Bu Roma Başka Roma… (1)

Henüz döneli çok olmadı. Her ne kadar tüm yolculuklarımda hem gitmeden hem de gezerken ayrıntılı olarak tuttuğum notlarım ve bir günlüğüm olsa da gezdiğim yerleri henüz tadı damağımda iken yazmak en güzeli. Bu özellikle sadece görmek için değil, gittiğiniz yeri aynı zamanda yaşamak için yapılan gezilerde daha da önemli.

Otel odamızdan İspanyol Merdivenleri ile Trinita dei Monti Meydanı‘nın ve Kilisesi‘nin görünüşü
Aşağı doğru bakınca yine İspanyol Merdivenleri ve
dibinde Piazza di Spagna

Blogumu başından beri takip edenler Roma’nın Avrupa’nın tüm diğer şehirleri içinde benim için ayrı bir yeri olduğunu hatırlarlar. Çocukluğumun birkaç yılını geçirdiğim bu şahane kent ile ilgili çok güzel anılarım var. Bir yetişkin olarak taşıdığım birçok niteliğimin kaynağı burasıdır. Babamın sanata ve tarihe olan merakı nedeniyle, bazılarına defalarca gittiğimiz müzelerdeki sanat eserlerinin, tarihi mekanların, opera ve konserlerin derin bir etkisi oldu üzerimde. Daha sonraki yıllarda da birkaç kez gittim Roma’ya. Ancak, bu kez gidişimizin farklı bir nedeni vardı. On sene önce, Roma’da çok güzel bir kutlama ile evlenmiştik. O nedenle, bu yıl dönümümüzde tekrar Roma’ya gitmeye karar verdik ve yine o zaman olduğu gibi Il Palazzetto’da kaldık. Otel, resmi adı Scalinata di Trinita dei Monti olan ünlü İspanyol Merdivenleri’nin tam üstünde ve hem aşağıdaki Piazza di Spagna tarafından (Vicolo del Bottino, 8P) hem de yukarıda Piazza della Trinita dei Monti tarafından girişi var. Dört odalı bu butik otel, Piazza della Trinita dei Monti’de, birkaç adımlık mesafedeki Hotel Hassler tarafından işletiliyor. Romalı aristokrat bir aileye ait olan Il Palazzetto’nun binası 1999 yılında Hotel Hassler’in sahibi tarafından satın alınmış. Otelin iki terası akşamüzerleri, güneş batmadan İspanyol Merdivenleri’ni seyrederek birer aperatif içmek isteyenlerle dolup taşıyor. Binanın bir özelliği de Bernardo Bertolucci (1941-2018) tarafından 1998 yılında çevrilen Besieged (Türkçesi Teslimiyet olarak çevrilmiş) filminin seti olarak kullanılmış olması. Bertolucci’nin burayı seçmesinde tarihi binanın spiral merdivenlerinden ve yukarıda sözünü ettiğim iki ayrı girişi olmasından etkilendiği söyleniyor.

Il Palazzetto
Il Palazzetto’nun Bernardo Bertolucci‘yi
etkileyen tarihi merdivenleri

Roma ile ilgili ayrıntılara geçmeden önce, en başta beni en çok şaşırtan durumu belirtmek istiyorum. Roma, bildiğiniz gibi, turizm açısından hep gözde bir şehir olmuştur. Ancak, özellikle mevsimi göz önünde bulundurduğumuz zaman, bu sefer aşırı denebilecek bir turist kalabalığı olduğunu söylemeliyim. Şehrin içinde bazı noktalarda adım atmanın çok zor olması bir yana, daha havaalanında inanılmaz bir kuyruk vardı. Bu öyle böyle bir kuyruk değildi. Pasaport kuyruğunda net iki saat beklemek zorunda kaldık. Bavulu alıp çıkmamız iki buçuk saati buldu. Bunun dışında, şehrin içinde, Aşk Çeşmesi gibi, bazı popüler noktalarda o kadar kalabalık var ki, eseri tam olarak inceleyip, tadına varamıyorsunuz. Bir başka örnek de on yıllık bir restorasyondan sonra ziyarete açılan Colosseo (ya da genelde İtalya dışında bilinen adıyla Colosseum). Rehberimiz Colosseo’ya halen, her yarım saatte bir 2000 ile 3000 arasında kişinin girdiğini söyledi. Sözünü ettiğim bu kalabalık bizim kadar şehrin yerlilerini de hayrete düşürmüş. Taksi şoföründen, otel görevlisine, restoran sahibine ve garsona kadar herkes şaşkınlıklarını dile getiriyor ve ağız birliği etmişçesine, “Pandemiden sonra böyle oldu”, diyorlar. Bu kadar kalabalığın sonucunda, eskiden rahatlıkla gezilebilen yerlere çok önceden bilet almanız gerekiyor. Kapıdan bilet alma şansınız hemen hemen hiç yok ya da riski göze alırsanız, şansınız yaver gidebilir. Ben gittiğimiz kimi yerler için bir buçuk ay öncesinden (o da ancak rehberli olması şartıyla) bilet alabildim. Neyse ki, her iki durumda da rehberler çok iyi çıktı da normal giriş bileti bulamadığımız için rehberli bilet almak zorunda kalmaktan dolayı kendimizi turist tuzağına düşürülmüş hissetmedik.

Via dei Condotti‘den İspanyol Merdivenleri’ne bakış

2015 yılında, nikah için Il Palazzetto’da kaldığımız sırada İspanyol Merdivenleri tadilata girmişti. Merdivenler yukarıdan ve aşağıdan her türlü yaya geçişine kapatılmıştı. İlk gördüğümde biraz bozulsam da daha sonra fotoğraflarda, sanki tüm merdivenleri düğün için kapatmışız hissi verdiği için çok hoşuma gitmişti. On yıl sonra, merdivenler doğal olarak artık halka açılmıştı. Ancak, merdivenlere oturmak kesinlikle yasak. Buna karşılık, günün çok erken saatlerinden başlayarak merdivenlerin tepesi, yani Piazza della Trinita dei Monti tarafı aşağı, Piazza di Spagna tarafı da yukarı bakan insanlarla dolup taşıyor. Her iki tarafa doğru da pitoresk bir görünüş ve özellikle gün batımı saatinde yukarıdan güzel bir manzara olduğu bir gerçek ama, yine de bu kadar kalabalığın birikmesini insan anlamakta zorlanıyor. Merdivenler yeniden açıldıktan sonra iki tane de büyük olay yaşanmış. İki ayrı olayda, Roma’da kiraladıkları araba ile gezmeye çalışan yabancılar, navigasyonun azizliğine uğrayıp, merdivenlerden aşağı sapmışlar. Böyle bir şeyin nasıl mümkün olduğuna insan inanamıyor ama, olmuş işte…

Roma gibi tarihi eserler, müzeler, özel semtler ve restoranlarla dolu bir kentte, kısıtlı zamanda nereleri gezeceğinize karar vermek zor. Bizim durumumuzda bu konu biraz daha özen gerektirdi. Ben doğal olarak Roma’yı oldukça iyi biliyorum ama, aynı zamanda hiç bilmediğim, görmediğim yerlerini de merak ediyordum. Çünkü Roma’da keşfedilecek, gidilecek yerler hiç bitmez. Aynen, neredeyse 40 yıldır yaşadığım ama doyamadığım İstanbul gibi. Öte yandan eşim, on yıl önce nikah ve düğün (o zaman, hemen ertesi gün balayı için Positano’ya gitmiştik) dışında Roma’yı hemen hiç görmemişti. Bu durumda, bir orta yol bulmak gerekiyordu. Kendisine, Roma’ya ilk olarak gelen bir kişinin görmesi gerektiği düşünülen yerleri, açıklayarak sıraladım. O da bunların içinden birkaç seçim yaptı. Bazı yerleri bir başka sefere bırakmak istediğini söyledi. Sonunda, benim önceden bildiğim ama tekrar görmekten de keyif alacağım üç yer seçtik: Colosseo, San Pietro in Vincoli Kilisesi ve Galleria Borghese. Bir de birleşmiş İtalya’nın ilk kralı için yapılan II. Vittorio Emanuele Anıtı ya da diğer adıyla Vittoriano var. Burayı da daha önce gezmiş olmakla beraber, müzesini ve muhteşem bir manzarası olan en tepesindeki terası görmemiştim. Bu teras, bir asansör yapılarak, sonradan halka açılmış. Roma’nın topoğrafyasını bir bütün olarak algılamak ve kavramak için eşsiz bir yer. Bu dört yerin dışında gezdiğimiz yerleri ben de hiç görmemiştim. O açıdan bu gezi, benim için de bir yeni yerler keşfetme ve öğrenme fırsatı oldu. Bir de elbette, öteden beri bildiğim, insanın görmekten bıkmayacağı ünlü anıtlar, meydanlar ve çeşmeler var. Bunları da hazırladığım rotaları izleyerek gördük.

Yukarıda belirttiğim gibi, resmi adı Scalinata di Trinita dei Monti olan İspanyol Merdivenleri, 18. yüzyılda, İspanya’nın Vatikan Büyükelçiliği’nin bulunduğu Piazza di Spagna ile tepede bulunan, Fransız devleti tarafından yaptırılmış, aynı isimli kilise ve manastırın bulunduğu Piazza della Trinita dei Monti meydanını birbirine bağlamak için yapılmış. Daha önce, burası çamurlu bir yokuşmuş. 1723-1726 yılları arasında yapılan ve 135 basamaktan oluşan merdivenler, Francesco de Sanctis ve Alessandro Specchi tarafından tasarlanmış. Piazza di Spagna’nın ortasındaki o ünlü kayık şeklindeki çeşme ise merdivenlerden 100 yıl kadar önce yapılmış. Fontana della Barcaccia ya da kısaca Barcaccia (eski, batmak üzere olan tekne) olarak anılan çeşme, 1626-1629 yılları arasında, ünlü heykeltıraş Gian Lorenzo Bernini’nin (1598-1680) babası Pietro Bernini (1562-1629) tarafından yapılmış. Oğul Bernini’nin de çeşmenin yapımında katkısı olduğu düşünülüyor. Çeşmenin siparişini ise, o dönem Roma’da ana meydanlara çeşmeler yaptırarak şehri güzelleştiren Papa VIII. Urban Barberini vermiş. Bunun bir işareti olarak, kayık şeklindeki çeşmenin iki ucunda Papa’nın armasını görmeniz mümkün. (Roma’nın ileri gelen aristokrat ailelerinden birisi olan Barberini’lerin ismine ve armalarında yer alan arı figürlerine şehri gezerken sık sık rastlayacaksınız). Çeşmenin su almış, neredeyse batan bir kayık şeklinde olması, 1598 yılında Roma’da yaşanan büyük sele bir gönderme. Sel o kadar şiddetli olmuş ki, taşan Tiber (Tevere) nehrindeki tekneler şehrin bu noktasına kadar sürüklenmişler. Çeşmenin su kaynağı, M.Ö. 19 yılında yapılan ve halen kullanılmakta olan Acqua Vergine su kemeri. Büyük bölümü yerin altında olduğu için Roma İmparatorluğu’nun yıkılması sonrası Roma’yı işgal eden Gotların yıkımından kurtulan kemer, 1447 yılında tamir edilmiş. Roma’da gördüğünüz birçok ünlü çeşmenin suyu da aynı tarihi kemerden besleniyor.

Merdivenlerin nispeten tenha olduğu bir zaman
Fontana della Barcaccia‘nın üstünde, çeşmeyi yaptıran
Papa VIII. Urban Barberini‘nin armasını görebilirsiniz

Meydanın güneydoğu kısmında, yani yüzünüzü merdivenlere dönünce sağ tarafınızda, dev bir sütun ve tepesinde bir Meryem Ana heykeli göreceksiniz. “Günahsız Gebelik” ya da “Günahsız Doğum Dikilitaşı” (Immaculate Conception) olarak çevirebileceğimiz sütun 1857 yılında buraya dikilmiş. Anıt, mimar Luigi Poletti (1792-1869) tarafından tasarlanmış. Sütun kısmı antik Roma dönemine ait. Tepedeki bronz heykel Giuseppe Obici’nin eseri (1807-78). Meydanın bu kısmında, önemli tarihi binalar da var. Sağ tarafta, İspanyol bayrağının dalgalandığı ve meydana adını veren bina, 1647 yılından beri İspanya’nın Kutsal Makam’daki (Holy See – yani Vatikan devleti nezdindeki) Büyükelçiliği. (Günümüzde, İspanya’nın İtalya Büyükelçiliği başka bir adreste bulunuyor). Meydanın bu kısmındaki diğer önemli yapı, Palazzo di Propaganda Fide, adı üstünde, Vatikan tarafından Hrıstiyanlık inancının yayılması amacıyla kurulmuş bir okul binası. Ön cephesi ve büyük bölümü, Gian Lorenzo Bernini tarafından Papa VIII. Urban’ın talimatı ile tasarlanmış ve yapılmış. O nedenle bu cephede, yine meydanın diğer ucundaki Barcaccia çeşmesinde olduğu gibi, Papa VIII. Urban’ın armasını ve Barberini ailesinin sembolü olan arı figürlerini görmeniz mümkün. Bernini 1642-1644 yılları arasında bina üzerinde çalıştıktan sonra, velinimeti Papa VIII. Urban Barberini’nin ölümü üzerine, binanın yapımı bir sonraki Papa X. Innocent tarafından Bernini’nin mimarlıkta en büyük rakibi kabul edilen Francesco Borromini’ye (1599-1667) verilmiş. Binanın Via di Propaganda Fide cephesini tasarlayan Borromini bu çalışmalarını 1662 yılında tamamlamış. Ayrıca binanın içinde, Bernini’nin yaptığı bir şapeli yıkarak yaptığı bazı değişiklikleri, ölmeden bir yıl önce, 1666 yılında bitirmiş. Hem Bernini’nin hem Borromini’nin eseri olan yapı, Barok mimarisinin en güzel örneklerinden birisi olarak değerlendiriliyor. Bina halen Vatikan Devleti’nin mülkiyetinde olduğu için burada Vatikan bayrağı dalgalanıyor.

Uzakta, tepesinde Meryam Ana heykeli olan “Günahsız Gebelik Dikilitaşı”. Onun arkasında, Barok mimarinin en güzel örneklerinden birisi kabul edilen
Palazzo di Propaganda Fide

Meydanın İspanyol Merdivenleri tarafına geri dönersek, merdivenlerin alt kısmının iki başı da Büyük Britanyalılar tarafından “tutulmuş” diyebiliriz. İşin şakası bir yana, bu iki bina da Büyük Britanya ile bağlantılı. Sağdaki bina halen, burada bir süre yaşadıktan sonra 1821 yılında ölen İngiliz Romantik şairlerinden John Keats ve yine bu civarda oturmuş olan arkadaşı, şair Percy B. Shelley adına bir müze. 18. yüzyılda yapılmış olan bina, 1909 yılında yıkılmaktan kurtarılarak, edebiyatseverler tarafından müze haline getirilmiş. Vakti olan edebiyat meraklıları için Keats’in öldüğü yatak odasını, özel eşyalarını ve el yazısı eserlerini görmek ilginç olabilir. Sol taraftaki ise, bir çay salonu. Babington’s Tea Room 1893 yılında, 19. Yüzyıl boyunca İngiliz aristokrat ve aydınları arasında pek meşhur olan Büyük İtalya Turu’nu yapmak üzere İtalya’ya gelen iki İngiliz kadın, Isabel Cargill ve Anne Marie Babington tarafından açılmış. Bugün dördüncü kuşağın işlettiği bu çay salonu, İngiltere’yi anımsayabileceğiniz içeride veya uygun mevsimde dışarıda çay ya da kahve içerek mola verebileceğiniz hoş bir mekân.

Gece geç vakit sakinliği…
Sağda John Keats Müzesi, solda Babington’s Tea Room
Roma’da İngiliz geleneği…

Roma havaalanından o kadar uzun sürede çıkabileceğimizi hiç tahmin etmemiş olsam da ilk gün için, yemek dışında, herhangi randevulu bir program yapmamıştım. O hatayı yıllar önce Barselona’da yapmış ve Sagrada Família’yı gezmek için bilet aldığım rehberli tura yetişme konusunda büyük stres yaşamıştık. Artık o tür programları asla gittiğimiz gün için planlamıyorum. Onun yerine, daha çok dışarıdan görülecek yerleri içeren bir yürüyüş yolu çıkardım. Arzu ederseniz siz de bu yolu izleyebilir ya da adı geçen yerlere ayrı ayrı gidebilirsiniz.

Trinita dei Monti Meydanı, Trinità dei Monti Kilise’si
ve önündeki Sallustiano Dikilitaşı. Sağ taraftaki bayraklı
bina, kaldığımız Il Palazzetto’yu da işleten Hotel Hassler.

Kaldığımız otelin yukarıdaki kapısı buraya açıldığı için, biz yürüyüşümüze İspanyol Merdivenleri’nin üst kısmındaki Piazza della Trinita dei Monti’den başladık. Burada, bildiğiniz gibi, tüm meydana, merdivenlere ve hatta en aşağıdaki Piazza di Spagna’ya hâkim bir kilise var: Santissima Trinità dei Monti ya da kısaca Trinità dei Monti Kilise’si. Yukarıda da belirttiğim gibi, bu kilise ve yanındaki manastır Fransız devleti tarafından, Roma’da yaşayan Fransızlar için yaptırılmış. Manastır tarafı biraz daha eski (1494). Kilisenin yapımına, Fransa Kralı XII. Louis’nin emriyle 1502 yılında başlanmış ve tamamlanması neredeyse bir yüzyıl sürmüş. 1595 yılında kutsanarak açılmış. Daha sonraki yıllarda orijinal olarak Gotik tarzda yapılmış yapının içinde ve dış cephesinde çeşitli değişiklikler yapılmış. İki çan kulesinin birinin üstünde mekanik bir saat, diğerinde bir güneş saati görebilirsiniz. Çok güzel fresklerin olduğu söylenen yan taraftaki manastır bölümüne girebilmek için çok önceden randevu almanız gerekiyor. Ancak, kilise kısmını görebilirsiniz. Kilisedeki tablo ve fresklerin arasında iki tanesi birer baş yapıt olarak niteleniyor. Bunlar, Michelangelo’nun (1475-1564) asistanı Daniele da Volterra (1509-1566) tarafından yapılmış olan Haçtan İndiriliş (sol taraftaki ikinci şapelde) tablosu ve Meryem’in Göğe Yükselişi (sağ taraftaki üçüncü şapelde) freski. Volterra’nın en önemli eseri kabul edilen birinci eserin eskizlerinin hocası tarafından çizildiği düşünülüyor. Volterra’nın, Michelangelo’nun çizimlerine dayanarak yaptığı düşünülen başka eserleri de var. Ancak ondan en çok, Papa’nın emriyle, Michelangelo öldükten sonra hocasının büyük eseri, Vatikan’daki Capella Sistina’da (Sistina Şapeli) bulunan, Kıyamet Günü (The Last Judgement) freskindeki çıplak figürlerin edep yerlerini kapatmış olması nedeniyle söz edilir.

Fransa Kralı XII. Louis’nin yaptırdığı
Trinità dei Monti Kilise’sinin içi
Daniele da Volterra‘nın (1509-1566) Haçtan İndiriliş tablosu
Daniele da Volterra’nın Meryem’in Göğe Yükselişi freski

Meydandan biraz daha yüksekte olduğu ve dolayısı ile manzaraya da daha hâkim olduğu için Trinità dei Monti Kilisesi’nin merdivenleri de çoğunlukla dolu oluyor. Kilisenin önünde gördüğünüz taş, Sallustiano Dikilitaşı. Tarihi M.S. 2. ile 3. yüzyıl arasına kadar gidiyor. Mısır’dan getirilmiş ve daha sonra burada üzerine hiyeroglif yazılar yazılmış. İlk olarak Sallust Bahçeleri’ne konmuş. Roma’yı gezerken bunun gibi Mısır’dan getirilmiş taşlara çok rastlanır. Sonraki yüzyıllarda, bu taşların bazılarına Hristiyanlık sembolleri, heykeller ve yazılar eklenmiş. Bazıları yazısız olarak bırakılmış.

Kilisesin kapısından çıkıp, merdivenlerden inince sol tarafa yönelirseniz, sol tarafta bizim kaldığımız Il Palazzetto’yu işleten Hotel Hassler’i göreceksiniz. Onun çaprazında ise, meydana açılan iki sokağın tam köşesinde ilginç bir bina var. Via Sistina ve Via Gregoriana’nın köşesindeki bu binanın adı Palazzo Zuccari. Dışarıdan incelenmeyi hak eden binanın üzerinde bulunduğu arazi 1590 yılında Barok dönemi ressam ve mimarlarından Federico Zuccari (1540/1541-1609) tarafından satın alınmış. Kendisi buraya hem ailesi için bir ev hem çalışmak için kendisine atölye hem de bir bahçe yapmış. (Zuccari’nin eserlerinden birisini Trinità dei Monti Kilise’sinin Pucci Şapelinde görebilirsiniz). Sanatçı, ölümünden sonra evinin Roma’ya gelen yabancı sanatçıların kalması ve çalışması için kullanılmasını vasiyet etmiş ama, bu vasiyeti gerçekleşmemiş. 1702’den itibaren sürgündeki Polonya Kraliçesi burada yaşamış ve saray Roma sosyetesinin gözde mekanlarından birisi olmuş. Yapı birkaç kez el değiştirdikten sonra, nihayet Zuccari’nin hayalinde olduğu gibi, yabancı sanatçıların kaldığı ve çalıştığı bir dönem geçirmiş. 1900 yılında Alman sanat koleksiyoneri ve hayırsever Henrietta Hertz (1846-1913) tarafından satın alınmış. Hertz, ölümünden sonra tüm sanat koleksiyonunu İtalyan devletine, kütüphanesini ise Alman devletine bağışlamış. Bu nedenle burada günümüzde, bir Alman sanat tarihi enstitüsüne bağlı, Biblioteca Hertziana kütüphanesi var. Binanın içinde eşsiz freskler, bodrumunda da antik Roma’nın cumhuriyet döneminden kalma Villa Lucullo’nun kalıntılarının olduğu belirtiliyor.

Palazzo Zuccari

Palazzo Zuccari’nin ilginçliği, kütüphanenin de girişinin bulunduğu Via Gregoriana tarafında. Zuccari, bu cephedeki kapı ve pencereleri canavarlar şeklinde yapmış. Binanın tasarımına eğlenceli bir şekilde katılmış, insana hem ürkütücü hem komik gelen bu canavarları daha önce hiç görmemiştim. Zuccari canavarlarını, Roma’ya yaklaşık 100 kilometre mesafede, Viterbo yakınlarındaki, 16. yüzyılda yapılmış ünlü Bomarzo Korusu’nun canavarlarından esinlenerek yaratmış.

Federico Zuccari‘nin yaptığı canavarları görmek için binaya Via Gregoriana tarafından bakmanız gerekiyor. Kocaman bir canavarın ağzı şeklindeki kapı Biblioteca Hertziana‘nın giriş kapısı.

Yolumuza devam etmek için binanın diğer tarafındaki Via Sistina’ya dönüyoruz ve yürümeye devam ediyoruz. Bir sonraki durağımız, Piazza Barberini ve buradaki Fontana del Tritone yani Triton Çeşmesi. Yaklaşık 9-10 dakikalık bir yürüme mesafesi. Piazza Barberini, Roma’nın yedi tepesinden birisi olan Quirinale tepesinde yer alıyor. Artık epeyce aşina olduğunuz Barberini ailesinin sarayı, Palazzo Barberini de bu meydanın bir köşesinde görünüyor. Günümüzde burası Roma’nın belli başlı müzelerinden birisi. Piazza Barberini Roma’nın bana çocukluğumu anımsatan köşelerinden biridir. Burada, çeşmeye yüzünüzü döndüğünüz zaman, meydanın sağ tarafında büyük, self-servis bir restoran vardı. Şehir merkezine gittiğimiz zaman annem beni oraya yemeğe götürürdü. Yemekleri lezzetli idi diye anımsarım hep. Neredeyse 60 sene sonra, artık öyle bir yer yok.

Piazza Barberini ve Gian Lorenzo Bernini’nin eseri
Fontana del Tritone Çeşmesi
Deniz kabuğunun içinden yükselen Triton

Meydanın ortasındaki Triton Çeşmesi, tıpkı Piazza di Spagna’daki Barcaccia çeşmesi gibi, Papa VIII. Urban Barberini tarafından yaptırılmış. Bu çeşmeyi yapan ise, artık ünü babasınınkini çoktan geçmiş olan Gian Lorenzo Bernini. 1642-1643 yılları arasında yapılan çeşmede, denizler tanrısı Neptün’ün (Yunan mitolojisinde Poseidon) oğlu Triton, kuyrukları birbirine dolanmış dört yunusun tuttuğu büyük bir deniz kabuğunun içinden yükseliyor ve elinde tuttuğu spiral şeklindeki bir başka deniz kabuğunu üflüyor. Çeşmede yine Papa VIII. Urban’ın Papalık arması ve Barberini ailesinin simgesi arılar görülüyor.

Fontana delle Api
Çeşme adını, Bernini’nin velinimeti Papa VIII. Urban’ın da üyesi olduğu
aristokrat Barberini ailesinin simgesi olan arılardan alıyor

Aslında bu meydanda Bernini’nin yaptığı ve benim ya daha önce hiç görmediğim ya da unuttuğum bir çeşme daha var. Esasen Barberini Meydanı ile Via Sistina’nın köşesinde olduğu söylenen bu çeşmenin adı Fontana delle Api (Arılar Çeşmesi). Rönesans döneminden beri büyük çeşmelerin yakınına atların su içmesi ve halkın kullanımı için küçük çeşmeler yapılması adetten olmuş. Böylelikle, ana çeşmeden akan su tekrar kullanıma sokulurmuş. İşte Papa VIII. Urban bu amaçla söz konusu çeşmeyi 1644 yılında sipariş vermiş. Ancak, Bernini sadece fonksiyonel bir çeşme yaratmakla kalmayıp, bu küçük çeşmeye de sanatsal bir dokunuşta bulunmuş. Açık şekildeki dev bir deniz kabuğuna velinimetinin aile sembolü üç arı yerleştirmiş. Çeşme, 1865 yılında yerinden sökülüp, depoya kaldırılmış. 1915 yılında çeşme tekrar bir araya getirilip şehre geri kazandırılmak istendiğinde parçaların çoğunun kaybolduğu ortaya çıkmış. Bunun üzerine, çeşmenin bir kopyası yaptırılarak, orijinal yerinden biraz daha uzağa, Piazza Barberini ile Via Veneto’nun köşesine yerleştirilmiş. Piazza Barberini’de yüzünüzü Triton Çeşmesi’nin ön tarafına dönerseniz, ileri de ve sol çaprazda Arılar Çeşmesi’ni göreceksiniz.

Piazza Barberini’den, Roma’ya gelen herkesin mutlaka gittiği Fontana di Trevi’ye, yani Trevi Çeşmesi ya da daha çok bilinen adı ile Aşk Çeşmesi’ne gitmek, yürüyerek yine 9-10 dakika sürüyor. Bunun için Via del Tritone’den aşağı doğru yürüyüp, önce Via dei Serviti’yi sonra da sırasıyla Via in Arcione ve Via del Lavatore’yi izleyebilirsiniz. Gündüz ayrı gece ayrı bir ambiyansı olan Trevi Çeşmesi, özellikle Federico Fellini’nin La Dolce Vita filmindeki o ünlü sahneden sonra tüm dünyada meşhur olmuş. 1960 yılında çevrilen filmde Marcello Mastroianni ile oynayan Anita Ekberg üstündeki uzun siyah gece elbisesi ile kendini bu çeşmenin havuzuna atar.

Günümüzde her daim kalabalık olan Fontana di Trevi.
Benim bu açıdan çeşmenin havuzunu çekebilmem bir mucize oldu.
Uzakta, hem sokak seviyesindeki hem de aşağıda, havuz
kenarındaki kalabalık görülüyor.

Şimdi size önce, Trevi Çeşmesi’ni ilk olarak gördüğüm yıllarda, yani 1960’lı yılların sonunda, bu şaheseri görmenin nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalışacağım. Dünyanın kesinlikle daha az kalabalık olduğu ve insanların da günümüzdeki kadar dünyayı gezmediği o yıllarda Trevi Çeşmesi’ne, gündüz olsun gece olsun, oldukça tenha sokaklardan ilerleyerek giderdiniz. Yaklaştıkça kulağınıza önce hafiften bir su sesi, bir çağlayan şırıltısı çarpardı. Ses yaklaştıkça artar ve işte o son köşeyi döndüğünüzde birden o muhteşem manzara ile karşılaşır, ne diyeceğinizi bilemezdiniz. İnsanın adeta nutku tutulur, bir süre hareketsiz kalır, çeşmenin her bir ayrıntısını görmeye çalışırdınız. Bu kesinlikle bir büyülenme hali olurdu…

Çocukken yaptığım kartpostal koleksiyonundan
Trevi Çeşmesi fotoğrafı. 1960’ların sonlarında her yer çok daha sakindi ve bu muhteşem sanat eseri insanı
çok daha fazla etkiliyordu.
Gündüz ayrı gece ayrı güzeldi…
İnanması zor ama, o zamanlar yanından arabalar bile geçebiliyordu.
(Yine kartpostal koleksiyonumdan. 1960’ların sonu.)

Günümüzde yaşanan ise şöyle… Trevi Çeşmesi’ne büyük gruplar halinde giden turistler daha ana caddeden belli oluyor. Bir gürültü patırtı ve sıkışıklık içinde çeşmenin meydanına vardığınızda ise, korkunç bir kalabalık ve insanların gürültüsü sizi karşılıyor. İtiş kakış içinde değil çeşmeyi incelemek, eseri tam olarak görebilmeniz bile mümkün değil. Aslında bu sanat eserini hak ettiği şekilde algılayıp, sindirmek de kimsenin derdi değil gibi. Herkes, çağımızın fotoğraf çektirmek ya da selfie çekmek hastalığına tutulmuş. On yıl öncesinde bile durum daha iyiydi. Bu sefer, çektiğim fotoğraflarda insan kalabalığı çıkmasın diye o kadar çaba harcayıp, yukarıya uzandım ki çeşmenin o görkemli havuzunu karelere dahil edemedim. Bildiğiniz gibi bir, Trevi Çeşmesi’ne arkanızı dönüp, Roma’ya geri gelmeyi dileyerek para atma adeti vardır. Böyle yaparsanız, Roma’ya döneceğiniz söylenir. Eskiden bu paraları gece çocuklar toplardı. Günümüzde atılan paralar düzenli aralıklarla Katolik Caritas hayır kurumu tarafından toplanıyor ve fakirlere gıda yardımı, aşevi ve benzeri projeler için kullanılıyor. 2022 yılında Caritas çeşmeden 1.400.000 Avro toplamış. Öte yandan, çeşmeye para atmak da artık o kadar kolay değil. Para atmak için birkaç basamak inerek, çeşmenin büyük havuzunun yanına ulaşmanız gerekiyor. Buraya inebilmek de hiç kolay değil. Uzun bir kuyruk beklemelisiniz çünkü, yetkililer düzeni sağlayabilmek için girişleri kontrol altında tutuyorlar. Aynı anda 400 kişiden fazla insanın bu bölgede bulunmasına izin vermiyorlar. Girişler bir taraftan, çıkışlar diğer taraftan.

Kalabalıktan dolayı çeşmeyi karşıdan ancak bu kadar çekebildim.

Roma’nın resmi turizm web sitesine göre, Fontana di Trevi’nin adı, 20. yüzyılın ortasından beri bu bölgenin, çeşmenin yakınındaki üç sokağın meydanda birleşmesinden dolayı, Regio Trivii olarak anılmasından geliyormuş. Bazıları ise, ana çeşmeden çıkan suyun üç çıkışı olmasına bağlıyorlarmış. Çeşme için dış cephesi kullanılan bina, Poli Düklerinin sarayı olan Palazzo Poli. (Doğrusu, çeşmeden çıkan su sesinin yapının içinde ne kadar ve nasıl duyulduğunu merak ediyorum. Huzur verici de olabilir, olmayabilir de. Ayrıca, yalıtım da önemli olsa gerek). Çeşmenin proje olarak Papa XII. Clement tarafından 1732 yılında bir yarışma açılarak ortaya çıkması ile tamamlanması arasında otuz yıl geçmiş. Mimar Nicola Salvi’nin (1697-1751) projesi 1762 yılında tamamlandığında kendisi çoktan ölmüş. Eser, Giuseppe Pannini tarafından tamamlanmış.

Ortada Neptün‘ün görüldüğü çeşmedeki her kabartmanın ya da heykelin bir anlamı var.
Açıklamaları aşağıdaki paragrafta bulabilirsiniz.
Trevi Çeşmesi, Palazzo Poli‘nin bir cephesine yapılmış

Trevi Çeşmesi’nin de su kaynağı, daha önce sözünü ettiğim, Roma döneminde yapılmış Vergine su kemeri. Buradan gelen su, görkemli çeşmeden dökülerek büyük bir havuza akıyor. Ortada, deniz kabuğu şeklindeki savaş arabasına binmiş Neptün (bazı kaynaklarda Oceanus olarak geçiyor), daha aşağıda arabayı çeken biri hırçın diğeri sakin iki at ve onları tutan iki Triton. Bunların dışında kayalar ve bitki canlandırmaları var. Duvar kısmında, yukarıdaki iki rölyef çeşmeye su sağlayan kaynak ve su kemeri ile ilgili. Sağda, bir Romalı bakire su pınarının yerini Romalı askerlere gösteriyor. Solda, Romalı general ve devlet adamı Marcus Vipsanius Agrippa (M.Ö. 63- M.Ö. 12) su kemerinin yapılmasını emrediyor (ya da denetliyor). Neptün’ün sağında ve solundaki iki heykel suyun iki faydasını, sağlık ve bolluğu temsil ediyor.

Trevi Çeşmesi’ni bu kadar çok insan ziyaret etmesine rağmen, hemen sağ tarafında çoğunun fark etmediği, hatta hiç bilmediği bir çeşme daha var aslında. İtalyanların Aşıklar Çeşmesi olarak adlandırdığı bu çeşmenin küçük, dikdörtgen bir yalağı ve suyun aktığı iki su oluğu var. İnanışa göre, bu çeşmeden su içen aşıklar sonsuza kadar birbirlerine sadık kalırlar ve sonunda kavuşurlar. Bununla ilgili basit bir ritüel de var. Özellikle, askere gitmek gibi nedenlerle erkeğin uzun süreliğine şehirden ayrıldığı durumlarda çift bir gece önce buraya gelir. Kız daha önce hiç kullanılmamış bir bardağa çeşmeden su doldurup, sevgilisine verir. İkisi de sudan içtikten sonra bardağı kırarlar. Fontana di Trevi’nin Aşk Çeşmesi olarak da bilinmesi büyük olasılıkla bu basit çeşmeden ve bu gelenekten kaynaklanmaktadır.

Aşıklar Çeşmesi (aşağıdaki çift önünde duruyorlar), Trevi Çeşmesi’nin sağında, gösterişsiz bir çeşme. Büyük olasılıkla, Arılar Çeşmesi gibi, halkın sudan yararlanabilmesi için yapılmış. Yukarıda, sokak seviyesinde gördüğünüz insanlar, çeşmenin havuz alanına girebilmek için kuyrukta bekleyenler. Akşam saatinde kuyruğun sonu birkaç sokak geride idi.

Yürüyüş rotamızı henüz tamamlamamıştık ama, akşam yemeği saati gelmişti. Kalan birkaç yere yemekten sonra gitmeye karar verdik. Yemek için yer ayırttığım Ristorante Trattoria al Moro, Trevi Çeşmesi’ne iki dakikalık yürüme mesafesinde, Vicolo delle Bollette No: 13 adresindeydi. Yüz senelik bir geçmişi olan bu aile işletmesi, İtalya’nın Lazio bölgesi ve Roma’da çok örneği olan, tipik eski usul bir trattoria. Burada, bölgeye özgü pek çok yemek tadabilirsiniz. Saat 19:30’da açılan al Moro’nun önünde uzun bir kuyruk vardı. Buraya rezervasyonsuz gitmek biraz zor olsa gerek çünkü içeride bütün masalar kapı açılır açılmaz rezervasyon yaptıran müşterilerle doldu. Açık havada oturmak isteyenler için de dışarıda az sayıda masa var. Al Moro, bir zamanlar Fellini de dahil olmak üzere, tanınmış birçok sanatçı ve yönetmenin gittiği bir restoran olmakla ünlü.

Ristorante Trattoria al Moro
Al Moro yüz yıllık bir geleneğe sahip

Yemeğe, tipik bir başlangıç olan prosciutto e melone, yani prosciutto ve kavun ile başladık. Tatlı kantalup (cantaloupe) kavunu ve tuzlu prosciutto’nun ağızda birleşmesi ile oluşan o tatlı-tuzlu tadı daima çok sevmişimdir. İtalyanların genel olarak tatlı ve tuzluyu, özel olarak da prosciutto ve kavunu birlikte yeme adetleri eski Romalılara dayandırılıyor. Romalılar, meyve ve etin birlikte yenmesinin bağışıklık sistemini olumlu etkilediğine inanırlarmış. Aldığımız diğer başlangıç tabağı, Lazio bölgesine özgü kızarmış enginardı. Eğer uygun mevsimde giderseniz, denemenizi öneririm. Ana yemek olarak ben Roma’ya özgü, trippa alla romana, yani Roma usulü işkembe yedim. Biz de yapılan işkembe ile hiç alakası olmayan, çok leziz domates soslu, lezzetli bir yemekti. Eşim, yine Lazio bölgesi ve Roma’ya özgü bir tür pasta olan carbonara yedi. Spaghetti veya benzeri uzun pasta ile yapılan bu tabağın yumurta, sert peynir, tuz ve karabiber ile yapılan kremamsı bir sosu var. Geleneksel olarak kurutulmuş domuz eti konan carbonara’yı domuz etsiz, sadece domates ve fesleğenli olarak yemeniz de mümkün. Ne farkı var tam bilmiyorum ama, söylendiğine göre, Spaghetti alla Moro, restoranın kendi carbonara yorumu. Tatlı olarak, Al Moro’nun ünlü tatlısı olduğu belirtilen Torta di fragoline (çilekli turta) paylaştık.

Prosciutto e melone
Lazio bölgesinin özel başlangıç tabaklarından
kızarmış enginar
Roma’ya özgü carbonara
Trippa alla romana
Roma usulü işkembe çok lezzetli idi

Her İtalya gezimizde olduğu gibi bu kez de yemeklerde, gittiğimiz bölgenin şaraplarından içmeye çalıştık. Yemek ile Roma’nın bulunduğu Lazio bölgesindeki Castiglione in Teverina’da yetiştirilen Merlot üzümlerinden Famiglia Cotarella Şaraphanesi’nin Montiano bağlarında ürettiği Sodale Merlot Lazio IGP 2022 şarabını içtik. Tatlı ile birlikte ise, Marchese Antinori’nin Umbria bölgesindeki Castella della Sala Şaraphanesi’nin üzüm bağlarında yetiştirilen Sauvignon Blanc, Grechetto, Traminer, Sémillon ve Riesling üzümlerinden harmanlanmış Castello della Sala Muffato Umbria IGT 2022 tatlı şarabını içtik.

Yemekte içtiğimiz Sodale Merlot Lazio IGP 2022
Torta di fragoline (çilekli turta)
Tatlı kahve ile iyi gidiyor ama doğrusunu söylemek
gerekirse, İtalya’da Doppio espresso bile miktar olarak
beni hiçbir zaman kesmiyor…

Yemek sonrası sokağa çıktığımızda kalabalıkta pek bir azalma olmadığını gördük. Roma gece gezmek açısından da çok güzel bir şehirdir. Ünlü meydanları, çeşmeleri ve belli başlı tarihi eserleri çok güzel aydınlatılır. (Noel zamanı, özenle süslenen cadde ve meydanları ile de ayrı güzeldir).

Sant’Ignazio di Loyola Kilisesi

Daha önce hiç gezmediğim ve merak ettiğim Sant’Ignazio di Loyola Kilisesi Trattoria al Moro’ya yürüyerek dört dakika. Kilise gece 11:30’a kadar açık. Gece olmasına karşın kilisenin içi kalabalık çünkü buranın ilginç bir özelliği var. Kilisenin ana nef’inin ortasına dev bir ayna yerleştirilmiş. Buradan tavandaki freskleri daha iyi görebiliyor ve fotoğraf çekebiliyorsunuz. Aynanın önünde uzun bir kuyruk var. Ama, tavan çok güzel olmasına rağmen, kilisenin özelliği bu da değil.

Kilisenin, Aziz Ignatius’un Cennete Yükselişi‘ni temsil eden
tavanını da, “kubbesi” gibi, Andrea Pozzo yapmış
Aşağıya konan ayna ile tavandaki freski inceleyip,
fotoğraf çekebiliyorsunuz

Sant’Ignazio di Loyola Kilisesi bir Cizvit kilisesi ve tarikatın kurucusu, Loyolalı Aziz Ignazio’ya adanmış. 1551 yılında Aziz Ignazio Roma’da öğretilerini yaymak için bir okul kurmuş. Okul birkaç yer değiştirdikten ve öğrenci sayıları arttıktan sonra, Aziz Ignatius adına bir kilise yapılması için 1626 yılında, kendisi de bir Cizvit papazı olan, matematikçi, astronom ve mimar Orazi Grassi (1583-1654) görevlendirilmiş. (Grasssi, Galileo Galilei’nin tezlerine şiddetle karşı çıkması ve bu doğrultuda yayınlar yapması ile tanınıyor). Kilisenin yapımı uzun sürmüş ve 1662 yılına kadar pek çok kez durma noktasına gelmiş. 1685 yılında kilisenin içini tamamlama görevi bir başka Cizvit papazı olan ressam ve mimar Andrea Pozzo’ya (1642-1709) verilmiş. Ancak, Pozzo’nun işi zormuş çünkü elde yeteri kadar kaynak yokmuş. Günümüzde insanları bu kiliseye çeken, Pozzo’nun para yokluğunda kilisenin kubbesini yapmak için bulduğu çözüm. Pozzo, bunun üstesinden gelmek için bir “sahte kubbe” yaratmış. Aslında gerçek olmayan kubbe izlenimini, normal düz bir tuvale yaptığı dev bir göz yanılması (Trompe-l’œil) ile sağlamış. Aziz Ignazio’nun Görkemi adını taşıyan bu eser uzaktan gerçekten de bir kubbe izlenimi veriyor. Yaklaştıkça, bir tuhaflık olduğunu seziyorsunuz.

Andrea Pozzo’nun çözüm olarak bulduğu sahte kubbe…
Ancak yaklaşınca insan bir tuhaflık seziyor

Sant’Ignazio di Loyola Kilisesi’nden Roma’da, antik Roma döneminden kalan en ünlü, en etkileyici ve en iyi durumdaki eser olan Pantheon’a gitmek birkaç dakika sürüyor. Bu etkileyici ve yuvarlak yapı daha sonra kiliseye dönüştürüldüğü için günümüze ulaşabilmiş. Biz bu kez içine girmedik ama ben içinin çok etkileyici ve büyülü olduğunu biliyorum. Pantheon’un kubbesi, herhangi bir destek çerçeve üzerine oturtulmadan, tamamen beton ile yapılmış bir mimari şaheser. Bunun için kubbenin duvar kalınlığı yukarı doğru inceltilmiş ve beton yapımında yukarı doğru gittikçe daha hafif malzeme kullanılmış. Yüksekliği çapına eşit (43 metre 44 santim) yapının tepesindeki yuvarlak açıklıktan (oculus deniyor) giren ışık hüzmesi, yılın her gününün farklı saatlerinde farklı bir noktaya vuruyor. Dokuz metre çapı olan bu delikten elbette içeriye yağmur da giriyor. Ancak, tabandaki 22 delikle bağlanan drenaj sistemi sayesinde içeride su birikintisi olmuyor. Eğer Roma’ya gittiğiniz tarih, Paskalya’dan 50 gün sonra kutlanan Pentecost bayramına denk gelirse, Pantheon’un tepesindeki bu yuvarlak delikten aşağıya kırmızı gül yapraklarının yağdırıldığını görebilirsiniz. Bu tören, Kutsal Ruh’un yeryüzüne inişini temsil ediyor.

Pantheon
Romalılardan kalan en etkileyici yapı…

Pantheon ilk olarak M.Ö. 27 yılında Marcus Vipsanius Agrippa tarafından, tüm tanrılara adanmış bir tapınak olarak yaptırılmış. Ancak, günümüzde gördüğümüz yuvarlak haline M.S. 118-125 yılları arasında, İmparator Hadrianus (M.S. 76-138) tarafından yaptırılan yeniden inşa sonucunda ulaşmış. Roma’nın yıkılışı sırasında barbar kavimler tarafından feci şekilde yağmalanmış. M.S. 609 yılında, Bizans İmparatoru Phocas tarafından Papa IV. Boniface’ye verildikten sonra, Basilica di Santa Maria ad Martyres adı verilerek bir Hristiyan ibadethanesine dönüştürülmüş. Ancak, bu yeni statüsü de yağmalamanın devam etmesine engel olmamış.

Eğer içine girme fırsatınız yoksa, binanın yuvarlaklığını yan
tarafından ve arkasından bakarak anlayabilirsiniz

Papa VIII. Urban, hem Vatikan’daki San Pietro Bazilikası’nda Bernini’ye yaptırdığı baldacchino (baldaken) hem de Sant’Angelo Kalesi’ne konmak üzere toplar döktürmek için Pantheon’un sundurmasındaki bronz kaplamaları erittirmiş. Bunun üzerine halk arasında şu ifade yaygınlaşmış: “QUELLO CHE NON HANNO FATTO I BARBARI LO HA FATTO BARBERINI“. (Barbarların yapmadığını, Barberini yaptı). 17. yüzyılda Pantheon’a iki tane çan kulesi eklenmiş ama bunlar hiçbir zaman sevilmemiş ve yine halk tarafından eşek kulakları olarak adlandırılmışlar. Kuleler İtalya’nın birliğinin sağlanmasından sonra yıkılmışlar. Pantheon’un içinde, İmparator Phocas’ın Papa’ya 609 yılında hediye ettiği bir Meryem ve Çocuk ikonası var. Ayrıca, birleşik İtalya’nın ilk hükümdarı Kral II. Vittorio Emanuele’nin, Kral I. Umberto’nun ve Kraliçe Margherita’nın mezarları var. Mimari olarak büyük hayranlık duyduğu Pantheon’a gömülmeyi vasiyet eden ressam ve mimar Rafael’in (1483-1520) mezarını da burada görebilirsiniz.

İçi hakkında size bir fikir vermek için yine eski
bir kartpostalımı buraya koyuyorum

Pantheon o saatte kapalı olduğu için biz önündeki Macuteo dikilitaşının yanından yürümeye devam ettik. Aslen Mısır firavunu II. Ramses zamanında yapılmış, Romalılar Mısır’ı alınca, Isis Tapınağı’na konmak üzere, buraya getirilmiş. Roma’ya bu şekilde getirilmiş 13 obeliskten, yani dikilitaştan, birisi. Altı buçuk metre yüksekliği olan taşın aslı bir metre daha yüksekmiş. Sonraki yüzyıllarda tapınağın kalıntıları üzerine Santa Maria Sopra Minerva Kilisesi yapılınca, dikilitaş da bir kenara atılmış. 14. Yüzyılın sonuna doğru tekrar bulunmuş. Birkaç yer değiştirdikten sonra, 1711 yılında buraya getirilmiş.

Pantheon’un önündeki Macuteo Dikilitaşı
(Pantheon’un arkasındaki Piazza della Minerva‘da, Bernini’nin 1667 yılında tasarladığı bir filin üzerine oturtulmuş, çok sevimli bir dikilitaş daha var.
Dikilitaşın kendisi, M.Ö. 6. yüzyıla tarihleniyor).

O günün rotasındaki son yer olan Piazza Navona’ya doğru gitmeye başladık. Ama o arada, Pantheon ile Piazza Navona arasında, benim de daha önce hiç görmediğim, bilmediğim bir çeşmeyi de görmek istiyordum. Pantheon’dan 4 dakikalık bir yürüme mesafesinde, Via degli Staderari’deki bu çeşme, Fontana dei Libri, yani Kitaplar Çeşmesi. Çeşme, 1927 yılında yapılmış. Daha önceki ismi Via dell’Università olan bu sokaktaki Fontana dei Libri, duvarına yaslandığı Palazzo della Sapienza, yani 1303 yılında Papa VIII. Boniface tarafından kurdurulan Roma Sapienza Üniversitesi’ne bir gönderme. Vatikan’nın kontrolünde olan üniversite 1870 yılında yeni İtalya devletinin yönetimine geçmiş. 1935 yılında üniversite buradan taşınmış. Bina günümüzde Devlet Arşivi olarak kullanılıyormuş. Çeşmede, iki yandaki iki rafın üzerinde kitaplar var. Kitap ayraçları şeklindeki iki oluktan akan su, kitaplardan sürekli akan bilgiyi simgeliyor. Ortadaki geyik başı, çeşmenin bulunduğu Sant’Eustachio bölgesinin (Rione) amblemi. Roma, 12. yüzyılda, idari açıdan kolaylık olması için 12 bölgeye, yani Rione’ye ayrılmış. Yüzyıllar içinde, nüfus arttıkça ve şehir büyüdükçe bölge sayısı artırılmış. Günümüzde Roma’da 22 bölge var. Çeşmenin üstündeki beş top, çeşmenin karşısındaki Palazzo Madama’nın (günümüzde İtalyan Senato binası) sahibi olan Floransalı Medici ailesinin armasına bir gönderme.

Fontana dei Libri, yani Kitaplar Çeşmesi

Kitaplar Çeşmesi ile Piazza Navona’nın arası yürüyerek bir dakika. Piazza Navona da Roma’ya gelen her turistin mutlaka görülecek yerler listesinde olan, gece ayrı gündüz ayrı güzel, hoş bir meydan.

Işıklandırmalarla gece daha bir etkileyici sanki. Burası ile ilgili de çocukluk anılarım çok. O zamanlardan en çok Noel zamanı gece gidişlerimizi hatırlıyorum. Roma’nın diğer belli başlı yerlerinde olduğu gibi, özel olarak Noel için ışıklandırılan meydanda çepeçevre stantlar kurulurdu. Buralarda hediyelik eşyalar, Noel’e özgü kekler, kurabiyeler, şekerlemeler, kimi ballı fındıklı kimi susamlı, kıtır kıtır barlar satılırdı. Çok severdim Piazza Navona’ya gitmeyi.

Bernini’nin tasarımı olan Fontana dei Quattro Fiumi
(Dört Nehir Çeşmesi)
(Bu taraf, Ganj nehrini, yani Asya kıtasını tesil ediyor)
Tuna nehri, yani Avrupa tarafı

Piazza Navona, elips şeklinden tahmin edilebileceği üzere, aslında Romalılar zamanında, M.S. 86 yılında İmparator Domitian (M.S. 51-96) tarafından yaptırılmış bir stadyumun (Domitian Stadyumu) kalıntıları üzerinde bulunuyor. Otuz bin kişi alan bu stadyum tamamen atletizm karşılaşmaları için yaptırılmış. Domitian’ın amacı burada, antik Yunan döneminde olduğu gibi, koşu, güreş, disk ve cirit atma karşılaşmalarının yapılması imiş. Günümüzde, stadyumun kalıntılarını meydanda bulunan Aziz Agnese kilisesinin bodrumunda görmek mümkün. Roma’da halkı oyalamak için yapılan değişik tür karşılaşmalar için değişik mekanlar ayrılmış. Domitian Stadyumu atletizm, Circus Maximus at yarışları ve Colosseo (Colosseum) gladyatör karşılaşmaları için kullanılırmış.

Bernini, Amerika kıtasını Río de la Plata
nehri ile canlandırmış.
O tarihte Nil nehrinin doğduğu yer henüz keşfedilmediği için Afrika‘yı temsil eden sol taraftaki heykelin
başı bir örtü ile örtülü

Piazza Navona, Bernini ve Borromini’nin eserleri ile donanmış, Barok tarzda bir meydan. Meydanın ortasındaki göz kamaştırıcı çeşme, Bernini’nin tasarımı olan Fontana dei Quattro Fiumi (Dört Nehir Çeşmesi). Bernini, çeşmenin heykellerinin yapımında çok sayıda asistanını kullanmış. Eser, 1651 yılında tamamlanmış. Nehirlerin her biri o dönemde dünyanın bilinen dört kıtasını temsil ediyor. Tuna nehri Avrupa’yı, Ganj nehri Asya’yı, Nil nehri Afrika’yı ve Río de la Plata nehri Amerika’yı. (Avusturalya o tarihte henüz keşfedilmemişti). Ortadaki dikilitaşın dört tarafına konumlandırılan bu canlandırmaları hayvanlardan ve bitki örtüsünden anlamak mümkün. Nil nehrinin henüz kaynağı keşfedilmediği için onunla ilgili taraftaki dev insan heykelinin kafasında bir örtü var. Buradaki dikilitaş, bir zamanlar, tıpkı bizim Sultanahmet’teki At Meydanı’nda olduğu gibi, Circus Maximus stadyumunun ortasında bulunuyormuş. Çeşmenin tepesindeki beyaz güvercin, Hristiyanlık’taki Kutsal Ruhu temsil ediyor. Çeşmenin üstündeki Papalık armaları ise, siparişi veren Papa X. Innocent Pamplij’e ait.

Fontana del Moro (Magribi Çeşmesi)

Meydanın diğer iki ucunda birer çeşme daha var. Bunlardan Magribi Çeşmesi (Fontana del Moro) yine Papa’nın isteği üzerine Bernini tarafından tasarlanmış. Esasen burada var olan daha eski bir çeşmenin yerine yapılmış. 1655 yılında tamamlanmış. Bu çeşme, Papa’nın sarayı Palazzo Pamplij’in önünde. Diğer uçtaki çeşme ise, Fontana del Nettuno (Neptün Çeşmesi) 1574 yılında zamanın Papa’sı tarafından Giacomo Della Porta’ya sipariş verilmiş. Bernini çeşmede bazı değişiklikler tasarlamış ve yapmış ancak çeşme uzun zaman heykelsiz kalmış. Çeşme, ahtapot ile savaşan Neptün ve diğer heykeller eklenerek, 1878 yılında, Antonio Della Bitta ve Gregorio Zappala tarafından tamamlanmış.

Meydandaki üçüncü çeşme: Fontana del Nettuno (Neptün Çeşmesi)
Ahtapot ile savaşan Neptün

Sabah erken kalkma, 2 saat 40 dakikalık uçak yolculuğunun üstüne Roma hava alanında 2 saat pasaport kuyruğunda bekleme ve gece Piazza Navona’dan otelimize 18 dakika yürüyene kadar o günlük attığımız toplam yaklaşık 15.000 bin adımdan sonra epeyce yorgunduk. Otele dönünce hemen yattık. Ertesi gün yine yoğun olacaktı ve erken kalkmak gerekecekti.

Sicilya’da İki Hafta (8): Tindari ve Messina (1)

Sicilya gezimizin sekizinci gününde, sabah saat on buçuk civarında, çok şiddetli yağış altında Cefalù‘dan Messina‘ya doğru yola çıktık. Ne adanın kuzey sahili boyunca doğuya doğru izlediğimiz bu güzergah ne de Messina, Sicilya’ya tur yapan acentaların tercihleri arasında yer alıyor. Bunu eleştirmek amacıyla belirtmiyorum. Sonuçta onlar, sınırlı bir zaman diliminde ortalama bir talebe yanıt vermek durumunda kalıyorlar. Ayrıca, her yer bir grup götürmek için ticari açıdan kazançlı olmayabiliyor. O nedenle, Sicilya turlarında Taormina, Siracusa, Agrigento, belki Palermo (çoğunda orası da yok) gibi daha bilinir yerlere gitmek acentalar için genel müşteri memnuniyeti ve kâr açısından daha güvenli limanlar.

Bizim gittiğimiz rotayı tarihte izlemiş çok önemli bir hükümdar vardı. Kendisi, Katolik dünyasının lideri, Sicilya’nın dışında, hem İtalya hem İspanya Kralı ve aynı zamanda Kutsal Roma İmparatoru olan, Habsburg hanedanından V. Charles (Şarlken) (1500-1558) idi. Osmanlı Donanması’nın komutanı, Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa (1478-1546) 1534 yılında Tunus‘u fethedince, orayı geri almayı kendine görev edinmiş ve 1535 yılının yaz aylarında bir Haçlı Seferi düzenlemişti. Şarlken, kendisinin de katıldığı savaşı kazanarak Tunus’u geri alınca, büyük bir fatih olarak Sicilya’ya gelmiş, Trapani‘de karaya çıktıktan sonra, Palermo’da onuruna yapılan muhteşem kutlamalara katılmıştı. (Gerçi, o öldükten çok sonra, 1574 yılında Osmanlı Tunus’u geri alacak ve 1881 yılına kadar elinde tutacaktı ama, bu henüz bilinmiyordu). Günlerce süren kutlamalardan sonra Şarlken Palermo’dan yola çıkmış, sahil boyunca ilerleyerek Messina’ya gitmiş, buradan da İtalya’ya geçmişti.

Messina Boğazı
Karşı kıyı, İtalya

Benim Messina’yı görmek istememin birkaç nedeni vardı. Birincisi, bir İstanbullu olarak, Sicilya ile İtalya arasındaki Messina Boğazı‘nı çok merak etmemdi. Messina’dan, karşı kıyıdaki İtalya’ya doğru bakmayı çok istiyordum. İkincisi, Cefalù’daki Museo Mandralisca‘da bir eserini gördüğümüz ressam Antonello da Messina‘nın (1430-1479), yani Messinalı Antonello’nun, Messina’daki Museo Interdisciplinare Regionale‘deki diğer eserlerini görmekti. Ancak, tüm bunlara biraz sonra değineceğim. Şimdi tekrar Palermo-Messina arasındaki yolculuğumuza dönelim.

Yola çıktığımızda çok şiddetli yağmur yağdığını belirtmiştim. Cefalù ile Messina arasındaki paralı yol iki saat sürüyor. Bu yolun bir özelliği, Sicilya’nın hiçbir yerinde rastlamayacağınız kadar çok tünelden geçmek durumunda olmanız. Bu son derece dağlık arazinin bazı yerlerinde tünellerin resmen biri bitiyor biri başlıyor. Neredeyse etrafı ve gökyüzünü hiç görmüyorsunuz. İtiraf edeyim, bu biraz sinir bozucu olabiliyor. Daha sonra, bir tanıdığımızdan bu tünellerin Avrupa Birliği‘nden sağlanan kaynaklarla yapıldıklarını öğrendik.

Henüz on beş, yirmi dakika yol gitmiştik ki, birden benzinimizin çok az olduğunu fark ettik. Sicilya’da şehirler arası ve paralı yollarda benzinci olmadığından daha önce söz etmiş, bulunduğunuz yerleşim yerinden ayrılmadan önce mutlaka benzin işini haletmeniz gerektiğini özellikle belirtmiştim. Paralı yolda, hele de tünellerin birinde yolda kalma olasılığı bizi dehşete düşürdü. Agrigento’da geçirdiğimiz trafik kazası olayından sonra, araç kiralama şirketinden çekici gelmesinin saatler alabileceğini düşündükçe soğuk terler dökmeye başladık. Otoyoldan, ilk rastladığımız çıkıştan çıkmaya karar verdik. Pollina yazan tabelayı görür görmez saptık. Benim tahminim şehrin, daha önce otoyoldan gittiğimiz yerleşim yerlerinde olduğu gibi, çıkıştan çok kısa bir uzaklık sonrasında erişilebilir bir konumda olduğu şeklindeydi. Ne yazık ki, öyle değilmiş… Yaşadığımız gerilim öyle kolay biteceğe benzemiyordu…

Otoyoldan saptıktan sonra kendimizi, dağlara doğru kıvrılan, dar ve ıssız bir yolda bulduk. Her yön tabelasında, her dönemeçte umutlandık ama, nafile. Görünürde Pollina diye bir yer yoktu. Benzincinin ise, o yolda olması zaten neredeyse imkansızdı çünkü, bir istasyon için gerekli uygun bir yer de yoktu. Gittikçe gerilmeye başladık. Kalbim çarpmaya başladı. Artan kaygı ile, giderek koltuğun ucuna doğru oturmaya başlamıştım. Oralarda, dağ başında kalmak tam bir facia olacaktı…

Derken, uzaktaki bir tepenin üzerinde, Orta Çağ’dan kalmış gibi görünen Pollina’yı gördük. Biraz ferahladık ama, daha oraya kıvrıla kıvrıla giden epeyce bir yol vardı önümüzde. Sonunda şehre geldik. Girişte hiçbir benzinci olmadığı gibi, herhangi bir benzinci reklamı ya da benzinciyi gösteren bir yön tabelası da yoktu. Dik bir yokuşta, bir grup kadın bağaj kapısı açık duran ve içinde meyva-sebze bulunan bir kamyonetten alış veriş yapıyordu. İçlerinden birisine canhıraş bir şekilde sorduk. Yokuşu geri inip, sağa dönmemizi söyledi. Sonunda, kendimizi benzinciye attık. Dolu depo ile yola koyulduğumuzda, yaşadıklarımızın etkisinden hâlâ kurtulamamıştık. Benzin bitseydi neler olabilirdi diye daha epeyce bir süre konuştuk…

Messina’ya giderken, yolumuzun üstündeki Tindari‘yi de görmeye karar vermiştik. Tindari’de hem bir Grek antik kenti var hem de Siyah Madonna‘sı ile ünlü bir kutsal kilisesi. Kilise öğle tatili için kapalı olduğundan, önce Tindari Arkeolojik Parkı‘na yöneldik.

Antik adı Tyndaris olan Tindari, bir tepe üstünde, esintili ve şahane manzarası olan bir yer. Tiren Denizi (Korsika ve Sardinya adaları, İtalya yarımadası ve Sicilya arasında kalan deniz) kıyısındaki geniş bir koya yukarıdan bakıyor. Tahmin edilebileceği gibi, bu yüzden şehrin konumu son derece stratejik. Bir de, Etna Yanardağı ve kuzeydeki Eolie Adaları‘nı kapsayan bir manzaraya sahip. Bu adaların içinde en büyük adanın Lipari olması nedeniyle, söz konusu adalara Lipari Takımadaları dendiği de oluyor.

Tindari‘den manzara

Tyndaris (Tindari) antik kenti, Sicilya’daki Grek şehirleri içinde tarihte en geç kurulmuş olanı. M.Ö. 396 yılında, Siracusalı despot Dionysius tarafından kurulmuş. Yukarıda belirttiğim stratejik konumunu düşününce, daha önce burada herhangi bir şehir devleti kurulmamış olmasına insan şaşıyor. Buranın ilk yerleşenleri, Peleponez Savaşı‘ndan (M.Ö. 431-M.Ö. 404) sonra Spartalılar tarafından Yunanistan’ın Messenia bölgesinden sürülen Grekler olmuş. Despot Dionysius, sayıları 600 olan bu kişileri önce Sicilya’da Messana‘ya (günümüzde Messina) yerleştirmiş. Ancak, Spartalıların bu durumdan hoşlanmamaları üzerine, yerleşim yeri olarak Tyndaris’in bulunduğu yeri göstermiş. (Okuduğum kaynaklarda Spartalıların bu ilk yerleşim yerine (Messina’ya) niye itiraz ettiklerini bulamadım doğrusu). Sürgünler, burada şehirlerini kurmuş ve ismini de kendileri vermişler. Başka bölgelerden gelenleri de kabul ederek, kısa zamanda nüfuslarını 5000 kişiye çıkarmışlar.

Tindari, sratejik konumu nedeniyle, Kartacalılar ve Romalılar arasındaki mücadele sırasında önem kazanmış. Kartacalılar burada kurdukları garnizonlarını uzun süre bırakmamışlar. M.Ö. 257 yılında Tindari açıkları ile Lipari adaları arasında yapılan deniz savaşında Romalıların galip gelmesine karşın, kentin Romalılara tam olarak geçişi ancak Panormos‘un (günümüzde Palermo) ele geçirilidiği M.Ö. 254 yılında olmuş. Romalılar döneminde ve sonrasında Tindari tarihte kendine belirgin bir yer bulamamış. Depremlerle yıkılan ve bir bölümü bulunduğu tepeden denize düşen şehir, zamanla önemini yitirmiş. Yine de, fakirleşmesine karşın, Sicilya’nın Bizans döneminde de (M.S. 535-827) varlığını bir ölçüde sürdürmüş.

Tindari antik kentinde Roma döneminden kalan bazilika ve ardında görünen Siyah Meryem Ana Kutsal Kilisesi

Antik kent oldukça geniş bir alana yayılıyor. Ancak, gezerken insan kazılar açısından burada daha yapılacak çok iş olduğunu düşünüyor. Arazinin önemli bir kısmı otlarla kaplı. M.S. 5. yüzyılda, Roma döneminde yapılan bazilikanın kalıntılarının arasından Tindari Siyah Meryem Ana Kutsal Kilisesi‘nin görüntüsü oldukça etkileyici. Bazilika denilince ilk aklımıza gelen bir kilise olsa da aslında bu yapılar, Roma döneminde kamuya açık toplantılar ve mahkemeler için kullanılırmış. Bazilikaların özelliği olan, sütunlu, uzun bir mekan ve bitiminde yer alan yarım daire şeklindeki apsis, daha sonraları kilise binaları için model olarak kullanılmaya başlanmış.

Tiyatro
(M.Ö. 4. yüzyılın sonu ile M.Ö. 3. yüzyılın başı)

Arkeolojik alanda çok büyük olmayan bir antik tiyatro var. M.Ö. 4. yüzyılın sonu ile 3. yüzyılın başı arasında yapılmış. Oturma kapasitesinin 3000 kişi olduğu belirtiliyor. Şehrin Romalıların eline geçmesinden sonra, tiyatro eserlerinin sahnelenmesi yerine, gladyatör karşılaşmaları için kullanılmaya başlanmış.

Tiyatrodan manzara

Bana göre ortaya çıkarılan kalıntıların arasında en dikkate değer bölüm, mozaiklerin bulunduğu Roma hamamı. M.Ö. 3. yüzyılda yapılan hamamın frigidarium (içinde havuz olan soğukluk), tepidarium (terleme ve masaj için kullanılan terleme), calidarium (banyo yapılan sıcaklık) ve Türkçede külhan olarak adlandırılan hamam için gerekli ateşin yakıldığı praefurnium bölümlerini görebiliyorsunuz. Hamamın ana alanına açılan küçük odalarda yer mozaikleri var. Bunlardan bir tanesinin fotoğrafını, dizinin ilk yazısında, günümüzde Sicilya özerk bölgesinin bayrağında bulunan Triscele sembolünden söz ederken paylaşmıştım. Bir diğer mozaikde ise, Tindari (Tyndaris) yerleşim yerinin ismini aldığı, Yunan mitolojisindeki aynı anneden (Leda) doğma ama farklı iki babadan (Zeus ve Kral Tindaro) olma, Tindaridi olarak da bilinen, ikiz kardeşler Castor ve Pollux görülebiliyor. Agrigento yazımı okuyanlar, oradaki arkeolojik parktaki Castor ve Pollux kutsal alanını hatırlayacaklardır.

Triscele olarak adlandırılan sembol Sicilya’da Antik Yunanlılar tarafından uğur işareti olarak kullanılmış. Günümüzde Triscele sembolü Sicilya bayrağında yer almaktadır. Aynı sembol, ilginç bir şekilde, Britanya Adası ve İrlanda arasındaki özerk Man Adası‘nın bayrağında da bulunmaktadır. Uzmanlar bu ortak sembolün iki adanın ortak Norman
geçmişinden kaynaklandığını düşünüyorlar.
Tindaridi olarak da bilinen, ikiz kardeşler Castor ve Pollux

Tindari Arkeolojik Parkı’nı gezdikten sonra, Siyah Madonna’nın bulunduğu kilisenin (Santuario di Maria Santissima del Tindari) açılmasını beklemek ve bir şeyler yemek için meydandaki restorana oturduk. Çok temiz bir yerdi. Sahibi arı gibi çalışıyordu. Ayrıca, kilisenin tam karşısında, çok güzel bir konumu vardı. Kilise aslında, 1950’li yıllarda, burada bulunan Tindari Kalesi’nin kalıntıları üzerine yapılmış. Daha önce Siyah Madonna’nın bulunduğu, buraya çok uzak olmayan, kilise ziyaretçilere dar gelmeye başlayınca, günümüzdeki bu kilisenin inşa edilmesine karar verilmiş. Heykelin kendisi, M.S. 800 yılında yapılmış bir Bizans eseri. Anadolu’da bulunduğu ve çok nadide olduğu belirtilen bir sedir ağacından yapılmış. İtalya’daki hemen hemen tüm deniz kıyısındaki yerleşim yerlerinde olduğu gibi, bu Meryem Ana heykelinin de bir deniz felaketinden kurtulma/kurtarılma efsanesi var. Deprem, salgın ve düşman saldırılarına karşı koruyucu olduğuna inanılıyor. Altında, Nigro sum sed formosa (Siyahım ama güzelim) yazıyor. Avrupa’da, çoğu Fransa, İtalya, Almanya ve İspanya’da olmak üzere, 500’ün üzerinde Siyah Madonna olduğu söyleniyor. Neden siyah oldukları konusunda, teolojik olanlar da dahil olmak üzere, çok çeşitli görüşler var. Bazı kaynaklara göre ise, siyah olmalarının nedeni, kullanılan ağacın zaman içinde kararması.

. M.Ö. 3. yüzyılda yapılan Roma hamamının praefurnium (külhan) bölümü
Hamamın kuzeyinde bulunan atriumlu
ev kalıntıları (Roma dönemi, M.S. 2. yy.)

Palermo ve Catania‘dan sonra Sicilya’nın üçüncü büyük kenti olan Messina’da, Palermo’da hissettiklerime benzer duygular yaşadım. Çünkü burası da, tıpkı Palermo gibi, bir zamanlar görkemli olduğu belli olan ama günümüzde bakımsızlıktan dolayı insana hayranlıkla karışık bir hüzün yaşatan bir şehir. Daha sonra gittiğimiz Catania’da da benzer duygulara kapılıyor insan. Önceki yazılarımdan birinde de söz etmiştim; Sicilya’nın büyük şehirleri, daha küçük yerleşim ve turistik yerlerine kıyasla, daha çok bakıma muhtaç görünüyor. Bu durum, büyük şehirlerdeki nüfus yoğunluğuna karşın, eldeki yerel kaynakların gerekli restorasyonları yapmak için yeterli olmamasından kaynaklanıyor olabilir. Messina’da çok sayıda görkemli, Art Nouveau tarzda yapılmış bina var. Bunların bir kısmı restorasyondan geçirilmiş ancak, daha yapılacak çok iş olduğu da gözden kaçmıyor.

Siyah Madonna Kilisesi’nin tam karşısındaki restoran
Santuario di Maria Santissima del Tindari
(Siyah Madonna Kilisesi)

Messina’ya vardığımızda akşam üzeri idi. Otelimiz, Hotel Royal Palace (Via T. Cannizzaro, 3) Messina’da görmek istediğimiz yerlerin çoğuna yürüme mesafesinde idi. O da, şehrin geneline benzer bir şekilde, biraz eskimiş ve ışıltısı gitmiş görünüyordu. Mimarisi, 1970’lerde yapılmış olabileceğini düşündürdü bana. Belli ki, bir zamanlar modern ve gösterişli bir otelmiş. Temizlik açısından hiçbir eksiği yoktu. O da, bir gece kalacağımız Messina’da bizim için yeterli oldu.

Nigro sum sed formosa (Siyahım ama güzelim)

Messina Boğazı‘nın kıyısındaki Messina kentinin tarihi epeyce eskilere dayanıyor. Yunanca Zankle, Latince Messana olarak tarihe geçmiş olan Messina, boğazın diğer tarafında bulunan İtalya’nın Reggio di Calabria kenti ile karşı karşıya bir konuma sahip. Genelde açık denize bakmaktan çok keyif almadığım için bu manzara çok hoşuma gitti. Bana İstanbul Boğazı’nı anımsattı. Galiba Messina Boğazı’nı o nedenle de merak ediyordum. Acaba İstanbul Boğazı’na benziyor muydu? Gece, tıpkı bizim Boğaz’da olduğu gibi, karşı kıyının ışıklarını görmek çok güzel. Burası aynı zamanda Messina Boğazı’nın en dar yeri (5,1 km). Bizim Boğaz’ın en dar yeri ise, 700 metre. Zaten, uzunlukları hemen hemen aynı olsa da (İstanbul 31,7 km, Messina 32 km), Messina Boğazı genel olarak İstanbul Boğazı’ından çok daha geniş. Messina Boğazı’nın kuzey girişinde genişlik 3 km, (İstanbul Boğazı’nda 4,7 km), güney ucunda ise 16 km (İstanbul Boğazı’nda 2,5 km).

Messina Boğazı‘nda gece manzarası
Karşı kıyı, İtalya’nın Reggio di Calabria kenti
Messina’nın ünlü Madonna della Lettera heykeli

Tarihte Messina’nın adı M.Ö. 730 yıllarında geçmeye başlamış. Burada bir koloni kuranların Yunanistan’ın Euboia (Eğriboz) adasındaki Chalkis‘den (günümüzde, Halkida) gelen Grekler olduğu biliniyor. Gelenler, limanın bulunduğu bölgenin doğal şeklinden ötürü buraya, Grekçe orak anlamına gelen Zankle ismini vermişler. M.Ö. 5. yüzyılda gelen ikinci bir Grek göç dalgası ile ise, o sıralar Pers işgali altında olan Samos (Sisam) Adası ve Batı Anadolu’daki Miletustan gelen insanlar Messina’ya yerleşmişler. Şehir, sonraki dönemlerde Kartaca ile adanın doğusunda bulanan güçlü Grek site devleti Siracusa arasındaki savaşlar sırasında arada kalmış. Çeşitli kereler işgal edilmiş. Daha sonra şehir için Kartacalılar ve Romalılar arasında da mücadele devam etmiş. Nihayet, Kartacalılar ile Romalılar arasında yapılan 1. Pön Savaşı’nın sonunda (M.Ö. 241) Messina özgür şehir statüsüne kavuşarak Romalıların müttefiki haline gelmiş.

Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra Messina 476 yılında Gotların, 535 yılında Bizanslıların, 842 yılında Arapların ve 1061 yılında Normanların eline geçmiş. Sicilya tarihine paralel olarak geçirdiği Fransız ve İspanyol işgallerinden sonra, 1821, 1847 ve 1848 yıllarında İspanyol Bourbon hanedanına karşı ayaklanmalar olmuş. 1861 yılında, tüm İtalya’nın politik birleşmesinin sağlandığı Risorgimento hareketi ile birlikte, özgürlüğüne kavuşmuş.

Messina Katedrali (Duomo)

Tüm işgal ve savaşların dışında, tarihte Messina’nın başından geçen birkaç önemli felaket olmuş. Örneğin, 1347 yılında Ceneviz gemileri ile Kırım’dan gelen veba hastalığı Messina’yı kasıp kavurduğu gibi, buradan İtalya’ya da yayılmış. 1743 yılında ikinci bir veba dalgası şehri vurmuş. 1783 yılında yaşanan bir deprem nedeniyle şehir neredeyse tamamiyle yok olmuş. Messina’nın yeniden yapımı ve kültürel yaşamının canlandırılması henüz tam olarak gerçekleşmeden, 1894 yılında bir deprem daha yaşanmış. Ancak, asıl büyük deprem ve ardından tsunami felaketi 28 Aralık 1908 günü olmuş. 100.000’nin üzerinde insan ölmüş. Eski eserlerin büyük bir kısmı zarar görmüş. İnsanlar, depremden kurtulanlar için şehrin dışına yapılan son derece derme çatma binalarda 1930’ların sonlarına kadar yaşamak zorunda kalmışlar. İkinci Dünya Savaşı sırasında ise, Messina Alman ve İtalyan faşist kuvvetlerinin birliği olan Axis güçlerinin adaya mühimmat ve asker yollamak için kullandığı en stratejik nokta olmuş. Bu nedenle şehir 1943 yılında İngiliz ve Amerikan kuvvetleri tarafından yoğun bir şekilde bombalanmış. Birkaç ay içinde 6500 ton bomba atılmış. Messina’nın üçte biri bu bombardımanlarla yok olmuş.

Duomo’nun içi
II. Dünya Savaşı sırasındaki ağır bombardıman nedeniyle katedralin ana ve yan altarlarındaki mozaikler tahrip olmuş

Messina’nın bir ilginç özelliği de, burada halen Yunanca konuşan bir azınlığın olması. Bu insanlar, 1533 ve 1534 yıllarında, Osmanlı İmparatorluğu‘nun genişleme sürecinde Mora (Peleponez) Yarımadası‘ndan Messina’ya göç etmişler. 2012 yılında resmi olarak azınlık statüsü kazanmışlar.

Messina’da gezmeye Duomo Meydanı‘ndan (Piazza del Duomo) başlayabilirsiniz. Resmi adı Basilica Cattedrale Metropolitana di Santa Maria Assunta olan Duomo, Sicilya’da Normanların hüküm sürdüğü 12. yüzyılda yapılmış. Katedral 1197 yılında, Kutsal Roma İmparatoru ve Sicilya Kralı VI. Henry ile eşi Kraliçe Constance’ın huzurunda takdis edilmiş. Ancak, tarih boyunca geçirdiği yangın ve deprem gibi birçok afet nedeniyle, birkaç kez yeniden inşa edilmiş. Özellikle 1908 depreminde çok hasar görmüş. Depremin yapıda neden olduğu yıkım henüz tamir edilmişken, II. Dünya Savaşı sırasında da ağır bombardıman nedeniyle tahrip olmuş. Bu nedenle, ana ve onun yanındaki altarlardaki mozaikler orijinal değil. Aslına uygun olarak yeniden yapılmışlar. Katedralin mimari yapısı, Sicilya’daki tüm Norman katedrallerine benziyor.

Duomo’nun çan kulesi ve üzerindeki astronomik saat

Katedralin yanında bulunan çan kulesinin üzerindeki ünlü astronomik saat dikkat çekici. 1933 yılında Strasbourg‘daki Ungerer şirketi taradından tasarlanmış ve yapılmış. Dünyadaki en büyük ve en karmaşık mekanik ve astronomik saat olduğu belirtiliyor. Saatin her gün öğlen 12’de başlayan ve 12 dakika süren gösterisi şehrin başlıca turistik aktivitelerinden birisi.

Görebildiğimiz kadarıyla Orion Çeşmesi (Fontana di Orion)

Duomo’nun önündeki Orion Çeşmesi (Fontana di Orion) ne yazık ki restorasyonda olduğu için çok fazla görünür değildi. İskele ve tahta perdelerin arasından çok azını görebildik. Oysa çeşme, şehrin önemli simgelerinden birisi. Şehir senatosunun özel siparişi üzerine, 1547-1553 yılları arasında, Michelangelo‘nun (1475-1564) öğrencisi, Givanni Angelo Montorsoli (1507-1563) tarafından yapılmış. Çeşme, Camaro nehrinden şehre su getirmek üzere yapılan ilk su kemerinin yapımını kutlamak üzere sipariş verilmiş. Biz göremedik ama; çeşmenin ortasında ve tepede mitolojik karakter Orion ve ayaklarının dibinde köpeği Sirius, onların bulunduğu yükseltiyi destekleyen ve Nil, Tiber, Ebro ve yerel Camaro nehirlerini simgeleyen dört heykel varmış. Yunan mitolojisinde denizler ve deprem tanrısı Poseidon‘un (Roma’da karşılığı Neptün) oğlu olan dev avcı Orion, aynı zamanda efsanevi olarak Messina’nın kurucusu kabul ediliyor. Konuyu dağıtmamak için ayrıntısına girmeyeceğim efsaneye göre Zeus Orion’u, günümüzde aynı isimle bildiğimiz bir takımyıldız olarak göğe yerleştirmiş.

Messina Belediye Sarayı
Fontana di Nettuno (Neptün Çeşmesi)
Çeşmenin orijinal heykelleri koruma altına alınmış

Bir sonraki durağımız, akşam yemeği yiyeceğimiz restorana yakın bir konumda olan Messina’nın bir başka ünlü çeşmesi oldu. Burası, Fontana di Nettuno (Neptün Çeşmesi). Yukarıda belirttiğim gibi, Yunan mitolojisindeki Poseidon ile Roma mitolojisindeki Neptün aynı karakterler. Neptün Çeşmesi de, Orion Çeşmesi gibi, Toskanalı heykeltıraş Montorsoli tarafından yapılmış. Sanatçı, Orion’un babası Neptün’ün çeşmesini 1557 yılında tamamlamış. Çeşme bugünkü konumundan önce birkaç kere yer değiştirmiş. Günümüzde çeşmede görülen heykeller birer replika. Asılları, doğa şartlarından etkilenmemeleri için, bir sonraki gün gittiğimiz, Messina’nın bölgesel müzesinde (Museo Interdisciplinare Regionale) sergileniyorlar.

Gündüz gözüyle Madonna della Lettera

Neptün Çeşmesi’nin karşısında, Messina’nın bir başka önemli şehir simgesini göreceksiniz. Bu, yüksek bir sütun üzerinde bulunan, üzeri altın yaldız kaplama, bronzdan bir Meryem Ana heykeli. Kaidesi ile birlikte 60 metre yükseklikte bulunan heykel, 1934 yılında sanatçı Tore Edmondo Calabrò tarafından yapılmış. Madonna della Lettera olarak anılan heykel, Messina’da her yıl 3 Haziran’da yapılan bir kutlamaya ithafen yapılmış. Şehir halkının inancına göre, Hz. İsa’nın havarilerinden Aziz Paul M.S. 42 yılında, Hristiyanlığı yaymak üzere, Mesina’ya gelmiş. Filistin’e geri dönerken bir grup Messina yurttaşı, Meryem Ana’yı görmek ve şehirlerini takdis ettirmek için onunla gitmiş. Bu insanlar 3 Haziran 42 tarihinde Hz. Meryem ile buluşmuşlar. O da, Messinalılara hitaben İbranice bir kutsama mektubu yazmış ve etrafına saçından bir tutam bağlamış. Mektuptaki cümlelerden birisi olan Vos et ipsam civitatem benedicimus (Sizi ve şehrinizi kutsuyorum), anıtın altına Latince olarak dev harflerle yazılmış. Aslında, anıtın altında bulunan ve üzerinde yukarıdaki cümlenin yer aldığı yapı da tarihi bir eser. Konum olarak Messina’nın orak şeklindeki doğal limanının ucunda bulunan bu yapı, tarihi San Salvatore Kalesi (Forte San Salvatore). Şehrin savunması için, 1537-1540 yılları arasında, Kutsal Roma İmparatoru ve Sicilya Kralı Şarlken tarafından yaptırılmış. Bergamolu mimar Antonio Ferramolino‘nun tasarladığı kale, topoğrafya ile gayet uyumlu bir şekilde, üzerinde bulunduğu yarımada boyunca inşa edilmiş. Kale Sicilya tarihinde önemli bir yere sahip. 1674 yılında İspanyol yönetimine karşı yapılan ayaklanma sırasında halk tarafından ele geçirilmiş. 1860-1861 yıllarındaki Risorgimento mücadelesi sırasında ise burası, Bourbon Sicilya Krallığı’nın adada tutunabildiği son yer haline gelmiş. Kale 12 Mart 1861 tarihinde Sicilyalılar tarafından alınınca, yaklaşık 600 yıllık İspanyol hükümranlığı da sona ermiş.

Leziz deniz ürünleri…

Hava giderek kararmaya başladı ve yemek saati de yaklaştı. Bir süre karşıdaki İtalya kıyılarının ışıklarını izledikten sonra, önceden yerimizi ayırttığımız restoranı aramaya koyulduk. Aslında, Via Pozzo Leone, 23 adresinde bulunan Ristorante I Ruggeri bulunduğumuz yerden çok uzakta değildi ama, birkaç kez aynı sokaklarda dolandıktan sonra bulduk. Şansımıza, gittiğimiz zaman boş masa vardı çünkü, çalışanlar yaptırdığım rezervasyondan habersizdiler. İnternetten yaptığım rezervasyon hangi kara deliğe düştü bilmiyorum ama, bizi yine de bir masaya buyur ettiler. Burası, deniz ürünleri ve balık ağırlıklı menüsü olan bir yer. Zaten Messina’da özellikle deniz ürünleri yenmesi öneriliyor. Yediğimiz her şey çok lezzetli idi. Şarap olarak, Tasca d’Almerita ailesine ait, Salina adasındaki Tenuta Capofaro bağlarında yetiştirilen Malvasia di Lipari üzümünden üretilmiş Didyme (2021) şarabını içtik. Salina, Sicilya’nın kuzeyindeki Eolie (Lipari) Takımadaları‘nın ikinci büyük adası. Antik Yunanlılar Salina’ya, adayı yaratan ve bugün sönmüş olan iki volkana atfen, ikiz anlamına gelen “Didyme” ismini vermişler.