Ravenna… Nefes Kesen Mozaikler Şehri…

Sonbahar Rotası (2017) yazımda belirttiğim gibi, Emilia-Romagna gezimizi planlarken ana hedefim Ravenna idi… Orasıydı en çok görmek istediğim yer… Gerçi, tarih ve sanata meraklıysanız, İtalya’nın hiçbir şehri sizi hayal kırıklığına uğratmaz. Buna dağ başındaki yerleşim yerleri de dahildir. Ama Ravenna’nın çok özel olduğunu biliyordum…

Ravenna’yı ilk olarak, bundan 10-11 sene önce, eşi heykeltıraş olan bir Amerikalı hanımdan duymuştum. Ünlü Bizans mozaiklerini görmek için Ravenna’ya gideceklerini söylemişti. O yılların internet olanakları ile araştırınca, bu mozaiklerden birkaç tanesinin fotoğrafını görmüş ve hayran olmuştum. Ravenna’ya gidince, gördüğüm resimlerin “buzulun ucu” bile olmadığına ve aslında hiçbir fotoğrafın bu mozaiklerin gerçek büyüsünü yansıtmayı başaramadığına kanaat getirdim. O kadar güzellerdi ki… Üstelik, şehrin çeşitli yapılarında bulunan mozaikler sadece Bizans dönemine de ait değillerdi. Romalılar, Ostrogotlar ve Bizanslılar mozaiklerle kalıcı izler bırakmışlardı bu şehirde.

San Marino ile Ravenna’nın arası yaklaşık 80 kilometre. Otelimiz, Hotel NH Ravenna’ya giriş yaptığımızda saat 13:30’du. Bir saat içinde yerleşip, kendimizi sokaklara attık. Kalacağımız yeri seçerken yine önceliğimiz, gezmek istediğimiz yerlere yakınlıktı. Otel odamıza bırakılmış Ravenna ile ilgili kitap ise bu şehri gezerken çok iyi bir kaynak oldu bizim için.

Ravenna’nın nüfusu yaklaşık 160.000. Bu küçük şehirdeki tarihi eserlerin sekiz tanesi Unesco Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor. Halen tüm Türkiye’nin Dünya Mirası Listesine girmiş 15 tarihi eseri veya mekanı bulunuyor.

Tarihte Ravenna’ya ilk yerleşenler, günümüzden 3000 yıl önce Yunanistan’dan buralara gelen Grekler olmuş. O dönemde, Venedik gibi, lagünlerin arasında bir çok adadan oluşan bu bölgede bir koloni kurmuşlar. Çeşitli buluntulardan, daha sonra Etrüsklerin de Ravenna’da yerleştikleri anlaşılıyor. Şehir ilk olarak İ.Ö. ikinci yüzyılda Roma İmparatorluğuna, “müttefik” statüsü, ile bağlanmış. Bu statü belli oranda bir özerklik
sağlasa da, bu dönemde ortada yer alan en büyük adacıkta büyük bir Roma kalesi yapılmış. Sonunda Ravenna, İ.Ö. 89 yılında tam olarak Roma İmparatorluğunun bir parçası olmuş. Aşırı büyüme sonucu yönetimi çok zorlaşan Roma İmparatorluğu bölündükten sonra, İmparator Honorius İ.S. 402 yılında Batı Roma İmparatorluğunun başkentini Ravenna’ya taşımış. Batı Roma İmparatorluğunun 476 yılında Cermen Kralı Odoacer tarafından yıkılmasına kadar Ravenna başkent olarak kalmış. Kent daha sonra, Ostrogotların, Bizanslıların, Lombardiyalıların, Fransızların, Saxonların, Venediklilerin ve Papalığın yönetimine geçmiş. Her dönem şehirde kendi tarihi izlerini bırakmış. 1861’de Ravenna, yapılan plebisit ile, İtalya birliğine katılmış.

Ravenna’da kaldığımız iki gün boyunca Unesco Dünya Mirası Listesine giren sekiz tarihi eseri ve ilaveten birkaç önemli yeri daha görmeyi başardık. Bunda, görülecek çoğu yerin birbirine yakın ve (bir tanesi hariç) yürüyerek erişilebilir olmalarının payı büyüktü. Aşağıda kısa bilgiler vereceğim bu eserlerin sıralaması tarihsel kronolojiye değil, bizim geziş sıramıza göre olacak.

Il Battistero degli Ariani (Aryan Vaftizhanesi)

Il Battistero degli Ariani (Aryan Vaftizhanesi), altıncı yüzyılın ilk yarısında, Ostrogot Kralı Teodorik tarafından yaptırılmış. Kral Teodorik yönetimi sırasında, Ostrogotların parçası oldukları Hristiyanlığın Aryan mezhebi ile Katolik inancının uyum içinde bir arada varlıklarını sürdürmelerine olanak sağlamış. Burası aynı zamanda, İtalya’da sadece Aryanlar için inşa edilmiş tek vaftizhane imiş.

Tavan Mozaikleri- Il Battistero degli Ariani (Aryan Vaftizhanesi)

Yapı dışardan, tuğla ile yapılmış sekizgen bir bina görünümünde. Yapılan kazı çalışmaları buranın bir zamanlar arka taraftaki Spirito Santo kilisesinin bir parçası olduğunu ortaya çıkarmış. İçindeki mozaikler gayet iyi korunmuş.

Mozaiklerden Detaylar- Il Battistero degli Ariani (Aryan Vaftizhanesi)

Ravenna, 526 yılında Ostrogot Kralı Teodorik’in ölümünden sonra Bizanslıların saldırılarına uğramış. Bu dönemde, İtalya’daki Ostrogotların izini silmek için sayısız katliam yapılmış ve bu döneme ait eserlerin bir kısmı yıkılmış. Sonunda, Bizans İmparatoru Jüstinyen 554 yılında Ravenna’yı, bir valilik olarak, Bizans’a bağlamış.

La Basilica di San Vitale (San Vitale Bazilikası)

Ravenna’daki en muhteşem eserlerden biri olan La Basilica di San Vitale ( San Vitale Bazilikası), İmparator Jüstinyen’in isteği üzerine yapılmış. 548 yılında, Başpiskopos Maximian tarafından takdis edilerek açılmış. Bazilika tamamlandığı zaman İmparator Jüstinyen, on bir sene önce (532-537) biten İstanbul’daki Aya Sofya’nın hamisi olarak zaten sanat tarihine adını yazdırmış. Ancak, Ravenna’daki San Vitale Bazilikası da sekizgen planı, haşmetli sütunlarla yaratılan büyüklük hissi ve tabii ki, bakmaya doyamayacağınız mozaikleri ile ona bir başka şöhret sağlamış…

La Basilica di San Vitale (San Vitale Bazilikası)

San Vitale Bazilikasının ana bölümüne gelince bir an için nutkum tutuldu diyebilirim. Altın yaldızın hakim olduğu mozaikler tüm duvarları, sütun başlarını ve sütunları kaplıyor. İncil’den sahnelerin, on iki havarilerin, İmparator Jüstinyen ve eşi İmparatoriçe Teodora’nın resmedildiği bölümlerin haricinde kalan küçücük boşluklar bile çeşitli bitki ve hayvan resimleri ile donatılmış. Gerçekten göz kamaştırıcı… Bu bölümün girişi diyebileceğimiz büyük kemerin ortasında İsa, iki yanında on iki havariler ve ilaveten iki aziz resmedilmiş. İncil’den değişik sahnelerin resmedildiği yan duvarlarda, iki tane büyük resim göz alıyor. Bunlardan sağ tarafta olanında İmparator Jüstinyen’i, imparatorluk rengi olan morlar içinde ve beraberindeki maiyeti ile birlikte görüyoruz. Elinde tuttuğu tepside kutsal ekmek var. Tam karşı duvarda ise İmparatoriçe Teodora, elinde kutsal şarap kadehi ve nedimeleri ile birlikte yürüyor. Apsisdeki (mihrap) resimde, İsa alışık olmadığımız şekilde, genç ve sakalsız olarak resmedilmiş. İki yanında iki melek, Aziz Vitale ve elindeki Bazilika’yı Tanrı’ya sunan Ravenna Piskoposu görülüyor. Ayaklarının altında, ikisi Fırat ve Dicle olmak üzere, dört nehir akıyor.

San Vitale Mozaikleri

San Vitale Bazilikasının içinde ayrıca, bazı Ravenna Piskoposlarının lahitleri ve eski yer mozaikleri var. Bazilika çeşitli tarihlerde yenilenmiş ve ilaveler yapılmış. Şapellerden birinin freskleri Serafino Barozzi, Ubaldo Gandolfi ve Jacopo Guarana tarafından 18. yüzyılda yapılmış.

İmparator Jüstinyen ve Maiyeti- San Vitale
İmparatoriçe Teodora ve Nedimeleri- San Vitale
18. Yüzyıl Freskleri- San Vitale

Bazilikanın bahçesinde, Unesco Dünya Mirası kapsamında olan bir başka tarihi eser daha bulunuyor. Galla Placidia’nın Mozolesi. Ancak burası Bizans değil, Roma döneminden kalma bir eser. Batı Roma İmparatorluğunun başkentini Ravenna’ya taşıyan İmparator Honorius ölünce, yerine üvey kız kardeşi Galla Placidia geçiyor ve ülkeyi, henüz çok küçük olan oğlu Valentinian adına yönetiyor.

Il Mausoleo di Galla Placidia (Galla Placidia’nın Mozolesi)

Beşinci yüzyılda yapılmış olan bu yapı, kırmızı tuğladan dış duvarları ile uzaktan son derece sade görünüyor. Haç şeklindeki binanın çarpıcı kısmı içerisi. Kaymaktaşı kaplı pencerelerden içeri süzülen gün ışığında mozaiklerle kaplı kubbe ve kemerler çok güzel. Buradaki mozaikler, Grek ve Roma kökenli, erken Hristiyanlık dönemi eserleri olarak kabul ediliyor.

Il Mausoleo di Galla Placidia (Galla Placidia’nın Mozolesinin İçi)

Galla Placidia mozoleyi kendisi, eşi üçüncü Constantius ve erkek kardeşi İmparator Honorius için yaptırmış. Söylendiğine göre, dini inancı çok kuvvetli olan Galla Placidia, Ravenna ve çevresinde bulunan yüzün üzerinde pagan tapınağının üzerine kiliseler yaptırmış.

Beşinci yüzyılda, Galla Placidia’nın ve oğlu III. Valentinian’ın döneminde yapılan Neon Vaftizhanesi adını Piskopos Neon’dan almış bir yapı. Bu sekizgen yapının içi de mozaiklerle kaplı. Tavandaki resmin ortadaki büyük vaftiz havuzundaki suya aksetmesi ile, vaftiz edilen kişinin İsa ile beraber suya girmiş izlenimi uyandırması hedeflenmiş.

Il Battistero Neoniano (Neon Vaftizhanesi)

Aziz Andrea Kilisesi’sini bulmak için epeyce uğraştık. Sonunda, değişik kişilere birkaç kere sorduktan sonra, bu kilisenin aslında tamamının ayakta olmadığını ve sadece kurtarılabilmiş bölümlerinin, şehir katedrali Il Duomo’nun arka tarafındaki, Başpiskoposluk Müzesi’nin birinci katında sergilendiğini öğrendik. Bu oldukça küçük kilise, kaynaklarda erken Hristiyanlık dönemine ait güzel bir örnek olarak belirtiliyor. Kilise, İ.S. 494-519 yılları arasında yapılmış. Bu dönem Ravenna, Ostrogot kralı Teodorik’in yönetiminde olmasına rağmen, kilise şehirdeki Katolik papazlar için yapılmış. Ostrogotlar Hristiyanlığın Aryan mezhebine bağlı olmalarına rağmen, yönetimleri sırasında Katoliklerin inançlarına karışmamışlar. Aziz Andrea kilisesi, önce Hz. İsa’ya adanmışsa da daha sonra, ismi değiştirilerek, kemikleri altıncı yüzyılın ortalarında İstanbul’dan Ravenna’ya getirilen Aziz Andrea’ya adanmış.

La Cappella di Sant’Andrea (Aziz Andrea Şapeli)
Not: Fotoğraf çekimine izin verilmediği için resimler Ravenna Tourism sitesinden alınmıştır.

Ravenna’daki ilk yarım günümüzde son gittiğimiz yer, Floransalı ünlü ozan ve politikacı Dante’nin mezarı oldu. 1265 yılında Floransa’da doğan Dante, ömrünün sonuna doğru politik nedenlerden ötürü kovulunca şehri terk etmek zorunda kalmış. Önce, bir süre Verona’da yaşamış. Daha sonra, o sıralarda Ravenna’yı yönetmekte olan Da Polenta ailesinin daveti üzerine Ravenna’ya gelmiş ve 1321 yılında ölene kadar burada kalmış. Cenaze töreni, mezarının bulunduğu yapının arkasında bulunan Fransisken kilisesi Basilico di San Francesco’da yapılmış ve buranın kriptine (bodrumuna) gömülmüş. Bugün mezarının bulunduğu neoklasik yapı ise, 1781 yılında Kardinal Gonzaga tarafından, mimar Camillo Morigia’ya yaptırılmış. Floransalılar Dante’yi kovmuş olmanın utancı içinde, kendilerini af ettirmek için, o zamandan beri her yıl mozolenin içinde yanan kandilin yağını Floransa’dan gönderiyorlarmış.

Dante’nin Mezarı ve Yağı Her Yıl Floransa’dan Gelen Kandil

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Dante’nin kemiklerine zarar gelmemesi için kemikleri çıkarılıp, bazilikanın bahçesindeki bitkilerin arasına gömülmüş. Savaş sona erince, tekrar mezarına konmuş.

Basilico di San Francesco (Aziz Fransis Bazilikası) ve 23 Mart 1944-19 Aralık 1945 Tarihleri Arasında Dante’nin Kemiklerinin Saklandığı Yer.

Uzun Emilia-Romagna gezimizde günler geçtikçe yorgunluğumuz artmaya başladı, doğal olarak. Ama her gezide olduğu gibi, canımızı dişimize takıp, devam ettik. Ravenna’da daha görülecek çok güzel yerler vardı…

Il Duomo ve Ravenna Sokakları

Ertesi gün ilk olarak, Ostrogot kralı Teodorik’in Mozolesi’ne gittik. Burası otelimize 14-15 dakikalık bir yürüme mesafesindeydi. Oraya yürürken, Venediklilerin inşa ettiği Brancaleone Kalesi’nin önünden geçtik. Venedikliler, 1441-1509 yılları arasında Ravenna’da hüküm sürmüşler. Bu sürede, sahip oldukları mükemmel mühendislik bilgilerini kullanarak, çevredeki bataklıkları kurutmuş ve yaptıkları kanallar ile durgun suların denize akmasını sağlamışlar. 1457 yılında yapılan bu kalın duvarlı kale günümüzde, yaz aylarında “Ravenna Festivali”nin de yapıldığı büyük bir park. Birkaç asırlık ağaçların altında çimenler var. Biz içinden geçerken, bu sessiz ve huzurlu ortamın tadını oyun oynayan çocuklar ve anneleri çıkarıyorlardı.

Venediklilerin Yaptırdığı Brancaleone Kalesi

Teodorik’in Mozolesi yeşilliklerin ortasında, etkileyici bir yapı. Ancak etkileyici olması, kentteki diğer Unesco Dünya Mirası Listesindeki eserler gibi muhteşem mozaiklere sahip olmasından dolayı değil. Aksine, son derece sade. On metre çapında, 230 ton yekpare taştan kubbesi Istria’da yapılıp, deniz yoluyla buraya getirilmiş ve çevresindeki on iki adet tutamak kullanılarak, binanın tepesine yerleştirilmiş. Bu tutamakların her birinde on iki havarilerden birinin adı yazılı. Milattan sonra 520 yılında yapılmış olan mozolenin inşaatında hiç harç kullanılmamış. Mozolenin içi de dışı gibi sade. Ortada, üstü açık ve küvet şeklinde, kırmızı mermerden yapılmış bir lahit var.

Il Mausoleo di Teodorico (Ostrogot Kralı Teodorik’in Mozolesi)

Binanın kubbesindeki bir çatlak, asırlar içinde Kral Teodorik’in ölümü ile ilgili bir efsanenin oluşmasına ve yayılmasına neden olmuş. Efsaneye göre, Kral Teodorik’e yıldırım çarpmasından dolayı öleceği malum olmuş. Kaderini alt etmek isteyen Teodorik, kendisi için bu yıkılmaz yeri yaptırmış ve yağmurlu günlerde buraya kapanmaya başlamış. Ancak, Teodorik kaderinden kaçamamış. Yağmurlu bir günde, Teodorik ortadaki küvette yıkanırken düşen bir yıldırım kubbeyi çatlatmış ve ölmesine neden olmuş. Ölür ölmez gökten inen siyah bir at onu alıp, Etna yanardağının kraterine götürüp, atmış…

Mozolenin İçi

O gün ikinci olarak gittiğimiz yer, La Basilica di Sant’Apollinare Nuovo (Yeni Aziz Apollinare Bazilikası) oldu. Burası, beşinci yüzyılın sonunda Kral Teodorik tarafından, bitişiğindeki sarayı için, bir saray kilisesi olarak yaptırılmış. Dikdörtgen şeklindeki bazilikanın iki uzun duvarı boyunca yapılmış olan mozaikler, iki farklı dönemi yansıtmaları açısından çok ilginç. Üst iki sırada, Roma etkisindeki Ostrogot dönemi mozaiklerini, alt sırada ise, elli yıl sonra Bizanslılar tarafından yapılmış mozaikleri görüyorsunuz. Ostrogot mozaikleri resmettikleri sahneler açısından daha gerçekçi bir tarza sahipken, Bizans mozaikleri daha oryantal ve soyut.

La Basilica di Sant’Apollinare Nuovo (Yeni Aziz Apollinare Bazilikası)

Buradan sonra gittiğimiz yer, Santa Eufemia kilisesi idi. On sekizinci yüzyılda, daha eski bir kilisenin üstüne yapılan bu kilisenin çok fazla bir özelliği yok. Ancak günümüzdeki önemi, bodrum katında barındırdığı Domus dei Tappeti di Pietra (Taştan Halılar Evi) müzesinden kaynaklanıyor. 90’lı yıllarda burada bir yeraltı garajı yapılmak istenirken, İ.S. 6. yüzyıldan kalma bir Bizans sarayının on dört odası bulunmuş. Müzede, odaların her birinin tabanındaki mozaikler sergileniyor. Doğrusu ben, Ravenna’ya adım attığımızdan beri sokaklarda sık sık gördüğümüz müzenin reklamını yapan afişlerden dolayı, daha çarpıcı mozaikler bekliyordum. Biraz hayal kırıklığına uğradım. Bir de sanırım, Türkiye’deki Antakya Mozaik Müzesi ve Gaziantep’teki Zeugma Müzesi’nden sonra insanın bu konuda beklentisi epeyce yüksek oluyor.

Santa Eufemia

Domus dei Tappeti di Pietra (Taştan Halılar Evi)

Öğle yemeği molasını, Ravenna’nın Venedik döneminden kalma Piazza del Popolo meydanında verdik. Burası, o dönemden kalma binaları ve her birinin üzerinde şehrin koruyucu azizleri San Vitale ve San Apollinare’nin bulunduğu iki ayrı dikilitaşı ile, gerçekten de insana hafif bir Venedik’teymiş hissi veriyor. Meydan konum olarak, eski Roma dönemi şehrinin kurulduğu iki büyük adanın ortasında yer alıyor. Venedikliler buraları kurutarak, kara parçası haline getirmişler.

Piazza del Popolo

Biz yemek yerken birden meydana, Orta Çağ kıyafetleri içinde, bir grup insan girdi. Ortalarına aldıkları siyah beyaz kıyafetli bir kişinin etrafında şarkı söyleyip, dans ederek ilerliyorlardı. Ne olduğunu tam olarak anlamadım ama, bir an için çağlar öncesine gitmiş gibi olmak hoştu. Meydanın ortalarında bir binaya girip, gözden kayboldular.

Ravenna Sokakları

Ravenna’da maalesef aklımı başımdan alacak bir yemek yediğimi hatırlamıyorum. Bunda en büyük etkenin, görmek istediğimiz her yeri görmeye çalışırken üstümüze çöken yorgunluk olduğunu düşünüyorum. Akşam için otelden önerdikleri Osteria Felice de bizi çok fazla tatmin etmedi. Yemekler kötü olmasa da, keyif alamadık açıkçası. Ancak, gün içinde biraz soluklanmak için oturduğumuz bir pastanede yediğimiz badem, limon ve vanilyalı Torta della Nonna (büyükanne turtası) çok, çok güzeldi…

Ravenna’da Sokak Tabelaları

Günün sonunda, bir gün önce gezmeyi ertelediğimiz, Museo Nazionale di Ravenna‘ya (Ravenna Ulusal Müzesi) gittik. Burası, San Vitale Bazilikası’nın bahçesinde bulunuyor. Müzenin binası, beşinci ve altıncı yüzyıllarda yapılmış bir Benediktin manastırı. Arkeolojik eserler, erken Hristiyan ve Bizans eserleri, mezar taşları, ikonalar, fildişi parçalar, Rönesans döneminden bronz heykeller, seramik eşyalar, freskler ve silahlardan oluşan geniş koleksiyonu 18.yüzyılda keşişler toplamaya başlamışlar. Bu kadar eser çokluğu arasında, sanırım çöken yorgunluğun da etkisi ile, bir süre sonra kafam hiç bir şey almaz oldu.

Museo Nazionale di Ravenna (Ravenna Ulusal Müzesi)

Ravenna’dan unutamayacağım bir anı, sokakta rastladığımız bir müzisyen oldu. Sokak aralarında dolaşırken, kulağımıza gelen güzel bir müziği izledik ve ufak bir meydana geldik. Siyah takım elbise ve rugan ayakkabılar giymiş bir müzisyen, meydanın ortasında oturmuş, viyolonsel çalıyordu. (Ben çello yerine viyolonsel demeyi tercih ediyorum.) İnsanın içine işleyen, çok dokunaklı parçalar… Kısa sürede etrafında bir kalabalık oluştu. Herkes yerinde çakılmış kalmıştı. Müziğin beni çok etkilemesinin bir nedeni de bana babamı hatırlatmış olmasıydı… Bir gün önce onun üçüncü ölüm yıldönümü idi…

Babam, Cumhuriyetimizin ilk kuşağının diğer bireyleri gibi aydınlık bir Türkiye’de büyümüş. Çorum Halkevinde viyolonsel çalmayı öğrenmiş. Kendisi hem klasik batı müziği notalarını, hem de klasik Türk müziği notalarını bilir, her iki türden de müthiş zevk alırdı. Her türlü müzik aletini çalmaya merakı vardı. Kırklı yaşlarında klasik gitar, altmışlı yaşlarında ut dersleri almıştı. Nur içinde yatsın…

Kimse müziğin büyüsünden kurtulmak istemiyordu. Müzisyen kendisi de çalarken kendinden geçiyor gibiydi. Bir İtalyan kadın yanıma yanaşıp, “Galiba gözleri görmüyor,” dedi. Oradan ayrılamayacağımızı anlayınca, hemen oradaki bir kafeye oturup, kahvemizi içerken dinlemeye devam ettik. Bir süre sonra, müzisyen konserine son verdi. Selam verip, toparlandı. Viyolonselini kutusuna koyup, omuzuna astı ve uzaklaştı…

Ravenna’dan ayrılıp, Bologna’ya gitme günümüz gelmişti. Ama ayrılmadan önce, görmek istediğimiz bir yer daha kalmıştı. Ravenna’nın Unesco Dünya Mirası Listesine girmiş eserlerinin sonuncusu olan Sant’Apollinare in Classe Bazilikası. Burası, diğer eserler gibi şehrin merkezinde değil. Araba ile 15 dakika mesafede idi.

La Basilica di Sant’Apollinare in Classe

Sant’Apollinare in Classe Bazilikası, yemyeşil çayırların ortasında, müthiş bir bazilika. 549 yılında, Classe şehrinin duvarlarının dışında yapılmış. Eşsiz mozaikleri, mükemmel ışık ile mekan uyumu ve dev sütunları olan etkileyici bir yapı. Ancak insanı, daha içeri girmeden, dışardan bakınca da çok çarpıyor. Ravenna’ya has silindir şeklindeki çan kulesi ve görkemli yapısı ile çok güzel…

La Basilica di Sant’Apollinare in Classe

İçerisi ise, kelimelerle anlatması zor bir güzellikte… Bu güzelliğin tadını çıkarabilmek için insanın bir süre oturup, gördüklerini hazmetmeye çalışması gerekiyor. Özellikle apsis kısmındaki mozaikler, Bizans sanatının belki de en muhteşem örnekleri. Ortada yer alan haçın üstünde değerli taşlar ve inciler var. Haç, 99 yıldızın bulunduğu mavi bir gökyüzünde bulunuyor. Tam ortada yer alan İsa’nın resminin etrafı da yine incilerle çevrelenmiş. Daha yukarda görünen el ise, Tanrı’yı simgeliyor. Bu kısımda, resimlerin dışında Grekçe ve Latince sembol ve yazılar da var. Örneğin, haçın yatay ekseninin bir ucunda Alfa, diğer ucunda Omega işareti var. Bu İsa’nın, “Ben Alfa ve Omega’yım, Başlangıç ve Son” sözünü temsil ediyormuş. Altta yazılı SALUS MUNDI ise Dünyanın Kurtuluşu demek.

La Basilica di Sant’Apollinare in Classe

Sant’Apollinare in Classe Bazilikası gibi bir dünya mirasının bir de insanı derinden etkileyen bir kurtarılma hikayesi var. Olay, İkinci Dünya Savaşı sırasında olmuş. Böyle bir güzelliğin yok olma tehlikesi geçirdiğini düşünmek bile insanın yüreğini daraltıyor…

La Basilica di Sant’Apollinare in Classe

Bu mucizevi kurtarılışın kahramanı, 1897 yılında Belçika’da Rus anne babadan doğan Vladimir Peniakoff. 1914 yılında Almanların Belçika’yı işgalinden sonra ailesi ile birlikte İngiltere’ye göç eden Peniakoff, İkinci Dünya Savaşı çıkınca, gönüllü olarak orduya yazılmış. Yarbay rütbesi ile görev aldığı orduda kendisine “Popski” takma adı takılmış. 1944 yılında İngiliz birlikleri ile İtalya’da iken, Classe’nin etrafındaki ormanlarda, İtalyan partizanlarla birlikte Almanlara karşı savaşıyormuş. Bu sırada, Almanların çan kulesini gözetleme noktası olarak kullandıklarından şüphelenen İngiliz birliklerinin, Sant’Apollinare in Classe Bazilikasını bombalayacaklarını öğrenmiş. Bir tarih ve sanat aşığı olan ve bazilikanın değerini bilen Popski, bombardımanı 24 saat erteletmiş ve iki partizanı, keşif yapmaları için göndermiş. Gerçekten de, yapılan keşfin sonunda, Almanların burayı boşaltmış oldukları görülmüş. Bazilika, İngilizler tarafından bombalanmaktan böylelikle kurtulmuş. Yarbay Popski’ye duyulan gönül borcunun ifadesi olan plaketi bazilikanın önündeki bölümde görünce içim titredi. Bir de son yıllarda, Afganistan’da, Orta Doğu’da yok olan, bombalanan eserleri düşündüm…

Yarbay Popski ve Teşekkür Plaketi

Bir Mikro Devlet: San Marino

2017 Sonbaharında yaptığımız İtalya gezimizin üçüncü durağı, dünyada en küçük beşinci, Avrupa’da ise üçüncü devlet olan San Marino idi. 61 kilometre kare yüz ölçümü, 2016 verilerine göre 33.000 civarında nüfusu olan San Marino, aynı zamanda dünyanın en yüksek kişi başına geliri olan ülkelerinden biri. Çeşitli kaynaklara bakıldığında, kişi başına gelirin 60.000 dolar civarında olduğu görülüyor.

Parma’dan üç saatlik bir araba yolculuğu ile geldiğimiz San Marino’ya vardığımızı, sadece yol kenarındaki “Hoş Geldiniz” tabelasından anladık. Onun dışında sınırı belli eden herhangi bir giriş kapısı veya kontrol noktası bulunmuyor. Yalnız, yol kalitesi, düzen ve temizlik insanın hemen dikkatini çekiyor.

San Marino, aynı zamanda dünyanın en eski cumhuriyetlerinden birisi. Milattan sonra 301 yılından beri bağımsız ve demokratik bir ülke. Genel inanışa göre, San Marino bu tarihte Dalmaçya kıyılarından buraya bir grup Hristiyan ile birlikte kaçan Aziz Marinus tarafından kurulmuş. Bu küçük ülke, neredeyse inanılması zor bir şekilde, Napolyon’un İtalya’yı istilasından da, İtalya’nın 19. yüzyılın ikinci yarısındaki birleşme sürecinden de, bağımsızlığını koruyarak çıkmış. San Marino’dan çok daha güçlü, Genova ve Venedik gibi, devletler birleşmenin lideri Giuseppe Garibaldi önderliğindeki orduya boyun eğerken, San Marino varlığını eskisi gibi sürdürmeyi başarmış. Tarihi kayıtlara göre, bu sonuncu durumda bir vefa borcu söz konusu olmuş. İtalya’nın uzun ve çetin birleşme sürecinin bir noktasında, Garibaldi ve yakın çevresi birleşme karşıtı güçlerden kaçmak zorunda kalıp, San Marino’ya sığınmışlar. Bunun karşılığında, birleşmeden sonra San Marino’ya dokunulmamış ve 1862’de imzalanan bir anlaşma ile, San Marino bağımsız varlığını sürdürmeye devam etmiş.

San Marino’da, her yıl gelen üç milyon civarında turistin çoğunlukla yaptığı gibi, başkent olan ve aynı adı taşıyan, Citta di San Marino’da (San Marino Şehri) kaldık. Burası, oldukça düz toprakların ortasında yükselen, 750 metre yüksekliğindeki Monte Titano dağının tepesinde yer alan bir şehir. 2008 yılında Unesco Dünya Mirası listesine alınmış. Orta Çağ’dan kalma kaleleri, burçları, evleri ve parke taşlı sokakları ile zamanda durmuş izlenimi veriyor insana.

Monte Titano’ya geniş ve güzel bir yoldan çıkılıyor. Ancak, şehre vardığınız zaman arabanızı surların dışındaki otoparklara park etmeniz gerekiyor. Bu, dar yerlere park edebilme yeteneğinizi gerçekten sınayabileceğiniz bir deneyim, inanın bana…

Otelimiz Hotel Cesare, surlardan içeri girer girmez sol tarafta idi. Yerli halktan konuştuğumuz birkaç kişi San Marino şehrinde kalınacak en iyi otel olarak ifade etti burayı. Bir kere, muhteşem bir manzarası var. Başka odaları bilmiyorum ama, bizim kaldığımız, üçüncü kattaki 305 numaralı odanın iki tarafında, L şeklinde yer alan büyük pencerelerden hem ikinci kale olarak adlandırılan Torre Cesta’yı hem de aşağıdaki ovayı görmek mümkün. Özellikle sabah erken saatlerde, henüz sis tam kalkmamışken, kendinizi uçakta gibi hissediyorsunuz.

Otel Odamızdan Torre Cesta Manzarası. Sol Tarafta La Fratta

Otelin karşısında La Fratta isimli bir pizzacı var. Odun ateşinde, nefis pizza yapıyorlar. Şehri gezmeye çıkmadan önce burada, Emilia-Romagna bölgesinin spumante (kabarcıklı) beyaz şarabı eşliğinde pizza yedik. Aylardan Ekim olması nedeniyle yaz aylarında olduğu gibi kalabalık yoktu etrafta. Yine de, biraz aşağıda kalan sokaktan, farklı diller konuşan insan toplulukları geçiyordu. Arkamızdaki masaya ise, Balkan ülkelerinden geldiklerini düşündüğüm, kalabalık bir erkek grubu gelip, oturdu. Hava, güneşli ve ılıktı. Sonbaharın o çok sevdiğim günlerinden biri…

Torre Cesta

Torre Cesta’ya gitmek için biraz tırmanmak gerekiyor. 13. yüzyılda yapılmış olan bu kalenin dört salonunda, Orta Çağdan itibaren kullanılan çeşitli silahlar ve zırhlar sergileniyor. Havanın açık olduğu günlerde buradan Adriyatik Denizini ve kıyısındaki Rimini şehrini görmek mümkünmüş. Hava puslu olduğu için biz göremedik ama, bir başka muhteşem manzara ile karşılaştık. Öyle sanıyorum ki, birinci kale olarak da adlandırılan Torre Guaita’yı uzaktan en etkileyici şekilde görebileceğiniz nokta burası. Sipsivri bir kayadan yükselen kale, Orta Çağda geçen masalları çağrıştırıyor. Buradan aynı zamanda, Titano dağının Adriyatik yönündeki, nerdeyse duvar gibi düz ve sarp tarafını da görmek mümkün. Belli ki, bu coğrafi yapı şehri çağlar boyunca deniz tarafından gelecek saldırılara karşı korumuş.

İkinci Kale Torre Cesta’da Sergilenen Silahlar ve Zırhlar

İlk günümüzde, uzaktan gördüğümüz Torre Guaita’ya da gitmek istedik ama, oraya vardığımızda kapanmıştı. Üstelik, oraya çıkmak için de epeyce dik bir yokuş çıkmıştık… Eğer San Marino’ya günü birlik değil de, bir veya iki günlüğüne gittiyseniz, müzeler için TuttoSanMarino kartı almak en iyisi. İkinci kalenin bilet gişesindeki kibar hanımın bize önerdiği bu kart ile iki kaleyi, Parlamento’yu ve Devlet Müzesi’ni gezebiliyorsunuz. İki kalenin dışında, Montale isminde bir üçüncü kale daha var ama, o daha çok küçük bir gözetleme kulesi gibi ve gezilmiyor.

Torre Guaita

Torre Guaita, San Marino’nun en eski ve en büyük kalesi. On birinci yüzyılda yapılmış ve daha sonra birkaç kere yenilenmiş. 1975 yılına kadar hapishane olarak kullanılmış. Girişte, sol tarafta kalenin koruyucusu Azize Barbara’ya adanmış ufak bir kilise var. Burçlara ve kalenin yüksek kulesine çıkan dik merdivenleri çıkmayı göze alanların ödülü, yine doyumsuz bir manzara…

Torre Guaita’dan Manzara…
Torre Guaita Azize Barbara Kilisesi

San Marino çok bakımlı ve temiz. İnsanlar son derece kibar. İtalyanların genel kibarlıklarından da öte bir incelikleri var sanki. Müzelerde, restoranlarda, alış veriş yaptığımız dükkanlarda çok zarif insanlarla karşılaştık. İstanbul’dan geliyor olmamızı ise, hep büyük bir hayranlık ve ilgi ile karşıladılar. İstanbul’a ya gittiklerini ya da gitme hayalleri olduğunu söyleyen çok insan oldu.

San Marino Sokakları

Demokrasi ve cumhuriyet yönetiminin nimetlerini çok eskiden fark etmiş olan San Marinolular, sanki güç sahibi insan ruhunun nasıl bozulup, kötüleşmeye açık olduğunu da erken keşfetmişler. Bu nedenle, kurdukları düzende yönetim hiçbir zaman tek bir kişinin elinde olmuyor. Halk tarafından beş yılda bir seçilen 60 kişilik meclis, her altı ayda bir ülkeyi yönetmek için iki kişiyi devlet başkanı olarak seçiyor. Böylece, yönetim hiçbir zaman tek kişinin elinde ve uzun süreli olmuyor. Toplantı olmadığı zaman gezmeye açık olan parlamento binasının meclis salonunda, iki cumhurbaşkanının koltukları yan yana duruyor.

San Marino Parlamentosunda Meclis Salonu

Tarih boyunca özgürlük ve bağımsızlığına düşkün bir ülke olan San Marino’nun Parlamento binası, Piazza della Liberta’da (Özgürlük Meydanı) yer alıyor. Üç tarafı binalarla çevrili bu meydanın ortasında ise Özgürlük Heykeli bulunuyor. Bir akşam, meydana bakan restoranda yemek yerken, Parlamento binasının önünde toplanmış bir kalabalık olduğunu gördük. Binanın tüm ışıkları yanıyordu ve kapının önünde geleneksel kıyafetlerini giymiş, tüylü şapkalı görevliler vardı. Arada bir, toplanmış kalabalıktan yükselen sesler duyuluyordu. Ne olduğunu garsonumuza sorduğumuzda bizi gülümseyerek yanıtladı ve “bir hükümet krizi var da…” dedi.

Parlamento Binası ve Özgürlük Heykeli

San Marino Devlet Müzesi, ülkenin kendisi gibi ufak bir müze. Ancak, birkaç katlı bu müzeyi baştan sona gezdiğinizde ülkenin, İ.Ö. 3000 yılından itibaren geçirdiği Bronz ve Demir çağlarını, Roma, Gotlar ve Orta Çağ dönemleri ile Yakın Çağ tarihi hakkında bir fikir ediniyorsunuz.

Ristorante Bolognese

Gezmeye vakit bulabildiğimiz son yer, Aziz Francis Kilisesi ve Sanat Galerisi oldu. Ama öncesinde, kilisenin hemen dibinde gördüğümüz şirin, Ristorante Bolognese’de yemek yiyelim dedik. Restoranın sahibi, işini zevkle yapan bir adamdı. Ailece çalışıyorlardı. Oğul da müşterilerle ilgileniyordu ama o, babası kadar neşeli görünmüyordu. Güzel bir yemeğin üstüne istediğimiz kahve ile birlikte, baba ikram olarak ufak bir şişe getirip, bıraktı masaya. Kare şeklindeki şişenin içinde fıstık yeşili bir likör vardı. O kadar hoşumuza gitti ki, ikişer kadeh içtik. Bir yandan da ne olduğunu merak ettik. Daha önce hiç içmediğim bir likördü. Masayı toplamaya gelen restoran sahibinden bunun, şam fıstığından yapılan Pistacchio olduğunu öğrendik. San Marino’ya mı özgü olduğunu sorduğumda ise, aslında Ravenna’dan olduğunu söyledi. Eh, bir sonraki durağımız nasıl olsa Ravenna idi. O nedenle, San Marino’da birkaç yerde bu likörü görsek de, yerinden alırız diyerek, almadık. Keşke alsaydık… Zira, Ravenna’da epeyce aramamıza rağmen, bulamadık. Dönüşte Bologna havaalanında bulduğumuz Pistacchio’nun ise ne rengi aynı ne de tadı bizim içtiğimiz gibi güzel çıktı…

Aziz Francis Kilisesi

1361’de yapılmış olan Aziz Francis kilisesi, tüm Fransisken kiliseler gibi, sade bir kilise. Tahta haç on dördüncü yüzyıldan kalma. Duvar resimleri ise, on beşinci yüzyılın başlarında, Ferraralı Antonio Alberti tarafından yapılmış. Kilisenin içi, on sekizinci yüzyılda önemli ölçüde değiştirilmiş. 1966 yılında, kilisenin manastır kısmı bir sanat galerisine dönüştürülmüş. Burada, sanatsal değeri olan kutsal eşyalar, tablolar ve heykeller sergileniyor.

San Marino’nun tarihi binalarının altında çok sayıda küçük dükkan var. Buralarda zarif takılar, yün eşarp ve atkılar, her türlü deri eşya bulmak mümkün. Bir de, hiçbir anlam veremediğimiz, silah satan dükkanlar var. İkinci Dünya Savaşı sırasında bile tarafsızlığını korumuş bir ülkede bu kadar çok silah satan dükkan görmek insanı şaşırtıyor. Gümrüksüz ülke konumunda olması nedeniyle, turistler için cazip oluyor herhalde.

Sanayi, Zanaat, Ticaret ve Çalışma Bakanlıkları

Bir gün önce, geçerken vitrinde gördüğüm güzel kemerler nedeniyle dükkanlardan birine girdik. Satış elemanı olan orta boylu, biraz çelimsiz genç kız bizimle ilgilenirken, tezgahın diğer ucundaki sarışın kadın, Amerikan aksanı ile telefonda İngilizce konuşuyordu. Bir süre sonra telefonu kapattı ve o da yanımıza geldi. Dükkanın sahibi olduğunu öğrendiğimiz bu sempatik kadın ile laf lafı açtı. Sadece güzel bir timsah derisi kemer almakla kalmadık, San Marino’ya on yaşında iken Amerika’dan geldiğini de öğrendik. Aslen San Marinolu olan ailesi, zamanında Detroit’e göç etmiş. Ancak, muhtemelen Detroit’in 1960’lardan itibaren yaşadığı ekonomik çöküntü nedeniyle, San Marino’ya geri dönmüşler. Çok okuyanın mı yoksa, çok gezenin mi çok bildiğine dair klasik bir soru vardır. Bence, ne biri ne de diğeri tek başına yeterli. Ama doğrusu, San Marinoluların bir dönem Detroit’in en önemli azınlık grubunu oluşturdukları bilgisini, gezerek öğrendiklerim hanesine yazmalıyım.

İstanbul’da Noel Kutlamaları 24/12/2017

Noel, bilindiği üzere, Hristiyanların Hz. İsa’nın doğumunu kutladıkları bayramdır. Hristiyan mezheplerin çoğu kutlamaları 24 Aralık veya 25 Aralık’ta yapar. Bazı mezheplerde kutlamalar 26 Aralık’ta da sürer. Katolikler ve Protestanlar dini törenlerini 24 Aralık günü yaparken, Ortodoksların bir bölümü 25 Aralık günü yaparlar. Ermeni ve Rus Ortodoksları ise, Jülyen takvimi gereği, Noel’i 6 Ocak’ta kutlarlar.

Esasen, Hz. İsa’nın doğum günü tam olarak bilinmemektedir. Bazı teologlar, belli kaynaklara dayanarak, aslında Ekim ayında doğmuş olması gerektiğini bile söylemişlerdir. 24/25 Aralık tarihinin kabulü, Hristiyan olan ilk Roma İmparatoru, I. Konstantin (M.S. 280-337) zamanında olmuş. Pagan Roma’da gün ışığının en az süreli, gecenin en uzun olduğu 21 Aralık gününden sonra, “güneşi tekrar çağırma” bayramı olarak kutlanan 24-25 Aralık günlerinin yerine Noel kutlamalarının konması, Hristiyanlık öncesinin bu adetinin unutturulup, bir anlamda, yeni inancın zaferini simgelemek için yapılmış. Tarih boyunca tapınakların yerine kilise, kiliselerin yerine cami yapılması da, yine aynı siyasi mesajı içermiş hep. Sadece takvim tarihi olarak değil, çam ağacı ve Noel Baba gibi Noel ile ilişkilendirilen simgeler de köken olarak, pagan adetlerin ve ticari amaçların birleşimi ile ortaya çıkmışlar.

Noel’in benim için anlamı ise, özlenen bir çocukluk dönemine duyulan nostaljidir… Ağacıyla, süsleriyle, ilahileriyle yaratılan neşe atmosferini sevmemdir… Bugünkü ben olmama pek çok yönden katkısı olan Yvette’i ve onunla çocukken geçirdiğim Noel’leri anmaktır… Noel zamanı, gece yarısı ayini için Yvette’in beni uyandırışını, soğuk ve karlı havada yürüyerek kiliseye gidişimizi hatırlamamdır…

İstanbul hiç şüphesiz, kadim olarak tanımlanan şehirlerin başında gelir. Bu sebeple, farklı dini inançların, kültür ve etnik kökenlilerin bir arada yaşıyor olması da doğal. Neredeyse altı yüz yıldan beri Müslümanların yönetiminde olsa da, diğer semavi dinlerin cemaatleri ve ibadethaneleri bu şehirde varlıklarını sürdürüyor. Dönem dönem gördükleri siyasi baskılar ve müdahaleler artsa da, talan ve göçe zorlamalarla sayıları azalsa da…

Bu yıl, 24 Aralık günü katıldığımız “İstanbul’da Noel” gezi turu ile hem İstanbul’da varlıklarından bile haberdar olmadığımız pek çok kiliseyi görme hem de Hristiyanlığın farklı mezheplerinin Noel kutlamalarını izleme fırsatımız oldu. On iki saat süren geziyi, daha önce çok başarılı bir Kadıköy- Moda turuna katıldığımız turizm şirketi düzenlemişti. Doğrusu, 160 kişinin katıldığı bu turu çok başarılı bir şekilde gerçekleştirdiler. Yaptıkları zaman düzenlemesi sonucunda, dörde ayırdıkları katılımcı grupları, Noel yemeği ve en sondaki gece yarısı ayini hariç, hiçbir zaman birbiriyle çakışmadı. Her grubun başındaki rehber, yardımcı personel ve şoför gayet uyumlu çalışarak, programın sorunsuz tamamlanmasını sağladı.

Tur kapsamında ilk gittiğimiz yer, Fener Rum Patrikhanesi ve Aya Yorgi Kilisesi oldu. Buraya, nerdeyse 20 yıl önce, bir pazar sabahı gitmiştim. Ancak, Pazar ayini yapıldığı için içeriyi tam anlamıyla gezememiştim. Bu sefer, öğleden sonra gittiğimiz için Pazar ayini bitmişti. Rum Ortodoksların Noel ayini 25 Aralık’ta yapıldığı için de cemaat yoktu. Daha çok, Müslümanlar tarafından da peygamber kabul edilen Hz. İsa’nın doğumu nedeniyle adak adamaya, mum yakmaya gelmiş, türbanlı veya başı açık Müslüman vatandaşlarımız vardı. Söz konusu olay, benim bu topraklara dair en çok sevdiğim şeylerden birisidir. Osmanlı döneminde daha çok olmak üzere, tepedeki yöneticiler ne politika güderlerse gütsünler, farklı inançlara sahip sıradan insanlarımız birbirlerinin dini figürlerine, bayramlarına ve ritüellerine saygı göstermiş, türbelerine, yatırlarına adak adamışlar. Birkaç yıl önce gittiğim İstanbul’daki Ayın Biri Kilisesi‘nde, papaz efendiden anahtar alıp, dilek dilemeye gelen kalabalık kadın topluluğu ağırlıklı olarak dindar, Müslüman kadınlardan oluşmuştu. Selçuk’taki Meryem Ana’nın evinde de durum farklı değildi.

Patrikhanenin Hiç Açılmayan Giriş Kapısı ve Avlusu

Fener Rum Patrikhanesi, günümüzde bulunduğu yere 1602 yılında taşınmış. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden o tarihe kadar, Patrikhane birkaç kere yer değiştirmek zorunda kalmış. Bu mahalle aslen Bizans aristokrasisinin oturduğu bir mahalle imiş ve İstanbul düştükten sonra, Fatih’in ordusuna birkaç gün daha direnebilmiş. Patrikhane buraya gelmeden önce de burada, ahşaptan yapılma bir Aya Yorgi kilisesi varmış. Pek çok kere yeniden yapım, bakım ve onarımdan geçen Patrikhane günümüzdeki görüntüsüne 1800’lü yıllarda kavuşmuş. Yol seviyesinden bir merdivenle çıkılan Patrikhane avlusuna giren üç kapı bulunuyor. Ancak tam karşıda bulunan büyük kapı, 1821 yılından beri kapalı tutuluyor. Bunun sebebi, Patrik V. Grigorios ve üç metropolitin, Mora ayaklanmasını destekledikleri gerekçesi ile, Sultan II. Mahmut tarafından burada astırılmaları. Rivayet odur ki, bu olaydan sonra Patrikhane bu kapıyı, İstanbul tekrar bir Rum şehri olana kadar kapamaya karar vermiş.

Fener Rum Patrikhanesi, Aya Yorgi Kilisesi

Soldaki kapıdan girilen Patrikhane avlusunda, sol tarafta Aya Yorgi kilisesi, karşıda ve sağ tarafta ise Patrikhane’ye ait ofis ve rezidans binaları bulunuyor. Kilisenin kendisi, üç nefli (birbirinden sütunlarla ayrılmış üç bölümlü), bazilika tarzında bir yapı. Osmanlı yönetimi, Sultan II. Beyazıt’tan itibaren kiliselere kubbe yapımını yasakladığı için, Aya Yorgi’nin de kubbesi bulunmuyor. Söz konusu yasaklama 1890’lara kadar devam etmiş.

Aya Yorgi’nin İçi, İkonostasion, İsa’nın Gerildiği Çarmıhın Parçası ve Mozaik Bir İkona

Bazilikanın içinde ilk göze çarpan, tam karşıdaki, ahşaptan yapılma ikonostasion oluyor. İkonostasion, Ortodoks kiliselerinde cemaatin bulunduğu bölüm ile, din görevlisinin dini töreni yaptığı bölümü birbirinden ayıran duvara verilen isim. Katolik ve Protestan kiliselerinde dini ayin cemaatin önünde yapıldığı için böyle bir duvar bulunmuyor. Aya Yorgi’nin ikonostasionu, 19. yy başlarında, ince bir işçilik ile yapılmış. Yapımında iki usta, kimi rivayete göre kırk, kimine göre on beş yıl çalışmışlar. Her halükarda, çok el emeği ve göz nuru ile yapılmış olduğu belli.

Üç Azizenin Tabutları

Bunun dışında Aya Yorgi kilisesinde, İstanbul’un çeşitli kiliselerinden buraya getirilmiş mozaik ikonalar, tarihleri 11 ve 12. yüzyıllara kadar giden ahşap ikonalar, İsa’nın gerildiği çarmıhın bir parçası olduğu iddia edilen bir ahşap sütun, bir tanesi gümüş olmak üzere, üç azizenin tabutları ve dini önem atfedilen çeşitli eşyalar bulunuyor.

Gittiğimiz ikinci kilise olan, Karaköy’deki Aya Panteleymon kilisesini ben, ilk olarak otuz sene önce görmüştüm. Henüz İstanbul içi turların yeni başladığı dönemde, Murat Belge götürmüştü oraya bizi. O zaman, pis, bakımsız ve izbe bir hanın tepesindeki bu küçük kilise bizi çok şaşırtmıştı. İçeri girdiğimizde Pazar ayininin henüz bitmiş olduğunu, havada hala buhurdanlardan yayılan dumanın ve tütsü kokusunun olduğunu hatırlıyorum yıllar öncesinden. Aradan geçen yıllar içinde binanın dışında fazla bir gelişme olmamış. Hatta, dış cepheden dökülen taşların yarattığı tehlike nedeniyle, ahşaptan bir sundurma inşa edilmiş. Ancak, binanın içi epeyce elden geçmiş, badana yapılmış. Öyle görünüyor ki, düzenli bir temizlik de yapılmaya başlanmış.

Aya Panteleymon Rus Kilisesi

Aya Panteleymon, Karaköy’de bulunan apartman kiliselerden birisi. Yakınındaki benzer kiliseler Aya İlia ve Aya Andrea gibi, 1870’lerde Ruslar tarafından inşa edilmiş. Binalar, o dönemde Aynaroz veya Kudüs’e giden Rus hacıların konaklayabilmesi için yapılmış hanlar aslında. Kiliseler, hacıların konaklama sırasında dini vecibelerini yerine getirebilmeleri için binaların tepesine yapılmış. 1917 Ekim Devrimi ile Çarlık Rusya’nın yıkılmasından sonra İstanbul’a kaçan Beyaz Rusların bir bölümü de bu hanlarda kalmışlar. Bu kişilerin büyük bir kısmı daha sonra, Paris’e, Avrupa’nın diğer kentlerine ve Amerika’ya göç etmiş. Bir kısmı da Beyoğlu’na taşınmış. Günümüzde Aya Panteleymon’un cemaati hala bu Beyaz Rusların soyundan gelenlerden oluşuyor. Rus aksanıyla Türkçe konuşan kilisenin görevli kadınları da tip olarak ırklarının tüm özelliklerini taşıyorlar. Kızgın bir şekilde kadınların başlarını örtmelerini ve fotoğraf çekilmemesini söyleyen yaşlı görevli ise, sadece masmavi gözleri ve keskin yüz hatları ile değil, sert mizacı ile de Rus olduğunu belli ediyor…

Karaköy’deki Rus Apartman Kiliselerinin Dışardan Görünümü

Bir sonraki durağımız, Ermeni Katolik Patrikhanesi ve Surp Azvazazin Kilisesi idi. Yüksek duvarların arkasındaki Ermeni Katolik Patrikhanesi, bir zamanlar genelevleri ile ünlü Abanoz sokağın bir üst sokağında bulunuyor. 1960 devriminden sonra buralar temizlenmiş ve adı da Halas olarak değiştirilmiş.

Surp Azvazazin Kilisesi

Demir bir kapıdan girdiğimiz Patrikhanenin lacivert üniformalı, kravatlı görevlileri bizi çok sıcak bir şekilde karşıladılar ve buyur ettiler. Öteden beri sadece Gregoryen olduklarını düşündüğüm Ermeni yurttaşlarımızın, bir kısmının Katolik, bir kısmının da Protestan olduklarını bu gezi sırasında öğrendim. Aslen Gregoryen olan Ermeni yurttaşlarımızın bir kısmı, 16. yüzyılda bir yandan Fransız misyonerlerin etkisi ile, diğer yandan da, Kapitülasyonlar çerçevesinde Katolik Fransızlara tanınan imtiyazları görüp, kendilerinin de Katolikliğe geçmelerinin ticaret açısından iyi olacağını düşünmelerinden dolayı mezhep değiştirmişler. Daha sonra, bir kısım Ermeni de, bu sefer Amerikalı Protestan misyonerlerin etkisi ile, 19. yüzyılda Protestan olmuşlar.

Surp Azvazazin Kilisesinin İçi

Ermeni Katolik Patrikhanesi ve Surp Azvazazin kilisesinin bulunduğu geniş arazi, 1838 yılında zengin Bilezikciyan ailesi tarafından hibe edilmiş. 1863’e kadar burası Ruhban Okulu olarak kullanılmış. 1864 yılında padişahtan alınan bir ferman ve yine zengin bir aile olan Mısırlıyan’ların maddi desteği ile, okulun yerine Patrikhane ve kilise yapılmış. 1870 büyük Beyoğlu yangınında hasar görmüş ve daha sonra onarılmış.

Surp Azvazazin Kilisesinin İçi

Tek nefli, geniş bir kilise olan Surp Azvazazin kilisesi, ışıl ışıl kristal şamdanların altında ferah ve güzeldi. Altar kısmına çıkan basamakların sol tarafında, Noel için hazırlanmış ve mor ışıklarla süslenmiş bir İsa’nın doğum sahnesi canlandırması vardı.

Kilisenin sol duvarında, Fransa İmparatoru III. Napolyon’un eşi, İmparatoriçe Eugenie’nin hediye ettiği, goblen bir tablo asılı duruyor. Padişah Abdülaziz’in 1867 yılında Avrupa’ya yaptığı ziyaret sırasında tanıştığı İmparatoriçe Eugenie, iki yıl sonra, Süveş Kanalının açılışı için Mısır’a giderken altı gün İstanbul’da kalmış. İşte bu kalış sırasında İmparatoriçe, Surp Azvazazin kilisesini de ziyaret etmiş ve bu tabloyu hediye olarak getirmiş.

İmparatoriçe Eugenie’nin Hediye Ettiği Goblen Tablo

Balık Pazarı’ına epeydir gitmemiştim. Burası, Çiçek Pasajı’nın yanından inen Sahne sokağın üzerine sıralanmış dükkanlardan oluşuyor. Yan sokaklara da taşmış dükkanlar var. Bir zamanlar yılda birkaç kere gittiğim pazar, bu sefer epeyce değişmiş göründü bana. Bir kere, sanki balıkçılar ve sayıları en az onlar kadar olan baharatçılar oldukça azalmış. Onun yerine kalitesiz, sözde turistik, ıvır zıvır satan tezgahlar türemiş. Bir de, sokağın üstüne dükkan sahiplerinin gerdiği tenteler yok artık. Bunların kaldırılması konusunda esnaf ile belediyenin arasındaki tartışmalar haberlere epeyce yansımıştı. Ne yalan söyleyeyim, bu hali daha iyi olmuş. Eski hali bence son derece iç kapayıcı idi. Şimdi gökyüzünü görebiliyor olmak bana iyi geldi.

Ermeni Gregoryen Üç Horan Kilisesi

Balık Pazarı’nın aşağı yukarı ortalarında bulunan Ermeni Gregoryen Üç Horan Kilisesi daha önce hiç dikkatimi çekmemişti. Çiçek Pasajı tarafından aşağı doğru inerken sağ kolda olan kilisenin avlusuna yüksek, demir bir kapıdan giriliyor.

Surp Agop’un Mezarı

Üç Horan Kilisesi’nin yerinde 16. yüzyılın sonundan beri bir kilise olduğu tahmin ediliyor. Mimarı Garabet Balyan olan günümüzdeki kilise, 1838 yılında ibadete açılıyor. Ondan önce yapılan yapılar birkaç kere yangın geçiriyor. Kilisenin avlusunda bir okul ve ofisler de bulunuyor. Ayrıca, arka bahçede Surp (Aziz) Agop’un mezarını da görmek mümkün. Aslında, eskiden kilisenin arazisi çok daha büyükmüş. 1896 yılında şekerci aile Tokatlıyan’lar bir bölümünü satın alarak, bir zamanların meşhur Tokatlıyan Oteli’ni yapmışlar.

Üç Horan Kilisesinin İçi

Cephesinin erken Rönesans dönemini andırdığı söylenen kilise, üç nefli, büyükçe bir kilise. Altara uzanan iki uzun duvarın üst kısmında, karşılıklı olarak on iki havarinin resimleri var. Onlara ilaveten, iki tane de Ermeni Gregoryenlere ait azizin resmi bulunuyor.

On İki Havarinin ve İki Ermeni Azizin Resimleri

Gezinin bu noktasında tam, artık biraz dinlenmeyi hak ettiğimizi düşünürken, Beyoğlu’nun tarihi ve ünlü Pano Şaraphanesi’nde bir sıcak şarap molası verdik. Doğrusu, soğuk havada çok iyi gitti. Sıcak şarabı öteden beri severim. İçindeki çeşitli meyveler, tarçın ve karanfil ile birlikte kış mevsimine çok yakıştırdığım bir içkidir. Kış aylarında evde de yaparım. Dışarda genellikle ucuz markalarla yapılan sıcak şarabı Pano’da Sevilen şaraplarından yapmışlardı. Meyvesi, baharatları yerindeydi. Kuru kayısı ve grisini ile servis yaptıkları sıcak şarabı yudumlarken, bir yandan da keyifle etrafı inceledim. Günümüzde, açık ya da örtülü olarak bu tür yerlere uygulanan baskıları düşününce, insan buranın ayakta kalabilmesine hem şaşıyor hem de şükrediyor.

Tarihi Pano Şaraphanesi

Tarihi Pano Şaraphanesi, 1898 yılında, Samatya’lı bir Rum olan Panayot Papadulos tarafından açılmış. Mürefte’den getirttiği şarapları mahzenindeki dev fıçılarda depolarmış. Pano’nun müdavimleri daima çok renkli insanlar olmuş. Kadın, erkek, zengin, fakir, herkesin gidip, kesesine göre şarap içtiği bir mekanmış. Günümüzde de o özelliği devam ediyor gibi… Kimi önündeki tek bir kadehle baş başa… Kimi eşi dostuyla, mükellef peynir ve meyve tabakları eşliğinde yudumluyor şarabını…

Sıcak Şarap Kadehlere Özenle Konuyor…

Sıcak şaraplarımızı içip, dinlendikten sonra , Pano’ya çok uzak olmayan, Parmakkapı’daki Keldani Katolik Kilisesi‘ne gittik. Rehberimizin verdiği bilgiye göre, Keldaniler de, Süryaniler gibi, Mezopotamya ve Asur uygarlığı kökenli bir toplulukmuş. Güney Mezopotamya’dan göç ederek, Irak’a yerleşmişler. Beşinci yüzyılda Nasturi tarikatını seçtikleri için aforoz edilmişler. 16. yüzyılda ise, Gregoryen Ermenilerin bir bölümü gibi, ticaret yapmak ve zengin olmak açısından avantajlı olacağını düşünerek, Katolik olmaya karar vermişler. Papa da bu taleplerini kabul etmiş.

Keldani Katolik Kilisesi

Kilisenin kendisi oldukça ufak. Biz gittiğimizde burası da, altarın sol tarafına kurulmuş İsa’nın doğum tasviri ve çam ağacı ile birlikte, Noel için hazırdı.

Beyoğlu Aynalıçeşme Ermeni Protestan Kilisesi’ne vardığımızda hava kararmak üzereydi artık ve dışarıya ilahi sesleri geliyordu. O sırada kilisede İstanbul’daki İranlı Protestan göçmenlerin Noel ayini olduğunu söylediler. İçeri girer girmez, “Hoş gelmişsiniz, hoş gelmişsiniz” diyerek bizi sıcak bir şekilde karşılayan, kadınlı, erkekli görevliler, boş kalan yerlere oturmamızı da sağladılar. Noel için süslenmiş kilise doluydu. Takım elbise ve kravatlı erkekler, şık hanımlar ve çocuklar vardı. Bayramlık kıyafetleri ile altarın önüne dizilmiş çocuk korosu, öğretmenlerinin yönetiminde, neşe içinde Farsça Noel şarkıları söylüyorlardı. Bu benim için çok beklenmedik bir sürpriz oldu. Hayatımda ilk olarak, Farsça yapılan bir Noel konseri izledim. Doğrusu, İran’da Protestanların olduğundan bile haberdar değildim.

Programımız nedeniyle, konserin sonrasındaki ayine kalamadık. Ayrılırken de bizi yine, içten ve sıcak bir şekilde uğurladılar. Teşekkür edip, mutlu Noel’ler diledim. Kimi elimi sıktı, kimi iyilik dolu bakışlarla gözlerimin içine bakıp, koluma dokundu…

Farşça Noel Şarkıları Söyleyen İranlı Çocuklar…

Beyoğlu Aynalıçeşme Ermeni Protestan Kilisesi, bitişiğindeki Alman Kilisesi gibi, 1840’ların başında yapılmaya başlanıyor ve 1846’da ibadete açılıyor. Yine rehberimizin söylediğine göre, “bozuk Gotik” tarzdaki yapının mimarı Stefan İzmirliyan. Kilise, 1907 yılında tekrar elden geçiriliyor.

Beyoğlu Saint Antoine Kilisesi

Beyoğlu Saint Antoine kilisesi, her Noel’de olduğu gibi, tıklım tıklım doluydu. Belki cemaatten çok, diğer dinlerden meraklılar vardı etrafta. Bahçede ve içerde yapılmış ışıklı İsa’nın doğumu kompozisyonları ve Noel süsleri gerçekten çok güzel ve göz alıcıydı. İnsanlar, bu süslemelerin önünde fotoğraf çektirebilmek için birbirlerini yiyorlardı adeta.

Saint Antoine Kilisesinin Avlusundaki Süslemeler

İstanbul doğumlu, İtalyan mimar Giulio Mongeri’nin eseri olan Saint Antoine kilisesi 1912 yılında ibadete açılmış. Daha önce burada, zamanının ünlü Concordia gazinosu varmış. Büyüklüğü ve Noel’deki gece yarısı ayininin popülerliği nedeniyle, ben de pek çok insan gibi, Saint Antoine kilisesinin İstanbul’daki en önemli Katolik kilise olduğunu düşünürdüm hep. Oysa, bu gezide öğrendim ki, bu bilinirlik kilisenin biraz çok yol üstünde olmasından ve kapılarının her daim açık olmasından kaynaklanıyor. Vatikan açısından, İstanbul’un en önemli ibadethanesi Saint Antoine değil, katedral mertebesi verilmiş olan Saint Esprit imiş. Nitekim, 2014 yılında İstanbul’u ziyaret eden Papa Franciscus da, Saint Antoine’da değil, Elmadağ’daki Dame de Sion lisesinin avlusunda yer alan Saint Esprit katedralinde bir ayin yönetmiş. İstanbul’daki Vatikan Büyükelçiliği de, Saint Esprit katedralinin arkasındaki Papa Roncalli sokağında bulunuyor.

Saint Antoine Kilisesinin İçindeki Noel Süslemeleri

Gezimizin kapsamındaki Noel Yemeğinden önce, İstiklal Caddesi üzerinde bulunan Latin Katolik Santa Maria Draperis Kilisesi’ni ziyaret ettik. Burası, hemen cadde seviyesindeki demir parmaklıklı kapısından aşağı doğru inen merdivenleri ve uzaktan görünen, altın yaldızlı Meryem Ana mozaiği ile her zaman önünden geçtiğimiz bir kilise ama, daha önce içine hiç girmemiştim. Tek nefli bir bazilika tarzında yapılmış olan bu Fransisken kilise, bir çok yangın geçirdikten sonra, 1904 yılında Abdülhamit’in verdiği özel izin ile, günümüzdeki şekliyle ibadete açılmış. İstiklal Caddesi’ndeki giriş kapısının üstündeki plakette, Bizans İmparatoru olarak belirtilmiş Abdülhamit’in, dönemin Belediye Başkanı Rıdvan Paşa’nın ve mimar Semprini’nin isimlerini okumak mümkün. Kilisenin apsisindeki Meryem Ana tablosu 1678 yılındaki yangından kurtarılmış. Biz kiliseden ayrılırken, gece yarısı Noel ayininden önce yapılacak konser için prova yapılıyordu.

Latin Katolik Santa Maria Draperis Kilisesi

Noel Yemeği olarak planlanmış akşam yemeğimizi, Boğaz, Anadolu yakası ve Haliç’e nazır şahane manzaralı Mükellef’te yedik. Şef Arda Türkmen’e ait olan Karaköy’deki bu restorana, ilk olarak birkaç hafta önce gitmiştim. Ama bu sefer, Yılbaşı ağacı ve masa süsleri ile bambaşka bir atmosferi vardı. Menüde Noel ile ilişkilendirebildiğim tabaklar sadece fırınlanmış hindi, kestaneli iç pilav ve elmalı strudel olsa da, yediğimiz her şey çok lezizdi.

Yemekte iki saat kadar vakit geçirip, biraz da dinlendikten sonra, günün son durağı olan Elmadağ’daki Saint Esprit Katedrali’ne doğru, otobüs ile yola çıktık. Buraya, Noel konseri ve gece yarısında yapılan Noel ayinini izlemek için gittik. Ama ondan önce, bizim için özel olarak açılan, katedralin kript’ni (bodrum katını) ziyaret ettik…

Saint Esprit Katedrali
Papa XV. Benedictus’un Heykeli

1846 yılında ibadete açılan Saint Esprit, o dönem Papa’nın temsilcisi olan Monsenyör Hillereau tarafından, ünlü mimar Fossati’ye yaptırılmış. 1876 yılında Vatikan tarafından “Katedral” vasfı verilmiş. Barok tarzda, üç nefli bazilika görünümünde olan katedrale giriş, Notre Dame de Sion Lisesi’nin kapısından yapılıyor. Avluda, sol tarafta, Papa XV. Benedictus’un büyük bir mermer heykeli var.

Saint Esprit Katedralinin İçi

Katedral inşa edilirken, bodrumda yer alan kript’te bir yeraltı mezarlığı da yapılmış. 1927 yılına kadar definlerin devam ettiği söylenen bu mezarlıkta, buranın kurucusu Monsenyör Hillereau başta olmak üzere, cemaatten tanınmış ailelerin mezarları bulunuyor. Bu mezarların içinde, benim gün boyu merak ettiğim mezar ise, II. Mahmut tarafından 1828 yılında, Muzika-yı Hümayun bünyesindeki Osmanlı bandolarının başına eğitmen olarak getirilen Donizetti Paşa’nınki idi.

Donizetti Paşa ve Ailesinin Kabri

Ünlü İtalyan opera bestecisi Gaetano Donizetti’nin ağabeyi olan (Giuseppe) Donizetti Paşa, 1856’da ölene kadar, 28 yıl Osmanlı Sarayında müzisyen olarak hizmette bulunmuş. Saint Esprit katedralinin bodrumundaki kabrinde sadece kendisi değil, torunları da dahil olmak üzere, diğer aile fertleri de yatıyor.

Saint Esprit Katedrali’nde önce, org ve koro ile bir Noel konseri verildi. İlahiler ve Noel şarkıları söylendi. Ardından, gece yarısı başlayan Noel ayini için, Papa’nın İstanbul’daki temsilcisi, Meksika’lı Monsenyör Gonzalez, mumlar taşıyan papazların ortasında, elinde küçük İsa’nın bir heykeli ile birlikte salona girdi.

Saint Esprit Katedrali Noel Ayini

Töreni bir süre izledik ama, en sondaki komünyon bölümüne kadar kalmadık. On iki saatin sonunda epeyce yorulmuştuk artık. Katedralin avlusundan caddeye çıktığımızda, yanan ışıldakları ile kapıda bekleyen polis arabaları ve polisler hala oradaydılar. Çok kısa bir an, karşılıklı bakıştık…

Gün çok uzun olmuştu ama, yeni şeyler görmenin ve öğrenmenin keyfi ile geçmişti. Bir kez daha, İstanbul’un ne mucizevi bir şehir olduğunu, keşfedilecek daha ne çok yeri ve hikayesi olduğunu düşündüm…

Füreya…

Küresel ısınmanın mevsimleri birbirine karıştırdığı bu Aralık ayında, güneşin pırıl pırıl parladığı bir gün, Kadıköy’den vapurla Beşiktaş’a geçtim. İnsanın inanması zordu ama, hava 18 derece idi. Öğle vakti bindiğim vapur fazla kalabalık sayılmazdı. Vapurun arka tarafındaki açık alana oturdum. Benim dışımda, yaşları bir hayli ileri bir karı koca vardı. Vapur hareket edince, yanlarında getirdikleri simitleri küçük parçalara bölüp, martılara atmaya başladılar. Bir süre, hem uzun beraberliklerini güzel bir dostluğa dönüştürmüş bu çifti hem de sevinçten çılgına dönmüş gibi bağırarak, vapurun yanında uçan martıları izledim. İrili ufaklı martılar, belli bir düzen içinde vapurdaki bu besin kaynağına yanaşıyorlardı. Hiç biri birbirini itmeye, sıranın dışına atmaya çalışmıyordu. Sonrasında, simit parçasını kapan martı kendini rüzgara bırakarak, vapurdan uzaklaşıyordu.

Yaşlı karı kocanın simitleri bitip de, martıların bizim tarafa ilgisi yok olunca, birden önümde, vapurun daha da yukarısına çıkan, karşılıklı iki merdiven olduğunu fark ettim. Yukarda, üstü açık bir oturma bölümü daha vardı. Kısa bir tereddütten sonra, üst kata çıkmaya karar verdim.

Vapurun üst tarafı gençlerle doluydu. Ben de kıç tarafın en arkasına geçip, oturdum. Üşür müyüm diye boşuna endişelenmişim. Hava harika idi. Keyifle, bu ilkbaharı çağrıştıran günün ve hiçbir zaman bakmaya doyamadığım İstanbul manzarasının tadını çıkarmaya koyuldum. Ardımızda köpükler bırakarak, yol aldık.

Doğrusu, buluşmak için bu günü seçmekle çok isabetli bir karar vermiştik arkadaşımla. Sevinçle buluştuk Beşiktaş’ta. Güzel havanın, dostluğun, arkadaşlığın ve gönüldaş olduğunu bilmenin sevinci ile…

Planımız, sohbetle harmanlanmış güzel bir öğle yemeğinden sonra, Türkiye’nin ilk kadın seramik sanatçısı Füreya Koral’ın sergisini gezmekti. Füreya, hayatta olduğu dönemde de çok saygı duyduğum, beğendiğim bir sanatçıydı. 1994 yılında, 40. sanat yılı için Maçka Sanat Galerisinde açılan sergisine gitmiş, Ayşe Kulin’in Füreya kitabını okumuştum. Ona duyduğum ilgi, hem sanatına, kişiliğine ve duruşuna olan saygımdan, hem de mensubu olduğu aileden dolayı idi. Bir dönem, Şakir Paşa Ailesi ile ilgili bulabildiğim her şeyi okumuştum. Her biri başlı başına bir değer olan sanatçılarla dolu bu aile kanımca, Osmanlı’nın son döneminde Batılı bir yaşam anlayışına sahip, kadını erkeği ile yabancı dil bilen, entelektüel bireylere sahip Osmanlı ailelerinin en iyi örneklerinden birisi. Bu bana, toplumumuzda bu gün var olan, muhafazakar ve laik ayrımının, yaşam tarzları açısından birbirinden çok uzak kesimlerin varlığının ve bunların birbirleri ile mücadelesinin 100-150 yıl öncesine kadar gittiğini de düşündürüyor. Bazı kafalardaki “Osmanlı” toplumu kavramının aksine, toplum bu gün nasıl homojen değilse, o gün de değildi.

16. Yaş Günü Hediyesi Olarak Füreya’ya, Teyzesi Fahrelnissa Zeid Tarafından Yapılıp, Verilen Portresi

Bu yıl kuruluşunun 60. yılını kutlayan Kale grubu, gerçekten çok anlamlı bir iş yapmış ve bu vesile ile, ölümünün 20. yılı olan Füreya’yı bir retrospektif sergi ile anmaya karar vermiş. Çok da iyi yapmış. Bunu akıl eden, emek veren, küratörlüğünü yapan herkesi kutluyorum. Bu serginin, aynı çatı altında toplanmış en kapsamlı Füreya sergisi olduğu belirtiliyor. Eserlerin yanında, aslında yeğeni olup, daha sonra sanatçının evlat edindiği Sara Koral Aykar’ın sergilenmesine izin verdiği belgeler de, bir o kadar değerli ve ilginç. Seramik yaparken kullandığı aletler, mektuplar, makbuzlar, günlüğü, verdiği bir davete ait ve üstünde Atatürk’ün imzası olan bir yemek menüsü bunlardan bazıları. Okuduğum bir söyleşide belirttiğine göre, Sara Koral Aykar halasına ait her şeyi yıllardan beri evinde, sandıklarda ve depolarda saklıyormuş. Doğrusu, arkalarında bıraktıkları eser, bilgi ve belge konusunda Füreya kadar şanslı olmayan, dünya tarihine geçmiş iki kişi aklıma geldikçe benim her zaman yüreğim yanar. Büyük Fransız edebiyatçı Marcel Proust (1871-1922) öldüğü zaman, geride kalan sandıklar dolusu el yazması müsveddeleri, ağabeyinin hanımı tarafından yırtılarak, yakılarak yok edilmiş… Leonardo da Vinci (1452-1519) ölünce ise, binlerce sayfalık el yazmaları, çizimleri ve eskizleri, öğrencisi ve hayat arkadaşı, ressam Francesco Melzi’ye kalmış. Daha sonra evlenen ve çocuk sahibi olan Melzi’den sonra ise, varisleri Leonardo’ya ait bu belgelerin ve çizimlerin bir kısmını hurda kağıt olarak satmışlar. Uzmanlar günümüze kalan belgelerin, Leonardo da Vinci’nin notlarının üçte biri bile olmadığını belirtiyorlar. Bu nedenle, Sara Koral’ı çok takdir ettim. Dilerim, bir sonraki kuşak da aynı titizliği gösterir. Her ne kadar Füreya eserlerinin müzelere hapsedilmesini hiçbir zaman istememişse de, belki ilerde onun adına bir müze de olur.

Gençlik Yılları

Füreya Koral 1910 yılında doğmuş. Dayısı yazar Cevat Şakir (nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı), ressam teyzeleri Fahrelnissa Zeid ve Aliye Berger, kuzeni ressam Nejad Devrim, tiyatro oyuncusu ve yönetmeni kuzeni Şirin Devrim, onun içine doğduğu Şakir Paşa ailesi hakkında bir fikir veriyor. Köklü ve entelektüel bir Osmanlı ailesi iken, Cumhuriyet’in (özellikle kadınlara) getirdiği özgürlük ortamında, sanatsal olarak iyice serpilen ailenin bu sanatçı bireylerinin her birinin yaşam öyküsü, ayrı bir roman konusu olabilir. Füreya da, 87 yıllık ömrüne bir değil, pek çok hayatlar sığdırabilmiş bir insan…

Füreya Koral, ailenin diğer sanatçı üyelerine göre, çok daha geç yaşta sanat ile ilgilenmeye başlamış. Genç yaşta Bursa’lı bir çiftlik sahibi ile yaptığı evlilik sırasında hem şiddet görmüş, hem de iki bebeğini kaybetmiş. İkinci evliliğini ise, Atatürk’ün silah arkadaşı, Kılıç Ali ile yapmış. Kendisinden 33 yaş büyük Kılıç Ali, Füreya’yı Atatürk’ün sofrasında görüp, aşık olmuş. Bundan sonra Ankara’ya taşınan Füreya, Atatürk’ü sık sık evinde ağırlamış, onun bulunduğu davetlere katılmış. Esasen, kendisinin Atatürk ile tanışıklığı çocukluğuna kadar gidiyormuş. Füreya’nın babası Emin Paşa, Atatürk’ün Harp Okulu’ndan sıra arkadaşı imiş. İlginç bir şekilde, Füreya’nın Atatürk ile ilk karşılaşması, o henüz 9 yaşında iken ve Atatürk Samsun’a hareket etmeden bir gece önce olmuş. Yola çıkmadan önce Emin Paşa ile gizli konuşmak isteyen Atatürk, evde hiç kimsenin, hizmetlilerin bile olmamasını istemiş. Emin Paşa’nın dışında evde bir tek Füreya varmış. Atatürk, Fransızca bilen, keman çalan ve resim yapan bu zarif kız çocuğu ile ilgilenmiş. Hatta, Füreya’nın günlüğüne, ülkenin kendisi gibi iyi yetişmiş kızlardan, genç kadınlardan çok şey beklediğini bile yazmış… Günlükteki bu sayfayı da sergide görmeniz mümkün.

Arayış Yılları…
Sulu Boya ve Baskılar

Füreya seramik yapmaya, Kılıç Ali ile evliyken yakalandığı verem hastalığı sırasında başlamış. O zamanların korkulan hastalığı verem, ona hayatta büyük bir tutku ve amaç getirmiş. Tedavi için gittiği Fransa,’da ve İsviçre’de yattığı sanatoryumda, teyzesinin de teşviki ile sanatçı olma yolculuğu başlamış.

Füreya, eserlerinin daima hayatın içinde, insanların evinde olmasını istemiş. Onun için, duvar tabakları, ev objeleri üretmiş. İstemiş ki, insanlar yapıtlarını kullansınlar, hayatlarının bir parçası yapsınlar. Daha sonra, camilerdeki çinilerden esinlenerek, duvar panoları yapmaya başlayınca, istemiş ki insanlar otele, çarşıya, bankaya gittikleri zaman başlarını çevirsinler ve onun yapıtlarını görsünler. Bu dönemde yaptığı duvar panoları için günlerce, aylarca, daracık iskelelerin üstünde keyifle ve zevkle çalışmış. Sergide, aralarında Hilton oteli için yaptığı duvar panosunun da bulunduğu bazı yapıtlarının yok olduğunu öğrenmek üzücü oldu. Ne büyük vefasızlık… Öte yandan, ülkemizde bu vefasızlıkların ne çok örneği var…

Pipoluk
Her Zaman Kullanılabilecek Çanaklar

Seramik, zaman içinde Füreya için o kadar büyük bir tutku haline gelmiş ki, sabah yataktan kalkar kalkmaz seramik hamuru yoğurmaya başlarmış. Sanatçılarla, bu faaliyetleri hobi olarak yapanlar arasındaki en önemli fark, bu inanılmaz tutku ve azim olsa gerek.

Füreya’nın İstanbul Hilton İçin Yaptığı Sehpalar

Kendini sanata verdikçe ve çevresi sadece sanatçılardan oluşmaya başlayınca, Kılıç Ali ile olan evliliği de sona ermiş. Zaten, Atatürk’ün ölümünden sonra Kılıç Ali de gittikçe içine kapanmış. Böylece, yollarını ayırmışlar. O artık, gündüzleri çılgınca üretiyor, akşamları Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Azra Erhat gibi dostlarına sofralar hazırlıyormuş.

Duvar Tabakları

Füreya, sanat yaşamı boyunca sadece kendini geliştirmekle kalmamış, boşandıktan sonra yaşadığı Şakir Paşa ve Arif Bey apartmanlarında atölyesini, fırınını gençlere açarak, pek çok seramik sanatçısının yetişmesine katkıda bulunmuş. Alev Ebüzziya, Birgül Başarır, Binay Kara bunların bazıları.

Evler… Evler…

Sanat yaşamı boyunca bıkmadan üretmiş, yeni şeyler denemiş, sorgulamış, geleneksel olan ile yeniyi müthiş bir ahenkle harmanlamış Füreya. Sonra… Sonra, “artık söyleyecek yeni bir şeyim kalmadı” demiş ve fırınını satmış, atölyesini dağıtmış. Sıra dışı bir yaşamı olan bu güçlü kadın, ölümü de aynı metanet ve cesaretle karşılamış… Ölümünden önce, 1997 Ağustos ayında Boğaz kenarında, araba ile yaptığı son gezintide, Nazım Hikmet’in dizesi dökülmüş dudaklarından:

“Ne ölümden korkmak ayıp, ne de düşünmek ölümü…”

Füreya Koral, 26 Ağustos 1997 günü, Osmanoğlu Kliniğinde vefat etmiş. 28 Ağustos’da, Dolmabahçe, Bezm-i Alem Valide Sultan Camii’nde kılınan namazdan sonra cenazesi, motorla götürüldüğü Büyük Ada’daki aile kabristanında defnedilmiş.

Füreya’yı bir sanatçı olarak hep desteklemiş olan teyzesi, Fahrelnissa Zeid’in birkaç ay önce Tate Modern’deki sergisinden sonra, kendi retrospektif sergisinin açılmış olması ne kadar hoş.

Sergiyi, 18 Ocak 2018 tarihine kadar, Akaretler, Sıraevler No:16’da gezebilirsiniz.

——————————————————

Yararlanılan Kaynaklar:
(1) Şakir Paşa Ailesi, Şirin Devrim, Milliyet Yayınları.
(2) Füreya, Ayşe Kulin, Remzi Kitabevi.
(3) Sıra Dışı Bir Kadın, Hüzünlü Bir Aile- Sara Koral Aykar ile ropörtaj, Sabah Gazetesi, 26/11/2017

Parma

Parma denince aklıma gelenler… Öncelikle, hala okumamış olduğum için “vicdan azabı” duyduğum, Stendhal’ın Parma Manastırı kitabı. İkincisi, çok sevdiğim Parmigiano Reggiano (parmesan) peyniri. Üçüncüsü, leziz Parma jambonu, Prosciutto. Bunlar, Parma’ya gitmeden önce idi.

Parma’ya gidip, gördükten sonra ise… İçi tamamen ahşaptan yapılmış, muhteşem Teatro Farnese. Büyüleyici tavan ve duvar resimleriyle Vaftizhane. Ulusal Sanat Galerisi, Galleria Nazionale’de gördüğümüz, Leonardo Da Vinci’nin, ancak onun yapabileceği güzellikteki Bir Genç Kadının Başı tablosu. Daha önce hiç bilmediğim ve bu gezide öğrendiğim, Parma’nın ünlü ressamları Parmigianino, Correggio ve Anselmi. Yediğimiz leziz yemekler ve tabii ki yine, (artık nasıl üretildiklerini de ayrıntılı olarak öğrendiğimiz) Parmigiano Reggiano peyniri ve Parma jambonları…

Modena’dan Parma’ya araba ile 40-45 dakikada geldik. Yol son derece düz bir yol. Bereketli Po ovasının belki de en düz yerleri buralar. Yolun sağında ve solunda, ekilmiş bereketli topraklar göz alabildiğine uzanıyor. Parma da çok düz bir şehir. O nedenle, bisiklet kullanımı çok yaygın. Ben nedense, Parma’yı tepelerde, bir yamaca yaslanmış bir şehir olarak hayal etmiştim. Bu kadar düz olmasına şaşırdım doğrusu.

Bana göre Parma, Modena’ya göre çok daha güzel bir şehir. Sarımtırak renkli tarihi binaların bir kısmı 2. Dünya Savaşı sırasında çok tahribat görmüş. Ama, savaş sonrasında çok başarılı bir şekilde, aslına uygun olarak, yeniden inşa edilmişler. Emilia-Romagna bölgesi, 2. Dünya Savaşı sırasında İtalya’nın Müttefikler tarafından en çok bombalanmış bölgesi. Aynı zamanda, Nazilere karşı en çok Partizan direnişi de bu bölgede olmuş. Gittiğimiz şehirlerin hepsinde bu kahramanlar için anıtlar veya o şehirden olanların tek tek isimlerinin yazılı olduğu duvarlar vardı.

Parma Sokakları

Parma, çok kalabalık olmayan, sakin bir şehir. Şehrin merkezi 180.000 civarında bir nüfusa sahip. İtalya’nın bu büyüklükteki diğer kentlerinde olduğu gibi, insanlar telaşsız ve stressiz görünüyorlar. Yalnız, çok fazla göç almış. Sokaklarda, park köşelerinde boş oturan ve gürültü, patırtı yapan çok sayıda Afrikalı göze çarpıyor. Sanırım bu, İtalya’da giderek artan, önemli bir sorun. Örneğin, Modena’da kaldığımız otelde izlediğim bir haber programında, sınıfında tek İtalyan olan bir ilkokul öğrencisinin annesinin verdiği mücadele haber yapılmıştı. Tamamı farklı ülkelerden gelen Müslümanlardan ve Afrikalılardan oluşan sınıfta çocuğunun dışlandığını ve bunalıma girdiğini söylüyor, kendi ülkesinde “yabancı” olmaktan şikayet ediyordu. Yabancı düşmanı olmadığını, ancak okulların, farklı etnik gruplardan gelen öğrenciler ile İtalyan öğrencileri dengeli bir şekilde kabul etmeleri gerektiğini belirtiyordu. Doğrusu, son olarak Roma’ya kadar gidip, Eğitim Bakanlığına şikayette bulunduğunu söyleyen bu kadına hak verdim…

Otelimiz Mercure Stendhal, tarihi merkezdeki her yere yürüme mesafesinde olan, çok kaliteli bir oteldi. Lobideki Stendhal büstü bana Parma Manastırı kitabını bir kez daha hatırlattı. Bu kış, okuma listeme mutlaka alacağımı söyleyerek, af diledim kendisinden… Neyse, fazla üstelemedi…

Resepsiyondaki görevli, odamızın 1.5 saatten önce hazır olamayacağını söyledi ve bu arada yemek yememizi önerdi. Çeşitli kaynaklarca önerilen La Greppia da otele çok yakındı zaten. İçeri girdiğimizde, bir iki masa hariç, bütün masalar doluydu ve yemek yiyenlerin tamamı İtalyan’dı. Bu, genellikle söz konusu restoranın iyi bir yer olduğuna işaret benim için. İtalya’da eğer bir restorana yerli halk rağbet ediyorsa, gerçek mahalli tatları bulabiliriz demektir. Giriş tabağı olarak yediğim kalamar da, ana yemek olan levrek de çok lezzetli idi. Ama çalışanların oldukça suratsız olduklarını söyleyebilirim. Tüm İtalya gezilerimi düşünürsem, buna benzer bir servisle karşılaştığım yerlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Kötü bir servis değil, kaba değil ama, insanı rahatsız edecek soğuklukta…

Parma’da görmeyi planladığımız yerleri gezmeye başlamak için sabırsızlanıyordum. Ama önce, Tourism Information bürosuna gidip, bir gastronomi turuna yer ayırtmaya karar verdik. Buraya gelirken, bir Parmigiano Reggiano ve bir Prosciutto imalathanesini gezmeyi kafamıza koymuştuk. Ertesi gün için yarım günlük bir tura yer bulduk. Turizm bilgi ofisindeki hanım, ertesi gün Pazartesi olduğu için müzelerin çoğunun kapalı olacağını, o nedenle, müzeleri o gün gezmemizin iyi olacağını söyledi. Gerek Modena’da, gerekse Parma’da turizm ofislerinin bize çok yardımcı olduklarını belirtmeliyim.

Palazzo della Pilotta

Palazzo della Pilotta (Pilotta Sarayı), Piazza della Pace (Barış Meydanı) ile Parma nehri arasında yükselen, dev bir yapı. İsmini, bir zamanlar içerisinde oynanan, pelota adında bir İspanyol top oyunundan aldığı söyleniyor. 1583 ve 1622 yılları arasında, şehrin hakimi olan Farnese ailesi için, sürekli ilaveler yapılarak, inşa edilmiş. 2. Dünya Savaşı sırasında neredeyse yerle bir olmuş ve daha sonra yeniden yapılmış. Bu yapı günümüzde, birden fazla müze barındırıyor. Bunların en önemlileri, Galleria Nazionale (Ulusal Sanat Müzesi), Teatro Farnese ve Ulusal Arkeoloji müzesi.

Palazzo della Pilotta’nın bilet satış gişesinde görevli, yaşı bir hayli ileri, kibar ve şık giyimli hanım, bize bir biletle üç müzeyi de gezebileceğimizi söyledi. Ayrıca, saat beşte Sanat Galerisinde rehberli özel bir tur olacağını ve müzenin halka açık olmayan yerlerini de görmemizin mümkün olacağını söyledi. Günün sonunda, bu tur sayesinde gördüğümüz tablolar ve öğrendiklerimiz nedeniyle bu hanıma minnettar olduk.

Teatro Farnese, bugüne kadar gördüğüm eski tiyatro ve opera salonlarına hiç benzemeyen, çok değişik bir salon. Önceden gördüğüm fotoğraflar bunun habercisi olsa da, bu tamamen ahşap ve devasa salonun aslını görmek başka bir şey.

Teatro Farnese

Tiyatroya giriş, Ulusal Sanat Galerisinin içinden oluyor ve kendinizi bir anda çok büyük ve oldukça eğimli bir sahnenin üstünde buluyorsunuz. Buradan, zamanında Avrupa’nın en büyük salonlarından biri olan, Barok tarzda yapılmış salonu, biraz uzaktan da olsa (aşağıya inmenize izin verilmiyor) doyasıya seyredebiliyorsunuz. Biz içeri girdiğimiz sırada, bir klasik müzik konseri için ses düzenlemesi yapılıyordu. Prova için çalınan flütün sayesinde tiyatronun olağanüstü bir akustiğe sahip olduğunu da öğrenmiş olduk.

Teatro Farnese

Teatro Farnese’nin bulunduğu alan önceleri, atlı yarış ve karşılaşmaların yapıldığı bir alan iken, 1617 ve 1618 yılları arasında, bir sene içinde ve hızla bir şölen ve tiyatro alanına çevrilmiş. Parma Dükü Farnese tarafından, Ferrara’lı mimar Giovanni Battista Aleotti’ye yaptırılan tiyatro ile amaçlanan, yakın zamanda Parma’yı ziyaret etmesi beklenen Medici’lerden Grand Dük II. Cosimo’yu etkileyerek, iki aile arasında kalıcı bir politik ittifaka vesile olabilecek bir evliliği mümkün kılmakmış. Ancak, II. Cosimo’nun sağlık sorunları nedeniyle bu ziyaret hiçbir zaman gerçekleşmemiş. İki aile arasında olması beklenen evlilik için aradan bir on yıl geçmesi gerekmiş ve tiyatro, 1628 yılında Margherita de’ Medici ve Eduardo Farnese’nin düğününe kadar kullanılmamış. Bu görkemli düğünden sonra da, 1732 yılına kadar hep bu tür düğünler ve resmi davetler için kullanılmış. 1913 yılından itibaren halka açılan Teatro Farnese, 1944 yılında Müttefiklerin ağır bombardımanına uğrayarak, yerle bir olmuş. 1956-1965 yılları arasında aslına uygun olarak yeniden yapılmış.

Parma Ulusal Arkeoloji Müzesinden Bir Seçki

Palazzo della Pilotta’nın içindeki arkeoloji müzesi, çok büyük olmamakla beraber, oldukça geniş bir zaman dilimine yayılan eserler barındırıyor. Parma şehri, M.Ö. 183 yılında Romalılar tarafından kurulmuş. Parma adı, Romalıların kullandığı yuvarlak ve düz bir kalkan çeşidinden gelmekte imiş. Şehrin ve çevresinin coğrafi olarak dümdüz olması nedeniyle Romalılar bu ismi vermişler. Arkeoloji müzesinde sadece Roma dönemi eserlerini değil, daha eski (M.Ö. 700-200) dönemlere ait, Po vadisinde bulunmuş, Etrüsk uygarlığı eserlerini de görmek mümkün.

Parma Ulusal Sanat Galerisi

Parma Ulusal Sanat Galerisi, özellikle tablo açısından çok zengin ve büyük bir müze. Ağırlıklı olarak, Rönesans döneminin Parmalı sanatçılarının eserlerine yer verilmiş. Bu sayede, eserlerini şehir katedrali Duomo ve Battistero’da (Vaftizhane) da göreceğimiz Correggio, Parmigianino, Anselmi, Antelami gibi sanatçıların varlığından haber oldum. Ancak, benim için hiç şüphesiz, müzenin en çarpıcı tablosu, Leonardo da Vinci’nin “Genç Bir Kızın Başı” adlı eseri oldu. Oldukça loş aydınlatılmış, dikdörtgen bir salonun en ucuna yerleştirilmiş bu tablo, üstüne düşen ışık hüzmesi ile insanın dikkatini çekiyor ve kendinizi istemsiz bir şekilde ona doğru yürürken buluyorsunuz…

Bir Genç Kadının Başı- Leonardo da Vinci (1508)

Saat beşteki özel tur için Leonardo da Vinci’nin tablosunun önünde beklememiz söylenmişti. Çok genç ve tatlı bir kız olan rehberimiz geldiğinde, farklı milliyetlerden sekiz kişi bekliyorduk. Tablonun sol tarafında, daha önce kapı olduğunu anlamadığımız bir geçitten bizi geçirmesi ile birlikte, müzenin normalde açık olmayan bölümlerindeki bir buçuk saatlik turumuz başladı. Müzenin görünür bölümlerinin ardındaki bu diğer dünyanın büyüklüğü beni çok şaşırttı. Rehberimiz, Canaletto, El Greco ve Van Dyke gibi ünlü sanatçıların da tablolarının bulunduğu bu salonların kapalı tutulma nedenin, personel eksikliği olduğunu söyledi.

İsa’nın Körü İyileştirmesi- El Greco (1573-1576)

Ertesi sabah saat dokuz buçukta, “Tasty Bus” gıda işletmeleri turumuz Piazza Garibaldi’den (Garibaldi Meydanı) hareket etti. Bu meydan, Parma’nın ana meydanlarından birisi aynı zamanda. Parke taşlı, geniş alanın kuzey tarafında, günümüzde belediyeye ait ofislerin bulunduğu Palazzo del Governatore var. 17. yüzyılda yapılmış binanın üstündeki dev güneş saati, 1829’da yapıya eklenmiş.

Palazzo del Governatore- Piazza Garibaldi

Rehberimiz, otuzlu yaşlarında, sempatik bir İtalyan kadındı. Verdiği ayrıntılı bilgilerin arasına serpiştirdiği esprileri de hoştu. Anladığım kadarı ile, tur rehberliği, İtalyan kadınları arasında rağbet gören bir meslek.

Fazla büyük olmayan grubumuz ile önce bir Parmigiano Reggiano işletmesine doğru yola koyulduk. Modena ile ilgili yazımda sirke üreticisi Giusti’yi anlatırken sözünü ettiğim gibi, İtalya’da üretilen sirke, zeytinyağı, peynir, salam gibi ürünlerin kaynağından, kalitesinden ve içinde katkı maddesi olmadığından emin olmak istiyorsanız, etiketinde DOP damgası olduğuna dikkat etmelisiniz. Bu ibare ürünün, üreticisinin bağlı olduğu konsorsiyumun müfettişleri tarafından titiz bir şekilde incelenip, onaylandığını göstermektedir. Ayrıca, Parmigiano Reggiano, İtalya’nın sadece belli bir coğrafi bölgesinde üretilmektedir. Bu bölge, Parma, Reggio Emilia, Modena ile birlikte, Bologna ve Mantua’nın belirli bölgelerini kapsamaktadır.

Orta Çağ’da keşişler tarafından üretilmeye başlanan Parmigiano Reggiano peynirinin ana maddeleri inek sütü, tuz ve danaların midesinde bulunan bir enzim. Gerçek bir Parmesan peynirinde bunların dışında bir maddenin bulunmaması gerekiyor. Ana girdi olan sütün kalitesi de ineklerin ne yedikleri ile çok alakalı olduğu için, ineklerin kendi başlarına çayırlarda otlamalarına izin verilmiyor. Yol boyunca gördüğümüz arazilerde bir tane bile inek görmememizi rehberimiz bu şekilde açıkladı. Onun yerine, hayvanların süt üreticileri tarafından belirli alanlarda tutulduğunu ve sıkı bir diyetleri olduğunu belirtti.

Gezdiğimiz işletme, bir karı kocaya ait, çok büyük olmayan bir tesisti. İçeriye girmeden önce, hepimize bone, ağız maskesi, önlük ve galoş dağıtıldı. Parmigiano Reggiano üretimi çok karmaşık olmayan, ama titizlikle yapılması gereken süreçlerden oluşuyor. Turu, hem işletme sahiplerinin hem de rehberimizin ayrıntılı açıklamaları eşliğinde, adım adım yaptık.

İtiraf etmeliyim, içeri girince bizi karşılayan koku önce beni biraz rahatsız etti. Kötü bir koku değil ama, insana ilk başta tuhaf geliyor. Ağız maskesini, biraz da rahatsız olanlar burnunu kapatabilsinler diye veriyorlarmış zaten. Ancak, bir süre sonra insan kokuya alışıyor.

Üretim için, zaman olarak iki farklı sağımdan gelen süt kullanılıyor. Çevredeki süt üreticilerinin akşam sağımından getirdikleri süt, fazla derin olmayan, dikdörtgen küvetlerde bir gece dinlendirildikten sonra, yukarı çıkan yağları alınıyor ve ertesi sabah gelen, yeni sağılmış süt ile karıştırılıyor. Daha sonra, bu süt büyük, bakır kazanlara alınıyor. Yukarda sözünü ettiğim, dana midesinde bulunan enzim ve bir önceki günün üretiminden elde edilmiş “kesmik suyu” (peynir altı suyu da deniyor) ilave ediliyor. Bundan sonra, bu karışım ısıtılıyor. Belli bir kıvama geldikten sonra dinlenmeye bırakılıyor. Dinlenme işleminden sonra ise, iki sopa ve ketenden yapılmış özel bir bez yardımıyla, iki kişi, her bir kazanda oluşmuş kesmiği (lor da deniyor) çıkarıyor. Tatmamız için ufak parçalar halinde verildiğinde, oldukça tatsız tuzsuz ve lastik gibi geldi bana. Bu aşamada, peynirde henüz hiç tuz bulunmuyor.

Parmigiano Reggiano Üretim Sürecinden Kareler

Kazanlardan çıkarılan yumuşak kesmik, bir bıçak ile iki parçaya bölünüyor ve her bir parça 40 kilo gelecek şekilde ayrılıp, yuvarlak kalıplara konuyor. Bu aşamada, içindeki nemin eşit dağılabilmesi için, iki saatte bir çevrilmeleri gerekiyor. Sekiz saat sonra, peynir tekerlekleri kalıplardan çıkarılıp, etraflarına, üstlerinde işaretler bulunan plastik kalıplar sarılıyor. Bu işaretler çok önemli çünkü, bu şekilde yapılan kodlama bize, o peynir tekerleği için hangi süt üreticisinin sütünün kullanıldığını, hangi peynir üreticisinin ürettiğini, kontrolden başarı ile geçip, DOP kalitesi hak edip, etmediğini gösteriyor. Bu sonuncusu için, kalıbın üstünde boş bırakılmış, kocaman, yuvarlak bir alan var. DOP damgası oraya vuruluyor daha sonra.

Peynir Kalıpları Tuzlu Suda 20-22 Gün Bekletiliyor

24 saat plastik kalıplarda tutulan peynir tekerlekleri daha sonra, içinde deniz tuzu ve su bulunan küvetlere alınıp, 20-22 gün burada bekletiliyor. Tuzun eşit nüfuz etmesini sağlamak için, peynir tekerlekleri suyun içindeyken de günde iki kere çevriliyorlar. Bundan sonra artık, peynirler yaşlandırılma evresi için, ısısı ayarlı, tavana kadar yükselen rafları bulunan bölüme alınıyorlar. 12 ay sonra, tuz peynir kalıplarının ortasına ulaştığı zaman, Parmigiano Reggiano’lar da denetim için artık teftişe hazır oluyorlar. Gelen müfettiş, tahtadan yapılma küçük bir çekiç ile tekerleklerin her bir tarafına, tek tek vurarak içinde hava kabarcığı kalıp, kalmadığını kontrol ediyor. Testi geçenlere DOP damgası vuruluyor. Geçemeyenler ayrılıyor. Bunların Parmigiano Reggiano adı altında satılmaları da yasakmış. Ancak, düşük kalite oldukları belirtilerek veya rendelenmiş halde satılabiliyorlarmış. Aslında, testi geçemeyenler de kötü peynir değil ama, belli bir kalite standardında değiller.

Dinlenmeye Bırakılan Parmigiano Reggiano Kalıpları

Testi geçen peynir tekerlekleri, üreticinin isteğine bağlı olarak, daha uzun yaşlandırmaya tabii tutulmak üzere, tekrar raflara yerleştiriliyorlar ve 36 aya kadar yaşlandırılabiliyorlar. Gezi bitimindeki tadımda, 12, 24 ve 36 ay dinlendirilmiş Parmigiano Reggiano peynirlerini tatma fırsatı bulduk. Süre uzadıkça, peynirdeki tuz oranı da bariz bir şekilde artıyor. Biz 36 ay yaşlandırılmış, bir buçuk kiloluk bir parça aldık. Muhteşem bir tat… İnsan kalitelisini yiyince, Türkiye’de parmesan diye satılan çoğu peynirin gerçek kalitede olmadığını anlıyor. Dönünce, marketlerin peynir bölümlerinde yaptığım ufak bir araştırma sonucu, bir tek Macrocenter’larda DOP damgalı, İtalya’dan ithal edilmiş Parmigiano’lar olduğunu gördüm. (Eatily’ye bakma fırsatım olmadı henüz). Bir başka öğrendiğim nokta da, bizde de yaygın olarak satılan Gran Padano’ların, gerek sütü üreten ineklerin yedikleri otlar konusunda fazla titiz olunmaması, gerekse kullanılan katkı maddeleri nedeniyle, Parmigiano Reggiano ile eş değer olmaması.

Gerçek Parmigiano Reggiano Peynir Paketinde Olması Gereken Sarı Kırmızı DOP Etiketi (Sağ Üst Köşede)

İkinci olarak, Parma’ya bağlı Langhirano’da, bir Prosciutto (domuz jambonu) imalathanesine gittik. İtalyanın farklı bölgelerinde Prosciutto üretilmekle beraber, Parma’da üretilenin farklı bir şöhreti ve kalitesi var. Parma’lılar bu farkın, domuz butlarının dinlendirilmeye bırakıldıkları zaman, Apenin dağlarının öte tarafından, denizden gelen ve Marino diye adlandırılan rüzgarda havalandırılmasından kaynaklandığını söylüyorlar. Diğer bölgelerde Marino rüzgarı olmadığı için, jambonların tadı da aynı olmuyormuş.

Parma jambonu, Parma’nın güney bölgesinde, çok kısıtlı bir alanda üretiliyor. Kalite açısından, yine DOP denetimi ve damgasının çok önemli olduğu Prosciutto di Parma, tamamen doğal girdiler kullanılarak üretiliyor. Bunlar, İtalyan domuz butları (bir domuzun sadece iki bacağı kullanılıyor), deniz tuzu, Marino rüzgarı ve zaman olarak sıralanıyor. Parma jambonunun DOP markası alabilmesi için, bunun dışında hiçbir katkı maddesi kullanılmaması gerekiyor. Nitrat ve benzeri katkı maddelerinin kullanılması kesinlikle yasak. Parmigiano Reggiano gibi, Prosciutto da en az 12 ay dinlendiriliyor. Bu dinlenme, 3 yıla kadar çıkabiliyor.

Gittiğimiz, Conti ailesine ait işletmenin tarihi 200 yıl öncesine kadar gidiyor. Aslen çiftçilik yapan ailenin iki oğlu 1968 yılında bir jambon fabrikası açmaya karar veriyorlar. Önce bu işi, çevredeki üreticilerden öğreniyorlar ve sonra kendileri imalata geçiyor. Günümüzde, Parma Üniversitesi ve Tarım, Gıda ve Orman Bakanlığı ile birlikte yaptıkları çalışmaların sonucu olarak ürünlerini, pek çok ödül alacak kadar geliştirmiş bulunuyorlar. Ailenin erkekleri öldüğü için, şu anda şirketi, ölen kardeşlerden birinin hanımı ve üç kızı yönetiyor. Her yeri tertemiz olan fabrikanın çok profesyonel bir görünümü var. Hem bu ortam, hem de çalışanlar arasında Afrikalıların da olması çok hoşuma gitti. İtalya’ya bir şekilde kapağı atmış bu insanlara yaşam fırsatı verilmesi çok önemli bence.

Üretim sürecini kısaca, domuz butlarının elle ve tek tek deniz tuzu ile ovulup, daha sonra, “sugna” denilen bir yağ, tuz, biber ve pirinç unu karışımı ile kaplanarak, Marino rüzgarının estiği kapalı bir alanda kurumaya bırakılması olarak tarif edebiliriz. Her şeyden evvel, domuz etinin kalitesinin çok önemli olduğunun altını özellikle çiziyorlar. Domuzların sadece tahıl ve Parmigiano Reggiano peyniri üretlirken çıkan “peynir altı suyu” ile beslenmeleri çok önemli imiş. Parmigiano Reggiano’da olduğu gibi, Parma jambonu üretiminde de, konsorsiyumun denetim yapabilmesi ve standartlara uygun olan ürünlere DOP damgasını vurabilmesi için en az 12 aylık bir dinlenme süresinin geçmesi gerekiyor. Denetim için müfettişler, her bir jambon bacağının çeşitli noktalarına, at kemiğinden yapılmış, şiş benzeri bir alet saplıyorlar.

Prosciutto Üretiminden Kareler

Fabrika gezisinin sonunda yapılan tadımda, Emilia-Romagna bölgesinin köpüklü şaraplarının eşliğinde, 12, 24 ve 36 ay dinlendirilmiş Prosciutto’ları tatma fırsatımız oldu. Bence dinlenme süresinin artması, tadın da daha iyi olmasına yol açıyor.

Parma Katedrali

Parma’da geriye kalan yarım günümüzde Il Duomo (katedral), Battistero (vaftizhane) ve Museo Diocesano’yu (Psikoposluk müzesi) gezdik. 12. yüzyılın başında takdis edilip açılan katedral, kareye yakın, büyükçe bir meydanda yer alıyor. Meydan ile ilgili en dikkatimi çeken nokta, son derece sakin olması ve çevresi veya yakınında turistlere yönelik, turistik eşya satan hiçbir dükkanın olmaması oldu. Hatta, meydanda cafe veya restoran bile yoktu. Meydana açılan sokaklardaki birkaç işletme de masalarını meydan tarafına değil, sokak tarafına koymuşlardı. Bu, meydanın atmosferini çok olumlu etkilemiş kanımca. İnsan neredeyse, meydanın asırlar önceki halini gözünün önüne getirebiliyor böylelikle. Sanki şu köşeden, Orta Çağ giysileri ile insanlar, keşişler, rahipler dönüp, çıkacaklarmış gibi… Bu arada, bir gözlemimi de belirtmeden geçemeyeceğim. Çocukluğumun İtalya’sının sokaklarında, uzun siyah kıyafetleri ile öyle çok papaz, rahibe ve kahverengi, kaba kumaştan cüppeleri ve sandaletleri ile keşiş vardı ki… Genelde gruplar halinde gezerlerdi. Günümüzde ise, sokakta onları bu kıyafetlerle hemen hiç görmüyorsunuz. Bu çok önemli bir değişiklik. Sanırım artık, sokakta normal kıyafetlerle geziyorlar. Bu değişiklik ne zamandır var, merak ettim doğrusu.

Hz. İsa’nın Göğe Yükselişi- Mazzola (1538-1544)
Hz. Meryem’in Göğe Kabulü- Correggio (1524-1530)

Katedralin dış cephesi Romanesk tarzda olsa da içi, daha sonra yapılan değişiklik ve eklenen eserlerle Barok döneme meyletmiş. İçerde ayrıca, çok kayda değer eserler bulunuyor. Özellikle, kubbedeki Correggio’ya ait Hz. Meryem’in Göğe Kabulü freski ile, Antelami’nin Hz. İsa’nın Çarmıhtan İndirilişi mermer kabartması çok etkiyelici.

Vaftizhane

Katedralin bulunduğu meydanın güney ucunda bulunan Vaftizhane güzelliği ile katedrali bile gölgeliyor diyebilirim. Açık pembe renkli, Verona mermerinden yapılmış bu sekizgen yapı, Romanesk ve Gotik mimarinin bir karışımı. 12. yüzyılın sonunda başlayan yapımı, bir asırdan fazla sürmüş. Yapının esas çarpıcı kısmı ise içi. İçeri girince insanın karşılaştığı güzelliği kelimelerle anlatmak çok zor. Burası, mimar ve heykeltıraş, Benedetto Antelami’nin en başarılı yapıtlarını barındırıyor. Bizans tarzındaki duvar resimleri ise, büyüleyici…

Vaftizhanenin İçi

Parma gezimizi, buranın ünlü restoranlarından, La Forchetta’da yediğimiz akşam yemeği ile noktaladık. Bir sonraki durağımız, dünyanın en küçük beşinci ülkesi, San Marino idi…

Vaftizhanenin İçi

#TBT

Açıkçası, benim bu #tbt olayının farkına varmam çok eski değil. #tbt… Yani, sosyal medyada kullanılan “Throwback Thursday” etiketi. Oysa, 2011’den beri Instagram’da kullanılıyormuş. Giderek, popülerliği o kadar artmış ki, şimdi Twitter, Facebook gibi sosyal medya ortamlarında da sık sık kullanılıyor. “Throwback” deyiminin çıkışı ise, Instagram’ın ortaya çıkmasından bile önce imiş. Konuşma dilinde bugünkü anlamında kullanılması 2003 yılına kadar gidiyormuş.

“Throwback Thursday”, sosyal medya ortamında insanların, perşembe günleri, #tbt etiketi koyarak oluşturdukları bir paylaşım zinciri. Amaç, eski ve güzel günlere, anılara bir dönüş yapmak. Çıkışı Instagram olduğu için, bu genelde bir fotoğraf oluyor ama, diğer sosyal medya ortamlarının da bu kervana katılması ile birlikte, müzik ya da video gibi farklı araçlar da kullanılabiliyor. Şimdi bir de, bu uygulamayı haftanın farklı günlerine yayarak, #tbf, #tbs gibi etiketler de çıkmaya başladı. Böylece, cuma günleri ayrı, cumartesi ya da pazar günleri ayrı temaları temel alan paylaşımlar yapılıyor.

Ne yalan söyleyeyim, başta bana oldukça saçma geldi tüm bu olay. “Bu da nereden çıktı?” diye düşünmeden edemedim. Hoş, daha saçmalarını da görmüşlüğümüz var… Neydi o bir aralar, koca koca insanların kafalarından aşağı su döküp, videosunu paylaşmaları? Hatırladığım kadarı ile, önemli bir şeye dikkat çekmek içindi ama, bence yine de çok saçma idi. Saçma veya değil, sosyal medya şirketleri bu tür şeyleri ortaya atıyorlar ve siz, başta yadırgasanız da, giderek alışıyorsunuz. Sonra, bir bakmışsınız, şirketler de bu modayı reklam amaçlı olarak, etkin bir şekilde kullanmaya başlıyorlar.

Bugün, günlerden perşembe… Hadi, “trend”e uyup, ben de bir #tbt yapayım diyorum… O günü, 2 Aralık 1977 gününü anayım diyorum… İki gün sonra tam 40 yıl olacak… Ama elimde o güne dair bir fotoğraf yok. O zamanlar, fotoğraf çekmek böylesine kolay, böylesine sıradan bir olay değildi. Akıllı telefon ile her anı kaydetmek diye bir şey hayal bile edilemezdi. Akıllı telefon hayal edilemezdi… Fotoğraf çekeceksen, yanında makine taşıyacaksın. İçinde yeterli filmin olacak. Sonra, filmi tab ettireceksin ve fotoğrafçıdan fotoğrafları teslim alana kadar resimlerin nasıl çıktığını bilemeyeceksin. Kimi zaman da, fotoğraflar o aşamaya bile gelemeyecek. Filmi dibine kadar sarmadığın için ya da arkadaki kapağı zamansız açtığın için resimler “yanacak”…

Her neyse… Yani demem o ki, bu #tbt tamamen hafızamıza dayanacak. Yıllardır unutamadıklarımıza… Yıllardır gözümüzün önüne gelenlere… Öyle bir günü unutmak mümkün mü?

1977 yılı karanlık bir yıldı… 1970’lerin tamamı öyleydi aslında ama biz, ilk gençlik çağındakiler, başlangıçtaki olayları çok da iyi algılayamamıştık. Ya da benim sosyal ortamımda öyleydi diyeyim. Bir takım şeyler tabii ki duyuyor, siyah beyaz televizyon kanalında izliyorduk. 12 Mart Muhtırası, ardından gelişen olaylar… Geceleri arada silah sesleri duyuyor, gazetelerde bazı eylemleri, çatışmaları, idamları, kurulamayan hükümetleri okuyorduk. Ama biz, ergenlik yaşlarının kendi sorunları ve heyecanları ile birlikte, başka bir dünyada yaşıyor gibiydik. Ta ki, üniversite yıllarımıza gelene kadar…

1975 yılının ağustos ayı sonunda ODTÜ’yü kazandığımı öğrenince çok mutlu olmuştum. Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birinde okuyacak olmak son derece gurur vericiydi benim için. Gerçi, sadece birkaç yıl önce olan “olaylar” değil, biz lise son sınıfta iken yapılan 6 aylık boykot nedeniyle de, çevremde ODTÜ ile ilgili bir tedirginlik vardı…

ODTÜ’de yapılan 6 aylık boykot nedeniyle, 1975 Güz dönemi girişli olan bizler, okula zamanında başlayamamıştık. Önce, eski öğrencilerin yaşanan ders kaybını kapamalarını beklememiz gerekmişti. Bu yüzden, derslere başlayabildiğimiz Şubat 1976’ya kadar kendimi tuhaf bir ruh halinde, bir tür arafta hissetmiştim. Lise bitmişti, üniversiteyi kazanmıştım ama, üniversite öğrencisi olamamıştım…

ODTÜ’de fiilen okumaya başladıktan bir yıl sonra, 13 Şubat 1977’de, Mütevelli Heyeti, Aydınlar Ocağı üyesi ve MHP yanlısı Hasan Tan’ı rektör olarak atadı. Evet, o zamanlar ODTÜ, özel çıkarılmış bir yasa çerçevesinde, diğer üniversitelerden ayrı bir statüde yönetilmekteydi ve bugün sadece vakıf üniversitelerinde olduğu gibi, bir Mütevelli Heyeti vardı.

Hasan Tan rektör olur olmaz, okulda gerilim arttı. Öğrenciler ve akademisyenler tepki göstererek, dersleri boykot ettiler. Ardından rektör, 400 faşist militanı işçi olarak işe aldı. Bunlar sürü halinde yerleşkede gezmeye ve ona buna sataşmaya başladılar. Rektörün bölümlerde keyfi olarak yaptığı atama ve uygulamalara tepki gösteren akademisyenlerin evlerine bombalı saldırılar yaparak baskı kurmaya çalıştılar. Sonunda, direnişi kırmak için, Hasan Tan okulu kapatıp, yurtları boşalttı ve böylece 9 aylık boykot başlamış oldu. Bu boykotun en önemli özelliği, sadece öğrencilerin bir hareketi olmayıp, akademisyeni, çalışanı ve işçisi ile, hep birlikte yapılmış bir eylem olmasıdır. Sadece öğrencilerin derse girmemesi değil, akademisyenlerin de ders vermeyi reddetmesidir aynı zamanda.

Hasan Tan’ın zoraki rektörlüğü, Ertuğrul Karakaya isimli öğrencinin ana kapıda vurularak öldürülmesine kadar sürdü. Olaydan sonra Hasan Tan istifa etti ama, işe aldığı 400 militan okulda çalışmaya devam etti. Birkaç ay sonra, okul açıldı… Yavaş yavaş okula, derslere yeniden alışmaya çalışıyorduk. O gün, günlerden 2 Aralık 1977 idi…

Dersteyiz. Şiddetli bir patlama sesi… Hoca dersi kesiyor ve camdan bakıyor. Herkes dehşet içinde birbirine bakıp, hep bir ağızdan konuşurken, kapı açılıyor ve içeri Öğrenci Temsilciliğinden bir arkadaş giriyor. Hasan Tan’ın işe aldığı militanların Rektörlük binasının üst katlarında toplandıklarını ve bir ses bombası attıklarını söylüyor. Sınıflar boşalıyor. Bazı öğretim üyelerinin de katılımıyla, herkes Rektörlüğün arka tarafındaki çimenlik alana gitmek üzere merdivenlerden iniyor. Ben, tuvalete gitmem gerektiği için arkadaşlarımdan geride kalıyorum. Nasıl olsa yetişir, onları orada bulurum.

Matematik binasından çıkıp, Rektörlük binasının arka tarafına doğru yürümeye başlıyorum. Bütün okul orada toplanmış bile. Üst katlardan aşağıya doğru küfür ediyorlar. Aşağıdan yukarıya doğru, binlerce kişi hep bir ağızdan slogan atıyor. Küfür eden faşist militanlardan birisi kız. Tiz sesi açık alanda yankılanıyor ve insanın kulağını tırmalıyor.

Fizik binasını geçtim. Toplanılan alana çok yakınım artık. Birden, yukardan aşağıya bir cisim atılıyor. Kitap mı, başka bir şey mi, tam olarak göremiyorum. Kalabalıkta hafif bir dalgalanma oluyor ama, sonra herkes eski yerine dönüp, slogan atmaya devam ediyor. Birkaç adım sonra ben de yeşillik alanda olacağım. Yukardan kalabalığın üzerine ikinci kez bir şey atılıyor. Bu sefer kimse kıpırdamıyor… Birden bire, müthiş bir patlama sesi… Çığlıklar, bağrışmalar… Her yöne kaçmaya çalışanlar, koşanlar…

Arkamı dönüp, geldiğim yöne doğru koşmaya başlıyorum. Şimdi silah sesleri de başladı. Rektörlük binasından aşağıya, öğrencilerin üzerine ateş açtılar. Herkes birbirini eziyor. Herkes panik içinde. Ne olursa olsun, yere düşmemeliyim… Yakınlarda bir ağaçtan yüzlerce serçe havalanıyor, çığlık çığlığa… O ağaçta bu kadar serçe varmış meğer. Aklımdan hızla bu da geçiyor. Koşuyorum, koşuyorum… Kulaklarımda bir uğultu. Sanki sesler çok uzaktan geliyor gibi… Bir de, kalp atışımı duyuyorum sürekli. Yerinden çıkacakmış gibi çarpıyor…Dilim, damağım kurumuş vaziyette ama, vücudum ter içinde…

Daha yakın diye, kendimi Fizik Bölümünün gerisine atıyorum. Oradan, Matematik binasının arka taraftaki kantinine geliyorum. Benimle aynı yolu izleyen 5-10 kişi daha var. Şimdi içerdeyim ama, nefes alışım bir türlü sakinleşmiyor. Dışarda hala gürültü, patırtı var. Bir sandalyeye oturup, arkadaşlarımı bekliyorum… Bir öğrenci vurulmuş diyorlar…

Bir zaman sonra, bizim sınıftakiler birer ikişer geliyorlar. Renkler bembeyaz… Göz bebekleri büyümüş, yüzlerde dehşet ifadesi… Herkes, hep bir ağızdan, olayı ve nasıl kaçtığını birbirine anlatmaya çalışıyor. Anlatırsak sanki sakinleşeceğiz. Derken, biri çok zayıf, diğeri orta yapılı, sonuncusu ise oldukça şişman, üç arkadaşımız içeri giriyor, soluk soluğa… Onlarda da aynı yüz ifadesi… Sonra, birbirlerine bakıp, katılırcasına gülmeye başlıyorlar. Anlaşılan o ki, bombanın atıldığı noktaya çok yakın olan bu arkadaşlarımız can havliyle kaçarken, en zayıf arkadaş yere düşüyor. Onun üstüne orta yapılı olan, onun da üstüne şişman arkadaşımız düşüyor. En altta kalan, “Oğlum mahvettiniz beni” diyor gülerken. “Hadi lan, vücudumla sizi korudum” diyor şişman olanı. Herkes gülmeye başlıyor. Sinirler boşalıyor artık…

O kadar yakınımıza geldiği halde, ölüm tehlikesine gülebildiğimiz o günde, 20 yaşındaydık henüz. Belki bazılarımız biraz daha büyüktü. Bu, olayın vahametini kavrayamadığımızdan, ya da hafife aldığımızdan değildi. Gençliğin verdiği bir tür “ölümsüzlük” duygusundandı kanımca. Oysa, ölüm yabancı olduğumuz bir şey değildi o günlerde…

Saldırganların, önce ses bombası kullanarak herkesi Rektörlük binasının etrafına topladığı, sonra bomba atıp, ateş ettiği kalabalıktaki herkes bizim kadar şanslı değildi. 2 Aralık 1977 günü ODTÜ’de yapılan bu saldırıda 52 kişi yaralandı, bir kişi kaldırıldığı hastanede öldü. Saatler sonra, daha güvenli olduğu için, binlerce kişi yurtlara gitmek için yürüyüşe geçtiğinde, Rektörlük binasının arka tarafındaki alanın yanından geçtik. Etrafta kitaplar, defterler, kırılmış gözlükler ve bol miktarda ayakkabı teki… Bombanın düştüğü yerde ise kocaman bir delik vardı. Günümüzde genç ODTÜ’lü arkadaşlar neyi temsil ettiğini biliyorlar mı, bilemiyorum ama, şimdi orada bir anıt var. Dokuz çubuktan oluşan bu anıt, hem 1977’deki 9 aylık boykotun, hem de 2 Aralık saldırısının anısına yapılmıştır…

ODTÜ 2 Aralık 1977 Anıtı (Fotoğraf: Aydın T)

Modena

Emilia-Romagna bölgesi gezimize başlamak için Bologna’ya uçtuk ama, orada kalmadık. Görmek istediğimiz diğer şehirlere gittikten sonra, Bologna’da son birkaç günümüzü geçirmeye karar vermiştik. Bunun en önemli nedeni, bazı İtalya gezilerimizde, son gün havaalanına yetişmek için yaşadığımız gerginlikler oldu. Yol tamiratı, güzergah üstünde olmuş bir kaza ve benzeri olaylar nedeniyle birkaç kere uçağa ucu ucuna yetişebilmiştik. Onun için, uçaktan iner inmez, havaalanından kiraladığımız araba ile Modena’ya doğru yola koyulduk.

Bologna’dan Modena’ya araba ile yaklaşık bir saatte gidiliyor. İnişi çıkışı olmayan, düz bir yol bu. Zaten, bu gezi boyunca yükseklere tırmanmamız gereken tek yer San Marino oldu. Onun dışında, bölge genel olarak fazla yüksekliği olmayan bir yapıda.

Modena, nüfusu 200.000 bile olmayan, küçük bir şehir. İstanbul gibi bir metropolden gidince, insan ilk başta bu sakinlik ve sessizliği yadırgamıyor değil. Trafik az, sokaklar tenha, insanlar telaşsız ve keyifli…

Modena Katedrali (11-12.yy)

Kaldığımız Hotel Estense, şehrin tarihi bölgesine kısa bir yürüyüş mesafesinde. İtalya’da şehirleri Duomo’dan, yani şehir katedralinden gezmeye başlamak sizi hiç yanıltmaz çünkü, bu büyük ibadethanelerde mutlaka dönemin önemli sanatçılarının sanat eserleri bulunur. Orta Çağ boyunca olsun, Rönesans ve Barok dönemlerde olsun, irili ufaklı tüm İtalyan yerleşim yerleri, güçleri yettiğince yaptırdıkları kilise ve katedralleri duvar resimleri, tablolar ve heykellerle donatmışlardır. Bu nedenle, hiç ummadığınız yerlerde, gizli saklı köşelerde bile karşınıza sanat şaheserleri çıkar.

Modena Katedralinin İçi
Modena Katedralinin İçinden Detaylar

Modena katedrali, 11. ve 12. yüzyıllarda yapılmış ve 1997 yılında Unesco Dünya Mirası listesine alınmış. Çok büyük olmamakla beraber, Gotik ve Romanesk mimari tarzlarının kaynaştırılması ve içeride kullanılan koyu renk tuğlaları ile etkileyici bir atmosferi var. Ayrıca, pencerelerdeki vitraylar da çok güzel. Özellikle etkileyici bulduğum eserler ise, iki tane. Her ikisi de, terracotta (pişmiş toprak) eserler. İlki, katedralin kript’inde (bodrum katında) sergilenen, Guido Mazzoni’ye ait Madonna della Pappa. Pişmiş topraktan yapılmış, beş adet insan boyunda figürden oluşan bu eser çok gerçek duruyor. Diğer eser ise, katedralin çıkışına yakın bir noktada sergilenen, Antonio Begarelli’nin 16.yüzyılda yaptığı İsa’nın Doğumu isimli eseri.

Madonna della Pappa- Guido Mazzoni (15.yy)
İsa’nın Doğumu- Antonio Begarelli (16.yy)

Duomo’nun arka tarafında yükselen kule, Torre Ghirlandina, sadece bir çan kulesi değil, aynı zamanda Modena’nın sembolü. 13.yüzyılda yapılmış. Şehir sakinlerine ibadet saatlerini, düğün ve cenazeleri duyurmanın dışında, salgın hastalıkları, şehre yaklaşan saldırı tehlikelerini ve yangınları da duyurmak için kullanılırmış.

Modena Katedrali ve Ghirlandina Kulesi

Hava güneşli ve ılık… Duomo’nun önündeki meydanda yiyecek tezgahları var. Köylülerin ürünlerini doğrudan getirip, sattıkları bir haftalık bir “gastronomi panayırı” imiş bu. Yöreye özgü her türlü yiyeceği görmek mümkün. Peynirler, domuz jambonları, sebze ve meyve… Hepsi çok iştah açıcı. Bir de trüf mantarı tezgahları var bol miktarda. Konserve ve taze olarak satıyorlar. Bu kara ve şekilsiz görünen mantarların bu kadar lezzetli olması doğanın hoş bir sürprizi gibi sanki…

Duomo’yu, önündeki pazarı ve aynı meydana bakan belediye binasının (Palazzo Comunale) halka açık, tarihi salonlarını gezdikten sonra, doğrusu dinlenmeyi hak ettik. Katedralin arka tarafındaki caddeye bakan küçük bir kafede oturup, kahvemizi yudumlarken, etrafı izledik. Çokça bisikletlinin, az sayıda arabanın geçtiği caddenin kaldırımlarında insanlar sakin ve keyifli adımlarla önümüzden geçiyorlardı. İtalya’nın bana daima hissettirdiği keyif ve rehavet havası işte yine beni teslim almaya başlamıştı. Güneş de tatlı tatlı sırtımı ısıtıyordu. Yanımızdaki masada bir grup yaşlı erkek gülüşerek konuşuyor, şakalaşıyorlardı…

Eminim, kişiden kişiye farklılık gösteriyordur ama, Ferrari denilince ilk aklıma gelenler kırmızı renk, gençlik ve hız oluyor. Bir de zenginlik, doğal olarak. Paranız yoksa, tabii ki bir Ferrari’niz de olamaz. Öyle taksitle de alınabilecek gibi değil hani… Marka imajı denilince bence, Ferrari bu konuda en başarılılarından. Çünkü, hedef kitlesi olmayan, ürününü satın almayı hayal bile edemeyen milyonlarca insan için bile bir tutku olmayı başarmış bir araba markası o.

Emilia-Romagna bölgesi, araba yapımcılarının çok olduğu bir bölge. Ferrari, Lamborghini ve Maserati bunlardan birkaçı. Açık söylemek gerekirse, bunlardan birinin öyküsünün peşine düşeceksek, bu Ferrari olmalı diye düşündüm ben. Ah! Yine kafamdaki o, şeker gibi, kırmızı araba imajı işte…

Ferrari’nin, biri Modena’nın içinde, diğeri şehrin yaklaşık 15 kilometre dışında, Maranello’daki fabrikasının yanında olan, iki müzesi var. Modena’nın içindeki müze aslında, Ferrari ailesinin eviymiş. Kurucu Enzo Ferrari de bu evde doğmuş, büyümüş. Enzo Ferrari, 1927 yılında, bir yarış arabası alabilmek için bu evi satmış. Daha sonra tekrar satın alındığı anlaşılan bu adreste bir takım motorlar ve arabalar sergileniyor ama, esas görülesi yer Maranello’daki müze.

Museo Casa Enzo Ferrari- Modena

Enzo Ferrari, 1898 yılında doğmuş. Henüz 10 yaşında iken babası ile birlikte gittiği bir araba yarışından çok etkilenmiş. Araba yarışı dediysem, bugünkü Formula 1 yarışları aklınıza gelmesin. O zaman arabalar 12 beygir gücünde ve en fazla saatte 60 kilometre gidiyorlar. Ondan sonra, arabalar ve yarışlar onun için bir tutku olmuş. Uzun bir süre, Alfa Romeo’nun yarış pilotluğunu yapmış. İlk Ferrari arabasını ise, 1947 yılında tasarlamış ve üretmiş.

Maranello’daki müzede, Ferrari’nin öyküsünü baştan, günümüze kadar izleyebiliyorsunuz. Bugüne kadar üretilmiş her model ve renk araba sergileniyor burada. Ama kırmızı olanlar bir başka güzel, bir başka çekici sanki. Enzo Ferrari, “Bir çocuğa araba resmi çizmesini söyleyin. Mutlaka kırmızı renkli çizecektir” diyerek, kırmızı arabalara olan tutkusunu ifade etmiş. Kendisi, 90 yaşında Modena’da ölmüş ama, “En iyi Ferrari, henüz daha üretilmemiş olandır” sözleri ile efsanenin devam edeceğine işaret etmiş. Evet, müzeyi gezen insan seli, efsanenin sürdüğünü gösteriyor…

“Sonsuz Kırmızı”ya Bilet…

Ferrari müzelerini gezerken aklıma sürekli, geçmişte haberi yapılan bir yurttaşımız geldi ve kendimi için için gülmekten alamadım. Hatırladığıma göre, Belçika’da yaşayan bu kişi Ferrari’sine, ekonomik olsun diye tüp taktırmak istemiş. İşlem sırasında çıkan sorunlar nedeniyle, Ferrari’nin temsilciliğine sorunun nasıl çözülebileceğini sormuş. Dehşete kapılan Ferrari ekibi, markalarının imajını korumak adına, derhal bedelini ödeyip, arabaya el koymuşlar. Neyse ki, müzede bu olayla ilgili bir bilgi verilmiyordu…

Museo Casa Enzo Ferrari

Sadece müzeyi gezmekle kalmayıp, bir de test sürüşü yapmak isterseniz, Maranello’da bunu da yapabiliyorsunuz. Değişik Ferrari modellerine göre, 10 kilometrelik bir sürüş (süresi yaklaşık 10 dakika olarak belirtiliyor) için ücret, 80 ile 200 Euro arasında değişiyor.

Modena’ya gelmeden önce okuduğum bütün kaynaklar, burada bir balzamik sirke üreticisinin ziyaret edilmesini öneriyordu. Balzamik sirke, son yıllarda ülkemizde sadece restoranlarda değil, evlerde de yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Marketlerde, İtalya’dan ithal edilmiş balzamik sirkelerin dışında, Türk üreticilerin de ürünlerini bulmak mümkün. Balzamik sirkeyi biz de evde severek kullanmamıza rağmen, doğrusu, üretim sürecinin görülmesinin niye bu kadar önemli olduğunu anlamamıştım. Yıllar önce, Türkiye’de iş için bir sirke üreticisine gitmişliğim vardı. Süreç oldukça basitti. Modena’nın ve Avrupa’nın en eski balzamik sirke üreticisi Acetai Giusti’ye giderken düşündüklerim bunlardı açıkçası. Ama gidince, bugüne kadar balzamik sirke ve üretimi hakkında hiçbir şey bilmediğimi gördüm. Ayrıca bizim, İtalya’dan ithal edilmiş de olsa, marketlerden aldığımız balzamik sirkenin ticari, gerçek ve yüksek kaliteli olanının ise, iyi bir şarap gibi değerli olduğunu öğrendim.

Giusti, 1605’ten Beri…

Acetai Giusti, 1605 yılında kurulmuş. Guisti ailesi 17 kuşaktan beri balzamik sirke üretiyor. Kuşaklar boyunca, Avrupa’nın kraliyet aileleri, soyluları ve Papaları için üretim yapmışlar. O dönemlerde sadece zenginlerin alabildiği bir ürünmüş. Şimdi de çok ucuz olduğu söylenemez. Eski çağlarda özellikle şifa niyetine, ilaç gibi kullanılıyormuş. Soğuk algınlığına, ses kısıklığına, mide rahatsızlıklarına iyi geldiği düşünülüyormuş. Modena’lı olan ünlü tenor Luciano Pavarotti de, sahneye çıkmadan, sesini açmak için, ufak bir kadeh balzamik sirke içermiş. Öğrendiğimize göre, bu yörede balzamik sirkenin, İtalya’nın yemek sonrası içilen “digestivo”ları (hazmı kolaylaştırıcı içkiler) gibi, yemek sonrası içilmesi yaygınmış. Tesisi gezdikten sonra yapılan tadımda tattığımız değişik sirkeler, bunun pekala mümkün olduğunu gösterdi bize. Özel meşe fıçılarda, 25 yıla kadar bekletilen balzamik sirkelerin, yıllanma yaşına göre farklı tatları, kıvamları, kokuları vardı. Kimi trüf mantarlı, kimi böğürtlenliydi. Küçük çay kaşıkları ile yaptığımız tadımda, 25 yıl yıllanmış olan, ailenin geleneksel sirkesi çok lezzetliydi. Bu çeşidi, Parmesan peyniri, balık, tavuk gibi yiyeceklerin üzerinde tükettiklerini belirttiler. Bazısını ise, tatlıların üstüne damlatarak tüketiyorlarmış. Biz, bir şişe 12 yıllık trüf mantarlı, bir de 20 yıllık sade sirkelerinden satın aldık.

Balzamik Sirke 25 Yıla Kadar Meşe Fıçılarda Yıllandırılıyor

İtalya’da veya dışında, İtalyan yiyecek ürünlerinin kalitesinden emin olmak istiyorsanız, ambalajında DOP (*) damgasını aramalısınız. Bu damga ile, ürünün (balzamik sirke, Parmesan peyniri, jambon, zeytinyağı vb) kaynağının belli olduğu, yerel üreticiler tarafından, katkı maddesi konmadan ve geleneksel yöntemlerle üretildiği ifade ediliyor. Tıpkı şarapların DOC ve DOCG damgaları gibi, gıda maddesinin kalitesi de, bağlı olunan konsorsiyumun sıkı denetimi ile garanti altına alınmış demek oluyor.

Sağdaki 25, Soldaki 12 Yıllık Balzamik Sirke…

Modena’lıların bir diğer övünç kaynağı Pavarotti. Ünlü tenor, 1935 yılında, şehrin eteklerinde, bir fırıncı ve amatör şarkıcının oğlu olarak, çok kalabalık bir aileye doğmuş. 2007 yılında, 71 yaşındayken yine Modena’da ölmüş. Yeşilliklerin ortasındaki mütevazi evi günümüzde müze. Operanın genç kuşaklar tarafından sevilmesine büyük katkısı olan bu büyük sanatçının evinin bu denli sade olması beni çok şaşırttı. Öyle anlaşılıyor ki, yaşadığı hayat da çok sade idi. Piyanosunun bulunduğu salon, arkadaşları ile haftanın belli günlerinde kağıt oynadığı oda, dostlarına yemek pişirdiği mutfak ve öldüğü yatak odası… Hepsi son derece alçak gönüllü bir kişiliği yansıtıyor.

Pavarotti’nin Evi- Modena

Pavarotti’nin evini gezerken insan, onun sadece başarılı bir tenor değil, aynı zamanda çok hayırsever bir insan olduğunu da anlıyor. U2 grubunun solisti Bono ile Bosna savaşı mağdurları için topladığı yardımlar ve Prenses Diana ile işbirliği yaparak, dünyadaki kara mayınlarının imha edilmesi ve engellenmesi için kaynak sağlaması bunlardan sadece ikisi…

Pavarotti’nin Piyanosu, Sahne Kostümleri ve Kişisel Eşyaları

Son olarak Modena’da, Emilia-Romagna bölgesinin en eski şarap üreticilerinden Chiarli’yi ziyaret ettik. Burası, 1860 yılında Cleto Chiarli tarafından kurulmuş bir tesis. Modena’daki bağlarından yılda 1 milyon, daha kuzeydeki bağlarından yılda 20 milyon litre şarap elde ediyorlarmış. İddialı oldukları şaraplar, Lambrusco ve Pignoletto. Bunlar, hem bu bölgeye özgü üzüm çeşitlerine, hem de şarap türlerine verilen isimler. İlki kırmızı, ikincisi beyaz şarap. Emilia-Romagna’nın şarapları çoğunlukla kabarcıklı şaraplar. Hem kırmızı, hem beyaz olabilen bu şaraplara spumante veya frizzante deniyor. Özellikle Lambrusco’nun üretim tarihinin Romalılar dönemine kadar gittiği söyleniyor. Katıldığımız tadımda, kabarcıklı şarabın, ana yemekten önce yenen Parmesan peyniri ve prosciutto’nun (domuz jambonu) ağızda bıraktığı kuvvetli tadın izlerini silmekte etkili olduğunu belirttiler. Böylece, diğer yemeklerin tadına daha iyi varılabiliyormuş.

İtalya’nın değişik bölgelerine gidince anlıyorsunuz ki, şarap konusunda bölgeler arası epeyce bir rekabet ve kendi şarap türlerine öncelik verme var. Ortalamanın üstünde bir restorana gitmediğiniz sürece, ünlü de olsa, bir başka bölgenin şarabını bulmanız kolay olmuyor. Bu durumda, yerel şarapların tadını çıkarmaya bakmak en iyisi.

Chiarli Şarapları Tesisi

Modena’da güzel yemekler yedik. Ayrılırken, Antica Moka lokantasında yediğim balkabağı dolgulu tortellini’nin tadı damağımda kaldı. Bir de, tütünlü dondurmanın! Şehrin epeyce dışında olan bu aile işletmesine gittiğimize değdi doğrusu…

Tütünlü Dondurma- Antica Moka, Modena

________________________________________________________________

(*)- Açılımı, Denominazione di Origine Protetta

Sonbahar Rotası (2017)

Sonbaharı severim… Belki sonbaharda doğduğum için. Bilemiyorum… Aslında bütün mevsimleri severim ama, sonbaharı, hele de ılık geçen, pastırma yazı dedikleri türde olanını bir başka severim… Sıcakta kavrulup, serin ama üşütmeyen sulara dalmak gibi, keyif verici gelir bana sonbahar.

Sonbahar, deniz kıyısında ayrı, dağda ayrı, bozkırda ayrı güzeldir. Evet, bir şehirde deniz olmazsa, güzellik olmaz diye düşünenlerin aksine, bozkır da çok güzeldir sonbaharda… Bembeyaz bulutlarla dolu, pırıl pırıl bir gökyüzünün altında uzanan sararmış tarlalar ve kıraç dağlar… Çok çok etkileyicidir…

Sonbahar aynı zamanda, dostların yaz boyu dağılmış oldukları yazlıklardan, tatillerden geri dönme zamanıdır. Arkadaşlarla, dost ve akrabalarla yeniden bir araya gelme, hasret giderme zamanıdır. Bunun için de çok severim sonbaharı…

Bir de sonbaharda yapmaktan özellikle hoşlandığım bazı şeyler vardır. Örneğin, klasik kitaplardan birini (ilk olarak veya tekrar) okuyacaksam, sonbaharda başlamak isterim. Bu bir Rus klasiği ise, daha da keyif alırım…

Sonbaharda yapılan gezilerin de ayrı bir yeri vardır benim için… Bir iki günlük olsun, daha uzun olsun, bu mevsimde yapılan geziler çok hoştur. Hele hava da yağışsız ve açıksa, keyfinize diyecek yoktur… Arkeolojik yerler gezmek, yeni bir şehir, bölge ya da ülke keşfetmek için güzel bir mevsimdir sonbahar.

Biz, bu sonbahar da geleneğimizi bozmadık ve İtalya’ya, İtalya’da daha önce hiç görmediğimiz yerlere, gittik. Önceki yıllarda gittiğimiz Toscana, Amalfi ve Puglia’dan sonra, bu kez de İtalya’nın Emilia-Romagna bölgesini keşfetmeye karar verdik. Yine unutulmaz anılar, damağımızda tatlar ve bir sürü yeni bilgi ile geri döndük…

Açık söylemek gerekirse, rotayı çizerken merkeze koyduğum ve ilk aklıma gelen şehir Ravenna idi. Ravenna’nın çeşitli kiliselerindeki Bizans mozaiklerinin resimlerini uzun zaman önce görmüş ve hayran olmuştum. Hep gidip, görmek istemiştim. Bu nefes kesen mozaiklerin asıllarını görünce, hiçbir fotoğrafın bu güzellikleri tam anlamıyla yansıtamadığını düşündüm…

Ravenna’da karar kıldıktan sonra, ardından Modena, Parma, Bologna ve bir de, dünyanın en küçük beşinci devleti olan, San Marino girdi listeye. Zamanımızın yetmeyeceğini bildiğimiz için, aklımız kalsa da, Piacenza, Ferrara ve Giuseppe Verdi’nin şehri Busseto gibi birkaç yeri bir başka sefere bıraktık.

Emilia-Romagna bölgesi, İtalya’nın gastronomik olarak en ileri bölgelerinden birisi kabul ediliyor. İtalya’ya özgü olarak bildiğimiz pek çok ürünün ve tadın anavatanı burası. O nedenle, Modena’da balzamik sirke, Parma’da meşhur Parmigiano Reggiano (Parmesan peyniri) ve prosciutto (domuz jambonu) üretim tesisi görmeden olmazdı. Bir de tabii, Ferrari’nin vatanı da burası. Arabalara fazla ilgi duymayanların bile kayıtsız kalamayacağı bir efsane…

Parma’nın, içi tamamen ahşaptan yapılmış, büyüleyici Teatro Farnese’si, katedrali ve vaftizhanesi… “Kızıl” Bologna’nın, kuleleri ve canlı havası… Masalsı San Marino…

Bu gezide gördüğümüz yerleri, keşfettiğimiz yeni lezzetleri, gittiğimiz restoranları ve karşılaştığımız ilginç insanları, rotamızda yer aldıkları sıraya bağlı kalarak kaleme aldım.

2017 sonbahar rotamız:

Modena
Parma
San Marino
Ravenna
Bologna

Ünlülerle Karşılaşmalar

Ünlü bir kişiyle karşılaştığınızda ne yaparsınız? Çarşıda, pazarda, uçakta, restoranda, sinemada ya da konserde… Özellikle çok yakınınızda oldukları, hatta göz temasınız olduğu zamanlar…

Sizi bilmiyorum ama, benim ilk tepkim önce bir irkilmek oluyor. Söz konusu kişiyi olağan kabul ettiğimiz ortamının dışında görmek tuhafıma gidiyor. Düpedüz yadırgıyorum. Sonra, bir ne yapacağımı bilememe hali geliyor üstüme. Acaba görmezden mi gelsem? Bakışlarımı kaçırsam mı? Ya da tanıdığımı belli etsem mi? Karar veremiyorum… Kendimi karşı tarafın yerine koymaya çalışıyorum. Hangisini tercih eder acaba?

Kimileri var ki, hayranı olsunlar olmasınlar, ünlü kişilere rahatlıkla yaklaşıp, senli benli olabiliyor, bir şeyler talep edebiliyorlar. Cep telefonunun hayatımızda olmadığı, fotoğraf çekmenin bu kadar kolaylaşmadığı yıllarda, bu talep genellikle bir imza istemek oluyordu. Günümüzde bu iş, birlikte selfie çekmeye kadar vardı. Amaç, ünlü kişi ile çekilen fotoğrafı sosyal medyada yayınlayarak, Andy Warhol’a atfedilen ifade ile, “on beş dakikalık şöhret” yakalamak…

Kanımca, ünlü kişilere yaklaşma konusundaki bu teklifsizliğin altında çeşitli kişilik özellikleri var. Karşısındaki kişinin özel alanına dikkat edemeyecek derecede bir aymazlık ya da aşırı kendine güven ve cesaret. Bunların yanında, bu tip ilişkilerde risk alabilme kapasitesi de olmalı. Öyle ya, sırf kamuoyunda tanınan bir insan diye, o kişiyi özel hayatında gidip, rahatsız edebiliyorsanız, azarlanmayı, terslenmeyi de göze alabilmeniz gerekli.

Hiç bana göre şeyler değil… Hatta bu konuda, biraz abartarak, iki ünlü kişi ile bağlantılı bir fobim olduğunu bile söyleyebilirim… Birisi, günümüzde artık çok popüler olmasa da, ülkemizin bir talk-show’cusu ve televizyon programcısı. Diğeri ise, yine bir dönem adı çok geçen, günümüzde ise pek ortalarda olmayan bir kadın edebiyatçı ve köşe yazarı. İkisi de sivri dilli… İkisi de radarlarındaki kişi ile alttan alta dalga geçmeyi seviyorlar… Hele ilki, işi zaman zaman düpedüz hakarete kadar vardırabiliyor. Yaptığı televizyon programlarına telefonla bağlanan izleyiciler acaba mazoşistler mi diye düşünmüşümdür hep. Bu izleyicileri alaya almadığı, terslemediği durumlar o kadar nadir ki… İnsan bile bile ne diye arar, bir türlü anlayamadım… Neyse, benim için korkulu rüya bu iki ünlüden biri ile (ikisi ile birden olması tam bir kabus olurdu) yalnız olarak asansöre binmek diyebilirim. Kaçamazsın, edemezsin… Tavana mı baksan, yere mi baksan? Selam mı versen, tanımıyormuş gibi mi yapsan? Çok şükür, bugüne kadar başıma gelmedi daha ama, olsa ne yaparım, hala bilmiyorum…

Karanlık, kasvetli bir gün. Ankara’nın soğuğu insanın içine işliyor. İşyeri de pek ısınmıyor. Zaten, handan bozma bir bina. Ben ilkokulda iken burası Türk-Amerikan Derneği idi. Annemle dedem, birlikte, İngilizce kursuna giderlerdi. Derslerdeki maceralarını bütün aile gülerek dinlerdik. Yıllar içinde, Türk-Amerikan Derneği Çankaya’ya taşındı. Arada ne oldu bilmiyorum ama, yaklaşık yirmi yıl sonra, girdiğim ilk iş Mithat Paşa Caddesindeki bu binada.

Kat kat giyiniyoruz, yine de fayda etmiyor. O çelik masaların kenarları yazı yazarken insanın kollarına değince, o kadar kazak, hırka fayda etmiyor… Sanki insanın vücuduna elektrik veriyorlar. Çalışma ortamının buz gibi olması yetmezmiş gibi, öğlenleri yemek yemek için de dışarıya, daha da keskin bir soğuğa çıkmak gerekiyor. Bizim Personel İşleri, aynı cadde üzerinde olan Yüksek Ticaretliler Lokali ile anlaşmış. Yemek için oraya gidiyoruz.

İşten birkaç arkadaş, birlikte geldik bugün yemeğe. Zemin katın bir kat üstünde bir salon burası. Masalarında bordo renkli, ucuz masa örtüleri olan, zevksiz bir yer. Yemeği çabuk yersek, aynı cadde üzerindeki sanat galerilerine ve kitapçılara uğramaya vakit kalır belki.

Onu, oturur oturmaz gördüm. Birkaç masa ileride, geniş pencerelerden birinin yanındaki bir masada tek başına yemek yiyor. Arada bir, pencereden dışarıya bakıp, dalıyor… Yüzü bana dönük. Yanılmama imkan yok. Bembeyaz saçları, gözlüğü, yanındaki sandalyenin arkasına koyduğu lacivert paltosu ve ekose kaşkolü. Evet… O… Daha iki sene önce Devlet Sanatçısı unvanı alan… Bilmeyen, tanımayan onu sadece tonton bir ihtiyar zanneder.

Bakışlarımı üstünde hissetmiş olmalı ki, kafasını kaldırıyor. Göz göze geliyoruz… Telaşlanıyorum… Hemen gözlerimi kaçırıyorum. Bir yandan da, tekrar o tarafa doğru bakmak için içimde inanılmaz bir istek… İçim burkuluyor. Bu kadar usta, büyük bir sanatçı…

Askeri darbe sonrası, şu günlerde herkes sanat ve edebiyata verdi kendini. Okulda iken roman okumayı bile “küçük burjuva alışkanlığı” olarak görenler, şimdi her biri birer eleştirmen oldular başımıza nerdeyse. Sanat dergileri hem sayı olarak, hem içerik olarak patlama yaptı. Bir tür toplumsal rehabilitasyon.

Aynı şekilde, resim galerileri de çoğaldı Ankara’da. En son, bizim eve yakın, Tunalı Hilmi Caddesinde yeni açılan Levni var mesela. İnsan sergiye gitmese bile, her gün önünden geçerken, büyük pencerelerinden içeride sahibi, Enis Batur’u görebiliyor.

Hemen hemen her hafta sonu galerilerin birinde bir sergi açılışı var. Bu açılış kokteyllerinden birinde görmüştüm ilk olarak kendisini. Birisi bana, “Bak, o yaşlı adam Eşref Üren” demişti… Resim Heykel Müzesi’nde gördüğüm tablolarına hayran olmuştum. Bir tablosu da amcamın evinde var. Ankara Koleji’nde (o zamanki adıyla, Ankara Maarif Koleji’nde) resim öğretmenliği yaptığı sıralar amcama hediye etmiş.

Artık yaşı seksen beşin üstünde olduğu için, açılışlarda hep bir kenarda oturuyor. Etrafı son derece sevecen bakışlarla izliyor. Sanatçılar, öğrencileri, tanıdıkları saygıyla yanına gidip, konuşuyorlar. Ressam olan eşi uzun yıllar önce öldüğünden beri yalnız yaşıyormuş. Çocuğu yokmuş. Ancak, yanında kendisinden epeyce genç ve onunla kızıymış gibi ilgilenen bir hanım var hep. Öğrencisi imiş.

Yemeğini bitirdi. Yine biraz pencereden dışarıyı seyretti. Şimdi ayağa kalkıyor. Kaşkolünü özenle boynuna doluyor, yavaş yavaş paltosunu giyiyor. Çıkmak için bizim masanın yanından geçmesi gerekiyor. Bakışlarımı telaşla tabağıma çeviriyorum. Sonra… Tam yanımızdan geçerken kafamı kaldırıyorum. İyi ki kaldırıyorum… Başıyla hafifçe selam verirken, sıcacık gülümsüyor bana…

Eşref Üren’i daha sonra da, 1984 yılında ölene kadar, çeşitli zamanlarda gördüm. 1897 yılında doğmuş, 87 yaşında ölmüştü. İstanbul’da doğduğu Fehim Paşa konağında, varlık içinde başlayan hayatı, yokluklar ve sıkıntılar içinde geçmiş. 1908 yılında Meşrutiyet ilan edildiği zaman, saraya yakın olan babası öldürülmüş. Zorluklar içinde Bursa Ziraat Mektebini bitirmiş ve bir süre de bu alanda çalışmış. Ta ki bir gün, sokakta şövalesinin başında Yeşil Türbe’yi resmeden İbrahim Çallı’yı izleyene kadar. Sonra, Sanayi Nefise Mektebinde (Güzel Sanatlar Akademisi) İbrahim Çallı ve Hikmet Onat atölyeleri, Paris’te Andre Lhote atölyesi, yurtiçinde ve dışında çeşitli sergiler ve ödüller, öğretmenlik yılları… Ankara ve İstanbul Resim Heykel Müzelerinde, çeşitli sergilerde gördüğüm eserlerinde kullandığı renkler bana hep çok güzel gelmiştir. Doğayı, ağaçları, evleri, gökyüzünü, en çok da Ankara’yı resmederken kullandığı renkler… Öğrendiğime göre, sağlığında 35 adet tablosunu İş Bankası’na, emin ellerde olacağını düşünerek, bağışlamış.

Kendisi ile ölmeden bir süre önce yapılan söyleşinin başında, Ankara’da Ataç sokakta oturduğu ev tarif edilmişti. Ömrünü resme adamış, Devlet Sanatçısı Eşref Üren’in evinin, bodrum katında, atölyesi ile yattığı yerin bir perde ile ayrıldığı bir yer olduğu yazılıydı… Belki de onun için fark etmiyordu. Resim yapabiliyor olmak yeterli idi…

Havana koyuna bakan, görkemli ve tarihi Hotel Nacional de Cuba’dayız. Seksen küsur yıllık bu otelin kat sayısı çok fazla olmamasına rağmen, üzerinde bulunduğu tepe ve mimarisi nedeniyle, çok haşmetli ve etkileyici bir görünümü var. “Ulusal Anıt” statüsündeki bu otel, tarihi boyunca pek çok ünlüyü ağırlamış, pek çok olaya şahit olmuş. Küba’nın topraklarının yüzde doksanının yabancılara ait olduğu devrim öncesi dönemde, şampanyanın ve romun su gibi aktığı, sabahlara kadar kumar oynanan, dans edilen gözde bir mekanmış. Winston Churchill, Frank Sinatra, Ava Gardner geçmişteki ünlü konuklarından sadece birkaçı. Devrimden sonra ise Fidel Castro’nun, Che’nin devlet konuklarını ağırladıkları bir mekan. Hotel Nacional şimdi, bir yandan bahçesinde sergilenen toplar, bir yandan da gece kulübündeki dans gösterileri ve barları ile, geçirdiği her iki döneme de selam duruyor adeta.

Havana’dan Santiago de Cuba şehrine yapacağımız uçuşun dört saat rötarlı olması nedeniyle burada vakit geçiriyoruz. Okyanusa bakan geniş terasta büyük ve alçak, minderli, hasır kanepeler var. Hava rüzgarlı… Okyanus azgın…Bahçede ve topların sergilendiği sette bir süre dolaştıktan sonra buraya oturduk. Her yer turist dolu. Aslında resmi olarak Amerikan hükümeti tarafından gelmeleri yasaklanmış olan Amerikalı turistler epeyce fazla. Önemli bir kısmı, sağlık hizmetlerinin çok iyi ve ücretsiz olmasından dolayı geliyorlarmış. Kimi de gezmek, eğlenmek için. Yasağı delmenin yolu, Meksika üzerinden gelmekmiş onlar için.

Yanımızdaki grup, yüksek sesle Türkçe konuşuyor. Hiç sesimizi çıkarmadan Pina Colada’larımızı yudumluyoruz biz. 1990 yılında, henüz Türkler bu kadar yolculuk etmezken, Norveç’in Kutup Dairesi bölgesinde, hiç ummadığım bir yerde bir Türk ile karşılaştığımdan beri artık, hiçbir yerde yurttaşlarımla karşılaşmak şaşırtmıyor beni…

İçkilerimizi bitirdik. Hala epeyce zaman var. Biraz daha dolaşabiliriz. Lobideki, oteli geçmişte ziyaret etmiş kişilerin fotoğraflarının sergilendiği bölümde vakit geçirdikten sonra, büyük bahçenin görmediğimiz taraflarına yöneliyoruz. Büyük bir terasa çıkmak için, önden ben bir köşeyi dönüyorum ve birden bire karşı karşıya kalıyorum… İşte, buna çok şaşırıyorum… Karşımda, Bedri Baykam. Göz göze bakışıyoruz… Sanki onu tanıdığımı anladı ve benim bir şeyler söylememi bekliyor gibi. Bir şey desem mi acaba? Ama, ne? Basma kalıp bir şey söylemektense, hiçbir şey dememek daha iyi. Başımla belli belirsiz bir selam verip, terasa doğru yürüyorum…

Bazen de insan, tanınmış insanlarla, istemeden, hoş olmayan durumlara düşebiliyor. Böyle bir şey, birkaç yıl önce benim başıma geldi. Üstelik, bu konuda dikkatli bir kişi olmama rağmen…

Şaşkınbakkal’da beğendiğim ve arada uğradığım bir butiğe girmiştim. İçerisi oldukça kalabalıktı. Etrafa bakarken, koyu renk saçlı, tanıdık bir sima gözüme çarptı. Çalıştığım iş gereği, değişik çevrelerden pek çok insanla tanıştığım için kendisini bir yerden tanıdığımı düşündüm. Üstelik, o da dönüp, bana baktı. Belki de, benim bakışlarımı üstünde hissettiği içindir. Bilemiyorum. Böyle karşılıklı bakışınca, “Merhaba. Sizinle galiba tanışıyoruz” dedim, gülümseyerek… Bir şey söylemezsem, sanki ayıp olacak gibime geldi. Daha cümlem ağzımdan çıkar çıkmaz hiç beklemediğim bir şekilde bir yanıt aldım. Karşımdaki, kısa boylu sayılabilecek kadın, hiddetle ve ciyak ciyak bağırmaya başladı. “Hayır efendim! Hiçbir yerden tanışmıyoruz!”. Ne olduğumu şaşırdım. Kulaklarımda bir uğultu başladı… Çok canım sıkıldı…

Ben ne olduğunu henüz anlamaya çalışırken, kadın çoktan hışımla sırtını dönmüş, hızlı hızlı askıları eliyle itiyordu. Bu arada, küçük dükkanın çalışanı olan genç kız olanı biteni görmüştü. Kibarca yanıma yaklaştı ve “Hanımefendi oyuncu da… Belki dizilerden hatırlıyorsunuzdur…” Bir an düşününce, hatırlar gibi oldum gerçekten. Bir dönem, çoğunlukla yemek yerken, sırf kızım istiyor diye bazı dizileri izlemişliğim vardı. “Yabancı Damat”, “Seksenler” gibi dizilerin, başrole epeyce uzak karakterlerini oynayan bir oyuncuydu bu kadın. Bunun üzerine ben de, yüksek sesle, “Yok canım… Ben kendisini iş hayatımda profesyonel olarak tanıdığım birisine benzetmiştim” dedim.

Daha sonraları bir yerde okuduğuma göre, belli bir şekilde tanınırlığı olan insanlarla ilgili kişilerin sıkça başına gelen bir durummuş bu. Söz konusu kişiyi kendi kişisel hayatınızda tanıyormuşsunuz zannetmek… Sözünü ettiğim olay benim için o kadar büyük bir deneyim oldu ki, artık çok emin olmadıkça kimse ile bu tür bir diyalog başlatmıyorum. Karşı taraf kendisi benimle gelip konuşana kadar…

Şüphesiz, her konuda olduğu gibi, bu konuda da genelleme yapmamak lazım. Şu ya da bu ölçüde tanınan insanların verecekleri tepkilerde onların karakterleri, şöhreti ne kadar hazmedebildikleri, ve insan ilişkilerindeki başarıları eminim çok rol oynuyordur.

1960’lı yıllarda babamın bir arkadaşı, yabancı bir havayolu ile yurtdışında bir yere uçuyormuş. Yanına Amerikalı bir adam gelip, oturmuş. Selamlaşmışlar. Adam çok tanıdık gelmiş ama, babamın arkadaşı nereden olduğunu bir türlü çıkaramamış. Derken, sohbet etmeye başlamışlar… Babamın arkadaşı, “Ben sizi bir yerden tanıyorum galiba” demiş. Adam ilgiyle, “Öyle mi? Nereden acaba?” demiş. Ondan sonra, ikisi de, “Acaba oradan mıydı, buradan mıydı?”, epeyce bir çabalamışlar. Hatta bir ara Amerikalı, “Ben Kore Savaşına katılmıştım. Acaba siz de orada Türk birliğinde miydiniz?” diye sormuş. Yok, yok, yok… Bir türlü bulamıyorlar… Neden sonra, adam dönmüş ve “Yoksa siz beni filmlerimden mi tanıyorsunuz?” diye sormuş. Amerikalı adam, Tony Curtis imiş…

Kokular, Tatlar ve Anılar…

Bugün günlerden Cumartesi! Yaşasın!

Gece yatmadan babam, bugün kitapçıya gideceğimizi söylemişti. Çok sevinçliyim… Roma’da İngilizce kitap satan çok fazla sayıda kitapçı yok. Olanların içinde ise, hem genel olarak hem de çocuk kitapları açısından en zengin olanı Lion Bookshop. Babam da en çok orayı seviyor. O nedenle, “kitapçıya gideceğiz” dediği zaman, nereye gideceğimizi biliyorum artık.

Şehir merkezinde, Via del Corso’ya doğru yola çıkıyoruz. Trafik çok fazla değil. Gideceğimiz yeri de biliyoruz. Bazen, Roma’nın hiç gitmediğimiz bölgelerine gittiğimiz zaman ve özellikle gece ise, dönüşte babam yolları karıştırıyor. Labirent gibi sokaklarda dönüp, duruyoruz. Ta ki, bizim evin tarafına giden bir belediye otobüsüne rastlayana kadar. O zaman sevinçle peşine takılıyor, otobüsle birlikte her durakta durup, kalkarak, saatler sürse de, sonunda eve varıyoruz…

Şansımız var. Arabayı park edecek bir yer de bulduk yakındaki sokaklardan birinde. Çok kısa bir yürüyüşten sonra, işte geldik. Kapıdan girer girmez o çok sevdiğim koku karşılıyor bizi. Kitap ve raflardan gelen ahşap karışımı, insana sıcaklık ve huzur veren koku…

Lion Bookshop- Roma

Lion Bookshop, birbirine kemerli geçişlerle bağlı birkaç salondan oluşuyor. Ana salonda, sırtını kocaman bir pencereye vermiş, büyük, ahşap bir masada oturan yaşlı bir İngiliz hanım oluyor hep. Genelde birkaç saatten kısa olmayan ziyaretlerimizin sonunda, ödemeyi de ona yapıyoruz. Babama söyleyecek bir iki cümlesi oluyor her zaman. Kah aldığımız kitaplarla ilgili, kah hava durumu ile ilgili… Kibar bir hanım. Ayaklarının dibindeki bir sepette Pug cinsi, yaşlı bir köpeği var. Köpeğin hiç sepetten çıktığını görmedim. Genelde uyuyor oluyor.

Lion Bookshop- Roma

Her zaman yaptığımız gibi, içerde babamla ayrılıyoruz. O, tarih, siyaset, felsefe ve sanat kitaplarının olduğu bölümlere, ben de çocuk kitaplarının olduğu salona yöneliyorum. Çocuk kitapları kısmı da, diğer bölümler gibi, çok zengin Lion Bookshop’da. En çok Enid Blyton’ın kitaplarını seviyorum. Bunlar, genelde kahramanları çocuklar olan, macera kitapları. Her kitapta ayrı bir macera, çözülmesi gereken ayrı bir sır… Babamdan öğrendiğim gibi, kitapların arkasını okuyup, içlerini karıştırıyorum biraz.

Zaman nasıl geçmiş, fark etmemişim bile… Yine kucak dolusu kitabım oldu. Pazartesi günü, okul servisinde, Hindistanlı arkadaşım Vandana’ya aldığım kitapları sayarım artık. Bana hep çok şanslı olduğumu söylüyor. Vandana Lions Bookshop’a ailesi ile gittiği zaman, bir tane kitap almasına izin veriyorlarmış çünkü…

Çocukluk anılarımda özel bir yeri vardır Lion Bookshop’un. İnsanı alıp, başka dünyalara götüren zengin kitap koleksiyonu, sıcak havası ve kokusu ile her zaman hatırladığım bir kitapçı… Bir kitapsever olmamda belki de babamdan sonra en önemli etken olmuştur orası. Uzun yıllar sonra, Beyoğlu’ndaki Robinson Crusoe kitapevi de içeri girer girmez, Marcel Proust’un “istem dışı hatırlama” dediği şekilde, bana çocukluğumun Roma’sındaki o kitapçıyı hatırlatmıştı… Günümüzde maalesef, ikisi de yok artık… İnternetten edindiğim bilgiye göre, 1947 yılında Roma’da açılan Lion Bookshop, 64 yıl sonra, 2011 yılında kapılarını kapatmış.

Dışarda hava çok güzel. Güneşli, pırıl pırıl bir bahar günü. Roma baharda çok güzeldir… Ağustos ayı hariç, her mevsimde ayrı güzeldir ama, bahar aylarında bir başka güzeldir. Çünkü o zaman, şehrin genel büyülü havasına bir de uyanan doğa eşlik eder. Yemyeşil ağaçlar, çiçeklerle dolu parklar ve dev saksıların içine yerleştirilmiş açelya çiçekleri ile bezenmiş İspanyol merdivenleri…

“Acıktın mı?” diye soruyor babam. Evet, hem de çok acıktım. Midem kazınıyor. “E, hadi o zaman,” diyor. Birkaç dakikalık bir yürüyüşten sonra, “Alfredo”dayız… Fettuccine’nin kralı (sonraları kendini imparatorluğa terfi ettirdi) Alfredo… Cumartesi öğlen olduğu için içerisi oldukça kalabalık. Beyaz örtülü masalarda, 1960’ların şık hanımları ve beyleri oturuyorlar. Güzel bir şarap eşliğinde, tabii ki fettuccine yiyorlar. Alfredo’ya geldiyseniz…

Beyaz örtülü masaların arasından Signor Alfredo kollarını açarak bize doğru geliyor. Babamla birkaç cümlelik kısa bir selamlaşmadan sonra, bizi güzel bir masaya oturtuyor. Siparişimizi veriyoruz ve beklemeye başlıyoruz. Önce kırmızı şarap ve su geliyor. Babam bana da, bir kadehin dibine az miktarda şarap koyup, üstüne su ekliyor. Kadehlerimizi tokuşturup, birer yudum alıyoruz. Açlığım iyice artıyor sanki…

Bana inanılmaz uzun gelen bir süre sonra, büyük bir kayık tabakta “Alfredo usulü fettuccine”miz geliyor… Aynı anda, Signor Alfredo da masamızda beliriyor. Jilet gibi ütülenmiş beyaz ceketi ve siyah kravatı ile son derece karizmatik. Önce bize gülümsüyor. Sonra, ceketinin göğüs cebinden altın bir kaşık ve çatal çıkarıp, fettuccine’yi servis tabağında, ahenkli hareketlerle, karıştırıyor. Bir yandan yutkunuyorum, bir yandan da gözlerimi ellerinden ayıramıyorum. Evet, nihayet bitti… Tabaklarımıza yaptığı paylaşım ile birlikte bu törensel servis sona eriyor. Artık bu muhteşem lezzetin tadını çıkarabiliriz…

Alfredo’nun fettuccine’si, yüz yılı aşkın geçmişi ile hem İtalyanların hem de Roma’ya gelen turistlerin vazgeçilmezi olmaya devam ediyor. Ben şahsen, yurtdışına gittiğim zaman, bir işletmenin başarısını oraya yerli halkın gidip, gitmemesi ile ölçerim. Benim için, yerel halkın ilgisi, bir işletmenin otantik ve kaliteli olma göstergesidir. Gördüğüm kadarı ile, bunca yıl sonra bile, Alfredo hala eski Alfredo…

Babamla yemeklerimizi yerken, arada bir Signor Alfredo yanımıza gelip, her şeyin yolunda olup, olmadığını soruyor. Kendisi bir anlamda, bu müthiş lezzetin var olma nedeni… Önceki gelişlerinden birinde babama restoranın öyküsünü anlatmış.

Masamıza uğradığı seferlerden birinde Signor Alfredo, yanında restoranın bir kartpostalını getiriyor ve bize hitaben arkasını imzalıyor. “Fettuccine’nin İmparatoru”. Tarih, 7 Nisan 1969…

Kartpostalın üstünde “Fettuccine’nin Kral”ı yazsa da, Alfredo 2 imzasını “İmparator” olarak atmaya başlamış bile…

Çocukluğumda ismi L’originale Alfredo, günümüzde ise Il Vero Alfredo (gerçek Alfredo) olan bu restoranın tarihi 1914’e kadar gidiyor. Her şey, 1908 yılında küçük bir restoran sahibi olan Alfredo’nun hanımının doğum yapması ile başlıyor. Oğulları Alfredo 2’nin doğumundan sonra eşi o kadar halsiz düşüyor ki, Alfredo 1 onun sağlığına kavuşması için kendi elleri ile özel bir tarif geliştiriyor. Tereyağ ve Parmesan peyniri kullanarak yaptığı bu makarna çeşidi, hiçbir şey yemeyen eşinin çok hoşuna gidiyor ve kadıncağız sağlığına kavuşuyor.

İnsanın tadı damağında kalan bu lezzeti aile, üç kuşaktan beri, aynı başarı ile sürdürüyor. Yıllar boyunca, Roma’ya gelen ünlü devlet adamları ve sanatçılar da Il Vero Alfredo’nun şöhretine şöhret katıyorlar. Bu gelenlerden ikisi ise, sessiz sinema döneminin ünlü Amerikalı film artistleri Mary Pickford ve Douglas Fairbanks, Alfredo efsanesine bir boyut daha katıyorlar. Balayı için Roma’ya gelip, Alfredo’nun fettuccine’sini yiyen ve çok beğenen çift, kendilerine gösterilen misafirperverliğe karşılık olarak, 1927 yılında Alfredo’ya som altından bir kaşık ve çatal hediye ediyorlar. Üstlerinde “Makarnanın Kralı Alfredo’ya” yazısı olan bu altın kaşık ve çatal, o günden sonra restorana gelen tüm müşterilerin fettuccine’lerini, tabaklarına servis yapmadan önce, karıştırmak için kullanılmaya başlanıyor.

O meşhur altın kaşık ve çatal…
Kaynak:Il Vero Alfredo web sitesi

15 Ekim 2015 akşamı Roma’da, Il Vero Alfredo’nun kapısından içeri giriyoruz. Sonbaharın akşam serinliğinden sonra içeri girmek iyi geliyor. İçerisi henüz çok dolu değil. Masalarda birkaç İtalyan aile ve turistler var. Yerimize oturtulmayı bekliyoruz. Restoranın web sayfasından yer ayırtırken, bir sonraki gün Roma Büyükelçiliğinde evleneceğimizi yazmış ve bu özel akşam nedeniyle güzel bir masa vermelerini rica etmiştim.

Aradan geçen yıllar içinde, restoran pek fazla değişmiş görünmüyor. Aynı kare masalar ve bembeyaz, kolalı masa örtüleri. Görebildiğim tek önemli değişiklik, çocukluğumun Signor Alfredo’sunun artık orada olmaması. Bizi karşılayan, onun yerine geçen oğlu, Alfredo 3. Dedesinden babasına geçen işletme, artık torun Alfredo’nun olmuş.

Torun Alfredo bizi köşede, güzel bir yere oturtuyor ama, masada bizim için özel bir özen gösterilmiş gibi durmuyor. Diğer masalara ne kadar özen gösterilmişse, o kadar. Bir an için, rezervasyona koyduğum o özel not için pişman oluyorum… Gereksiz bir şey mi yaptım? Hatta, komik mi oldum acaba?

Alfredo 3, babası kadar konuşkan ve sempatik de görünmüyor doğrusu. Mesafeli bir kibarlıkla, siparişi alıyor ve gidiyor. Beklemeye başlıyoruz. Merak içindeyim… Acaba çocukluğumdan hatırladığım o tat, hala aynı mı? Yoksa, anılarımıza sık sık yaptığımız gibi, fazla mı gözümde büyütmüşüm?

Yine önce, şarabımız geliyor. Beklemeye devam ediyoruz…

Derken, üzerinden dumanlar tüten büyük servis tabağında fettuccine’miz geliyor. Alfredo 3, çocukluğumdan hatırladığım, aynı törensel hareketlerle cebinden altın kaşık ve çatalı çıkarıyor… İyice karıştırdıktan sonra, tabaklarımıza bölüyor. Benim tabağımı önüme koyarken,

“Signora, bu özel gecenizin şerefine, fettuccine’nizi yemeniz için, altın kaşık ve çatalımızı size bırakıyorum. Şimdiden kutlarım” diyor…

Altın kaşık ve çatallı tabağım…