında kocaman bir göçük vardı. Bunu kimin nasıl yaptığını bilemiyorum ama, düşmüş olduğuna kanat getirdiğim izleyici kalitesinden dolayı pek şaşırdığımı da söyleyemeyeceğim.

Nihayet, temsil saati geldi ve perde açıldı… Bundan sonrası, benim için önce bir şok, sonra hayretle karışık derin bir hayal kırıklığı ve yürek daralması ile geçti diyebilirim. Karşılaşacağımız durum ile ilgili daha önce en ufak bir ipucu fark etmemiştik. Belki, operayı sahneye koyan Robert Carsen’ı ve dekor ve kostümleri tasarlayan Gideon Davey’i bilenler, hatta sevenler, koşa koşa gelmiş olabilirler. Araştırdığım kadarı ile son yıllarda dünyanın belli başlı operaları ile çalışmış olan bu ikiliyi şahsen ben, kara listeme almış bulunuyorum. Bundan böyle, bu ikilinin yer aldığı hiçbir projeyi görme arzum yok. Bana göre bir maskaralık olan bu denemeler, aynı zamanda opera sanatına bir hakaret. Değişen zamandı, zevklerdi, gençleri operaya çekme çabasıydı… Kim ne derse desin, ben askeri kamuflaj kıyafetleri içinde bir Sezar ve Romalı askerler izlemenin zevkini anlayabilmiş değilim. Sanatta çağa uygun, yeni şeyler elbette denenir. Denenmelidir de. Ama, bu Handel ya da diğer klasik bestecilerin eserleri katledilerek yapılmamalı. Çok isteniyorsa, çağdaş besteciler yeni besteler yapabilirler. Hatta benim önerim, atonal denen o zevksiz formda yapmaları en iyisi olur…

Giulio Cesare in Egitto isimli eserden bir sahne
Kaynak: http://www.teatroallascala.org

Evet, perde açıldı ve salonda bir dalgalanma oldu. İlk anda kamuflaj kıyafetlerinin yarattığı şoku, giderek dozu artan başka şoklar izledi. Sahneye çıkarılan bir askeri cip ve daha sonraki perdelerde, muhtemelen sponsorluk alınarak, çıkarılan bir Mercedes araba. (Aklıma, çocukluğumda Terme di Caracalla’da izlediğim Aida operasında sahneye dört nala çıkan dört atlı zafer arabası, filler ve develer geldi.) Tayyör giymiş Kleopatra,  üzerinde kocaman FENDI yazan torbalarla Romalıların Mısırlılara hediyeler sunması (büyük olasılıkla bir sponsorluk daha), petrol boru hatları ve en sonunda i-phone ile hep beraber çekilen selfie… Hepsi, korkunç bir kabus gibi üstümüze çöktü. Bu saçmalığı bir şekilde protesto etmek, kabullenmediğimizi belli etmek  gerektiğini düşündüm. İlk aklıma gelen, alkışlamamak oldu. Sanırım, pek çok kişi benim yaşadığım çelişkiyi yaşadı. Önemli aryaların sonrasında ve perde aralarında alkışlar başlarda çok cılız oldu. Sonra, bunun da sanatçılara bir haksızlık olacağını düşündüm. Çünkü, onların icraatlarında herhangi bir falso yoktu. Bu duygular içinde geceyi tamamladık.

Fotoğraf: Marco Brescia & Rudy Amisano
Kaynak: http://www.teatroallascala.org

Daha önce Türkiye’de de, modern bir anlayışla sahne tasarımı ve kostümleri yapılmış klasik opera ve baleler görmüştüm. Doğal olarak, hiç hoşlanmamış, hatta kızmıştım. Bir ihtimal, kaynak sıkıntısına bağlamıştım. O tür nedenler de etkili olabilir ama, sanki bizde de yurtdışındaki gibi bir “çağdaşlaşma” çabası bu. Bir tür, “onlar yapıyor, biz de yapalım” hali.

Belli ki, artık opera sanatı için bir çağ kapanıyor. Seyircisi, kurumları ve hatta icracıları için durum bu. Geçmişin hiçbir Diva’sının bu tür saçmalıklara tahammül edeceğini düşünmüyorum. Ne Leyla Gencer’in ne Maria Callas’ın böyle bir rejiyi kabul edeceğini zannetmiyorum. Cecilia Bartoli’nin de bu tür bir projede yer almak isteyeceğinden emin değilim. Eğer vaz geçme nedeni buyduysa, hiç şaşırmam.

Gala akşamından sonra temsilin afişi değiştirildi…

Aslında, fazla söze gerek yok. Her şey La Scala’nın, 2008 yılında Leyla Gencer’in ölümü üzerine yayınladığı mesajda çok güzel bir şekilde ifade edilmiş…

“Leyla Gencer ile birlikte, yalnızca onun tiyatrosu ve ikinci evi olan La Scala değil, operanın kendisi de geri gelmez ihtişamlı yıllara veda ediyor.”

Kaynak: http://www.teatroallascala.org

Milano (3): Gözümüze, Gönlümüze ve Damağımıza Değenler…

Ekim ayında İtalya’ya gidiyorsanız, dikkatli olmasınız. Özellikle yolculuk, İtalya’nın güneyine ise. Türkiye’nin güney sahillerinde Ekim ayında rahatlıkla denize girildiği için insan, İtalya’da da durumun aynı olduğunu düşünebilir. Oysa, işin doğrusu hiç de öyle değil. 2016 yılında bunu bizzat yaşadık. Coğrafi olarak çizmenin topuk kısmına denk gelen Puglia’da, Ekim ortasında bırakın denize girmeyi, sere serpe gezmek için bile hava oldukça serindi. Sahildeki tüm yerleşim yerleri boşalmış, plajlar kapanmıştı. Bunu haritaya bakınca da anlamak mümkün. Her iki ülkeyi gösteren bir haritaya bakarsanız, güney İtalya’nın bizim Akdeniz sahillerimizden epeyce kuzeyde olduğunu görebilirsiniz. O geziden sonra, her yıl Ekim ayında yaptığımız İtalya gezilerinde hep tedbirli olduk. Hele kuzeye doğru çıktıkça, o mevsimde havanın epeyce serin olabileceğini biliyorduk artık.

Milano’ya indiğimiz gün hava oldukça kapalı ve yağışlıydı. Sonraki iki gün daha şanslıydık. Güneş açtı. Arada hava kapasa da, en azından yağış yoktu. Son günümüzde, Leonardo da Vinci’nin el yazmalarını görmek için, Pinacoteca Ambrosiana’ya gittiğimizde, yine kapalı, yağışlı ve epeyce kasvetli bir hava vardı. Daha önce belirttiğim gibi, Milano meraklısı için sayısız gizli hazine barındıran bir şehir. Biz de, günlük programımızı hava durumuna uydurarak, dolu dolu bir dört gün geçirdik.

Milano’daki ilk günümüzde hava
oldukça kapalı ve yağışlı idi.
Arnaldo Pomodoro’nun heykeli (1980).
Piazza Filippo Meda

Milano, sadece bir finans, endüstri ve moda şehri değil demiştim. Burası aynı zamanda, zengin bir sanatsal ve kültürel geçmişi olan bir şehir. İlk bakışta öyle görünmese de, tarihi çok eskilere giden, coğrafi konumu nedeniyle birçok milletin gelip geçtiği ve izler bıraktığı bir yerleşim yeri. Milano hem Napolyon’un 1805 yılında Duomo’da taç giydiği şehir hem de, güçlü sendikalara ve sosyalist harekete rağmen,  Mussolini faşizminin 1919’da doğduğu ve onun 26 Nisan 1945 yılında Piazzale Loreto’da asılmasıyla son bulduğu yer.

Milano’nun da içinde bulunduğu bölgede (Lombardiya), M.Ö. 3000-2000 yılları arasında Liguryalılar yaşamış. Daha sonra buralara Hint-Avrupa halkları yerleşmiş. Göller bölgesinde yapılan arkeolojik kazılardan, M.Ö. 9. ve 6. yüzyıllar arasında buralarda Keltlerin, 5. yüzyılda ise Etrüsklerin yaşadıkları anlaşılmış. Şehir, 4. yüzyılın başlarında Galyalı kabileler tarafından kurulmuş.

M.Ö. 222 yılında Milano, Po vadisi ve bölgenin o zamanki diğer şehirleri ile birlikte, Romalıların eline geçmiş. Çok geçmeden, önemli bir ticaret merkezi haline gelmiş ve zamanla imparatorluğun içinde politik ve yönetimsel bir bağımsızlık kazanmış. M.S. 286 yılında, Roma İmparatorluğu Batı ve Doğu olmak üzere ikiye ayrılınca, Batı Roma İmparatorluğunun başşehri olmuş. İmparator Maximianus burada oturmaya başlamış. Böylelikle şehir, batıda Roma’dan sonra en önemli şehir haline gelmiş. İmparator Konstantin 313 yılında, Hristiyanlığı devletin resmi dini olarak kabul ettiğini Milano Fermanı ile ilan edince, şehir aynı zamanda önemli bir dini merkez haline de gelmiş.

Günümüzde, Milano’da Romalıların izleri o kadar az ki, insan buranın  bir zamanlar imparatorluğun  önemli bir şehri olduğuna inanamıyor. Örneğin, bir zamanlar kuzey- güney yönünde 470 metre uzunluğunda ve 80 metre eninde olduğu belirtilen hipodromdan geriye kalanlar yok denecek kadar az. Bu kalıntıları görmek için Via Circo’yu (Circo Sokağı) arayıp bulduk. Kalıntılar, İstanbul’daki Hipodromdan geriye kalanlardan bile azdı.  Yapının önemli bölümü, çevresindeki modern binaların içinde kalmış. Küçük bir kısmı görülen duvar, binanın temelinin ufak bir bölümü. Romalıların Mediolanum (Milano) Circo’su (Hipodromu), 3. yüzyılın sonlarında, İmparator Maximianus’un isteği üzerine yapılmış. Aynı dönemde, şehir duvarları büyütülmüş ve İstanbul’da olduğu gibi, içinden hipodroma doğrudan geçiş olan, bir İmparatorluk Sarayı yapılmış. Orta Çağ boyunca yavaş yavaş yok olmaya başlayan yapı, daha sonra tamamen ortadan kalkmış. Bulunduğu sokağın adının çağlar boyunca Via Circo olarak kalması, 1930’larda bir ipucu olarak değerlendirilmiş ve yapılan kazı ile günümüzde görülen kalıntılar ortaya çıkarılmış.

Via Circo’da apartmanların arasında, Romalıların Milano
Hipodromundan günümüze kalanlar

İki gün sonra, Pinacoteca Ambrosiana’dan dönerken, yolumuz yine Via Circo’ya düştü. Yağışlı ve kapalı havada, sokak boyunca bu kez daha uzun yürüdük. Belli noktalarda kavis yaparak dönen sokağın şekli, büyük olasılıkla, zaman içinde eski hipodromun yapısına göre şekillenmişti. Sokağın bir yerinde, hem dinlenmek hem de bir şeyler yemek için, kafe tarzı bir yere girdik. Günlerden Cumartesi, hava iç karartıcı idi. İçerisi, son derece sade, basit ama belli bir tarzı olan eşyalarla döşenmişti. Duvarlarda, canlı renklerde ilginç afişler vardı. Burası, tam bir mahalle mekanı idi. Zaman zaman mahalleliler içeri giriyor, sahibi ile üç beş laflarken, bir kadeh bir şey içip kalkıyordu. Kafenin sahibi, kravatı ve yeleği ile, tertemiz giyimli, kibar bir adamdı. Lezzetli birer tost yerken ve kahve içerken, tüm bu insanların böylesi iç karartıcı bir günde bile ne kadar yaşam dolu, neşeli ve birbirlerine karşı nazik olduklarını gözlemledim.

Via Circo sokağının belli noktalardaki kavisli yapısı, bir zamanlar burada bir hipodrom olduğuna dair
bir çağrışım yapıyor.

Ambrosiana Sanat Galerisinden bir önceki yazımda, burada bulunan Leonardo da Vinci’nin Codex Atlanticus’unu anlatırken, söz etmiştim. Galerinin kütüphanesi, Bibliotheca Amrosiana’nın yanında bulunan, 1030 yılında yapılmış San Sepolcro Kilisesi, şehrin Roma dönemindeki Forum alanı üzerine yapılmış. Kilisenin kriptinin zemini bu Forum’dan kalan orijinal taşlardan meydana geliyor. Kilise, 1928 yılından itibaren Ambrosiana Kütüphanesi’nin mülkiyetine geçmiş. Ancak, orayı gezmek için ayrı bir biletiniz olması gerekiyor. Via S. Vittore al Teatro 14 adresindeki Ticaret Odası’nın altında bulunan ve randevu ile gezilebilen, M.S. 1. yüzyıldan kalma tiyatro kalıntıları ve Arkeoloji Müzesi’nin içindeki M.S. 1.-3. yüzyıllardan kalma ev kalıntıları, şehirdeki diğer az sayıda Roma dönemi eserleri arasında bulunuyor.

Leonardo da Vinci’nin Codex Atlanticus’unun bulunduğu Bibliotheca Ambrosiana’nın yanındaki San Sepolcro Kilisesi, Romalıların Forum alanı üzerine yapılmış

Bu oldukça gizli saklı kalmış Roma dönemi eserlerinin yanında, şehrin içinde o döneme ait en göz önünde olan kalıntılar, San Lorenzo alle Colonne kilisesinin önündeki 16 adet sütun. M.S. 2. ve 3. yüzyıl arasına tarihlenen bu sütunlar, şimdi bulundukları yere 4. yüzyılda, kilise yapıldığı zaman, yerleştirilmişler. Kilisenin kendisi, Milano’nun en eski kiliselerinden biri. Daha önce burada bulunan bir Roma tapınağının üzerine yapılmış. Kilisenin, Romalıların Hristiyanlığı kabulünden sonra yapılan ilk kiliselerden olduğu düşünülüyor. Yuvarlak formdaki yapının inşaatında tapınağın, yakınlardaki Romalılardan kalma yapıların ve amfi-tiyatronun taşları bol miktarda kullanılmış. San Lorenzo alle Colonne, geçirdiği sayısız yangından sonra, 11. ile 12. yüzyıllarda ve 1573 yılında, belirtilmeyen bir sebepten ötürü kubbesi yıkılınca, birkaç kez yeniden inşa edilmiş.

San Lorenzo alle Colonne’nin önündeki Roma
döneminden kalma sütunlar
San Lorenzo alle Colonne Kilisesi ve önündeki
İmparator Konstantin heykeli

Kilisenin önündeki meydanda İmparator Konstantin’in bronz bir heykeli var. Bu bir kopya. Heykelin aslı, Roma’daki San Giovanni in Laterano kilisesinde. Roma İmparatoru I. Konstantin,  Hristiyanlığı kabul ederek devletin resmi dini ilan etmesi nedeniyle, Batılı Hristiyanlar için çok önemli.

Milano’nun en eski kiliselerinden biri olan San Lorenzo alle Colonne, yuvarlak formda yapılmış bir kilise
Kilisenin yapımında daha önce burada bulunan Roma tapınağından çok sayıda malzeme kullanılmış. Bunlardan biri olan bu sütun da ters olarak konmuş.

Milano’nun erken Hristiyanlık dönemi kiliselerinden bir diğeri, ünlü Sant’Ambrogio (Aziz Ambros) Kilisesi. Buranın önemli olmasının ve en az Duomo kadar çok gezeni olmasının birkaç nedeni var. Öncelikle, Milano’nun koruyucu Azizi Sant’Ambrogio tarafından yaptırılmış olması ve Ambrogio’nun da burada gömülü olması. Biliyorsunuz, İtalya’da her şehrin bir koruyucu azizi vardır. Bazılarında birden fazladır. Milano’da yaşamış olan Piskopos Ambrogio da, sapkın kabul edilen Aryan inanca karşı verdiği mücadele nedeniyle, daha sonra Azizlik mertebesine yükseltilmiş.

Sant’Ambrogio Kilisesi
Solda, Romalılardan kalma “Şeytanın Sütunu” görülüyor. Sütunun ortasındaki iki delik, efsaneye göre, Aziz Ambrogio’yu kandırmaya çalışan şeytanın boynuzları tarafından açılmış.
Kilisenin 12. yüzyıldan kalma avlusu

Ambrogio’nun 339 ya da 340 yıllarında doğduğu tahmin ediliyor. Kendisi, babası gibi, Roma İmparatorluğu’nda üst düzey yönetici olmak üzere yetiştirilmiş. 370 yılında, Milano ve çevresindeki bölgeye vali olarak atanmış. Bu dönemde, çıkan dini bir kriz nedeniyle, başta kendisi istemese de, 374 yılında, oy birliği ile Piskopos seçilmiş. Dönemin diğer Piskoposları gibi, hem asker hem din adamı kimliğini birlikte yürütmüş. En büyük mücadelesi Aryan inanca karşı olmuş. 4. yüzyılda İskenderiye’de yaşayan ve 325 yılında toplanan İznik Konsili tarafından aforoz edilen rahip Arius’un takipçileri olan Aryanlar, İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğunu ve İsa’nın tanrısal olduğunu reddetmekteydiler.

Kiliseye giriş kapısından detay

Sant’Ambrogio Kilisesi, 379-386 yılları arasında yapılmış. Kilisenin bulunduğu alan daha önce, pagan Romalılar tarafından öldürülen ilk Hristiyanların mezarlığı imiş. Yapı, sonraki yüzyıllarda Benediktin rahipleri tarafından genişletilmiş. Çeşitli ilaveler yapılmaya devam edilmiş. 1196 yılında kubbesi yıkılınca, tekrar yapılmış. 1492 yılında Sforza ailesi, dönemin ünlü sanatçısı ve mimarı Bramante’ye manastır ve yemekhane bölümünü yeniden inşa ettirmişler. Maalesef, Sant’Ambrogio Kilisesi de Milano’nun 1943 yılında maruz kaldığı yoğun bombardımandan ağır hasar alan yapılardan birisi olmuş.

Avludaki sütun başlıkları (11. yy.)
Sant’Ambrogio Kilisesi Romalılar tarafından öldürülen ilk Hristiyanlara ait bir mezarlığın üstüne yapılmış. Avluda, bu mezarlıktan
kalan bazı mezar taşları var.

Kapalı bir havada ve yağmur altında avluya adım atınca oldukça etkilendim. Puslu havada, revaklı avlu, tam karşıdaki kilise ve çan kulesi çok gizemli görünüyordu. Aklıma, bu tip yerlere her gittiğimde olduğu gibi, Umberto Eco’nun Gülün Adı kitabı geldi… Kilise birkaç kere yeniden inşa edilmiş olsa da, 4. yüzyıldan kalan izler az değil. Avlunun duvarlarında, eski mezarlığa ait mezar taşları, yazıtlar ve freskler var. 11. yüzyıldan kalma sütun başlıklarında ilginç kabartmalar göze çarpıyor. Bunların bir kısmında İncil’den sahneler, bir kısmında fantastik hayvanlar, ejderhalar var.

Kapısından içeri girince, erken dönem kiliselerinin çoğunun sahip olduğu sade bir görkemle karşılaşıyor insan. Buna bir de, Ave Maria’yı söyleyen etkileyici bir soprano sesi eklenince, her şeyden önce, sıralardan birine oturup, hem kendimi müziğin keyfine bırakmak hem de etrafımı doya doya incelemek istedim. Sanıyorum o gün özel bir hazırlık vardı. Bazı görevliler altarın etrafına özenle çiçek sepetleri yerleştiriyorlardı. Sağ tarafta, bir oda orkestrası ve bir soprano prova yapıyorlardı. Schubert’in bestesini tekrar tekrar seslendirdiler. Ben her seferinde keyifle dinlesem de, belli ki onların memnun olmadıkları noktalar vardı. Hep beraber, yapabileceklerinin en iyisini yaptıklarına ikna olana kadar çalışacaklardı.

Ciborium ve değerli taşlarla süslü Altın Altar

Sant’Ambrogio’nun apsisinde 4.ile 8. yüzyıllar arasında yapılmış bir mozaik var. Tahta oturmuş İsa ve Aziz Ambrogio’nun hayatından sahnelerin canlandırıldığı mozaiğin bir bölümü, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki bombalarda tahrip olmuş. Bu kısımlar yeniden yapılmış. Apsisin önündeki Altın Altar, 9. yüzyılda yapılmış. Değerli taşlarla da bezenmiş altarın ön tarafında İsa’nın, arka tarafında Aziz Ambrogio’nun hayatından sahneler bulunuyor. Venedik’teki San Marco Bazilikasının Altın Altar’ından 400 yıl kadar önce yapılmış. Sant’Ambrogio’nunkini görmek için Venedik’te olduğu gibi ayrıca bir ücret ödemeniz gerekmiyor ama, buradakini de ancak uzaktan görebiliyorsunuz. Altın Altar’ın üstünü örten (ciborium veya baldachin ismi verilen) sayvan, 10. yüzyılda yapılmış ama, kullanılan dört sütun Roma döneminden kalma.

Altın Altar’ın altındaki kriptte Sant’Ambrogio’nun
mumyası bulunuyor
Hz. Musa’nın çölde diktiği rivayet edilen Yılanlı Sütun

Kilisenin Aziz Ambrogio döneminden kalma en nadide parçası, altarın sol tarafındaki Stilicho Lahiti. 385 yılında yapılmış lahitin üzerindeki kabartmaların Piskopos Ambrogio tarafından bizzat önerildiği söyleniyor. Farklı kaynaklar lahitte yatan kişi konusunda farklı bilgiler veriyor. Ancak, kesin olarak belirtilen, lahitte yatan kişinin, Roma İmparatoru Honorius’un bir generali olan Stilicho olmadığı. Bu ismin lahite, 18. yüzyılda yanlışlıkla verildiği düşünülüyor.

Stilicho Lahiti

Milano, 402 yılında başkent olma niteliğini kaybediyor. 452 yılında Hun İmparatoru Atilla tarafından talan ediliyor ve şehir, M.S. 5. ve 6. yüzyıllarda düşüşe geçiyor. Germanik kabilelerin ve özellikle, Gotların Bizanslıları yenmesi sonucu, Gotların istilasına uğruyor. Şehir nerdeyse tamamen yakılıp, yıkılıyor. 569 yılında Lombardiyalıların, eline geçiyor ve 774 yılında Frenklerin bütün Kuzey İtalya’yı istilalarına kadar onların yönetiminde kalıyor. Bundan sonra şehir oldukça karışık dönemler geçiriyor. Bir ara Milano yine piskopos generaller tarafından yönetiliyor. Daha sonra, şehrin ileri gelen aileleri arasında şiddetli bir güç mücadelesi başlıyor.

Visconti ailesinden Bernabo Visconti (14.yy)
Bonino da Campione
Sforza Kalesi, Antik Sanatlar Müzesi

1277 yılında Visconti ailesinin yönetimi ele geçirmesi ile Milano’da yeni bir dönem başlıyor. Visconti’ler bir yandan dönemin en iyi sanatçı ve mimarlarını şehre davet ederek Milano’yu saraylar ve yeni binalar ile donatırken, yayılmacı bir politika ile, bir süre sonra tüm Kuzey İtalya’yı kontrolleri altına alıyorlar. Hatta, Toskana’nın bir bölümü de onların etki alanına  giriyor. Visconti ailesinin döneminde, Castello’nun ve Duomo’nun yapımlarına da başlanıyor.

Il Moro adıyla tanınan ünlü Milano Dükü Ludovico Sforza
Giovanni Ambrogio de Predis
Trivulzio Kütüphanesi

Visconti ailesinin bir erkek varisleri olmaması nedeniyle, 1447 yılında hanedanlıkları sona eriyor. Ancak, evlilik yoluyla yönetim ünlü Sforza ailesine geçiyor. Sforza’lar, yayılmacı bir politika yerine, Milano’yu ihya etmeyi tercih ediyorlar. Sforza ailesi yönetiminde geçen 50 yıl boyunca Milano, tarihindeki en zengin ve görkemli dönemini yaşıyor. Özellikle, Il Moro olarak tanınan Ludovico Sforza, 1480 yılından itibaren, Leonardo da Vinci ve Bramante gibi sanatçıları himayesine alarak, sanat ve mimarlık tarihine eşsiz eserler kazandırıyor. Leonardo da Vinci’nin Milano’da bıraktığı izler konusunda daha ayrıntılı bilgi için, linklere tıklayarak Milano (1) ve Milan (2) yazılarımı okuyabilirsiniz. Burada sadece bir parantez açıp, Leonardo da Vinci’nin kendisinden sonra gelen Lombardiyalı sanatçıları ne kadar etkilediğini açıkça görebileceğiniz bir kiliseden söz etmek istiyorum.

San Maurizio Kilisesi dışardan oldukça iddiasız görünüyor
İçi ise insanı çarpıyor…
Altarın arkasındaki bu duvar, en üstteki resimlerin biraz üstüne kadar uzanıyor. Tavan ile arasında olan açıklıktan, arka bölümdeki rahibeler papazın yönettiği ayini duyabiliyorlar.

İtalya’da, ünlü olanların dışında, dışardan görünümleri çok da etkileyici olmayan birçok kilisenin önünden geçersiniz. Zaten adım başı kilise var diye düşünebilirsiniz. Ben de bir kilisenin önünden geçerken aynı şeyi düşünmüştüm. Leonardo’nun evini ve üzüm bağını görmeye gidiyorduk. Tesadüfe bakın ki, daha sonra Santa Maria delle Grazie kilisesine, Leonardo’nun Son Akşam Yemeği isimli duvar resmini görmeye giderken rehber, programda olmadığı halde, bizi bu kiliseye soktu. Amacı, Leonardo’nun kendisinden sonra gelen sanatçıların üzerindeki etkisini göstermekti. İçeri girer girmez neye uğradığımı şaşırdım diyebilirim. Çünkü, hiç beklemediğim bir görüntü ile karşılaştım.

Duvarın arka tarafındaki rahibelerin bölümü
Kilisenin orgu da rahibelerin bölümünde

Dışardan sıradan görünen San Maurizio Kilisesi’nin  içi girer girmez insanı çarpıyor. Kilisenin her yeri, capcanlı renklerle yapılmış fresklerle kaplı. Sahneler, doğal olarak İsa’nın yaşamı ve Hristiyanlıkla ilgili. 1518 yılında, yani Leonardo Fransa’da ölmeden bir sene önce takdis edilerek açılan Aziz Maurizio Kilisesi, aslında zamanında Milano’nun kadınlar için en önemli Benediktin manastırı olan Maggiore Manastırının bir parçası. O nedenle, tam adı Chiesa di San Maurizio al Monastero Maggiore. Manastır kısmında günümüzde Milano Arkeoloji Müzesi bulunuyor.

Duvar resimleri son derece canlı ve güzel.
Nuhun Gemisi…
Tüm duvar resimleri için geçerli olmakla beraber, Leonardo da Vinci’nin Luini üzerindeki etkisinin en çok bu resimde görüldüğü belirtiliyor. Özellikle, İsa’nın sol tarafında oturan havarilerin el hareketleri, ustanın Son Akşam Yemeği adlı eserini çağrıştırıyor.

1503 yılında yapımına başlanan kilise, 15 senede bitirilmiş. Kilisenin içindeki fresklerin çoğu Bernardino Luini ve oğulları tarafından, 1530’lu yıllarda yapılmış. Başka Lombardiyalı sanatçıların da eserleri var. Kilise, ikiye bölünmüş olarak inşa edilmiş. Altarın arka tarafında, tam tavana kadar çıkmayan yüksek bir duvar var.  Ön taraf normal kilise. Duvarın arkasında ise, büyük bir salon var. Rahibelerin ön taraftaki halka açık ayine katılmaları yasak olduğu için, onlar rahibin yönettiği ayini duvarın arkasından dinliyorlarmış. 1794 yılına kadar, rahibelerin bu duvarın önüne geçmeleri kesin olarak yasakmış. Bu nedenle rahibeler, ayin sonunda papazın inananlara dağıttığı kutsal ekmeği de, duvardaki kapaklı küçük bir delikten alıyorlarmış. Asırlar önce olsa da, hemcinslerinin gördüğü bu ikinci sınıf vatandaş muamelesi, insanın içini yakıyor.

Ayin sonunda, ön kısımdaki altarın yanında bulunan bu küçük delikten rahip rahibelere kutsal ekmek veriyormuş
Duvarın arkasında sıraya giren rahibeler, ayin sonunda kapağın bu tarafından kutsal ekmeği alıyorlarmış

Yukarda belirttiğim gibi, Milano’nun görkemli kalesini ilk olarak Visconti ailesi yaptırıyor. 1360-1370 yıllarında inşa edilen kale, ilk başta tamamen askeri amaçlar için düşünülüyor. O dönemde Porta Giovia Kalesi  adı veriliyor. Şehrin ortasında, yüksek kuleleri ve askeri talim alanına benzeyen birinci avlusu ile kalenin verdiği izlenim halen de bir askeri garnizon havasında. Oysa, burası daha sonra, ikinci Sforza Dükü Galeazzo Maria Sforza zamanında, bir Dukalık Sarayına çevriliyor. Kaleye yaptırılan ilave binalar ve salonlar, aralarında Leonardo da Vinci’nin de olduğu, zamanın en iyi sanatçılarına süslettiriliyor. (Daha fazla bilgi için Milano (2) yazıma bakınız) kalenin ismi de bu dönemde değiştiriliyor ve Castello Sforzesco adını alıyor.

Castello Sforzesco
Hazine dairesine giriş kapısı

Sforzesco Kalesi’nde günümüzde 6-7 tane müze var. Birinci avluyu, el yazma kitapların ve bir zamanlar hazine dairesine girişin bulunduğu salonu ücretsiz gezebilirsiniz. Ne kadar zamanınız olduğuna ve ilgi alanınıza bağlı olarak, diğer müzelerden bir seçki yapabilirsiniz. Michelangelo’nun Pieta Rondanini adı verilen son heykel çalışmasını ve Antik Sanatlar Müzesi’nin sekiz numaralı salonu olan, Leonardo da Vinci’nin boyadığı, Sala delle Asse’yi görmenizi öneririm.

Orta Çağdan el yazma kitaplar

Sanırım, Milano’ya gelip de Duomo’yu gezmeyen ya da en azından önündeki meydandan geçmeyen yoktur. Milano’ya gittiğinizin en büyük kanıtı, arkanıza Duomo’yu alıp çektireceğiniz bir fotoğraftır. Selfie demiyorum çünkü Duomo’yu layıkıyla bir selfie’ye sığdırmak gerçekten zor. Burası, 45 metre yüksekliği ile dünyanın en büyük Katolik kiliselerinden birisi. Kapladığı alan 11.700 metrekare. Kapasitesi 40.000 kişi. Hem devasa bir büyüklükte hem de bir biblo görünümünde. Katedralin bulunduğu alanda daha önce, Santa Maria Maggiore ve Santa Tecla bazilikaları ile San Giovanni alle Fonti vaftizhanesi bulunuyormuş.

Duomo di Milano

Doumo’yu gezmek için önceden internetten aldığımız bilet, katedrale girişi, çatıdaki terası ve katedralin müzesini kapsıyordu. Bilet 72 saat geçerliydi. Bu, bizim için büyük bir şans oldu. Katedrali ve müzeyi kapalı ve yağışlı havada gezmenin hiçbir sakıncası yok. Ama, terasa güneşli bir havada çıkmak gerek. Hem Milano’yu yukardan seyredebilmek hem de çatıdaki sayısız heykelin yarattığı o büyülü havayı hakkıyla soluyabilmek için. Duomo’yu gezdiğimiz gün yağmurlu bir gündü. Terasa iki gün sonra, güneş açtığı zaman çıktık. İyi ki de öyle yapmışız. Terasın bir bölümü, sürdürülen restorasyon nedeniyle kapalıydı ama, ona rağmen, çıktığımıza değdi. Pırıl pırıl bir güneşin altında, sayısız heykelin arasında, nereye bakacağımızı şaşırarak dolaştık. Aşağıdan görülmesi imkansız detaylara bu kadar önem verilmesi inanılır gibi değildi.

Duomo’nun çatısı aşağıdan görülmesi imkansız
güzellikler ve detaylarla dolu

Doumo’nun yapımına 1386 yılında, zamanın  Milano Dükü, Gian Galeazzo Visconti’nin isteği üzerine başlanmış. Dük, gücünün simgesi olmasını istediği katedralin yapımı için Almanya, Fransa ve Lombardiya’nın her köşesinden sanatçılar ve mimarlar çağırmış. O sıralar, mimari olarak Gotik katedrallerin en gözde olduğu dönem olması, Duomo’nun mimarisine de yansımış. 1390 yılında, katedralin yapımı için kaynak sağlamak amacıyla, büyük bir jübile yapılmış ve halktan bağış toplanmış. Bağış yapamayanlardan işgücü olarak katkıda bulunmaları istenmiş.

Kendi boyu 4.16 metre olan ve katedralin en yüksek noktasında bulunan Meryem Ana heykeli 1774 yılında Giuseppe Bini tarafından yapılmış
Duomo’nun tepesinden Galeria Vittorio Emanuele II’nin girişi ve ünlü cam kubbesi

Katedralin yapımında kullanılan pembemsi mermerler, Alplerin eteklerindeki Ossolo vadisinin bir parçası olan Candoglia’dan getirilmiş. Taşıma için, bir önceki yazımda sözünü ettiğim kanallar (Navigli) kullanılmış ve Dükün özel emri ile, mermerler vergiden muaf tutulmuş. Duomo 1418 yılında takdis edilerek açılmış olsa da, aslında yapımı 500 yıldan fazla sürmüş. 26 Mayıs 1805’te Napolyon, Fransa İmparatoru olmasının yanında, İtalya Kralı olarak taç giymeden hemen önce, Duomo’nun ön cephesini tamamlamak için çalışmalar hızlandırılmış ama, katedral yine de tam olarak bitmemiş. Yapının tamamlanması, 1965 yılını bulmuş. 20. yüzyıl boyunca yapılan arkeolojik kazılar sonucunda, günümüzde Duomo’nun altında bulunan Santa Maria Maggiore ve Santa Tecla bazilikaları ile San Giovanni alle Fonti vaftizhanesinin kalıntıları ortaya çıkarılmış. Katedrali gezdiğiniz zaman, 2012 yılında halka açılan bu bölümü de görmeniz mümkün.

Duomo’nun kriptinde Kardinal, Aziz San Carlo Borromeo’nun mezarı var

İçerde öncelikle, vitraylar çok güzel. İçlerinde en eski olanı (sağ tarafta beşinci), 1470-1475 yılları arasına tarihleniyor. En yenisi ise, 1988 yılında yapılmış. Diğerleri 19. yüzyıldan kalma. Ağırlıklı olarak, İncil’den sahneler var. Vitrayların dışında, bir de dev boyutlarda tablolar var. Bir başka dikkat çekici eser, 1562 yılında İtalyan heykeltıraş Marco d’Agrate (1504-1574) tarafından yapılmış olan Aziz Bartalomeo heykeli. İsa’nın 12 Havarilerinden biri olan Aziz Bartalomeo, Hristiyanlığı yaymaya çalıştığı için yakalanmış. Başı kesilerek öldürülmeden önce, canlı canlı derisi yüzülmüş. Heykel onun derisi yüzülmüş halini canlandırıyor.

Duomo’nun büyüleyici vitrayları

Katedral olur da, kutsal bir emanet olmadan olur mu? Tabii ki, Duomo’da da var. Altarın yukarısına baktığınızda, tepelerde kırmızı ışık ile aydınlatılmış bir yuvarlak göreceksiniz. Burada, Hazreti İsa’nın gerildiği çarmıha ait bir çivinin saklandığı söyleniyor. 1461 yılından beri Duomo’da olduğu ve önceleri, Duomo’ya yer açmak için yıkılan, Orta Çağ kilisesi Santa Maria Maggiore’de saklandığı belirtiliyor. Rivayete göre, İmparator Konstantin’in annesi Aziz Helena tarafından bulunup oğluna verilmiş. Çivi daha sonra, Milano’nun koruyucu Azizi, Sant’Ambrogio’ya bağışlanmış. Belirtildiğine göre, her yıl 14 Eylül günü Milano Piskoposu, Nivola adı verilen, bulut şeklinde özel bir asansörle yukarı çıkarak büyük bir haçın ortasına yerleştirilmiş çiviyi, haçla beraber aşağı indirerek halka gösteriyormuş.

Altarın yukarısına baktığınızda, tepelerde kırmızı ışık ile aydınlatılmış bir yuvarlak göreceksiniz
Burada, Hazreti İsa’nın gerildiği çarmıha ait bir
çivinin saklandığı söyleniyor
Her yıl 14 Eylül günü, Milano Piskoposu Nivola adı verilen asansöre binerek 40 metre yukarı çıkıyor ve çiviyi, üzerine yerleştirildiği haçla beraber, aşağıya indiriyor. İsmi, İtalyanca bulut anlamına gelen nuvola kelimesinden gelen Nivola 1624 yılında yapılmış.
Kaynak: La Repubblica.it
Katedralin en gözde eserlerinden derisi yüzülmüş
Aziz Bartalomeo heykeli

Duomo’ya girmeden veya çıktıktan sonra, beş bronz kapıyı da incelemenizi öneririm. Kapılar, çok eski görünmelerine karşın aslında nispeten yeniler. İçlerinde en eski olan ana kapı, Ludovico Pogliaghi tarafından yapılmış ve 1909 yılında katedrale yerleştirilmiş. Diğerleri daha sonra yapılmış. İçlerinde en yenisi 1965 yılında yapılmış. Kapılarda, Meryem Ana’nın ve Aziz Ambrogio’nun hayatlarından sahnelerin dışında, Milano’nun tarihi ve katedralin yapımı ile ilgili sahneler var.

Duomo’nun kapısından çıkmadan önce, bodruma inen merdivenlerden inerek, katedralin üstlerine yapıldığı kiliselerin ve mezarlığın
kalıntılarını görebilirsiniz.
Duomo’nun kapılarından biri

Duomo’nun müzesi, katedralden çıktıktan sonra solunuzdaki sokakta bulunuyor. Burası, şimdiye kadar çeşitli ülkelerin çeşitli şehirlerinde gördüğüm diğer tüm dini müzeler içinde, en modern ve güzel düzenlenmiş olanıydı. Müzede dev bir ahşap Duomo maketi var. Ayrıca, katedralin tepesinden indirilmiş çok sayıda heykel (yerlerine kopyaları konmuş), kapı kabartmalarının çömlek kalıpları ve benzeri var.

Duomo’nun müzesi bugüne kadar gördüğüm dini müzeler içinde
en modern düzenlenmiş ve iyi olanıydı

O gün öğlen molamızı, yakınlardaki La Rinascente’nin tepesinde yedik. La Rinascente, çocukluğumdan beri çok sevdiğim, çok katlı bir mağaza. İtalya’nın değişik kentlerinde rastlayabileceğiniz, 150 yılı aşkın mazisi olan bir yer. Buranın en üst katının bir bölümü yiyecek marketi olarak ayrılmış. İtalya’ya özgü hemen her şeyin en kalitelisini bulabilirsiniz. Her türlü şarap, en iyisinden balzamik sirke, peynir, makarna, cantucci… Her şey. Teras kısmında restoranlar var. 21 sene öncesinden, tek bir restoran vardı diye hatırlıyordum ama, bu sefer baktım yan yana birkaç tane var. Yemekler bir yana, buranın en sevdiğim yanı, manzarası. Tam Duomo’nun yanında olduğu için, katedralin tepesindeki heykelleri ve gezen insanları seyrederek yemek yiyorsunuz. Çok değişik bir deneyim. Öğle arası için İtalyanların çokça geldiği bir yer aynı zamanda. İster heykelleri seyredin, ister onları gözlemleyin. Ben, masaya ne yiyeceğimi bilerek oturdum. Yıllar öncesinden damağımda kalan o tadı yine bulur muyum diye biraz da endişeliydim doğrusu. Hafızam beni yanıltmamış. Zeytin ve domateslerle süslenmiş levrek yine aynı nefasette idi…

21 yıl öncesinden damağımda kalan tat…
La Rinascente’nin terasından Duomo’nun
terasına bakmak çok keyifli

Milano, 1499 yılında Fransızlar tarafından işgal ediliyor ve bundan sonra, eski politik ve askeri gücünü kaybederek, vasal bir devlet haline geliyor. Birkaç kere Fransa ve İspanya arasında el değiştiriyor. 1535 yılında II. Francesco Sforza ölünce, Kutsal Roma İmparatoru Şarlken (V. Charles) tarafından bir vali atanarak, imparatorluğun bir parçası haline getiriliyor. Böylece, Milano’da 1706 yılına kadar sürecek bir İspanyol dönemi başlıyor. Bu arada, 1630 yılında şehirde büyük bir veba salgını oluyor. İspanyollar ve Avusturyalılar arasındaki taht savaşı sırasında Milano Avusturyalıların eline geçiyor ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun bir parçası haline geliyor. Avusturya-Macaristan hakimiyeti iki kere kesintiye uğrasa da 150 yıla yakın sürüyor. Kesintilerden ilki, Napolyon’un Milano’yu ele geçirdiği 1796-1814 yılları arasında, ikincisi ise, Cinque Giornate di Milano (Milano’nun Beş Günü) adı ile anılan beş günlük ayaklanma (18-22 Mart 1848) nedeniyle oluyor. Bastırılan ayaklanmadan sonra, Avusturyalılar tekrar şehre hakim oluyorlar. Ancak bundan sonra, Milanolular İtalya’nın birleşmesi ve bağımsızlığı fikrinin en ateşli taraftarı oluyorlar. 1861’de tamamlanan birleşmeden sonra, Piemonte ve Sardunya Kralı, Vittorio Emanuele II bağımsız İtalya’nın ilk kralı oluyor.

Galeria Vittorio Emanuele II

Milano’ya gidenlerin, Duomo dışında, en çok fotoğraf çektirdiği ikinci yer sanırım Galeria Vittorio Emanuele II’dir. Yeni kurulan krallığın iddialı şehircilik projelerinin bir parçası olan bu yapı, sıra sıra kafe ve şık dükkanları ile her saat hareketli bir pasaj aslında. Piazza del Duomo ve Piazza della Scala meydanlarını birleştirmek üzere tasarlanmış. Bağımsızlıktan birkaç yıl sonra, 1865 yılında yapımına başlanan Galeria’nın mimarı Giuseppe Mengoni. İki yılda tamamlanmış ve Kral Vittorio Emanuele II tarafından açılmış.

47 metre yükseklikteki cam kubbe
Savoy Hanedanının arması
Roma’nın arması

Galeria’nın en adım atılmaz noktası, iki ana koridorun birleştiği orta nokta. Burada, pasajı kaplayan cam tavanların birleştiği, 47 metre yükseklikteki, dev cam kubbenin tam altında bulunan Savoy Hanedanının armasının üzerinde ya da yanında daima inanılmaz bir kalabalık var. O kadar çok fotoğraf çektirmek isteyen var ki, boş olarak yakalayabilmek için dakikalarca beklemeniz gerekiyor.  İtalya Krallarının Savoy Hanedanından olması nedeniyle, kırmızı üzerine beyaz bir haç olan bu arma aynı zamanda, Milano’nun arması sayılıyor. Etrafındaki, kurt (Roma), boğa (Torino) ve zambak (Floransa) içeren armaların ortasında, İtalya’nın dört önemli şehrinden biri olan Milano’yu temsil etmiş oluyor. Kafanızı kaldırdığınız zaman yukarda gördüğünüz mozaiklerin her biri Asya, Afrika, Avrupa ve Amerika kıtalarını temsil ediyor.

Pasajın içinde, oturup bir aperatif içebileceğiniz ya da yemek yiyebileceğiniz birkaç kafe var. Ancak, sunduklarının kaliteli olması yanında, sunum ve servis açısından da klas bir yer istiyorsanız, Savini’ye gitmenizi öneririm. 1867 yılından beri hizmet veren Savini, pahalı bir yer ancak, kolalı örtüleri, servis takımları, şık kutular içinde sundukları kurabiyeleri, pastaları ve en önemlisi, smokin giymiş işinin ehli garsonları ile, sizi başka bir dünyaya götürecek bir yer. Alt katta bulunan Caffe Savini’de günün yorgunluğunu atmak için beş çayınızı, kahvenizi veya aperatifinizi içerken, az ötenizdeki kalabalığı, yüzünüzde bir tebessümle izleyebilirsiniz.

Alt katta Cafe Savini, üst katta Ristorante Savini
7 numaralı masadan Galeria manzarası…

Savini’nin bir de restoranı var ki…. Birkaç yıl önce Positano’da karşılaştığımız bir garsonun ifadesiyle, “O, başka bir hikaye”… Ristorante Savini, kafe kısmının üst katında yer alıyor. Karşılanmanızdan, yerinize oturtulmanıza, yemek ve şarap servisine kadar her şey, yapmacık olmayan, gerçek bir nezaketle yapılıyor. Galeria Vittorio Emanuele II’nin açılması ile birlikte kapılarını açan Savini’nin tarihi boyunca pek çok ünlü konuğu olmuş. Monako Prensi Rainier ve eşi Prenses Grace, Charlie Chaplin, Frank Sinatra, Ava Gardner bunlardan bazıları. La Scala’ya da yakın olması nedeniyle, operanın ünlü bestecileri Verdi ve Puccini, efsanevi orkestra şefi Toscanini ve unutulmaz prima donna Maria Callas bu şık restoranın müdavimi olmuşlar. Biz de bir akşam, önceden ayırttığımız, Maria Callas’ın en sevdiği ve daima oturduğu 7 numaralı masada oturduk. Burası, geniş penceresinden aşağıdaki Galeria’yı keyifle seyredebileceğiniz, ana yemek salonundan bir duvar ile ayrılmış, özel bir masa.  Yanınızda başka herhangi bir masa yok. Kimse sizi görmüyor. Ancak, sanmayın ki, burada unutuluyorsunuz. Gece boyunca hizmet veren kibar garson sizi özenle uzaktan ve rahatsız etmeden izliyor. Doğru zamanda yanınıza gelip, leziz yemekleri, uzun şarap listesinden seçeceğiniz şarabınızı servis yapıyor ve sonra yine görünmez oluyor.  Evet, Savini pahalı bir restoran. Bu doğru. Ama, unutmayacağım restoranlardan biri.

Il Baretto

Milano’da kaldığımız süre içinde gittiğimiz diğer restoranlar, İstanbul’da iki kez açılıp yürütülemeyen Bice, Carlton Hotel Baglioni’nin içindeki Il Baretto ve Valentino Vintage oldu. Üçünün de yemekleri çok güzeldi. Zaten, turist kapanı yerlere gitmediğiniz sürece, bana göre, İtalya’da kötü yemek yemeniz zor. Bice’de bizim masaya bakan garson Carlo, İtalya’da doğmuş, ikinci kuşak, genç bir Nijeryalı idi. Gayet güzel İtalyanca ve İngilizce konuşan Carlo çok zeki, çok okuyan, meraklı, öte yandan köklerini de unutmamış birisi idi. Onunla sohbet etmekten zevk aldık. Yoğun göç alan tüm ülkelerde olduğu gibi, İtalya da son elli yılda etnik doku olarak çok değişti. Il Baretto, çok şık bir restorandı. Diğer masalarda çoğunlukla, şık İtalyan çiftler ve aileler vardı. Bir iki masadaki Amerikalılar da Avrupa kültürüne ve giyim kuşamına ayak uydurmuş görünüyorlardı. Ortam hoştu. Ancak burada, garsonların biraz abartılı bulduğum ilgisi oldukça bunaltıcı idi. Masamıza bakan bakmayan, her garsonun ikide birde gelip her şeyin yolunda olup olmadığını sorması bir süre sonra bizi sıkmaya başladı. Son gece gittiğimiz Valentino Vintage, 17. Yüzyıldan kalma bir sarayın giriş katında yer alıyordu. Adını aldığı Rodolfo Valentino’nun film afişleri ile süslenmiş duvarları, sütunları ve Belle Epoque dönemini anımsatan dekorasyonu ile pek hoş bir atmosferi vardı.

Bir opera sever olarak, Milano’ya gelip de La Scala’ya gitmemek olmazdı. Onu da bir sonraki yazımıza bırakalım…

Valentino Vintage

________________________________

Not (1): Metin içinde altı çizilmiş kelime veya cümlelere tıklarsanız, konuyla ilgili daha eski yazılarıma ulaşabilirsiniz.

Not (2): Fotoğraflar izinsiz ve kaynak göstermeden kullanılamazlar.

Milano (2): Leonardo da Vinci’nin İzinde (2)…

Milano’da Leonardo da Vinci’den izler arayışımız Son Akşam Yemeği ile bitmedi. Bu şaheser beni ne kadar etkilemiş olsa da, henüz görmeden beni son derece heyecanlandıran başka bıraktığı şeyler de var büyük ustanın bu şehirde. Birinci yazımda belirttiğim gibi Milano, arayıp bulmaya hevesli ziyaretçiler için inanılmaz hazinelerle dolu bir şehir…

Castello Sforzesco (Sforza Kalesi)

Castello Sforzesco (Sforza Kalesi), Milano’da gezilecek önemli yerlerden birisi. Bu dev kale, ilk olarak 1360-1370 tarihleri arasında o dönem şehrin yönetimini elinde bulunduran Visconti ailesi tarafından, askeri amaçlar için yaptırılmış. Milano’nun evlilik yoluyla Sforza ailesine geçmesinden bir süre sonra, ikinci Sforza Dükü Galeazzo Maria Sforza (1444-1476) buranın aynı zamanda Dukalık Sarayı olarak kullanılmasına karar verince, kaleye ilave binalar ve ekler yapılmış. Buna karşın, gidenlerin görebileceği gibi, kale askeri bir yapı görünümünü sonuna kadar korumuş. Sforza ailesinin ikametgahı olduktan sonra, o güne kadar Porta Giovia Kalesi olarak anılan yapının adı da Sforza Kalesi olarak değiştirilmiş.

Günümüzde Sforza Kalesi’nde birkaç tane görülesi müze var. Bunlar, Antik Sanat Müzesi, Resim Müzesi (13.-18.yüzyıllara ait 1500’ün üstünde eser bulunuyor), Müzik Aletleri Müzesi, Mısır Müzesi, Milano Arkeoloji Müzesi, Uygulamalı Sanatlar Koleksiyonu, Antika Mobilya ve Ahşap Heykeller Müzesi. Ayırabildiğiniz süreye ve ilgi alanınıza göre içlerinden bir seçim yapabilir ya da, eğer vaktiniz varsa, hepsini birkaç güne yayarak gezebilirsiniz. Biz, zamanımızın kısıtlı olması nedeniyle, özellikle görmek istediğimiz iki esere nokta atışı yaptık. Bunlardan ilki Leonardo da Vinci’ye aitti. Gerçek anlamda kapıların kapanmasına bir dakika kala, koşa koşa bulunduğu salona girdiğimiz ikinci eser ise, Michelangelo’nundu. Her ne kadar yazımız Leonardo da Vinci üzerine olsa da, Michelangelo’nun Sforza Kalesi’ndeki Pieta (Merhamet) Rondanini heykelinden de söz etmeden geçemeyeceğim.

Rondanini ismini, uzun yıllar kaybolduktan sonra, Romalı koleksiyoner Marki Giuseppe Rondinini’nin evinde tekrar ortaya çıktığı için alan bu Merhamet heykelinin en önemli özelliği, Michelangelo’nun son ve yarım kalmış eseri olması. Heykelin bulunduğu bina, Milano’nun İspanyol işgali sırasında kalenin içine yapılmış olan, Ospedale Spagnolo (İspanyol Hastanesi). Burası 1500’lü yılların ikinci yarısında, o dönem kale içine konuşlanan İspanyol garnizonunun askerleri için inşa edilmiş.

Sforza Kalesi’nde İspanyol Hastanesi
Pieta Rondanini
Michelangelo’nun bitiremediği eseri

1564 yılında ölen Michelangelo, ölümünden birkaç gün öncesine kadar Pieta Rondanini heykeli üzerinde çalışmayı sürdürmüş. Uzmanlar, Meryem Ana’nın yüzünün ve İsa’nın soldaki kolunun açısından dolayı sanatçının heykelin nasıl olacağı konusunda birkaç kere fikir değiştirdiğini düşünüyorlar. Sanatçının ölümünden sonra, bitiremediği heykeli Roma’daki evinden kaybolmuş ve uzun yıllar boyunca bulunamamış. Ta ki, Marki Rondanini’nin koleksiyonunda olduğu anlaşılana kadar. Sayısız el değiştirmeden sonra heykel, 1952 yılında, Milano Belediyesi tarafından satın alınmış ve 1956’dan itibaren Sforza Kalesi’nde sergilenmeye başlanmış.

Michelangelo’nun, Vatikan’daki Merhamet heykelinin aksine, Meryem’in İsa’yı haçtan indirildikten sonra yatay değil, dikey bir şekilde kucaklamasını  canlandırmayı düşündüğü bu heykel, tamamlanmış olmamasına rağmen insana dokunan bir güzelliğe sahip. Bir annenin çocuğuna ya da insanın insana duyduğu sevgi ve merhamet ifadesini bu kucaklamada insan hissedebiliyor. Yarım kalmış figürlerin mermer bloktan kurtulmak istermiş gibi halleri insanı ayrıca hüzünlendiriyor.

Şimdi biz yine Leonardo ustaya geri dönelim…

Birinci yazımda belirttiğim gibi, Leonardo da Vinci 1480’lerin ortasından itibaren Ludovico Sforza’nın himaye ettiği ve saygı duyduğu bir sanatçı oluyor. Bundan sonra el üstünde tutuluyor. Dük için gerek askeri savunma gerekse mühendislik alanında birçok proje gerçekleştiriyor. Sanat eserleri üretmeye devam ediyor. Bir yandan da, merak duyduğu her konu üzerinde düşünmeyi, araştırmayı ve deney yapmayı sürdürüyor. İnsan vücuduna duyduğu sonsuz meraktan dolayı, geceler boyunca kestiği kadavralar üzerinde çalışıyor.

Sforza Kalesi askeri bir kaleden Milano Dukalık Sarayı’na çevrilince, rezidans bölümüne birçok ilave odalar ve salonlar yapılıyor. Özellikle, davetleri ile ünlü Sforza ailesi için konukların ağırlandığı ya da toplantıların yapıldığı salonların fresklerle donatılması önem kazanıyor. Bunun için dönemin sanatçılarına siparişler veriliyor. Kimi odaların duvarlarına nelerin resmedileceği bazen Galeazzo Maria Sforza tarafından tasarlanıyor. Kalenin bu şekilde dönüştürülmesi ve süslenmesi, kendisinden sonra Milano’yu yöneten Ludovico Sforza zamanında da devam ediyor. Ludovico, Leonardo’dan salonların birinin tavanını ve duvarlarını dekore etmesini istiyor.

Sforza Kalesi’nin avlusu.
Solda, Sala delle Asse’nin bulunduğu kule.

Leonardo da Vinci’nin Sforza Kalesi’nde boyadığı oda, önceleri Kule Odası olarak anılıyorken, daha sonra Sala delle Asse (Ahşap Plakalar Salonu) olarak adlandırılmış.  Çünkü, belgelere dayanılarak, bir zamanlar salondaki duvarların alt kısımlarının ahşap ile kaplı olduğu düşünülüyormuş. Günümüzde burası, Antik Sanat Müzesi’nin sekizinci salonu oluyor.

Leonardo’nun hem fresk hem tempera tekniklerini karışık olarak kullandığı belirtilen söz konusu salonun özelliği, büyük ustanın burada müthiş bir göz yanılsaması (trompe l’oeil) yaratarak, insana dışarıda dut ağaçlarından oluşturulmuş bir çardağın altındaymış hissi vermesi. Kökleri duvarlardaki kayaların arasından çıkan 18 adet dut ağacının yukarıya doğru yükselen dalları bir pergolaya sarılarak tavanda sık yapraklardan oluşmuş bir yeşillik meydana getiriyorlar. Günümüzde, Leonardo’nun resmettiği bu pergolanın üç boyutlu ahşap bir canlandırmasını kalenin avlusunda görebiliyorsunuz.

Leonardo da Vinci’nin Sala delle Asse’de yarattığı pergolanın canlandırması
sağ tarafta görülebiliyor

Çeşitli kaynaklara dayanılarak, Leonardo’nun Sala delle Asse’yi  1498 yılında yaptığı belirtiliyor. Dut ağaçları imgesinin kullanılmasının ise Sforza’ların ipek üretimine verdikleri önemden kaynaklandığı düşünülüyor. İpek böceklerinin besin kaynağı olması sebebiyle, daha 1479 yılında, Galeazzo Maria Sforza bir ferman yayınlayarak her toprak sahibinin yaklaşık her 654 metrekare arazisi için beş adet dut ağacı dikmesini emretmiş. Kendisinden sonra gelen Ludovico Sforza da birçok dutluk yaptırmış. Genelde takma adının siyah saçları ve koyu teni nedeniyle Il Moro (İngilizce the Moor, Arap) olduğu söylense de, bazıları Ludovico’ya bu ismin takılma sebebinin, Lombardiya lehçesinde dut anlamına gelen “moron” kelimesi olduğunu iddia ediyorlar.

Leonardo’nun fresk ve tempera tekniklerini kullanarak yaptığı
duvar ve tavan resminden geriye kalanlar…

Sala delle Asse, sonradan Milano’nun maruz kaldığı yabancı işgalleri döneminde ciddi tahribat görmüş. Duvar resminin üzerine kalın bir sıva çekilmiş. Kalenin 1893 yılında Milano Belediyesi’ne geçmesi ile birlikte, restorasyon çalışmaları başlamış. Beyaz sıvanın dikkatlice kaldırılmasından sonra 1902 yılında ciddi kurtarma çalışmaları başlamış. En son olarak 2011 yılında elden geçen salonda daha önceki restorasyonlarda yanlış yapıldığı düşünülen müdahaleler düzeltilmiş ve büyük ustanın el yazmalarındaki notlara dayanılarak çalışmalar yapılmış.

Gruplar halinde alınılan salonda toplam 15 dakika kalabiliyorsunuz. Bunun ilk birkaç dakikasında kendi kendinize duvarları ve tavanı incelemenize izin veriliyor. Daha sonra, duvarlara yansıtılan bir görsel-işitsel sunum ile odanın ve dönemin tarihi anlatılıyor.

Leonardo da Vinci, bir mühendis olarak yaptığı çalışmalarla da Milano’da iz bırakmış. Bunların başında, şehrin kanal ağı üzerinde yaptığı iyileştirme ve çalışmalar geliyor. Milano’da kanal çalışmaları ilk olarak 1177 yılında, Naviglio Grande (Büyük Kanal) ile başlamış. Daha sonra, dört kanal daha yapılmış. Günümüzde bu beş kanaldan sadece 3 tanesi kalmış. Bunlar, şehrin kuzey-doğusundaki Naviglio della Martesana ve güney-batısındaki Naviglio Grande ve Naviglio Pavese. Diğer ikisi 1930’larda doldurulmuşlar. Naviglio Grande ve Naviglio Pavese, günümüzde Navigli olarak adlandırılan semtin omurgasını oluşturuyorlar. İki kanal, Darsena denilen ve eskiden limanın merkezini oluşturan 750 metrelik bir bölgede birleşiyorlar. Şimdi buralar, kafe, restoran, bar ve gece kulüpleri ile birlikte, özellikle gençlerin çok sevdiği, capcanlı bir semt. Belli zamanlarda burada antika pazarı da kuruluyor. Şehir merkezinden yürüyerek o tarafa doğru gittiğinizde, çevrenizin ve gençlerin giderek daha bohem bir tarza büründüğünü görebiliyorsunuz. Şık orta yaş grubu giderek yerini daha rahat giyimli gençlere bırakıyor. Milano’nun ünlü Bocconi Üniversitesi de buraya çok uzak değil.

İki kanalın birleştiği Darsena

Kanallar, yapımlarından itibaren taşımacılıkta çok önemli rol oynamışlar. Öyle ki, Duomo’nun mermerleri bile Alpler bölgesindeki Maggiore Gölü’nden (Lago Maggiore) şehir merkezine bu su yolları aracılığı ile taşınmış. Ludovico Sforza döneminde Leonardo da Vinci’nin geliştirdiği mükemmel kapanlar sayesinde, o dönem için büyük teknolojik sorun olan, su seviyesindeki farklılıklara çözüm bulunmuş. Böylece, bir kıyı kenti olmayan ve yakınında büyük bir nehir de bulunmayan Milano, çok önemli bir liman şehri haline gelmiş. Bu su yolları sayesinde şehre kömür ve tuz gibi temel maddeler taşınırken, buradan da tekstil ürünleri ve el yapımı Milano’ya özgü eşyalar gitmiş. Kanalların en etkin kullanıldığı yıllarda toplam uzunlukları 150 kilometreye ulaşmış. Milano tamamen bir kara şehri olmasına karşın, 1953 yılında İtalya’nın 13. büyük limanı ilan edilmiş. Ancak, kara taşımacılığının önem kazanması ile birlikte, 1979 yılında kanallar taşımacılığa tamamen kapatılmış.

Kanallar bölgesine giderken yol üstündeki
San Lorenzo alle Colonne Kilisesi

Biz, Navigli bölgesine güneşli ama biraz serin bir günde yürüdük. Burası, Duomo meydanından yarım saatlik bir yürüme mesafesinde. Yol üzerinde, San Lorenzo alle Colonne kilisesini de gezdik. Önünde sıralı halde kalmış sütunlardan da anlaşılacağı üzere, burası bir Roma tapınağının üstüne yapılmış. Panteon gibi yuvarlak bir yapısı olan kilisenin içinde,  tapınağın sütunlarının kullanıldığını görmek mümkün.

Naviglio Pavese

Kanalların kıyısında biraz yürüdükten sonra, Naviglio Grande’nin kenarında, açık havada masaları olan bir kafede birer kahve içtik. Müdavimleri, salaş hali ve tuvaleti ile, tam bir öğrenci mekanı idi. Çevremizdeki masalarda değişik uluslararası diller konuşan gençlerin olması hoştu.

Naviglio Grande

Leonardo da Vinci’nin geride bıraktıkları içinde benim için belki de en önemlisini son günümüze bıraktık. Hava kapalı, serin ve yağışlıydı. Otelde kahvaltımızı yapıp çıktık. Cumartesi sabahı olduğu için yollar epeyce tenha idi. Bir iki kişi köpeğini gezdiriyordu. Yine yarım saat kadar yürüdükten sonra, Pinacoteca Ambrosiana’ya vardık.

Kapıdan girerken, dışarda bir yazı gördüm. Kütüphane kısmının Cumartesi günleri kapalı olduğu yazıyordu. Birden içim sızladı. Milano’ya gelip görmeden dönecek miydik? Bilet alırken, teyit etmek için tekrar sordum. Gişedeki kadın kütüphanenin kapalı olduğunu doğruladı. Üzüntüm yüzüme vurmuş olacak ki,

– Ama siz, kütüphanenin eski kısmını görebileceksiniz, dedi.

Ümitlendim,

– O halde Codex Atlanticus’u görebileceğiz…

İtalyancasını söyleyerek yanıtladı,

– Evet, Codice’yi görebileceksiniz.

Yüreğim hafifledi. Nasıl da sevindim… Demek Leonardo da Vinci’nin el yazmalarını görmek bu kadar önemli imiş benim için…

Pinacoteca Ambrosiana (Ambrosiana Sanat Galerisi) ve ona bağlı olan Bibliotheca Ambrosiana (Ambrosiana Kütüphanesi), 17. yüzyılda Kardinal Federico Borromeo tarafından, büyük bir kültür projesinin parçası olarak kurulmuş. Kütüphane 1609 yılında, sanat galerisi 1618 yılında, sanat akademisi (Accademia del Disegno) 1620 yılında açılmış. Yeni yetişen genç sanatçılara ilham vermesi için açılan sanat galerisine Kardinal Borromeo, kendi koleksiyonuna ilaveten, burası için özel olarak satın aldığı eserleri bağışlamış. Başlangıçtaki bu 172 eserlik koleksiyon, zaman içinde yapılan pek çok bağış ile büyümüş. Günümüzde, 1600’den fazla eser barındırıyor. Birçok ünlü ressamın eserlerinin yanında, Leonardo da Vinci’nin en büyük ve çarpıcı el yazma koleksiyonu olan, Codex Atlanticus’a sahip olmak, galeri ve kütüphanenin en büyük gururu.

Kutsal aile, Aziz John, Tobias ve Başmelek Rafael (İsrafil) ile birlikte
Bonifacio Veronese (1487-1553)
Ambrosiana Koleksiyonu
Çocuk İsa kuzu ile
Bernardino Luini (1480-1532)
Ambrosiana Koleksiyonu
Daha sonra Aziz ilan edilen
Kardinal Carlo Borromeo’nun Portresi. Müzenin ve kütüphanenin kurucusu Kardinal Federico Borromeo’nun kuzeni.
Giovanni Ambrogio Figino (1548-1608)
Ambrosiana Koleksiyonu

Pinacoteca Ambrosiana gezmek için uzun zaman ayırabileceğiniz bir yer. Çocukluğumda Roma’da, benzer müzeleri babamla birkaç defa ziyaret ederdik. Aynı müzenin her seferinde farklı bir bölümüne gider, sevdiğimiz eserlerin önünde uzunca vakit geçirir ve eserler hakkında konuşurduk. Sayılı gün kaldığınız yerlerde bunu yapmak mümkün değil elbet ama, Milano’ya bir daha gidersem, buraya tekrar gitmek isterim. Galeri ve kütüphane mimari olarak da çok güzel. Her ikisi de kullanıldıkları amaçlar için özel olarak yapılmış binalar.

İsa doktorların arasında
Morazzone (1571-1626)
Ambrosiana Koleksiyonu
Müzenin gurur kaynaklarından biri…
Rafael’in (1483-1520) “Atina Okulu” isimli eseri için yaptığı dev boyuttaki eskiz. Söz konusu fresk, Vatikan Sarayı’ndadır. Bu eskiz, tamamını Rafael’in yaptığı kesin olan iki dev boyutlu çizimden biri. Rafael bu eserde, tüm önemli kişileri tanıdığı çağdaşlarını resmederek canlandırmış. Ortadaki iki kişiden biri olan soldaki Plato
olarak da Leonardo da Vinci’yi resmetmiş.

Kütüphane kısmı, Avrupa’daki halka açık ilk kütüphanelerden biri. 1609 yılında açıldığı zaman bile, ahşap rafları ve okuyucuların soğuktan üşümemeleri için yapılmış ayak tabureleri ile, bilim ve öğrenme meraklılarına en iyi hizmetin verilmesi hedeflenmiş. Belirtildiğine göre, günümüzde bu kütüphanede 750.000’den fazla eser bulunuyormuş. Bunların 36.000 tanesi el yazması, 2.500 tanesi ise ilk baskı kitaplardanmış. El yazmaların arasında, Aristo’nun bir kitabı ve Grekçe, Latince ve Arapça eserler varmış. Ama kütüphanenin en büyük övünç kaynağı, yukarda da belirttiğim gibi, Leonardo da Vinci’nin Codex Atlanticus’una sahip olmak. Ambrosiana Kütüphanesi, 1.000’den fazla sayfası olan Codex Atlanticus’u 1637 yılında satın almış. 1796 yılında Milano’yu işgal eden Napolyon Codex’i Paris’e götürmüş. Milano’lular işgalden sonra, 1815 yılında, Codex’in sadece bir bölümünü geri alabilmişler.

Ambrosiana Kütüphanesi’nin okuyuculara açık kısmı, Cumartesi günü olması nedeniyle kapalıydı

Leonardo da Vinci, 2 Mayıs 1519’da (23 Nisan 1519 diyen kaynaklar da bulunmaktadır), Fransa’da Amboise yakınlarında bulunan Cloux Şatosu’nda öldüğü zaman, bütün yazılı belgeleri ve entelektüel mirası, aralarında bir hoca-öğrenci ilişkisinden çok daha fazlası olduğu bilinen, sanatçı ve aristokrat Francesco Melzi’ye kalmış. Melzi, Leonardo da Vinci’nin Fransa Kralı I. Francois’nın misafiri olarak yaşadığı şatoda bir süre daha kalmaya devam etmiş. Birkaç ay sonra hocasının tabloları, ahşap ve metal modelleri ve kutular dolusu el yazmaları ile yüklü büyük bir araba ile buradan ayrılmış. 13.000 sayfa kadar olduğu tahmin edilen bu notların çoğu ip ya da kurdelelerle bağlanmış, bir kısmı ise deri kaplı defter ya da dosyalarda bulunuyormuş. Melzi hocasının insanlığa bıraktığı bu mirası, Milano yakınlarındaki Vaprio’da bulunan aile malikanesine taşımış. Hayatının amacı, askeri kuşatmalarda kullanılacak kule tasarımlarından böbreklerin nasıl çalıştığına, kuşların uçuşundan ay üzerindeki kraterlere kadar geniş gözlem, deney ve düşünceleri içeren bu yazmaları tasnif etmek olmuş.

Adam profili
Leonardo da Vinci (1480’ler sonu-1490’lar başı)
Ambrosiana Koleksiyonu

Melzi birkaç yıl sonra evlenmiş ama, Leonardo’nun eserleri üzerinde çalışmaya devam etmiş. Ancak, iki tane tam zamanlı yardımcısı olmasına karşın, işin altından kalkamamış. Bu çabanın sonunda sadece, daha sonra Resim Üzerine Risale (Trattato della  Pittura) olarak adlandırılan bir cilt bir araya getirebilmiş. Bu eser bir süre sonra, bir şekilde Vatikan’ın kütüphanesine ulaşmış. Eser 1651 yılında, Vatikan tarafından epeyce basitleştirilerek ve değiştirilerek basılmış.

Şapkalı adam profili
Leonardo da Vinci (1490’ların başı)
Leonardo’nun bu çizimi, uzmanlar tarafından Rönesans
dönemi portre çalışmalarının en önemlilerinden
biri olarak nitelendiriliyor.
Ambrosiana Koleksiyonu

Francesco Melzi öldükten sonra, oğlu Orazio hiç ilgi duymadığı bu kağıtları hoyratça toparlayıp malikanenin tavan arasındaki bir dolaba istiflemiş. Ancak, Orazio’nun elindeki hazinenin değerini anlayan açıkgöz hocası Lelio Gavardi, onu içlerinden 13 kadar defteri vermesi için ikna etmiş ve daha sonra bunları zamanın Toskana Grand Düküne satmış. Bundan sonra, Orazio Melzi’nin elinde Leonardo da Vinci’nin el yazmalarının olduğu haberi her yere yayılmış. Meraklılar ve “hazine avcıları” Melzi malikanesine akın etmeye başlamışlar. Hiçbir giden eli boş dönmemiş. Her biri, Leonardo’nun defterlerinden koparılmış en az birkaç sayfa ile ayrılmış oradan. İşte bu nedenle, günümüzde Leonardo da Vinci’nin el yazmalarının ancak 7.000 sayfa kadarının nerede olduğu biliniyor. Bunların çoğunluğu halka açık koleksiyonlarda. Az bir kısmı ise özel koleksiyoncuların elinde.

Yürüyen at
Leonardo da Vinci (1489-1490)
Ambrosiana Koleksiyonu
Bu çizim, Ludovico Sforza’nın babası Francesco Sforza için yaptırmak istediği ünlü atlı heykelinin ön çalışmalarının bir parçası. Yapımına başlanan heykel hiç bir
zaman tamamlanamamış.

Da Vinci’nin el yazmaları Codex kelimesine (aslen, el yazması kağıt sayfası ya da kitap demek), o sırada sayfalara kim sahipse onun ismi eklenerek ifade ediliyor. Codex Arundel, Codex Hammer  ve benzeri gibi. Codex Atlanticus, adını hacminin büyük olmasından alıyor. Şu anda yeryüzündeki hiçbir Leonardo da Vinci Codex’i bu kadar çok yapraktan oluşmuyor. Tam olarak 1119 sayfa olduğu söylenen Atlanticus’un çoğu yaprağı çift taraflı kullanılmış.

İki baş çalışması
Francesco Galli (Neapolitan olarak da tanınıyor)
Leonardo da Vinci’nin sanatçı üzerindeki etkisini açıkça görmek mümkün. Leonardo da Vinci’den önce kırmızı tebeşir kullanılmazmış.
Ambrosiana Koleksiyonu
Kurtarıcı İsa’nın Başı
Gian Giacomo Caprotti
Leonardo da Vinci’nin kendisine taktığı isim Salai, yani şeytan. Leonardo, bir pazar yerinde (kimilerine göre kırlarda), keçilerin resmini yapmaya çalışan on yaşındaki Giacomo’yu görüyor ve çok güzel olan bu çocuğu yanına alıyor. Salai, ustanın yanında otuz yıla yakın kalıyor ama, tam bir baş belası oluyor. Kimilerine göre, artistik yeteneği olmayan Salai’nin kendisine atfedilen çoğu eserine aslında Leonardo’nun eli değiyor. Leonardo notlarında kendisinden, “hırsız, yalancı, inatçı ve aç gözlü” olarak söz ediyor. Sık sık ustasından para çalıyor ve
onu küçük düşürüyor. Bir keresinde Leonardo
onu hapse düşmekten de kurtarıyor.
Ambrosiana Koleksiyonu

Diğer Codex’ler gibi, Codex Atlanticus da Leonardo da Vinci tarafından bir araya getirilmemiş. 16. yüzyılın sonunda heykeltıraş Pompeo Leoni, Melzi’nin varislerini ikna ederek, sanatçıdan kalan yazılı materyallerin büyük bir bölümünü almış. Elindeki belgeleri iki ana grupta tasnif etmeye çalışmış. Teknik ve bilimsel çizim ve notları ayrı, anatomi ve sanat ile ilgili belgeleri ayrı gruplamış. Bu sınıflamanın ilki  günümüzde Codex Atlanticus, ikincisi ise Codex Windsor olarak biliniyor.

Pinacoteca Ambrosiana’da Leonardo da Vinci ve ondan etkilenen sanatçıların çizimlerinin sergilendiği salon

Bazı Codex’lerin ilginç hikayeleri de var. Örneğin, İngiliz Kraliyet ailesinin elinde bulunan ve 600 sayfa olduğu belirtilen Codex Windsor, birkaç yüzyıl Windsor Şatosu’ndaki bir sandıkta unutulduktan sonra, 18. yüzyılda tamamen tesadüfen bulunmuş. Codex Windsor’un İngiltere’ye nasıl geldiği konusunda ise bugüne kadar bir bilgi bulunamamış. Bir de tabii, Bill Gates’in 1994 yılında satın aldığı Codex Hammer var. Gates, 72 sayfa için 30,8 milyon dolar ödemiş. Bu durumda, Ambrosiana Kütüphanesi’nin koleksiyonundaki 1000 sayfadan fazla Codex Atlanticus’un değerini tahmin edebilirsiniz. Bill Gates, isim kuralını bozarak, daha önce Amerikalı zengin Armand Hammer’e ait Codex’i kendi soyadıyla isimlendirmemiş. Onun yerine, Codex’in Hammer’den önceki sahibine atfen Leicester ismini tercih etmiş. Bu nedenle, günümüzde Bill Gates’in elinde bulunan Leonardo da Vinci’ye ait el yazmalarına Codex Leicester deniyor.

Leonardo da Vinci ve çağdaşlarının kullandıkları
resim araç gereçleri

Leonardo da Vinci’nin not ya da defter tutmaya tam olarak ne zaman başladığı tespit edilememiş. Ancak, eserlerinin tamamının o öldükten sonra Melzi’nin toparlayıp malikanesine götürdükleri olmadığı biliniyor. Uzmanlar, yaşamı boyunca yazdığı bütün yazılı belgelerin 28.000 sayfa kadar olduğunu tahmin ediyorlar. Bu da, günümüze yazılarının ancak dörtte birinin ulaştığını gösteriyor. Da Vinci’nin sol eliyle yazı yazdığı ve resim yaptığı çağdaşları tarafından belirtilmiş. Bu nokta, Leonardo’nun üniversite eğitimi almadığının da en önemli kanıtı olarak görülmüş. Eğer üniversiteye gidecek kadar eğitim almış olsaydı, mutlaka sağ elini kullanmaya zorlanacağı belirtilmiş. Ancak, 11 Nisan 2019 tarihli Independent gazetesinde yayınlanan bir makaleye göre, bazı notlarından hareketle, Leonardo da Vinci’nin iki eliyle de yazabildiğine inanılmaya başlanmış. Sağ elini kullanmayı her nasıl öğrenmiş olursa olsun, sanatçının daha çok sol elini kullandığı düşünülüyor. Bundan da önemlisi, Leonardo’nun yazısının en önemli özelliği, yazılarını sağdan sola doğru, harfleri de tersine çevirerek yazması. Öyle ki, yazılarını ancak ayna tutarak deşifre etmek mümkün. Tüm yazılı metinlerini bu şekilde yazmasının nedeni olarak, sanatçının fikirlerinin ve çalışmalarının başkaları tarafından çalınması konusunda aşırı derecede hassas ve şüpheci olması belirtiliyor. Üstelik, Leonardo ayna yazısı olarak ifade edilen bu yazıyı kullanmakla da yetinmeyip, metinleri zaman zaman ilave kodlamalar kullanarak daha da deşifre edilmesi zor hale getirmiş.

Pinacoteca Ambrosiana bir müze binası olarak da çok güzel
Solda, Lucrezia Borgias’nın bir tutam saçı. Ortada, Napolyon’un Waterloo Savaşı sırasında kullandığı eldivenler.

Geliş amacımız Leonardo da Vinci olduğu için, vakit darlığından dolayı, sanat galerisinde Caravaggio, Rafael, Brueghel, Titian gibi sanatçıların eserlerini hızla geçtik. Derken, salonların birinde, büyük usta ile karşılaştık. Burada, 8 tanesi Codex Atlanticus’tan olmak üzere, Leonardo da Vinci’nin 15 çizimi ve Leonardesque olarak adlandırılan, ondan etkilenmiş öğrencilerinin ve Lombardiyalı sanatçıların eserleri sergileniyordu. Eserleri inceleyince insan, belirtilen etkiyi hem malzeme hem de figüratif olarak açıkça görebiliyor. Örneğin da Vinci, kırmızı tebeşir ile çizim yapan ilk sanatçı imiş. Daha sonra başka sanatçılar onu izlemişler. Bu etkileşim sadece kullanılan malzeme konusunda da olmamış üstelik. Çizdiği figürler ve konular da kendisinden sonra gelen Lombardiyalı sanatçıları etkilemiş. Bu salonda ayrıca bir camekanda, dönemin sanatçılarının kullandığı resim araç gereçleri de sergileniyor. Bunlar, Leonardo da Vinci’nin ve çağdaşlarının yaptıkları çizimlerden yola çıkılarak yapılmış replikalar.

Pinacoteca Ambrosiana’nın avlusu. Kırmızı tuğladan yapılmış yapı, San Sepolcro Kilisesi

Pinacoteca Ambrosiana’da müzeyi gezme rotası her köşeyi görebileceğiniz şekilde düzenlenmiş. Leonardo da Vinci ile baştaki bu tadımlık karşılaşmadan sonra epeyce bir dolandık. Benim kafam ise, sürekli kütüphane kısmını nasıl bulacağımız konusu ile meşguldü. Bir ara, görüp göreceğimizin bu kadar olduğunu düşünmeye başladım. Çünkü, Codex’in tamamını sergilemek mümkün olmadığı için, belirli aralıklarla sayfaların dönüşümlü olarak sergilendiklerini biliyordum. Derken, iddiasız görünen bir kapıdan içeri adım attık ve kendimizi başka bir alemde bulduk…

Bibliotheca Ambrosiana

Neredeyse karanlık denebilecek kadar loş ve yüksek tavana doğru uzanan dört duvarı boydan boya eski ciltli kitaplarla kaplı bu büyük salon, Ambrosiana Kütüphanesi idi. Ortam, eski kitap ve ahşap kokuyordu. Önce kendimi bu kitaplardan alamadım. Sonra, salonu çepeçevre dolanan camekanları gördüm. Ortada ise, bir camekanda dev bir cilt duruyordu.  Codex Atlanticus… Ancak, bu camekandaki cilt orijinal olmasına rağmen, içindeki sayfalar orijinal değil. Uzmanlar, 1119 sayfalık Codex Atlanticus’un kendi ağırlığı nedeni ile içindeki kağıt yapraklarına zarar verdiğini keşfetmişler. Bunun üzerine, her bir sayfa dikkatlice ciltten çıkarılmış ve yerleştirildikleri paspartuların arasında saklanmaya başlanmış. Ziyaretçilerin Codex Atlanticus’un hacmini anlayabilmeleri için camekanın içindeki cildin arasına orijinal sayfaların kopyaları yerleştirilmiş. Bu, Leonardo da Vinci’nin 40 yıllık (1478-1519) çalışmalarının fiziksel hacmini anlamak açısından çok iyi olmuş.

Önde, Codex Atlanticus’un kopya edilmiş sayfalarının
yer aldığı dev cilt

Codex Atlanticus’un birbirinden ayrılan sayfaları, çeşitli temalar çerçevesinde, belirli sürelerle sergileniyor. Salonu çevreleyen, esere zarar vermeyecek şekilde aydınlatılmış, camekanlarda bu dönem için seçilmiş sayfalar yer alıyordu. Bir süre sonra bunlar kaldırılıp yerlerine başka sayfalar konacak. Bizim gördüğümüz sayfalarda yer karosu dizaynı olduğu düşünülen çizimden, anatomik ve mekanik makine çizimlerine kadar çeşitli çizimler vardı. Bazı sayfalarda çok farklı konularda çizimler ve notlar bir arada bulunuyor. Ciddi konular üzerine yazılmış notların yanında bir alış veriş listesi ya da günlük bir not olabiliyor. Tüm bunlar bana Leonardo’nun kafasının farklı konularda nasıl aynı anda çalışabildiğini düşündürdü. Sayfaların birinde yer alan bir genç erkek kafası eskizi uzmanlara, bunun Leonardo da Vinci’nin şu anda Milano’da bulunan tek tablosu olan Bir Müzisyenin Portresi adlı eserinin bir ön çalışması olduğunu düşündürüyor. Bu tablo Ambrosiana koleksiyonunda olmasına rağmen, Louvre Müzesi’ndeki özel bir sergi için ödünç verildiği için, biz göremedik.

Louvre Müzesi’ne ödünç verildiği için göremediğimiz, Leonardo da Vinci’nin
Bir Müzisyenin Portresi adlı eseri
Leonardo da Vinci kırmızı tebeşir kullanmaya ilk olarak
Son Akşam Yemeği isimli duvar resmi için Havarilerin yüzlerinin eskizlerini yaparken başlamış. Daha sonra, anatomi, manzara ve botanik çizimlerinde “kırmızı üzerinde kırmızı” kullanmaya devam etmiş.
Bu sayfada yer alan tüm erkek kafası çizimleri Leonardo’ya ait değil. Ancak, kendisinin yaptığı soldaki çizimin yanında yer alan “Atalante’nin başı çizildi” notu uzmanlara, “Bir Müzisyenin Portresi” tablosundaki sanatçının Atalante Migliorotti olduğunu düşündürüyor. Bazı kaynaklara göre, Atalante ve Leonardo Toskana’dan Milano’ya birlikte gelmişler. Sayfada aynı zamanda, sanatçının Floransa’dan Milano’ya getirdiği eşyaların listesi de var.
Çeşitli makina çizimleri

Belgelerden biri de, Leonardo da Vinci’nin 1482-1483 yıllarında Milano’ya yeni geldiği zaman yazdığı bir mektubun müsveddesi. Mektup, Milano Dükü Ludovico Sforza’ya hitaben yazılmış. Kendisine bir hami arayan Leonardo, Dükün siyasi ve askeri ihtiraslarını bildiği için, ona bir mühendis olarak nasıl hizmet verebileceğini anlatmış. Sanatsal yeteneklerini vurgulamak yerine daha çok, geliştirebileceği askeri savaş aletlerinden ve makinalardan söz etmiş. Mektubun temiz bir kopyasının Ludovico Sforza’ya gönderilip gönderilmediği kesin olarak bilinmiyor. Ancak, daha önce belirttiğim gibi, 1480’lerin ortasında Leonardo, Ludovico Sforza’nın dikkatini çekmeyi başarıyor.

Bu sayfada yer alan yazılar geometri, resim yapma teorileri ve statik sorunları ile ilgili. Bir erkek bacağının da sanatçı tarafından, ağırlık, karşı ağırlık ve eklemlerin dengeli bir sistemi temsil etmesi açısından, statik konusu ile ilintili olarak çizildiği düşünülüyor.
Bu sayfanın sol tarafında çeşitli pergel çizimleri var. Ortada büyük olan, daha önce camekanda gördüğümüz, dönemin resim araç gereçlerinin kopyalarının yapımında model olarak kullanılmış.
Leonardo’nun bir yer karosu için yaptığı düşünülen tasarımı. Sanatçı burada, ikiye katladığı kağıdın bir yarısına çizdiği deseni, duvar fresklerinde de kullanılan spolvero tekniği ile, kağıdın diğer yarısına geçirmiş.
Leonardo da Vinci tarafından çizilmiş bir
tiyatro mekanizması

Tarihte Leonardo da Vinci’nin yazdığı bilinen bir başka mektup daha var. Batılı kaynaklar, bu mektubun varlığının 1952 yılında Topkapı Sarayı arşivinde bulunan bir mektup çevirisi ile öğrenildiğini belirtiyorlar. Mektup 1503 yılı başlarında yazılmış. Bu dönemde Leonardo kendisine, emrinde çalışabileceği yeni bir işveren aramaktaymış. 1499 yılında Milano’nun Fransızlar tarafından işgal edilmesinden sonra şehri terk etmiş. Bir süre Cesare Borgia’nın emrinde çalışmış. Ancak süren arayışı, onun Osmanlı padişahı Sultan II. Beyazıt’a söz konusu mektubu yazmasına yol açmış. Mektubunda Leonardo padişaha, onun için inşa edebileceği yel değirmenlerinden, silolardan, savaş makinalarından ve bir de Haliç’in üstüne inşa edebileceği, Asya’yı Avrupa’ya bağlayacak, bir köprüden bahsetmiş. Bu başvurudan bir sonuç çıkmamış ki, Leonardo 1503 yılının Mart ayında Floransa’ya dönmüş. Üç yıl sonra ise tekrar, bu kez 1506-1513 yılları arasında kalacağı, Milano’ya gitmiş.

Leonardo da Vinci’nin Milano Dükü Ludovico Sforza’ya
hitaben yazdığı mektup müsveddesi

Ambrosiana Kütüphanesi’nde uzun süre kaldık. Camekanlarda sergilenen Leonardo’nun el yazmalarına tekrar tekrar ve uzun uzun baktım. Yağmurlu ve kapalı Milano havasına tekrar adım atarken, büyük ustanın II. Beyazıt’a yazdığı mektubu düşündüm. Aynı mektup, babası Fatih Sultan Mehmet’e yazılmış olsaydı neler olabileceğini hayal etmeye çalıştım. İstanbul’da bir Leonardo da Vinci…

Bir sonraki yazımda Milano’yu gezmeye devam edeceğiz…

________________________________

Not (1): Metin içinde altı çizilmiş kelime veya cümlelere tıklarsanız, konuyla ilgili daha eski yazılarıma ulaşabilirsiniz.

Not (2): Fotoğraflar izinsiz ve kaynak göstermeden kullanılamazlar.