Bu Roma Bir Başka Roma… (2)

Ertesi sabah saat yedi buçukta kalkıp, Il Palazzetto’da kaldığımız odanın eski tarz tahta panjurlarını açınca, hiç beklemediğim bir görüntü ile karşılaştım. Dudaklarıma bir gülümseme yayıldı. O sabah ve Roma’da kaldığımız süre boyunca her sabah benzer bir görüntü vardı. Her seferinde, İspanyol Merdivenleri’nde fotoğraf çektirmeye gelmiş, en az bir gelin ve damat çift oluyordu. Roma’nın görsel açıdan en ünlü ve romantik sayılan noktalarından birisi olduğu için, böyle özel bir günde çiftlerin fotoğraf çektirmek için burayı seçmeleri çok şaşırtıcı değildi aslında. Benim hayret ettiğim, sabahın o erken saatinde, evlenecek bir çift için vaz geçilmez kabul edilen kıyafetlerini tam tekmil kuşanmış olarak orada bulunmalarıydı. Çekimlere sanki gün ağarır ağarmaz başlamış gibiydiler. Bir önceki yazımda sözünü ettiğim, gün içinde merdivenlerde biriken kalabalık göz önüne alınınca, nikah töreni öncesinin güzel fotoğraf kareleri için sanırım başka çare de yoktu.

O sabah saat 7:30’da İspanyol Merdivenleri‘inde
gördüğüm çift
Bu kareyi de bir başka sabah saat 8:30’da çektim.
Etraf kalabalıklaşmaya başlamış bile.

Roma tatilimiz boyunca her sabah saat yedi buçukta kalktık. İkinci günümüzün programının biraz yoğun olduğunu kabul etmem gerek. Üstelik, günün tam ortasında bir tane rehberli gezi randevumuz vardı. Il Palazzetto’nun sahibi olan, yakınımızdaki Hotel Hassler’de kahvaltımızı yaptıktan sonra yola koyulduk. Aslında Roma’da gezilecek yerler birbirine çok uzak değildir. Çoğu yere yürüyerek gidebilirsiniz. Sabah gideceğimiz Colosseum (ya da İtalyanca adıyla Colosseo) ve yakınındaki Basilica di San Pietro in Vincoli de otele aşağı yukarı yarım saatlik bir yürüme uzaklığında yerlerdi. Ancak, o gün zamanı iyi kullanmamız gerektiği için metro ile gitmeye karar verdik. Otelin konumu bu açıdan mükemmeldi çünkü, İspanyol Merdivenleri’nin alt ve üst tarafındaki girişleri aynı zamanda Spagna metro istasyonunun iki girişinin de dibindeydi. Roma’da ilk olarak metroya bindiğimi belirtmeliyim. Bundan yaklaşık altmış sene önce Roma’da bir çocuk olarak yaşarken bir ara metro yapımı söz konusu olmuş, ancak bu amaçla yapılan kazma işlemleri sırasında o kadar çok tarihi eser çıkmıştı ki, kazılan yerler kapatılmış ve metrodan vaz geçilmişti. Sonra o işi nasıl çözdüler, bilmiyorum. Ama, sanırım bu hassas durum nedeniyle, günümüzde de Roma’daki metro ağı diğer Avrupa metropollerininkiler ile karşılaştırılamayacak kadar basit ve küçük.

Hotel Hassler

Kırmızı hatta olan Spagna durağından Anagnina yönünde metroya bindik. İkinci durak olan Termini, yani Roma’nın Merkez Tren İstasyonu’nda inip, mavi hatta geçtik ve Laurentina yönünde ikinci durak olan Colosseo’da indik. İstasyondan dışarı çıktığımızda kalabalıktan şok oldum diyebilirim. İğne atsan yere düşmüyordu. Çok sayıda turist grubu, rehberler, kendi başına gezmeye gelenler… Her taraf insan kaynıyordu. On sene önce, nikah sonrası burada çok güzel fotoğraflar çektirmiştik. Etrafta az sayıda turist vardı. Günümüzde böyle bir şey yapmak imkânsız olsa gerek. Ya da İspanyol Merdivenleri’nde resim çektiren çiftler gibi, sabahın çok erken saatlerinde gelmek lazım.

Uzun bir güne başlamadan önce iyi bir kahvaltı şart…
Hassler’in kahvaltısında Roma’nın ünlü tatlısı Maritozzo da var. Sol tarafta gördüğünüz bu tatlının tarihi
antik Roma’ya kadar gidiyor.
Bu da Sicilya’dan ünlü Caponata

Aylar öncesinde, normal giriş bileti bulamadığım için almak zorunda kaldığım turumuz saat 12’de başlıyordu. Buluşma yerinin neresi olduğunu tam olarak anladıktan sonra, Basilica di San Pietro in Vincoli’ye gitmek için Colosseo’nun arka tarafındaki tepeye doğru yürüdük. Hava mevsim normallerinin epeyce üstünde ve oldukça sıcaktı. Yokuştan çıkarken Colosseo’yu farklı bir açıdan görmek güzeldi.

Basilica di San Pietro in Vincoli‘ye gitmek için
çıktığımız yokuştan Colosseo‘ya bakış

Basilica di San Pietro in Vincoli, Roma’yı her ziyaret eden grup ya da kişinin gittiği bir bazilika değil. Kimileri açısından sosyal medyada popüler olan yerlere gitmek daha öncelikli olduğu için zaman kalmıyor olabilir. Ancak, meraklısı için önemli bir yer çünkü Michelangelo’nun (1475-1564) en ünlü eserlerinden birisi bu bazilikada bulunuyor. Bazilikanın bir diğer adı da Basilica Eudoxiana çünkü M.S. 442 yılında, İmparator III. Valentinian’ın eşi Eudoxia (aynı zamanda, İstanbul’un Theodosius surlarını inşa ettiren Doğu Roma İmparatoru II. Theodosius’un kızı) tarafından inşa ettirilmiş. Kilise, Aziz Peter’in Filistin ve Roma’da vurulduğu zincirleri saklamak üzere yaptırılmış. Bazilikanın ismindeki Vincoli kelimesi de Latince zincir anlamına gelen vincula kelimesinden geliyor. Söz konusu zincirler, kilisenin altar kısmının hemen altında sergileniyorlar. 1475 yılında bir restorasyon geçirmekle beraber, kilise günümüzdeki görünümünü 16. yüzyılın başında Papa II. Julius’un emri ile yapılan restorasyonlar sonucunda kazanmış.

Basilica di San Pietro in Vincoli

Kiliseyi çocukluğumdan aklımda kalan halinden çok daha aydınlık ve tertemiz buldum. Babam ile her gidişimizde hava kapalıydı da ondan mı aklımda biraz karanlık ve kasvetli kalmış, tam çözemedim. Zaten içeride, sol tarafta bir iskele vardı ve belli ki restorasyon sürmekteydi.

Aziz Peter‘in Filistin ve Roma‘da vurulduğu söylenen zincirler kilisenin
altar‘ının altında sergileniyorlar

Yukarıda belirttiğim gibi, insanların Basilica di San Pietro in Vincoli’yi ziyaret etme nedeni esas olarak, Rönesans sanatının şaheserlerinden biri kabul edilen, Michelangelo’nun Hz. Musa heykelinin burada olması. Heykel, Papa II. Julius’un, öldükten sonra gömülmek üzere, 1505 yılında sipariş verdiği bir mozolenin parçası olarak tasarlanmış ve yapılmış. Mozole, kilisenin sağ taraftaki koridorunda, altar’ın yakınında duruyor. Heykel 1513 yılında yapılmış. Ancak mozole tamamlanamamış çünkü, bu arada Papa tüm ilgisini ve kaynaklarını Vatikan’daki Aziz Pietro Bazilikası’nın yeniden yapımına yöneltmiş. Zaten, 1513 yılında ölen Papa da sonunda oraya gömülmüş. Dolayısıyla, Michelangelo’nun 1545 yılında tamamlayabildiği mozole gerçekte boş bir mezar. Yapımı 40 yıl süren mozolenin tasarımı aslında çok daha şaşalı imiş. Belirtildiğine göre, günümüzde gördüğümüz projenin her anlamda epeyce sadeleştirmiş bir hali. Mozolenin en dikkat çeken unsuru olan Musa heykelinde peygamber, On Emir’i alarak Sina Dağı’ndan indiği ve kavmini altın buzağıya taparken bulduğu an canlandırılmış. O nedenle, heykeldeki Musa’nın yüzü son derece kızgın ve gergin. Heykel de mozole de günümüzde çok daha beyaz. Belli ki, restorasyon sırasında yüzyılların birikmiş kiri titizlikle temizlenmiş.

Michelangelo’nun Papa II. Julius için yaptığı mozole ve
onun bir parçası olan Hz. Musa heykeli. Musa heykelinin üst tarafında, uzanmış durumda canlandırılan kişi Papa II. Julius. Ancak, Papa buraya gömülmediği için, mozole boş bir kabir aslında.

Yıllar önce, mozolenin ve Musa heykelinin dibine kadar gitmek ve heykeli çok yakından görmek mümkündü. Sonraki yıllarda sanat eserlerine yapılan saldırılar nedeniyle bu artık yapılamıyor. O nedenle heykelin sağ dizindeki o ünlü çizik de pek seçilemiyor. Eğer o zedelenmenin öyküsünü bilir ve dikkatli bakarsanız biraz seçebilirsiniz. Rivayete göre, Michelangelo Musa heykelini tamamladıktan sonra adete canlı gibi duran kendi eserinden o kadar etkilenmiş ki, “Konuş” diyerek elindeki çekici fırlatmış. Çekiç, heykelin dizine isabet etmiş.

Michelangelo’nun 1513 yılında yaptığı ünlü Hz. Musa heykeli

Michelangelo’nun neden Musa’yı boynuzlu olarak canlandırdığı hep merak edilir. Bu aslında, zamanında yapılan bir çeviri hatasından kaynaklanmış. Tevrat’ın 2. kitabı olan Exodus’da Sina Dağı’ndan inen Musa’nın alnında iki adet ışık hüzmesi olduğu belirtilmiş. İncil için İbranice’den Latince’ye yapılan çeviride (iki kelimenin birbirine çok yakın olması nedeniyle) bu kelime yanlışlıkla boynuz olarak çevrilmiş. Bu nedenle, 11. yüzyıldan itibaren, Orta Çağ ve Rönesans boyunca, pek çok eserde Hz. Musa boynuzlu olarak canlandırılmış. Sonradan her iki türlü, boynuzlu ve ışık hüzmeli canlandırmalar yapılmış.

Bazilikada ayrıca ünlü bir Bizans mozaiği de var. Aziz Sebastian’ın canlandırıldığı mozaik 7. yüzyılda yapılmış. Ancak, bu mozaik restorasyonun sürdüğü sol tarafta olduğu için bu sefer görmem mümkün olmadı.

Bir mimarlık şaheseri olan Colosseo neredeyse 2000 yıldan beri ayakta
Roma’nın aslında çok büyük olmadığını hep söylerim. Colosseo’nun önündeki Piazza del Colosseo‘dan Piazza Venezia’daki Kral II. Vittorio Emanuele
Anıtı‘nı (Vittoriano) görebilirsiniz.

Colosseo turumuzun zamanı yaklaşıyordu. Yokuş aşağı inmek çok daha kolay oldu. 8-9 dakikada Colosseo’ya geldik. Normalde, Colosseo ile birlikte yakınındaki Palatino Tepesi’nin ve Forum Romana’nın gezilmesini öneririm.  Zaten Colosseo ve bu iki yer birlikte Parco Archeologico del Colosseo, yani Colosseo Arkeolojik Parkı, olarak adlandırılıyor. Palatino Tepesi, Roma’nın üzerine kurulduğu yedi tepeden birisidir ve antik Roma’nın ilk kurulduğu yer kabul edilir. Tarih öncesi çağlardan beri burada yerleşim olmuştur. Ayrıca, Roma mitolojisine göre, burası aynı zamanda Roma’nın kurucuları kabul edilen Romulus ve Remus kardeşlerin doğduğu ve bir dişi kurt tarafından emzirilerek büyütüldüğü yerdir. Daha önce bataklık bir bölge iken, M.Ö. 7. yüzyılın sonundan itibaren 1000 yıldan fazla bir süre Roma’da kamusal yaşamın merkezi olan Forum Romana ise, büyük bir arkeolojik alan. Roma’nın hem Cumhuriyet hem de İmparatorluk dönemi boyunca buraya siyasi, dini, ticari ve yönetimsel açıdan önemli binalar, tapınaklar ve zafer takları yapılmış. Arkeoloji meraklılarının atlamak istemeyeceği bir yer burası. Ancak, benim daha önce birçok kez gittiğim bu iki yere bu sefer, vakit darlığından dolayı, biz gitmemeye karar verdik. Ben de bir dahaki sefer tekrar gitmek isterim. Uzaktan gördüğüm kadarı ile hem eskiden var olan eserler temizlenmiş ya da restore edilmiş hem de yeni kazılar yapılmış.

Roma’da gezerken hiç ummadığınız bir yerde ve beklemediğiniz bir anda karşınıza, son derece bakımlı ve dev atları ile atlı Carabinieri‘ler (İtalyan jandarması) çıkıyor. Genel olarak ikili geziyorlar. Atlarının asaleti ve sakin yürüyüşleri ile öyle bir etki yaratıyorlar ki, insanlar onların geçip gitmelerini büyülenmişçesine izliyorlar. Bazen durup, çevredekilerle konuştukları, hal hatır sordukları da oluyor. Günümüzde kask takan Carabinieri’ler ben çocukken kırmızı tüylü üçgen şapkaları ve soğuk havalarda giydikleri pelerinleri ile pek hoştular.

Şansımıza Colosseo turumuzun rehberi çok iyi idi. Kendisi hem arkeoloji bölümü mezunu olduğunu hem de halen sanat tarihi yüksek lisansı yaptığını söyledi. Gruptaki insanların ilgili olması hoşuna gitmiş olmalı ki, bir saat sürmesi gereken tur bir buçuk saat sürdü. Tüm sorularımızı ayrıntılı bir şekilde yanıtladı.

Flavius Amfiteatrı ya da daha çok bilinen adı ile Colosseo. Bu ikinci isim, bir zamanlar yakınında olduğu bilinen İmparator Nero’nun bronzdan yapılmış dev (antik Yunancada kolossos) boyuttaki heykelinden geliyor. Sağdaki çeşme, Benito Mussolini‘nin 1936 yılında yıktırdığı
Meta Sudans Çeşmesi.

Colosseo’nun girişi ve içerisi inanılmaz kalabalıktı. Rehberimizin belirttiğine göre, içeriye her yarım saatte bir 2000 ile 3000 kişi arasında ziyaretçi giriyormuş. Giriş biletleri sadece saatli olmakla kalmıyor, bir de biletlerin üzerinde yazan isimlerle kimlikler titizlikle inceleniyor. Kimliksiz olarak içeri kimse alınmıyor. İçeride belirli bir rota var. Onu izlemeniz gerekiyor. Ülkemize gelen turist sayısı ile övünen yetkililerin, sadece Colosseo’yu gezen turist sayısından bile haberi var mı, bilemiyorum.

On yıl süren restorasyonun sonunda Colosseo’nun muhteşem mimarisi daha çok gün yüzüne çıkarılmış. Yapının dışarıdan görünüşü bu şahaserin az bir bölümünü yansıtıyor. İnsan esas içeri girince etkileniyor.

2015 yılında restorasyona alınan Colosseo’da çalışmalar 10 yıl sürmüş. Bazı bölümlerde hala devam ediyor. Sonuç çok iyi olmuş bence. Tabiri caizse, yapının eli yüzü açılmış. Eski hali epeyce haraptı. Nasıl olmasın ki? Tüm Orta Çağ ve Rönesans boyunca, şehrin dibindeki büyük bir taş ocağı olarak kullanılmış. Roma’da gördüğümüz birçok ünlü kilisenin, en çok da Vatikan’daki Aziz Pietro Bazilikası’nın yapımında bu taşlar kullanılmış. Taşların sökülmesi ve götürülmesi için çalıştırılan işçiler, hayvanları ile birlikte burada adeta ayrı bir yerleşim ortamı yaratmışlar.

İçeriye her yarım saatte bir 2000 ile 3000 kişi arasında
ziyaretçi girdiği söyleniyor
Görevlilerin müdahale ve yönlendirmeleri ile aşağıda ve yukarı
katlarda insan kalabalığı kontrol altında tutulmaya çalışılıyor.

İnşaatına başlanması ve tamamlanması Flavius Hanedanı döneminde olduğu için Flavian Amphitheater olarak da anılan Colosseo, dünyada Roma İmparatorluğu’nun haşmetini simgeleyen belki de en ünlü yapı. Colosseo ismi ise, bir zamanlar yakınında olduğu bilinen İmparator Nero’nun bronzdan yapılmış dev (antik Yunancada kolossos) boyuttaki heykelinden geliyor. Günümüzde hala dünyanın en büyük amfiteatrı olan yapı, tarihte kendisinden önce bir tepe yamacına yapılan benzer büyüklükteki yapıların aksine, tek başına ve desteksiz ayakta olması ile de hayranlık uyandıran bir mimari yapıya sahip. Taş, tuğla ve betonun kullanıldığı bu şaheser neredeyse 2000 yıldan beri, onca tahribata karşın ayakta kalmış. Yapımına M.S. 70 ile 72 arasında bir zamanda, İmparator Titus Flavius Vespasian’nın emri ile başlanmış. O sırada, hala İmparator Nero döneminin geride bıraktığı kötü anılarıın pençesinde olan Roma’da, Vespasian’nın halkın eğlenmesi için yaptırmaya başladığı Colosseo’nun yer seçimi de manidar. Vespasian Colosseo için, Palatino, ve Roma’nın yedi tepesinden diğer ikisi olan Esquiline ve Celio tepelerinin arasında, daha önce Nero’nun sarayının bahçesine yaptırdığı yapay gölün bulunduğu yeri seçmiş. Bunun için, yapay göl kurutulmuş. Yapı, Vespasian’ın oğlu İmparator Titus zamanında, M.S. 80 yılında tamamlanmış.

Bir zamanlar üstü tamamen tahta bir zemin ile kaplı olan Colosseo’nun alt bölümleri. Gladyatörlerin yaşadığı ve vahşi hayvanların tutulduğu bu kısım o zamanlar kendine göre bir düzeni olan
bambaşka bir dünya imiş.
Günümüzde tabanın bir bölümü ahşap ile kapatılmış durumda. Bu şekilde, aşağıyı inceleyebileceğiniz bir platform oluşturulmuş.

Colosseo’nun mimarisi, kullanılan malzeme ve teknoloji açısından da son derece ilginç. Ana konstrüksiyon ve cephe için traverten, içerideki ikinci sıra duvarlar için volkanik tüf, en içerdeki bölge ve kemerler için beton kullanılmış. Ayrıca, rehberimizin dikkat çektiği önemli bir özellik de travertenlerin birbirlerine bağlanma şekilleri. Bunun için, üst üste dizilmiş bloklarda delikler açılmış ve buradan içeri kurşun ile eritilmiş demir karışımı sıvı olarak dökülmüş. Böylelikle, bloklar sabitlenmiş. Orta Çağda fark edilen bu demirler büyük bir yağmaya uğramış. Blokların bazıları oyularak demirler çıkarılmış.

Orta Çağ’da Colosseo’nun bloklarının demir ile birbirlerine tutturulduğu keşfedilince duvarların oyulduğu büyük bir yağmalama başlamış
Bu oyuktan içerideki demir güçlendiricilerin
bir örneğini görmeniz mümkün

189 metre uzunluğu, 156 metre eni ve 48 metre yüksekliği olan Colosseo’nun kapladığı alan 24.000 metre kare olarak belirtilmiş. Yaygın olarak düşünüldüğünün aksine, yuvarlak değil, elips bir yapı aslında. Tamamı 4 kat olan Colosseo’nun ikinci ve üçüncü katlarında, bir zamanlar her kemerin altında birer tane olmak üzere 166 heykel varmış. Karşılaşmaların yapıldığı, 76 metre uzunluğunda ve 46 metre genişliğindeki alan tahtadanmış. Ancak, akan kanlardan dolayı zemin kayganlaştığı için üstüne kum dökülürmüş. Bu gezi de öğrendiğim ilginç bilgilerden biri, bu kuma Romalıların arena demesi oldu. Günümüzde farklı karşılaşmaların yapıldığı büyük mekânlar için kullanılan bu kelime meğer aslen bu kumdan geliyormuş. Colosseo’da arenanın altında elbette bambaşka bir dünya varmış. Tahta zemin tamamen kapalı durumda olmadığı için bugün buraları yukarıdan görebiliyoruz. Gladyatörlerin yaşam alanları, hayvanların tutulduğu bölgeler, hepsi bu yer altı bölgesinde. Bir zamanlar buradan, gladyatörleri ve hayvanları arenaya çıkaran 80 tane asansör olduğu belirtiliyor. Ne zaman, kimin, hangi asansörle yukarı çıkarılıp, yer seviyesinde açılan kapaklardan arenaya adım atacağı, titizlikle yürütülen bir gösteri akışına göre yapılırmış. Tüm bu vinç ve asansörlerden oluşan karmaşık sistem, sonraki dönemlerde çıkan bir yangın ile yok olmuş.

Colosseo’nun altında bir zamanlar gladyatörleri ve vahşi hayvanları arenaya çıkaran 80 tane asansör varmış. Sonraki yüzyıllarda çıkan bir yangında bu sistem yok olmuş.

Colosseo’da yapılan bazı şenlikler günlerce sürermiş. Örneğin, M.S. 80 yılında, İmparator Titus’un Colosseo’nun açılışı için yaptırdığı gösteriler 100 gün sürmüş. Colosseo’da tipik bir gün şöyle tanımlanıyor: Sabah yırtıcı hayvanlar birbirleri ile dövüştürülüyor, öğle vakti idam edilecek kişiler yırtıcı hayvanlara atılıyor, öğleden sonra gladyatör karşılaşmaları yapılıyor. Güneşin altında saatlerce durmak kolay değil ama, bunun için de bir önlem düşünülmüş. Antik zamandaki Colosseo tasvirlerinde en tepede çubuklar görürsünüz. Taş ve tahtadan yapılan bu çubuklar kullanılarak, tepeye ortası açık dev bir örtü (velarium) örtülür ve seyirciler için böylece güneşten, kimi zaman da yağmurdan, korunma sağlanırmış.

Seyircileri göneşten ve yağmurdan korumak için Colosseo’nun tepesine
gerilen dev örtüye Romalılar velarium derlermiş

50.000 seyirci alabilen yapı, tüm sosyal sınıfların yararlanması düşünülerek tasarlanmış. Buna göre, toplumun asilleri, üst düzey yöneticileri ve zenginleri, sınıfsal derecelerine göre aşağıda farklı katmanlarda otururken, fakir halk ise karşılaşmaları en üst kısımdan izlermiş. İmparatorun locası ise, arenaya en hakim noktada, sol tarafta ve karşılaşmaları yakından görebileceği bir yükseklikte bulunuyor.

Romalıların gladyatör karşılaşmalarını halkı politikadan uzak tutmak, bir tür uyutmak için, kullandıkları hep söylenir. Eğer amaç bu ise, anlaşılan devletin ciddi bir parasal desteği söz konusu çünkü, tessera adı verilen biletler ücretsizmiş. Ayrıca, fakir halka bedava ekmek de dağıtılıyormuş. Halk biletlerin üzerinde Romen sayıları ile yazılı olan kapılardan Colosseo’ya girer ve yerine otururmuş.

52 numaralı tribün kapısı

Colosseo gladyatör karşılaşmaları (munera), vahşi ve egzotik hayvan avı simülasyonları (venationes) ve içi su doldurularak deniz savaşları simülasyonları (naumachia) için kullanılmış. Sicilya ile ilgili yazı dizimin Sicilya’da İki Hafta (14): Villa Romana del Casale başlıklı bölümünde, M.S. 4. yüzyılda yapılmış bu villadaki Büyük Av isimli mozaikten söz etmiştim. Bu muhteşem mozaikte, başkentteki gösterilerde kullanılan hayvanların imparatorluğun değişik bölgelerinde nasıl avlanıp kafeslere konduğunu, gemilerle Roma’ya taşındıklarını görebiliyorsunuz. Arzu edenler linki kullanarak bu yazıma kolay yoldan erişebilirler. Naumachia ile ilgili olarak da, daha önce Genova’daki Galata Müzesi’nde gördüğüm, 18. yüzyılda Charpentier- S. Berteaux tarafından yapılmış bir gravürü paylaşıyorum. (Yazının tamamı için: Şöyle Bir Liguria’ya Gidip Gelelim Dedik: Genova).

Charpentier- S. Berteaux tarafından 18. yüzyılda yapılmış bu gravürde Romalıların Colosseo benzeri yerleri su ile doldurarak nasıl deniz savaşları simülasyonları yaptıklarını görebiliyorsunuz.
(Genova Galata Müzesi)

Colosseo, M.S. 438 yılında İmparator III. Valentinian’ın gladyatör karşılaşmalarını yasaklaması ile beraber hızla önemini kaybetmiş. Yukarıda belirttiğim, Orta Çağ ve Rönesans sırasında yaşanan büyük yağmanın dışında, 14. yüzyılda yaşanan büyük bir deprem de yapıda büyük tahribat yapmış. 19. yüzyıldan itibaren Colosseo’nun önemi anlaşılmış ve kurtarma projeleri başlamış. 2015-2025 yılları arasında yapılan son çalışmalar ile bence insanlık   Colosseo’ya arkeolojik eser olarak hak ettiği saygıyı göstermiş olmuş.

Colosseo’nun yanındaki İmparator Konstantin Zafer Takı. Yaklaşık 25 metre yüksekliği olan tak, M.S. 315 yılında, İmparator Konstantin’in M.S. 312 yılında, Ponte Milvio Savaşı‘nda Maxentius‘a karşı kazandığı zaferi kutlamak amacıyla yapılmış.

Colosseo turu bittikten sonra, metro ile aynı hat üzerindeki bir sonraki durak olan Circo Massimo’ya gittik. Burası, İstanbul’un Roma döneminde Hipodrom, Osmanlı döneminde At Meydanı ve günümüzde Sultanahmet Meydanı olarak bilinen alan gibi, özellikle savaş arabaları yarışları için kullanılmış bir stadyum. Latince adı Circus Maximus. Tarihi İstanbul’dakinden çok daha eskiye gidiyor. Circo Massimo’nun yapım tarihi uzmanlar tarafından M.Ö. 6.yüzyılda, Roma’nın ilk Etrüsk kralı Lucius Tarquinius Priscus dönemi olarak belirlenmiş. (İstanbul’un tarihi hipodromu M.S. 203 yılında, Roma İmparatoru Septimius Severus zamanında yapılmış). Colosseo gibi, Orta Çağ ve Rönesans döneminde taşları insafsızca yağmalanmış. Günümüze, alanın oval biçiminden başka, pek bir şey kalmamış olan Circo Massimo bir zamanlar Roma İmparatorluğu’nun en büyük yarış alanı imiş. Bazı kaynaklara göre, 300.000 kişiye kadar oturma kapasitesi olan hipodrom farklı imparatorlar tarafından birkaç kere büyütülmüş. Batı Roma’nın yıkılmasından sonra önemini yitirmiş. Son olarak M.S. 549 veya 550 yılında kullanılmış. Bundan sonra, Konstantinopolis’teki (İstanbul) hipodrom popüler hale gelmiş. Bir zamanlar Circo Massimo’nun ortasında da Sultanahmet’te olduğu gibi, dikilitaşlar varmış. İki tane olan bu taşlardan birisini Piazza del Popolo’nun ortasında, diğerini ise, San Giovanni in Laterano Bazilikası’nın yanında görmeniz mümkün.

Circo Massimo

Görecek çok fazla bir şey olmasa da metrodan çıkıp yolun karşısına geçerek bu tarihi alana yukarıdan bakabilirsiniz. Bizim o günkü rotamız açısından burada kısa süreliğine durmak hiçbir sorun yaratmadı çünkü zaten yolumuzun üstünde idi.

Babamdan bana kalan bu kitap antik Roma hakkında hem görsel
hem de metin olarak bilgi dolu

Madem ki, bu site sadece gezmek, görmek değil, anılarla da ilgili, o zaman buraya babamın neredeyse 60 sene önce Roma ile ilgili aldığı bir kitaptan Circo Massimo üzerine iki kare de koymak istiyorum. Evde babamın bana verdiği kitapların arasında buldum bu kitabı. O zaman teknoloji bu kadar ileri değildi elbet. Tarihi yerlerin AI aracılığıyla geçmişteki hallerinin canlandırılmasını hayal bile edemiyorduk. Ama, insanoğlu hep yaratıcı idi. Bu kitap da o anlamda günümüzde bile takdir edilecek bir kaynak. Birinci karede Circo Massimo’nun 1960’ların sonundaki halini görüyorsunuz. İkinci kare ise, bu fotoğrafın üzerine, yapının geçmişte olduğu hali düşünülerek yapılmış eklemelerin bulunduğu saydam bir sayfanın konması ile elde ediliyor.

Kitapta yer alan Circo Massimo bölümünde tarihi hipodromun 1960’ların sonundaki görünümü
Circo Massimo’nun antik Roma döneminde nasıl bir yer olduğunu yukarıdaki fotoğrafın üzerine, yapının geçmişte olduğu hali düşünülerek yapılmış eklemelerin bulunduğu saydam bir sayfayı çevirerek görebiliyorsunuz. Çocukken, bu kitap ve bu seriden diğer kitaplarla saatler geçirirdim.

Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi, antik Roma’da değişik tür karşılaşmalar için farklı mekânlar inşa edilmiş. Günümüzde Piazza Navona’nın bulunduğu yerdeki Domitian Stadyumu tamamen atletizm karşılaşmaları için kullanılırken, Circo Massimo’da at yarışları, Colosseo’da ise gladyatör karşılaşmaları yapılırmış. Bugünkü rotamızın üstünde olan ve gece gördüğümüz Teatro di Marcello ve benzerleri ise sanatsal gösteriler ile tiyatro oyunları için inşa edilmiş.

Tekrar metroya bindik ve yine bir sonraki, Piramide durağında indik. Buradan yürüyerek benim de Roma’nın hiç bilmediğim, ilk olarak gideceğim bir semtine gideceğiz. Ama ondan önce çevrede fotoğraflarını çekmeye değer birkaç şey var. Onlardan da kısaca söz etmeli.

Caius Cestius Piramidi ve Porta San Paolo kapısı

Bu metro durağının adı öylesine konmamış. Yeryüzüne çıkınca burada, Mısır’dakilerin boyutunda olmasa da, beyaz taştan yapılmış bir piramit olduğunu göreceksiniz. Bana oldum olası çok sevimli gelmiştir bu piramit. Romalılar Kleopatra’nın ölümünün ardından, M.Ö. 31 yılında Mısır’ı fethettikten sonra cenaze ve ölü defnetme ritüelleri açısından onların adetlerinden epeyce etkilenmişler. Bu arada, mezar olarak piramit yapma modası yaygınlaşmış. Bugün Roma’da sadece bu piramit mezar olsa da, zamanında şehrin değişik yerlerinde birkaç tane varmış. Zaman içinde yıktırılmışlar. Bu görülen mezar, tanrılar için düzenlenen festivallerin organizasyonu ile ilgilenen üst düzey yöneticilerden biri olan Caius Cestius’a ait. M.Ö 18-12 yılları arasında, Via Ostiense’nin üzerinde yapılmış. Yüksekliği 36.4 metre. Oturduğu kare taban yaklaşık 30×30 metre boyutunda. Üzerindeki bir yazıdan anlaşıldığına göre 330 günde yapılmış. Birkaç yüzyıl sonra, İmparator Aureliano döneminde, yeni yapılan şehir duvarına katılmış. Burası Orta Çağ döneminde epeyce yağmalanmış. İçinde güzel freskler olduğunu okudum ancak, görmek için özel randevu alınması gerekiyormuş. Okuduğum yorumlar arasında verilen telefondan bir görevliye ulaşıp bunu başarabilen kimse yoktu. Vaktiniz ve sabrınız varsa, siz deneyebilirsiniz belki. Piramidin yakınında görülen kapı, 3. yüzyılda yapılan Aureliano Surları’nın güney kapılarından birisi olan Porta San Paolo.

Piramidin yanından, Roma’nın Testaccio semtinin kalbine doğru yürüyoruz. Yukarıda belirttiğim gibi, Roma’nın bu bölgesine daha önce hiç gelmemiştim. Zaten, eskiden tamamen işçi mahallesi olan bu semtin yıldızı 1960’lardan itibaren parlamaya başlamış. Bizi havaalanından otele götüren şoför gibi, çoğu Romalı için burası Roma’nın gerçek ruhunun yaşadığı, şehrin en lezzetli yemeklerinin, gerçek Roma mutfağı tabaklarının tadılabildiği bir semt. “Üstelik Trastevere’de olduğu gibi, dünyanın parasını da ödemezsiniz”, diye eklemişti kendisi. Biz akşam için Trastevere tarafına gitmeyi plânlamıştık ve orada gittiğimiz restorandan da çok memnun kaldık ama Testaccio’da da tadı damağımızda kalan ufak bir deneyimimiz de oldu neyse ki.

Tiber nehrinin sol kıyısında bulunan Testaccio’nun mutfağının dışında, tarihi ve arkeolojik bir özelliği de var. Semtin adı Latince kırılmış amfora parçaları demek olan testae kelimesinden geliyor. Roma döneminde, M.S. 1. yüzyıldan itibaren, imparatorluğun uzak eyaletlerinden amforalar içinde gelen şarap ve zeytinyağı yakındaki nehir limanı Emporium’da karaya çıkartılırmış. Boşaltılan amforalar Testaccio’da kırılır, düzenli bir şekilde üst üste yığılırmış. Öyle ki, zamanla burada kırık amforalardan, bugün 54 metre yüksekliği olduğu söylenen, ufak bir tepe olmuş. Semtin ortasında yükselen bu tepeye Monte dei Cocci ya da Monte Testaccio deniyor. (Antik zamanlardaki ismi Mons Testaceus). Üstünde ağaçlar ve otlar büyümüş tepenin çevresi 1 kilometre kadar. Belli noktalarda çömlekleri daha açık seçik görebiliyorsunuz. Söylendiğine göre, çömleklerin en iyi görülebileceği yerler, tepenin içine kazılarak yapılmış trattoria ya da barların içi. Tepeyi bütün olarak kavrayabilmek içinse, oraya bakan restoranların terasları öneriliyor. Biz çıkmadık ama, Monte Testaccio’ya tırmanmak için düzenlenen özel turlar da var.

54 metre yüksekliği olduğu söylenen Monte dei Cocci ya da Monte Testaccio tepesi Romalılar tarafından kırılarak imha edilen boş amforalardan geriye kalan parçalardan oluşmuş. Zamanla
tepenin üstünde otlar ve ağaçlar yeşermiş.

Orta Çağ’da Testaccio çeşitli kutlamalar ve etkinlikler için kullanılan bir bölge olmuş. Monte Testaccio’nun çevresi yüzyıllar boyunca boş olarak kalmış. 19. Yüzyılın sonundan itibaren Via Ostiense boyunca açılan imalathanelerde çalışan işçilerin yerleşim bölgesi olmaya başlamış. Bu nedenle yoğun bir yapılaşma başlamış. 1921 yılında Rione (Roma’nın idari bölgelerine verilen isim) yapılmış.

Bir dönem, Testaccio Tepesi’nde grottini adı verilen ve mahzen ya da ahır olarak kullanılan kovuklar oyulmuş. İşte günümüzdeki trattoria, restoran ve bar olarak hizmet veren yerler bu grottini denen kovuklar aslında. Biz Testaccio’ya vardığımızda artık riposo saatleri başladığı için bu yeme-içme yerleri ya kapanmak üzere ya da kapalıydı. Colosseo turumuz uzun sürdüğü için biraz geç kalmıştık. Neyse ki, 15:30’da kapandığını okuduğum Testaccio Pazarı’na ucundan da olsa yetişebildik.

Kapanmasına çok kısa bir süre kala yetişebildiğimiz Mercato Testaccio‘ya yani Testaccio Pazarı‘na vardığımızda çoğu dükkan kepenklerini kapatmıştı
Damağına düşkün olanların övdüğü Testaccio Pazarı’nda az sayıda açık yer kalmıştı. O kadar kısa sürede seçim
yapmak zor oldu doğrusu.

Testaccio Pazarı bir semt pazarı. Ben aslında, çocukluğumdan Roma’da hatırladığım semt pazarları gibi, buranın açık havada olduğunu düşünmüştüm ama öyle değil. Üstü kapalı bir alan. Burada, bir pazarda olması beklenen ürünlerin yanında, yiyecek-içecek stantları var. Son yıllarda, damak zevkine düşkün yerli ve yabancıların gittiği, bazılarının müdavim olduğu yerler. Roma ve ait olduğu Lazio bölgesinin sokak lezzetlerini, kimi yerlerde şarap veya bira eşliğinde tadabilirsiniz.

Neyse ki, birer tane Suppli yeme fırsatımız oldu.
En alt sıradaki çeşit çeşit Suppli arasında biz klasik olan türü tercih ettik.

Ne yazık ki, biz oraya vardığımızda, pazarın dış kepenkleri henüz kapatılmamış olsa da içerideki dükkânların çoğu kapanmış ya da kapanmak üzere idi. Yine de leziz birer Suppli yeme fırsatımız oldu. Bir bankın üzerinde alelacele yediğimiz o Suppli’nin tadını şehirde daha kelli felli yerlerde yediklerimizde bulamadık doğrusu. O kadar lezizdi. Suppli, daha çok bilinen Sicilya’daki Arancini’ye benzer ama biçim, sos ve malzeme olarak biraz farklıdır. İkisi de kızarmış pirinç krokettir aslında. Yediğimiz Suppli beni Roma’da okul günlerime götürdü. Her birinin başında son sınıflardan bir öğrencinin oturduğu uzun masalarda yemek yerdik. En sevdiğimiz yemek Suppli idi. Büyük porselen kâsede gelen Suppli dağıtılınca, artan olup olmadığını heyecanla izler, fazladan bir tane daha yeme fırsatımız olacak mı diye endişelenirdik.

Piazza Testaccio

Semt öğle dinlenmesine geçmeden biraz çevrede yürüyüp, Piazza Testaccio’daki bir kafede kahve içtik. Meydan, 1905 yılında yapılmış. Eskiden semt pazarı burada, benim beklediğim gibi açık havada imiş. 2015 yılındaki bir yeniden düzenlemeden sonra Via Galbani’deki kapalı yere taşınmış. Aynı yıl, 1927 yılında mimar Pietro Lombardi tarafından burası için tasarlanan, ancak birkaç yıl sonra zemindeki çökme nedeniyle Piazza dell’Emporio’ya taşınan çeşme orijinal yerine, yani meydanın ortasına geri getirilmiş. Çevresinde ağaçlar olan meydan o saatte çok sakindi. Oturduğumuz kafe çevredeki tek açık mekandı.

 Testaccio’da görebileceğiniz başka yerlerin arasında, günümüzde Modern Sanat Müzesi olan eski mezbaha Mattatoio ve “Katolik Olmayanlar Mezarlığı” var. Mezarlığın önünden geçtik ama içine girmeye vaktimiz olmadı. İngiliz şairler Shelley ve Keats ile çeşitli milletlerden tanınmış birçok sanatçı ve aydının burada gömülü olduğunu ve bazı mezarların anıtsal güzellikte olduğunu biliyorum. Mezarlık, Protestan ya da İngiliz Mezarlığı olarak da biliniyor. 1716 yılında Papa XI. Clement’in sürgündeki Stuart Hanedanı üyelerinin Piramid’in önüne gömülmesine izin vermesi ile bu alan kullanılmaya başlanmış. Önceleri sadece Katolik olmayan Hristiyanlar için kullanılırken, daha sonra tüm dinlere açılmış. Günümüzde Müslümanlar ve Budistler de buraya gömülüyorlar.

Yorgunluğumuzu biraz giderdikten sonra, Tiber nehri üzerindeki köprülerden Ponte Sublicio’yu yürüyerek geçip karşı kıyıdaki Porta Portese tarafına geçtik. Hedefimiz yakınındaki, Roma’nın ünlü restoran, bar ve otel bölgesi Trastevere’ye gitmek. Akşam yemeğini de orada yiyeceğiz. Testaccio Meydanı’ndan köprüye giderken köprünün başlangıç noktası olan yer aynı zamanda, daha önce söz ettiğim, bir zamanlar antik Roma’da ticari malların boşaltıldığı Emporium nehir limanı.

Ponte Sublicio üzerinden Tiber Nehri. Burası aynı zamanda antik Roma döneminde Emporium limanının bulunduğu yer.

Trastevere bölgesinde gezdiğimiz yerlere geçmeden önce, köprünün karşı kıyısındaki Porta Portese’den biraz bahsetmek istiyorum. İsminden de anlaşılacağı üzere, burası bir şehir kapısı. Günümüzdeki kapı, 17. yüzyılda yapılmış. Romalılar döneminde adı Porta Portuensis imiş. Birinci yazımdan hatırlayacağınız Papa VIII. Barberini tarafından yıktırılıp, mimarlar Giulio Buratti ve Marcantonio De Rossi’ye sipariş verilmiş. Ancak, kendisi öldüğü için kapının bitirilmesi bir sonraki Papa X. Innocent Pamphilj (onu da Piazza Navona’dan anımsayacaksınız) zamanında olmuş.

Bu kısa tarih bilgisinden sonra buranın neden ünlü olduğuna geçelim. Porta Portese, her Pazar günü burada kurulan Roma’nın en popüler bit pazarı ile ünlüdür. Her çeşit antika eşyanın yanında, türlü türlü giyim, vintage çantalar, kemerler, eski kitap ve benzeri görürsünüz burada. Vaktiniz varsa ve özellikle çantanıza, cüzdanınıza dikkat etmeniz koşuluyla, bu pazara gitmenizi öneririm. Bir şey almasanız da eğlenceli bulabilirsiniz. Benim çocukluk anılarım burada satıldığını gördüğüm tuhaflıklarla doludur. Bunların arasında kullanılmış takma dişlerin ayrı bir yeri var. Bir tezgâhta gördüğüm bir kutu dolusu takma dişin oradaki bir bardak suyun içinde şöyle bir çalkalanıp insanlar tarafından denenmesi hala gözlerimin önündedir. Suyun da öyle değiştirildiği falan yoktu bu arada. Herkes denemek istediği dişi aynı suya daldırıyordu. 60 yıl önce ortalıkta bu kadar virüs ve bakteri mi yoktu ya da insanlar daha mı dayanıklıydı, bilemiyorum. Hala midemi kaldıran bu görüntünün yanında, bir başka tezgâhta her tür ve numaradan numaralı gözlüğün deneniyor olması çok masum kalmıştı haliyle…

Trastevere sokakları

Navigasyonun bizi yönlendirdiği çeşitli yanlış yerlerden sonra nihayet Basilica di Santa Cecilia’yi bulduk. Buna rağmen, Testaccio Meydanı’ndan buraya gelmemiz sadece 17 dakika sürdü. Hazin bir hikayesi olan Azize Cecilia’ya ithaf edilmiş bu kiliseye daha önce hiç gelmemiştim ama onun canlandırıldığı o ünlü heykeli sanat kitaplarından biliyordum.

Basilica di Santa Cecilia
Avlunun ortasındaki cantharus adı verilen
dev boyuttaki vazo Roma döneminden

Müzisyenlerin koruyucusu olan Azize Cecilia M.S. 230 yılında Romalılar tarafından Hristiyanlığı yaymaya çalıştığı ve özellikle Romalı bir asil olan eşi Valeriano’yu paganlıktan bir Hristiyana dönüştürdüğü için şehit edilmiş. Kendisinin işkence edilip öldürüldüğü ev, tam da günümüzde gördüğümüz bazilikanın bulunduğu yerde imiş. Cecilia üç gün boyunca evinin bodrumundaki hamamda çok yoğun buhar altında nefessiz kalarak ölmesi için tutulmuş. Üçüncü günün sonunda, ölüsü ile karşılaşmayı bekleyen işkencecileri hala canlı olduğunu görmüşler. Bunun üzerine, kafasının kesilmesine karar verilmiş. Usul gereği, o zamanlar cellat idam edilecek kişinin boynuna baltasını üç kere indirebilirmiş. Söylentiye göre, Cecilia’nın boynuna üç darbe vurulduğu halde kafası bedeninden ayrılmamış. O vaziyette bırakılan Azize, günlerce acı çekerken, bir yandan ilahiler söylemeye devam etmiş. Onun bu boynu kesik halinin canlandırıldığı heykeli kilisenin altarı’nın hemen altında görebilirsiniz. Heykel, Stefano Maderno tarafından 1600 yılı civarında yapılmış. Kilisenin tarihi 5. yüzyıla kadar gidiyor. 6. yüzyılda basit bir bazilika halini almış ancak, gerçek bir bazilika olması 9. yüzyılda, Papa I. Pasquale zamanında olmuş. Sonradan, en kapsamlısı 17. yüzyılda olmak üzere, defalarca elden geçirilmiş ve değiştirilmiş. Tavandaki, “Santa Cecilia’nın İlahi Konuma Yükselmesi” freski 1727 yılında Sebastiano Conca tarafından yapılmış. Apsis’teki mozaik 9. yüzyıldan. Ortada Hz. İsa, sol başta ise elinde kilisenin modelini tutan Papa I. Pasquale var. Onun başının çevresindeki halenin kare şeklinde olması mozaik yapılırken hayatta olduğunu gösteriyor. Başının üstündeki palmiye ağacının dalına konmuş olan Zümrüdüanka kuşu, Dirilişi temsil ediyor. I. Pasquale’nin yanında sırayla Azize Agatha ve Aziz Paul var. İsa’nın diğer yanında, Aziz Peter, onun yanında kendisi de daha sonra katledilen ve Aziz olan Cecilia’nın kocası Valeriano ve Azize Cecilia’nın kendisi bulunuyor. İki Azize de asalet göstergesi olarak, Bizanslı prensesler gibi taç takmışlar ve kırmızı ayakkabı giymişler.

Biz içeri girdiğimiz sırada kilisede bilmediğimiz
bir dilde ayin yapılıyordu
Stefano Maderno‘nun can çekişen Azize Cecilia heykeli

Biz kiliseye girdiğimiz zaman, hiçbir şekilde bize aşina gelmeyen, çok değişik bir dilde ayin vardı. Doğrusu çok merak ettik. Latince ya da İtalyanca olmadığı kesindi de acaba hangi dildeydi? Çok merak ettim. Katılanlar kalabalık bir gruptu. Daha sonra konuştuğum bir görevlinin de bu konuda en ufak bir bilgisi yoktu. Dünyanın her yerinden, kendi dillerinde ayin yapmak için müracaatlar olduğunu ve yer ayırtıldığını ancak, bu grubun kimler olduğunu bilmediğini söyledi.

Gelmeden, burada Pietro Cavallini’nin (1250-1330) Kıyamet isimli bir freskinin olduğunu okumuştum. Apsis’in karşı cephesinde bir yerde olduğu aklımda kalmıştı. Onun için, kilisenin içinde, kapının yakınında ararken yandaki bir kapıdan siyahi bir rahibe çıktı. Herhalde halimden belliydi ki, ben bir şey demeden, neyi aradığımı sordu. Söyleyince, kiliseden dışarı çıkıp, hemen sağ tarafta, manastır kısmına gitmemiz gerektiğini söyledi. 13. yüzyılda yapılan fresk, 1500’lü yıllarda, kilisenin bu kısmı manastıra dönüştürülürken, üzeri sıvanarak kapatılmış ve 20. yüzyılda yapılan bir restorasyon sırasında rastlantıyla bulunmuş. Rahibenin dediği gibi yaptık. Dışarıda, sağ tarafta bir demir kapı vardı ama, kapı duvar misali, sıkı sıkı kapatılmıştı. Yine de yılmadım. Orada gördüğüm zile bastım. Kapı açıldı. İçeride, bizi karşılayan görevliye freskleri görmeye geldiğimizi söyleyince, manastıra bağış olarak, kişi başı üçer Euro rica etti. Böylece, freskleri görme şansımız oldu. Uzmanlar, bu güzel fresklerin sanat tarihi açısından öneminin, sanatsal tarz olarak Batı resminin Bizans sanatından ayrılmaya başlamasının açık ifadesini belgelemesinden kaynaklandığını belirtiyorlar.

Azize Cecilia Bazilikası’nda Pietro Cavallini’nin Kıyamet isimli freskinden

O gün, Pietro Cavallini’nin bir başka eserini de bir sonraki durağımız olan Basilica di Santa Maria in Trastevere’de gördük. Bu kez, 1291 yılında Meryem Ana’nın yaşamını bir seri olarak resmettiği bir mozaikle çıktı karşımıza. Apsisteki ana mozaik ise 1140 yılında yapılmış. Santa Maria in Trastevere Bazilikası’nın, Roma’nın büyük olasılıkla ilk resmi Hristiyan ibadethanesi olduğu belirtiliyor. 3. yüzyılda inşasına başlanıp, M.S. 340 yılında bitirilmiş. Daha sonra burası da sayısız restorasyon geçirmiş ama kilisenin ana yapısı bozulmamış. Çan kulesi de dahil olmak üzere, kilisenin çoğunlukla 12. yüzyıldaki hali korunmuş. Tipik 13. yüzyıl sanatı olduğu söylenen kilisenin yer mozaikleri de ayrıca güzel.

Basilica di Santa Maria in Trastevere
Pietro Cavallini’nin buradaki eseri Meryem Ana‘nın yaşamını
resmettiği bir mozaik. (Apsis’te yan yana dizilmiş görülen
koyunların altındaki sıra)
Bazilikanın tavanı
Yerdeki mozaikler 13. yüzyıldan
Kaynaklarda Santa Maria in Trastevere Bazilikası’nın Roma’daki ilk resmi Hristiyan ibadethanesi
olabileceği belirtiliyor

Akşam yemeğini Trastevere’nin ünlü restoranı Nannarella’da yedik. Burası, bölgenin diğer ünlü restoranlarının çoğu gibi, rezervasyon almayan bir mekân. Önünde çok uzun kuyruk olduğunu okumuştum. Nitekim, ilerleyen saatlerde biz de yemek yiyenleri ağzı sulanarak izleyen insanların oluşturduğu uzun kuyruğu gördük. Sırf bu nedenle gitmeye hiç yeltenmeyenler bile var. Ben neyse ki, bir blogda normal yemek saatinden biraz önce gitmenin çok yararlı olduğunu okumuştum. Biz de öyle yaptık. Saat akşam 6’da kapısındaydık ve hemen oturtulduk. Her ihtimale karşı listesini yaptığım yöredeki diğer ünlü restoranları dolaşmamıza hiç gerek kalmadı. Nannarella’dan, yemeklerden ve servisten çok memnun kaldık. Bize Hintli görünümlü, çok iyi bir garson baktı. Nereli olduğuyla ilgili olarak tereddüt etmemin nedeni, genelde Hintlilerin alışkın olduğumuz aksanlı İngilizcesi yerine, mükemmel bir İngiliz aksanı ile konuşuyor olması idi. Gecenin ilerleyen saatlerinde kibarca aslen nereli olduğunu sordum. Hindistanlı olduğunu söyleyince İngilizcesi ile ilgili gözlemimizi söyledik. Gururla, “Ama, ben Güney Hindistanlıyım, efendim”, dedi. Demek ki, o bölgenin böyle bilmediğim bir özelliği varmış. Garsonun İtalyancası da gayet iyiydi. Eskiye göre çok kozmopolit bir ülke olan İtalya’da ve Roma’da artık, etnik olarak İtalyan olmadığı derisinin renginden ya da tipinden çok belli insanların mükemmel İtalyanca konuşması sıradan bir olay haline geldi. Genellikle genç olan bu insanlar, büyük olasılıkla ya İtalya’ya çok küçük yaşta gelmiş ya da burada doğup büyümüş göçmenler.

Rezervasyon almayan Nannarella’ya erken
gidilmesini öneren blog yazarına minnetarım.
Domates, mozzarella, hamsi ve jambonlu üç Bruschetta
Solda Pinsa, sağda patlıcan ve patates köfteleri
Brunello di Montalcino DOCG Annata 2020

Nannarella, yüz yıla yakın bir geleneğe sahip. Gerçek Roma mutfağının kendine özgü yemeklerinin iyi malzeme kullanılarak müthiş lezzetlere dönüştürüldüğü bir restoran. Domates, mozzarella, hamsi ve jambonlu üç Bruschetta ile başladığımız yemeğe, bir Caccio e Pepe tarzı (mozzarella ve karabiberli) Pinsa ile devam ettik. Pinsa, zaman içinde değişim gösterse de antik Roma’dan günümüze ulaştığı söylenen bir tür Pizza. Farkının hem daha uzun mayalanma süresi (48-72 saat arası) hem de kullanılan un olduğu söyleniyor. Normal pizzaya göre daha küçük ve oval şekli olan Pinsa (Pinse çoğulu) buğday unu, soya unu ve pirinç unundan yapılan bir karışım ile hazırlanıyor. Pinsa’nın yanında, bir de patlıcan ve patates köfteleri paylaştık. Yemekte, Toskana bölgesi, Montalcino şehri yamaçlarında yerleşik I Palazzi Şaraphanesi’nin kendi bağında ürettiği 100% Sangiovese üzümlerinden yapılan Brunello di Montalcino DOCG Annata 2020 şarabını içtik. Tatlı olarak, birer espresso ve Sicilyanın batı kıyısında yerleşik Cantine Pellegrino Şaraphanesi’nin 100% Muscat of Alexandria (yerel ismi Zibibbo) üzümlerinden yaptığı Passito di Pantelleria DOC 2023 tatlı şarabı eşliğinde, Nannarella’nın çok methedilen tatlısı Tiramisù espresso’sunu yedik. Midemde onun için de yer kalmış olmasına sevindim doğrusu.

Passito di Pantelleria DOC 2023 tatlı şarabı ve espresso kahve eşliğinde Nannarella’nın ünlü tatlısı Tiramisù espresso

Yemek sonrası, Trastevere’den otelimize doğru, bu kez farklı bir yoldan yürüyemeye başladık. Rotamızın özellikle, Tiber nehri üzerindeki Tiber Adası’ından (Isola Tiberina) geçmesini planlamıştım. Tiber Adası, tıpkı Paris’te Seine nehrinin üzerindeki L’île de la Cité ve L’île Saint-Louis gibi, doğal bir ada. Trastevere’den Tiber Adası’na bir yaya köprüsü olan Ponte Cestio köprüsünden geçtik. (Adanın uç noktasını kullanarak, araba ile nehrin karşı kıyısına geçişi sağlayan bir başka köprü, Ponte Garibaldi de var). Tiber Adası, öteden beri hastaların iyileştirilmesi ile ilintili olmuş. M.Ö. 291 yılında, Roma’yı çok ciddi bir veba salgını etkisi altına alınca, Roma’nın nüfusunun büyük çoğunluğu yok olmuş. Roma’nın dini liderleri bunun üzerine antik Yunanistan’daki, tıp ve sağlık tanrısı Asklepios’a adanmış bir tapınağın bulunduğu Epidaurus kentine gemi ile bir heyet göndermişler. Amaçları, salgını durdurur umuduyla, buradan tanrı Asklepios’un bir heykelinin getirilmesi imiş. Giden heyet, bunun yerine, Asklepios’un simgesi olan bir yılan ile dönmüşler. Romalı şair Ovid’in Metamorfoz adlı eserinde söz ettiğine göre, yılan gemiden atlayıp, adaya yüzmüş. Bunun tanrı Asklepios’un bir dirilişi olduğuna inanan Romalılar yılanın karaya çıktığı noktada kendisine adanmış bir tapınak ve şifahane yapmışlar.  Günümüzde bu tapınağın kalıntılarının, İmparator III. Otto tarafından 998 yılında yaptırılan San Bartolomeo Kilisesi’nin altında olduğunu okudum. 1582 yılına gelindiğinde, Hospitalier olarak bilinen tarikata bağlı İspanyol keşişler adada bir hastane kurmuşlar. Fatebenefratelli Hastanesi olarak bilinen hastane günümüzde, tam teşekküllü olarak, hâlâ hizmet veriyor. Son derece güzel aydınlatılmış olan adada yürürken hem Aziz Bartolomeo Kilisesi’nin hem de hastanenin önünden geçtik ve Ponte Fabricio köprüsünün üzerinden Tiber nehrinin karşı kıyısına geçtik.

Ponte Cestio köprüsü ile Isola Tiberina‘ya (Tiber Adası) geçerken uzakta
araba ile karşı kıyıya geçişi sağlayan Ponte Garibaldi görünüyor
San Bartolomeo Kilisesi
Günümüzde Ospedale Isola Tiberina adını alan
Fatebenefratelli Hastanesi

Doğrusu, bu rotayı seçmemin nedeni, Roma’nın en ilginç yapılarından biri olan Teatro di Marcello’yu (Marcellus Tiyatrosu) gece de olsa eşime göstermek içindi. Colosseo’dan çok daha eski olan Teatro di Marcello’nun onun mimarisine ilham verdiği düşünülüyor. Daha önce belirttiğim gibi, burası tamamen sahne sanatlarına ayrılmış. Aslında, inşa edilmeden çok önce de, M.Ö. 179 yılından beri, burada bulunan Apollo tapınağına bağlı bir tiyatro olduğu söyleniyor. Yapımına Julius Caesar zamanında başlanmış ancak, açılışı M.Ö. 13 veya 11 yılında, İmparator Augustus tarafından yapılmış. İmparator tiyatroya, M.Ö. 27 yılında zamansız bir şekilde ölen, kız kardeşi Octavia’nın oğlu ve kendi veliahtı Marcus Claudius Marcellus’un adını vermis. Binanın çapı 130 metre. Colosseo’da olduğu gibi üstü velarium denen dev bir örtü ile kapatılabilen tiyatronun kapasitesinin 15.000 ile 20.000 arasında olduğu söyleniyor.

Teatro di Marcello
Tamamlanıp açılması Colosseo’dan yaklaşık 100 yıl önce olan Teatro di Marcello’nun mimarisi ona ilham vermiş. Tamamen tiyatro ve sanatsal gösteriler için kullanılan Marcello Tiyatrosu’nun 16. yüzyılda üstüne iki kat daha çıkılarak bir saray yaptırılmış. Tiyatronun yakınındaki kalıntılar
Bellona Tapınağı ve Apollo Tapınağı’na ait.

M.S. 4. yüzyılda hala tiyatro olarak kullanılan yapının bundan sonraki serüveni belki de onu en ilginç yapan yönü. Bir ara, Tiber nehri kıyısındaki stratejik konumu nedeniyle, kaleye dönüştürülmüş. 16. yüzyılda, tiyatro binasının o dönem sahibi olan Savelli ailesi, mimar ve ressam Baldassarre Peruzzi’ye (1481-1536) yapının tepesine  bir saray yaptırmış. Tiyatro ve saray 200 yıl sonra Orsini ailesine geçmiş. Palazzo Orsini olarak adı geçen sarayın bir bölümü 1994 yılından beri Malta’nın Vatikan’daki Büyükelçiliği olarak kullanılıyormuş. Asıl tiyatronun bulunduğu aşağıdaki katlar 100 yıl kadar önce Roma Belediyesi tarafından satın alınmış ve 1926-1932 yılları arasında restore edilmiş. Bu sırada, yüzyıllar boyunca çevresinde düzensiz bir şekilde yapılan binalar yıkılmış. Tiyatronun çevresinde görülen kalıntılar, Roma mitolojisinde savaş tanrıçası olan Bellona’ya ithaf edilmiş Bellona Tapınağı (M.Ö. 296) ve Apollo Tapınağı’na (M.Ö. 431) ait.

Bir başka gün ziyaret edip terasına çıkacağımız
Vittoriano Anıtı

Daha sonra birkaç kez önünden geçeceğimiz Teatro Marcello’yu gece görmek ayrı güzeldi. Aslında Roma, gündüz ayrı gece ayrı güzeldir. Babamın bizi arada bazı geceler arabaya bindirip, Roma’nın belli başlı tarihi yerlerini kapsayan, kendi ifadesi ile, “Rome by Night” gezileri yaptığını anımsıyorum. O zamanlar Roma’da hem şimdi olduğu kadar trafik yoktu hem de günümüzde yaya bölgesine dönüştürülen rotalar trafiğe açıktı. Bu gezintileri hep çok severdim.

Via dei Condotti üzerinden İspanyol Merdivenleri‘ndeki
otelimize dönüş…

Roma’da kaldığımız günler içinde en çok yere gittiğimiz, en çok yürüdüğümüz gün bugün oldu. Teatro Marcello’dan otelimize yarım saatlik bir yürüyüş daha yaptık. Via del Teatro di Marcello yoluyla Vittoriano anıtının önünden geçerek, Via del Corso ve Via dei Condotti üzerinden İspanyol Merdivenleri’ndeki otelimize ulaştık. Toplam 24.848 adım ile günü kapatmış olduk. Ertesi gün başka bir rota, başka yerler bizi bekliyordu…

Bu Roma Başka Roma… (1)

Henüz döneli çok olmadı. Her ne kadar tüm yolculuklarımda hem gitmeden hem de gezerken ayrıntılı olarak tuttuğum notlarım ve bir günlüğüm olsa da gezdiğim yerleri henüz tadı damağımda iken yazmak en güzeli. Bu özellikle sadece görmek için değil, gittiğiniz yeri aynı zamanda yaşamak için yapılan gezilerde daha da önemli.

Otel odamızdan İspanyol Merdivenleri ile Trinita dei Monti Meydanı‘nın ve Kilisesi‘nin görünüşü
Aşağı doğru bakınca yine İspanyol Merdivenleri ve
dibinde Piazza di Spagna

Blogumu başından beri takip edenler Roma’nın Avrupa’nın tüm diğer şehirleri içinde benim için ayrı bir yeri olduğunu hatırlarlar. Çocukluğumun birkaç yılını geçirdiğim bu şahane kent ile ilgili çok güzel anılarım var. Bir yetişkin olarak taşıdığım birçok niteliğimin kaynağı burasıdır. Babamın sanata ve tarihe olan merakı nedeniyle, bazılarına defalarca gittiğimiz müzelerdeki sanat eserlerinin, tarihi mekanların, opera ve konserlerin derin bir etkisi oldu üzerimde. Daha sonraki yıllarda da birkaç kez gittim Roma’ya. Ancak, bu kez gidişimizin farklı bir nedeni vardı. On sene önce, Roma’da çok güzel bir kutlama ile evlenmiştik. O nedenle, bu yıl dönümümüzde tekrar Roma’ya gitmeye karar verdik ve yine o zaman olduğu gibi Il Palazzetto’da kaldık. Otel, resmi adı Scalinata di Trinita dei Monti olan ünlü İspanyol Merdivenleri’nin tam üstünde ve hem aşağıdaki Piazza di Spagna tarafından (Vicolo del Bottino, 8P) hem de yukarıda Piazza della Trinita dei Monti tarafından girişi var. Dört odalı bu butik otel, Piazza della Trinita dei Monti’de, birkaç adımlık mesafedeki Hotel Hassler tarafından işletiliyor. Romalı aristokrat bir aileye ait olan Il Palazzetto’nun binası 1999 yılında Hotel Hassler’in sahibi tarafından satın alınmış. Otelin iki terası akşamüzerleri, güneş batmadan İspanyol Merdivenleri’ni seyrederek birer aperatif içmek isteyenlerle dolup taşıyor. Binanın bir özelliği de Bernardo Bertolucci (1941-2018) tarafından 1998 yılında çevrilen Besieged (Türkçesi Teslimiyet olarak çevrilmiş) filminin seti olarak kullanılmış olması. Bertolucci’nin burayı seçmesinde tarihi binanın spiral merdivenlerinden ve yukarıda sözünü ettiğim iki ayrı girişi olmasından etkilendiği söyleniyor.

Il Palazzetto
Il Palazzetto’nun Bernardo Bertolucci‘yi
etkileyen tarihi merdivenleri

Roma ile ilgili ayrıntılara geçmeden önce, en başta beni en çok şaşırtan durumu belirtmek istiyorum. Roma, bildiğiniz gibi, turizm açısından hep gözde bir şehir olmuştur. Ancak, özellikle mevsimi göz önünde bulundurduğumuz zaman, bu sefer aşırı denebilecek bir turist kalabalığı olduğunu söylemeliyim. Şehrin içinde bazı noktalarda adım atmanın çok zor olması bir yana, daha havaalanında inanılmaz bir kuyruk vardı. Bu öyle böyle bir kuyruk değildi. Pasaport kuyruğunda net iki saat beklemek zorunda kaldık. Bavulu alıp çıkmamız iki buçuk saati buldu. Bunun dışında, şehrin içinde, Aşk Çeşmesi gibi, bazı popüler noktalarda o kadar kalabalık var ki, eseri tam olarak inceleyip, tadına varamıyorsunuz. Bir başka örnek de on yıllık bir restorasyondan sonra ziyarete açılan Colosseo (ya da genelde İtalya dışında bilinen adıyla Colosseum). Rehberimiz Colosseo’ya halen, her yarım saatte bir 2000 ile 3000 arasında kişinin girdiğini söyledi. Sözünü ettiğim bu kalabalık bizim kadar şehrin yerlilerini de hayrete düşürmüş. Taksi şoföründen, otel görevlisine, restoran sahibine ve garsona kadar herkes şaşkınlıklarını dile getiriyor ve ağız birliği etmişçesine, “Pandemiden sonra böyle oldu”, diyorlar. Bu kadar kalabalığın sonucunda, eskiden rahatlıkla gezilebilen yerlere çok önceden bilet almanız gerekiyor. Kapıdan bilet alma şansınız hemen hemen hiç yok ya da riski göze alırsanız, şansınız yaver gidebilir. Ben gittiğimiz kimi yerler için bir buçuk ay öncesinden (o da ancak rehberli olması şartıyla) bilet alabildim. Neyse ki, her iki durumda da rehberler çok iyi çıktı da normal giriş bileti bulamadığımız için rehberli bilet almak zorunda kalmaktan dolayı kendimizi turist tuzağına düşürülmüş hissetmedik.

Via dei Condotti‘den İspanyol Merdivenleri’ne bakış

2015 yılında, nikah için Il Palazzetto’da kaldığımız sırada İspanyol Merdivenleri tadilata girmişti. Merdivenler yukarıdan ve aşağıdan her türlü yaya geçişine kapatılmıştı. İlk gördüğümde biraz bozulsam da daha sonra fotoğraflarda, sanki tüm merdivenleri düğün için kapatmışız hissi verdiği için çok hoşuma gitmişti. On yıl sonra, merdivenler doğal olarak artık halka açılmıştı. Ancak, merdivenlere oturmak kesinlikle yasak. Buna karşılık, günün çok erken saatlerinden başlayarak merdivenlerin tepesi, yani Piazza della Trinita dei Monti tarafı aşağı, Piazza di Spagna tarafı da yukarı bakan insanlarla dolup taşıyor. Her iki tarafa doğru da pitoresk bir görünüş ve özellikle gün batımı saatinde yukarıdan güzel bir manzara olduğu bir gerçek ama, yine de bu kadar kalabalığın birikmesini insan anlamakta zorlanıyor. Merdivenler yeniden açıldıktan sonra iki tane de büyük olay yaşanmış. İki ayrı olayda, Roma’da kiraladıkları araba ile gezmeye çalışan yabancılar, navigasyonun azizliğine uğrayıp, merdivenlerden aşağı sapmışlar. Böyle bir şeyin nasıl mümkün olduğuna insan inanamıyor ama, olmuş işte…

Roma gibi tarihi eserler, müzeler, özel semtler ve restoranlarla dolu bir kentte, kısıtlı zamanda nereleri gezeceğinize karar vermek zor. Bizim durumumuzda bu konu biraz daha özen gerektirdi. Ben doğal olarak Roma’yı oldukça iyi biliyorum ama, aynı zamanda hiç bilmediğim, görmediğim yerlerini de merak ediyordum. Çünkü Roma’da keşfedilecek, gidilecek yerler hiç bitmez. Aynen, neredeyse 40 yıldır yaşadığım ama doyamadığım İstanbul gibi. Öte yandan eşim, on yıl önce nikah ve düğün (o zaman, hemen ertesi gün balayı için Positano’ya gitmiştik) dışında Roma’yı hemen hiç görmemişti. Bu durumda, bir orta yol bulmak gerekiyordu. Kendisine, Roma’ya ilk olarak gelen bir kişinin görmesi gerektiği düşünülen yerleri, açıklayarak sıraladım. O da bunların içinden birkaç seçim yaptı. Bazı yerleri bir başka sefere bırakmak istediğini söyledi. Sonunda, benim önceden bildiğim ama tekrar görmekten de keyif alacağım üç yer seçtik: Colosseo, San Pietro in Vincoli Kilisesi ve Galleria Borghese. Bir de birleşmiş İtalya’nın ilk kralı için yapılan II. Vittorio Emanuele Anıtı ya da diğer adıyla Vittoriano var. Burayı da daha önce gezmiş olmakla beraber, müzesini ve muhteşem bir manzarası olan en tepesindeki terası görmemiştim. Bu teras, bir asansör yapılarak, sonradan halka açılmış. Roma’nın topoğrafyasını bir bütün olarak algılamak ve kavramak için eşsiz bir yer. Bu dört yerin dışında gezdiğimiz yerleri ben de hiç görmemiştim. O açıdan bu gezi, benim için de bir yeni yerler keşfetme ve öğrenme fırsatı oldu. Bir de elbette, öteden beri bildiğim, insanın görmekten bıkmayacağı ünlü anıtlar, meydanlar ve çeşmeler var. Bunları da hazırladığım rotaları izleyerek gördük.

Yukarıda belirttiğim gibi, resmi adı Scalinata di Trinita dei Monti olan İspanyol Merdivenleri, 18. yüzyılda, İspanya’nın Vatikan Büyükelçiliği’nin bulunduğu Piazza di Spagna ile tepede bulunan, Fransız devleti tarafından yaptırılmış, aynı isimli kilise ve manastırın bulunduğu Piazza della Trinita dei Monti meydanını birbirine bağlamak için yapılmış. Daha önce, burası çamurlu bir yokuşmuş. 1723-1726 yılları arasında yapılan ve 135 basamaktan oluşan merdivenler, Francesco de Sanctis ve Alessandro Specchi tarafından tasarlanmış. Piazza di Spagna’nın ortasındaki o ünlü kayık şeklindeki çeşme ise merdivenlerden 100 yıl kadar önce yapılmış. Fontana della Barcaccia ya da kısaca Barcaccia (eski, batmak üzere olan tekne) olarak anılan çeşme, 1626-1629 yılları arasında, ünlü heykeltıraş Gian Lorenzo Bernini’nin (1598-1680) babası Pietro Bernini (1562-1629) tarafından yapılmış. Oğul Bernini’nin de çeşmenin yapımında katkısı olduğu düşünülüyor. Çeşmenin siparişini ise, o dönem Roma’da ana meydanlara çeşmeler yaptırarak şehri güzelleştiren Papa VIII. Urban Barberini vermiş. Bunun bir işareti olarak, kayık şeklindeki çeşmenin iki ucunda Papa’nın armasını görmeniz mümkün. (Roma’nın ileri gelen aristokrat ailelerinden birisi olan Barberini’lerin ismine ve armalarında yer alan arı figürlerine şehri gezerken sık sık rastlayacaksınız). Çeşmenin su almış, neredeyse batan bir kayık şeklinde olması, 1598 yılında Roma’da yaşanan büyük sele bir gönderme. Sel o kadar şiddetli olmuş ki, taşan Tiber (Tevere) nehrindeki tekneler şehrin bu noktasına kadar sürüklenmişler. Çeşmenin su kaynağı, M.Ö. 19 yılında yapılan ve halen kullanılmakta olan Acqua Vergine su kemeri. Büyük bölümü yerin altında olduğu için Roma İmparatorluğu’nun yıkılması sonrası Roma’yı işgal eden Gotların yıkımından kurtulan kemer, 1447 yılında tamir edilmiş. Roma’da gördüğünüz birçok ünlü çeşmenin suyu da aynı tarihi kemerden besleniyor.

Merdivenlerin nispeten tenha olduğu bir zaman
Fontana della Barcaccia‘nın üstünde, çeşmeyi yaptıran
Papa VIII. Urban Barberini‘nin armasını görebilirsiniz

Meydanın güneydoğu kısmında, yani yüzünüzü merdivenlere dönünce sağ tarafınızda, dev bir sütun ve tepesinde bir Meryem Ana heykeli göreceksiniz. “Günahsız Gebelik” ya da “Günahsız Doğum Dikilitaşı” (Immaculate Conception) olarak çevirebileceğimiz sütun 1857 yılında buraya dikilmiş. Anıt, mimar Luigi Poletti (1792-1869) tarafından tasarlanmış. Sütun kısmı antik Roma dönemine ait. Tepedeki bronz heykel Giuseppe Obici’nin eseri (1807-78). Meydanın bu kısmında, önemli tarihi binalar da var. Sağ tarafta, İspanyol bayrağının dalgalandığı ve meydana adını veren bina, 1647 yılından beri İspanya’nın Kutsal Makam’daki (Holy See – yani Vatikan devleti nezdindeki) Büyükelçiliği. (Günümüzde, İspanya’nın İtalya Büyükelçiliği başka bir adreste bulunuyor). Meydanın bu kısmındaki diğer önemli yapı, Palazzo di Propaganda Fide, adı üstünde, Vatikan tarafından Hrıstiyanlık inancının yayılması amacıyla kurulmuş bir okul binası. Ön cephesi ve büyük bölümü, Gian Lorenzo Bernini tarafından Papa VIII. Urban’ın talimatı ile tasarlanmış ve yapılmış. O nedenle bu cephede, yine meydanın diğer ucundaki Barcaccia çeşmesinde olduğu gibi, Papa VIII. Urban’ın armasını ve Barberini ailesinin sembolü olan arı figürlerini görmeniz mümkün. Bernini 1642-1644 yılları arasında bina üzerinde çalıştıktan sonra, velinimeti Papa VIII. Urban Barberini’nin ölümü üzerine, binanın yapımı bir sonraki Papa X. Innocent tarafından Bernini’nin mimarlıkta en büyük rakibi kabul edilen Francesco Borromini’ye (1599-1667) verilmiş. Binanın Via di Propaganda Fide cephesini tasarlayan Borromini bu çalışmalarını 1662 yılında tamamlamış. Ayrıca binanın içinde, Bernini’nin yaptığı bir şapeli yıkarak yaptığı bazı değişiklikleri, ölmeden bir yıl önce, 1666 yılında bitirmiş. Hem Bernini’nin hem Borromini’nin eseri olan yapı, Barok mimarisinin en güzel örneklerinden birisi olarak değerlendiriliyor. Bina halen Vatikan Devleti’nin mülkiyetinde olduğu için burada Vatikan bayrağı dalgalanıyor.

Uzakta, tepesinde Meryam Ana heykeli olan “Günahsız Gebelik Dikilitaşı”. Onun arkasında, Barok mimarinin en güzel örneklerinden birisi kabul edilen
Palazzo di Propaganda Fide

Meydanın İspanyol Merdivenleri tarafına geri dönersek, merdivenlerin alt kısmının iki başı da Büyük Britanyalılar tarafından “tutulmuş” diyebiliriz. İşin şakası bir yana, bu iki bina da Büyük Britanya ile bağlantılı. Sağdaki bina halen, burada bir süre yaşadıktan sonra 1821 yılında ölen İngiliz Romantik şairlerinden John Keats ve yine bu civarda oturmuş olan arkadaşı, şair Percy B. Shelley adına bir müze. 18. yüzyılda yapılmış olan bina, 1909 yılında yıkılmaktan kurtarılarak, edebiyatseverler tarafından müze haline getirilmiş. Vakti olan edebiyat meraklıları için Keats’in öldüğü yatak odasını, özel eşyalarını ve el yazısı eserlerini görmek ilginç olabilir. Sol taraftaki ise, bir çay salonu. Babington’s Tea Room 1893 yılında, 19. Yüzyıl boyunca İngiliz aristokrat ve aydınları arasında pek meşhur olan Büyük İtalya Turu’nu yapmak üzere İtalya’ya gelen iki İngiliz kadın, Isabel Cargill ve Anne Marie Babington tarafından açılmış. Bugün dördüncü kuşağın işlettiği bu çay salonu, İngiltere’yi anımsayabileceğiniz içeride veya uygun mevsimde dışarıda çay ya da kahve içerek mola verebileceğiniz hoş bir mekân.

Gece geç vakit sakinliği…
Sağda John Keats Müzesi, solda Babington’s Tea Room
Roma’da İngiliz geleneği…

Roma havaalanından o kadar uzun sürede çıkabileceğimizi hiç tahmin etmemiş olsam da ilk gün için, yemek dışında, herhangi randevulu bir program yapmamıştım. O hatayı yıllar önce Barselona’da yapmış ve Sagrada Família’yı gezmek için bilet aldığım rehberli tura yetişme konusunda büyük stres yaşamıştık. Artık o tür programları asla gittiğimiz gün için planlamıyorum. Onun yerine, daha çok dışarıdan görülecek yerleri içeren bir yürüyüş yolu çıkardım. Arzu ederseniz siz de bu yolu izleyebilir ya da adı geçen yerlere ayrı ayrı gidebilirsiniz.

Trinita dei Monti Meydanı, Trinità dei Monti Kilise’si
ve önündeki Sallustiano Dikilitaşı. Sağ taraftaki bayraklı
bina, kaldığımız Il Palazzetto’yu da işleten Hotel Hassler.

Kaldığımız otelin yukarıdaki kapısı buraya açıldığı için, biz yürüyüşümüze İspanyol Merdivenleri’nin üst kısmındaki Piazza della Trinita dei Monti’den başladık. Burada, bildiğiniz gibi, tüm meydana, merdivenlere ve hatta en aşağıdaki Piazza di Spagna’ya hâkim bir kilise var: Santissima Trinità dei Monti ya da kısaca Trinità dei Monti Kilise’si. Yukarıda da belirttiğim gibi, bu kilise ve yanındaki manastır Fransız devleti tarafından, Roma’da yaşayan Fransızlar için yaptırılmış. Manastır tarafı biraz daha eski (1494). Kilisenin yapımına, Fransa Kralı XII. Louis’nin emriyle 1502 yılında başlanmış ve tamamlanması neredeyse bir yüzyıl sürmüş. 1595 yılında kutsanarak açılmış. Daha sonraki yıllarda orijinal olarak Gotik tarzda yapılmış yapının içinde ve dış cephesinde çeşitli değişiklikler yapılmış. İki çan kulesinin birinin üstünde mekanik bir saat, diğerinde bir güneş saati görebilirsiniz. Çok güzel fresklerin olduğu söylenen yan taraftaki manastır bölümüne girebilmek için çok önceden randevu almanız gerekiyor. Ancak, kilise kısmını görebilirsiniz. Kilisedeki tablo ve fresklerin arasında iki tanesi birer baş yapıt olarak niteleniyor. Bunlar, Michelangelo’nun (1475-1564) asistanı Daniele da Volterra (1509-1566) tarafından yapılmış olan Haçtan İndiriliş (sol taraftaki ikinci şapelde) tablosu ve Meryem’in Göğe Yükselişi (sağ taraftaki üçüncü şapelde) freski. Volterra’nın en önemli eseri kabul edilen birinci eserin eskizlerinin hocası tarafından çizildiği düşünülüyor. Volterra’nın, Michelangelo’nun çizimlerine dayanarak yaptığı düşünülen başka eserleri de var. Ancak ondan en çok, Papa’nın emriyle, Michelangelo öldükten sonra hocasının büyük eseri, Vatikan’daki Capella Sistina’da (Sistina Şapeli) bulunan, Kıyamet Günü (The Last Judgement) freskindeki çıplak figürlerin edep yerlerini kapatmış olması nedeniyle söz edilir.

Fransa Kralı XII. Louis’nin yaptırdığı
Trinità dei Monti Kilise’sinin içi
Daniele da Volterra‘nın (1509-1566) Haçtan İndiriliş tablosu
Daniele da Volterra’nın Meryem’in Göğe Yükselişi freski

Meydandan biraz daha yüksekte olduğu ve dolayısı ile manzaraya da daha hâkim olduğu için Trinità dei Monti Kilisesi’nin merdivenleri de çoğunlukla dolu oluyor. Kilisenin önünde gördüğünüz taş, Sallustiano Dikilitaşı. Tarihi M.S. 2. ile 3. yüzyıl arasına kadar gidiyor. Mısır’dan getirilmiş ve daha sonra burada üzerine hiyeroglif yazılar yazılmış. İlk olarak Sallust Bahçeleri’ne konmuş. Roma’yı gezerken bunun gibi Mısır’dan getirilmiş taşlara çok rastlanır. Sonraki yüzyıllarda, bu taşların bazılarına Hristiyanlık sembolleri, heykeller ve yazılar eklenmiş. Bazıları yazısız olarak bırakılmış.

Kilisesin kapısından çıkıp, merdivenlerden inince sol tarafa yönelirseniz, sol tarafta bizim kaldığımız Il Palazzetto’yu işleten Hotel Hassler’i göreceksiniz. Onun çaprazında ise, meydana açılan iki sokağın tam köşesinde ilginç bir bina var. Via Sistina ve Via Gregoriana’nın köşesindeki bu binanın adı Palazzo Zuccari. Dışarıdan incelenmeyi hak eden binanın üzerinde bulunduğu arazi 1590 yılında Barok dönemi ressam ve mimarlarından Federico Zuccari (1540/1541-1609) tarafından satın alınmış. Kendisi buraya hem ailesi için bir ev hem çalışmak için kendisine atölye hem de bir bahçe yapmış. (Zuccari’nin eserlerinden birisini Trinità dei Monti Kilise’sinin Pucci Şapelinde görebilirsiniz). Sanatçı, ölümünden sonra evinin Roma’ya gelen yabancı sanatçıların kalması ve çalışması için kullanılmasını vasiyet etmiş ama, bu vasiyeti gerçekleşmemiş. 1702’den itibaren sürgündeki Polonya Kraliçesi burada yaşamış ve saray Roma sosyetesinin gözde mekanlarından birisi olmuş. Yapı birkaç kez el değiştirdikten sonra, nihayet Zuccari’nin hayalinde olduğu gibi, yabancı sanatçıların kaldığı ve çalıştığı bir dönem geçirmiş. 1900 yılında Alman sanat koleksiyoneri ve hayırsever Henrietta Hertz (1846-1913) tarafından satın alınmış. Hertz, ölümünden sonra tüm sanat koleksiyonunu İtalyan devletine, kütüphanesini ise Alman devletine bağışlamış. Bu nedenle burada günümüzde, bir Alman sanat tarihi enstitüsüne bağlı, Biblioteca Hertziana kütüphanesi var. Binanın içinde eşsiz freskler, bodrumunda da antik Roma’nın cumhuriyet döneminden kalma Villa Lucullo’nun kalıntılarının olduğu belirtiliyor.

Palazzo Zuccari

Palazzo Zuccari’nin ilginçliği, kütüphanenin de girişinin bulunduğu Via Gregoriana tarafında. Zuccari, bu cephedeki kapı ve pencereleri canavarlar şeklinde yapmış. Binanın tasarımına eğlenceli bir şekilde katılmış, insana hem ürkütücü hem komik gelen bu canavarları daha önce hiç görmemiştim. Zuccari canavarlarını, Roma’ya yaklaşık 100 kilometre mesafede, Viterbo yakınlarındaki, 16. yüzyılda yapılmış ünlü Bomarzo Korusu’nun canavarlarından esinlenerek yaratmış.

Federico Zuccari‘nin yaptığı canavarları görmek için binaya Via Gregoriana tarafından bakmanız gerekiyor. Kocaman bir canavarın ağzı şeklindeki kapı Biblioteca Hertziana‘nın giriş kapısı.

Yolumuza devam etmek için binanın diğer tarafındaki Via Sistina’ya dönüyoruz ve yürümeye devam ediyoruz. Bir sonraki durağımız, Piazza Barberini ve buradaki Fontana del Tritone yani Triton Çeşmesi. Yaklaşık 9-10 dakikalık bir yürüme mesafesi. Piazza Barberini, Roma’nın yedi tepesinden birisi olan Quirinale tepesinde yer alıyor. Artık epeyce aşina olduğunuz Barberini ailesinin sarayı, Palazzo Barberini de bu meydanın bir köşesinde görünüyor. Günümüzde burası Roma’nın belli başlı müzelerinden birisi. Piazza Barberini Roma’nın bana çocukluğumu anımsatan köşelerinden biridir. Burada, çeşmeye yüzünüzü döndüğünüz zaman, meydanın sağ tarafında büyük, self-servis bir restoran vardı. Şehir merkezine gittiğimiz zaman annem beni oraya yemeğe götürürdü. Yemekleri lezzetli idi diye anımsarım hep. Neredeyse 60 sene sonra, artık öyle bir yer yok.

Piazza Barberini ve Gian Lorenzo Bernini’nin eseri
Fontana del Tritone Çeşmesi
Deniz kabuğunun içinden yükselen Triton

Meydanın ortasındaki Triton Çeşmesi, tıpkı Piazza di Spagna’daki Barcaccia çeşmesi gibi, Papa VIII. Urban Barberini tarafından yaptırılmış. Bu çeşmeyi yapan ise, artık ünü babasınınkini çoktan geçmiş olan Gian Lorenzo Bernini. 1642-1643 yılları arasında yapılan çeşmede, denizler tanrısı Neptün’ün (Yunan mitolojisinde Poseidon) oğlu Triton, kuyrukları birbirine dolanmış dört yunusun tuttuğu büyük bir deniz kabuğunun içinden yükseliyor ve elinde tuttuğu spiral şeklindeki bir başka deniz kabuğunu üflüyor. Çeşmede yine Papa VIII. Urban’ın Papalık arması ve Barberini ailesinin simgesi arılar görülüyor.

Fontana delle Api
Çeşme adını, Bernini’nin velinimeti Papa VIII. Urban’ın da üyesi olduğu
aristokrat Barberini ailesinin simgesi olan arılardan alıyor

Aslında bu meydanda Bernini’nin yaptığı ve benim ya daha önce hiç görmediğim ya da unuttuğum bir çeşme daha var. Esasen Barberini Meydanı ile Via Sistina’nın köşesinde olduğu söylenen bu çeşmenin adı Fontana delle Api (Arılar Çeşmesi). Rönesans döneminden beri büyük çeşmelerin yakınına atların su içmesi ve halkın kullanımı için küçük çeşmeler yapılması adetten olmuş. Böylelikle, ana çeşmeden akan su tekrar kullanıma sokulurmuş. İşte Papa VIII. Urban bu amaçla söz konusu çeşmeyi 1644 yılında sipariş vermiş. Ancak, Bernini sadece fonksiyonel bir çeşme yaratmakla kalmayıp, bu küçük çeşmeye de sanatsal bir dokunuşta bulunmuş. Açık şekildeki dev bir deniz kabuğuna velinimetinin aile sembolü üç arı yerleştirmiş. Çeşme, 1865 yılında yerinden sökülüp, depoya kaldırılmış. 1915 yılında çeşme tekrar bir araya getirilip şehre geri kazandırılmak istendiğinde parçaların çoğunun kaybolduğu ortaya çıkmış. Bunun üzerine, çeşmenin bir kopyası yaptırılarak, orijinal yerinden biraz daha uzağa, Piazza Barberini ile Via Veneto’nun köşesine yerleştirilmiş. Piazza Barberini’de yüzünüzü Triton Çeşmesi’nin ön tarafına dönerseniz, ileri de ve sol çaprazda Arılar Çeşmesi’ni göreceksiniz.

Piazza Barberini’den, Roma’ya gelen herkesin mutlaka gittiği Fontana di Trevi’ye, yani Trevi Çeşmesi ya da daha çok bilinen adı ile Aşk Çeşmesi’ne gitmek, yürüyerek yine 9-10 dakika sürüyor. Bunun için Via del Tritone’den aşağı doğru yürüyüp, önce Via dei Serviti’yi sonra da sırasıyla Via in Arcione ve Via del Lavatore’yi izleyebilirsiniz. Gündüz ayrı gece ayrı bir ambiyansı olan Trevi Çeşmesi, özellikle Federico Fellini’nin La Dolce Vita filmindeki o ünlü sahneden sonra tüm dünyada meşhur olmuş. 1960 yılında çevrilen filmde Marcello Mastroianni ile oynayan Anita Ekberg üstündeki uzun siyah gece elbisesi ile kendini bu çeşmenin havuzuna atar.

Günümüzde her daim kalabalık olan Fontana di Trevi.
Benim bu açıdan çeşmenin havuzunu çekebilmem bir mucize oldu.
Uzakta, hem sokak seviyesindeki hem de aşağıda, havuz
kenarındaki kalabalık görülüyor.

Şimdi size önce, Trevi Çeşmesi’ni ilk olarak gördüğüm yıllarda, yani 1960’lı yılların sonunda, bu şaheseri görmenin nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalışacağım. Dünyanın kesinlikle daha az kalabalık olduğu ve insanların da günümüzdeki kadar dünyayı gezmediği o yıllarda Trevi Çeşmesi’ne, gündüz olsun gece olsun, oldukça tenha sokaklardan ilerleyerek giderdiniz. Yaklaştıkça kulağınıza önce hafiften bir su sesi, bir çağlayan şırıltısı çarpardı. Ses yaklaştıkça artar ve işte o son köşeyi döndüğünüzde birden o muhteşem manzara ile karşılaşır, ne diyeceğinizi bilemezdiniz. İnsanın adeta nutku tutulur, bir süre hareketsiz kalır, çeşmenin her bir ayrıntısını görmeye çalışırdınız. Bu kesinlikle bir büyülenme hali olurdu…

Çocukken yaptığım kartpostal koleksiyonundan
Trevi Çeşmesi fotoğrafı. 1960’ların sonlarında her yer çok daha sakindi ve bu muhteşem sanat eseri insanı
çok daha fazla etkiliyordu.
Gündüz ayrı gece ayrı güzeldi…
İnanması zor ama, o zamanlar yanından arabalar bile geçebiliyordu.
(Yine kartpostal koleksiyonumdan. 1960’ların sonu.)

Günümüzde yaşanan ise şöyle… Trevi Çeşmesi’ne büyük gruplar halinde giden turistler daha ana caddeden belli oluyor. Bir gürültü patırtı ve sıkışıklık içinde çeşmenin meydanına vardığınızda ise, korkunç bir kalabalık ve insanların gürültüsü sizi karşılıyor. İtiş kakış içinde değil çeşmeyi incelemek, eseri tam olarak görebilmeniz bile mümkün değil. Aslında bu sanat eserini hak ettiği şekilde algılayıp, sindirmek de kimsenin derdi değil gibi. Herkes, çağımızın fotoğraf çektirmek ya da selfie çekmek hastalığına tutulmuş. On yıl öncesinde bile durum daha iyiydi. Bu sefer, çektiğim fotoğraflarda insan kalabalığı çıkmasın diye o kadar çaba harcayıp, yukarıya uzandım ki çeşmenin o görkemli havuzunu karelere dahil edemedim. Bildiğiniz gibi bir, Trevi Çeşmesi’ne arkanızı dönüp, Roma’ya geri gelmeyi dileyerek para atma adeti vardır. Böyle yaparsanız, Roma’ya döneceğiniz söylenir. Eskiden bu paraları gece çocuklar toplardı. Günümüzde atılan paralar düzenli aralıklarla Katolik Caritas hayır kurumu tarafından toplanıyor ve fakirlere gıda yardımı, aşevi ve benzeri projeler için kullanılıyor. 2022 yılında Caritas çeşmeden 1.400.000 Avro toplamış. Öte yandan, çeşmeye para atmak da artık o kadar kolay değil. Para atmak için birkaç basamak inerek, çeşmenin büyük havuzunun yanına ulaşmanız gerekiyor. Buraya inebilmek de hiç kolay değil. Uzun bir kuyruk beklemelisiniz çünkü, yetkililer düzeni sağlayabilmek için girişleri kontrol altında tutuyorlar. Aynı anda 400 kişiden fazla insanın bu bölgede bulunmasına izin vermiyorlar. Girişler bir taraftan, çıkışlar diğer taraftan.

Kalabalıktan dolayı çeşmeyi karşıdan ancak bu kadar çekebildim.

Roma’nın resmi turizm web sitesine göre, Fontana di Trevi’nin adı, 20. yüzyılın ortasından beri bu bölgenin, çeşmenin yakınındaki üç sokağın meydanda birleşmesinden dolayı, Regio Trivii olarak anılmasından geliyormuş. Bazıları ise, ana çeşmeden çıkan suyun üç çıkışı olmasına bağlıyorlarmış. Çeşme için dış cephesi kullanılan bina, Poli Düklerinin sarayı olan Palazzo Poli. (Doğrusu, çeşmeden çıkan su sesinin yapının içinde ne kadar ve nasıl duyulduğunu merak ediyorum. Huzur verici de olabilir, olmayabilir de. Ayrıca, yalıtım da önemli olsa gerek). Çeşmenin proje olarak Papa XII. Clement tarafından 1732 yılında bir yarışma açılarak ortaya çıkması ile tamamlanması arasında otuz yıl geçmiş. Mimar Nicola Salvi’nin (1697-1751) projesi 1762 yılında tamamlandığında kendisi çoktan ölmüş. Eser, Giuseppe Pannini tarafından tamamlanmış.

Ortada Neptün‘ün görüldüğü çeşmedeki her kabartmanın ya da heykelin bir anlamı var.
Açıklamaları aşağıdaki paragrafta bulabilirsiniz.
Trevi Çeşmesi, Palazzo Poli‘nin bir cephesine yapılmış

Trevi Çeşmesi’nin de su kaynağı, daha önce sözünü ettiğim, Roma döneminde yapılmış Vergine su kemeri. Buradan gelen su, görkemli çeşmeden dökülerek büyük bir havuza akıyor. Ortada, deniz kabuğu şeklindeki savaş arabasına binmiş Neptün (bazı kaynaklarda Oceanus olarak geçiyor), daha aşağıda arabayı çeken biri hırçın diğeri sakin iki at ve onları tutan iki Triton. Bunların dışında kayalar ve bitki canlandırmaları var. Duvar kısmında, yukarıdaki iki rölyef çeşmeye su sağlayan kaynak ve su kemeri ile ilgili. Sağda, bir Romalı bakire su pınarının yerini Romalı askerlere gösteriyor. Solda, Romalı general ve devlet adamı Marcus Vipsanius Agrippa (M.Ö. 63- M.Ö. 12) su kemerinin yapılmasını emrediyor (ya da denetliyor). Neptün’ün sağında ve solundaki iki heykel suyun iki faydasını, sağlık ve bolluğu temsil ediyor.

Trevi Çeşmesi’ni bu kadar çok insan ziyaret etmesine rağmen, hemen sağ tarafında çoğunun fark etmediği, hatta hiç bilmediği bir çeşme daha var aslında. İtalyanların Aşıklar Çeşmesi olarak adlandırdığı bu çeşmenin küçük, dikdörtgen bir yalağı ve suyun aktığı iki su oluğu var. İnanışa göre, bu çeşmeden su içen aşıklar sonsuza kadar birbirlerine sadık kalırlar ve sonunda kavuşurlar. Bununla ilgili basit bir ritüel de var. Özellikle, askere gitmek gibi nedenlerle erkeğin uzun süreliğine şehirden ayrıldığı durumlarda çift bir gece önce buraya gelir. Kız daha önce hiç kullanılmamış bir bardağa çeşmeden su doldurup, sevgilisine verir. İkisi de sudan içtikten sonra bardağı kırarlar. Fontana di Trevi’nin Aşk Çeşmesi olarak da bilinmesi büyük olasılıkla bu basit çeşmeden ve bu gelenekten kaynaklanmaktadır.

Aşıklar Çeşmesi (aşağıdaki çift önünde duruyorlar), Trevi Çeşmesi’nin sağında, gösterişsiz bir çeşme. Büyük olasılıkla, Arılar Çeşmesi gibi, halkın sudan yararlanabilmesi için yapılmış. Yukarıda, sokak seviyesinde gördüğünüz insanlar, çeşmenin havuz alanına girebilmek için kuyrukta bekleyenler. Akşam saatinde kuyruğun sonu birkaç sokak geride idi.

Yürüyüş rotamızı henüz tamamlamamıştık ama, akşam yemeği saati gelmişti. Kalan birkaç yere yemekten sonra gitmeye karar verdik. Yemek için yer ayırttığım Ristorante Trattoria al Moro, Trevi Çeşmesi’ne iki dakikalık yürüme mesafesinde, Vicolo delle Bollette No: 13 adresindeydi. Yüz senelik bir geçmişi olan bu aile işletmesi, İtalya’nın Lazio bölgesi ve Roma’da çok örneği olan, tipik eski usul bir trattoria. Burada, bölgeye özgü pek çok yemek tadabilirsiniz. Saat 19:30’da açılan al Moro’nun önünde uzun bir kuyruk vardı. Buraya rezervasyonsuz gitmek biraz zor olsa gerek çünkü içeride bütün masalar kapı açılır açılmaz rezervasyon yaptıran müşterilerle doldu. Açık havada oturmak isteyenler için de dışarıda az sayıda masa var. Al Moro, bir zamanlar Fellini de dahil olmak üzere, tanınmış birçok sanatçı ve yönetmenin gittiği bir restoran olmakla ünlü.

Ristorante Trattoria al Moro
Al Moro yüz yıllık bir geleneğe sahip

Yemeğe, tipik bir başlangıç olan prosciutto e melone, yani prosciutto ve kavun ile başladık. Tatlı kantalup (cantaloupe) kavunu ve tuzlu prosciutto’nun ağızda birleşmesi ile oluşan o tatlı-tuzlu tadı daima çok sevmişimdir. İtalyanların genel olarak tatlı ve tuzluyu, özel olarak da prosciutto ve kavunu birlikte yeme adetleri eski Romalılara dayandırılıyor. Romalılar, meyve ve etin birlikte yenmesinin bağışıklık sistemini olumlu etkilediğine inanırlarmış. Aldığımız diğer başlangıç tabağı, Lazio bölgesine özgü kızarmış enginardı. Eğer uygun mevsimde giderseniz, denemenizi öneririm. Ana yemek olarak ben Roma’ya özgü, trippa alla romana, yani Roma usulü işkembe yedim. Biz de yapılan işkembe ile hiç alakası olmayan, çok leziz domates soslu, lezzetli bir yemekti. Eşim, yine Lazio bölgesi ve Roma’ya özgü bir tür pasta olan carbonara yedi. Spaghetti veya benzeri uzun pasta ile yapılan bu tabağın yumurta, sert peynir, tuz ve karabiber ile yapılan kremamsı bir sosu var. Geleneksel olarak kurutulmuş domuz eti konan carbonara’yı domuz etsiz, sadece domates ve fesleğenli olarak yemeniz de mümkün. Ne farkı var tam bilmiyorum ama, söylendiğine göre, Spaghetti alla Moro, restoranın kendi carbonara yorumu. Tatlı olarak, Al Moro’nun ünlü tatlısı olduğu belirtilen Torta di fragoline (çilekli turta) paylaştık.

Prosciutto e melone
Lazio bölgesinin özel başlangıç tabaklarından
kızarmış enginar
Roma’ya özgü carbonara
Trippa alla romana
Roma usulü işkembe çok lezzetli idi

Her İtalya gezimizde olduğu gibi bu kez de yemeklerde, gittiğimiz bölgenin şaraplarından içmeye çalıştık. Yemek ile Roma’nın bulunduğu Lazio bölgesindeki Castiglione in Teverina’da yetiştirilen Merlot üzümlerinden Famiglia Cotarella Şaraphanesi’nin Montiano bağlarında ürettiği Sodale Merlot Lazio IGP 2022 şarabını içtik. Tatlı ile birlikte ise, Marchese Antinori’nin Umbria bölgesindeki Castella della Sala Şaraphanesi’nin üzüm bağlarında yetiştirilen Sauvignon Blanc, Grechetto, Traminer, Sémillon ve Riesling üzümlerinden harmanlanmış Castello della Sala Muffato Umbria IGT 2022 tatlı şarabını içtik.

Yemekte içtiğimiz Sodale Merlot Lazio IGP 2022
Torta di fragoline (çilekli turta)
Tatlı kahve ile iyi gidiyor ama doğrusunu söylemek
gerekirse, İtalya’da Doppio espresso bile miktar olarak
beni hiçbir zaman kesmiyor…

Yemek sonrası sokağa çıktığımızda kalabalıkta pek bir azalma olmadığını gördük. Roma gece gezmek açısından da çok güzel bir şehirdir. Ünlü meydanları, çeşmeleri ve belli başlı tarihi eserleri çok güzel aydınlatılır. (Noel zamanı, özenle süslenen cadde ve meydanları ile de ayrı güzeldir).

Sant’Ignazio di Loyola Kilisesi

Daha önce hiç gezmediğim ve merak ettiğim Sant’Ignazio di Loyola Kilisesi Trattoria al Moro’ya yürüyerek dört dakika. Kilise gece 11:30’a kadar açık. Gece olmasına karşın kilisenin içi kalabalık çünkü buranın ilginç bir özelliği var. Kilisenin ana nef’inin ortasına dev bir ayna yerleştirilmiş. Buradan tavandaki freskleri daha iyi görebiliyor ve fotoğraf çekebiliyorsunuz. Aynanın önünde uzun bir kuyruk var. Ama, tavan çok güzel olmasına rağmen, kilisenin özelliği bu da değil.

Kilisenin, Aziz Ignatius’un Cennete Yükselişi‘ni temsil eden
tavanını da, “kubbesi” gibi, Andrea Pozzo yapmış
Aşağıya konan ayna ile tavandaki freski inceleyip,
fotoğraf çekebiliyorsunuz

Sant’Ignazio di Loyola Kilisesi bir Cizvit kilisesi ve tarikatın kurucusu, Loyolalı Aziz Ignazio’ya adanmış. 1551 yılında Aziz Ignazio Roma’da öğretilerini yaymak için bir okul kurmuş. Okul birkaç yer değiştirdikten ve öğrenci sayıları arttıktan sonra, Aziz Ignatius adına bir kilise yapılması için 1626 yılında, kendisi de bir Cizvit papazı olan, matematikçi, astronom ve mimar Orazi Grassi (1583-1654) görevlendirilmiş. (Grasssi, Galileo Galilei’nin tezlerine şiddetle karşı çıkması ve bu doğrultuda yayınlar yapması ile tanınıyor). Kilisenin yapımı uzun sürmüş ve 1662 yılına kadar pek çok kez durma noktasına gelmiş. 1685 yılında kilisenin içini tamamlama görevi bir başka Cizvit papazı olan ressam ve mimar Andrea Pozzo’ya (1642-1709) verilmiş. Ancak, Pozzo’nun işi zormuş çünkü elde yeteri kadar kaynak yokmuş. Günümüzde insanları bu kiliseye çeken, Pozzo’nun para yokluğunda kilisenin kubbesini yapmak için bulduğu çözüm. Pozzo, bunun üstesinden gelmek için bir “sahte kubbe” yaratmış. Aslında gerçek olmayan kubbe izlenimini, normal düz bir tuvale yaptığı dev bir göz yanılması (Trompe-l’œil) ile sağlamış. Aziz Ignazio’nun Görkemi adını taşıyan bu eser uzaktan gerçekten de bir kubbe izlenimi veriyor. Yaklaştıkça, bir tuhaflık olduğunu seziyorsunuz.

Andrea Pozzo’nun çözüm olarak bulduğu sahte kubbe…
Ancak yaklaşınca insan bir tuhaflık seziyor

Sant’Ignazio di Loyola Kilisesi’nden Roma’da, antik Roma döneminden kalan en ünlü, en etkileyici ve en iyi durumdaki eser olan Pantheon’a gitmek birkaç dakika sürüyor. Bu etkileyici ve yuvarlak yapı daha sonra kiliseye dönüştürüldüğü için günümüze ulaşabilmiş. Biz bu kez içine girmedik ama ben içinin çok etkileyici ve büyülü olduğunu biliyorum. Pantheon’un kubbesi, herhangi bir destek çerçeve üzerine oturtulmadan, tamamen beton ile yapılmış bir mimari şaheser. Bunun için kubbenin duvar kalınlığı yukarı doğru inceltilmiş ve beton yapımında yukarı doğru gittikçe daha hafif malzeme kullanılmış. Yüksekliği çapına eşit (43 metre 44 santim) yapının tepesindeki yuvarlak açıklıktan (oculus deniyor) giren ışık hüzmesi, yılın her gününün farklı saatlerinde farklı bir noktaya vuruyor. Dokuz metre çapı olan bu delikten elbette içeriye yağmur da giriyor. Ancak, tabandaki 22 delikle bağlanan drenaj sistemi sayesinde içeride su birikintisi olmuyor. Eğer Roma’ya gittiğiniz tarih, Paskalya’dan 50 gün sonra kutlanan Pentecost bayramına denk gelirse, Pantheon’un tepesindeki bu yuvarlak delikten aşağıya kırmızı gül yapraklarının yağdırıldığını görebilirsiniz. Bu tören, Kutsal Ruh’un yeryüzüne inişini temsil ediyor.

Pantheon
Romalılardan kalan en etkileyici yapı…

Pantheon ilk olarak M.Ö. 27 yılında Marcus Vipsanius Agrippa tarafından, tüm tanrılara adanmış bir tapınak olarak yaptırılmış. Ancak, günümüzde gördüğümüz yuvarlak haline M.S. 118-125 yılları arasında, İmparator Hadrianus (M.S. 76-138) tarafından yaptırılan yeniden inşa sonucunda ulaşmış. Roma’nın yıkılışı sırasında barbar kavimler tarafından feci şekilde yağmalanmış. M.S. 609 yılında, Bizans İmparatoru Phocas tarafından Papa IV. Boniface’ye verildikten sonra, Basilica di Santa Maria ad Martyres adı verilerek bir Hristiyan ibadethanesine dönüştürülmüş. Ancak, bu yeni statüsü de yağmalamanın devam etmesine engel olmamış.

Eğer içine girme fırsatınız yoksa, binanın yuvarlaklığını yan
tarafından ve arkasından bakarak anlayabilirsiniz

Papa VIII. Urban, hem Vatikan’daki San Pietro Bazilikası’nda Bernini’ye yaptırdığı baldacchino (baldaken) hem de Sant’Angelo Kalesi’ne konmak üzere toplar döktürmek için Pantheon’un sundurmasındaki bronz kaplamaları erittirmiş. Bunun üzerine halk arasında şu ifade yaygınlaşmış: “QUELLO CHE NON HANNO FATTO I BARBARI LO HA FATTO BARBERINI“. (Barbarların yapmadığını, Barberini yaptı). 17. yüzyılda Pantheon’a iki tane çan kulesi eklenmiş ama bunlar hiçbir zaman sevilmemiş ve yine halk tarafından eşek kulakları olarak adlandırılmışlar. Kuleler İtalya’nın birliğinin sağlanmasından sonra yıkılmışlar. Pantheon’un içinde, İmparator Phocas’ın Papa’ya 609 yılında hediye ettiği bir Meryem ve Çocuk ikonası var. Ayrıca, birleşik İtalya’nın ilk hükümdarı Kral II. Vittorio Emanuele’nin, Kral I. Umberto’nun ve Kraliçe Margherita’nın mezarları var. Mimari olarak büyük hayranlık duyduğu Pantheon’a gömülmeyi vasiyet eden ressam ve mimar Rafael’in (1483-1520) mezarını da burada görebilirsiniz.

İçi hakkında size bir fikir vermek için yine eski
bir kartpostalımı buraya koyuyorum

Pantheon o saatte kapalı olduğu için biz önündeki Macuteo dikilitaşının yanından yürümeye devam ettik. Aslen Mısır firavunu II. Ramses zamanında yapılmış, Romalılar Mısır’ı alınca, Isis Tapınağı’na konmak üzere, buraya getirilmiş. Roma’ya bu şekilde getirilmiş 13 obeliskten, yani dikilitaştan, birisi. Altı buçuk metre yüksekliği olan taşın aslı bir metre daha yüksekmiş. Sonraki yüzyıllarda tapınağın kalıntıları üzerine Santa Maria Sopra Minerva Kilisesi yapılınca, dikilitaş da bir kenara atılmış. 14. Yüzyılın sonuna doğru tekrar bulunmuş. Birkaç yer değiştirdikten sonra, 1711 yılında buraya getirilmiş.

Pantheon’un önündeki Macuteo Dikilitaşı
(Pantheon’un arkasındaki Piazza della Minerva‘da, Bernini’nin 1667 yılında tasarladığı bir filin üzerine oturtulmuş, çok sevimli bir dikilitaş daha var.
Dikilitaşın kendisi, M.Ö. 6. yüzyıla tarihleniyor).

O günün rotasındaki son yer olan Piazza Navona’ya doğru gitmeye başladık. Ama o arada, Pantheon ile Piazza Navona arasında, benim de daha önce hiç görmediğim, bilmediğim bir çeşmeyi de görmek istiyordum. Pantheon’dan 4 dakikalık bir yürüme mesafesinde, Via degli Staderari’deki bu çeşme, Fontana dei Libri, yani Kitaplar Çeşmesi. Çeşme, 1927 yılında yapılmış. Daha önceki ismi Via dell’Università olan bu sokaktaki Fontana dei Libri, duvarına yaslandığı Palazzo della Sapienza, yani 1303 yılında Papa VIII. Boniface tarafından kurdurulan Roma Sapienza Üniversitesi’ne bir gönderme. Vatikan’nın kontrolünde olan üniversite 1870 yılında yeni İtalya devletinin yönetimine geçmiş. 1935 yılında üniversite buradan taşınmış. Bina günümüzde Devlet Arşivi olarak kullanılıyormuş. Çeşmede, iki yandaki iki rafın üzerinde kitaplar var. Kitap ayraçları şeklindeki iki oluktan akan su, kitaplardan sürekli akan bilgiyi simgeliyor. Ortadaki geyik başı, çeşmenin bulunduğu Sant’Eustachio bölgesinin (Rione) amblemi. Roma, 12. yüzyılda, idari açıdan kolaylık olması için 12 bölgeye, yani Rione’ye ayrılmış. Yüzyıllar içinde, nüfus arttıkça ve şehir büyüdükçe bölge sayısı artırılmış. Günümüzde Roma’da 22 bölge var. Çeşmenin üstündeki beş top, çeşmenin karşısındaki Palazzo Madama’nın (günümüzde İtalyan Senato binası) sahibi olan Floransalı Medici ailesinin armasına bir gönderme.

Fontana dei Libri, yani Kitaplar Çeşmesi

Kitaplar Çeşmesi ile Piazza Navona’nın arası yürüyerek bir dakika. Piazza Navona da Roma’ya gelen her turistin mutlaka görülecek yerler listesinde olan, gece ayrı gündüz ayrı güzel, hoş bir meydan.

Işıklandırmalarla gece daha bir etkileyici sanki. Burası ile ilgili de çocukluk anılarım çok. O zamanlardan en çok Noel zamanı gece gidişlerimizi hatırlıyorum. Roma’nın diğer belli başlı yerlerinde olduğu gibi, özel olarak Noel için ışıklandırılan meydanda çepeçevre stantlar kurulurdu. Buralarda hediyelik eşyalar, Noel’e özgü kekler, kurabiyeler, şekerlemeler, kimi ballı fındıklı kimi susamlı, kıtır kıtır barlar satılırdı. Çok severdim Piazza Navona’ya gitmeyi.

Bernini’nin tasarımı olan Fontana dei Quattro Fiumi
(Dört Nehir Çeşmesi)
(Bu taraf, Ganj nehrini, yani Asya kıtasını tesil ediyor)
Tuna nehri, yani Avrupa tarafı

Piazza Navona, elips şeklinden tahmin edilebileceği üzere, aslında Romalılar zamanında, M.S. 86 yılında İmparator Domitian (M.S. 51-96) tarafından yaptırılmış bir stadyumun (Domitian Stadyumu) kalıntıları üzerinde bulunuyor. Otuz bin kişi alan bu stadyum tamamen atletizm karşılaşmaları için yaptırılmış. Domitian’ın amacı burada, antik Yunan döneminde olduğu gibi, koşu, güreş, disk ve cirit atma karşılaşmalarının yapılması imiş. Günümüzde, stadyumun kalıntılarını meydanda bulunan Aziz Agnese kilisesinin bodrumunda görmek mümkün. Roma’da halkı oyalamak için yapılan değişik tür karşılaşmalar için değişik mekanlar ayrılmış. Domitian Stadyumu atletizm, Circus Maximus at yarışları ve Colosseo (Colosseum) gladyatör karşılaşmaları için kullanılırmış.

Bernini, Amerika kıtasını Río de la Plata
nehri ile canlandırmış.
O tarihte Nil nehrinin doğduğu yer henüz keşfedilmediği için Afrika‘yı temsil eden sol taraftaki heykelin
başı bir örtü ile örtülü

Piazza Navona, Bernini ve Borromini’nin eserleri ile donanmış, Barok tarzda bir meydan. Meydanın ortasındaki göz kamaştırıcı çeşme, Bernini’nin tasarımı olan Fontana dei Quattro Fiumi (Dört Nehir Çeşmesi). Bernini, çeşmenin heykellerinin yapımında çok sayıda asistanını kullanmış. Eser, 1651 yılında tamamlanmış. Nehirlerin her biri o dönemde dünyanın bilinen dört kıtasını temsil ediyor. Tuna nehri Avrupa’yı, Ganj nehri Asya’yı, Nil nehri Afrika’yı ve Río de la Plata nehri Amerika’yı. (Avusturalya o tarihte henüz keşfedilmemişti). Ortadaki dikilitaşın dört tarafına konumlandırılan bu canlandırmaları hayvanlardan ve bitki örtüsünden anlamak mümkün. Nil nehrinin henüz kaynağı keşfedilmediği için onunla ilgili taraftaki dev insan heykelinin kafasında bir örtü var. Buradaki dikilitaş, bir zamanlar, tıpkı bizim Sultanahmet’teki At Meydanı’nda olduğu gibi, Circus Maximus stadyumunun ortasında bulunuyormuş. Çeşmenin tepesindeki beyaz güvercin, Hristiyanlık’taki Kutsal Ruhu temsil ediyor. Çeşmenin üstündeki Papalık armaları ise, siparişi veren Papa X. Innocent Pamplij’e ait.

Fontana del Moro (Magribi Çeşmesi)

Meydanın diğer iki ucunda birer çeşme daha var. Bunlardan Magribi Çeşmesi (Fontana del Moro) yine Papa’nın isteği üzerine Bernini tarafından tasarlanmış. Esasen burada var olan daha eski bir çeşmenin yerine yapılmış. 1655 yılında tamamlanmış. Bu çeşme, Papa’nın sarayı Palazzo Pamplij’in önünde. Diğer uçtaki çeşme ise, Fontana del Nettuno (Neptün Çeşmesi) 1574 yılında zamanın Papa’sı tarafından Giacomo Della Porta’ya sipariş verilmiş. Bernini çeşmede bazı değişiklikler tasarlamış ve yapmış ancak çeşme uzun zaman heykelsiz kalmış. Çeşme, ahtapot ile savaşan Neptün ve diğer heykeller eklenerek, 1878 yılında, Antonio Della Bitta ve Gregorio Zappala tarafından tamamlanmış.

Meydandaki üçüncü çeşme: Fontana del Nettuno (Neptün Çeşmesi)
Ahtapot ile savaşan Neptün

Sabah erken kalkma, 2 saat 40 dakikalık uçak yolculuğunun üstüne Roma hava alanında 2 saat pasaport kuyruğunda bekleme ve gece Piazza Navona’dan otelimize 18 dakika yürüyene kadar o günlük attığımız toplam yaklaşık 15.000 bin adımdan sonra epeyce yorgunduk. Otele dönünce hemen yattık. Ertesi gün yine yoğun olacaktı ve erken kalkmak gerekecekti.

Sıcak İnsanların Adası Girit (4): Yediklerimiz… İçtiklerimiz…

Eskiden şöyle bir ifade vardı: “Yediğin, içtiğin senin olsun, sen gördüklerini anlat”. Bir yerlere gezmeye gidenlere döndükleri zaman söylenir, heyecanla gezip gördüğü yerleri anlatması beklenirdi. Hele yolculuk yurt dışına ya da herkesin her an gidemeyeceği bir yere yapılmışsa. Şimdilerde pek duymuyorum söylendiğini. Ulaşım ve turizmdeki gelişmeye paralel olarak insanların hareket kabiliyetinin artması günümüzde yolculuk sonrası eş dost arasındaki bu anlatma/dinleme ritüelini de büyük ölçüde yok etti ya da azalttı. Artık, sosyal medya ve çeşitli başka ortamlar aracılığıyla gitmediğiniz bir yer hakkında da pekâlâ bir fikir sahibi olabiliyorsunuz. Ayrıca, bir başka büyük değişiklik de, çeşitli araçlar kullanılarak artık ne yenip içildiği de bolca anlatılıyor. Ben, önceki üç yazımda Girit’te gezdiğimiz yerleri size anlattım. Bu yazımda ise, yiyip içtiklerimizi anlatacağım. Bunların bazılarından önceki yazılarımda söz ettim. Bir kısmını bu yazıya sakladım.

Öncelikle, şunu belirtmek isterim. Bu yazı bir Girit mutfağı konusunda ahkâm kesme, uzman görünme yazısı değil. Benim gibi keyif için gezen, gastronomi uzmanı ya da profesyoneli olmayan ve yediği şeyi değerlendirme konusunda belki de tek kriteri beğenip, beğenmeme olan bir insanın sayılı gün için gittiği bir yerin mutfağının otoritesi kesilmesi kadar komik bir şey olamaz. O nedenle, elbette öyle yapmayacağım. Sizlere, Girit’e gitmeden önce yaptığım araştırmaya dayanarak adada tatma fırsatı bulduğum yemek ve içkileri anlatacağım sadece. Organik tarıma dayalı, son derece lezzetli ada mutfağına ait bazı şeyleri ise yeme fırsatımız olmadı. Ya karşımıza çıkmadılar ya da biz bulamadık. Onları keşfetmeyi de size bırakıyorum.

Bir peynir sever olarak konuya buradan başlamak istiyorum. Eğer siz de öyleyseniz, iyi bir haberim var. Girit’te çeşit çeşit peynir var. Bir kısmını tatma fırsatımız oldu. Tadamadığımız daha bir sürü çeşit var. Çeşitli kaynaklarda Giritlilerin kendilerini, dünyada en çok peynir tüketen toplum olarak tanımladıklarını gördüm. Bu konuda istatiksel bir kanıta rastlamadım. O nedenle elimde verilerle doğrulayabileceğim bir bilgi yok. Ancak, mutfaklarında bol miktarda peynir kullandıklarını gözlemledim. Söylendiğine göre Giritliler peyniri süt içmeye tercih ediyorlarmış. Peyniri günün her öğününde farklı şekillerde tüketebiliyorlar. Meze olarak, yemeklerin ve böreklerin içinde, hazım için yemek üstüne, her türlü yeniyor. Adanın en ünlü peynirlerinden Graviera Kritis’in üstüne bal döküp kahvaltı ya da bir öğün olarak yemek de yaygın bir alışkanlıkmış.

Biz Tzourmpaki markalı Graviera (gravyer)
peynirinden memnun kaldık

Girit’te peynir için küçükbaş hayvanların sütü tercih ediliyor. Et olarak da adada kuzu, koyun ve keçi yaygın olarak kullanılıyor. Sığır eti çoğu menüde ya hiç yer almıyor ya da pişmiş olarak önünüze geldiğinde sert olabiliyor. Sanırım, bu pek çok yerde böyle. Gökçeada’daki Rum köylerinde de benzer bir durum vardı. Bazı Türk mutfağı tarihi ile ilgili karşılaştığım kaynaklarda Osmanlı mutfağında da durumun aslında benzer olduğunu, sığır tüketiminin Türkiye’de epeyce geç ve bazı etkilerle başladığını okumuştum.

Adanın en meşhur iki peynirinden birisi, yukarıda adı geçen, Graviera. Ben genelde gravyer peynirini biraz fazla tatsız tuzsuz bulurum ve o nedenle çok sevmem. Ama Girit gravyerini sevdim çünkü insanın ağzında hafif tuzlu bir tat bırakıyor. Genelde koyun sütünden ya da keçi ile karışık yapılıyor. Bizim yediğimiz %90 koyun, %10 keçi sütündendi örneğin. Gravyer peyniri üretimden sonra 3 ile 6 ay arası dinlenmeye bırakılıyormuş.

Solda Galomyzithra, sağda Anthotyro peynirleri

Girit’in ikinci ünlü peyniri, Myzithra veya Anthotyro. İkisi de peynir altı suyu ve süt ile yapılıyor. Aralarındaki fark ise, Anthotyro için sadece keçi ve koyun sütü kullanılırken, Myzithra üretiminde bir miktar inek sütünün de kullanılıyor olması. Her iki tür peynir de farklı restoranlarda, çeşitli tabaklarda karşımıza çıktı. Marketten alıp yediğimiz sert Anthotyro’yu çok beğendimi de ayrıca belirtmek isterim. Myzithra peynirinden biraz daha ekşimsi ama aynı zamanda tatlı-tuzlu tadı olan Galomyzithra, yumuşak ve ekmeğe sürülebilir olması nedeniyle kahvaltıda iyi gidiyor. Ayrıca, salatalarda da kullanılıyor. Marketten alıp yediğimiz bir başka peynir Gidino idi. Keçi sütünden yapılan bu peynir aslında Girit’in değil, Naxos adasının özel bir peyniri imiş. Bizim aldığımız, Girit’te Tzourmpaki mandırası ya da şirketi tarafından üretilmiş olandı. Beyaza yakın açık renkli, Feta’dan biraz daha sert ve yoğun bir peynir idi. Sadece zeytinyağı ve ekmek ile bile güzel gidebilir.

Gidino peyniri

Zeytinyağı demişken, onu da es geçmemeliyim. Girit’teki zeytinyağının kalitesini yemeklerde ve salatalarda fark etmemek mümkün değil. Antik çağlardan beri üretilen zeytinyağının hiç şüphesiz Girit’in bir gastronomi cenneti ve Yunan mutfağının en önemli parçası sayılmasında rolü büyük. O tat farklılığını hissetmek için öyle fazla sofistike bir uzman olmaya gerek yok. Bir diğer konu, zeytin üretiminde olduğu gibi, her türlü tarımsal ürün için organik üretime önem verilmesi. Sebzelerin, domateslerin tadı, bizim bir zamanlar bildiğimiz ama artık ülkemizde bilinçsiz üretim ve ilaçlamaya feda edilmiş olan lezzet ve tazelikte.

Dakos Salatası bu şekilde de servis yapılabiliyor
Ama ben Dakos’un buradaki gibi, arpa unundan yapılan kıtırların (Paximadi) parçalanarak salatanın içine
konduğu halini daha çok beğendim.
Tzatziki olmazsa olmaz…

Dakos Salatası, Girit’te en çok sevdiğim yiyeceklerden birisi oldu. İçinde üzerine zeytinyağı gezdirilmiş domates, Myzithra peyniri, bazen birkaç dal taze kekik ya da zeytin ve zeytin yaprağı olan bu salatanın baş rolünde arpa unundan yapılan kıtırlar var. Paximadi denilen bu kıtırlar, sadece arpa unu ve su ile yapılıp iki kere fırınlanıyorlar. Türkçe peksimet kelimesini çağrıştıran paximadi için Girit ekmeği ifadesini de kullananlar var. Tarihsel olarak Minos uygarlığı zamanına kadar dayandırılıyor. Her sosyal sınıftan insanın severek yediği paximadi, hafif ve doyurucu olması nedeniyle bir zamanlar çobanlar tarafından da çok tüketilirmiş. Girit’te özellikle arpa unundan yapılması yaygın olmakla beraber tam buğday veya nohut unundan da yapılabiliyormuş. Bizim yediğimiz Dakos salatalarında hep arpa unundan olanı kullanılmıştı. Ayrıca, Dakos iki farklı şekilde de servis yapılabiliyor. Ben, paximadi’nin ufak parçalara bölünmüş olarak kullanıldığı Dakos’u daha çok beğendim.

Girit’in geleneksel düğün yemeği Gamopilafo

Tatma fırsatı bulduğum Gamopilafo bir düğün yemeği imiş aslında. Adının çevirisi de tam olarak “düğün pilavı”. Bir misafirperverlik ve bonkörlük simgesi olarak, Girit’in geleneksel yemeklerinden birisi sayılıyor. Gitmeden bu yemeği not ettiğim için kaldığımız yerin restoranında görür görmez denemeye karar verdim. Bir tür etli pilav olan Gamopilafo için kuzu veya keçi eti ayrıca pişirilip, suyuna pilav yapılıyormuş. İşin özü bu. Tabakta geldiği zaman bizim pilavı demlenmeye bıraktığımız halinden epeyce sulu bir durumdayken, yemeğin ortasına doğru suyunu tamamen çekmişti. Ben, üzerine karabiber serperek yedim ama, sadece dana etine alışkın olanlar için biraz farklı gelebilir.

Rethimno Avli restoranda yediğim pirinçli salyangoz (Hohli)

Gelelim salyangoz meselesine. Salyangoz (Hohli), Girit mutfağının önemli bir unsuru. Bize yakın coğrafyalarda salyangoz tüketimi sadece Girit’e özgü değil. Örneğin Gökçeada ve Kıbrıs’da da salyangozun sevilerek tüketildiğini biliyorum. Bazı insanlara itici gelebilir ancak, ben 10-11 yaşlarımdan beri yediğim için hem alışkınım hem de severim. Sanıyorum, dini yasaklar dışında, tadına bakmadan salyangoza ön yargı ile yaklaşılmasının başlıca nedeni adında da geçen sümüklerinden kaynaklanıyor. Oysa, çeşitli ülke mutfaklarında pişirilen salyangoz yemeklerinde sümüğe rastlanmaz. Sümüklerden arındırılmış olarak önünüze gelir. Girit’te iki ayrı şekilde salyangoz yeme fırsatım oldu. Her ikisi de hem birbirlerinden hem de benim alışkın olduğum Fransız usulü, tereyağı ve maydanoz dolgulu halinden farklıydı. İlki, Rethimno’daki Avli restoranda (Radamathios 17, adresinde) yediğim pirinçli salyangozdu. İkincisi ise, Chania’da, Chrisostomos lokantasında (Defkalionos ve Ikarou sokaklarının kesiştiği köşede) yediğim sebzeli salyangozdu. İlkinde kabuksuz, ikincisinde kabuklu idi. Ayrıca, kabuklu olan patates ve kabak ile birlikte salçalı bir sosta pişirilmişti. Bir de Hohlioi boubouristoi denen, tavada pişmiş salyangoz yemeği varmış ki, benim onu deneme fırsatım olmadı.

Chrisostomos‘ta yediğim sebzeli salyangoz yemeği

Heraklion’da, Arkeoloji Müzesi’ni gezdikten sonra gittiğimiz Pemptos Ntore’de Girit mutfağına özgü bir başka yemeği tatma fırsatımız olmuştu. Xinohontros’tan Heraklion ile ilgili yazımda söz etmiştim. Kısaca tanımlamak gerekirse, Xinohontros bizim tarhanaya çok benzer bir şekilde hazırlanan bir malzeme ile yapılıyor. Zaten, Yunanistan’ın Girit dışındaki bölgelerinde Trahana olarak biliniyormuş. Buğdayın ekşi süt veya ekşi yoğurt içinde koyulaşana kadar kaynatılmasından ve daha sonra güneşin altında kurutulmasından elde edilen malzeme çorbalarda veya yoğun bir bulamaç olarak kullanılıyor. Biz, bulamaç şeklinde pişmiş halini yedik. Yanında getirilen ufak pidenin üzerindeki kavurma ile beraber yemek benim hoşuma gitti.

Yanında pide üzerinde kavurma ile servis edilen Xinohontros

Rezene de Girit mutfağında yeri olan bir sebze. Eğer benim gibi rezenin anasona benzeyen tadını seviyorsanız, Girit’te rezeneyi farklı şekillerde yiyebilirsiniz. Rezene ve anasonun arasındaki tat benzerliği, bazı ülkelerde (örneğin, A.B.D. ve Kanada’da) ikisinin, yanlış bir şekilde, aynı bitki imiş gibi satılmasına neden oluyormuş. Oysa, okuduğuma göre, rezene ve anason, aynı bitki ailesinden olmakla beraber, iki farklı bitki. Taze rezene bir sebze olarak yemeklerde ya da salatalarda kullanılabiliyorken, anasonun sadece tohumları çeşni olarak kullanılıyor. İstanbul’da nadiren rastladığım rezeneyi ben de fırında pişirmeyi seviyorum. Chania’da yemek yediğimiz Chrisostomos’daki rezeneli pita çok güzeldi. Rezene, çeşitli yerlerde yediğimiz salatalarda da ince ince rendelenmiş olarak karşımıza çıktı.

Sağda Rezeneli pita, solda nefis kabak köfteleri.
Cacık çoktan bitmiş bile…

Salata demişken, yine Pemptos Ntore’de yediğimiz ızgara pancar salatası ve Rethimno’daki Avli’de yediğimiz domates salatası da çok güzeldi. İçinde, domatesin dışında, domatese benzetilerek yapılmış dışı kırmızı kıtır içi yumuşak keçi peyniri (galomyzithra), turşulaştırılmış zeytin yaprakları, soğan, salatalık, enginar, zeytin ve deniz börülcesi vardı. Adadaki her şey o kadar doğal ve taze ki, basit bir yeşillik salatası bile yeseniz, çok lezzetli oluyor.

Pemptos Ntore’nin kızarmış pancar salatası
Avli’de yediğimiz domates salatası

Girit’te mezeler de çok çeşitli ve lezzetli. Bunların bir kısmı, Yunanistan’nın diğer yerlerinde de karşınıza çıkacak ve benim yemekten bıkmadığım tabaklar. Tzatziki (Yunan usulü cacık) bunların başında geliyor benim için. Ayrıca, milföy hamuruna sarılıp kızartılmış feta peyniri (yanında domates reçeli ile), fava, gravyer (Graviera) ile yapılmış saganaki, zeytinyağlı yaprak dolması dolmadakia (sıcak yemek olarak etli haline dolmades deniyor), kızartılmış kabak köfteleri ve patates kroketler aklıma gelen bazıları. Yunanistan’da fava deyince de bir durmak gerekiyor bence çünkü, bizim favadan çok daha hafif. En azından bana hep öyle gelir. Rengi de sarımsıdır çünkü biz favayı bakladan yaparken, Yunanlılar sarı renkli bir bezelyeden yapıyorlar.

Soldan sağa doğru, Dolmadakia, cacık, yanında domates reçeli ile servis edilen milföy hamuruna sarılıp kızartılmış feta peyniri ve
gravyer peyniri ile yapılmış Saganaki
Yunanistan’da fava sarı renkli özel bir bezelyeden yapıldığı için rengi de
bizim bakladan yapılan favadan farklı

Yunanistan’da her gittiğim yerde yediğim Moussaka’yı Girit’te de yemeyi ihmal etmedim. Yunanlıların kat kat patlıcan, patates ve kıyma ile yaptıkları moussaka ile bizim musakka olarak bildiğimiz ve bana hep biraz fazla yağlı gelen yemeğin arasındaki tek benzerlik bence ikisinde de patlıcan ve kıyma olması. Onun dışında, bana göre çok farklılar. İsimlerinin böyle aynı olmasını kime borçluyuz bilmiyorum. Ben Yunanistan’da yapılan bu yemeği çok severim. Hele de yanında cacık olursa…

Yunanistan’a gidip de bir kere olsun Moussaka
yemesem olmaz
Suvlaki daha çok domuz etinden yapılsa da, benim yediğim gibi tavuk ya da dana ve kuzu eti kullanılarak yapıldığı da oluyor. Aslında bizim şişten bir farkı yok.

Yazımı içkilerle bitireyim. Girit’e gidip de Raki içmeden olmaz. Raki ne ouzo ne de Türk rakısı gibi anason içermiyor. Girit raki’si içki olarak Yunanistan’ın diğer bölgelerinde tsikoudia ya da tsipouro olarak biliniyor. Üzüm posasından yapılan raki, Giritliler için kutlamaların, dostluğun ve misafirperverliğin ifadesi. Özellikle geleneksel Girit mutfağı hizmeti veren restoranlarda kahvenin yanında grappa ya da likör gibi veya bir tatlı ile birlikte ikram olarak getirilir. Onun dışında, siz yemek ile de içebilirsiniz.

Girit’te tatlının ve kahvenin yanında Raki (rakı)
ikram edilmesi hoş bir adet

Raki kelimesinin kökeni konusunda iki farklı görüş var. Bir görüşe göre, etimolojik olarak Arapça arak kelimesinden Türkçeye rakı olarak, sonra da Osmanlı coğrafyasındaki Rumlar aracılığı ile raki olarak Yunancaya geçmiş. Arapça terlemek ya da terini damlatmak fiilinden türetilen arak, damıtma işleminin keşfedilmesi ile birlikte, 11. yüzyıldan itibaren Arap dünyasında tüm damıtılmış içkiler için kullanılmış. Daha sonra, Osmanlılar döneminde arak kelimesinden türetilen rakı, damıtılmış üzüm suyu içkisinin karşılığı olarak kullanılmış. İkinci görüşe göre ise raki kelimesi Türkçe değil, Yunanca bir kelime. Buna göre, kelime eski Yunanca Rakos kelimesinin çoğul hali Raki’den geliyor. Anlamı, paçavra. Üzümün zarı ve ince dallarından meydana gelmiş bir posadan damıtıldığı için raki kelimesinin kökeninin bu olduğu söyleniyor. Bu görüşlerin sahipleri Türk/Yunan olarak da ayrılmıyor üstelik. Kelimenin Yunancaya Türkçeden geçtiğini savunan Yunan kaynakları da var. Girit’te rakı bazlı bir de Rakomelo varmış ki, biz mevsim nedeniyle tadamadık. İçine rakı, bal, tarçın ya da kakule gibi baharatların konduğu bu sıcak kış içkisinin boğaz ağrısına da çok iyi geldiği söyleniyor.

Peza 2019 şarabı

Antik çağlardan beri şarap üretimi yapılan Girit’te adanın endemik üzüm çeşidi oldukça zengin. Biz de bu üzümlerden yapılmış şarapları tercih ettik. Daha önceki yazılarımda Rethimno, Heraklion ve Chania’da içtiğimiz şaraplardan söz etmiştim. Bunlar sırasıyla, Lyrarakis’in Plakoura Vineyard Oak-Aged Mandilari PDO (Protected Designation of Origin) Peza 2019 şarabı, organik tarımla üretilen ve Peza Bölgesi Kotsifali (%80) ve Mandilaria (%20) üzümlerinden yapılan PDO Peza sertifikasyonlu Domaine Paterianakis 2021 şarabı ve Pateromichelakis Şaraphanesi’nin Chania’nın Kissamos bölgesindeki üzüm bağlarında üretilen nadir, organik Romeiko üzümünden yaptığı orta-dolgun gövdeli Pateromichelakis Romeiko 2022 şarabı idi.

Pateromichelakis Romeiko 2022
Girit’in endemik üzümlerinden
yapılmış bir başka şarap
Aspros Lagos 2024 P.G.I.

Ancak, Girit’te içtiğimiz şaraplar bunlarla sınırlı değildi. Örneğin, Damnoni’de kaldığımız Hapimag’ın lokantası Poseidon Restaurant’da, Douloufakis Şaraphanesi’nin Heraklion Bölgesi yerel Vidiano üzümünden yaptığı altın renkli, dolgun gövdeli, kompleks, meyvemsi aromalı, durgun-sek Aspros Lagos 2024 P.G.I. (Protected Designation of Origin) Crete beyaz şarabını içtik. Damnoni bölgesinde gittiğimiz Taverna Violakis’de ise iki farklı şarap içtik. Bunlardan ilki, Heraklion’un güneybatısındaki Kato Assites yerleşkesindeki Diamantakis Şaraphanesi’nin kökeni Santorini adasından gelen Assyrtiko üzümünden yaptığı citrus aromalı, genç, sek ve yüksek asitli Petali Assyrtiko 2019 P.G.I. Crete beyaz şarabı idi. Kullanılan üzüm aslen endemik değildi ama, Girit’te üretilmişti. İçtiğimiz ikinci şarap, gerek kullanılan üzüm gerekse üretim yeri olarak Girit dışından bir şaraptı. Bu, Peloponnes yarımadasında, Nemea Belediye sınırları içinde yerleşik Lafazanis Şaraphanesi’nin aromatik bir üzüm çeşidi olan Malagouzia’dan yaptığı, soluk limon yeşili renkli, meyvemsi aromalı, durgun-sek, yoğun gövdeli ve orta-asiditeli Geometria Malagouzia 2024 P.G.I. Peloponnes idi.

Taverna Violakis
Fahiş fiyat ödemeden lezzetli yemekler
yiyebileceğiniz tipik Yunan tavernalarından birisi
Petali Assyrtiko 2019 P.G.I. Crete
Geometria Malagouzia 2024 P.G.I. Peloponnes idi.

Kaldığımız sayılı güne sığdıramadığımız, engin Girit mutfağına ait daha pek çok geleneksel yiyecek ve şarap var. Özel bir barbekü ile pişirilen kuzu eti Antikristo, tütsülenmiş domuz eti Apaki, tatlı ya da tuzlu olarak yapılabilen ve içinde peynir de olsa üstüne kekik balı dökülerek yenen çeşit çeşit hamur işleri (Kalitsounia, Sarikopitakia, Pita Sfakiani v.b.) sizi bekliyor. Afiyet Olsun!

Sıcak İnsanların Adası Girit (3): Chania

Çocukluktan günümüze Konya’yı birkaç kere görmüşlüğüm vardı. Girit gezimizde Hanya’yı da görmüş oldum. Zira, hiçbirimize yabancı olmayan “Hanya’yı Konya’yı görmek” deyimindeki Hanya, Girit’teki Chania (Yunanca Χανιά (Hania okunuyor)) kenti aslında. Türk Dil Kurumu’na göre “Hanya’yı Konya’yı görmek” (görmek yerine anlamak da kullanılabiliyor), bir işin gerçek yönünü görerek (ya da anlayarak) aklı başına gelmek, akıllanmak demek. TDK deyimin ardındaki olay konusunda bir bilgi vermiyor. Bu konuda internette gördüğüm çeşitli rivayetler var. Bunlar, Osmanlı döneminde Konya’daki askeri birliklerin Hanya’ya gönderilmesinden tutun da Konya’dan buraya atanan gaddar bir valiyi halkın namaz çıkışı dövmesine kadar uzanan birtakım hikayeler ya da açıklamalar. Bu deyimi, Osmanlı döneminde bazı Türkmenlerin Konya’dan alınarak Hanya’ya yerleştirilmesine dayandıranlar da var.

Daha önce de belirttiğim gibi, Chania Girit’te gördüğüm kentler arasında en beğendiğim yer oldu. Hem tarihi bölgesini hem de canlılığını çok sevdim. En çok yabancı turisti de burada gördük diyebilirim. Venedik limanı bölgesi ve ona açılan sokaklar dükkanlar, kafe, restoran ve barlarla cıvıl cıvıl. Bizim kaldığımız Damnoni’den Chania’ya yol bir buçuk saat sürdü. O sabah da daha önce yaptığımız gibi denize girmeye niyetlenmiştik. Ancak, şiddetli fırtınadan dolayı vaz geçtik. Fırtına ve bu nedenle hangi aylarda Girit’e gitmenin daha iyi olacağı konusuna birinci yazımda değinmiştim, hatırlarsanız. Dönüş uçağımız Chania’dan olduğu için, birkaç gün sonra aynı yolu tekrar gitmemiz gerekti ama, yolun kalitesi nedeniyle bu da sıkıntı olmadı. Girit’e giderken direk uçuşla Heraklion’a uçmuş ama, dönüşte buradan İstanbul’a uçuş saatlerinin çok erken olması nedeniyle, daha geç saatte Chania’dan dönmeyi tercih etmiştik.

Sabbionara Suru‘ndan geriye kalan kule
Yıpranmış olsa da, Venedik arması olan kanatlı
aslanı görebilmek mümkün

Chania, Rethimno ve Heraklion gibi Girit’in kuzey kıyısında bir yerleşim yeri. 1841-1971 yılları arasında Girit’in başkenti imiş. Neolitik dönemden beri yaşamın var olduğu bilinen Chania, Minos Uygarlığı’nın antik saray/kenti Kydonia’nın üstüne inşa edilmiş. Şehri gezerken, Bizans döneminden kalan şehir duvarlarının bir bölümünün hemen dibinde bu dönemden çıkarılan bazı kalıntıları da gördük. M.Ö. 1450’de yaşanan büyük deprem ile yok olan bu uygarlığın ardından şehir, adanın geri kalanıyla birlikte, ana kara Yunanistan’dan gelen Mikenlerin ve Dorların etkisi ile Yunan Uygarlığı dönemine geçmiş. M.Ö. 69 yılında Chania’yı Romalılar almış. Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasından sonra şehir bir Bizans kenti olmuş. M.S. 824 yılında Araplar kenti fethetseler de M.S. 961 yılında Bizanslılar geri almışlar. Şehrin adının Chania olarak tarihte ilk olarak belirmesi bu ikinci Bizans döneminde olmuş. 1252 yılında Venediklilerin eline geçen şehir, 1645 yılındaki Osmanlı fethine kadar onların elinde kalmış. Bu dönemde, kısa bir süre (1267-1290) Cenevizlilerin yönetimi olmuş. Girit’in bir parçası olarak, Chania da 1898 yılında Osmanlı yönetiminden kopmuş ve 1913 yılından itibaren Yunanistan krallığının bir parçası olmuş.

II. Dünya Savaşı sırasında bombalandığı için tahrip olan
Kum Kapı ve daha sonra içinden geçirilen yol

Chania’da arabayı Chania Town Car Park’a park ettik. Önceki günlerde olduğu gibi, adanın kuzey tarafı güney kadar rüzgârlı değildi. Chania’da sadece hafif bir esinti vardı. Otoparktan ilk önce deniz kenarındaki Porta Sabbionara ve yanı başındaki Sabbionara Suru‘na gittik. Porta Sabbionara, yani Kum Kapı, adını önündeki kumluk alandan almış. Burası, Venedikliler zamanında yapılan şehrin dış surlarının kuzeydoğudaki kapısı. O zamanlar var olan üç kapıdan günümüze bir tek bu kapı kalmış. Venedikliler bu duvarları 16. yüzyılın başlarında yapmaya başlamışlar ve 1590 yılında tamamlamışlar. Buraya Kum Kapı denmekle beraber kapı, 1645 yılında Osmanlılar bir kuşatma sonrasında şehri ele geçirirken imha edilmiş. O zamanlar kale içine açılan kapı, kalın ahşap üzerine demir kaplama imiş. Osmanlılar tahrip olan kaleyi, savunma için daha elverişli olacağını düşündükleri için, daha küçük boyutta tekrar yapmışlar. Ayrıca, tıpkı Venedikliler gibi, önündeki kumsal nedeniyle, Kum Kapı adını vermişler. Giritliler de günümüzde Koum Kapi diyorlar. Kale ve kapı II. Dünya Savaşı sırasında bombalandığı için tahrip olmuş. Ayrıca, 20. yüzyılın başında, tıpkı İstanbul’daki Anadolu Hisarı gibi, içinden yol geçirildiği için bir kısmı yok olmuş. Yapılan restorasyon sonrasında Belediye tarafından kültürel etkinlikler için kullanılmaya başlanmış. Epeyce yıpranmış olsa da kaleden geriye kalan surun üzerinde Venedik’in armasını görmek mümkün. Buraya bazı kaynaklarda, kaleyi yaptıran Venedikli Vali Zuane Mocenigo’ya atıfla, Mocenigo Kalesi de deniyor. 1364 yılında Chania’ya gelen Mocenigo ailesi, Osmanlılar şehri alana kadar kuşaklar boyunca şehrin ve adanın yönetiminde etkili olmuşlar.

Ara sokaklarda korunmaya çalışılmış bir kalıntı
Bazı ara sokaklar Venedik’i anımsatıyor
Ara sokaklardan yürüdükten sonra kendimizi Agios Nikolaos Kilisesi‘nin
yanında bulduk. Hem çan kulesi hem minaresi olan
kiliseyi hemen tanıdık.

Porta Sabbionara’dan sonra, ara sokaklardan geçerek, Agios Nikolaos (Aziz Nikolas) Kilisesi’ni görmek için Splantzia Meydanı’na gittik. Bazıları oldukça dar, bazıları restore edilmiş tarihi evlerle dolu olan sokaklar çok sakindi. Kimi yerlerde, çok daha eski zamanlardan, Bizans, Venedik ya da Osmanlı döneminden kalma kalıntılar daha yeni yapılara eklemlenmiş olarak göze çarpıyordu. Bu bölgenin tarihsel olarak şehrin Türk bölgesi olduğu belirtiliyor. 1645’te Osmanlı Chania’yı fethedince, şehirdeki Yunanlı Hristiyan ve Yahudiler şehrin batı tarafına, daha sonra gideceğimiz Firkas Kalesi’nin yakınına yerleştirilmiş. Türkler ise, içinden yürüdüğümüz, Splantzia Meydanı’nı çevreleyen bu bölgeye yerleşmişler. Meydanın adı her ne kadar Girit’in Yunanistan’a katılmasından sonra 1821 Meydanı olarak değiştirilmişse de halk arasında hala Venediklilerden kalan Splantzia adıyla anılıyor. Burası lokantalar, kafeler ve barları ile şehrin sosyal hayatının canlı noktalarından birisi. Meydana hakim konumdaki kilisenin en ilginç özelliği hem çan kulesinin hem de Osmanlılardan kalan minarenin ayakta olması. Yapı 1320 yılında Venedikliler tarafından, bitişiğindeki Katolik-Domeniken manastırının kilisesi olarak inşa edilmiş. 1645 yılında, Hünkâr Camii adıyla camiye dönüştürülmüş ve güney tarafına bir minare eklenmiş. Minarenin mimarisi zarif ve Venediklilerin yaptığı çan kulesi ile hoş bir uyum içerisinde. Belki de o yüzden yıktırılmamış.  Söylendiğine göre, şehre ilk giren yeniçerinin kılıcı Osmanlılar zamanında bu camide tutulmuş ve kutsal kabul edilmiş. Günümüzde o kılıç ortalıkta olmadığı için bu söylentinin ne kadar doğru olduğunu bilemiyorum. Son olarak, 1918 yılında Agios Nikolaos Ortodoks Kilisesi olmuş.

Ana kapısı Splantzia Meydanı’na açılan
Agios Nikolaos Kilisesi

Rotamızı Eski Venedik Limanı’na çevirdik. Bunun için Splantzia Meydanı’nda sırtınızı kiliseye dönüp, parkın yanından yürüyün, parkın alt kenarında uzanan Daskalogianni sokağından sağa dönün. Biraz ileride, sokak Sifaka sokağı ile kesişince, sola dönün. Limana başka yolları izleyerek de gitmeniz mümkün ama, biz bu yolu izlediğimizde tesadüfen karşımıza ilginç bir kalıntı çıktı. Katre ve Karaoli & Dimitriou sokaklarının kesiştiği yerde yüksek surlar gördük. Bunlar Chania’nın 12. yüzyılda Bizanslılar tarafından yapılan şehir surlarından kalanlar. Surların güneyinde yapılan kazılarda Erken Minos döneminden Orta Minos dönemine kadar (M.Ö.3650-M.Ö.1200) uzanan bina kalıntıları ve çeşitli objelere rastlanmış. Bunlar, Chania’nın zaman içinde üstüne kurulduğu antik Kydonia kalıntıları. Söylendiğine göre, Kydonia efsanevi Kral Minos’un Girit’te bizzat kurduğu üç kentten birisi imiş. Bulunan yapılar hem Minos Uygarlığı’nın saray/kent öncesi hem de saray/kent dönemi yapıları olmaları bakımından önemli.

Bizans döneminde yapılmış surlar
Bizans surlarının dibinde ortaya çıkarılan
antik Kydonia kalıntıları

Denize yaklaştıkça etrafımız gittikçe daha canlı ve kalabalık olmaya başladı. Dükkanlar, restoranlar, kafe ve barlar yavaş yavaş öğlen uykusundan uyanmakta idi. Her türlü milletten insanlar sokaklardan adeta akıyordu. Kendimizi kalabalığın doğal akışına bıraktık. Ayaklarımız bizi Venedik Limanı’na götürdü. Limanı çevreleyen yürüyüş yolu boyunca da lokantalar sıralanmıştı. Venedik Limanı’nın sağ taraftaki kıyısında Arap mimarisinden etkilenmiş bir yapı göze çarpıyordu. Kubbeleri, Rethimno’da gördüğümüz Neratze Camii ya da diğer adıyla Gazi Hüseyin Paşa Camii’ne benziyordu ama, yapı olarak çok daha küçüktü. Chania’nın Venedik Limanı’ndaki bu Osmanlı eserinin adı, Yali Tzamisi (Yalı Camii). Caminin diğer adı, Osmanlı’nın Chania’daki ilk karargâh komutanına ithafla, Küçük Hasan Camii. 1649 yılında yapılan cami aynı zamanda şehirde inşa edilmiş ilk Osmanlı camii. 1923 yılında kullanımı sona ermiş. Minaresi 1936’da yıkılmış. 1930-1960 yılları arasında Chania Arkeoloji Müzesi olarak kullanılmış. Günümüzde kültürel faaliyetler için kullanılıyor.

Eski Venedik Limanı
Sağ tarafta Yali Tzamisi (Yalı Camii), solda Mısır Deniz Feneri
Yalı ya da Küçük Hasan Camii Chania’da
Osmanlılar tarafından inşa edilen ilk cami
Caminin çeşmesi ve kitabeleri
Artk kültürel faaliyetler için kullanılan caminin mihrabı

Yalı Camii’nin önünden, ay gibi olan limanın karşı kıyısına baktığınız zaman Firkas ya da Firka Kalesi’ni göreceksiniz. Kaleyi yapan Venedikliler zamanında ismi Revellino del Porto imiş. Şehri denizden gelecek düşmanlara karşı korumak üzere, yapımına 1610 yılında başlanmış, Osmanlı’nın fethinden birkaç yıl önce tamamlanmış. Osmanlılar da burayı kışla olarak kullanmışlar. Günümüzde Deniz Müzesi olarak kullanılıyor. Kalenin önü aynı zamanda Mısır Deniz Feneri’ni karşıdan en yakın görebileceğiniz nokta. İsterseniz, Yalı Camii tarafından dalgakıranın üstünden yürüyerek dibine kadar da gidebilirsiniz. Rethimno’daki deniz feneri gibi bunun da adında Mısır olmasının nedeni, Kavalalı Mehmet Paşa tarafından yaptırılmış olması. Daha önce burada Venediklilerin 16. yüzyılda yaptırdıkları bir fener varmış. Ancak, 1830-1840 yılları arasında İngilizler tarafından Girit’in hakimi olarak atanan Kavalalı Mehmet Paşa zamanında yeniden yapılmış.

Caminin önünden liman koyunun karşı kıyısına
bakınca görülen kale Firka Kalesi
Kalenin yakından görünümü
Kırmızı yapıdan girilen kalede günümüzde Deniz Müzesi var
Mısır Deniz Feneri

Yukarıda belirttiğim gibi, Osmanlı’nın Chania’yı almasından sonra Ortodoks ve Yahudi halk Firkas Kalesi’nin civarına yerleştirilmiş. Biz de o bölgenin arka sokaklarına dalıp, Girit’in günümüzde koruma altına alınmış ve faal olan tek sinagogu Kal Kadosh Etz Hayyim’i bulduk. Aslında, sinagog ziyarete açık ama, biz kapanış saatini geçirdiğimiz için sadece dışarıdan görebildik. Asmalarla gölgelendirilmiş dar bir sokaktaki yapı Venedikliler tarafından yapılmış. Yüksek duvarları ve kapısı ile bir manastırı andırıyor zaten. Yapı daha sonra Yahudi cemaatine verilmiş.

Kal Kadosh Etz Hayyim Sinagogu

Chanialılar için önemli tarihi yapılardan biri de hiç şüphesiz Chania Katedrali ya da diğer adıyla, Eisodion tis Theotokou Katedrali. 11. yüzyılda bugün gördüğümüz katedralin yerinde Eisodia tis Theotokou isimli ufak bir kilise varmış. Venedikliler bunu yıkmışlar ve yerine yakındaki bir manastırları için bir depo binası yapmışlar. Osmanlılar ise bu depoyu 1850 yılına kadar sabun imalathanesi olarak kullanmışlar. Bundan sonra yapımına başlanan günümüzün katedral binası 1860 yılında tamamlanmış.

Chania Katedrali
Giriş Kapısı
Katedralin içinde fotoğraf çekilmiyor

Chania gezimizin bundan sonrasında Yunan mutfağına özgü, özel bir tadın peşine düşmemiz nedeniyle biraz Eski Şehir bölgesinin dışına çıktık. Aslen, Anadolu’dan Selanik’e göç eden Rumların Yunanistan’a tanıttıkları söylense de Girit’te yapılan Bougatsa’nın biraz farklı olduğu söyleniyor. Çoğunuzun bilebileceği, bizim de Gökçeada’daki Rum köyü, Tepeköy’de çok lezzetlisini yediğimiz Galaktoboureko’ya benzediği de söyleniyor. Farkı, Bougatsa’nın sadece tatlı olarak değil, arasına peynir ya da kıyma konarak, tuzlu olarak da yapılması. Giritliler kahvaltı ya da öğlen atıştırmalığı olarak yiyorlar. Chania’daki en ünlü Bougatsacı ise, Apokoronou No: 24 adresindeki, Bougatsa Iordanis. Dördüncü kuşak olarak bu işi yürüten aile dükkânı 1924 yılında yine Bougatsa yapan bir Giritli Müslümandan devralmışlar.  Söylendiğine göre önünde uzun kuyruklar oluyormuş. Biz, uzun bir yürüyüş sonrasında oraya vardığımızda dükkân maalesef kapalıydı. Sabah erken açılıp, erken kapanıyormuş. Iordanis, Bougatsa’yı hem tatlı hem tuzlu olarak yapmakla ünlü. Karşı sırasındaki bir başka dükkân, Bougatsa Chania da, öneriliyor. Orada sadece tatlı olarak yapılıyormuş. Ne yazık ki, orası da kapalıydı.

Katedralin yakınındaki Türk Hamamı günümüzde
dükkan olarak kullanılıyor
Hamamın karşısındaki Aziz Fransis Fransisken Manastırı,
şehirdeki en güzel Venedik dönemi yapılarından birisi kabul ediliyor. Kesin inşa tarihi bilinmemekle beraber 14. yy.da yapıldığı söyleniyor. 1606 yılında manastır genişletilmiş. Osmanlı döneminde Yusuf Paşa Camii olarak kullanılmış. Kuzeybatı noktasına bir minare, avluya da bir şadırvan eklenmiş. 1960-2022 yılları arasında Chania Arkeoloji Müzesi
olarak hizmet vermiş.

Her ne kadar sıcak havada boşu boşuna yol tepmiş gibi olsak da Iordanis’i ararken tarihi Belediye Kapalı Pazarı’nı da önünden geçerken görmüş olduk. Haç şeklinde yapılmış bu 4000 metre karelik dev çarşının yapımına 1911 yılında başlanmış. 1913 yılında, Venizelos tarafından açılışı yapılmış. Daha önce burası Venediklilerin kalesinin ana kale duvarının bulunduğu yermiş. Yapıda büyük bir restorasyon çalışması var gibi görünüyordu.

Belediye Kapalı Pazarı

Artık, yemeğe gitme zamanı gelmişti. O akşam için Defkalionos ve Ikarou sokaklarının kesiştiği köşede bulunan Chrisostomos lokantasında yer ayırtmıştım. Araştırmama göre, gerçek Girit mutfağı sunan ve çok iyi değerlendirmeler alan bir restorandı. Öyle de çıktı. Ancak, buradan daha ayrıntılı söz etmeden önce, yolda başımızdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum.

Bir yandan sohbet ederek, bir yandan da telefonumuzun navigasyonunu kullanarak restoranın bulunduğu bölgeye doğru yürüyorduk. Bir ara, birkaç adım önümüzde ve çaprazımızda yürüyen bir adam fark ettim. Orta boylu, saçlarına kır düşmüş ama yaşlı olmayan, orta yaşlarında, elinde torba taşıyan bir adam, bir yandan yürüyor bir yandan da arada sırada kafasını hafif geriye doğru çevirip bize bakıyordu. Önce çok önemsemedim çünkü, liman tarafında da Türkçe konuştuğumuzu duyup, “Merhaba”, diyen bir lokantacı olmuştu. Bir süre böyle yürüdük. Sonra adam, belli ki durumu bir süre kendince tarttıktan sonra, durdu ve bize döndü. Türkçe sordu,

– Siz nereden geliyorsunuz? Türk müsünüz?

Biraz heyecanlı gibiydi. İstanbul’dan geldiğimizi söyledik. Kendisi Suriyeli imiş. Sekiz yıl İstanbul’da kaldıktan sonra Yunanistan’a gelmiş. Bir sene Atina’da yaşamış. Sekiz seneden beri de Girit’te imiş. On yedi sene önce Türkiye sınırına yakın köyünü ardında bırakıp, İstanbul’a gelmiş. Çoktandır Türkçe konuşmadığı için Türkçesinin gerilediğini söyledi, özür diledi ama, bence gayet iyi konuşuyordu. Bu arada, gözlerinin de çok güzel bir yeşil tonda olduğunu fark ettim. Konuştukça açıldı. Adını sorduğumuzda, epeyce bir duraksadı. Sonra,

– Mehmet, ama burada Dimitri oldum ben dedi.

Ayrıca, kendisi ateist olduğu halde Yunan makamlarına, Ortodoksluğu incelediğini ve Ortodoks olmayı seçtiğini beyan ettiğini söyledi.

– Pazar günleri kiliseye de gidiyorum, dedi.

Sanırım, Yunanistan’da kaçak değil, mülteci statüsündeydi ve kayıt altındaydı. Bütün hayalinin akrabalarının yanına, Almanya’ya gitmek olduğunu söyledi. Sanki bir Suriyeli hemşerisi ile karşılaşmış gibi sevinmişti. Bizi bırakmak istemiyor gibiydi. En son, köyünü, Suriye’yi, vatanını özleyip özlemediğini sordum.

– Özlemez olur muyum? Ama ben artık oralara gidemem bir daha, dedi.

Bakışları gölgelendi. Her insan ayrı bir can, ayrı bir öykü… Bir yandan büyük uluslararası güçlerin bölgede oynadıkları stratejik oyunlar, diğer yandan ülkemizin plansız, programsız ve rastgele yürüttüğü göçmen politikası yüzünden kimi zaman düşmanca duygular besleyebildiğimiz bu insanların her birinin ayrı bir öyküsü, ayrı bir dramı var. Beni farklı düşünce ve duygulara sürükleyen bu karşılaşmadan sanırım aklımda en çok kalan şey, adamcağızın bizimle iki çift laf edebildiği için duyduğu mutluluk olacak.

Chania, Girit’te başka hiçbir yerde görmediğimiz
kadar Filistin’e destek afişleri, pankartları ve
duvar yazıları ile doluydu
Duvarlardaki afişlerden Chania’nın ağırlıkl olarak
solcu bir kent olduğu anlaşılıyordu

Yolumuza devam ettik. Yol boyunca, Chania’nın hemen hemen her köşesinde gördüğümüz gibi, duvarlar Filistin’e destek veren, Netanyahu ile İsrail’i kınayan afişlerle ve duvar yazıları ile doluydu. Gazze meselesi ile ilgili o kadar afişi ne İstanbul’da ne de Türkiye’nin başka bir yerinde görmedim.

Sonunda, Chrisostomos’u bulduk. Bulmasına bulduk da bizim için gerçekten sürpriz oldu çünkü restoran, bizim arabamızı park ettiğimiz otoparkın tam karşısındaydı. Gündüz geldiğimizde kapalı olduğu için hiç fark etmemişim. Tabelasını da görmemişim anlaşılan. Ne yalan söyleyeyim, başta restoran liman tarafındaki sahil işletmelerinden biri değil de içerilerde bir yerde olduğu için biraz bozuldum. Sanırım kafamda sahilde bir yer canlandırmışım. Ama sonra ne içeride ne dışarıda bir tek boş masa kalmayınca, üstelik restoran sadece bizim gibi yabancılarla değil, büyük Giritli ailelerle dolunca moralim düzeldi. Yemekler de tam arzu ettiğimiz gibi hem Girit’e özgü hem de lezzetliydi.

Dakos Salatası ve Yunanlıların bizimkine göre
daha koyu olan cacığı, Tzatziki
Solda kabak köfteleri ve sağda rezeneli pita
Sebzeli salyangoz (Hohli)

Dakos burada benim sevdiğim tarzda, arpa ekmeği kıtırları (paximadi), domates, mizithra beyaz peyniri, kekik ve zeytinin, zeytin yağında salata gibi harmanlanmış halindeydi. Adanın bazı yerlerinde, büyükçe arpa ekmeği parçalarının üzerine, bruschetta gibi konmuş olarak da servis ediliyor. Ben buradaki tarzda olanını daha çok sevdim. Rezene pitasını da sevdim. Bizim bazlamadan çok daha ince açılmıştı. Rezeneyi zaten sebze olarak da severim. Cacık ve kabak köftesine diyecek yoktu. Gayet lezzetliydiler. Ben ayrıca bir de salyangoz yemeği aldım. Rethimno’daki Avli restoranda yediğimden farklı olarak, buradaki kabuklu olarak, patates ve kabak ile birlikte salçalı pişirilmişti. Onu da beğendim.

Yemekle birlikte, Pateromichelakis Şaraphanesi’nin Chania’nın Kissamos bölgesindeki üzüm bağlarında üretilen nadir, organik Romeiko üzümünden yaptığı orta-dolgun gövdeli, kompleks, sek, asidik ve canlı yakut renkli Pateromichelakis Romeiko 2022 şarabını içtik.

Hesap ile birlikte ikram olarak lokma ve yanında Tsikoudia ya da diğer adıyla Raki ikram ettiler. Bu, Girit’te pek çok yerde bir gelenek. Kahve ve/veya tatlının yanında raki ikram ediliyor. Bizim rakının aksine anason ile tatlandırılmayan Girit raki’si, sulandırılmadan, İtalyanların grappa içecekleri gibi içiliyor. Bu konuyu, sadece yediklerimiz ve içtiklerimizden bahsedeceğim bir sonraki yazımda daha ayrıntılı yazacağım.

Sıcak İnsanların Adası Girit (2): Bir Yarı Tanrının Kenti-Heraklion

Aslında, Yunan mitolojisinin yarı tanrı kahramanı Herakles’i bilmeyen yok gibidir. Mitolojiye ilgi duymayanlar bile onu en azından, aynı kahramana Romalıların verdiği isim olan Herkül olarak tanır. İnsanlar, Yunan ve Roma mitoloji dünyasının karmaşık soyağacında kaybolmaya gerek kalmadan, genelde heykellerde, öldürdüğü mitolojik Nemea Aslanı’nın postuyla canlandırılan Herakles’in insanüstü kuvvetinden haberdardırlar. O, tanrı Zeus ve Prenses Alkmene’nin oğludur. Gücü hem tanrı babasından hem de annesinin büyükbabasından, Medusa’yı öldüren bir başka yarı tanrı, Perseus’tan gelir.

2022 yazında, Yol Üstünde başlığı ile yayınladığım paylaşımda Bafa Gölü’nün kıyısındaki Herakleia antik kentinden söz etmiştim. (Merak edenler bu yazıya da bağlantıyı kullanarak erişebilirler). Tıpkı Herakleia gibi, Girit’teki Heraklion (Yunanca Ηράκλειο (Irakleio okunuyor)) kenti de Herakles adına kurulmuş bir kent. Bunu fark edince, dünyada bu yarı tanrıya adanmış kaç tane kent olduğunu merak ettim. Araştırınca, Yunan ve Roma döneminde kurulmuş bilinen 20 ile 25 arası antik kent ve modern zamanlarda Herakles ismi veya ondan türetilmiş isimler taşıyan 4 ile 6 arası şehir olduğunu öğrendim. Söz konusu antik kentlerin çoğu, Eski Yunan ya da Roma kolonileri olarak Akdeniz ve Karadeniz kıyıları ile Balkanlar’da bulunuyor. Kentleri birbirinden ayırmak için, isimlerinin sonuna bulundukları coğrafi yerin ismi de eklenmiş. Örneğin, Bafa Gölü’nün kıyısındaki, yanında yükselen Latmos Dağı (günümüzde Beşparmak Dağı) nedeniyle, Herakleia Latmos olarak geçiyor. Bu antik kentlerin bazıları şunlar:

– Heraklion Thonis (Mısır’da, İskenderiye yakınlarında)

– Heraklea Lyncestis (Kuzey Makedonya, Bitola Bölgesi)

– Heraklea Minoa (Sicilya’nın güney kıyısında, İtalya)

– Heraklea Lucania (Basilicata Bölgesi, İtalya)

– Heraklea Pontica (Karadeniz Ereğlisi yakınlarında, Türkiye)

– Heraklea Cybistra (Konya Ereğlisi yakınlarında, Türkiye)

– Herakleia Latmos (Bafa Gölü kıyısı, Türkiye)

– Heraklea Salbace (Muğla Bölgesi, Türkiye)

– Heraklea Trachis (Thermopylae, Yunanistan)

Bilen elbette biliyordur ama, şimdi benim yeni öğrendiğim ve çok şaşırdığım bir bilgiye değineyim. Girit’teki Heraklion kenti ya da Yunanistan’da, Atina’nın Heraklio banliyösü gibi, ismi Herakles’in isminden türetilmiş çağdaş kentlerin arasında Karadeniz Ereğlisi ve Konya Ereğlisi de sayılıyor. Yukarıda belirttiğim üzere, her ikisinin de yakınında birer tane Heraklea antik kenti var. Baktığım gerek yabancı gerek yerli kaynaklar, Ereğli adının Heraklea’nın zaman içinde değişmiş ve Türkçeleşmiş hali olduğunu belirtiyorlar.

Şimdi biz tekrar Girit’e dönelim. Bir önceki yazımda belirtiğim gibi, Heraklion Girit adasının bölgesel idari merkezi. 1972 yılına kadar merkez Chania (Yunanca Χανιά (Hania okunuyor)) imiş. 2021 yılında yapılan sayıma göre il olarak Heraklion’un nüfusu 303.017. Bu da yine aynı yıl yapılan sayıma göre, ada nüfusunun (625.000) yarısına yakın. Heraklion, her anlamda adanın en büyük şehri. Ayrıca burası, Girit’in en büyük limanı. Kent adını, bu noktada Romalıların yaptığı Herakleum limanından alıyor. Araplar 9. yüzyılda bu bölgeyi ele geçirince bir şehir kurmuşlar ve adını, Rabd al-Handak ya da kısaca Handak (hendekten geliyor) koymuşlar. Bizans döneminde Handax ya da Handakas’a dönüşen bu isim, Venedikliler zamanında Kandia, Osmanlılar zamanında da Kandiye olmuş. (Adanın daha ayrıntılı ama kısa bir tarihi için bu dizinin birinci yazısını okuyabilirsiniz). Osmanlılar, Girit’in diğer yerlerini çok önceden ele geçirmiş olsalar da Heraklion kentini alabilmeleri 20 yıldan uzun süren bir kuşatma sonucu, ancak 1669 yılında gerçekleşmiş. Örneğin, bir önceki yazımda anlattığım Rethimno’nun Osmanlılar tarafından fethedilme tarihi 1646.

Knossos Sarayı kalıntıları
Fotoğrafı 2014 yılında gittiğim zaman çekmiştim

Heraklion, çok sevimli bir kent değil. 2014 yılında gemi ile Girit’e gittiğimiz zaman buranın limanına yanaşmıştık. O zaman da kent olarak çok hoşuma gitmemişti. Yapılaşma nedeniyle kentin tarihi dokusu önemli ölçüde tahrip olmuş. Yine de geriye kalan tarihi yapılar, yakınındaki antik Knossos Sarayı ve benim için en önemlisi, muhteşem Heraklion Arkeoloji Müzesi için, kalmak üzere olmasa da gitmeye değer bir yer. Knossos Sarayı, Avrupa’nın ilk uygarlığı sayılan Minos Uygarlığı’ndan geriye kalan önemli bir saray/kent. Ben burayı Girit’e ilk gidişimde görmüştüm. Ancak, bu gidişimizde hava aşırı sıcak olduğu için eşim gitmek istemedi. Ben de çok ısrar etmedim çünkü antik kent kalıntısı olarak beni çok etkilememişti. Zaten oradan çıkarılan eşsiz ve son derece değerli buluntuların hepsi Arkeoloji Müzesi’ne getirilmiş. O nedenle, kişisel görüşüm, Knossos’a gidemeseniz de şehirdeki müzenin fazlasıyla tatmin edici olduğu yönünde. Tercih sizin.

Knossos Sarayı’ndaki bu duvar resimlerinin hiçbiri orijinal değil. 20. yüzyılın başında, İngiliz arkeolog Evans‘ın çıkarılan az sayıda fresk parçalarını hayalinde tamamlamasından
yola çıkılarak çizilmişler.

Osmanlıların Heraklion’u fethetmeleri çok zaman almış demiştim. Kent halkının bu kadar uzun süre direnebilmesi elbette uzun surları ve kalesi sayesinde olmuş. Sahilde göreceğiniz kalenin yerinde 7. ya da 8. yüzyılda, kenti korsanlara karşı korumak için bir Bizans kulesi olduğu biliniyormuş. Ancak, bu kule kentin Arap istilasına uğramasına engel olamamış. 1211 yılında Heraklion Cenevizliler tarafından ele geçirilmiş ve bir süre sonra da Venediklilere devredilmiş. Venedikliler burayı güçlü bir kale haline getirmişler ve adını, deniz kenarındaki kale anlamında, Rocca a Mare veya Castello a Mare koymuşlar. Ancak günümüzde kale için, Türkçe kule kelimesinden türetilmiş olan, Koules ismi kullanılıyor. 1303 ve 1508 yıllarında yaşanan iki büyük depremin ardından kalenin, dönemin ihtiyaçları ve yeni savaş teknolojisine uygun olarak yeniden inşa edilmek üzere yıkılmasına karar verilmiş. Eskisinden daha büyük tasarlanan bu yeni kalenin yapımına 1525 yılında başlanmış. Yapıyı büyütmek üzere denizin doldurulması sırasında ilginç bir teknik kullanılmış. Eski gemiler taş ile doldurularak batırılmış ve inşaat için gerekli fazladan alan bu şekilde yaratılmış. Ana vatanlarında daima denizle bir mücadele içinde olan Venediklilerden ilginç bir çözüm bence. Koules 1540 yılında tamamlanmış ama, bir deniz kalesi olması nedeniyle sık sık tamir görmüş. Bu tamiratların bir kısmı, kalede çok fazla değişiklik yapmayan Osmanlılar tarafından yapılmış. Osmanlı döneminde, kara tarafında küçük bir kale daha yapılmış ancak, Küçük Koules olarak anılan bu yapı, yakında bulunan Venedik tersaneleri ile birlikte, 1936 yılında yıkılmış.

Bir önceki gün Rethimno Kalesi’nde sıcaktan kavrulduğumuz için biz Koules’e gitmedik. Ancak, vakti olan ve gitmeyi düşünenler için burada bir müze olduğunu belirteyim. Müzede, kaptan Jacques-Yves Cousteau ve ekibinin de katıldığı çalışmalarla Heraklion’un kuzeyindeki Dia adası yakınlarından çıkarılan tarihi gemi kalıntılarının da sergilendiğini okudum.

Agios Titus Kilisesi

Araba ile gittiğimiz Heraklion’daki gezimize yine daha önceden saptadığım Heraklion City Center Car Parking’den başladık. Burası kapalı bir otopark. Girişte arabanızı ve anahtarınızı teslim ediyorsunuz. Buradan ilk görmek istediğimiz Agios Titus Kilisesi yürüyerek birkaç dakika. Aziz Titus Kilisesi Heraklion’un en önemli tarihi yapılarından birisi kabul ediliyor. Yapının özelliklerine geçmeden belki Aziz Titus hakkında da birkaç cümle yararlı olur. Aziz Titus, İsa’nın ilk 70 müridinden birisi. Katolik kilisesi bu müritlerin sadece 12 tanesini havari kabul ederken, Ortodokslar için ilk 70 müridin hepsi havari sayılıyor. Dolayısı ile Aziz Titus Ortodokslar için İsa’nın havarilerinden birisi. Giritli aristokrat bir aileye doğan Titus iyi bir eğitim aldıktan sonra Kudüs’e gitmiş ve burada tanıdığı İsa ile birlikte Hristiyanlığın doğuşuna birinci elden tanık olmuş. Daha sonra 12 havariden birisi olan Aziz Paul ile birlikte Anadolu ve Avrupa’da Hristiyanlığı yaymak için birçok yolculuk yapmış. Birlikte Girit adasına yaptıkları ikinci yolculukta, Aziz Paul tarafından adanın ilk piskoposu olarak atanmış. İşte bu nedenlerden ötürü, Aziz Titus Giritliler için önemli. Öldükten sonra kafatası, kutsal bir emanet olarak saklanmış.

Yemekten sonra arabaya dönerken tekrar önünden geçtiğimiz
Agios Titus Kilisesi’nin gece görünüşü

Aziz Titus Kilisesi, Bizanslıların 961 yılında adayı Araplardan geri almalarından sonra yapılmış ve o zamana kadar başka bir kilisede bulunan kafatası buraya aktarılmış. Burası, Heraklion’nun en büyük ve resmi kilisesi olarak aynı zamanda yeni Girit Piskoposluğu’nun katedrali olmuş. Venedikliler kendi dönemlerinde kiliseyi bir Katolik mabedine dönüştürmüşler ve burayı adanın Katolik Piskoposluk katedrali yapmışlar. Osmanlılar Heraklion’u ele geçirince, Aziz Titus’un kafatası ve “Messopantitissa Bakiresi” olarak adlandırılan ikona Venedikliler tarafından Venedik’e götürülmüş. Aziz Titus’un kafatası 1966 yılında törenle Venedik’teki Aziz Marcos Katedrali’nden buraya getirilmiş. Ancak, değerli ikona hala Venedik’te, Santa Maria della Salute Kilisesi’nde imiş.

Kilisenin içi

Osmanlılar Aziz Titus Kilisesi’ni cami, çan kulesini de minare yapınca yapı, Heraklion’u fetheden Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’ya bir gönderme olarak Vezir Camii adını almış. Bina, tarihi boyunca birçok deprem ve yangından dolayı hasar görmüş ama, ada hangi devletin elinde olursa olsun, her seferinde onarılmış. Büyük Mübadele’den sonra, 1925 yılında tekrar bir Ortodoks kilisesine dönüştürülmüş.

Apsis ve mihrap yan yana
Aziz Titus’un kafatası fanusun içinde

Kiliseye girdiğiniz zaman, kapının sol tarafındaki küçük şapeli ziyaret etmeyi ihmal etmeyin. Burası, Aziz Titus’un kafatası sergilendiği için Hristiyanlar açısından önemli elbet. Ama bizim için daha da ilginci, bu küçük şapelde apsis ile yapının cami olduğu dönemden kalan mihrabın yan yana görülebilmesi. Aziz Titus’un altın bir küre ve cam bir fanusun içinde duran kafatası bu mihrabın önünde sergileniyor.

Morosini Çeşmesi
Arkada solda görünen sarı renkli yapı Aziz Marko Bazilikası

Aziz Titus Kilisesi ile Aslanlar Meydanı ve burada bulunan Morosini Çeşmesi arasındaki yürüyüş yine sadece birkaç dakika. Oraya ulaşmak için, Heraklion’un en canlı yerlerinden birisi olan, ünlü 25 Ağustos sokağından yukarı doğru yürüdük. Neoklasik tarzda yapılmış binaların sıralı olduğu bu sokak dükkanlar, restoranlar, barlar, bankalar ve iş yerleri ile dolu. Deniz tarafındaki ucu Venedik Limanı’na, diğer ucu da Aslanlar Meydanı’na uzanıyor. Venedikliler zamanında Rouga Maistra, Osmanlılar zamanında ise, Vezir Çarşısı olarak adlandırılmış. Benim deneyimime göre Yunanistan’da, isminde gün ve ay olarak belli bir tarih olan hemen her yerin, çoğunlukla Osmanlı dönemi ile ilintili, ya bir kurtuluş gününe ya da bir olaya işaret eden bir öyküsü var. İşte bu sokak da adını 25 Ağustos 1897 günü olan olaylardan almış. Bir önceki yazımda söz ettiğim üzere, Girit’te Hristiyanlar için daha fazla haklar talep edilerek Osmanlı yönetimine karşı başlatılan ayaklanma sırasında, Fransız, İtalyan, Rus, İngiliz ve Avusturya-Macaristan askerlerinden oluşan uluslararası bir birlik adaya yerleşmiş. Yunan kaynaklarına göre, 25 Ağustos 1897 günü liman gümrüğünde çalışan bir grup Giritli Rum, İngiliz askerleri korumasında bu yolda yürürken Türk bir grubun saldırısına uğramış. Şehirde büyük bir arbede çıkmış. Siviller öldürülmüş, dükkanlar ve evler yakılmış. Bu olaydan sonra İngiliz donanması Heraklion limanına girmiş ve Osmanlı askerlerinin şehri terk etmesi istenmiş. Böylece, Girit’in Osmanlı’dan kopma süreci başlamış. Yunanlı kaynaklarda o gün olanlarla ilgili bazı yüksek sayılara rastlarken, konu hakkında Türkçe kaynaklarda kesin bir şey bulamadım. Açıkçası çok şaşırmadım. Ne de olsa, sıradan Türkiye vatandaşları olarak 6-7 Eylül 1955 günü İstanbul’da neler yaşandığını tam olarak öğreneli çok olmadı. Öte yandan, dünyanın ve bölgemizin günümüzdeki halini göz önüne alınca, başka şeylerin de pekala mümkün olabileceğini düşünüyorum. Bir takım politik süreçleri tetiklemek için her iki taraftan gelebilecek provokasyonlar ve komplolar, hatta bunların yabancı güç odakları tarafından örgütlemesi bize hiç yabancı olaylar değil.

Venedikliler tarafından inşa edilen Aziz Marko Bazilikası

Aslan heykelleri nedeniyle bulunduğu meydana adını veren, ağaçların gölgesindeki Morosini Çeşmesi Venediklilerin Heraklion’a bıraktıkları en önemli eserlerden birisi kabul ediliyor. Aslında meydanın resmi ismi Eleftheriou Venizelou Meydanı ama halk Aslanlar Meydanı demeyi tercih ediyor. Çeşme 17. yüzyılda yapıldığı zaman amaç sadece şehre sanatsal bir güzellik kazandırmak değilmiş. Venedik Cumhuriyet’inin simgesi aslanlarla süslü çeşme en başta, şehrin süregelen büyük su problemine bir çare olarak yaptırılmış. O zamana kadar sadece doğal kaynaklar ve sarnıçlarla çözülmeye çalışılan içme suyu ihtiyacı için şehrin yöneticilerinden Francesco Morosini 15 kilometre uzaklıktaki Juktas Dağ’ından su getirmek için bir su kemeri yaptırmaya karar vermiş. İşte Morosini Çeşmesi, bu uzun su kemerinin şehirde son bulduğu ve suyun halkın kullanımına sunulduğu nokta. Çeşmenin altında büyük bir su deposu olduğu söyleniyor. 15 kilometre boyunca bazen su kemerleri aracılığıyla yerin üstünden bazen altından şehre su getiren bu proje 14 ayda tamamlanmış ve Venedik’in koruyucusu Aziz Marko’nun bayramı olan 25 Nisan 1628 günü açılmış. Devreye girdiği zaman sağladığı günlük 1000 varil su arzı Heraklion halkı için büyük bir hizmet olmuş. İlk yapıldığında ortasında, aslanların üstünde yükselen bir de Poseidon heykeli varmış ama bunun ne zaman yok olduğu bilinmiyor. Büyük bir olasılıkla, Osmanlı döneminde kaldırılmış olabilir. Çeşme havuzunun dış yüzeyine Yunan mitolojisinden sahneler yapılmış. Osmanlı yönetimi sırasında bir dönem çeşmenin çevresinde delikler açılarak, abdest alınabilmesi için, bir şadırvan haline getirilmiş. 1847 yılında, çevresine sütunlar dikilerek üstü kapatılmış ve konan bir kitabe ile adı Abdülmecid Çeşmesi yapılmış. 1900 yılında çeşme restore edilerek, mümkün olduğu kadar, orijinal haline döndürülmüş.

Kilisenin mimarisinde Venedik’e özgü detaylar göze çarpıyor

Araplar döneminde Doğu Akdeniz’in en büyük esir pazarının bu meydanda olduğu söyleniyor. Daha sonraki dönemlerde burası şehrin yöneticilerinin saraylarının bulunduğu bir meydanmış. Bizans valisinin de adadan sorumlu Venedik Dükünün ve Osmanlı Paşasının da sarayları bu meydanda imiş. Günümüzde burası kafe-restoran ve barlarla dolu.

Bazilikadaki Venedikli soylulara ait mezarlardan birisi

Aslanlar Meydanı yakınında, şehrin bir diğer önemli Venedik dönemi mirası olan Aziz Marko Bazilikası’nı da göreceksiniz. Yapı 1239 yılında, Venediklilerin 4. Haçlı Seferi kapsamında Girit’i işgal etmelerinden kısa bir süre sonra, bir Katolik bazilikası olarak inşa edilmiş. Bir zamanlar bazilikanın karşısında adanın yöneticisi olan Venedik Dükü’nün sarayı da varmış. Dükler ve aile üyeleri bu bazilikaya gömülürlermiş. İçeride, bu mezarlardan iki tanesini bazilikanın tabanında, üstü camla kaplı olarak görmeniz mümkün. Bazilikanın orijinal binası 1303 yılında yaşanan çok büyük bir depremde zarar görmüş. Daha sonra, 16. yüzyıl boyunca da yaşanan bir dizi depremin hasarlara yol açması üzerine, binayı güçlendirmek için dışına bir dizi payanda yapılmış. Bazilika 1669 yılında, Osmanlıların Heraklion’u fethetmesinden sonra, Defterdar Camii olarak camiye dönüştürülmüş. Çan kulesi yıkılarak, yerine bir minare yapılmış. Cami 1915 yılına kadar kullanılmış. Kapatılmasından birkaç yıl sonra minare de yıkılmış. 2. Dünya Savaşı sırasındaki işgal sırasında burası Almanlar tarafından sinema olarak kullanılmış. Günümüzde, Heraklion Belediye Sanat Galerisi olarak hizmet veriyor. Biz gittiğimiz sırada Yunanlı sanatçıların eserlerinin sergilendiği güzel bir sergi vardı. Böylece bazilikanın içini de görebildik. Gotik başlıkları olan iki sıra sütun ile üç koridora ayrılmış olan bazilikanın mimarisi pek çok yönden Venedik’teki benzer yapıları çağrıştırıyordu.

Bembo Çeşmesi ve Sebil

Görülecekler listemizdeki Bembo Çeşmesi ve Sebil, Aziz Marko Bazilikası ve Aslanlar Meydanı’na yürüyerek 4-5 dakika uzaklıkta idi. Birisi kentteki en eski Venedik çeşmesi, diğeri bir Osmanlı sebili olan bu iki eser, Kornarou Meydanı’nda ve gerçek anlamda yan yana. Bembo Çeşmesi adını, Heraklion’a ilk olarak bir su kemeri aracılığıyla su getirilmesini sağlayan ve halkın yararlanabilmesi için bu çeşmenin yapımına öncülük eden Venedikli yüzbaşı Gian Matteo Bembo’dan alıyor. 1552-1554 yılları arasında yapılan çeşmenin üstünde Gotik ve Rönesans tarzında süslemeler ve ayrıca bazı Venedik soylularının aile armaları var. Bunlardan ortadaki heykelin sağ tarafında ve yukarıda olanı çeşmeye finansman sağlayan Dük Alvise Gritti’ye, sol taraftaki Bembo’ya ait. Kenarda görülen diğer armalar Gritti’nin danışmanları Giovanni Tiepolo, Giorgio Emo, Pietro Marino ve çeşmenin yapımına parasal katkıda bulunan başka Venedikli ileri gelenlere aitmiş. Ortadaki, kafası olmayan heykel Girit’in güneydoğusundaki Ierapetra bölgesinden getirilmiş. Bazı kaynaklar bunun bir Roma dönemi heykeli olduğunu belirtiyor. Heykelin önündeki, suyun döküldüğü havuzun da bir Roma dönemi lahit mezarı olduğunu öğrenince, bana bu olasılık da mantıklı geldi.

Üstünde “Beyoğlu” Alvise Gritti‘nin de arması olan Bembo Çeşmesi

Alvise Gritti ismi ben de derhal bir çağrışım yaptı. Bir yerden tanıdık geliyordu. Yanılmamışım. Eski notlarıma bakınca buldum. Alvise Gritti (1480-1534), daha sonra Venedik Cumhuriyeti’nin Doçe’si (devlet başkanı) olan Andrea Gritti’nin (1455-1538) gayri meşru olarak İstanbul’da doğan oğlu. Kendisi, babası İstanbul’da Venedik Balyosu (elçisi) olarak bulunduğu sırada bir Rum anneden doğmuş. Babası Venedik’e geri dönerken meşru çocuklarını götürmeyi tercih ettiği için İstanbul’da kalmış. Bir yandan ticaret ile zenginleşirken bir yandan da Osmanlı Sarayı ile çok yakın ilişki kurmuş, Avrupa ve Osmanlı arasındaki diplomatik temaslarda yer almış. Eğlenceye de düşkün olan Alvise, Galata’daki sarayında zenginlik içinde yaşamış. Günümüze ulaşmayan bu muhteşem saray, Balyosun Oğlunun Sarayı olarak anılmaya başlanmış. Söylene söylene, zaman içinde Beyoğlu Sarayı ifadesine evrilen bu isim, daha sonra bütün bir semtin Beyoğlu olarak adlandırılmasına neden olmuş.

Bembo Çeşmesi’nin tam yanındaki Sebil, 1776 yılında Hacı İbrahim Ağa tarafından yaptırılmış. Söylendiğine göre, İbrahim Ağa neredeyse servetinin tamamını bu hayır işine ve onun bakımına harcamış. Yaz aylarında, susayanlara soğuk su sağlamak için Psiloritis Dağı’ndan kar getirilirmiş. İlk gördüğümde Bembo Çeşmesi’nin bu kadar dibine yapılmış olması tuhafıma gittiyse de sonra bunun çeşmenin su sisteminden yararlanmak için olabileceğini düşündüm. Heraklion’da Osmanlı döneminden kalan tek sebil olan bu yapının bir ara, yakındaki San Salvatore Kilisesi ile birlikte yıkılması düşünülmüş. Neyse ki bundan vaz geçilmiş. Günümüzde kafe olarak hizmet verdiği söyleniyor ancak, biz gittiğimizde çevresinde hiçbir masa ya da sandalye yoktu.

Heraklion Arkeoloji Müzesi

Artık akşam üzeri olmuş ve itiraf etmem gerekirse benim için Heraklion’a gelmek istememin birinci nedeni olan Arkeoloji Müzesi’ne gitme zamanı gelmişti. Arkeoloji herkesin ilgisini çekmeyebilir elbet. Ayrıca, tatilimizi nasıl geçireceğimiz, yabancı bir şehre ya da ülkeye gidince nereleri görmek isteyeceğimiz gibi tercihler çok kişisel konular. Belli ilgi alanları olan insanlar bile farklı zaman ve mekanlarda gezmek için farklı seçimler yapabilirler. O nedenle, hiçbir okuruma kendi zevklerimi ve ilgi duyduğum şeyleri dayatmak istemem. Buradan hareketle, Heraklion Arkeoloji Müzesi’ni de özellikle insanlığın uygarlık yolculuğuna, tarihe, arkeolojiye ve güzel sanatlara ilgi duyanlara, merak edenlere öneririm. Ben şahsen, tıpkı insanların geçmişlerine, bir süreç olarak nereden gelip nereye gittiklerine nasıl ilgi duyuyorsam, gittiğim yerlerin de tarihini, kültürünü merak ederim. Aksi takdirde ne gittiğim restoran ne yediğim yemek ne de gördüklerim benim için bir anlam kazanır. İşte o nedenle, bu müzede geçirdiğimiz üç saat bize yetmedi. O kadar çok ilgi çekici ve güzel şeyler vardı ki, açıklamaları okuyarak, kendi tempomda gezdiğim için (genel olarak müze ve sergilerde çok zaman geçiririm) sonuna doğru, müze kapanacağı için, bazı bölümleri istemeyerek çok hızlı gezmek zorunda kaldım. Heraklion’a bir daha gitme fırsatım olursa, bu müzeye tekrar gitmek isterim. Daha önce de belirttiğim gibi, benim için bu müzeyi gezmek, Knossos Sarayı kalıntılarını görmekten daha etkileyici oldu.

Mermer erkek figürü
(M.Ö. 6500-5900)
Knossos
Çeşitli kaplar
(M.Ö. 1800-1650)
Phaistos

Bulunduğumuz noktadan müzeye gitmek yaklaşık 10 dakika sürdü. Xanthoudidou & Hatzidaki Sokak, No: 1 adresindeki müze aynı zamanda, büyük bir meydan olan Plateia Eleftherias’ın kıyısında. Heraklion Arkeoloji Müzesi yaz aylarında (ekim ayı sonuna kadar) çarşamba günü dışında, her gün saat 08:00-20:00 arasında açık. Çarşamba günleri 13:00-20:00 arası açık. Kışın (mart ayı sonuna kadar) daha erken kapanıyor. Siz yine de olası değişiklikler nedeniyle herhangi bir sürprizle karşılaşmamak için, gitmeden müzenin web sayfasından kontrol edin. Yunanistan’da gittiğimiz birçok yere göre müzenin geç saate kadar açık olması büyük bir avantaj oldu. Birkaç sene önce gittiğimiz Sakız Adası’nda (Yunanca Χίος yazılıyor, Hios okunuyor) müzelerin erken kapanması zaman yönetimi açısından biraz sorun yaratmıştı.

Ziyafet kabı
(M.Ö. 1800-1700)
Phaistos
Özel bir dama oyunu tahtası. Fildişi, mavi cam macunu, kristal taşı ile altın ve gümüş kaplama kullanılarak yapılmış. Benzer oyun tahtaları Minos Uygarlığı’nın yakın ilişkide olduğu Mısır’da ve Doğu Knossos Sarayı’nda da bulunmuş.
(M.Ö. 1700-1450)
Knossos

Heraklion Arkeoloji Müzesi 1908 yılında kurulmuş. Müzenin koleksiyonu adanın Neolitik dönemi ile Roma döneminin bir bölümünü içeren 7000 yıllık bir dönemi kapsıyor. Eserler, iki kata yayılmış toplam 27 salonda sergileniyorlar. Alt kattaki ilk 12 salon Minos koleksiyonu olarak sınıflanıyor. Burada, adada yaşamış olan ilk insan topluluklarının geride bıraktıklarından yola çıkarak, zaman içinde yönetici sınıfların ortaya çıkmasını, giderek saray gücünün konsolide olmasını ve hiyerarşinin belirlenerek yönetim sisteminin temelinin oturtulmasını izleyebiliyorsunuz. Eserlerin büyük çoğunluğu Knossos Sarayı’nda yapılan kazılarda çıkarılmış.

Phaistos Diski
Bu esrarengiz disk müzenin baş yapıtlarından birisi sayılıyor. Metin günümüze kadar tam olarak çözülememiş olsa da, gözlemlenen bazı tekrarlar nedeniyle dini bir ilahi ya da büyü ile ilgili bir metin olabileceği düşünülüyor. Minosluların kullandığı alfabe daha sonra Grek alfabesini etkilemiş.
(M.Ö. 17.yy.)
Phaistos
Fildişinden yapılmış Boğa Atlayan insan figürü.
Boğanın üstünden atlamak Minosluların
önemli sporlarından birisi imiş. Bu tehlikeli spor ile ilgili birçok canlandırmaya rastlanmış. Bunlardan bir tanesi de fresk olarak müzenin koleksiyonunda yer alıyor.
(M.Ö. 1600-1450)
Knossos
Yılan Tanrıçalar
Özel bir tarikatın simgeleri olan küçük heykelcikler. Yılanlar tarikatın yeraltı dünyası ile ilişkisini simgeliyorlar. Knossos Sarayı’nın Mahzen Tapınak olarak adlandırılan bölümünden çıkarılmışlar
(M.Ö. 1650-1550)

Girit, konumu nedeniyle, çok eski çağlardan itibaren üç kıta ile etkileşim halinde olmuş. Bunun sonucunda ortaya çıkan ve M.Ö. 7000-M.Ö. 1100 yılları arasındaki döneme tarihlenen Minos Uygarlığı, sizin de müzedeki eserler yoluyla gözlemleyebileceğiniz gibi, çok kendine özgü, hatta benzersiz. M.Ö. 3000 yılından itibaren gelişen denizcilik ve ticaret bir yandan müthiş bir zenginleşme yaratırken, diğer yandan kültürel ve sanatsal olarak da büyük bir sıçrama yaşanmış. Farklı odalarda göreceğiniz objeler aracılığı ile bu uygarlığın dini törenleri, spor karşılaşmaları, özel hayat ile ilgili adetleri, cenaze ve ölü gömme ritüelleri hakkında fikir sahibi olacaksınız.

Arı Pandantifi
Altından yapılmış bu kolye ucu da müzenin sahip olmaktan gurur duyduğu bir başka parça. İki arı, bal kovanını bacaklarının arasında kavramış, ağızlarından birer damla bal damlatıyorlar. Bu kolye ucu, kuyumculukta çok ileri oldukları bilinen Minosluların bu alanda günümüze ulaşan en değerli eseri kabul ediliyor.
(M.Ö. 1800-1700)
Malia, Chrysolakkos Mezarlığı
Kolyeler, yüzükler, küpeler ve iğneler.
Altta taraklar, bronz aynalar, jilet ve cımbız.
(M.Ö. 1400-1300)
Aralarında Knossos’un da bulunduğu birkaç saray/şehirin
mezarlıklarından çıkarılmışlar
Hagia Triada Lahiti
(M.Ö. 1370-1300)
Hagia Triada
(Arkada, Larnakes adı verilen çömlekten tabutlar)
Knossos Sarayı’ndan bir fresk parçası
(M.Ö. 1350-1300)

Minos Uygarlığı’ndan söz edip de Bronz Çağı’nın yarı tanrı kralı Minos’tan ve onunla ilgili efsaneden söz etmeden olmaz. Aslında, Girit ile ilgili mitolojide çok efsane var. Hepsini burada anlatıp sizleri sıkmayacağım. Bunların arasında en çok sözü edilen efsaneden kısaca bahsetmekle yetineceğim. Kral Minos, bir yarı tanrıdır. Babası Zeus, annesi bir kıtaya ismini veren, Fenike prensesi Europa’dır. Ayrı bir efsaneye konu olan bu kısmı geçelim. Kral Minos, kardeşi ile taht için mücadele etmek zorunda kalır ve tanrı Poseidon’un yardımı ile kral olur. Böylece, Knossos Sarayı’ndan tüm Ege adalarında hakimiyet kurar, çoğunu kolonileştirir. Ancak, tanrı Poseidon, yaptığı yardımın karşılığı olarak Kral Minos’un kendisi adına beyaz bir boğa kurban etmesini ister. Kral ise Poseidon’un gönderdiği beyaz boğayı kurban etmeye kıyamaz. Buna çok sinirlenen Poseidon ceza olarak, Minos’un karısı Pasiphae’yi bu boğaya aşık eder. Bu aşktan, yarı insan yarı boğa olan, mitolojik yaratık Minotaur doğar. Kral Minos bu yaratığı saklamak için, Yunan mitolojisinin efsanevi mimar, heykeltıraş ve mucidi Daedalus’a Knossos Sarayı’ında bir labirent yaptırır ve oraya kapatır. Minotaur ve Kral Minos ile ilgili bir başka efsane de şöyle: Bir oğlu Atinalılar tarafından öldürülen Kral Minos, intikam olarak her yıl onların kendisine yedi genç kız ve yedi genç erkek göndermesini ister. Gelen gençler kurban olarak Minotaur’a sunulurlar. Bu bir zaman böyle devam eder. Bir süre sonra, gönderilen bu gençlerin arasına Atina kralının oğlu Theseus da katılır ve Kral Minos’un kızı Ariadne’nin yardımıyla Minotaur’u öldürerek, labirentten kurtulur.

Knossos’tan bir fresk
Aslında, sadece kabartma şeklinde görülen çok az bir kısmı orijinal. Büyük bölümü sonradan canlandırma. Maymunlar, kuşlar, çiçekler,
dere ve şelale var.
(M.Ö. 1580-1530)

Minos uygarlığı Girit’te bir süre Yunanistan’dan gelen Mikenler ile birlikte varlığını sürdürmüşse de M.Ö. 1450 yılında yaşanan şiddetli depremden sonra yok olmuş. Daha sonra adaya gelen Dorlarla birlikte Girit’te Yunan Uygarlığı hakimiyeti başlamış. Adanın antik Yunan dönemi ile ilgili objeler müzenin ikinci katında sergileniyor. Burada ayrıca büyük bir salonda, Knossos Sarayı’na ait duvar fresklerini de görebilirsiniz. Ancak, fresk deyince aklınıza öyle Pompei veya Sicilya’daki Villa Romana del Casale’deki gibi büyük ve hemen hemen hiç bozulmamış freskler gelmesin. Çoğunun orijinal kısmı o kadar az ki, restorasyonu yapanların freskin kalanının nasıl olduğunu nereden bildiklerini insan merak ediyor. Bazıları bana pekala başka türlü de olabilir gibi geldi.

Bir çocuk mezarında bulunmuş cupid figürinleri
(Helenistik Dönem-M.Ö. 3.-2.yy.)
Knossos-Venizeleio

Müzenin kapanma saati yaklaştığı için çok hızlı gezmek zorunda kaldığımız aşağıdaki iki salonda, diğer bölümlerden bağımsız olarak, Roma dönemine ait heykeller var. Yine ayrı bir bölümde özel bir koleksiyonun da sergilendiğini okudum ama bizim zaten zamanımız yetmemişti.

Roma dönemine ait bir villadan iki mozaik
(M.S. 2.yy)
Chersonessos

Müzeden sonra sırada akşam yemeği vardı. Günümüzü ona göre planlamış, akşam saat 20:00 için müzeye birkaç dakikalık uzaklıktaki Pemptos Ntore’de yer ayırtmıştık. Burası aslında müzenin baktığı büyük meydanda, karşı tarafta bulunan bir binanın tepesinde. Manzaralı ve esintili olması, ayrıca ilgili ama insanı sıkmayan servisi nedeniyle hoşumuza gitti. Burada da Girit’e özgü yemekler yemeye gayret ettik ve memnun kaldık. Başlangıç olarak pancar salatası yedik. İçinde pancar, ceviz pestosu, dövülmüş ceviz, Galeni keçi peyniri, elma marmeladı, roka, balzamik sirke ve zeytinyağı vardı. Ana yemek olarak, Girit’e gitmeden tatmayı planladığım adanın bir özel tabağını aldık. Adı, Xinohontros. Yapımı için dövülmüş buğday ya da bulgur ve ekşi yoğurt veya süt kullanılıyor. Bizim tarhana gibi insanoğlunun gıdayı saklama çabasından doğmuş. Aslında, Yunanistan’ın Girit adası dışında Trahana olarak biliniyor. Tarhana ile isim benzerliğini de fark etmişsinizdir. Buğday ekşi süt ya da yoğurdun içinde koyulaşana kadar kaynatılıyor. Ardından, bu bulamaç ince tabakalar halinde güneşin altında kurutulup, saklanıyor. Daha sonra, içinde sebze, et (özellikle keçi veya tavuk) ya da bakliyat olan çorbalarda kullanılıyor. Bir diğer kullanımı da bizim yediğimiz gibi çok koyu bir bulamaç hali. Hafif ekşi olan tadı, yanında getirilen ufak pidenin üzerindeki kavurma ile hoş bir şekilde dengelenmişti bana göre. Pidenin üstünde, kavurmanın dışında, miso ile marine edilmiş patlıcan ve rendelenmiş “graviera” peyniri de vardı. Aslen Giritli olmayan garsonumuz, Giritli kayınvalidesinin Xinohontros’u çok iyi yaptığını söylemeyi ihmal etmedi.

Pemptos Ntore’den manzara ve meydanın karşı
tarafındaki Heraklion Arkeoloji Müzesi

Yemeğin yanında organik tarımla üretilen ve Peza Bölgesi Kotsifali (%80) ve Mandilaria (%20) üzümlerinden yapılan PDO Peza sertifikasyonlu Domaine Paterianakis 2021 şarabını içtik. Açık kırmızı renkli, yüksek alkollü ve zarif aromaları olan Kotsifali ile, yoğun kırmızı renkli, yüksek asit seviyeli ve tanenli Mandilaria’nın harmanlanması şişeleme öncesi, filitrelemeden yapılıyor.

Pancar Salatası
Xinohontros

Tatlı olarak ne yediğimizi not almamışım ama, yanında içtiğimiz, Santorini adasından Vinsanto (2009) güzeldi. Yıllar önce ben de Santorini’den bir Vinsanto almış ve uzun bir süre, tatlılarla keyifle içmiştim. Bilindiği üzere, İtalya’nın Toskana bölgesinin de ünlü bir Vin Santo tatlı (dessert) şarabı var. Biz de İtalya gezilerimizde sıkça içer, hatta satın alarak yanımızda eve getiririz. İtalyanca Kutsal Şarap anlamına gelen Vin Santo isminin, Santorini de bitişik yazılmasının nedeninin Toskana yerine Santorini’de yapıldığını vurgulamak için olduğunu okudum. Vinsanto’nun İtalya ile bağlantısı isminden çok öte. Santorini adasında şarapçılık antik Yunan ve Roma dönemlerinden beri yapılıyor olsa da esas gelişim, Venediklilerin 1204 yılında, 4. Haçlı Seferi kapsamında İstanbul’u ele geçirmeleri sırasında olmuş. Haçlılardan birisi olan bir Venedikli asil adayı ele geçirmiş ve ailesi 1336 yılına kadar burada kontrolü elinde tutmuş. Daha sonra ada, 1579 yılında Osmanlılar burayı fethedene kadar, Venedik Cumhuriyeti’nin elinde kalmış. Bu süreçte, Venediklilerin şarapçılık bilgisi ve inanılmaz deniz ticareti ağı sayesinde Santorini şarapları ve onlarla beraber Vinsanto, Akdeniz ve Avrupa’da çok ünlenmiş. Bu yolla o kadar büyük bir gelir sağlanmaya başlanmış ki, Osmanlılar da bu üretime engel olmamışlar.

Sıcak İnsanların Adası Girit (1): Giriş ve Rethimno

Girit’ten döneli birkaç gün oldu. Ayağımın tozu ile, henüz anılar taze iken oturup yazayım istedim. Hem önümüzde hala birkaç yaz ve sonbahar ayı var. Belki bu süre içinde bir Girit yolculuğu planlayanlar ya da gidip gitmemeye henüz karar verememiş olanlar vardır. Her iki durum için de yardımım olabileceğini düşünüyorum. O nedenle bu yolculuk dönüşü elimi çabuk tutmaya karar verdim.

Doğrusu, geçtiğimiz birkaç aydan beri Ege Denizi’nde, özellikle Santorini adasında yaşanan ve Girit’te de hissedilen depremler gitmeden önce beni epeyce tedirgin etti. Bunun için bir yabancı uygulama indirmiş ve her gün Girit’teki irili ufaklı sarsıntıları izler olmuştum. Biz oradayken de çok belli belirsiz hissettiğim bir sarsıntı (3,3 şiddetinde) oldu ama, Girit’te o kadar güzel zaman geçirdik ki, doğrusu bu konuda kendimi strese sokmadım. Yaşamı etkileyen doğa olayı olarak daha çok, özellikle iki gün yaşadığımız, şiddetli fırtına vardı diyebilirim. Rüzgârın hızı o kadar yüksekti ki, iki kere arabadan inmek için açtığım kapı yerinden sökülüp, uçacak gibi oldu. Kapı menteşelerinden ürkütücü bir ses geldi. Adanın yerlileri, Meltemi dedikleri bu rüzgârın haziran ortasında başlayıp, ağustos sonuna kadar sürdüğünü söylüyorlar. O nedenle, hem sıcak hava hem de rüzgâr açısından, Girit’e gitmek için en iyi zaman olarak eylül ve ekim ayları belirtiliyor. Eğer çeşitli nedenlerle mutlaka Haziran-Ağustos sonu döneminde gitmeniz gerekiyorsa, o halde adanın kuzey kıyılarını tercih etmeniz daha iyi olabilir çünkü, bizim gözlemlediğimize göre, o tarafta rüzgâr daha az şiddetli idi. Bizim kaldığımız, Libya Denizi olarak adlandırdıkları Libya kıyılarına bakan güney sahilinde rüzgâr fırtına boyutunda iken, kuzeyde gittiğimiz yerleşim yerlerinde rüzgâr daha makul esiyordu.

Akdeniz’in, Girit’in güneyi ile Kuzey Afrika arasında kalan bölümüne
Antik Çağ’dan beri Libya Denizi deniliyor.

Benim bu Girit’e ikinci gidişim. Daha önce, 2014 yılında, Yunan Adaları’nı kapsayan bir gemi gezisi sırasında gitmiştim. Kızım ve iki arkadaşımla gittiğimiz bu geziden çok güzel anılarla dönmüştük. Notlarıma bakmadan, o zamandan Girit ile ilgili ilk aklıma gelen şeylerin başında, adaya yaklaşırken denizdeki dalga nedeniyle midemin aşırı şekilde bulanmış olması vardı. Sabah daha ayağa kalkmadan, yatakta yatarken bizi yakalayan dalga nedeniyle midemin derinlerden yukarı doğru alt üst olduğunu hala hatırlıyorum. İkincisi, Girit mutfağının çok zengin olması ve lezzet açısından gittiğimiz diğer tüm adaları geride bırakması idi. Üstelik, bu sadece benim kişisel görüşüm değildi. Son olarak, bir de elbette Minos uygarlığından kalan ünlü Knossos Sarayı vardı.

Heraklion‘a 6-7 kilometre uzaklıkta olan Knossos Sarayı‘nın kuzey girişi.
Orijinal olmayıp, arkeolog Sir Arthur Evans tarafından yapılmış bir yeniden inşa olarak epeyce eleştiri almış bir çalışma.

Girit (Yunanca Κρήτη (Kiriti okunuyor)), yaklaşık 8500 kilometre kare yüz ölçümü ile Yunanistan’ın en büyük adası. Akdeniz’de ise Sicilya, Sardinya, Kıbrıs ve Korsika’dan sonra, beşinci büyük ada. 2021’de yapılan sayıma göre nüfusu 625.000. 1847’den 1972 yılına kadar adanın idari merkezi Chania (Yunanca Χανιά (Hania okunuyor)) imiş. 1972 yılından sonra, adanın başkenti Heraklion (Yunanca Ηράκλειο (Irakleio okunuyor)) olmuş.

Girit, dağlık bir ada. Bunların bir kısmı doğrudan denizden yükseliyorlar ve bazılarının yükseklikleri 2000 metrenin üzerinde. Dağların arasında yüzlerce kanyon var. Bunların birkaç tanesi trekking yapanlar arasında çok ünlüler. Ayrıca, adada altı tane küçük akarsu, bir tane doğal (Kournas) ve birkaç tane yapay göl var. Sahiller, denize girebileceğiniz, güzel plajlarla dolu. Yasa gereği, plajlar hiçbir şekilde halka kapatılamıyorlar. O nedenle, otellerin ya da tatil köylerinin plajları aynı zamanda halka açıklar. Bu hem bir avantaj hem de zaman zaman bir sıkıntı olabiliyor. Örneğin bizim, adanın güneyinde, Damnoni’de kaldığımız Hapimag tesisinde, bazen üyelere şezlong kalmazken, dışarıdan gelenler kendilerini belli etmeden şezlongların tadını çıkarabiliyorlar.

Girit adası kendisi volkanik bir ada değil. Ancak tarih boyunca, 110 kilometre kuzeyindeki volkanik Santorini adasındaki patlamalar ve ardından gelen tsunami dalgalarından etkilenmiş. Kuzey kıyıları dalgaların getirdiği lav külleri ile kaplanmış. Patlamalar nedeniyle Girit’te şiddetli depremler yaşanmış.

Biz öğlen, Aegean havayollarının 12:25 seferi ile doğrudan Heraklion’a uçtuk. Olympic havayollarının bir markası olan Aegean ile ilk olarak yolculuk yaptık ve bilet satışı, web sitesi, uçuş sırasında verilen hizmet ve benzeri her şeyden çok memnun kalmıştık. Dönüşte, İstanbul’a olan aktarmasız uçuş sabahın çok erken saatinde olduğu için, bu sefer Hania’dan ve aktarmalı uçmaya karar vermiştik. Ancak, 16:10’da kalkması gereken Hania-Atina uçuşu rötar yaptığı için Atina-İstanbul bağlantısını kaçırdık. Bizi Türk Hava Yolları’nın gece 22:00 uçuşuna geçirdiler. Tüm bunlar için Atina hava alanında oradan oraya gitmek, sorularımıza yanıt aramak bizi epeyce yordu. Akşam saat 20:00’de İstanbul’da olmamız gerekirken, gece yarısı indik. Tahmin edebileceğiniz gibi Aegean hakkında düşüncelerimiz olumsuza döndü. Ancak, ertesi gün Atina’daki transfer bankosunda bize verilen bir kâğıdı atmak üzereyken okumaya karar verdim. Kâğıtta, yaşanan olumsuzluk nedeniyle özür dileniyor ve ayrıca bu nedenle bir yıl süreli, istediğimiz ulusal veya uluslararası uçuş için kişi başı bir tek yön bilet verildiği belirtiliyordu. Başvurumuzu yaptık. Sonucu bekleyip, göreceğiz.

Heraklion hava alanı küçük bir yer. Pasaport kontrolü, bagaj ve önceden (Avis’ten) kiraladığımız aracı teslim alma işlemleri sorunsuz oldu. Bizim kaldığımız Damnoni, adanın güney sahilinde ama idari olarak kuzey kıyısındaki Rethimno’ya bağlı. Heraklion’dan Damnoni’ye gelmek 1 saat 40 dakika kadar sürüyor. Yukarıda belirttiğim gibi, biz Hapimag üyesi olduğumuz için burada kalmayı tercih ettik. Böyle bir şey söz konusu değilse ve büyük bir yerleşim yerinde kalmak isteniyorsa, benim önerim öncelikle Hania ve sonra Rethimno olacaktır. Buraların Eski Şehir denen bölgeleri çok sevimli ve canlı. Eğer amaç denize girmekse, bunun için şehrin civarındaki plajlara gitmek mümkün. Ya da tersi yapılabilir. Bu iki yere yakın sahil otellerinde konaklayıp, akşamüzeri veya gece için şehirlere gidilebilir. Heraklion bana göre, daha modern ama bir o kadar sevimsiz ve keşmekeş bir şehir. İnsan bir tek burayı görürse, Girit’ten hiç hoşlanmayabilir. Ama orada da muhteşem bir Arkeoloji Müzesi var. Arkeolojiye ilgi duyan herkesin görmesini öneririm. Başka yerde kalsanız bile, sırf bu müze için Heraklion’a gitmeye değer.

Genellikle görmediğimiz bir Yunan adasına gittiğimiz zaman, eğer zaman kısıtlı ise, deniz yerine tarihi yerleri görmeyi tercih edebiliyoruz. Sakız’da (Χίος) da öyle yapmıştık örneğin. Meis çok küçük bir ada olduğu için, birkaç gün kalmamıza karşın hem gezebilmiş hem de denize girmiştik. Girit’te daha uzun kaldığımız için, sabahları denize girdik, akşamüzerleri gezdik. İlk gittiğimiz yerleşim yeri olan Rethimno üzerine yazmadan önce, her zaman olduğu gibi, Girit’in tarihinden kısaca söz etmek istiyorum.

Sicilya kadar çok olmasa da Girit konumu nedeniyle tarih boyunca gelmiş geçmiş çeşitli millet ve kültürlerin harmanlandığı bir pota olmuş. Avrupa, Asya ve Afrika’dan adaya gelen çeşitli kavimler burada kendilerine özgü bir uygarlık yaratmışlar. Minos uygarlığı olarak adlandırılan bu oluşum daha sonra tarihçiler tarafından Avrupa’nın ilk uygarlığı kabul edilmiş.

Adada yaklaşık 150.000 yıl öncesine ait bazı taştan aletler bulunmuş. (Bazı kaynaklar 130.000 diyorlar. Ben Heraklion Arkeoloji Müzesi’nin verisini aldım). Bunlar, insansı (hominid) bazı varlıkların belli dönemlerde, kısa süreler için Girit’te konakladıklarına bir kanıt olarak gösterilse de gerçek yerleşimin M.Ö. 6500 yıllarından çok önce olmadığı düşünülüyor. M.Ö. 3000 yılına gelindiğinde, bir Bronz Çağı uygarlığı olan ve efsanevi kralları Minos’un adıyla tarihe geçen büyük bir uygarlık yükselmeye başlamış. M.Ö. 2000 yılı civarında, Minoslular büyük saraylar yapmaya başlamışlar. Bunların en ünlüsü Knossos Sarayı. İlk gidişimde gezdiğim bu saray dışında, Phaestus, Malia, Galatas, Zakros ve Petras’da da saraylar inşa edilmiş. Birer site şehir olarak düşünebileceğiniz bu saraylar ve aralardaki yerleşim yerlerinde deniz ticareti ve zanaatkarlığa dayalı müthiş bir uygarlık yükselmiş. Bu dönemden geriye son derece çarpıcı heykeller, freskler, mücevher ve işlenmiş metal ürünler kalmış. Bu arada Minoslular, M.Ö. 1800 yılından başlayarak, uzmanların Linear A olarak söz ettikleri bir yazıyı da geliştirmişler. Henüz çözülememiş olan bu yazıya söz konusu isim, çamur tabletler üzerine yazılmış olan çizgiler halindeki şekillerden dolayı, Knossos Sarayı’nı da kazan arkeolog Sir Arthur Evans tarafından verilmiş.

Knossos Sarayı’nın Taht Odası
Günümüzde Knossos’ta görülen diğer
duvar resimleri gibi, buradakiler de gerçek değil. Arkeolog
Sir Arthur Evans‘ın önerdiği şekilde yapılmışlar. Bir tek taht ve onun iki yanındaki taş sıraların orijinal oldukları belirtiliyor. Evans’ın kendi hayal gücünü de katarak, Knossos’ta yaptığı bu restorasyonlar arkeoloji dünyasında hâlâ tartışma konusu. Sarayda bulunan orijinal freskler
Heraklion Arkeoloji Müzesi‘nde sergileniyorlar.

M.Ö. 1500 civarında, ana kara Yunanistan’dan Girit’e Mikenler gelse de iki uygarlık adada bir süre birlikte yaşayabilmişler. Bu süreçte, karşılıklı etkileşim sonucu, Mikenler Linear A alfabesini geliştirerek, Linear B adı verilen bir yazı oluşturmuşlar. Daha sonra, Yunan alfabesinin bu sonuncu yazı türüne dayanılarak geliştirilmiş olmasından ötürü, Minos yazısının Yunan harflerinin yaratılmasında büyük rolü olduğu düşünülüyor.

Farklı kaynaklar biraz farklı tarihler verse de Minos uygarlığının, M.Ö. 1450 yılı civarında yaşanan şiddetli bir deprem sonucunda, Knossos ve diğer saray yerleşim yerlerinin yıkılmasının ardından, yok olduğu ve bundan sonra Girit’in kesin olarak Miken uygarlığına geçtiği kabul ediliyor. Demir Çağı başlarken, M.Ö. 1200 yılında, bir başka Yunan halkı olan Dorlar bu kez adayı ele geçirmişler.

Romalılar Girit’e M.Ö. 69-67 yılları arasında gelmişler ve burayı idari olarak Kuzey Afrika’ya bağlı, Cyrenaica vilayeti yapmışlar. Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasından sonra, M.S. 395 yılında adada Bizans dönemi başlamış. M.S. 824 yılında Araplar Girit’i ele geçirmişler ve 137 yıl kalmışlar. Bu dönemde günümüzün Heraklion kentini kurmuşlar ve buraya Handak adını vermişler. Ancak, 961 yılında Bizanslılar adayı geri almışlar. 1204 yılında, İstanbul’u da ele geçiren ve 1261 yılına kadar kalarak yağmalayan 4. Haçlılar, Girit’i de kontrolleri altına aldıktan sonra adayı Venedik Cumhuriyeti’ne satmışlar. Girit’in konumu, o dönemde Venediklilerin gittikçe güçlenen ticaret imparatorlukları için son derece uygun bir noktada imiş. Venedikliler, Araplardan kalan kaleleri güçlendirmekle kalmamış, kendileri de yeni kaleler inşa etmişler. Günümüzde, adada Venedik döneminden kalan kalelerin, sarayların, evlerin, çeşmelerin, kiliselerin ve bazilikaların izlerini sürmek mümkün.

Dört yüzyıldan fazla süre Venedik hakimiyeti altında kalmalarına rağmen, Giritliler Ortodoksluğa ve Yunancaya sadık kalmış, Katolikliği kabul etmemişler. Venedik işgali döneminin Girit’e en büyük katkısı, Rönesans dönemini de kapsaması nedeniyle, güzel sanatlar ve edebiyatın ilerlemesi olmuş. Dünyada El Greco adıyla tanınan ressam, heykeltıraş ve mimar Doménikos Theotokópoulos (1541-1614) bu dönemde Girit’te yetişen sanatçılar arasında en tanınmışıdır.

Adanın belli bölümlerini daha önce parça parça ele geçiren Osmanlılar, 1669 yılında uzun ve zorlu bir kuşatmanın ardından Candia’yı, yani günümüzdeki Heraklion’u ele geçirerek, Girit’i tamamen zapt etmişler. 229 yıl süren Osmanlı dönemi sırasında, iki tanesi 1821 ve 1866 yıllarında olmak üzere, birçok ayaklanma olmuş. Sonunda Girit, 1898 yılında Osmanlı İmparatorluğu’ndan koparak otonom bir devlet olmuş. 1913 yılında da Yunanistan ile birleşmiş.

2. Dünya Savaşı sırasında Girit’i işgal eden Almanlar burada hiç beklemedikleri bir karşı koyma ile karşılaşmışlar. Bu direniş hareketi nedeniyle Almanlar çok sayıda Giritliyi katletmiş. Halk buna karşın yılmamış. Güney sahillerinden geceleri gizlice yapılan seferlerle direnişçiler, Almanlara karşı direnişlerini oradan yürütmek üzere, Mısır’a taşınmışlar. Başta Hania olmak üzere, gezdiğimiz yerlerde duvar yazılarına dayanarak adanın direnişçi ve sol siyasete eğilimli olduğunu gözlemledim. Duvar yazıları ve afişlerle Gazze ve Filistin’e destek beklemediğim boyutlarda idi.

Kısaca tarihini özetlemeye çalıştığım Girit, dünyaca ünlü mutfağı ve müziği ile çok kendine özgü, farklı bir yer. Müzik demişken, geleneksel Girit müzik ve folklorunu izlemenizi de öneririm. Girit yerel müziği, ana kara Yunanistan’ınkinden biraz farklı, daha çok bizim Doğu Karadeniz havalarını ve folklorundaki ayak hareketlerini andırıyor. Bu izlenim kanımca en başta, adına Girit Liri dedikleri, ses ve görüntü olarak bizim kemençeye çok benzeyen (biraz daha büyük) bir aletten kaynaklanıyor. Bu aletin Bizans’tan yolunu Girit’e nasıl bulduğu ile ilgili çeşitli varsayımlar var. Bunlardan bir tanesine göre, 1204 yılında Latin Haçlıları 4. Haçlı Seferi sırasında İstanbul’u ele geçirince, bir grup Bizanslı Trabzon’a göç ediyor. Fatih 1461’de Trabzon’u fethedince de bu sefer, buradan müzikleri, dansları, gelenek ve görenekleri ile birlikte Girit’e gidiyorlar. Müziğin yanında, bazı folklor hareketleri de bizim Karadeniz folkloruna benziyor. En büyük farklılık, kadın erkek bir arada dans etmeleri.

Eski tip Girit Liri (Lyraki)
Atina Yunan Folklorik Müzik Aletleri Müzesi
Kaynak: Wikimedia Commons

Evet, bu yazımın başlığında yazdığım gibi, Girit bir de sıcakkanlı insanların adası. Bugüne kadar Yunanistan’da veya gittiğim Yunan adalarında hiç ters bir davranışla karşılaşmadım ama, Giritlilerin gösterdiği yakınlık bana bir başka geldi. Her zaman olduğu gibi, bu gibi şeylerin bir şans işi de olduğunun altını çizeceğim. Farklı durum ve ortamlarda farklı davranışlarla karşılaşmak her yerde mümkün. Ben kendi deneyimime dayanarak bu ifadeyi kullanıyorum elbet. Günlük hayatta karşılaştığım insanlar, hele bir de Yunanca birkaç cümle kurmaya çalışırsam, günaydın, teşekkür ederim vb. basit şeyler söylesem bile, hep çok teşvik edici ve güler yüzle karşıladılar. Bu beni çok mutlu etti. Yaklaşık bir seneden beri Yunanca çalışıyorum. Yunanistan’da ana okuluna gidişimi, hatta okuma yazma öğrendiğimi yıllar önce, “Sonradan Gelen…” başlıklı yazımda anlatmıştım. Sonra, küçük yaşta hızla dil öğrenen ve hızla unutan bütün çocuklar gibi, her şeyi unutmuştum. Şimdi, yıllar sonra, farklı bir deneyim ve bakış açısı ile Yunancayı tekrar kâh hatırlamaya kâh öğrenmeye çalışıyorum. Bu arada, İtalyanca ile olan beklemediğim kadar benzerlik de beni şaşırtıyor. Ayrıca, en azından harfleri biraz sökebilmiş olmak, bu yolculukta çok işime yaradı.

Bir öğleden sonra Rethimno’ya (Yunanca Ρέθυμνο (Rethimno okunuyor)) gittik. (Buranın adı, Latin alfabesi ile Rethymno olarak da yazılabiliyor). Bu gezi sırasında ilk olarak Yapay Zeka’yı bol bol kullandığımı belirteyim. Çok işimize yaradı. ChatGPT’den, gittiğimiz şehirlerde başlama ve bitiş noktası ile görmek istediğimiz yerleri sıralayıp, duraklar arası yürüme süreleri ile birlikte, en uygun gezi rotasını çıkarmasını istedim. Birkaç saniye içerisinde rotayı çıkarıyordu. Yalnız, bazen hata yaptığını da belirtmeliyim. Kendinizi tamamen YZ’ya teslim etmeyin. Birkaç kere, bazı ilgisiz yerleri aynı imiş gibi gösterdiği ya da çok yakın yerler için insanı dolaştırdığı da oldu. Yine de çok büyük kolaylık oldu bu gezide.

Rethimno, Venedik ve Osmanlı eserleri ile dolu, tarih kokan bir şehir. Eski Şehir bölgesi adanın en iyi korunmuş tarihsel dokusuna sahip. Bu bölgenin sokaklarında amaçsız dolaşmak bile çok keyif verici. Dar sokaklarda karşınıza sık sık Venedik ve Osmanlı döneminden kalan evler çıkıyor. Bunun en güzel tarafı, söz konusu evlerin hala kullanılıyor ve bakımlı olmaları. Rethimno, en çok gelişmeyi Venediklilerin döneminde göstermiş. 4. Haçlı Seferi’nden sonra adaya yerleşen Venedikliler, Heraklion ve Hania’nın arasındaki bu bölgede büyük bir liman kurmaya karar vermiş ve antik çağlarda burada yer alan Rithymna’nın üzerine şehirlerini inşa etmişler. Venedikliler Rethimno’yu sadece ekonomik olarak ihya etmekle kalmamışlar, adanın geri kalanında olduğu gibi, kültürel olarak da Rönesans etkisini buraya taşımışlar.

Fortezza
Rethimno Venedik Kalesi
Kalenin Kapısı
Kalenin içine uzun bir galeriden geçilerek giriliyor

Rethimno zenginleşirken, o dönemde çok kuvvetli olmayan savunma yapıları nedeniyle dışarıdan ciddi saldırılara uğramaya başlamış. 1538 yılında Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa, 1571 yılında da Uluç Reis şehirde önemli hasara yol açmışlar. Ciddi saldırılar üzerine, Venedikliler, 1573 yılında Fortezza’yı yani Rethimno Kalesi’ni inşa etmeye başlamışlar. Bitmesi 1590 yılını bulmuş. 1646 yılında, kaleye yaptıkları uzun bir kuşatmadan sonra, Osmanlılar Gazi Deli Hüseyin Paşa önderliğinde şehri ele geçirmişler.

Venedikliler zamanında Aziz Nikolas Katedrali,
Osmanlı döneminde Sultan İbrahim Camii olan yapı
Mihrap yerinde
Caminin kubbe süslemesi bana ilginç geldi

Şehri gezmeye biz de kaleden başladık. Arabayı, navigasyonda “Old Town Parking” adı altında görünen otoparka bıraktık. Burası, gideceğimiz yerlere yakınlık ve akşam yemekten dönüş açısından büyük kolaylık oldu çünkü, hepsine birkaç dakika uzaklıkta idi. Siz Rethimno’ya arabalı ya da arabasız gelmiş olmanıza, ayrıca burada konaklayıp konaklamamanıza bağlı olarak bir başlangıç noktası seçebilirsiniz.

Caminin yanındaki küçük kilise, 1899 yılında Rus valinin yaptırdığı
Agios Theodoros Trichinas
Venedik döneminde şehrin dini liderinin oturduğu yapı
Venedikliler döneminde valinin oturduğu konut
Kale içinde gördüğüm bu üst üste dizilmiş taşların son yıllarda ortaya çıkan bir akım olduğunu sonradan öğrendim. Tarihi ve arkeolojik yerlerde ziyarteçiler tarafından, çeşitli inanç ve dileklerle yapılan bu tür taş dizimlerini uzmanlar hoş karşılamıyorlar.

Rethimno Kalesi, fazla yüksek olmayan ve Yunanca eski kale demek olan Paleokastro tepesinin üzerinde. Bu ifadenin, burada daha önce de, belki Araplar zamanından kalma, bir kale olabileceğini ima ettiği belirtiliyor. Kalenin her ne kadar çok mükemmel bir şekilde restore edildiği söylense de gerek yurt içinde gerekse yurt dışında, daha iyi durumda kaleler gördüğümü söylemeliyim. Kapıdaki tabelada içerideki binalar hakkında toplu bir sıralama yapılmış olsa da içeride yapıların önüne isim konmadığı için, neyin ne olduğunu anlamak zor. Tek yanılmayacağınız yapı, Venedikliler zamanında Aziz Nikolas adına katedral olarak 1583-1585 yıllarında yapılıp, daha sonra Osmanlılar tarafından 1646’da Sultan İbrahim Camii’ne çevrilen bina. Dışarıda yıkık minaresini göreceksiniz. Minare 20. yüzyılın başında yıkılmış ve bir daha yapılmamış. Günümüzde konserler için kullanılan caminin içinde mihrap yerinde duruyor. Ayrıca, beyaz, kahverengi ve bej renkli taşlarla yapılmış kubbe süslemesi de bugüne kadar hiç görmediğim bir tarzda yapılmış.

Kaleden Mısır Deniz Feneri ve Venedik Limanı‘nın manzarası

Caminin bulunduğu açıklık alandaki düz damlı büyük bina, Venedikliler döneminde şehrin dini liderinin oturduğu saraymış. Ayrıca, caminin yakınında bir de küçük bir kilise (şapel) var. Agios Theodoros Trichinas isimli bu Ortodoks kilisesi, 1899 yılında Rethimno’nun Rus valisi tarafından yaptırılmış. (Ruslar Rethimno’yu, Girit’te 1896 yılında başlayan Osmanlı’ya karşı ayaklanmayı sözde durdurmak için oluşturulmuş uluslararası bir birliğin parçası olarak işgal etmişler. Bu sürecin sonunda Girit önce otonom bir yapıya dönüşmüş, 1913 yılında da Yunanistan’a katılmış).

Kalenin bulunduğu Paleokastro tepesi fazla yüksek değil
Eski Şehir’in ara sokakları Venediklilerden ve Osmanlılardan kalan binalarla dolu

Fortezza’da yukarıda belirttiğim yapıların dışında, Venedikliler tarafından yapılıp, daha sonra Osmanlılar tarafından güçlendirilen surlar, idari binalar, kışla, cephanelik, sarnıç, depo ve benzeri var. Sıcakta kaleyi gezmek bizi epeyce zorladı. Ancak, kaleden şehrin güzel bir manzarası var. Buradan Venedik Limanı’nı ve dalgakıranın ucundaki Mısır Deniz Feneri’ni görmeniz mümkün. Hania’da da aynı isimle anılan bir deniz feneri göreceksiniz. Bu şekilde adlandırılmalarının nedeni, Osmanlı tarafından Mora ve Girit adasındaki isyanları bastırması için, Mısır’dan askerleri ile çağrılan Kavalalı Mehmet Paşa tarafından, 1830’larda yaptırılmış olmaları.

Gözüme çarpan hoş bir kapı tokmağı detayı
Soldaki ahşap çıkmalı evin mimarisi bir Venedik-Osmanlı karışımı. Venedik döneminden kalan bir eve Osmanlılar tarafından bir çıkma yapılmış. Yunanistan ana karası ve adaları ile Balkanlardaki binalarda görülen bu çıkmalara Yunanlılar Sahnisi diyorlar. Bu, Türkçede evlerin dış yüzeylerinden sokağa veya avluya doğru yapılan çıkmalara verilen
Şahniş kelimesinden türetilmiş.

Kalenin bulunduğu tepeden, dar ve serin sokakları takip ederek indik. Bir sonraki durağımız olan Neratze Camii’ni bulduk. Rethimno’yu fetheden Osmanlı komutanının adıyla, Gazi Hüseyin Paşa Camii olarak da anılıyor. Giritliler kendisine Gazi Deli Hüseyin Paşa da diyorlar. Bizim, Rus Çarı Büyük Petro’ya, Deli Petro dememiz gibi bir şey olsa gerek. Cami binası aslen, 16. yüzyılın ikinci yarısında Venedikliler tarafından, Katolik Aziz Augustin Manastırı’nın kilisesi olarak, yapılmış. 1646’da şehir Osmanlılar tarafından fethedildikten sonra, Hüseyin Paşa tarafından camiye dönüştürülmüş. Kiremitle kaplı çatısının yerine 3 tane kubbe yapılmış. Halen ayakta olan minaresi, 1890-1891 yıllarında yapılmış. Günümüzde konservatuar ve konser mekânı olarak kullanılıyormuş. Biz dışardan binaya bakarken içeriden prova sesleri geliyordu.

Bir sokak arasından görünen Neratze Camii‘nin minaresi
Günümüzde daha çok Neratze Camii olarak adı geçen
Gazi Hüseyin Paşa Camii

Rimondi Çeşmesi’nin yerini sormamız gerekti. Çok yakınında dolanmışız ama tam aksi yöne doğru gidiyormuşuz meğer. Çeşme, küçük bir meydanda. Sütunları ve ağızlarından su akan aslan başları ile şehre bir Venedik dokunuşu olduğu belli oluyor. 1626 yılında yapılmış. Çeşmenin yanında bir kafe-bistro var. Adı Galero. Gölgede, serince bir yer. Sıcaktan bunalanlar için soluklanmak ve gelen geçeni seyretmek için iyi bir konumda. En ön sırada yer bulduk, oturduk. Birer dondurma söyledik. Fena değildi ama, sanırım iki sene önce Sakız’da yediğimiz o enfes sakızlı dondurmanın tadı hala damağımızda olduğu için, çok beklediğimiz gibi değildi.

Bir Venedik dönemi eseri olan Rimondi Çeşmesi
Çeşmenin yanındaki Galero‘da oturmak keyifliydi ama…
Dondurmasında iş yoktu…

Yemekten önce tarihi Venedik Limanı’na doğru da yürüdük. Bir uçtaki deniz feneri ile sahildeki restoran ve barlarla sevimli, pitoresk bir havası var. Burada da yemek yemek bir seçenek olabilir. Yolda, Venedik Locası’nın (Loggia) yanından geçtik. 16. yüzyılın ortasında yapılan ve mimarı Veronalı Michele Sanmicheli olan bina, 1597 yılında tekrar inşa edilmiş. Aynı mimarın, Venedik Cumhuriyeti’nin hakimiyeti altındaki Korfu adası, Hırvatistan’da Zadar gibi yerlerde de eserleri varmış. Soyluların ekonomik ve politik konuları tartışmak için toplandığı bu yapının, Girit’in Venedikliler döneminde şehrin en önemli kamu binalarından birisi olduğu belirtiliyor. Osmanlı döneminde cami olarak kullanılmış. Bu amaçla binanın yanına yapılan minare 1930 yılında yıkılmış.

Venedik Locası (Loggia)
Venedik Limanı ve Mısır Deniz Feneri

Bizim yemek için seçtiğimiz Avli, daha önce dolaştığımız ara sokaklarda (Radamathios 17, adresinde) bir restorandı. Aynı zamanda bir otel. Bina, zamanında Venedikli bir soylunun eviymiş. Adının yaptığı çağrışım gibi, Avli bir avluda bulunuyor. Ambiyansı çok güzel. İzlediğim kadarı ile sadece bizim gibi gezginlerin değil yerli halkın da geldiği bir yer. Saat sekizde gittiğimiz restoran bir saatin içinde tamamen doldu. Önden domates salatası aldık. Salatada, domatese benzetilerek yapılmış dışı kırmızı kıtır içi yumuşak keçi peyniri (galomyzithra), turşulaştırılmış zeytin yaprakları ve soğan, salatalık, enginar, zeytin ve deniz börülcesi vardı. Ben ana yemek olarak 7 yıllık pirinç (özellikle belirtilmişti), domates, turşulaştırılmış limon, domates ve çeşitli otlarla pişirilmiş salyangoz (Hohli) yedim. Salyangoz, Girit mutfağının önemli bir özelliği. Fransız mutfağından bildiğimiz tereyağlı ve maydanozlu şeklinden daha farklı, çeşitli tarzlarda yapılıyor. Salatadaki biraz kendini salmış birkaç domatesi saymazsak, ben bu ikisinden memnun kaldım. Eşimin istediği dana eti sertti. Daha sonraki deneyimlerimizden de anladık ki, Girit’te sığır eti yaygın olarak kullanılmıyor ve yapılmıyor. Çoğu lokantanın menüsünde bile yer almıyor. Onun yerine meze, balık, eğer yiyorsanız domuz, kuzu veya keçiye yönelmek daha iyi. Listede çikolata ve patlıcan ile yapılan tatlıyı (Namelaka) görünce heyecanlandık. On yıl kadar önce Positano’da yediğimiz patlıcanlı, çikolatalı tatlıyı unutamamıştık. Avli’ninki ona hiç benzemiyordu ama, galomyzithra peynirli dondurma, armut ve zeytin yaprakları ile hazırlanmış bu tatlıyı da beğendim.

Aynı zamanda bir otel olan Avli, 16. yy. da yapılmış bir
Venedik villasında bulunuyor
Villanın avlusundaki restoranın ambiyansı gayet güzel

Girit’e gelmeden, buraya özgü endemik üzümlerle yapılmış şaraplarını denemeye karar vermiştik. Eşim bu konuda, şarap üretimi olan ülkelere her gidişimizde yaptığı gibi, epeyce araştırma yapmıştı. O akşam,  kendisinin rehberliğinde, Giritli bir aile şaraphanesi olan Lyrarakis’in Plakoura Vineyard Oak-Aged Mandilari PDO (Protected Designation of Origin) Peza 2019 şarabını içtik. PDO etiketi üzümlerin sadece şarabın yapıldığı Pezo coğrafi bölgesinden geldiğini belgeliyor. Mandilaria siyah kalın kabuklu, yüksek tanenli, ve yüksek asit seviyeli kırmızı bir üzüm. Dolayısıyla, Mandilari şarabı yüksek asit seviyeli, tanenli, orta gövdeli, oldukça koyu renkli, son derece sek, kompleks bir kırmızı şarap.

Domates salatası
Girit mutfağının özelliklerinden biri de salyangoz
Patlıcanlı ve çikolatalı tatlı beklediğimizden
farklı ama güzeldi
Her kadehte daha güzelleşen şarabımız…

Son olarak, Avli’nin ucuz bir restoran olmadığını söylemek istiyorum. Rethimno’da daha ucuza yemek yemeniz mümkündür. Ambiyansına, bazı özel şef dokunuşlarına ve içtiğimiz şaraba bir diyeceğim yok. Şarap demişken, aklıma geldi. Eğer giderseniz, hesabı kontrol etmeyi ihmal etmeyin çünkü, bize şarabı iki kere yazdıklarını fark ettik. Gerçi, garson çok özür diledi, bir hata olduğunu söyleyip, kapılara kadar yolcu etti ama, bilemiyorum. Günahı boynuna. Bu kadar sık gittiğimiz Yunanistan’da ilk olarak böyle bir şey ile karşılaştık.

Zamanın Durduğu Yer: Selçuk Çamlık Demiryolu Müzesi

Kimi ülkeler ya da yerler vardır. Gittiğinizde, sanki oranın geçmiş bir dönemde donup kaldığı duygusuna kapılırsınız. Zaman kendi seyrinde akmış, dünya değişmiş ama, bulunduğunuz yer belli bir noktada ısrarla takılıp kalmış gibi gelir size. Küba insanda öyle duygular uyandırır örneğin. Belki, artık dünyanın başka yerlerinde o denli çok ve sık göremediğimiz eski arabaların da etkisi ile kendinizi 1950’lerin sonu ya da 1960’larda hissedersiniz. İzmir, Selçuk yakınlarındaki Çamlık Demiryolu Müzesi de Küba’da hissettiğim gibi, bende aynı duyguları uyandırdı.

İngiliz yapımı lokomotif
Hizmete giriş tarihi 1929
Çalıştığı hatlar: İzmir-Ödemiş

Kara trenlere yetişmiş benim kuşağım için trenler ve tren istasyonlarının nostaljik çağrışımları vardır. Şimdinin çağdaş trenleri ile istasyonları ileride bugünün gençleri için ne ifade edecek, bilemiyorum. Ama benim kuşağım için trenler, yolculuk hazırlıkları, uğurlamalar, karşılamalar, yolluklar, istenen ya da istenmeyen zorunlu kompartıman ahbaplıkları gibi kendine özgü ritüelleri olan en önemli taşıtlardı.

Çamlık Demiryolu Müzesi‘nin girişi
Müzenin içinde eskiden buradan geçen İzmir-Aydın demiryolu hattından geriye kalan rayların bir bölümü
hala görülebiliyor.
İstasyondan kalan orijinal çan

Bu sitede yayınladığım 2019 tarihli, “Bir Kitabın Hatırlattıkları…” başlıklı yazımda, Ömer F. Oyal’ın Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanan Zaman Lekeleri kitabından söz etmiştim. Bir tren vagonunun gözlem ve anlatımıyla yazılmış olan kitap, 1900’lerin başındaki Osmanlı İmparatorluğu dönemi ile 1943 yılının Türkiye Cumhuriyeti dönemi arasında geçiyor. Yazımda, kitabın konusunun bana anımsattığı çocukluğumun kara trenlerinden, küçük bir çocukken ailemle Selanik’ten Almanya’ya ve Doğu Anadolu’ya yaptığım yolculuklardan söz etmiştim. İşte o yazım için araştırma yaparken haberdar oldum Selçuk Çamlık Demiryolu Müzesi’nden. Sonra, çevremdeki az sayıda kişinin de bu müzeyi bildiğini öğrendim. Ben ise, ancak geçen yaz görebildim.

Müzedeki lokomotiflerin 18 tanesi döner platformun çevresinde sergileniyorlar
Döner platformlar lokomotiflerin yönünü değiştirmek
amacıyla kullanılırlarmış
Alman yapımı lokomotif
Hizmete giriş tarihi 1906
Çalıştığı hatlar: Uşak-Afyon-Kars

Son birkaç yıldan beri güneye tatile gidiş ve dönüşlerde, yol üzerinde bazen bir, bazen birkaç günlük molalar vererek hem değişik yerler görebiliyor hem de eve dönüş yolculuğunu daha az yorucu hale getiriyoruz. Böylesi bir mola için Selçuk’u seçme nedenimiz de hem Demiryolu Müzesi’ni hem de gece ziyaretlerine açılan Efes Antik Kenti’nin büyülü havasını görmekti. Arkeolojiye meraklı herkes gibi ben de en son kazılarda çıkarılan yeni eserleri görmek için, bugüne kadar Efes’i birkaç kez gezdim. Buna karşın, bu muhteşem antik kenti gece aydınlatılmış haliyle görmek bambaşka imiş. Yolunuz o tarafa düşerse, görmenizi öneririm.

İngiliz yapımı lokomotif
Hizmete giriş tarihi 1913
Çalıştığı hatlar: İzmir-Balıkesir
Üzerine tırmandığımız bir lokomotifin içi

Demiryolu Müzesi, İzmir- Aydın yolu üzerinde, Çamlık köyünde yer alıyor. (Resmi adres olarak Çamlık Köyü, Atatürk Cad. No:13 olarak geçiyor). Demiryolları ile ilgili sergilenenlerin dışında, müzenin bulunduğu konumun da tarihi önemi var. Burası aynı zamanda, Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu toprakları üzerindeki ilk demiryolu hattı olan İzmir-Aydın demiryolu hattının üzerindeki, Çamlık tren istasyonunun bulunduğu orijinal yerde. İstasyon ilk hizmete girdiği zaman adı Aziziye imiş. Daha sonra, Cumhuriyet döneminde Çamlık olarak değiştirilmiş. İngilizler tarafından yapılan ve tamamı 1866 yılında kullanıma açılan bu hattın yeniden düzenlenmesi sırasında demiryolunun bir kısmı ile birlikte Çamlık istasyonu da 1976 yılında kullanıma kapatılmış. Mekânın müze olarak düzenlenmesine 1991 yılında başlanmış. 1997 yılında müze açılmış. Müze alanında 1866 yılında kullanıma açılan orijinal demiryolu hattının bir bölümünü hala görmeniz mümkün. İzmir-Aydın demiryolu Anadolu’da inşa edilen ilk hat olmakla beraber, Osmanlı topraklarında inşa edilen ikinci hat aslında. İlk olarak, yine İngilizler tarafından, İskenderiye-Kahire hattı yapılmış. 1851 yılında yapımına başlanıp, 1856 yılında kullanıma açılmış.

1860’larda İzmir-Aydın demiryolu hattının inşaatı
Kaynak: Wikipedia.org

Çamlık Müzesi çerçevesinde İzmir-Aydın demiryolu ile ilgili tarihsel ve istatistiksel bilgileri merak ederseniz size, bir zamanlar ODTÜ’de öğretim üyesi olan, Orhan Kurmuş’un Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi isimli kitabını öneririm. Kitapta sunulan bilgi ve belgeler, söz konusu hat aracılığı ile İngiliz ürünlerinin ve sermayesinin Anadolu’ya girişinin nasıl kolaylaştırıldığını ve ne tür imtiyazlar verildiğini açıkça ortaya koyuyor. Bunların arasında, inşaat sırasında hattın çevresindeki orman ve madenleri ücretsiz kullanma, işletmeye açıldıktan sonra hattın 45 kilometre çevresindeki tüm madenleri az bir vergi ile işletme haklarına sahip olma gibi maddeler var.

Müzede lokomotiflerin yanında eskiden kalma vagonlar da var
Bakımsızlıktan dolayı bazı demiryolu araçlarının ileride
çürümeleri kaçınılmaz görünüyor

Çamlık tren istasyonunun geniş bir koleksiyonu var. Gezmediğim için, dünyadaki diğer belli başlı demiryolu müzeleri ile karşılaştıramayacağım ama, gerek sergilenenlerin sayısı gerekse üretim tarihleri açısından hiç de yabana atılmayacağını düşünüyorum. Ancak müze olarak, bana tuhaf gelen güncel statüsü nedeniyle, hak ettiği kadar bakımlı ve düzenli değil. Halen, söz konusu arsa, binalar ve tüm koleksiyon tamamen TCDD’nin mülkiyetinde olmakla beraber, burası işletilmek üzere 99 yıllığına özel bir şahsa kiralanmış. Bu kişi, bir zamanlar Çamlık Tren İstasyonu’nda sinyal memuru olarak çalışmış eski bir görevlinin oğluymuş. Kendisi, girişteki istasyon binasında ve bahçede restoran ve kafe gibi bir şeyler yapmış. Bazı turist grupları otobüslerle buraya getiriliyorlar ama doğrusu müze hakkında ne kadar bilgilendiriliyor ya da gezdiriliyorlar, emin değilim. Benzer yerlerin yurt dışında nasıl tanıtımının yapıldığını, burada da yabancı dil bilen rehberler tarafından düzenli turların düzenlenebileceğini düşünerek kahroldum desem yeridir. Turizmde 50-60 yıl öncesine göre belli bir yol aldığımız doğru ama, kesinlikle yeterli değil. Yapılabilecek daha pek çok şey var. Bunu anlamak için öyle İtalya’ya, İspanya’ya ve benzeri ülkelere uzanmaya hiç gerek yok. Komşumuz Yunanistan’a bakılsa yeter.

Bir vagonun içi
Vagon koridoru halı ile kaplı
Bu vagonların çürümeye terk edilmiş olmalarına insanın içi yanıyor
Bu vagon, bir zamanların tabiriyle, “Birinci Mevki” olmalı
Daha mütevazı bir vagon ama koltuklar yine de kumaştan

Çamlık Demiryolu Müzesi’nde gördüğüm en önemli sorun, sergilenen araçların bazılarının son derece bakımsız olmaları. Bazılarını otlar ve içeriye kadar uzanan ağaç dalları bürümüş. Tamamen ahşap olan bazı vagonların döşeme ve duvar tahtaları kırılmış, bir zamanlar birinci mevki (sınıf) olduklarını tahmin ettiğim bazı vagonların koltuk ve kanepelerinin kumaşları ya yırtılmış ya da kirden görünmez hale gelmiş. Gerçekten çok acı. İnsan hem üzülüyor hem de kızıyor. Ancak, bu konuda işletmeyi kiralayanları suçlamak da çok doğru değil.  Gerek parasal gerekse uzmanlık açısından onları aşan bir durum var. Bu kanımca, tamamen TCDD’nin kaçtığı, hatta başından attığı bir sorumluluk olayı. Bu vurdum duymazlık sonucu zaman içinde müzedeki lokomotif ve demiryolu araçlarının çürüyüp gitmeleri kaçınılmaz görünüyor. Şimdilik en azından korunaklı bir yerde durdukları için sevinmeye çalışıyor insan.

Ahşap yolcu ve yük vagonu ile su tankeri
Ahşap yolcu vagonunun içi insana bir zamanlar çokça
çekilen Amerikan kovboy filmlerini anımsatıyor

Sergilenenler arasında çok sayıda lokomotif var. Kömürle çalışan bu buharlı lokomotif sayısının 33 olduğu belirtiliyor. Yapım tarihleri 1891 ile 1951 arasında değişen lokomotiflerin yapıldığı ülkeler İngiltere (koleksiyonun en eski lokomotifi de burada üretilmiş), Almanya, İsveç, Çekoslovakya, ABD ve Fransa. Lokomotiflerin 18 tanesi döner platformun çevresinde sergileniyorlar.

Demiryollarını açmak için kullanılan bir kar püskürtme makinesi
İstasyonun su kulesi
Merkezi makas değiştirme ünitesi

Lokomotiflerin dışında, istasyonlarda kullanılan su kulesi, taşıyıcılar, yük vagonları, vinç, demiryollarında biriken karları açmak için kullanılan araçlar, makas değiştirme birimi ve dönen platform var. Ayrıca, 2 tanesi ahşap olan 9 yolcu vagonu ve bana göre müzenin en heyecan verici parçası olan Mustafa Kemal Atatürk’ün ünlü yurt gezilerinde kullandığı özel vagonu sergileniyor. Atatürk’ün vagonunun içi daha önce gezilebiliyorken, gezenlerin yaptıkları tahribat nedeniyle, artık ziyarete kapatılmış. 1926 yılında, Almanya’da Atatürk için özel olarak üretilen bu vagonun içinde bir toplantı salonu, tam donanımlı bir mutfak, özel olarak tasarlanmış bir banyo ve yatak odaları bulunduğu belirtiliyor. Bu özel vagon Atatürk tarafından 1937 yılına kadar gezilerinde kullanılmış. Kendisi, 1937 yılında yapılan askeri Ege Manevralarını izlemek için de bu vagon ile Çamlık istasyonuna gelerek burada konaklamış ve tatbikatı yönetmiş. Bence, bu özel vagon daha çok ziyaretçinin görebileceği ve daha iyi şartlarda sergilenebileceği bir yere nakledilmeli. Benim ilk aklıma gelen, Sultan Abdülaziz’in Avrupa yolculuğunda kullandığı vagonun da sergilendiği İstanbul’daki Rahmi Koç Müzesi oldu.

Atatürk‘ün özel vagonu

Çamlık Demiryolu Müzesi’ni görmek ve Efes Antik Kenti’ni gece ziyaret etmek için yaptığımız iki gecelik konaklamayı biz, şaraplarını uzunca bir zamandan beri beğendiğimiz, 7 Bilgeler Bağ Oteli’nde yaptık. Burası, her iki ören yerine de yakın. Araba ile Çamlık tren müzesine 2 dakika, Efes’e ise 16 dakikalık uzaklıkta. Özellikle, erkence yenen bir akşam yemeğinden sonra Efes’e gitmek için son derece elverişli.

Efes Antik Kenti‘nin gece ayrı bir büyülü havası var

Otel ve restoran önerilerini son derece riskli buluyorum. Öncelikle, herkesin zevk aldığı ve dikkat ettiği şeyler farklı olabiliyor. Onun dışında, insanın gidip beğendiği bir yer daha sonra şefin ya da işletmecinin değişmesine, masanıza bakan garsonun niteliğine, hatta sizin o günkü ruh halinize göre değişebiliyor. O nedenle ben de bu tür öneriler ve değerlendirmeler yaparken bunların kendi öznel düşüncelerim olduklarını hatırlatmak istiyorum. Ayrıca, belli yerlere daha sonra gidersem, yukarıda belirttiğim nedenlerden ötürü benim de farklı bir izlenim edinmem mümkün.

7 Bilgeler Bağları, Selçuk

7 Bilgeler’de kaldığımız süre içerisinde biz, otel kısmından memnun kalmadık, ama restoranını çok beğendik. Doğrusu böyle güzel bir tesis daha iyi bir otelciliği hak ediyor, Dilerim, kısa zamanda otel kısmı da gelişir. Restoran bölümü ise, gerçekten çok başarılı idi. Burada konaklamayı düşünmeseniz de bir yemek yemenizi öneririm. Özellikle, kendi şarapları ile eşleştirmeli sundukları Tadım Menüsü çok başarılı idi.

Yediğimiz tabaklardan bir seçki
Tatlılar da diğer yediklerimiz gibi çok lezzetli idi

Tadı Damağımızda Kalan Portekiz… (4): Sintra

Portekiz’de kalacağımız süre içerisinde en yorucu olacağını tahmin ettiğimiz gün, mecburen en sonuncusu oldu. Görmek istediğimiz müzelerin kapalı oldukları günler, akşam programlarımız ve benzeri nedenlerle, Sintra’ya gidişimizi İstanbul’a dönmeden bir gün öncesine koymuştuk. Üstelik, bir gece öncesinde de evlenme yıldönümümüzü kutlamak için fado dinlemeye gideceğimiz Café Luso’dan geç döneceğimizi de biliyorduk. Ama başka çare yoktu.

Lizbon’un merkezinden yaklaşık 30-35 kilometre uzaklıktaki Sintra, Lizbon’a ya da Portekiz’e yolculuk yapan hemen hemen herkesin gittiği bir yer. Kimi renk renk ve eklektik, kimi gotik ve eksantrik sarayların fotoğraflarına sosyal medya paylaşımlarında sık sık rastlarsınız. Ekim ortasında bile turistlerle dolup taşıyordu. Yazın nasıl olduğunu hayal bile edemiyorum.

Lizbon gezimizi önceden planlarken beni en çok uğraştıran ve vaktimi alan kısmın Sintra olduğunu söyleyebilirim. Sonuçta şu karara vardım. Gidenlerin çoğu ya her şeyin sizin için planlandığı turlarla gidiyor ya da bizim gibi kendi gitse bile, sarayların pek azının (belki de hiçbirinin) içini geziyor. Sintra konusunda kritik konular hem oraya olan ulaşımı hem de Sintra’nın içinde değişik ören yerleri arasındaki ulaşımı planlamak. Saraylara girişler genel olarak randevulu bilet ile. Yani belli bir saatte kapıda olamazsanız, biletiniz yanıyor. İçeri giremiyorsunuz. Bu arada, önceden biletleri alırken, hem Sintra merkezden gezmeyi seçtiğiniz ilk yere olan hem de diğer yerler arasındaki ulaşım süresini ve otobüsün zamanında gelip gelmeyeceği konusunu da dikkate almak şart. Bu konuda navigasyonun gösterdiği yürüyüş sürelerine aldanmamanızı özellikle belirtmek isterim. 15-20 dakikalık yürüyüş olarak belirtilen rotalar dik yokuşları ve döne döne kıvrılan yolları kapsıyor. Özellikle sıcakta hiç hoş olmayabilir.

Lizbon’da Rossio Tren İstasyonu

Lizbon’dan Sintra’ya gitmek için önce araba kiralamayı düşünsek de, birkaç kitap ve bloga baktıktan sonra, tren ile gitmenin daha iyi olacağına karar verdim. Genel olarak, virajlı yolun dışında, yaz aylarında zaman zaman görülen yoğun trafik araba ile gidişleri caydırıcı en çok sözü edilen nokta. Lizbon’dan Sintra trenine Rossio İstasyonu’ndan binebilirsiniz. Bu tarihi tren istasyonundan Portekiz serisindeki ilk yazımda ayrıntılı olarak söz etmiştim. Gün boyunca Lizbon ve Sintra arasında karşılıklı seferler var. Biz önce, sabah 09:11 trenine binmeyi düşünmüştük ama sonra, baktık ki yetişiyoruz, bir önceki 08:41 trenine binmeye karar verdik. İyi ki de öyle yapmışız. Erken saatteki o tren bile doluydu. Trene binmeden önce istasyonun girişindeki Starbucks’da kahvaltı yapalım demiştik. Bol vaktimiz var gibiyken, inanılmaz yavaş servis yüzünden trene neredeyse ucu ucuna yetiştik. Her şey boğazımıza dizildi. Üstelik yiyeceklerin kalitesi de berbattı.

Trenle Lizbon’dan Sintra’ya gitmek yaklaşık 40 dakika sürüyor. Yanlış hatırlamıyorsam, yolda birkaç durakta duruyor. Bu arada, yol üzerinde bazı iç kapayıcı ve zevksiz bölgelerden de geçiliyor. Sosyal konut tarzı zevksiz yapılar, çirkin duvar yazıları ve resimlerle dolu duvarlar… Tren yolculuğundan aklımda kalan bir şey, Portekiz’de bulunduğumuz o birkaç gün sırasında ilk olarak bir iki tane güzel sayılabilecek Portekizli kızı görmüş olmamız oldu. Hiç kimseyi, hiçbir zaman görünüşlerine göre yargılamam ya da değerlendirmem. Beni tanıyanlar bilirler. Ancak, Portekizlileri ırk olarak güzel bulduğumu söyleyemeyeceğim. Konu sadece güzellik de değil.  Bir sağlıklı görünme, belli bir alım ve bir duruş hali sözünü ettiğim. Doğrusu, şöyle genel olarak bakınca, Portekizlilerde bu özelliklerin hiçbirini göremedim.

Sintra Sıradağları’nın kuzey yamacında kurulmuş olan Sintra, iklimi nedeniyle Portekiz krallarının gözde bir yazlık yerleşim yeri olmuş. Sıcak yaz aylarında krallar ve asiller burada yaptırdıkları yazlık saraylara çekilerek, Lizbon’un kavurucu sıcağından kaçmayı tercih etmişler. Portekiz’in batısında, Sintra’dan Atlantik Okyanusu’nun kıyısındaki Cabo da Roca’ya (Roca Burnu), 16 kilometre boyunca uzanan Sintra Sıradağları, zengin bitki örtüsü ve barındırdığı yabani hayvan çeşitliliği ile sadece turist ya da tarihi eser görme meraklılarının değil, doğaseverlerin de gitmekten hoşlandıkları bir bölge. Dağların en yüksek noktası (529 metre), Sintra yerleşim yerinin yakınlarında.

Sintra, 18. yüzyılın üçüncü çeyreğinden itibaren ve özellikle 19. yüzyıl boyunca Romantizm akımının simge yerlerinden birisi olarak sivrilmişse de, aslında tarihi çok eskilere giden bir yer. Paleolitik ve Neolitik çağlardan beri yerleşim olduğu tespit edilen bölge daha sonra Kelt, Roma ve Arap işgalleri yaşamış. Kral Alfonso Henriques’nin Arapları yenmesi üzerine Sintra Portekiz Krallığı’nın bir parçası olmuş. 1755 yılında yaşanan büyük depremden etkilenmeyince, 18. yüzyılın sonları ile 19. yüzyıl boyunca bölge altın çağını yaşamış. Ünlü yabancı gezgin ve edebiyatçılar egzotik buldukları bölgenin hayranı olmuşlar. Kimisi eserlerinde Sintra’dan esinlenmişler. Bu kişilerin arasında en tanınmışı Lord Byron.

Palácio Nacional da Pena

Bu arada, Portekiz aristokrasisi de bölgede yazlık saraylar ve köşkler yaptırmaya başlamışlar. Söz konusu saray yaptırma merakının doruk noktası hiç şüphesiz ünlü Palácio Nacional da Pena (Pena Sarayı) olmuş. Bu saray, çevresindeki park ile birlikte Sintra’nın en çok ziyaret edilen tarihi yeri. Söylendiğine göre sadece bahar ve yaz aylarında değil, tüm yıl boyunca ziyaretçileri ağırlıyor. Belki çetin kış aylarında o kadar kalabalık olmasa da, ekim ayında sarayın içinde adım adım ilerleyebildikten sonra, yılın büyük bir bölümünde belirtildiği gibi olduğuna inanabiliyorum.

Sintra‘nın tarihi merkezinden bir kesit

Sintra, 1995 yılında bir yerleşim yeri olarak tümüyle UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmış. Yukarıda belirttiğim gibi, gezilebilecek çok yer var. Ancak, bunların hepsini bir güne sığdırmak mümkün değil. İster istemez bir seçim yapmak zorundasınız. Sintra istasyonunda inince, hemen karşıdan kalkan 434 (veya biraz farklı bir rota izleyen 435) numaralı otobüsle çoğunlukla gezilen bütün yerlere gitmeniz mümkün. Aldığınız bilet 24 saat geçerli. Biz kolaylıkla bilet alıp, 434 numaralı otobüse bindik. Anladığım kadarı ile, bahar ve yaz aylarında bilet almak, ardından kuyruğa girip otobüse binebilmek büyük sorun olabiliyormuş. Ayrıca, otobüslerin ring seferi yaptıkları yollar aşırı trafikten tıkandığı için randevulu giriş biletleri olanlar bazı saraylara giriş saatlerini kaçırabiliyorlarmış.

Sintra tren istasyonunun önünden bineceğiniz otobüslerle gidebileceğiniz yerler: Sintra tarihi merkezi, Sintra Ulusal Sarayı, Regaleira Sarayı, Seteais Sarayı, Monserrate Sarayı, Pena Sarayı, Arap Kalesi ve Biesten Sarayı. Ayrıca yakınlarda bir Kapuçin Manastırı ve başka saraylar ile köşkler de var. Kendini bölgenin doğasına bırakan, mantar, meşe ve çam ağaçlarının arasındaki yürüyüş yollarını keşfe çıkanlar ya da Okyanus kıyısındaki Roca Burnu’na gidenler de oluyor. Ancak, eğer Sintra’da kalmıyorsanız, tüm bunları bir günde yapmanız çok zor. Çoğu ziyaretçi için tipik bir Sintra gezisi iki yeri, Pena ve Regaleira saraylarını içeriyor. Biz, biraz zorlanarak da olsa ve ulaşım yoğunluğu izin verdiği için üç yeri gezmeyi başardık ama, epeyce yorucu oldu.

Castelo dos Mouros (Arap Kalesi)

Otobüs önce Arap Kalesi’nde (Castelo dos Mouros) durdu. Biz kaleye uzaktan ve ağaçların arasından bakmakla yetindik çünkü aksi takdirde Pena Sarayı’ndaki giriş için saat 11:30 randevumuza yetişmemiz mümkün olmayacaktı. Kale, 10. yüzyılda Araplar tarafından yapılmış. 1147 yılında Alfonso Henriques tarafından fethedilmiş. 19. yüzyılda onarılmış. Yukarıdan çok güzel bir manzara olduğu söyleniyor.

Palácio Nacional da Pena
Masalsı bir yapı

İlk gezeceğimiz yer olan Palácio Nacional da Pena’yı, yani Pena Sarayı’nı, çevreleyen muazzam parkın kapısında otobüsten indik. 2000 dönümden fazla büyüklükte bir araziyi kaplayan parkın girişinden sarayın kapısına ulaşmak için yaklaşık yarım saat yürümek gerektiğini okumuştum. O nedenle sadece parkı gezmekle yetinmeyip, sarayın içini de gezmek istiyorsanız, alacağınız giriş biletinin saatini seçerken bu noktaya dikkat etmelisiniz. Biz, saraya giriş bileti alırken, bir de Pena Parkı’nın girişi ile sarayın kapısı arasında gidip gelen otobüse de çift yönlü bilet almıştık. Bu biletlerin saati yok. Kuyruğa girip, biniyorsunuz. Bu şekilde, koşturmak zorunda kalmadan, 3 dakikada rahatça yukarı çıktık. Giriş saatine kadar kafede oturmaya bile vaktimiz oldu. Bu arada etrafı izledim. Her yer insan kaynıyordu. Ancak bu insanların bir bölümü, sarayın içine girmek yerine, önünde kendilerini ya da binayı fotoğraflıyorlardı. Doğrusu, Pena sarayı eklektik ve biraz tuhaf mimarisi ile peri masallarından çıkmış gibi görünüyor. Ayrıca, farklı bölümlerinin değişik renklere boyanmış olması onu çok sevimli kılıyor. Biraz kirli ve boyaya ihtiyacı varmış gibi göründü gözüme. Aslında bu kadar ziyaretçi akını olan bir yer için bütçe açısından bir sorun olmamalı diye düşünüyorum.

Sarayı yaptıran, Kraliçe II. Maria’nın eşi ve aslında Saxe-Coburg-Gotha hanedanından bir Alman prensi olan
Kral (Dom) II. Ferdinand
Sintra’daki sarayların içinde en bilineni olan Pena Sarayı ekim
ayında bile ziyaretçilerin akınına uğramıştı

Sintra Dağları’nın ikinci en yüksek tepesinde inşa edilmiş olan Palácio Nacional da Pena, Kraliçe II. Maria’nın eşi, Saxe-Coburg-Gotha hanedanından Alman prensi Ferdinand tarafından, kraliçe için yaptırılmış. Ferdinand, eş durumundan kral olmuş ve Portekiz tarihine Kral (Dom) II. Ferdinand olarak geçmiş. Kendisi, Sintra denince ilk akla gelen bu saray ile Bavyera kralı II. Ludwig’in meşhur Neuchwanstein şatosunda yarattığı masalsı ve romantik havayı yaratmak istemiş. (Görmüş olanlar bilir. Neuchwanstein gerçekten çocukken masallarda olduğunu hayal ettiğimiz şatolar gibidir. 1960’ların başında, henüz küçükken babamın götürdüğü o şatoyu hala hatırlarım). Ancak, Neuchwanstein’dan farklı olarak, kullanılan canlı renkler ve mimari özelliklerle, Pena Sarayı’na aynı zamanda bir Akdeniz havası da verilmiş. Bir doğa düşkünü olarak II. Ferdinand yaptırdığı sarayın çevresine de önem vermiş. Binlerce meşe, mantar, çam, Meksika selvisi, Avusturalya akasyası ile başka birçok ağaç diktirmiş. Böylece, sarayın gerçeküstü havasına fazladan başka bir hava katan çevresindeki o muhteşem park ortaya çıkmış.

Sarayın masalsı mimarisinde sık sık gerçeküstü
yaratık figürleri göze çarpıyor

II. Ferdinand, İngiltere Kraliçesi Victoria ile evlenen kuzeni Prens Albert gibi, sanata, doğaya ve zamanın teknolojik yeniliklerine meraklı birisi imiş. Sarayın yapımı için önce, 15. yüzyıldan beri burada bulunan Pena Manastırı’nı satın almış. Sarayın yapımında manastırın belli bölümleri yeni yapıya katılmış. Gezerken, manastırın revaklı avlusunu, odaya çevrilmiş keşiş odalarını görmeniz mümkün. 1840 yılında yapımına başlanan sarayın mimarı Alman Baron Von Eschwege. İnşaat 45 yıl sürmüş. O zamana kadar Kraliçe II. Maria çoktan ölmüş. Prens ise, sarayın tadını çıkaramadan, inşaatın bittiği 1885 yılında ölmüş.

Saray inşa edilirken, burada bulunan 15. yüzyılda yapılmış Pena Manastırı‘nın belli bölümleri korunmuş. Etrafında keşiş odalarının bulunduğu bu revaklı avlu da o bölümlerden biri.
Avludan saat kulesine bakış
Manastırdan kalma orijinal niş. Küçük taşlar, deniz kabukları ve porselen parçaları ile yapılmış. Rafta, Aziz Jerom’un kilden yapılmış bir heykeli dururmuş. Sonradan
burası depo olarak kullanılmış.

Kraliçe II. Maria öldükten 16 yıl sonra, II. Ferdinand opera sanatçısı Elise Hensler’e aşık olmuş. İsviçre’de doğup, Amerika’da büyümüş ve sonra Paris’te eğitim almış olan Hensler ile Ferdinand 1869 yılında evlenmişler. Sadece konsort kral (yani eşi nedeniyle) ünvanı olduğu için Portekiz’i yönetme durumu olmayan Ferdinand, yeni eşi ile birlikte özel mülkü olan Pena’ya yerleşmiş. Zaten Kraliçe II. Maria’nın ölümünden sonra taht çoktan, önce büyük oğullarına, sonra küçük oğullarına geçmiş. Pena Sarayı arazisinin içinde, evlenmeden önce Edla Kontesi ünvanını alan Elise Hensler’in II. Ferdinand ile birlikte yaptırdıkları ve Kontes Edla Şalesi olarak adlandırılan bir köşk ve bahçesi de var. Vaktiniz varsa, orayı da gezebilirsiniz. Biz, diğer saraylara olan bilet saatlerimizi kaçırmamak için orayı gezmedik.

Yemek odası
Geyikli Salon
Adını duvarlardaki geyik başlarından alan ve resmi davetler
için kullanılan yuvarlak salon
Sarayın mutfağı
Sarayın kilisesinden bir vitray

Ferdinand 1885 yılında ölünce, vasiyeti üzerine, özel mülkü olan Arap Kalesi ve Pena Sarayı ile Parkı Edla Kontesi’ne bırakmış. Portekiz kültürel mirası olarak söz konusu mülklerin Portekiz kraliyetine ait olması gerektiği gerekçesi ile açılan ve uzun süren davaların sonunda, Elise Hensler Arap Kalesi ve Pena Sarayı ve Parkı’nı devlete satmış. Buna karşılık 1904 yılına kadar şaleyi ve bahçesini kullanmış. Pena Sarayı ve Parkı, 1910 yılında Portekiz’de Cumhuriyet ilan edilince müzeye dönüştürülmüş ve koruma altına alınmış.

Sarayın bir restorasyona ihtiyacı var gibiydi

Pena Sarayı’na belli saat aralıklarında, gruplar halinde girildiği için, gezerken kendinizi bir akıntının ortasında buluyorsunuz. Özellikle ilk girişteki, manastırdan kalma bölümlerde fiziksel olarak da bir darlık söz konusu olduğu için kendinizi bir odadan diğerine sürükleniyor gibi hissediyorsunuz. Çoğu yerde, şöyle bir durup etrafı incelemek için vakit olmuyor. İncelemeye gerek var mı diye de sorabilirsiniz tabii. Eminim, siz de benim gibi, içi çok daha şaşalı olan saraylar görmüşsünüzdür. Yine de, zaman zaman bu yarış havasında gezme olayı insanı boğabiliyor. Düşününce, bu kadar çok ziyaretçisi olan bir yerde, yönetimin yöntem olarak başka da seçeneği olmayabilir.

İçeri girmek için bilet saatini bekleyen kalabalıklar…

Gitmeyi planladığımız ikinci saray Palácio Nacional de Sintra, yani Sintra Ulusal Sarayı idi. (Bazı kaynaklarda Sintra Sarayı ya da Kent Sarayı olarak da adı geçebiliyor). Çok yüksek konik bacaları ile son derece sevimli görünen bu saray, Sintra’nın eski bölgesinin tam kalbinde yer alıyor. Aslında istasyona da çok uzak değil. Ancak biz, uzak noktadan başlamanın daha iyi olacağını düşünerek, önce burayı gezmeyi tercih etmemiştik. Pena Sarayı’nı gezip, gelenekselleşmiş malum noktalarında bolca fotoğraf çektikten sonra, yine servis arabası ile parkın kapısında indik. Bu sırada yağmur da indirdi. Oysa o gün, hava tahminlerine göre güneşli olacaktı. 435 numaralı otobüse binerek Ulusal Saray’a geldik. Burası, randevulu bilet ile girilen bir saray değil ama, biz planımızı saat 2’de orada olacak şekilde yapmıştık. Saat 2’den epeyce önce orada olduk.

Palácio Nacional de Sintra
Sarayın üzerinde bulunduğu inişli çıkışlı arazinin topoğrafyası
maketten daha iyi anlaşılıyor. Saray, farklı dönemlerde yapılan
eklemelerle, yüzyıllar boyunca genişletilmiş.

Palácio Nacional de Sintra, bizim Topkapı Sarayı’nda olduğu gibi, değişik dönemlerde, farklı hükümdarların eklemeler yaptırarak büyüttüğü bir saray. Bu nedenle, tarz olarak da kaçınılmaz bir şekilde, eklektik bir yapı. Gotik bir ön yüzü olan sarayın ana kısmı 14. yüzyılda Kral I. João tarafından, burada 8. yüzyılda Araplar tarafından inşa edilmiş başka bir yapının yerine yaptırılmış. Saray kısa zamanda kraliyet ailesinin gözde bir yazlık sarayı olmuş ve 1910 yılına kadar bu amaçla kullanılmış. 16. yüzyılda, Kral I. Manuel döneminde saraya Manuelin ve Arap tarzını çağrıştıran eklemeler yapılmış. Saray, topoğrafyaya uygun bir şekilde, farklı kademeler üzerine oturtulmuş.

Manuelin Salon
16. yüzyılda, Kral I. Manuel zamanında sarayın Büyük Salon‘u olarak yapılmış. Sonraki yüzyıllarda küçük dairelere bölünmüş. Diktatörlük döneminde eski haline getirilmiş. Tavana Portekiz’in 15. ve 16. yüzyıllarda denizlerdeki başarılarının resmedilmesi düşünülse de, bu yapılamamış.
Sarayın birçok yerinde olduğu gibi,bu salonun da duvarları
çok güzel fayanslarla (Azulejo) ile kaplı

Pena Sarayı’nın aksine, Palácio Nacional de Sintra oldukça tenha idi. O nedenle rahat rahat ve keyifle gezebildik. Pena Sarayı’nı istila eden kalabalık burada yoktu. Aslına bakarsanız, Sintra Ulusal Sarayı bana göre çok daha tarihi ve ince detaylarla dolu bir yer. Gelin görün ki anlaşılan, sosyal medyanın da katkıları ile, renkli ve türlü türlü kuleleri olan Pena Sarayı insanların daha çok ilgisini çekiyor. Ben, Sintra’ya giden ve vakti olanlara Palácio Nacional de Sintra’ya da gitmelerini öneririm.

Kuğular Salonu
Tavandaki kuğular Kral I. João‘nun eşi Kraliçe Philippa‘ya
bir jest olarak yapılmışlar

Sarayın aklımda kalacağını düşündüğüm ve beğendiğim birkaç köşesinden kısaca bahsedeyim. Kuğular Salonu olarak adlandırılan sarayın Büyük Salonu 14. yüzyılda, Kral I. João ve eşi, Kraliçe Philippa zamanında yapılmış. Burası 19. yüzyıla kadar kralın divanı ve yemek davetleri, konserler, dini törenler ve resmi kabuller için kullanılmış. Abisi, İngiltere Kralı IV. Henry’nin amblem olarak kullandığı ve salona adını veren tavandaki kuğular, Lancaster’den gelin gelen Kraliçe Philippa’ya bir jest olarak yapılmışlar. Kraliçe Philippa aynı zamanda, önceki Portekiz yazılarımda adı geçen Gemici Prens Henrique’nin de annesi. Bundan dolayı, Belém’de gördüğümüz Padrão Dos Descobrimentos’daki (Keşifler Anıtı) heykeller arasında tek kadın heykeli Kraliçe Philippa’nınki idi.

Saksağanlı Salon
Bu salonun tavan süslemelerindeki saksağanların pençelerinde tuttukları güllerin de Kraliçe Philippa’nın üyesi olduğu İngiltere’nin Lancaster Hanedanı’na bir gönderme olduğu düşünülüyor. Saksağanların gagaları ile tuttukları Por Bem (İsteyerek) yazıları ise, kraliçenin eşi
Kral I. João’nun kendine seçtiği sloganmış.

Bir diğer salon olan Saksağanlı Salon’un tavan süslemelerinde de yine Kraliçe Philippa’ya bir gönderme yapıldığı düşünülüyor. Saraydaki en eski süsleme olduğu belirtilen tavana neden 136 tane saksağan yapıldığı kesin olarak bilinmiyor. Bu konuda çeşitli söylentiler var ama, hiçbiri kayıtlı bilgi değil. Buna karşın, saksağanların pençelerinde tuttukları güllerin büyük olasılıkla, Kraliçe Philippa’nın üyesi olduğu İngiltere’nin Lancaster Hanedanı’na bir gönderme olduğu belirtiliyor.

Hanedan Salonu
Salonun görkemli tavanı
Salona duvar fayansları 18. yüzyılda eklenmiş

Hanedan Salonu (Sala dos Brasões) olarak bilinen büyük mekân 16. yüzyılda, Kral I. Manuel tarafından yaptırılan görkemli kulede bulunuyor. Bütün bir katı kaplayan salonun sekizgen bir kubbesi var. Burada kral en tepeye Portekiz kraliyet armasını koydurmuş. Bu, hiyerarşik ama aynı zamanda birbirine bağımlı bir toplumsal yapıda kendisinin en tepede olduğunu simgeliyor. Öte yandan, sahip olduğu güç, altındaki aristokrasiye dayanıyor. Alt tarafta, armaları ile temsil edilen Portekiz’in en soylu ve önemli 72 aristokrat ailesi de sosyal statülerine kral sayesinde sahip olabiliyorlar. I. Manuel, kendi devam edecek soyunu da tavan süslemelerine 8 evladının armalarını koydurarak ifade etmiş. Kız evlatların armaları evlenene kadar boş tutulmuş. Hanedan Salonu’nun duvarlarının alt tarafları 18. yüzyılda Delft tarzı fayanslarla (Azulejo) süslenmiş.

Avludan sarayın sevimli mutfak bacalarını görmenk mümkün

Palácio Nacional de Sintra’yı iki saatten kısa bir sürede bitirince, kafesinde bir şeyler yemek ve kahve içmek için bol vaktimiz kaldı. Sintra’nın aynı zamanda tatlıları ile meşhur bir yer olduğunu okumuştum. Onun için fırsatı kaçırmadık ve müzenin kafesindeki Sintra’ya özgü 2 tatlıdan yedik. İkisini de lezzetli buldum. Queijadas de Sintra, 13. yüzyıla dayanan tarifi nedeniyle Sintra’nın en eski tatlısı imiş aynı zamanda. 18. yüzyılın ortasına kadar sadece evlerde yapılıyormuş. Daha sonra özel Queijadas imalathanelerinde üretilmeye başlanmışlar. Tatlı, un ve tuz ile yapılan küçük hamurların içine peynir, şeker, yumurta sarısı, tarçın ve un kullanılarak hazırlanan dolguların konması ile yapılıyormuş. Tat olarak, küçük cheesecake’leri andırıyor. İkinci tatlı, Travesseiros de Sintra, ağızda dağılan, pofuduk hamurlu bir tatlı. O da Sintra’nın en sevilen tatlılarından birisi imiş. İçinde yumurta sarısı, badem ve şeker var.

Avlunun ortasındaki burgu şeklinde su fıskiyesi
16. yüzyılda yapılmış
Avlunun bir köşesinde Su Mağarası olarak adlandırılan bir girinti var. Güneşten ve sıcaktan korunmak için yapılmış. Bir zamanlar, duvarlardaki fıskiyelerden su püskürtülüyormuş. 15. yüzyılın sonu ya da 16. yüzyılın başında yapılmış. Tavandaki stucco, sanatçı Giovanni Grossi‘ye atfediliyor. Ortada dünya, çevresinde dört mevsim ve mitolojik temalar canlandırılmış. (Stucco sönmüş kireç, beyaz mermer tozu, tutkal, tebeşir,
yumurta akı ve su karıştırılarak elde edilen bir tür sıva ve
bununla yapılan kabartma eserlere verilen isim)

Bir yandan kahvelerimizi içerken ve tatlılarımızı keyifle yerken bir yandan da biraz dinlendik. Epeyce yorulmuştuk. Tezgâhtaki görevli kızlar neşe ile birbirleriyle konuşuyorlardı. İkisinin de ataları Portekiz’in eski sömürgelerinden olmalıydı. Tiplerinden öyle anlaşılıyordu.

Sintra’ya özgü tatlılar

Palácio Nacional de Sintra’nın kafesinde dinlendikten sonra, 435 numaralı otobüse bindik ve vaktinden biraz da önce Quinta da Regaleira’nın kapısında olduk. Biletimiz saat 16:30 içindi. Burası da sabah gezdiğimiz Pena Sarayı gibi çok popüler olduğu için inanılmaz bir kalabalık vardı. Herkes, Romantik mimari tarzındaki sarayı, kiliseyi, ama en çok da şifreler, gizemli köşeler, gizli geçitler ve yapay göletlerle dolu parkını görmeye gelmişti. Söz konusu şifrelerin, simya, Masonluk, Tapınak Şövalyeleri ve Gül-haçlılar (Rozikrusyenler) ile ilişkilendirilmesi bu konulara az çok ilgi duyanları doğal olarak çekiyor. Duymayanlar için ise, Regaleira malikanesi neredeyse Disneyland tarzı bir keyif sunuyor.

Quinta da Regaleira Sarayı
Aşağı girişe yukarıdan bakış

Günümüzde Quinta da Regaleira olarak bilinen arazi aslen, adını aldığı, Vikontes Regaleira’nınmış. Kendisi 1892 yılında mülkünü Augusto Carvalho Monteiro’ya satmış. Monteiro, İtalyan mimar Luigi Manini ile birlikte, bu 40 dönümlük arazide kendi ilgi alanlarını ve inandığı ideolojileri yansıtan gerçeküstü bir ortam yaratmış. Kendisinin de Mason olduğu tahmin edilen Manini için bunun eğlenceli bir proje olduğunu tahmin ediyorum. İnşaat 1904 yılında başlamış ve 1910 yılında tamamlanmış. Malikhane 1942 yılında Waldemar d’Orey isimli şahsa, 1987 yılında da Japon şirket Aoki’ye satılmış. Şirket, on yıl boyunca araziye girişi yasaklayarak tamamen halka kapatmış. 1997 yılında, Sintra Belediyesi Quinta da Regaleira’yı satın almış ve kültürel etkinliklerin de yapıldığı bir müze haline getirmiş. Saray ve parkı aynı zamanda UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor.

Bahçede seyir kulesi
Bolluk Çeşmesi
Parkın içinde birbirinden farklı banklar var

Quinta da Regaleira Sarayı sekizgen kulesi, Gotik sivrilikleri, ön cephesindeki canavarımsı gargoylları ve sütunları ile etkileyici, biraz da ürkütücü bir yapı. Roma, Gotik, Rönesans ve Manuelin mimari özellikleri harmanlanmış. Devasa yapının kendisi (bodrum ile beraber) beş katlı. Sarayın ana cephesinin önündeki Regaleira Kilisesi’nin mimarisi de saray ile uyumlu. Kilise, tahmin edileceği üzere, bir Roma Katolik kilisesi.

Regaleira Kilisesi
Kilisenin içi

Ana yapılar bir yana, kalabalıkların esas görmek için oradan oraya gittiği noktalar, yukarıda belirttiğim gibi, parkın çeşitli yerlerindeki gizli mesaj ve şifrelerle dolu çeşmeler, insan yapımı mağaralar, geçitler, banklar ve benzeri. Aslında sarayın içinden çok, insanlar buralara ilgi gösteriyorlar. Tabelalar ve haritalara karşın bazılarını bulmak biraz vakit alabiliyor. Kalabalığa takılıp, bazı yerleri atlamanız da mümkün. O nedenle, elinizde bir görülecek noktalar listesi olsa iyi olur.

Ibis (Aynak Kuşu) Çeşmesi
Taştan çardak

Saray parkının içinde en çok ilgi çeken hiç şüphesiz, ters kuleler olarak da tanımlanan, iki kuyu. Tekris Kuyuları (Initiation Wells) denen bu yapılar, birçok insan için Quinta da Regaleira’ya gelmelerinin tek nedeni olabilir. Internette buranın pek çok fotoğrafına rastlamışsınızdır. Aşağı doğru döne döne inen merdivenleri var. Bu merdivenlerden aşağı iniyorsunuz. Kuyular hiçbir zaman su kaynağına ulaşmak için kullanılmamış. Adı üzerinde, tören için yapılmışlar. Kuyulardan büyük olanı 27 metre derinliğinde ve merdivenlerin kenarlarında toplam 23 tane pencere var. Kuyunun dokuz katlı olması, Tapınak Şövalyeleri’nin dokuz kurucusuna bir gönderme şeklinde değerlendiriliyor. Öte yandan, bazıları da bunun Dante’nin (İlahi Komedya’daki) Cehenneminin dokuz bölümünü temsil ettiğine inanıyorlar. Kuyunun dibinde, yerde Tapınak Şövalyeleri’nin haçının da resmedildiği bir pusula var.

Büyük Tekris Kuyusu (Initiation Well)
En altta, ortasında Tapınak Şövalyelerinin haçı olan pusula
Aşağı inerken yukarı bakmayı da ihmal etmedim
Gökyüzüne bakış…

Bir Tapınak Şövalyesi ya da yüzyıllar sonra onların ritüellerini yeniden canlandıran Masonların bir üyesi olduğu tahmin edilen Monteiro’nun bu kuyuları tekris törenleri için yaptırdığı tahmin ediliyor. Aydınlanma ya da İnisiasyon Töreni olarak da adlandırılan bu Masonluğa kabul töreninin Quinta da Regaleira’nın ünlü kuyularında yapılan şeklinde, gözleri bağlanan adayların, kalplerine yakın tuttukları bir bıçak ile bu dokuz kat merdiveni indiklerine, aşağı varınca bir labirentle kiliseyi bulmaya çalıştıklarına ve orada, yapılan tören ile kabul edildiklerine inanılıyor.

Tekris Kuyuları’ndan mağaralara açılan yeraltı dehlizi

Bitmemiş Kuyu olarak adlandırılan ikinci kuyu, bir tünelle ana kuyuya bağlanıyor. Ben bir kuyudan inip, öbüründen yukarı çıkacağız sanmıştım ama, güvenlik sebebiyle oraya giriş kapatılmıştı. Okuduğuma göre, bu daha küçük bir kuyuymuş.

Her ne kadar ziyaretçiler park kadar ilgi göstermiyorlarsa da,
Quinta da Regaleira Sarayı’nın içinde zarif ayrıntılar var

Yazının başında da belirttiğim gibi, bir güne üç sarayı sığdırmaya çalışınca epeyce yorulduk. Quinta da Regaleira’dan Sintra merkezine inmek için otobüsü beklemek yerine, oradaki bir taksiye bindik. Esasen niyetimiz, akşam yemeğini Sintra’da yedikten sonra, 22:50 ya da 23:50 treniyle Lizbon’da dönmekti. Ancak, girdiğimiz birkaç restoranda yer bulamayınca, Lizbon’a daha erken dönmeye karar verdik. Bir restoranda yer ayırtmak iyi olurmuş ama, saatler konusundaki belirsizlik nedeniyle onu yapmamıştım. Açıkçası, her yerin o kadar dolu olacağını da hiç tahmin etmemiştim.

Uzun bir günün ardından Lizbon’a döndükten sonra,
Rossio İstasyonu’ndan çıkar çıkmaz
Café Beira Gare‘da yemek yedik

Lizbon’da trenden inince, fazla yer aramadan bir şeyler yemeğe karar verdik. Bu kadar yorgunluğun üzerine, daha ertesi gün İstanbul’a dönüş için toplanmamız gerekiyordu. Rossio  İstasyonu’ndan çıkınca, karşıda, sağ tarafta Café Beira Gare gözümüze çarptı. Ben, bira ile (Portekiz biraları güzel) balık çorbası ve ardından sardalya balığı yedim. Portekiz’deki sardalyalar bizimkilere göre epeyce büyükler. Ancak, önemli nokta, Portekiz’de sardalyayı temizlemeden pişirip, servis ediyorlar. Bunu gitmeden öğrenmiştim ama, yine de daldırıp, ufak çaplı bir kazaya uğradım!

Tadı Damağımızda Kalan Portekiz… (3): Fernando Pessoa, Calouste Gulbenkian ve Fado Durumları

Fernando Pessoa (1888-1935) ile tanışmam, kendisi Portekizli olmayan ama Pessoa’nın eserlerini İtalyancaya çeviren, İtalyan yazar ve akademisyen Antonio Tabucchi (1943-2012) aracılığı ile olmuştu. Eğer edebiyat ile gönülden ilgili iseniz, bu olağan bir durumdur. Bir yazar bir başkasına, bir kitap diğerine kapı aralar ve o harika serüven devam eder. Tabucchi, belki de Portekizli eşi nedeniyle daha yakından tanıdığı Portekiz’in ve özellikle Pessoa’nın bir tutkunu olmuş ve Pisa’da başlayan yaşamı da Lizbon’da sona ermiş. Elimdeki yaprakları sararmış ve 1980’lerde basılmış kitapları da onun bu tutkusunun birer göstergesi. Tabucchi, Requiem adlı kitabında 12 saatlik bir zaman diliminde Pessoa’yı çok andıran bir şairi ve yaptıklarını anlatır. Bu kitapta arka planda hep hissedilen Lizbon’un temmuz sıcağını hâlâ hatırlarım. Lizbon’da gezerken ekim ayında yaşadığımız beklenmedik sıcak hava o nedenle bana hep temmuzda bu şehirde nasıl bir cehennem sıcağı olabileceğini düşündürdü. İkinci kitap, Fernando Pessoa’nın Son Üç Günü, Portekiz edebiyatının köşe taşlarından Pessoa’yı ölüm döşeğinde yaşamı boyunca kullandığı takma adları ile söyleşir ve anılarını gözden geçirirken anlatır. Şair, yazar, eleştirmen, çevirmen ve yayıncı olan Pessoa kariyeri boyunca 80’e yakın takma isim kullanmakla kalmamış, bunlar için farklı ve detaylı yaşam öyküleri, zevk, inanış ve dünya görüşleri de oluşturarak bir anlamda kendi benliğinden farklı benliklere (alter ego) bürünmüş. Tüm bu ilginç yönlerine ve yaratıcı eserlerine karşın Pessoa ancak öldükten sonra ünlenmiş.

Bir gün önce Belém’deki Jerónimos Manastırı’nın avlusunda Pessoa’nın mezarını görmüştük. Aslında, öldüğü zaman başka bir mezarlıkta gömülmüş, giderek tanınırlığı ve şöhreti artınca buraya nakledilmiş. Lizbon’daki üçüncü günümüze Pessoa’nın yazı yazarak saatler geçirdiği bir yerde, Café Martinho da Arcada’da başlamaya karar verdik. Praça do Comércio No:3 adresindeki Café Martinho, Lizbon’un en eski kafesi kabul ediliyor. Resmi web sitesine göre 1782 yılında açılmış.Tagus nehrinin kıyısındaki Praça do Comércio meydanından birinci yazımda söz etmiştim. Burası, 1755 yılındaki büyük depremden sonra Lizbon’u şehir olarak adeta yeniden yaratan Marquês de Pombal’ın şehre kazandırdığı üç önemli meydandan birisi. Marki burayı Portekiz’in dünya ile ticaretinin merkezi olarak tasarlamış. Aslında meydanın tarihi çok daha eskilere gidiyor. Yerli halk tarafından Terreira da Paça (Saray Meydanı) olarak anılan meydan 400 yıl kraliyet sarayına ev sahipliği yapmış. 1511 yılında, o zamana kadar São Jorge Kalesi’inde bulunan kraliyet sarayı Kral I. Manuel tarafından burada inşa edilen  bir saraya taşınmış. 1755 yılında saray ağır hasar alınca, Pombal Markisi hem sarayı hem de meydanı yeniden düzenlemiş. Meydanı üç taraftan çevreleyen saray yapılarının altına revak (portico), nehir tarafına da kıyıya kadar inen merdivenler yaptırmış. Meydanın ortasındaki dev heykel, Kral I. José’nin heykeli. Meydanın kuzey tarafında, heykelin arka tarafındaki etkileyici tak Lizbon’a gelen turistlerin çekim noktalarından birisi olan ünlü Arco da Rua Augusta. 1755 yılındaki büyük yıkımdan sonra şehrin yeniden ayağa kaldırılmasını kutlamak amacıyla yapılmaya başlanmış. Şimdi gördüğümüz halini 1873 yılında almış. Günümüzde tepesine çıkılabildiği söyleniyor ama, biz çıkmadık. Lizbon’un en canlı caddelerinden Rua Augusta ile Baixa semtini ve nehri yukarıdan görmek için iyi bir nokta olsa gerek. Takın en tepesinde görkemi temsil eden heykel ve onun ödüllendirdiği dahilik ve kahramanlığı temsil eden heykeller Fransız heykeltıraş Célestin Anatole Calmels (1822-1906) tarafından yapılmışlar. Daha aşağıda, sütunların üstündeki kısımda bulunan dört heykeli Portekizli heykeltıraş Vitor Bastos (1830-1894) yapmış. Dördü de Portekiz tarihi açısından önemli kişilere ait olan bu heykellerden birisi Pombal Markisini, biri de Vasco da Gama’yı canlandırıyor. Uzanmış pozisyondaki iki heykel ise, Tagus ve Duoro nehirlerini temsil ediyor. Tam ortada Portekiz kraliyet arması yer alıyor.

Praça do Comércio meydanında Arco da Rua Augusta takı (arkada) ve Kral I. José’nin heykeli

Praça do Comércio meydanı Portekiz tarihinde önemli olaylara da sahne olmuş. 1 Şubat 1908 tarihinde Kral Carlos ve veliahtı olan oğlu Luis Filipe meydandan geçerken yapılan bir suikast ile öldürülmüşler. Ardından gelişen olaylar, Portekiz’de monarşinin lağvedilerek cumhuriyetin ilan edilmesine kadar uzanmış. 1974 yılında Caetano’nun devrilmesini sağlayan kansız Karanfil Devrimi’nin ilk kıvılcımı da burada parlamış.

Meydanın üç kenarı boyunca uzanan portico (revak)

Praça do Comércio meydanını bir gün önce, Belém’e gitmek için Cais do Sodré metro istasyonunda indikten sonra, yukarı kattaki tren istasyonuna çıkarken şöyle bir görmüştük. Bu sefer daha çok gezme ve fotoğraf çekme fırsatımız oldu. Hatta, Café Martinho’yu bulmak için fazladan meydanı neredeyse çepeçevre yürüdük. Hava epeyce sıcak ve güneşli idi. Bu açıdan, revakın gölgesi altında yürümek iyi oldu. Aslında, kafe oldukça kolay bulunabilecek bir konumda. Sırtınızı nehre, yüzünüzü Arco da Rua Augusta’ya döndüğünüz zaman, takın Rua Augusta’nın başındaki (size göre sağ tarafındaki) köşesinde yer alıyor.

Café Martinho da Arcada Arco da Rua Augusta takının
altında, köşede bulunuyor

Café Martinho’da Portekiz’de gittiğimiz hiçbir yeme içme yerinde karşılanmadığımız kadar sıcak bir şekilde karşılandık. Masaların çoğu yabancılarla doluydu. Eğer akşam gidilecekse, rezervasyon yaptırmak daha iyi olabilir. Oturduğumuz süre boyunca da birkaç kez büyük turist grupları oturup kalktılar. Buna karşın, garsonlardan sadece bir tanesi doğru dürüst İngilizce konuşuyordu. Bir yandan siparişleri alırken bir yandan da Pessoa’nın kafenin müdavimi olduğunu, en önemli eserlerini burada yazdığını anlatmaya çalışıyordu. Kahvaltı için birer limonata, tost ve kahve söyledik. Martinho’ya ya da Portekiz’e özgü, başka enteresan bir şeyler var mıdır diye kalkıp içeri girdim. Bana eşlik eden garson, kasadaki görevlinin de onayını alarak, sonradan adının Rabanadas olduğunu öğrendiğim bir tatlı önerdi. Özellikle Noel zamanı çok tüketildiği belirtilen Rabanadas süt, yumurta, şeker, limon kabuğu, vanilya ve arzuya göre konacak baharat karışımında iyice ıslatılan ekmek dilimleri (bir gün önceden kalan ekmek olursa, daha iyi olduğu söyleniyor) zeytinyağında kızartılarak yapılıyormuş. Üzerine, tercihe bağlı olarak, bal veya şarap da serpiştirilebiliyormuş. Biz kahvaltı sırasında ve üzerine bir şey eklemeden yedik ama, aslında bu Portekizliler için yemek sonrasında ya da aralarda tükettikleri bir tatlı çeşidi imiş.

Bu fotoğrafı kafenin boş olduğu nadir anlardan birinde çektim
Kahvaltı için birer limonata, tost, kahve ve Rabanadas söyledik

Kafenin içerideki restoran bölümünde, hepsi müşteri ağırlamaya hazır, beyaz örtülü masalar vardı. İçlerinden, pencere önündeki bir tanesinde Reservado yazıyordu. Pessoa’nın oturmayı sevdiği o masa, kimselere verilmiyor. Duvarlar Pessoa ile ilgili yazı ve fotoğraflarla dolu. Café Martinho’nun müdavimi olan başka Portekizli edebiyatçıların da fotoğrafları asılmıştı. Bu sırada, ortada hazırlanmış, yine beyaz örtülü uzun bir masada kafenin personeli yemek yiyordu. Saygı gereği fotoğraflarını çekmedim ama, mutfak kısmından çalışanların da olduğu anlaşılan masadakilerin kafenin içinde öyle yemek yiyor olmaları çok hoşuma gitti.

Café Martinho’nun içi
Pessoa’nın sürekli oturduğu o masada Reservado yazıyor
ve kimseye verilmiyor

Café Martinho konum olarak Lizbon Katedrali’ne oldukça yakın. Yürüyerek 6-7 dakikalık uzaklıkta. Ulaşmak için biraz yokuş çıkmak gerekiyor. Hemen önünde, turist yoğunluğundan anlayacağınız, Lizbonluların en sevdiği aziz olan Santo Antonio’ya  ithaf edilmiş bir kilise (Santo Antonio da Sé) daha var. Resmi adı Santa Maria Maior de Lisboa olan ama kısaca  olarak da adlandırılan Lizbon Katedrali şehrin en eski Katolik ibadethanesi kabul ediliyor. Yapımına 1147 yılında, Kral Alfonso Henrique Lizbon’u Arapların elinden aldıktan sonra başlanmış. Daha önce burada bulunan caminin üstüne yapılan bina aynı zamanda, Lizbon’un ilk piskoposu olan İngiliz Haçlısı Gilbert of Hastings’in makamı olarak inşa edildiği için katedral statüsü almış. Önceki yazılarımdan birinde sözünü ettiğim gibi, bir Hristiyan mabedinin katedral sayılması için, büyüklüğüne bakılmaksızın, başında Papa tarafından tayin edilmiş bir piskopos olması gerekli. Lizbon Katedrali’nin kısaca Sé olarak anılması da Sede Episcopal (piskoposluk makamı) ifadesinden geliyor.

Lizbon katedrali Santa Maria Maior de Lisboa
ya da kısaca
Katedralin içi oldukça sade

Katedral, 1755 yılındaki büyük depremin öncesinde, 14. Yüzyılda üç tane deprem daha geçirmiş ve her seferinde büyük hasarlar almış. Buna bağlı olarak, yüzyıllar boyunca yapılan yenileme ve yeniden inşalar sonucunda günümüzde oldukça eklektik bir mimarisi var. Son yıllarda, günümüzde çalışmalar nedeniyle kapalı olan, manastır bölümünde yapılan arkeolojik kazılar sonucunda Demir Çağı’ndan başlamak üzere, çeşitli dönemlere ait buluntular elde edilmiş. M.Ö. 7, yüzyıla ait seramik malzemeler bu dönemde Fenikeliler ile yapılan ticareti açıkça ortaya koymuş. Roma dönemine ait en eski kalıntılar M.Ö. 2. ve 1. yüzyıllara tarihlenmiş. Ayrıca yine Roma döneminden (M.S. 1. yy.), iki yanında sıralı dükkanlar olan, taş döşenmiş bir yol da bulunmuş. 1990 yılında manastır kısmının bahçesindeki bir çökme sonucu başlayan bu arkeolojik kazılar, İslami döneme ait cami kalıntılarını da ortaya çıkarmış.

Katedralin hazine bölümünden eşyalar

Katedralin içi oldukça sade. Vitraylarda ince bir işçilik göze çarpıyor. Kral IV. Afonso ve eşinin mezarları da burada. Hazine bölümünde, çeşitli değerli parçaların dışında, Lizbon’un koruyucu azizi olan Aziz Vincent’e ait kutsal eşyalar var. Gitmeden okuduğum bir kaynakta özellikle sütun başlıklarına dikkat çekilmişti. Bazıları gerçekten çok ilginç. Katedralin ana kapısının hemen dışında, sol baştaki sütun başlığının özel bir anlamı da var. Burada, birisi bir boğanın, diğeri bir aslanın üzerinde savaşan iki şövalye görülüyor. Boğanın üzerindeki savaşçı sakalsız. Aslanın üzerindeki sakallı. Boğanın hilal şeklindeki boynuzu İslamiyet’i ve Hz. Muhammet’i temsil ediyor. Diğer savaşçı Hristiyanlığı ve Hz. İsa’yı simgelerken, ikisinin arasındaki mücadele de Müslümanların ve Hristiyanların savaşmasını anlatıyor.

Katedralin içinden bir sütun başlığı örneği
Giriş kapısının dışında, sol taraftaki sütun başlıklarından
en sağdakinin özel bir anlamı var
Kabartma Müslümanlar ile Hristiyanların
savaşmasını simgeliyor

Lizbon Katedrali’nden sonra gideceğimiz yeri çok önceden planlamıştık. Oranın, Lizbon’a gitmek istemem konusunda başlıca etmen olduğunu bile söyleyebilirim. Söz konusu yer, eşsiz koleksiyonunu yıllardan beri bildiğim, bazı değerli Osmanlı parçalarını 2006 yılında Sabancı Müzesi’ndeki sergide gördüğüm Calouste Gulbenkian Müzesi idi. (Türkçede Kalust Sarkis Gülbenkyan).

Lizbon’daki dünyaca ünlü Calouste Gulbenkian Müzesi
Müzenin bahçesi Kalust Sarkis Gülbenkyan‘ın
doğaya olan büyük sevgisini yansıtıyor

Gülbenkyan Müzesi’ne gitmek zor değil. Buraya metro ile mavi hattaki Praça de Espanha veya bulunduğunuz yere göre mavi ya da kırmızı hat ile ulaşabileceğiniz São Sebastião istasyonlarında inerek ulaşabilirsiniz. Her iki istasyona da yürüyerek uzaklık yaklaşık 3-4 dakika. Biz daha önce olan São Sebastião’da indik. Belki yanlış kapıdan çıktığımız için, bizim müzeye yürüyüşümüz biraz daha uzun sürdü ama sorun olmadı.

Bahçenin bir bölümünde bir bambu korusu da var
Gülbenkyan Vakfı’nın sanat eseri alımları devam ediyor. Antonio Duarte‘nin (1912-1998) eseri olan bu heykel 1960 yılında yapılmış ve müzenin modern koleksiyonuna katılmış.

Avenida de Berna 45A adresinde bulunan Gülbenkyan Müzesi, gerçekte yedi hektarlık bir alanı kaplayan dev bir bahçenin içinde. Burası aynı zamanda dünyanın çeşitli yerlerinde ofisleri olan Gülbenkyan Vakfı’nın da merkezi. Kompleks, müzenin dışında, 1983 yılında açılan bir Modern Sanat Merkezi’ne, 1200 kişilik bir oditoryuma, konferans salonlarına, süreli sergiler için iki büyük galeriye, bir açık hava amfisine ve Gülbenkyan’ın kişisel kütüphanesinden yararlanılarak oluşturulmuş, içinde 190.000’den fazla kitap barındıran bir kütüphaneye de ev sahipliği yapıyor. Vakfın bir de klasik müzik orkestrası ve korosu var. Kompleksin halka açık bahçesi, içindeki çeşit çeşit ağaçlar, su yolları ve hayvan türleri ile birlikte, aynı zamanda bir doğasever olan ve “Bilim adamı olmak ve kendi tarzımda bir bahçe içinde hayal kurmak; bunlar, hayatımın iki büyük amacı, ulaşamadığım iki şeydir”, dediği bilinen Kalust Gülbenkyan’ın anısına bir başka açıdan saygı addediliyor.

Müzeden aldığım Türkçe kitap
1890’larda Kalust Gülbenkyan

Vakıf, Kalust Sarkis Gülbenkyan 1956 yılında öldükten sonra, kendisinin vasiyeti doğrultusunda kurulmuş. Eğitim, sanat, bilim ve hayır faaliyetleri alanında çalışmalar yapan vakfın Avrupa’nın en büyük vakıflarından birisi olduğu belirtiliyor. Müzeden aldığım Türkçe yayınlanmış kitapta belirtildiğine göre, vakfın 2009 yılındaki varlığı 2,8 milyar Euro. Aynı yıl için bütçesi 109 milyon Euro. Vakıf varlığının dörtte bir kadarı Orta Doğu’da, Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Gülbenkyan’a ait petrol imtiyazlarının gelirinden geliyor. Gülbenkyan’ın Irak ve Katar’da sahibi olduğu petrol hisseleri ise ilgili devletler tarafından kamulaştırılmış. Belirtilenlerin dışında, Kazakistan, Angola, Brezilya ve Cezayir’deki ortaklıklardan ve çeşitli uluslararası yatırım portföylerindeki hisse senedi ve tahvillerden de gelir sağlanıyor. Vakıf, başta Orta Doğu olmak üzere, çeşitli ülkelerdeki gelir düzeyi düşük öğrenciler için eğitim bursları veriyor, kütüphane ve hastane yapımı için bağışlar yapıyor. Gülbenkyan Vakfı hakkında verdiğim bilgiler ve aşağıda okuyacağınız Kalust Sarkis Gülbenkyan’ın yaşam öyküsü için yukarıda belirttiğim ve müze dükkanından aldığım vakfın 2014 basımı resmi yayınından yararlandım. Kitap İngilizce, Fransızca, Portekizce ve Türkçe olarak satılıyordu. Böyle bir müzede Türkçe yayın satılması ilgimi çektiği için Türkçesini aldım. Özenle ve güzel bir Türkçe ile hazırlanmış, bilgi dolu bir kitap.

Kral III. Senwosret’in obsidiyenden başı
(M.Ö. 1860 civarı)
Romalılara ait cam eşyalar (M.S. 1.-6. yy. arası)

Kalust Sarkis Gülbenkyan’ın özetlemeye çalışacağım çok ilginç bir yaşam öyküsü var. Kendisi 1869 yılında, bir Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı olarak, İstanbul’un Üsküdar semtinde doğmuş. Bir Ermeni aile olarak, soyunun Anadolu topraklarında köklü bir geçmişi var. Ataları, IV. yüzyılda Van Gölü’nün güneyinde geniş arazilere sahip derebeyleri imiş. XI. yüzyılda Kayseri’ye (Talas) göç etmişler. Ailenin Talas’taki konağının günümüzde Türkiye Cumhuriyeti’nin mülkiyetinde olduğu belirtiliyor. Burada, Bizans’da bir asalet unvanı sayılan Vart Badrig soyadını almışlar. Bu soyadı XVII. yüzyılda Türkçeleştirilerek Gülbenkyan olarak değiştirilmiş. Osmanlı döneminde Ermeniler ticaret, kuyumculuk, bankerlik ve daha sonra sanayi alanında toplumun itici gücü olmuşlar. Saray ile sıkı ve iyi ilişkiler geliştirmiş ve hanedan tarafından sadık tebaa olarak görülmüşler. Bu sayede sadece devlet katında kendilerine üst düzey pozisyonlar edinmekle kalmamış, hanedan ile kişisel dostluklar da kurabilmişler.

1902 yılında Mısır’da (Abukir) bulunan hazinenin bir parçası olan madalyonlardan bir tanesi. Toplam 20 tane olan bu madalyonların 11 tanesini Gülbenkyan satın almış. M.S. 3. yy.ın başlarında, Roma döneminde, yapılan madalyonların
çoğunda Büyük İskender’in (M.Ö. 356-323)
portresi bulunuyor.
Mihrap (1311, İlhanlı Dönemi)
Kashan, İran

Gülbenkyan’ın soyağacını incelerken karşıma bu bağlamda bildiğim ilginç bir örnek çıktı. Daha önce öğrendiğim bir bilgi ile daha sonra ve hiç beklemediğim bir şekilde bir bağlantının karşıma çıkması beni daima çok heyecanlandırmıştır. Fark ettiğim bu tür ilişkiler çok hoşuma gider. Gülbenkyan’ın soyağacında görüldüğü üzere, Kalust Gülbenkyan’ın damadının anne tarafından dedesi ünlü Abraham Paşa. Söz konusu Abraham Paşa, günümüzde Beykoz’da halka açık olan muhteşem korunun sahibi. Buradaki, artık var olmayan, malikâne o dönemde dillere destanmış. Bu malikâneden geriye sadece ahır kısmı kalmış durumda ve orada da günümüzde Milli Saraylar’a bağlı, birbirinden değerli eserlerle dolu, Beykoz Cam ve Billur Müzesi bulunuyor. Mükemmel şekilde restore edilen ahırların büyüklüğü insana, artık yerinde yeller esen eski malikânenin görkemi hakkında bir fikir veriyor. Ermeni Karakehya ailesinden olan Abraham Paşa sadece vezirliğe kadar yükselmekle kalmamış, Sultan Abdülaziz ile sık sık kağıt oynayacak kadar da yakın dost olmuş.

İpek kadife (16.yy.)
Bursa, Osmanlı
İpek kadife yastık (17. yy.)
İstanbul, Osmanlı

Nüfuzlu ve saray ile iyi ilişkileri olan Ermeni aileleri arasında yapılan evlilikler, Ermenilerin devlet katıyla ilişkileri geliştirmelerine, bu yolla da bazı imtiyazlar ve yetkiler elde etmelerine yardımcı olmuş. Osmanlı İmparatorluğu’nda 19. yüzyılın en hatırı sayılır 18 bankerinin 16’sının Ermeni olması ve sanayi üretiminin yüzde 45’inin onlar tarafından gerçekleştirilmesi Ermenilerin ülke ekonomisindeki önemli katkılarını destekleyici veriler.

İpek kadife (16. yy.)
Bursa, Osmanlı
İpek kadife (16. yy.)
Bursa, Osmanlı
Kumkapı Halısı (19.-20. yy.)
Hagop Kapoudjian

İşte bu ortamda Gülbenkyanlar da tüccar ve banker bir aile olarak zenginleşmişler. Tıp ve tarım alanında zamanın ileri teknolojisini ülkeye getirmişler. 1800’lü yılların ortasında İstanbul’a taşınmışlar. Henüz Kalust Gülbenkyan doğmadan önce, babası Sarkis’in Güney Kafkasya ve Bakü’de petrol arazileri varmış. Aynı zamanda, Ermeni asıllı Rus petrol kralı Alexander Mantashev’in uluslararası şirketinin Osmanlı İmparatorluğu’nda temsilcisi imiş. 1869 yılında doğan Kalust Gülbenkyan ilkokulu Kadıköy’deki Ermeni Aramyan-Uncuyan İlkokulu’nda, daha sonra Saint Joseph’de ve Robert Kolej’de okumuş. Arada, Fransızcasını geliştirmek için Marsilya’ya da gitmiş. 1887 yılında Londra’daki King’s College’dan mühendislik ve uygulamalı bilimler dalında diploma alarak, 18 yaşında mezun olmuş. Kendisi fizik alanında bir bilim adamı olmayı arzu etmiş ama, babası karşı çıktığı için, yaşamı petrol sektöründe bambaşka bir yola evrilmiş. 1889 yılında Güney Kafkasya’daki petrol yatakları üzerine yazdığı makalelerle Osmanlı Hükümetinin Maden Bakanının dikkatini çekmiş ve kendisine günümüzde Irak olan Mezopotamya bölgesindeki petrol rezervleri konusunda bir rapor hazırlatılmış. 1896 yılında, ilk Ermeni karşıtı olayların başlaması üzerine, ailesi ile birlikte Mısır’a, oradan da Avrupa’ya taşınmış ancak, Osmanlı Devleti adına çalışmaya ve çeşitli zamanlarda devleti temsilen müzakerelerde bulunmaya devam etmiş. Bu çerçevede, 1898 yılında, Osmanlı İmparatorluğu’nun Londra ve Paris Büyükelçiliklerine ekonomi ve maliye konularında danışman olmuş. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından kısa bir süre önce Sultan II. Abdülhamit’ten Mezopotamya’nın her yerinde petrol arama yetkisi de almış.

16. ve 17. yy. İznik çinileri
Sol baştaki objeye gümüş eklemeler İngiltere’de yapılmış
16. yy. İznik çinileri

1902 yılında İngiliz vatandaşlığı da alan Gülbenkyan’ın ilginç bir yaşam öyküsü var. 1897-1920 yılları arasında Londra’da, 1920-1940 yılları arasında Paris’te yaşamış. 1955 yılında ölmeden önce, ömrünün son 13 yılını Lizbon’da geçirmiş. 86 yaşında burada ölmüş. Hiçbir zaman Portekizce öğrenmemiş, Portekizlilerle de, avukatı dışında, pek ilişkisi olmamış. Vakfın kitabında neden Portekiz’de yaşamayı seçtiği konusunda tek bir neden olmadığı belirtiliyor. Sıralanan olası nedenler arasında II. Dünya Savaşı sırasında Paris’in Almanlar tarafından istila edilmesi ve Portekiz’in savaşta tarafsız bir ülke olması var. Bir diğer neden olarak da Gülbenkyan’ın, Tagus (Tejo) nehrini ve kıyısındaki Lizbon’u Boğaz’a ve İstanbul’a benzetmesi belirtiliyor.

16.yy. İznik çinileri

Gülbenkyan Ermeni köklerini hiçbir zaman unutmamış ve zor zamanlarda ülkemizdeki ve Orta Doğu’nun çeşitli ülkeleri ile tüm dünyaya yayılmış Ermeni toplumlarına daima büyük yardımlar yapmış. Bugün de Gülbenkyan Vakfı onun üstlendiği bu misyonu gerek Ermenistan’da gerekse çeşitli ülkelerde sürdürüyor. Tüm bunlara karşın, Kalust Gülbenkyan’ı bir dünya vatandaşı olarak görmek daha doğru olur. Osmanlı İmparatorluğu’nda doğmuş, Fransa ve İngiltere’de yetişmiş ve yaşamış, siyaseten Osmanlı İmparatorluğu, İran, Ermenistan, Fransa ve İngiltere’ye hizmet vermiş. Yeri geldiğinde, belli zamanlarda, Orta Doğu’nun petrol kaynakları konusunda Türk, Fransız, İngiliz, Alman, Rus, Amerikalı, İranlı ve Iraklı taraflar arasındaki süreçleri yönetmiş ve diplomasi yeteneği tüm taraflarca takdir edilmiş.

Tavus kuşu (solda) ve sülün (sağda) desenli İznik tabakları (16.yy.)
Çeşitli hayvan desenli İznik tabağı (16.yy.)
Ermeni feneri, Kütahya (18.yy.)

Kalust Gülbenkyan’ın 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında Orta Doğu’da şirketi adına yaptıklarına bu yazıda ayrıntıları ile girmeyeceğim. (Orta Doğu tarihi açısından çok karışık olan bu dönemle ilgili, Günümüzün Orta Doğu Cehennemine Işık Tutacak İki Kitap başlıklı yazımda önerdiğim kitaplar, konuya ilgi duyanlar için faydalı olabilir). Özellikle günümüzde Orta Doğu’da yaşananlar ile ilgili birçok ipucu taşıyan rolü, tamamı İngiliz sermayesinden oluşan Türk Milli Bankası’na verdiği danışmanlık, Almanlarla Osmanlılar adına yaptığı madencilik ve petrol müzakereleri, Turkish Petroleum Company’i (TPC) kurması bunlardan bazıları. 1912’de kurulan ve ismindeki Türk ibaresi dışında Türklükle alakası olmayan TPC’de %25 Shell’in, %35 Türk Milli Bankası’nın (dolayısı ile İngilizlerin), %25 Deutsche Bank’ın ve %15 Kalust Gülbenkyan’ın hissesi bulunuyormuş. 1922 yılında Amerikalıların çeşitli politik oyun ve baskılarla katıldığı TPC’deki hisse dağılımının değişmesi ve kendi hisselerinin %5’e düşmesi sonucu Kalust Gülbenkyan tarihe Bay Yüzde Beş olarak geçmiş.

16. ve 17. yy. İznik çinileri
16. yy. İznik çinileri
Çini kase (18. yy.), Kütahya

Gülbenkyan çok genç yaşlardan itibaren sanata ve koleksiyonerliğe ilgi duymuş. İnce zevki ile merak ve bilgisini, iş yaşamında başarı ile kullandığı müzakere yeteneği ile harmanlayarak, zaman içinde eşsiz bir koleksiyona sahip olmuş. Kararlı ve sıkı bir pazarlık ustası olarak çoğu eseri henüz müzayedeye konmadan satın almış. İlk önce, babasının karşı çıkmasına rağmen, eski para biriktirerek bu işe başladığı biliniyor. Ancak, belgelenmiş ilk sanat eseri alımlarını 19. yüzyılın sonlarına doğru yapmış ve 1953 yılına kadar bunu sürdürmüş. Konularının uzmanı danışmanlar, antikacılar ve müzayede evleri ile daima sıkı ilişkileri varmış ama, kendi estetik zevki ve sezgileri en önemli yol göstericisi olmuş.

Çini duvar panosu (1550 civarı), İznik
Selvi ağaçlı ve asmalı duvar panosu (1610-1620), İznik
Ay ışığı altında kiraz ağaçları (1580), İznik
Çini davlumbaz (17.yy.), İznik

Gülbenkyan ömrü boyunca 6440 eser satın almış. Müze broşüründe bunlardan sadece 1000 parçanın sergilendiği yazılmış. Antik Çağ arkeolojik eserlerinden erken 20. yüzyıla uzanan değerli bir koleksiyonu görebilirsiniz burada. 11 bölüme ayrılmış müzede Mısır, Grek, Roma ve Mezopotamya dönemi buluntuları ile İslam Sanatı, Ermeni Sanatı, Çin ve Japonya, 12-17.yy. arası Avrupa, 15-17.yy. Avrupa, 18.yy. Avrupa, 18-19.yy. Avrupa ve Gülbenkyan’ın yakın arkadaşı ve kuyumcu René Lalique’in eşsiz mücevherlerine ayrılmış salonlar var. Ayrıca, Gülbenkyan’ın en sevdiği sanatçılardan biri olan Venedikli ressam Francesco Guardi için özel bir salon da ayrılmış.

Üzümlü ve çiçekli duvar panosu (16. yy. sonu-17. yy. başı)
Şam, Suriye (Osmanlı dönemi)
Yarı değerli taşlardan kaplar (18.-19.yy.), Çin

Kalust Gülbenkyan’ın 1928-1930 yılları arasında Sovyetler Birliği ile yaptığı sıkı pazarlıklar sonucu Hermitage Müzesi’nin koleksiyonundan satın aldığı eserler de var. O dönemde Sovyetler Birliği hükümeti, yıllardır yaşanan feci bir kıtlık ve nakit para yokluğu nedeniyle elindeki bazı değerli eserleri el altından dünya sanat piyasasında satmakta imiş. Zamanının ünlü ve Ermeni bir koleksiyoneri olan Gülbenkyan Sovyet yetkililer için kötünün iyisi ve güvenilir olarak değerlendirilmiş. Gülbenkyan Sovyetler Birliği Merkez Bankası guvernörüne yazdığı mektupta şöyle demiş, “Bana da, başka hiç kimseye de satmamanız gerekir… Bu parçaları müzelerinizden çıkarmasınlar diye temsilcilerinizi uyarmaya devam ediyorum. Ama eğer her şeye rağmen satmak zorundaysanız, tercihinizi eşit fiyat koşullarında benden yana kullanmanız için ısrar ediyor ve satmayı arzuladığınız fiyatlar konusunda beni geciktirmeden bilgilendirmenizi istiyorum”. Müzede göreceğiniz heykeltıraş Jean-Antoine Houdon’un (1741-1828) Diana heykeli ve Rembrandt’ın (1606-1669) İhtiyar Adam portresi Hermitage’dan satın alınan eserlerden iki tanesi.

Gülbenkyan’ın Sovyetler Birliği’nden satın aldığı
Diana heykeli
Jean-Antoine Houdon (1741-1828)
İhtiyar Adam
Rembrandt (1606-1669)
Hermitage Müzesi koleksiyonundan alınmış bir diğer eser

Müzede sergilenen Osmanlı ipek ve yün halılarının ve özellikle İznik çinilerinin olağanüstü güzellikleriyle beni büyülediklerini söylemeliyim. Böylesi çinileri ben yakın zamanda gezdiğim İstanbul’daki Çinili Köşk Müzesi’nde de, başka yerde de görmedim. Yıllar önce British Museum’da gördüğüm İznik çini tabakları da beni etkilemişlerdi ama Gülbenkyan koleksiyonunun sahip olduğu çinilerimiz hem bir başka güzeller hem de sayıca çok daha fazlalar.

Tekneler (1868)
Claude Monet (1840-1926)
Buzların Çözülüşü (1880)
Claude Monet (1840-1926)
Victor Hugo (1886-1888)
Auguste Rodin (1840-1917)

Koleksiyonda ayrıca İran, Suriye, Kafkasya ve Hindistan’dan da çiniler, el yazmaları, vazolar, kandiller ve dokumalar var. Kendisi Ermeni olduğu için, müzeyi gezerken Gülbenkyan’ın koleksiyonuna daha çok sayıda Ermeni eserleri katacağını düşünmüş, eser sayısının az olmasına şaşırmıştım. Sonradan öğrendiğime göre bunun nedeni, Ermenilere ait eserlerin büyük bölümünün Gülbenkyan tarafından Kudüs Patrikliği’ne bağışlanmış olması imiş.

Gülbenkyan koleksiyonunda 18. ve 19. yüzyılda yapılmış çok
sayıda değerli mobilya da var

1920’lerin başına gelindiğinde Gülbenkyan’ın koleksiyonu oturduğu çeşitli konutlara artık sığmaz hale gelmiş. Bunun üzerine, Paris’teki Avenue d’Iéna caddesinde büyük bir konut almış ve II. Dünya savaşı çıkana kadar burayı hem eserlerini tutabileceği bir mekan hem de konut olarak kullanmış. Savaş çıkınca, güvenlik nedeniyle Mısır koleksiyonunu Londra’daki British Museum’a, değerli tablolarını da National Gallery’e emanet olarak göndermiş. Ancak, savaştan sonra İngilizler bu eserleri geri vermek istemeyince, 1948 ve 1950 yılları arasında büyük tartışmalar olmuş. Sonunda, eserlerin  Washington’daki National Gallery of Art’a emaneten verilmesi kararlaştırılmış. Birkaç yıl sonra eserlerin tamamı Gülbenkyan Vakfı’na teslim edilmek üzere Portekiz’e gönderilmişler.

Giovanni Boccaccio‘nun (1313-1375) ünlü
Dekameron kitabının 1757-1761 baskısı
Semaver ve çay servisi seti (1817)
Martin-Guillaume Biennais (1764-1843)
Jasper taşından ibrik (14. yy) Üstündeki altın süslemeler
Juste-Aurele Meissonier (1695-1750) tarafından yapılmış

Gülbenkyan’ın koleksiyonunu Türkiye’ye bağışlamak istediği ancak dönemin hükümetinin bunu kabul etmediği yönündeki söylenti ya da iddiaları duymuş olabilirsiniz. Açık bazı kaynaklardan okuduğuma göre, Ermenistan da benzer iddialarda bulunuyormuş. Ancak, elde bu konularla ilgili hiçbir yazılı belge, yazışma v.b. olmaması nedeniyle kanıtlanamayan bu iddialar maalesef iddiadan öteye geçemiyor. Vakıfın resmi ifadesiyle, Kalust Gülbenkyan 18 Haziran 1953’te imzaladığı son vasiyetine göre, aile bireyleri ve belirlemiş olduğu bazı özel mirasçıları dışında, tüm servetini ve koleksiyonunu vakfa bırakmış. Müzenin girişindeki yazıya göre kendi ifadesi şu şekilde:

Aynı zamanda Kalust Gülbenkyan’ın
dostu olan René Lalique‘in (1860-1945) eşsiz
mücevherlerinden bazıları

Sanat eserlerimin geleceği ile ilgili kararım son derece bilinçli bir şekilde verilmiştir. Hiç abartmadan onları “çocuklarım” bildiğimi ve bakımlarının başlıca kaygılarımdan biri olduğunu söyleyebilirim. Kimi zaman birçok zorluklar pahasına, ama her zaman sadece kişisel beğenilerimin rehberliğinde biriktirdiğim bu eserler hayatımın elli ya da altmış yılını temsil etmekteler. Elbette bütün koleksiyoncular gibi ben de uzmanlara danıştım. Ama bu eserlerin ruhumun ve yüreğimin gerçekten ayrılmaz birer parçası olduğunu biliyorum. (Lizbon, 10 Şubat 1953)

Biz müzede uzun saatler kaldık. Bazı eserleri dönüp tekrar incelediğimiz oldu. Bu kadar güzel ve kapsamlı olacağını hiç tahmin etmediğim Gülbenkyan koleksiyonu bende büyük bir hayranlık uyandırdı. Bir özel müze olarak böyle bir şey beklemiyordum. Sergilenenler, yukarıda belirttiğim gibi, koleksiyonun çok az bir bölümü. Diğer eserlerin arasında kim bilir neler var… Biz müzeyi gezerken yağmur yağmaya başladığı için bahçeyi iyi göremedik ama, çiseleyen yağmurun altında görebildiğimiz kadarı ile, çok huzur verici bir yer. Hem bakımlı hem de mümkün olduğu kadar doğal haline bırakılmış bir bahçe. Müze dükkanında ve kafesinde de biraz vakit geçirdikten sonra, ruhumuzu saran hoş bir havada otelimize döndük.

René Lalique‘in (1860-1945) mücevherlerinden bir seçki

O gün evlenme yıl dönümümüzdü. Müzik tarzı olarak özel bir düşkünlüğüm olmasa da, Portekiz’e gidip de izlememek olmaz diye düşünerek, o akşam için yemek eşliğinde fado dinleyebileceğimiz bir yere gitmeye karar vermiştik. Gerçi fado bir kutlama müziği olmaktan çok bir ağıt ve hüzün ifadesi. Aynen Blues gibi. Bunu biliyorduk. Ama yine de o akşam için bunun değişik ve unutmayacağımız bir anı olacağı konusunda fikir birliğine vardık. Yerimizi Lizbon’a gelmeden birkaç hafta önce ayırttık.

Kelime anlamı kader olan fado 150 yıl kadar önce, kabaca şehrin kalesi, katedrali ve sahil arasındaki bölgeyi kapsadığını söyleyebileceğimiz Alfame semtinde doğmuş bir müzik türü. Aslen bir balıkçı köyü olan bu bölgenin dar ve tehlikeli sokaklarında gemicilerin ve sokak kadınlarının içli ve yanık müzikal yakarışları onların bitmeyen özlemlerini, hüzünlerini ve acılarını ifade etme yolları olmuş. Çıkış noktası ve felsefe olarak Arjantin’in tangoları ile benzerlik taşısa da, fado dans içermiyor. Ancak, özellikle kadın şarkıcıların fado söylerken bazı tipik çok sert hareketleri ve yüz ifadeleri var. Fado müziği Portekizlilerin saudade diye ifade ettikleri bir kavrama dayanıyor. Bu, gerek bir zamanlar sahip olunan ama kaybedilen gerekse hiçbir zaman elde edilememiş bir şeye duyulan özleme karşılık geliyor.

Fado için gideceğimiz yer konusunda epeyce bir araştırma yaptım. Bildiğim kadarı ile tarz olarak biraz fazla “yanık” ve abartılı bulduğum için aradığım mekanın fazla otantik olmasını istemiyordum. İnternette, sadece Portekizlilerin gittiği ve saatlerce fado ile kendilerinden geçtikleri mekanlar buldum ama o kadarını kaldırabileceğimizden emin değildim. Öte yandan, uyduruktan bir programı olan bir turist tuzağına gitmek de hoş olmaz diye düşünüyordum. Sonunda, 90 yıllık bir geçmişi olduğu söylenen Café Luso’da karar kıldım ve Lizbon’a gitmeden önce yerimizi ayırttım.

Café Luso, hem bir fado mekanı hem de bir restoran. (Tüm fado mekanlarında yemek yenmiyor). Adresi, Travessa da Queimada, No: 10. Fado dinlemek için genellikle bu müziğin doğduğu yer olan Alfame öneriliyor ama, Café Luso Bairro Alto semtinde. Bulunduğu bol kemerli yer bir zamanların, 1755 büyük depremini hasar görmeden atlatan, Brito Freire sarayının mahzen ve ahır kısmı imiş. Yapının doğal mimarisinin bir parçası olan kalın mermer sütunlar ve kubbeli tavanlar buraya hoş bir hava veriyor. Müzik saat 8’de başlıyor ve saat sabah 2’ye kadar aralıklarla devam ediyor. Ara verildiği zaman yemek servisi yapılıyor ve yemeğinizi yerken sohbet etmeniz için biraz süre tanınıyor. Müzik başladığı zaman servis duruyor, gürültü yapılmaması ve özellikle fotoğraf ya da film çekilmemesi isteniyor. Fotoğraf için biraz daha toleranslılar ama, film konusunda epeyce hassaslar. Her yeni seansta  şarkıcılar değişiyor.

Café Luso fado dinlemek için iyi bir mekan

Fado için müzik aleti olarak guitarra (10 ya da 12 telli gitar), viola (bizim klasik müzik aleti olarak bildiğimiz viola ile hiçbir benzerliği olmayan, 6 telli bir gitar türü) ve bazen viola baixo (8 telli bir bas viola) kullanılıyor. Şarkıcılar kadın ya da erkek olabiliyor. Fado müziği ile dolu bir gece geçirdikten ve daha sonra dijital platformlarda bir süre bu müziği dinledikten sonra kesin olarak erkek şarkıcıları daha çok sevdiğime karar verdim. Kadınların aşırı bulduğum şarkı söyleme tarzlarını ve hareketlerini çok sevdiğimi söyleyemem. Sakin halleri ve kadifemsi sesleri ile erkek şarkıcılar bana daha çok hitap ettiler. O akşam, özellikle erkek şarkıcılardan birisini çok beğendim. Söyleyiş tarzı, kadın fado sanatçılarının aksine, çok içli ve melodikti. Gitarcılardan bir tanesi de çok başarılı idi.

Otelden Café Luso’ya gitmek için Avenida da Liberdade’den karşıya geçtik. Navigasyon 15 dakikalık bir yürüyüş gösteriyordu. Bizim gibi, bunun fazla uzun bir yürüyüş olmadığını düşünebilirsiniz. Ancak önerilen rota, son derece dik olan Calçada da Glória yokuşunu kullanıyor. Burası, Lizbon’un meşhur yokuşlarından birisi. Aslında yukarı çıkan bir füniküler var. Elevador da Glória Lizbon şehrindeki üç fünikülerden birisi. 1885 yılında kullanıma girmiş. 1915 yılından itibaren elektrikli hale getirilmiş. Biz yokuşun dibine vardığımızda füniküler orada bekliyordu ama kapıları kapalıydı ve kısa zamanda kalkacak gibi görünmüyordu. Karanlık havada önümüzdeki yokuşun ne kadar dik olduğunu tam olarak kestirememiş olmalıyız ki, yürüyerek çıkmaya karar verdik. İleride bir yerlerde, yürüyen tek tük başkaları da vardı. Ne büyük hataymış! Yokuşu çıktık ama, kolay olmadı. Eğer giderseniz, siz aynı hataya düşmeyin.

Café Luso’ya saat 8’de varmayı başardık ama girişte, sanki bizi görmüyormuş gibi, orada bulunan bir kadın ile sohbetini sürdüren görevli bizi yerimize oturtsun diye neredeyse 10 dakika bekledik. Sonunda yerimize oturduk. Masaların çoğu doluydu. Birkaç boş masa da daha sonraki arada doldu. Oturur oturmaz, hemen yanımızdaki masada Türkçe konuşulduğunu duydum. Uzun bir masada bir erkek grubu oturuyordu. Sonra, tanıdım onları. Bu, bizim bir gün önce Belém’de, aşırı yağmur altında Keşifler Anıtı’nın (Padrão dos Descobrimentos) altında rastladığımız gruptu. Bir süre sonra bizim de Türkçe konuşmalarımız kulaklarına çalınmış olmalı ki, içlerinden benim yanımda oturan genç adam bizimle konuşmaya başladı. Onları bir gün öncesinden tanıdığımı söyledim. Rehberleri de çaprazımda oturuyordu. Türkiye’de bir Portekiz şirketinde çalışıyorlarmış. Bir süre sohbet ettik.

Karidesli morina balığı lezzetli idi
Portakallı crème brûlée‘yi çok
beğendiğimi söyleyemeyeceğim

Yemekte başlangıç için Akdeniz salata aldık. Ardından karidesli morina balığı yedik. Yemekler beklediğimden daha iyiydi. Şarap olarak, yine daha önce içtiğimiz ve çok beğendiğimiz Palácio da Brejoeria – Alvarinho 2023 beyaz şarabını tercih ettik. Tatlı olarak, portakallı crème brûlée çok başarılı değildi. Biraz kuru geldi.

Önceki senelerde yaptığımız İtalya gezilerinde olduğu gibi, iyi bir masa ayırmaları için, o günün özel bir gün olduğunu rezervasyonda belirtmiştim. İtalya’da genellikle böyle yapınca bize hoş sürprizler yapar ya da hediyeler verirler. Burada da garson gecenin sonunda bize bir jest yapmak istedi ancak, bunun için bizi epeyce bekletti. Bir şeyler ayarlamaya çalıştığı belliydi. Bir yandan da, “Sakın erken kalkmayın” deyip, duruyordu. Bazı masalar kalkmaya başlamıştı. Biz de epeyce yorgunduk. Sonunda, uzun bir bekleyişten sonra, orkestra ve fado şarkıcılarının çalıp söyledikleri şarkı eşliğinde, üzerinde yanan mum olan bir peynir pudingi («Serra» Cheese Pudding) getirdiler. Söyledikleri doğum günü şarkısıydı ama önemli değil. Ya garson yanlış anladı ya da evlilik yıl dönümü için söylenecek bir şarkı olmadığı için onu söylediler…

Café Luso’dan ufak bir jest: «Serra» Peynir Pudingi

Gece karanlığında dar ve ıssız sokaklarda bir süre kaybolup, büyük olasılıkla yolu da epeyce uzatarak, otelimize döndük. Ertesi gün yine yorucu bir gün olacaktı.

Tadı Damağımızda Kalan Portekiz… (2): Belém

Bir gün önce o kadar yorulmuşum ki, o sabah uyandığımda kemiklerim hala sızlıyordu. İkinci gün için planımız, Lizbon şehir merkezinin birkaç kilometre batısında, Tagus (Portekizliler Tejo diyor) nehrinin kıyısındaki Belém’e gitmekti. İstanbul’da en az 10 günden beri izlediğim tahminler maalesef bizi şaşırtmadı. Hava epeyce kapalıydı. Ne yapalım? Gezginlikte bu da vardır. Yılacak değildik ama, şöyle bir gün önce olduğu gibi günlük güneşlik bir hava olsa hiç fena olmazdı…

Belém’e gitme konusunda internette tramvay ya da otobüs yoluyla gitmek için çeşitli önerilerle karşılaşmıştım. Sonra birden Yeşil Metro Hattı’nın son durağı olan Cais do Sodré’den Belém’e her 20 dakikada bir tren kalktığı bilgisine ulaştım. Oradan yolculuk 7 dakika sürüyor. Otobüslerin trafik sıkışıklığını aşma sorunu ile tramvayların ancak belli bir hızda gidebildiği düşünülünce, benim de Belém’e gitmek için size önereceğim en iyi ulaşım yöntemi bu olacak. Otelin yakınındaki, Mavi Hat istasyonlarından Restauradores’ten metroya bindik. (Avenida istasyonu da otele 5 dakika uzaklıkta idi ama, onun için geriye doğru yokuş yukarı yürümek gerektiği için orayı genelde otele dönüşlerde kullandık). Bir durak sonra, Baixa-Chiado’da indik ve Yeşil Hatta geçtik. Cais do Sodré bir durak sonra. Burası zaten hattın da son durağı. Cais do Sodré, üç tarafı revaklı yapılarla çevrili ünlü Praça do Comércio meydanının Tagus nehri kıyısına bakan sahilinde yer alıyor. Bu meydan hakkında bir sonraki yazımda bilgi vereceğim. Cais do Sodré aynı zamanda hem arzu ederseniz nehrin karşı kıyısına (Cacilhas) geçmeniz için bir rıhtım hem de bir tren istasyonu. Yakında otobüs ve tramvay durakları da var. Metrodan trene geçmek için üst kata çıkılıyor.

Makinalardan bilet alıp, trene binmek sorun olmadı. Oturacak yer bulduk ama, oldukça hareketli, ineni bineni bol bir trendi. Yerel halkı izlemek için iyi bir fırsat oldu. Yine çok fazla gülmeyen, insana dünyadan kopuklarmış gibi gelen, çeşitli ırk ve renkten insanlar vardı. Yolculuk sırasında geçtiğimiz bazı bölgeler çirkin toplu konutlar ve neredeyse aralıksız duvar yazıları yüzünden çok da hoş değildi. Yol üstünde altından geçilen köprü, Tagus ırmağının iki kıyısını birbirine bağlayan 25 Nisan Köprüsü. 1966 yılında yapıldığı zaman adı Salazar Köprüsü imiş. Diktatörlüğü yıkan Karanfil Devrimi’nden (1974) sonra adı o tarihi günü anmak üzere değiştirilmiş.

Belém’e indiğimizde hava iyice kapamış, hafiften bir yağmur da başlamıştı. Trenden indikten sonra, geniş ana yolu geçmek için kullanılan üst geçitte rüzgâr şemsiyeleri ters çevirecek kadar kuvvetliydi. Trenden bizimle birlikte, neredeyse tamamı turist, epeyce insan inmişti. Hep birlikte, hızlı adımlarla üst geçitten kendimizi Belém’in merkezine atmaya çalıştık.

Antiga Confeitaria de Belém

Lizbon’un en çok turist çeken noktalarından Belém, Portekiz’in Keşifler Çağı için son derece önemli bir yer. Burası dönemin, bilinmez ülkelere doğru yelken açan, inanılmaz bir zenginlik ve kölelerle dönen gemilerinin okyanusa açıldığı tarihi nokta. Tagus (ya da Tejo) nehrinin ağzındaki Belém bu nedenle Portekiz tarihi açısından ayrı bir yere sahip. (Kısa bir Portekiz tarihi özeti için Portekiz ile ilgili ilk yazıma bakabilirsiniz). Bunun karşılığında, Belém’de keşiflerin sağladığı zenginliğin ürünü, eşsiz güzellikte eserler yapılmış. Kral I. Manuel’in (1495-1521) dönemine ait, özellikle Manuelin tarzda yapılmış pek çok eser 1755 yılındaki deprem sırasında Lizbon’un merkezinde yerle bir olurken, burada ayakta kalabilmiş çok güzel örnekler var.

Tarihi pastanenin duvar fayansları (azulejos) pek güzeller

1755 yılındaki büyük deprem felaketinden sonra Kral I. José (1750-1777) saray maiyetini, önce çadırlarda ikamet etmek üzere, Belém tepelerine taşımış. Kraliyet ailesinin yaklaşık 30 yıl burada ikamet etmesi Belém’de ticaretin gelişmesini ve zenginliğin artmasını sağlamış.

Üretim sürecinin gizli olmayan kısmını buradan izleyebilirsiniz
Bizim gibi oturmayı tercih edenlerin yanında pastanenin
ürünlerinden alıp gidenler de çok
Çeşit çeşit lezzetler…

İlk olarak, ünlü Pasteis de Belém tatlısının yapıldığı Antiga Confeitaria de Belém pastanesine (bazı kaynaklarda Fábrica dos Pastéis de Belém olarak da geçebiliyor) gitmeye karar vermiştik. Genelde açlığa çok dayanamasam da alacağımız kalorileri düşünerek kahvaltı yapmamıştım. Burası, Portekiz’in en önemli tatlarından sayılan tatlının patentli olarak yapıldığı yer. Bir önceki gün Lizbon’un merkezindeki Fábrica da Nata‘da Pastéis de Nata yemiştik. İlk yazımı okumamış olanlar için kısaca belirteyim; aslında altı hafif tuzlu ve çıtır bir hamur, üstü yumurta sarısı, şeker ve limon kabuğu rendesi ile yapılmış krema olan bu iki tatlı temel olarak aynı. Tatlının sadece Belém’deki bu pastanede yapılanına Pasteis de Belém deniyor. Bu konuda çeşitli tartışmalar var. Kimileri, burada uzun kuyruk beklemeye gerek olmadığını, başka yerlerde de aynı şeyin yenebileceğini savunuyor. Ben ikisini de karşılaştırma olanağı buldum. Aslında, öyle ya da böyle, tüm üreticiler, Portekiz’in bu tatlısının dünyaya tanıtımı konusunda Antiga Confeitaria de Belém’in katkısını kabul ediyorlar.

Antiga Confeitaria de Belém’de başta içki olmak
üzere başka birçok ürün satılıyor
İşte menüden seçtiklerimiz. Ortadaki tabakta tabii ki Pasteis de Belém var. Pasteis Portekizce hamur işleri için kullanılıyor. Pastel, kelimenin tekil hali. İki türlü de duymanız mümkün.

Bizimle birlikte trenden inen büyük yabancı grubunun yöneldiği yerin Antiga Confeitaria de Belém olduğu kısa zamanda belli oldu. Beklediğimiz gibi, pastanenin önünde uzun bir kuyruk vardı. Bazı kaynaklarda, daha çok küçük pastaları eline alıp gitmek isteyenlerin oluşturduğu kuyruktan ürkmek yerine, 250 kişilik salonda oturmak üzere kapıya yönelmenin akıllıca olacağı yazılıydı. Biz de öyle yaptık ama, oturmak isteyenlerin kuyruğu da epeyce uzundu. Biraz bekledik. Pastanenin içinde de inanılmaz bir hareket vardı. Oturma yerlerine yönlendiren görevliler, ağır tepsilerle oradan oraya koşturan garsonlar. Oturanlar, kalkanlar, büyük gruplar, aileler. Kuyruk beklerken tarihi pastanenin duvar fayanslarını (azulejos) inceleme fırsatım oldu. Bazıları çok güzeldi. Dükkânın iç içe geçen bölümlerinin bir tanesinde üretim sürecinin bir bölümünü de görmeniz mümkün.

Pasteis de Belém’in çıkış yeri olduğu kabul edilen Mosteiro dos Jerónimos manastırı ve kilisesinin önünde sabahın erken saatlerinden
itibaren uzun bir kuyruk vardı
Manastırın kilisesi Igreja de Santa Maria de Belém

19. yüzyılın başlarında, daha sonra gezeceğimiz Mosteiro dos Jerónimos manastırının yakınındaki bu yerde bir şeker kamışı işleme tesisi ve ona bağlı bir dükkân varmış. 1820’ler boyunca süren iç savaşta liberal monarşistlerin galip gelmesi sonucu 1834 yılında bütün tarikatlar yasaklanıp manastırlar kapatılınca, birçok rahip, rahibe ve buralarda çalışan insan ortada kalmış. Bu sırada yaşanan hayatta kalma mücadelesi sırasında manastırın eski üyelerinden birisi bu dükkânda satılmak üzere kendi yaptığı, daha sonra Pastéis de Belém olarak tanınacak, tatlılardan getirmiş. 1837 yılında, manastırın gizli ve özel olduğu söylenen tarifi ile pastanede üretime başlanmış. O dönem Lizbon’dan uzak sayılan ve sadece gemi ile gelinebilen Belém’in bu tatlılarının şöhreti kısa sürede yayılmış. Pastanenin sahipleri tarafından kuşaktan kuşağa aktarılan bu tarif ile günümüzde günde ortalama 20.000, yazın bazı günlerde 40.000 Pastéis de Belém üretildiği söyleniyor. Tarif hala gizli tutuluyor ve söylendiğine göre, lezzet için en önemli dokunuşlar, baş pastacılar tarafından herkesin giremediği bir “sır odası”nda yapılıyor. Okuduğum, ailenin temsilcisi Miguel Clarinha’nın ifadesine göre (@culinarybackstreets.com), Pastéis de Belém’in tarifinin tamamını, babası, kendisi, kuzeni ve dört şef olmak üzere, sadece yedi kişi biliyormuş.

Kilisenin ana kapısı Manuelin tarzda ayrıntılarla dolu

Sonunda oturduk. Aslında, iç içe salonlardan meydana gelen pastanenin oturma bölümü epeyce büyük ama talep o kadar çok ki, yetmiyor. Belki de bu kadar çok birbirinin içinden geçilen salon olmasının nedeni de yıllar içinde artan talep yüzünden. Yanlış hatırlamıyorsam, bir görevli üst katta da oturulabileceğini söyledi. Biz 2 tane Pastéis de Belém, 2 tane kek (Queque), 2 portakal suyu, 2 kahve ve eve, İstanbul’a götürmek üzere ayrıca 6’lı bir paket Pastéis de Belém aldık. Hepsine 24,95 Euro verdik. Fiyatlar konusunda yangın yerine dönen ülkemiz ile karşılaştırma yapabilmeniz için bu bilgiyi de paylaşıyorum.

Kilisenin apsis kısmı
1501 yılında verdiği talimatla kilise ve manastırın yapımını başlatan Kral I. Manuel ve eşi Aragon
Kraliçesi Maria‘nın mezarı

Şimdi gelelim, Pastéis de Belém hakkında düşündüklerime. İki gün üst üste tatma fırsatı bulduktan sonra, ben Pastéis de Belém’i daha çok beğendiğimi söyleyeceğim. Bu açıdan kuyrukta beklediğimize değdi kanımca. Sanırım işin sırrı gerçekte kullanılan malzemede. Belki yapım sırasında bir iki küçük püf noktası da vardır. Bana Belém’inki daha farklı, daha lezzetli geldi. Belki psikolojiktir diyebilirsiniz. En iyisi, sizin de mümkünse ikisini de tatmanız ve kendiniz karar vermeniz. Yalnız önerim, bu tatlıdan bizim gibi sonra da yemek üzere alırsanız, kısa zamanda tüketmeniz çünkü, durdukça, tadı bozulmasa da alt kısmının çıtırlığı kayboluyor. Pastéis de Belém’in en hoşuma giden özelliği elinizle yedikten sonra ellerinizde yağ veya şekerden dolayı yapışkanlık hissetmemeniz. Son olarak, bu küçük tatlılar hakkında okuduğum ilginç bir bilgiyi daha ekliyeyim. Söylendiğine göre, aslen manastırda yapıldığı zamanlarda, yumurtaların sarıları tatlının kremasında kullanılırken, beyazları da papaz ve rahibeler tarafından kıyafetleri için kola olarak kullanılırmış.

Tavan detayları

Daima işin kaynağına, özüne gitmeyi seven bir insan olarak, Belém tatlılarımızı yedikten sonra Jerónimos Manastırı’na gitmesek olmazdı. Şaka bir yana, Belém’e kadar gelip de Manuelin tarzı mimarinin incisi kabul edilen tarihi yapıya gitmemek çok yazık olur. Pastaneye çok yakın olan manastırın ve bitişiğindeki kilisesinin (Igreja de Santa Maria de Belém) önünde daha sabahtan çok uzun kuyruklar vardı. Ne yalan söyleyeyim, ekim ayında bu kadar uzun bir kuyruk beklemiyordum. O nedenle, önceden internetten bilet almamıştım. Bilet almak için karşıdaki parkın içindeki bilet satış yerine gittik. Açıkçası, görevli çok umut verici konuşmadı. Sıradaki herkesi bilet satmadan önce, en az iki saat bekleyecekleri konusunda uyarıyordu.  Yine de bilet aldık. Kilise bölümü ücretsiz ama onun da önünde uzun bir kuyruk vardı çünkü, içeride aynı anda belli bir sayının üzerinde ziyaretçi olmasını istemiyorlar.

Ölümü halk arasında bir efsanenin yayılmasına neden
olan Kral I. Sebastião‘nun mezarı
Vasco de Gama‘nın mezarı

Portekiz Keşifler Çağı’nın ve dönemin zenginliğinin en önemli sembollerinden birisi olan Jerónimos Manastırı 1983 yılında Unesco Dünya Mirası Listesi’ne alınmış. Portekiz Geç Gotik mimarisinin en güzel örneklerinden birisi olarak kabul ediliyor. Manastırın yapımına 1501 yılında, zamanın hükümdarı Kral I. Manuel’in talimatıyla başlanmış. İnşa süreci neredeyse 16. yüzyıl boyunca çeşitli mimarların katkıları ile devam etmiş. 1850 yılında manastıra Neo-Manuelin mimari tarzında bir ekleme de yapılmış. Günümüzde manastırın bu kanadında bir arkeoloji müzesi (Museu Nacional de Arqueologia) var.

Jerónimos Manastırı ve kilisesine deniz kıyısından bakış
Manastır avlusunu çevreleyen revak
Büyük Portekiz şair ve yazarı Fernando Pessoa’nun (1888-1935) mezarı

Jerónimos Manastırı’nın bulunduğu yerde daha önce Gemici Prens Henrique’nin yaptırdığı ve yeni ülkeleri keşfetmek üzere yola çıkan gemicilerin dua ettiği bir kilise varmış. Bu kilisenin yerine yapılan Jerónimos Manastırı ve Santa Maria de Belém Kilisesi, o dönemde dünyanın en zengin ülkesi sayılan Portekiz’in sömürgelerinden elde ettiği varlığı fazlasıyla yansıtıyor. İnşaat parasal olarak, ülkeye getirilen baharat, değerli taşlar ve altından alınan vergilerle finanse edilmiş. Başlangıçta, Portekiz Kraliyet ailesinin gömülmesi için tasarlanan kilise, daha sonra aynı zamanda asil olmayıp, ülke için önemli olan başka kişilerin de gömüldüğü bir yer olmuş. Vasco de Gama bunlardan birisi. Buradaki önemli mezarlardan birisi de boş bir mezar. Bir önceki yazımda Kral I. Sebastião‘nun 1578 yılında Fas’a yaptığı ve Portekiz’in genişleme döneminin sonunu getiren seferden söz etmiş ve kralın Alcácer Quibir Savaşı’ında “kesin olarak öldüğü” ifadesini kullanmıştım. Bu ifademin özel bir nedeni vardı zira, halk arasında Kral I. Sebastião’nun aslında ölmediği ve bir gün çıkıp geleceği inancı o kadar kuvvetle yayılmış ki, sonunda kemiklerinin bulunduğu iddia edilerek bu mezar yapılmış. Kilisenin sütunları ve yukarıda, tavandaki desenlerle birleşirken verdikleri palmiye ağacı izlenimi bana bir anda Gaudi’nin hala bitmeyen eseri Sagrada Familia’nın içerisinde sütunlarla yarattığı o eşsiz havayı anımsattı.

Avlunun yukarıdan görünüşü

Kiliseyi gezdikten sonra bitişik olan manastırın giriş kapısındaki uzun kuyruğun sonuna gittik. Bu arada hava gittikçe kapamaya başladı. İki saat beklemedik ama yine de içeri girmemiz 30 ile 45 dakika arasında sürdü. Manastırın içinde, avluyu çevreleyen revaklı bölümü (cloister) ve yemekhane (refectory) salonunu gezebiliyorsunuz. İki katlı avlunun mimarisi gerçekten çok güzel. Burada, Portekiz’in Gotik mimarisi ile fethedilen Afrika, Brezilya ve Uzak Doğu ülkelerinin mimari ve estetik özelliklerinin, Manuelin tarzı tanımlamak için ifade edilen şekilde, ne kadar güzel harmanlandığını görmek mümkün. Avluyu çepeçevre dolaşırken bir bakıyorsunuz kendinizi Kuzey Afrika Arap mimarisi, bir bakıyorsunuz Uzak Doğu havası ile sarmalanmış hissediyorsunuz. Portekizli büyük şair ve yazar Fernando Pessoa’nun (1888-1935) mezarı da bu avluda. Yaşamı sırasında hak ettiği gibi kabul görmeyen ve öldüğü zaman çok mütevazi bir mezarlığa gömülen Pessoa, ölümünden sonra ünlenince, buraya nakledilmiş.

Manuelin mimari tarzının ince detayları her yerde göze çarpıyor

Manastırın yemekhanesi epeyce büyük. Bu bölüm, 16. yüzyılda, yapının banisi Kral I. Manuel’in hükümdarlığı sırasında tamamlanmış. Yapımda, Portekizli mimar Leonardo Vaz ve yönetimindeki 10 usta çalışmışlar. Gerek mekânsal büyüklük gerekse mimari olarak etkileyici. Bir zamanlar pencerelerin karşısındaki duvarda yemek sırasında İncil okunması için tahtadan bir minber varmış. 1780-1785 yılları arasında duvarlar kısmen İncil’den dini sahnelerin resmedildiği azulejo’larla (fayans kareler) kaplanmış.

Manastırın ünlü yemekhanesi ve bir duvar detayı
El yıkamak için lavabo

Jerónimos’tan çıktığımız zaman hava iyice bozmuş, yağmur artmıştı. Manastırın karşısındaki parkın içinden geçip, alt geçidi kullanarak sahildeki geniş ana caddenin karşı tarafına geçtik. Padrão Dos Descobrimentos (Keşifler Anıtı) heybetli bir şekilde önümüzde yükseliyordu. Niyetimiz, en tepedeki seyir terasına çıkıp, manzarayı seyretmek ve birkaç fotoğraf çekmekti.  Bilet almak için içeri girerken kapıdaki görevli genç kadın seyir terasının üstünün açık olduğunu ve şiddetli rüzgâr ve yağmur olduğunu söyledi. İsteyenlere yine de bilet satıyorlardı. Kısa bir duraklamadan sonra yukarı çıkmaktan vaz geçtik. Dışarı çıkıp anıtın fotoğraflarını çekmeye karar verdik.

Keşiflere ithaf edilmiş Padrão Dos Descobrimentos anıtı

Padrão Dos Descobrimentos anıtı, 15. yüzyılda Portekiz’in Keşifler Çağı olarak adlandırılan dönemine ithaf edilmiş bir eser. İlk olarak, 1940 yılında Lizbon’da yapılan Dünya Fuarı için tahta ve alçı kullanılarak yapılmış. Fuarın bitiminde sökülmüş. 1960’larda, diktatörlük döneminde esen geçmişin ihtişamlı havasını canlandırma eğilimi kapsamında, Gemici Prens Henrique’nin ölümünün 500. yılını anmak için tekrar yapılmış. Kalıcı olması planlanan anıt bu kez kireç taşı, beton ve çelik kullanılarak yeniden inşa edilmiş. 52 metre olan anıt Belém’in sahilinde, Tagus Dalyanı’nın kıyısında görkemli bir şekilde yükseliyor. Burası tam da 15. yüzyılda dünyayı keşfe çıkan üçgen yelkenli karavelaların (Portekizce’de caravela) yola çıktığı nokta. Karavela, keşifler için ideal olan orta büyüklükte, hızlı, manevra kabiliyeti yüksek ve yelken açmak için yalnızca küçük bir mürettebata ihtiyaç duyan bir gemi türü.

Kendisi de bir karavela formunda yapılmış olan Padrão Dos Descobrimentos’un en uç noktasında, bizzat seferlere hiç çıkmamış olsa da keşifler açısından Portekiz’in en önemli tarihi şahsiyeti kabul edilen Gemici Prens Henrique’nin heykeli var. O da elinde küçük bir karavela gemi tutuyor. Gemici Henrique’den geriye doğru, iki yanda Keşifler Çağı açısından önemli çeşitli kişilerin heykelleri sıralanmış. Sağ tarafta, kendisi de kâşif ve diplomat olan Pêro da Covilhã’nın elinde tuttuğu Tapınak Şövalyeleri’nin bayrağı (Portekiz’de, kralın izniyle, İsa’nın Tarikatı adı altında varlıklarını sürdürmüşler) bu tarikatın keşifleri maddi olarak finanse etmiş olmasını simgeliyor. Anıttaki tek kadın heykeli de bu tarafta. Lancaster’den gelin gelerek Portekiz kraliçesi olan Kraliçe Philippa Gemici Henrique’nin annesi. Anıtın diğer tarafında, Prens Henrique’nin hemen arkasında Kral V. Alfonso, onun arkasında sırasıyla Vasco da Gama, Brezilya’yı keşfeden Pedro Álvares Cabral ve dünyanın çevresini dolaşan ilk gemici ve kâşif Ferdinand Magellan var. Daha arkaya doğru sıralananlar arasında dönemin ünlü diğer gemicileri ile haritacı, vakanüvis (zamanın olaylarını tespit etmek ve yazmakla görevli devlet tarihçisi), yönetici ve benzeri kişileri bulunuyor. Yine bu yüzde Ümit Burnu’nu geçen Bartolomeu Dias ve Kongo Nehri’ne ilk ulaşan Diogo Cão’nun birer Padrão ile adeta boğuştukları görülüyor. Padrão’lar Keşifler Çağı sırasında fethedilen ülkelerin artık Portekiz kralına ait olduklarını simgeleyen ve üzerlerinde haç olan taşlar. Eskiden Portekiz sömürgesi olan dünyanın çeşitli yerlerinde bunlara hala rastlamak mümkünmüş.

En önde elinde bir karavela tipi gemi modeli tutan Gemici Prens Henrique. Arkasında sıralanmış tarihi kişilerin arasında bulunan kâşif ve diplomat Pêro da Covilhã’nın elinde Portekiz’e sığınmış olan
Tapınak Şövalyeleri’nin bayrağı görülüyor.

Padrão Dos Descobrimentos anıtında Portekiz’in Keşifler Çağı’nın karanlık yüzü elbette yansıtılmıyor. Hristiyanlık adına yapılan tüm bu keşifler yerli halkların inanılmaz bir şiddetle yok ya da esir edilmesine herhangi bir gönderme barındırmıyor. Ya da ezilen ve yok edilenlerin açısından yansıtmıyor demek daha doğru olur çünkü, anıta uzaktan ve arkadan baktığınızda, karavel geminin ana yelken direği bir Latin haçını anımsatıyor. Biraz yaklaşınca, bunun aynı zamanda ucu aşağı doğru uzanan dev bir kılıç olduğunu görüyorsunuz. Bu, keşifler sırasında Hristiyanlığın kılıç zoruyla uzak diyarlarda kabul ettirilmesi gerçeğinin simgesel olarak anlamlı bir ifadesi.

Sol tarafta Ümit Burnu’nu geçen Bartolomeu Dias ve Kongo Nehri’ne ilk ulaşan Diogo Cão birer Padrão dikmeye uğraşıyorlar. Padrão’lar Keşifler Çağı sırasında fethedilen ülkelerin artık Portekiz kralına ait olduklarını simgeleyen ve üzerlerinde haç olan taşlar.

Burada paylaştığım fotoğraflarda havanın kapalı olduğu belli olmakla beraber, Okyanus’tan karaya doğru esen güçlü rüzgarı ve şiddetli yağmuru anlamak mümkün değil. Bugüne kadar hiç görmediğim şekilde patlayan fırtına sanki bir zamanlar okyanuslara açılan gemicilerin ne tür koşulları göğüslemeleri gerektiğini anlamamız için kurgulanmıştı. O rüzgârda şemsiye açmak da mümkün olmadı. Mecburen sahilde, biraz ilerimizde görünen bir başka Unesco Dünya Mirası Listesi’ndeki anıta gitmekten vaz geçmek zorunda kaldık. Doğrusu, Manuelin mimarinin ayakta kalabilmiş nadir güzelliklerinden Torre de Belém’e (Belém Kulesi) gidemediğimiz için üzüldüm. Ama, gitmeye çalışmak da pek gerçekçi olmayacaktı. Arap mimarisinden esinlenilmiş kuleleri, halat şeklinde süslemeleri ve balkonları görebilmek için daha çok dışarıda olmak gerekecekti. Belém Kulesi, Kral I. Manuel’in isteği üzerine, 1514-1520 yılları arasında yapılmış. Anıt, Portekiz’in şaşaalı döneminin en önemli simgelerinden biri olarak kabul ediliyor.

Fırtına yüzünden gidemediğimiz Torre de Belém
Kaynak: visitlisboa.com

Yağmurun altında elimden geldiği kadar fotoğraf çektim. Bu arada yakınımızda Türkçe konuşmalar duydum. 9-10 kişilik bir erkek grubu idi. Onlar da zorlukla fotoğraf çekmeye ya da birbirlerini anıtın önünde çekmeye çalışıyorlardı. İçlerinden bir tanesi rehberleriydi. O hava koşullarında Türkçe olarak anıt hakkında bilgi vermeye çalışıyordu. Derken, yağmur iyice şiddetlendi. Artık hava koşullarına direnmeye çalışmanın bir anlamı da kalmamıştı. Vakit geçirmeden otele dönmeye karar verdik ama, yağmurun altında tren istasyonuna o yolu nasıl geri gidecek, en önemlisi, sabah geçtiğimiz o üst geçitten nasıl geçecektik?

Çaresiz koşmaya başladık. Anıtın giriş kapısının önünde, 1960 yılında Güney Afrika’nın Gemici Prens Henrique’nin 500. ölüm yıl dönümü için Portekiz’e hediye ettiği, çeşitli renklerde mermerlerden mozaik şeklinde yapılmış dev pusulayı, fazla inceleyemeden, şöyle bir görebildik. 50 metre çapı olan pusulanın ortasındaki haritada, Portekiz’in 16. yüzyılda fethettiği tüm toprakları görmek mümkün.

Ana yola doğru koşarken, uzakta, yol kenarında park etmiş bir taksi gördük. Şoför dışarıda, açtığı arabanın bagaj kapağının altında sakin sakin sigara içiyordu. Bizi hemen arabasına buyur etti. Nereye gideceğimizi sordu. İngilizce konuşabilen, kibar bir adamdı. Hava kötüydü ama, İstanbul’da yağmur yağdığı zaman bir felakete dönüşen trafik gibi bir sıkışıklık yoktu. Araba kullanma şekli bir yana, ne de olsa Lisbon’un nüfusu 545 bin civarındaydı. Sonunda, taksi şoförü bizi, otelin yakınındaki Avenida da Liberdade üzerinde bıraktı. Akşam yemeğine gidene kadar mecburen dinlenecektik çünkü Lizbon’un merkezinde de hava berbattı.

Yemek için, Lizbon’a gelmeden Cervejaria Ramiro’da yer ayırtmıştım. Burayı, hem Lizbon’da beş yıl çalışıp, yaşamış genç bir tanıdığım önermiş hem de kaldığımız Hapimag Lisbon’un şehirde önerdiği restoranlar arasında görmüştüm. Ayrıca, çeşitli sitelerde Lizbon’da deniz ürünleri yenebilecek en iyi yerlerden birisi olarak söz ediliyordu.

Ortada Queijo Monte da Vinha ve çevresinde
Manchego peynirleri

Avenida Almirante Reis 1 adresindeki Cervejaria Ramiro’ya metro ile gittik. Yeşil metro hattındaki Intendente durağında inip, kısa bir yürüyüşten sonra kolayca bulduk. İki kata yayılmış, fena sayılmayacak bir oturma kapasitesi vardı. Buna karşın tıklım tıklım doluydu. Bizim gibi, her milletten yabancının dışında, onlardan daha fazla Portekizli göze çarpıyordu. Bu da buranın sadece turistik bir yer olmadığını gösteriyordu. Doğruyu söylemek gerekirse, ilk bakışta bana daha çok bir esnaf lokantası gibi geldi. Elbette değildi ama, biraz fazla kokulu, kalabalık, gürültülü ve hengâme havası olan bir yerdi. Bu ambiyansa, çeşitli masalarda süren yengeç kırma çabaları ve o nedenle çıkan sesler de ayrı bir hava katıyordu. Yanımızdaki masada üç Portekizli kadın vardı. İçlerinden biri, arkadaşının bu konuda başarısız olduğunu görünce çekici eline aldı ve kare bir mermerin üzerinde duran yengece okkalı bir vuruş yaptı. Yengecin kabuğunu kırmayı başardı. Ancak, yengecin kabuğu masada kalırken, içinden kocaman bir et parçası yere fırladı. Üçünü birden bir gülme krizi tuttu. Aman ne güldüler ne güldüler! Portekiz’de gördüğüm en neşeli tiplerdi. Bu hallerine bayıldım.

İnsan her gezide yeni şeyler öğreniyor. Deve dikeninin peynir
yapımında kullanıldığını hiç bilmiyordum.

Yemekler çok lezzetli, servis hızlıydı. Başlangıç olarak iki peynir aldık. Bunlardan birisi, bildiğimiz bir peynir, Manchego idi. Asıl şaşırtıcı olan Queijo Monte da Vinha idi. Kaşıkla servis yapılması gereken, krem peynir kıvamındaki Monte da Vinha çok hoşumuza gitti. Marketlerde arayıp, eve götürmek için satın almaya karar verdik. Ertesi gün, gittiğimiz büyük bir markette aradık. Reyonlardaki yüzlerce peynir arasında bulamayınca, sorduk. İçeriden getirdiler. Ben bunun, Monte da Vinha peynirinin farklı saklama koşulları gerektirdiği için olduğunu düşünüyorum. Monte da Vinha peynirinin internet sitesinden öğrendiğime göre bu peynir, tamamen elle ve hiçbir katkı maddesi kulanılmadan üretilen, artisanal bir peynirmiş. Üretimde sadece çiğ koyun sütü, tuz ve bitkisel pıhtılaştırıcı olarak (coagulant) deve dikeni kullanılıyormuş. 2019 yılında İtalya’nın Bergamo kentinde yapılan Dünya Peynir Yarışması’nda, 6 kıta ve 42 ülkeden katılan 3804 peynir arasından altın madalyaya layık bulunmuş.

Sahanda karidesler çok lezzetli idi

Peynirlerin ardından, sahanda iri karidesler yedik. Sarımsaklı sosu ekmek batırıp yenecek kadar lezizdi. O kadar söyleyeyim. Şarap olarak Kuzey Portekiz’in Vinho Verde vadisi alt bölgesi Monção e Melgaço’da bulunan 50 yıllık, ilk Soalheiro bağından elde edilen Alvarinho çeşidi üzümlerden yapılan Soalheiro Primeiras Vinhas Alvarinho DOC 2023 beyaz şarabını içtik.

Morgado do Bussaco tatlısı

Ben, bir gece önce içtiğimiz Alvarinho kadar beğenmedim ama, havalandıkça daha bir iyiye gidiş oldu. Tatlıyı bir tane alıp, paylaşsak daha iyi olurdu aslında. Epeyce doymuştuk ama, yolculuklarda kendimi kısıtlamam genelde. Biraz aç gözlülük yaptık, doğru, ama Morgado do Bussaco denilen tatlı pek güzeldi. Bol cevizli ve ballı. Menüde öyle demiyordu ama, ben incir tadı da aldım. Yanında Duoro Vadisi bağlarının Tempranillo, Touriga Franca, Touriga Nacional, Tinta Barroca üzümlerinden yapılan, ve 10 yıl meşe fıçılarda yaşlandırıldığı için kırmızımsı kehribar rengini alan W&J Graham’s 10 Tawny Port içmeyi ihmal etmedik elbet…