Alaca Karanlıkta (8)

Fotoğraf: Ümit Özgül

Kamil bey, iş yerinden çıkma saatini öyle bir ayarlamıştı ki, yemek öncesi kokteyli kaçırmış, ama yemek için tam vaktinde gelmiş olarak girdi salona. Beş yıldızlı bir otelin balo salonunda verilen yemeğe katılım bayağı yüksekti. Girişteki oturma krokisinde yerini buldu ve büyük yuvarlak masaların arasından ilerledi. Konuşmalar, kahkahalar… Fırsattan istifade iş bağlamaya çalışanlar… Henüz tabak çanak sesleri başlamamıştı. Kamil bey yerini buldu, oturanların hepsini kapsayacak şekilde masanın ortasına doğru başıyla bir selam verdi ve oturdu.

Yine çok iyi tanımadığı iş adamlarının yanına oturtulmuştu. Masaları da ortalarda ama, arka tarafa daha yakındı. Davete kayınpederi katılmadığı zaman böyle yapıyorlardı. İkisi de katılacağını bildirirse, birlikte daha önlerde bir masada oluyordu yerleri. Sanki esas yerini hatırlatmak ister gibi, bu tür davetlere ne zaman tek başına katılsa, yeri daha arkalarda oluyordu hep. Dert etmiyordu Kamil bey. Sanayi Odası’nda da bir hiyerarşi olduğunu biliyordu elbet. Birkaç kuşaktan beri aileden zengin iş adamları hem Oda’nın yönetiminde hem de davetlerde daha önde olurlardı. Aileden devraldıkları işlerini başarılı bir şekilde büyütmüş olsalar da, çarçur etmiş olsalar da değişmezdi bu. İsim önemli idi.

Yemek servisi başlayana kadar Kamil bey masada sağında ve solunda oturan iş adamları ile biraz konuştu. Ona kalsa, bu tip organizasyonlara katılmasına da gerek yoktu ama, henüz gençken kayınpederi görünür olmanın ne kadar önemli olduğunu defalarca anlatmış, hatta bu konuda onu epeyce zorlamıştı.

– Öyle, kendi köşende çalışmak ve para kazanmak yetmez. Görünür olacaksın. İnsanlarla tanışacaksın. Gün gelir, lazım olur, demişti.

Yemek servisi başladı. Kazım bey sıkılmıştı bile. Eskiden sanki daha iyi rol yapabiliyordu. Aklı başka yerde olsa da, dinliyormuş, konuşuyormuş ya da gülüyormuş gibi yapabiliyordu. Şimdi her şey giderek daha zor olmaya başlamıştı onun için.

– Neyse, birazdan konuşmalar yapılır, sonra tatlıya geçilir. Kahve içmeden kaçılabilir, diye aklından geçirdi.

Ortalığı çatal bıçak sesi ve bir uğultu kapladı. Garsonlar, tüm masalara senkronize bir şekilde servis vermek için mekanik hareketlerle koşturuyorlardı. Kamil bey de artık, garsonların ordövr, birinci ve ikinci tabak dağıtımlarına ayak uydurabilmek için, önüne konan porsiyonların tamamını yemeye çalışmaması gerektiğini öğrenmişti. Yılların deneyimi ile, her yemekten birkaç lokma almakla yetindi.

– Kamil bey, son kararname ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Sağ tarafında oturan adam sormuştu. Kamil bey tam ağzını açmıştı ki, salona girdiği zaman gözüne çarpan kürsüden bir mikrofon uğultusu yükseldi. Konuşmalar başlayacaktı. İçin için sevindi.

(Devam edecek)

Ülgen Özgül

© Tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan metnin tamamı veya bir bölümü yazılı, görsel ve diğer medya ortamlarında kullanılamaz.

Alaca Karanlıkta (7)

Fotoğraf: Ümit Özgül

Kapı vuruldu.

– Gir!

Açılan kapıdan içeri Kamil beyin sekreteri girdi. Otuzlu yaşlarının ortasında, kumral, yeşil gözlü, hoş bir kadındı Elif. Giydiği yüksek topuklu ayakkabılarla, Kamil beye doğru biraz beceriksizce yürüyordu. “Beceremiyorsan, giyme şunları”, diye aklından geçirdi Kamil bey. Bunu kızın yüzüne söylemek sık sık aklından geçse de, her seferinde kendini tutardı. Hem kırmamak hem de yüz göz olmamak için. Susmak en iyisi diye düşünürdü. Bunca yıllık iş deneyimi Kamil beye bir patron olarak sekreterlerle ilişkinin ne kadar hassas bir konu olduğunu öğretmişti. Kendisinin o tür yaşanmışlıkları olmasa da, çevresinde gördüğü, gönül işlerine evrilen ilişkilerin bir süre sonra ne tür zorluklara yol açtığını gözlemlemişti. Kimi zaman bu ilişkiler yüzünden var olan evlilikler biter, ikinci bir hayat başlardı. Kamil bey, Elif ile böyle bir gelecek düşünmediği gibi, ona karşı cinsel bir istek de duymuyordu. Esasen, Kamil bey artık hiçbir kadın için böyle bir istek duymuyordu.

– Kamil bey, akşamki yemek için arabanız saat kaçta gelsin?

– Yedi buçukta aşağıda hazır olsun Metin. Siz normal zamanda çıkabilirsiniz Elif hanım.

– Teşekkür ederim Kamil bey. İyi akşamlar.

– İyi akşamlar.

Elif döndü ve yüksek topuklarının üzerinde, aynı beceriksizlikle kapıya doğru yürüdü. Kapı ardından sessizce kapandı. Kamil bey yine yalnızdı. Eşinden boşanmış olduğunu bildiği Elif’in, bugün çocuğuna daha erken kavuşacak olmanın sevinci ile evine nasıl koşturarak gideceğini düşündü. Galiba, yaşlı annesi ile oturuyordu. O nedenle, işten geç çıkmak onun için o kadar dert olmuyordu. Zengin bir iş adamı ile birlikte olmak, hatta evlenmek şüphesiz onun hayatını çok kolaylaştırırdı. Kim bilir? Belki öyle hayalleri de vardı. Ama neyse ki, bu amaçla Kamil beye en ufak bir iması, bir göz süzmesi olmamıştı. Kamil bey bunun için neredeyse minnettardı Elif’e. Sırf bu nedenle, bayramlarda, yılbaşında, ikramiyesini eksik etmezdi. Bir de, kız becerikliydi tabii. En olmadık durumlarda sorunları nasıl çözeceğini, kimlerle temas kurması gerektiğini bilirdi. Yıllar içinde, yüz ifadesinden patronunun keyif durumunu da bir barometre gibi saptama konusunda uzmanlaşmıştı. Sorunları Kamil beye ne zaman ve nasıl duyurmalı… Bu konuda hemen hemen hiç yanılmazdı.

Kamil bey, kapı kapandıktan sonra bakışlarını yine dışarı çevirdi. Birkaç aydan beri ruh halinde bir değişiklik vardı. Bir isteksizlik, bir keyifsizlik… Sanki hiçbir şey onu heyecanlandırmıyordu. Tam bir atalet durumu. Oysa, yaşamı boyunca çalışmış, didinmişti. Aşmaktan büyük zevk aldığı zorlukların ardından duyulan müthiş doyum, yeni projeler, yeni yatırımlar… Hiç bir şeyin gözünde bir değeri yoktu artık. Kendisini akıntıya bırakmıştı sanki. Gerçi artık hiç çalışmasa da olurdu. Serveti, bugüne kadar yaptığı birikimi, ömür boyu refah içinde yaşaması için yeterliydi. Oğlunun ve kızının eğitim paraları, düğün ve balayı paraları, onların da bolluk içinde yaşamalarına yetecek parası vardı. Mesele o değildi…

(Devam edecek)

Ülgen Özgül

© Tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan metnin tamamı veya bir bölümü yazılı, görsel ve diğer medya ortamlarında kullanılamaz.

Alaca Karanlıkta (6)

Fotoğraf: Ümit Özgül

Kamil Geçer, epeyce büyük olan ofisinde, masasının başında oturuyordu. Gözlerini, parlak cilalı maun masasına dikmiş, öylece bakıyordu. Kendini çok bıkkın ve yorgun hissediyordu. Sahibi olduğu şirketi plazanın üç katını kaplıyordu. Bir an bakışlarını kaldırdı ve pencereden dışarı baktı. Camlara vuran kış güneşi odanın bir kısmını parlak bir ışığa boğmuştu. Kışın soğuk ama güneşli günlerini severdi.

Uzunlamasına olan ofisinin kapısı bir uçta, oturduğu masa bir uçta idi. Kendisi ile iş için görüşmeye gelen ziyaretçilerin ve çalışanlarının kapıdan girdikten sonra yakınına gelmek için yürümeleri gereken o uzaklık, hissettiklerini bildiği o rahatsızlık, ona müthiş keyif verirdi. Kendisi ayağa kalkmadan öylece onlara bakarken, ona doğru gelen kişi ne yapacağını, hızlı mı yavaş mı yürümesi gerektiğini bilemezdi. Üzerlerinde olduğundan emin oldukları o bakışlar altında elleri ayaklarına dolanırdı. Kamil bey hiç tepki vermeden oturur, gelen kişi için ayağa kalkması gerektiğini düşünüyorsa, onu da son anda yapar, elini uzatırdı. Çok nadir olarak, belki bir ya da iki kişi için, kapı açılır açılmaz ayağa kalkar ve kendisi de ortaya doğru bir iki adım atardı. Bu kişiler, onu yıllar öncesinden tanıyan, zamanında elinden tutmuş, yol göstermiş büyükleri idi. Henüz onlara vefasızlık yapacak kadar değişmemişti.

Kamil bey insanların, o birkaç metreyi yürürken çektikleri sıkıntı ile, kendisinin buralara gelmek için katettiği uzun ve zorlu yolu anlamalarını isterdi sanki. Hiç bir şey kolay olmamıştı. Yok, öyle kimileri gibi en dipten başlamamıştı. Belki biraz üstünden… Babası küçük bir memurdu. Çalışkandı. Ona rağmen, bir devlet lisesinden mezun olduktan sonra üniversiteye girmesi ailesi ve akrabaları arasında büyük olay olmuştu. Kendisi gibi bir örnek yoktu. Babası nasıl gurur duymuştu. En uzaklardaki hısım akrabaya haber verdiği gibi, neredeyse sokakta tanımadığı insanları durdurup, oğlunun başarısını anlatacaktı. İşteki arkadaşlarına zaten söylemişti de, bu müjdeli haberden dolmuşta, otobüste yanına oturanlar da nasiplerini almışlardı aylar boyunca.

Yine de kolay olmamıştı hiçbir şey… Ders çalışmak, sınıflarını başarı ile geçmek. O değildi zor olan… Evde ders ile ilgili bir şey sorabileceği kimse olmamasına, her takıldığı noktanın üstesinden kendi başına çalışarak gelmeye küçük yaşlardan beri alışkındı zaten. Üniversitede benzer çevrelerden gelen arkadaşlar edinmiş, onlarla birlikte çalışarak, yardımlaşarak, sınıflarını geçmişti.

Üniversiteden sonra bir aile şirketinin fabrikasında mühendis olarak iş bulmuştu. İşçiler ve ustabaşıları ile uzun saatler yüksünmeden çalışmıştı. Deneyimli ustabaşıları başlarda onu ezmeye çalıştılarsa da sonradan, birkaç akıllıca müdahalesinin ardından, saygı duymaya başlamışlardı. Zamanla dost olmuşlardı. Yıllar sonra, Kamil bey bazılarını kendi fabrikasına almıştı.

Şimdi geriye baktığı zaman, Kamil beye zor görünen yaşamının o yönleri değildi. Kariyerinde yükselirken asıl zor olan, o girmek istediği çevrelere kendisini kabul ettirmek olmuştu. Orta halli ailelerden gelenler bile bu konuda kendisinden avantajlı idiler. Onların da belki hiç bir zaman yeterince maddi imkanları olmamıştı ama, görgüleri vardı. Sosyal bir ortama girdiklerinde nasıl oturup kalkmaları gerektiğini, nasıl çatal bıçak kullanacaklarını, nasıl konuşacaklarını biliyorlardı. Kimisini ailesi, zorlanarak da olsa, özel okullara göndermişti. O ise, bütün bunları kendi kendine, gözlem yaparak öğrenmek zorunda kalmıştı. O ilk yıllarda, katılmak zorunda olduğu yemeklerde, yemesi zor olan şeylerden hep kaçınmıştı. Zamanla kendine güveni artmış, hele birkaç aile şirketinden sonra çalışmaya başladığı kurumsal şirkette, geleceği parlak görülen çalışanlara aldırılan eğitimlerden sonra, kabuklu deniz hayvanlarını nasıl yemesi gerektiğini bile öğrenmişti. Zamanla şaraptan anlamaya, davetlerde havadan sudan konuşabilmeye başlamıştı. Evet, kolay olmamıştı bunlar hiç. Şimdi işte, insanlar oturduğu masaya doğru, o sırat köprüsü gibi gelen, birkaç metreyi yürürken kendisinin yıllar önce ezildiği gibi ezilsinler, rahatsız olsunlar istiyordu.

Kamil bey akşam Sanayi Odası’nın bir yemeğine katılacaktı. Bu gibi durumlarda, eve uğramadan, işten doğruca gitmeyi tercih ediyordu. İş yerinde yedek bir takım elbisesi, gömlek ve kravatı hep hazır olurdu. Zaten eve gitmek de içinden gelmiyordu. Yıllar içinde, eşi ile konuşacak şeyleri gittikçe azalmıştı. Çok da kötü başlamayan ilişkileri, Kamil bey daha çok para kazanmak için giderek daha çok çalıştıkça ve araya çocuklar girdikçe sıradanlaşmıştı. Oysa başlarda biraz romantizm bile vardı. Arzu, o zamanlar çalıştığı aile şirketinin sahibinin kızı idi. Liseden sonra yurt dışında iç mimarlık ve dekorasyon okumuştu. Uzun yıllardan sonra geri döndüğü zaman şirkette, tüm çalışanların ve şirket sahibinin ailece katıldıkları bir yeni yıl yemeğinde tanışmışlardı. Patron, zaten beğendiği bir çalışanı olan Kamil Geçer’in kızı ile samimiyeti ilerletmesine ve daha sonra birlikte gezmelerine sesini çıkarmamıştı. Mum ışığında yenen birkaç yemekten sonra Kamil bey, Arzu’ya evlenme teklif etmişti. Gerçi yüzük çok göz doldurmuyordu ama, kimse bunu dert etmemişti. İlerde nasıl olsa daha iyileri alınırdı.

Kamil Geçer, kayınpederi Orhan beyin kızı için düşündüğü damat adayına bire bir uyuyordu. Kızının evleneceği kişinin kendisine saygısızlık ve ukalalık etmeyecek, işten anlayan bir genç olmasını istemişti hep. Doğuştan zengin olanlarda olmadığını düşündüğü niteliklerdi bunlar. Gerçi, olaylar daha sonra hiç de Orhan beyin istediği şekilde gelişmemişti. Kamil bey deneyim kazandıkça aralarındaki fikir ayrılıkları artmış, iş nedeniyle başlayan gerginlikler, özel yaşamlarındaki ilişkilerini de bozmuştu. Bu arada Arzu, iki arada bir derede kalmıştı. Bir süre sonra, damat şirketten ayrılmış, önce büyük kurumsal bir şirkete geçmiş, daha sonra da kendi işini kurmuştu. Yıllar geçtikten sonra, Kamil beyin karton kutu fabrikası sektörünün sayılı şirketleri arasına girince, kayınpeder ve damadın arası tekrar düzelmeye başlamıştı. Kamil bey kayınpederinin, etrafa kendi yetiştirdiğini ima ettiği damadının bu başarısından pay çıkarmasına sesini çıkarmamıştı. Bir ara yaşanan tatsızlıklara karşın Orhan bey, odasına girdiği zaman Kamil beyin ayakta karşıladığı nadir insanlardan biriydi artık.

Arzu ve Kamil Geçer’in, biri oğlan biri kız olmak üzere, iki çocukları olmuştu. Kayınpeder ile arasının düzelmesinde torunların da payı vardı elbette. Şimdi oğlan 16, kız ise 14 yaşında idi. Ne zaman hangi okula gideceklerine, hangi etkinliklere katılacaklarına, hangi sporları yapacaklarına, yazları yurt dışına hangi yaz okuluna gideceklerine hep eşi karar vermişti. Bu işlere zaten vakit ayıramayacak olan Kamil bey, kendisinden beklendiği üzere, sadece paraları ödüyordu. Adına kurulmuş bir şirket olmasına rağmen keyfe keder çalışan Arzu hanımın bol vakti vardı nasıl olsa. Nadiren aldığı işlerin dışında tüm zamanını spora, güzellik enstitülerine, çocuklarına ve arkadaşlarına ayıran Arzu hanım hayatından memnundu. Yönetimi yavaş yavaş devralmaya başlayan iki ağabeyi gibi onun da babalarının şirketinde hisseleri vardı. Arada ufak sürtüşmeler olsa da, çoğunlukla alınmak istenen yönetim kurulu kararlarına uyum gösterir, belgeleri imzalardı. Bunun için, eğer belgeler eve gönderilmemişse, yılda birkaç kez şirkete gider, patronun kızı olarak, boy gösterirdi. Bunun yanında, eşinin şirketinde de hissedardı tabii ki.

Kamil bey, maun çalışma masasına boş gözlerle bakmayı sürdürürken, eşini düşünüyordu. Yirmi yıllık evliliklerine kötü giden bir birliktelik denemezdi. Hatta çevrelerindeki pek çok evlilikten daha bile iyi idi. Kendi verdikleri ya da katıldıkları davetlerde örnek bir çift algısı yaratmayı başarıyorlardı. Arada, magazin dergilerinde fotoğrafları da çıkıyordu. Genellikle bir davette çekilmiş olan bu fotoğraflarda Kamil beyin yüz ifadesi hep biraz sıkıntılı idi. Giydiği takım elbise, taktığı kravat eşi tarafından seçilmiş ve onun kıyafeti ile uyumlu olurdu.

Yok… İlişkileri kötü değil de, sanki derin dondurucuya konmuş gibiydi. Giderek daha az konuşmaya, daha az şey paylaşmaya başlamışlardı. Cinsel hayatları da çok parlak değildi. Önce iş yoğunluğu ve çocuklar nedeniyle başlayan soğuma zamanla olağan durum haline gelmişti. Kamil beyin gözünün önüne karısının botokslu dudakları geldi. Yoksa, o uzaklaşma Arzu’nun kendisini bu estetik işlerine fazlası ile kaptırmasıyla mı artmıştı. Karısının yaptırdığı hiçbir estetik müdahaleyi beğenmemişti Kamil bey. Bunu açık açık söylediği halde, karısı hiç oralı olmamıştı. Ama, o dudaklar, işte sanki en öldürücü darbe onlar olmuştu. Şimdi öpüşmeleri aklına gelince, kusacak gibi oldu Kamil bey. O yapay his midesini bulandırıyordu. Oysa, ne güzel bir yüzü vardı Arzu’nun. Her estetik işlemle birlikte, çevrelerindeki aynı estetik cerrahın elinden çıkan, birbirlerine benzeyen kadınlar gibi olmuştu.

(Devam edecek)

Ülgen Özgül

© Tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan metnin tamamı veya bir bölümü yazılı, görsel ve diğer medya ortamlarında kullanılamaz.

Alaca Karanlıkta (5)

Fotoğraf: Ümit Özgül

Bir keresinde, biraz geç bir saatte eve dönüyordum. Apartman kapısından girer girmez bu translardan iki tanesi ile burun buruna geldim. Onlar da merdivenleri yeni inmiş, iki adım ilerdeki daire kapımızla benim aramda bir duvar gibi duruyorlardı. Upuzun boyları, iri yapıları, bana bir devinki gibi görünen kocaman elleri ve ayakları ile neredeyse aklımı başımdan almışlardı. Daracık yerde ne yapacağımı bilemedim. Oysa, geçebilmeleri için benim biraz kenara çekilmem gerekiyordu.

Bir tanesi, yüksek sesle bir kahkaha attı ve arkadaşına,

– Kız Aysel, bu korktu galiba bizden, dedi.

Sonra, bana yaklaştı. Biraz eğilip, yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Gözlerimin taa içine baktı… Donmuş, kalmıştım. Kalbim küt küt atıyordu… Her ne yapmayı düşünüyorduysa, işin tadını çıkarmaya niyetli görünüyordu. Sonra yüzünde alaycı bir ifade belirdi.

– Ne o şekerim, korktun mu? Ne bakıyorsun öyle araba farının karşısında donmuş kalmış tavşan gibi? İnsan yemeyiz. Biz de senin gibi insanız, insan, dedi.

Dizlerimin bağı çözülüyor gibi oldu. Bir elimle duvara tutundum. O yine kulaklarımı çınlatan bir kahkahayı bastı.

– Yürü kız Menekşe. Yeter artık. İşimiz gücümüz var.

Arkadaşı kolundan çekerek apartmandan dışarı çıkarmaya çalışırken o bana dönüp, yüzündeki o içimi ürperten gülümseme ile, hem göz kırptı hem de bir öpücük gönderdi.

O sırada ben duvara iyice yapışmıştım. Görünmez olmak istiyordum neredeyse. Apartman kapısı arkalarından kapanırken gözlerimden yaşlar boşaldı. Girişteki iki basamağı zor çıktım. Zili çaldım ve kapının önüne yığıldım. Bana çok uzun gelen bir zaman sonra Funda kapıyı açtı. Beni öyle yerde görünce, hafif bir çığlık attı.

– Kızım ne oldu sana? Meral… Meral… İyi misin? Birisi bir şey mi yaptı?

Funda bir yandan peşpeşe bu soruları sorarken, bir yandan da beni yerden kaldırıp, içeri soktu. Salondaki kanepeye uzandım. Bir tarafımda herhangi bir yara olmadığından emin olunca, bana bir bardak su getirdi. Sırtıma koluyla destek olup, suyu içmeme yardım etti. Benden hala tek bir kelime çıkmamıştı. Sadece gözlerimden yaşlar durmadan akıyordu. Funda, sürekli sormanın bir yararı olmadığını anlayınca, sabırla sakinleşmemi beklemeye başladı. Derken, göz yaşlarım giderek azaldı. Geriye istemsiz hıçkırıklar kaldı. Sonra, onlar da seyrekleşti ve sonunda durdu.

Şişmiş gözlerim ve kızarmış burnumla olanları anlatınca, Funda hafiften gülümsedi. Saçlarımı okşadı. Onun hiç öyle duygusal olabileceğini, bana bir yakınlık hissedebileceğini düşünmemiştim. Çok iyi geldi. Şu dünyada, insan insana muhtaç…

– Kızım sen manyak mısın? Ne var korkacak o kadar? Onlar da senin benim gibi insanlar. Onlar da bizim gibi tutsak. Üstelik, senin benim gibi, düzenin, fakirliğin, aile baskısının tutsaklığı yanında, bir de vücutlarının içindeki tutsaklığı yaşıyorlar. Hangisi yaşamak ister o hayatı, her gece ayılarla birlikte olmayı, bedenlerini satmayı? Paranın gözü kör olsun… Durumlarını anlayışla karşılayan paralı bir aileleri, iyi bir eğitimleri, düzgün işleri olsa böyle mi olur?

Funda konuştukça, ben biraz açıldım. Olanları tekrar aklımdan geçirmeye çalıştım. Ne vardı gerçekten o kadar korkacak? Biraz kenara çekilip, bizim daire kapısına doğru ilerleyecektim işte.

– Benim patron epeyce hoşgörülü bu konuda. Dükkanda çalışan bir trans kadın var. Gerçi, onun çalışmasının turistlere satışlarda bir etkisi olur diye mi düşünüyor, bilemiyorum. Her ne ise, çocuk için iyi sonuçta. Müşterilerden bazıları bir tuhaf oluyorlar görünce ama, o fark etmiyormuş gibi yapıp, işine bakıyor. Şanslı sayılır.

Doğrulup, oturdum. İçerden sesler gelmeye başlamıştı. Banyo kapısı açılıp, kapandı gibi geldi bana. Funda’nın bir misafiri vardı anlaşılan. Bana zaman ayırması gururumu okşadı. Buraya taşındıktan sonra uzunca bir süre mesafeli davrandığı için, beni sadece kirayı paylaşan bir varlık olarak gördüğünü düşünmüştüm. Demek ki, öyle değilmiş… İçimi bir sevinç kapladı. İnsan bir ruh halinden diğerine nasıl da hızla geçebiliyor? En azından, ben öyle olduğumu biliyorum.

Banyo kapısı yine açıldı. Funda başını o tarafa doğru çevirdi ve,

– I come, diye seslendi.

Haydiii… Şimdi de eve bir yabancıyı mı getirmişti? Dükkana gelen müşterilerden biri olabilirdi. Bu konuda bir yeteneği olduğunu biliyordum da, bir yabancıya ilk olarak rastlamıştım.

– Ne o İngilizce mi konuşuyorsun haberim olmadan? diye sordum gülerek.

– Üç beş kelime yetiyor zaten sadede geçmek için, dedi o da gülerek.

Artık iyi olduğuma kanaat getirince, kanapenin yanında oturduğu yerden kalktı.

– Bak canım, dedi. Bilirsin, çocukken okuldaki belalı oğlanlara korktuğunu belli edersen, daha çok üstüne gelirlerdi. Tıpkı sokak köpekleri gibi. Hatta, kimi sahipli cins köpekler bile öyle. Korktuğunu anlayınca, bela kesilirler. Onun için, bunlara da korktuğunu belli etmeyeceksin. Anlaşıldı mı?

Hafiften başımı salladım. Kısa ve dar koridor boyunca yürüyüp, odasına doğru gidişini izledim.

Kapı kapandı…

Sonraki günlerde, apartmana girip, çıkarken hep Funda’nın dediklerini geçirdim aklımdan. Kimse ile karşılaşmadım ama, başım dik, kararlı adımlarla daire kapımıza yürüdüm. Kalbim çarpıyordu yine de. O da zamanla azaldı. Bazı geceler, salonda kendi başıma televizyon izlerken, Aysel ile Menekşe’nin seslerini duyuyorum. Yanlarında adamlarla geldiklerinde, iki kat aşağıya kadar gelen gürültü sabaha kadar hiç kesilmiyor. Bazen çığlık da duyuyorum. Kırılan tabak çanak, şişe sesleri… Kulaklarımı ellerimle kapatıyorum.

(Devam edecek)

Ülgen Özgül

© Tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan metnin tamamı veya bir bölümü yazılı, görsel ve diğer medya ortamlarında kullanılamaz.

Alaca Karanlıkta (4)

Fotoğraf: Ümit Özgül

Markette epeyce bir oyalanmak zorunda kaldım. Nasıl da indirdi yağmur? Hafifler hafiflemez attım kendimi dışarı. Hava oldukça serin. Yaklaşan kış kokuları geliyor burnuma. Bu demek oluyor ki, hafiften odun sobaları yanmaya başlamış. Şaşılacak bir şey ama, bizde doğalgaz ve kombi var. Binanın döküntü haline bakınca, insan hiç beklemiyor.

Üç katlı, eski bir binanın giriş katında oturuyoruz. Epeyce rengi atmış dış cephe boyasına ve yer yer dökülmüş sıvalara karşın, bir zamanlar gül kurusu renge boyalı olduğu anlaşılıyor. Apartman kapısından girer girmez insanın burnuna bir rutubet kokusu geliyor. İstanbul’da en zor alıştığım şey bu koku oldu. Şehrin eski semtlerindeki apartmanlarda oluyor genellikle. Önceleri, çocuk bezi kokuyor sanıyordum. Sonradan, bizimki gibi, çocuk olmayan binalarda da olduğunu fark ettim. İyi ısınmayan yerlerde rutubet sadece kötü görünümlü, siyah, mantarımsı lekelerle değil, bu koku ile de binaları esir alıyor anlaşılan. Binanın, arka taraftan girilen bodrumunda da, tek göz odada kalan birileri varmış ama, ben hiç görmedim. Artık, oranın ne halde olduğunu düşünemiyorum bile.

Oturduğumuz daire o kadar küçük ki. Sadece önde ve arkada birer pencere var. Salon dediğimiz ön tarafta eski bir kanepe, fazla büyük olmayan bir masa ve üç sandalye var. Yerdeki tüyleri dökülmüş eski halının üstüne gelişi güzel atılmış birkaç minder dışında, başka da bir şeye yer yok. Buradaki en kıymetli eşyamız, ortaklaşa aldığımız ufak televizyon. Daha taksiti bitmedi. Diğer pencerenin olduğu arka oda, Funda’nın. Camın önünde, nasıl olmuşsa dikilmiş bir elma ağacı var. Baharda çiçek açınca, insanın havası değişiyor. Benim odam, iki kişinin zor girebildiği mutfak ve aynı derecede küçük banyo ile birlikte, aydınlığa bakıyor. Kapıdan girince, solda salon, karşıda mutfak, sonra sırasıyla benim oda ve banyo var. Sözde benim odada ve mutfakta da pencere var ama, ha var ha yok. Camdan bakıp, duvar görmek çok iç kapayıcı. Benim odaya eski bir perde uydurdum. Mutfak penceresine de bir çarşaf gerdim. Böylece, sadece kirli duvarı değil, yukardan atılan ve aşağı düşerken cama çarpan iğrenç şeyleri görmekten de kurtuldum. Sigara izmaritleri, paçavralar, bezler, gazeteler, ayın belli günlerinde kanlı pedler. Her türlü pislik… Üst katlardan atılan yanan izmaritler yüzünden bu zamana kadar yangın çıkmaması bir mucize. Funda’nın hiç derdi değil.

– Boş ver, kafana takma, dediyse de, rahat edemedim öyle.

Odam ve mutfak bitişik binanın aydınlığa bakan pencerelerinden tabak gibi görünüyor. Sandık odası demek daha doğru olabilir. Hatta, kimi evlerin yüklüğü. Zar zor sığan bir yatak, komodin ve ayak ucumda incecik bir dolap. Yıllarca yurtta kaldığım için eşyalarımı küçük dolaplara gayet güzel sığdırmayı biliyorum. Neyse, buna da şükür. Eşyalar Funda’nın bir önceki ev arkadaşından kalmış. Kız giderken bırakmış hepsini.

Odalarımızın arasında banyo olmasına seviniyorum. Hap kadar evin içinde her şey duyuluyor zaten de, Funda’nın erkek misafiri olduğu akşamlar sabaha kadar süren seslerin uzaktan gelmesi biraz daha dayanılır oluyor. Gerçi, apartman epeyce şenlikli. Bizim üstümüzde tam olarak kim olduğunu, ne yaptığını anlayamadığımız orta yaşlı bir adam oturuyor. Apartmana girip çıkarken gördüğüm elindeki torbalardan her gün içip içip sızdığını düşünüyorum ama, öte yandan, arada inanılmaz gürültüler, bağırışmalar da geliyor. İçeri giren ya da çıkan ondan başka kimseyi görmediğimiz için, adamın evinde zorla birisini alıkoyduğuna inanmaya başladık. Gel gör ki, mahallenin yazılı olmayan kuralı, bu gibi durumlarda asla polisi arayan olmamak. Mahallenin nalburu da adamın esas kendisinin sivil polis olabileceğini ima edince, o niyeti hepten sildik kafamızdan. Başımıza daha büyük bir bela almaya gerek yok.

Apartmanın esas gürültü merkezi en üst katta. Orada pavyonda çalışan iki kadın oturuyor. Haliyle, gündüz uyuyup, gece çalışıyorlar. Sabaha karşı, bir gürültü patırtı ile dönüyorlar. Kendileri yokken, evi saatlik kiralıyorlar mı nedir, giren çıkan eksik olmuyor. Sabaha kadar açılıp, kapanan kapı sesi, kahkahalar, bağırışmalar, küfürler, arada kırılan masa sandalye sesi ile birlikte merdivenlerden yuvarlanan sarhoşlar… Müşteri getirenlerin arasında arada translar da oluyor.

(Devam edecek)

Ülgen Özgül

© Tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan metnin tamamı veya bir bölümü yazılı, görsel ve diğer medya ortamlarında kullanılamaz.

Alaca Karanlıkta (3)

Fotoğraf: Ümit Özgül

Hafiften bir yağmur çiselemeye başlamış Taksim Meydanı’nda. Yürüyen merdivenlerden çıkınca yüzüme tek tük damlalar düştü. Bu meydanı da sevemedim gitti. Sıcaklığı olmayan, boş bir alan. Arada, güzel havalarda, Gezi Parkı’na gider, banklara otururum. Betonların arasında bir huzur noktası. Birkaç yıl önce nasıl da ortalık karışmıştı. Liseyi bitiriyordum o zamanlar. Bizim buralarda herkesin söylediği, Gezi’den sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı. Bir sürü mekan kapanmış. Çok moda olan Asmalımescit mekanları, şöhreti yurt dışına taşan lüks restoranlar, gece kulüpleri. Hepsi kepenkleri indirmişler. Ben görememiş oldum o zamanları. Oralara gidebileceğimden değil de, merak işte. Bir de, öyle mekanların çevreye de olumlu etkisi oluyordur diye düşünüyorum. Şimdi sanki yine bir aşağı doğru gidiş var buralarda. Eski halini bilmediğime göre bu saptamayı nasıl yapıyorum? Kulak kabarttığım plaza konuşmalarında duydum herhalde. Kimi sağdan soldan duyduğu şeyleri insan nasıl da kolaylıkla kendi fikriymiş gibi yapıyor. Kendin bile inanıyorsun.

Yolda markete uğrayıp bir şeyler alayım. Yemek ve alış veriş sırası bende. Yumurta, domates ve biber. Menemen yaparım. Annemin yolladığı tarhana ile de bir çorba. Tamamdır. Ekmek ve süt de almalı. Et, tavuk gibi şeyleri işte, öğlen yemeğinde çıkarsa yiyorum. Yoksa nasıl yetiştiririm paramı? Bazen kendime bir kıyak çektiğim oluyor ama, o daha çok giyim kuşam için. Zamanla ucuza giysi alabileceğim yerleri öğrendim. Terkos Pasajı, Şişli’nin arka sokaklarındaki pasajlar, Kadıköy, karşının semt pazarları. Hafta sonları arada ev arkadaşım Funda ile keşfe çıkıyoruz.

Funda, Beyoğlu’nda bir dükkanda tezgahtar olarak çalışıyor. Şimdilerde dükkanlarda tezgah da kalmadığı için olsa gerek, satış elemanı deniyor onlara. Liseyi bitirmeden evi terk edip, İstanbul’a gelmiş. Kendisi hakkında fazla konuşmaz ama, genç yaşında epeyce görmüş geçirmiş sanki. O da benim gibi sigara içiyor. Onun için o konuda bir sorun olmuyor. Yalnız, arada kokudan, başka şeyler içtiğini de anlıyorum. Bir de bazen, tuhaf görünümlü oğlanlar geliyor eve. Onlarla odasına çekiliyor. O zamanlarda koku iyice artıyor. Arada bana,

– Sen de bir sevgili yap, diyor.

Bu cümleden, o tuhaf kılıklı, saçları rastalı adamların onun sevgilileri olduğunu mu çıkarmalıyım, bilemiyorum. Korkuyorum, polis falan basacak da, televizyon ekranlarına, gazete sayfalarına düşeceğiz diye. Sesimi çıkarmıyorum yine de. Başımı sokacak bir yer bulabildiğim için mutluyum. Şöyle birkaç sene geçsin, daha düzgün bir yere geçerim diye hayal kuruyorum. Kısmet…

Feci bir şimşek çaktı. Ardından da gök gürültüsü. Birazdan kötü indirecek. Neyse, yaklaştım sayılır. Olmadı, markette yağmurun dinmesini beklerim artık…

(Devam edecek)

Ülgen Özgül

© Tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan metnin tamamı veya bir bölümü yazılı, görsel ve diğer medya ortamlarında kullanılamaz.

Alaca Karanlıkta (2)

Fotoğraf: Ümit Özgül

Zar zor metroya bindim. Başta gelen iki tanesine binmeye yeltenmedim bile. O kadar kalabalıktı ki… İtiş kakış. Nasıl olsa bir yere yetişmiyorum. Üçüncüyü bekledim. Yine kolay olmadı ama, bir şekilde bindim. Kendime şöyle köşede ayakta durabileceğim bir yer buldum. Çantamı da siper ettim kendime, rahatım. Şu tipsiz aklı sıra bana sürtünecek ama hevesi kursağında kaldı. Ben yedirir miyim sana hiç kendimi? Ben ne badireler atlatmışım. Sana mı yem olacağım? Salak…

İstanbul’a geçen sene ilk geldiğim zaman Kartal’da babamın amcasının oğlunun yanında kaldım bir süre. Kartal dediysem, sahil tarafında değil. E-5’in üst tarafında, yukarılarda. O karayolunun aşağısı ile yukarısı bir değildir. Başka bir dünya sanki. Yol iz bilmediğim bir şehirde başlangıç için bir kolaylık oldu tabii. Ona bir diyeceğim yok. Ama, başvurduğum yerlere görüşmeye gitmek falan epeyce zor oluyordu. Öyle küçük, kurumsal olmayan bir yerde çalışmak istemiyordum. Küçük patron şirketlerinde çalışan genç kızların başlarına gelenleri gazetelerde, haberlerde okuyor ve izliyoruz. Taciz ya da kandırma ile başlayıp, ölüme kadar gidebilen bir yol. İstemedim onun için. Gel gör ki, büyük şirketlere de girmek kolay değil. Anladım ki, üniversite mezunu olmak değil önemli olan. Mesele hangi üniversitenin mezunu olduğun. Girebileceğimi düşündüğüm en alt seviyedeki işler için bile, büyük şehir üniversitelerinden mi yoksa taşradakilerden birinden mi mezunsun, ona bakıyorlar. Açık Öğretim’in bile benim Hallaç Mazhar Üniversitesi’nden daha çok itibarı var.

Neyse, başlarda işte sağa sola görüşme için giderken evin büyük oğlu ile birlikte gidiyorduk. Lise terkmiş. Kısa sürelerle civardaki dükkanlarda işe girip, bir süre sonra ayrılıyormuş. Bence, iş verenler ne mal olduğunu anlayıp işten çıkarıyorlardı. Geri zekalının teki. Ama erkek ya, hemen kendini bana denk görmeye başladı. Otobüste otururken kolunu koltuğun arkasına atmalar, yanlışlıkla olmuş gibi değmeler falan… İdare edebilirim gibi geldi önce. Sonra baktım, evde de bir tuhaf durumlar başladı. Annesi bizi evde yalnız bırakmaya çalışıyor. Kız kardeşi ile aynı odada yatıyorduk. O da,

– Hava çok sıcak. İki kişi zor oluyor bu odada,

demeye başladı. Sonra da salona taşındı. O gece, odadaki komodini kapının arkasına ittim. Bavulumu da üstüne koydum. Sabaha karşı, uykumun en tatlı yerinde, kapı kolunun ve açılmaya çalışılan kapının sesini duydum. Dümen ortaya çıktı. Öyle bir bağırmışım ki,

– Kim var orada?

Eminim, komşular bile duydular. Tırsıp gitti soysuz. Sonra, sabah anası bir şeyler geveleyip durdu. Oğlu sabaha karşı banyoya gidiyorum diye yanlışlıkla benim yattığım odaya girmeye çalışmış da, falan filan. Yedim ben de. Banyo neredee oda nerede. İnsan doğup büyüdüğü evde yolunu mu kaybeder?

Baktım bu iş böyle olmayacak. Ben boşuna mı üniversiteye gittim, buralara geldim? Öyle akraba ile evlenmeye falan niyetim yok benim. İş aramaya hız verdim. Her yere başvurmaya başladım. Sonunda, okuldan tanıdığım bir kız şimdi çalıştığım yerde danışma için eleman aradıklarını haber verdi. Kendisi de bir başka plazada çalışıyormuş. Yüreğim küt küt atarak gittim görüşmeye. Birkaç gün sonra olumlu sonucu öğrenince dünyalar benim oldu. Asgari ücret ama, olsun. Zaten ne bekliyordum ki? Sigortalıyım hiç olmazsa.

– Şişli-Mecidiyeköy

Anons, metro vagonundaki insan sayısı kadar çok ve farklı dünyaların üzerinde bir anlık bir hakimiyet kuruyor. Herkes şöyle bir kıpırdanıyor. Kendine geliyor. Kitap okuyan, müzik dinleyen, kafasının içinde dertleri ile boğuşan ya da öylesine hayallere dalanlar şöyle bir kıpırdanıp, çevrelerine bakıyorlar. Gayrettepe’de epeyce inen oldu her zamanki gibi. Şimdi bu durakta da olur. Taksim’e az kaldı. Bundan sonraki ikinci durakta iniyorum.

Gelecek ay ben de bir kulaklık alayım diyorum. Karaköy’deki alt geçitten taksitle alırım. Yolda hem oyalanırım hem de havalı olur. Müzik, video… Artık ne istersem dinler, izlerim.

İşe metro ile gidip gelebiliyor olmak büyük şans bu İstanbul’da. Sadece kolaylık değil. Otobüs ya da minibüs ile gitmekten daha prestijli sanki. Geçenlerde, öğle tatili için dışarı çıkarken bankonun önünden geçen kadınlı erkekli bir grup çalışanın konuşmalarını duydum.

– Vallahi şekerim, artık araba ile gelmiyorum. Trafik asabımı bozuyor. İş çıkışı özel bir programım yoksa, metroya biniyorum. Hem metrodaki ortam hiç beklemediğim kadar uygar. Kısa bir süre için de olsa, kendimi yurt dışında, uygar bir ülkedeymişim gibi hissediyorum, dedi kızıl saçlı, hoş bir hatun. Yanındakiler de onayladı.

– New York’da banka CEO’ları bile metro ile işe gidiyorlar, dedi gruptaki adamlardan biri.

Yurt dışına hiç gitmedim. Herhalde gidemem de. Ama dizilerde, filmlerde görüyorum bazen. Yabancı dizi ve film de izlemiyorum pek aslında ama, arada televizyon kanalları arasında gezinirken gözüme takılıyor. Neyse, demek ki, metroya binmek iyi karşılanıyor. Ben de iş çıkışı artık, daha bir özgüvenle ve yüksek sesle,

– Metroya koşuyorum, diyorum etrafımdakilere.

Birazdan ineceğim. Yağmur başlamamış olsa bari. Ben kendimi bir eve atayım da. Bu gibi havalarda o Sıraselviler Caddesi sanki bir uzar, yürü yürü bitmez.

Ev işini de bir arkadaşın arkadaşı aracılığıyla halletmiştim. Kızın ev arkadaşı arayan bir arkadaşı varmış. Önce, Katip Mustafa Çelebi’de dediklerinde anlayamamıştım nerede olduğunu. O güne kadar İstanbul’da ancak belli başlı semtleri öğrenmiştim. İşte, Beşiktaş, Levent, Üsküdar, Kadıköy falan. Sonra, arkadaşımla evi görmeye gittik. Sıraselviler boyunca yürüyüp, epeyce sonra sağa sapıyorsun. Yürürken, Taksim’de önünden geçtiğimiz dev kiliseyi aklıma yazmıştım. Bir daha kendi başıma geldiğimde yolu kolay bulayım diye. Şimdi, avucumun içi gibi biliyorum bizim oraları. Bir zamanlar gözde bir semtmiş. Ama, öyle böyle değil, yüz sene önce falan. Herhalde o itibarlı zamandan kalma, bir Fransız lisesi var yakınımızda. Biraz aşağıda Taksim Eğitim Araştırma Hastanesi. Kavgası bol bir mahalle için en önemli adres neredeyse.

Sıraselviler’in karşı tarafı, Cihangir. Orası da bir zamanlar, bahçe içinde köşkleri ile gözde bir semtmiş. Sonra müthiş bir düşüş olmuş. Şimdi yine, bu kez başka şekilde gözde bir semt. Okuyan yazan, entelektüel dedikleri tipler çok buralarda. Bir de Fransız çok. Çoğu Fransız okullarında ve Fransız Kültür Merkezi’nde öğretmenmiş. Gün boyu ve geç saatlere kadar açık kafe ve restoranları her daim doludur. Bazen oralardan geçerken, o insanların ne iş yaptıklarını düşünürüm. Bazı tipler sanki hep oradalar. Özensizmiş gibi duran ama aslında pahalı giysileri, başka bir dünyadanmışlar gibi konuşmaları ile ilgimi çekerler.

Sıraselviler’de oturduğumu söylediğim zaman karşımdakinde daha iyi bir etki yarattığımı fark ettiğimden beri Katip Mustafa Çelebi demiyorum. Böylece Cihangir’de oturduğumu sanıyorlar. Ne var bunda? Sanki iş yerinde, Levent’te oturuyorum diyenlerin aslında nerede oturduklarını bilmiyoruz. Levent derler ama aslında Gültepe’dir oturdukları semt. Öyle işte. Birkaç yüz metre çok şey değiştirir bu şehirde. Hani imaj deyip duruyorlar ya? İşte o hesap…

– Taksim

Duyar duymaz vagonun kapısına yöneldim. Devam eden anonsun saydığı füniküler ve bağlantı bilgilerine kulak asmadan, kendimi insan seline bıraktım. Gerçek bir sel. Bu saatte bazı noktalarda neredeyse insanın ayakları yerden kesilecek. Yürüyen merdivenler tıkış tıkış. O kadar yorgunum ki, yürüyen merdivenlerde yürüyerek çıkanlar gibi koşturmaya halim yok. Sağ tarafta duruyorum. En sevdiğim yer, o upuzun koridordaki yürüme bandı. Kimi zaman ben de yürürüm sol kenardan ama, çoğunlukla bandın üstünde de sabırla dururum. Nasıl olursa olsun, üstünde kayarken sağ taraftaki ayna kaplı duvara bakar, orada kendimi bulurum. Hoşuma giden bir eğlencedir bu benim için.

(Devam edecek)

Ülgen Özgül

© Tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan metnin tamamı veya bir bölümü yazılı, görsel ve diğer medya ortamlarında kullanılamaz.

Alaca Karanlıkta (1)

Fotoğraf: Ümit Özgül

Çok şükür bugün de bitmek üzere… Şunun şurasında bir saat kaldı. Çarşamba olduğuna göre, artık hafta da neredeyse bitti demektir. En zoru pazartesi ve salı günleri. Pazartesiden baktın mı, hafta sonu uzun bir tünelin sonunda gibi görünür. Ama çarşamba oldu mu, hafta sonu tatiline yaklaştık demektir. Haftanın ilk yarısı, bankoya gelen insanlar da sanki daha bir nemrut olur. Plazanın değişik katlarındaki iş yerlerine koşturanlar. Kimlik kartını evde unutup, benden geçici misafir kartı isteyenler. Randevusuna çok erken ya da geç gelmiş ziyaretçiler. Hepsi. Ha… Her gün, her koşulda güler yüzlü ve kibar olanlar da var tabii. Ama az… Onlar, yağmur, çamur da olsa güneşli bir bahar günü de olsa hep kibar ve hafiften neşelidirler.

Hafta başı insanlar öyle asık yüzlü oluyorlar da, ben nasıl oluyorum…? Burnumdan soluyorum. Ama, kimsenin eleştirmeye hakkı yok. İşe girdiğimizde bize ne demişlerdi?

– Resepsiyonist olmak öyle kolay bir iş değildir. Plazanın dışarıya karşı yüzü olacaksınız. Kibar ve ciddi.

Böyle demişti ilk işe girdiğim zaman binanın İdari İşler Müdürü. Bayağı sertti. Korkmadım desem yalan olur. Emekli astsubay mıymış neymiş? Çocukken bizim köye gelip herkesi köy meydanında sıraya dizen ve babama tokat atan jandarma komutanı gelmişti aklıma. Rütbesi ne idi, hiç bilmiyorum. Çok küçüktüm. Annemin arkasında, eteğine yapışmıştım. Kafamı arada uzatıp bakıyordum. Çok korkmuştum. Birilerini arıyorlarmış. Komutan çok kızgındı. Hırsını, köyde yabancı kimse olmadığını söyleyen babamdan çıkarmıştı. Konuşmasını laubali bulmuş, tokatı basmıştı. Nasıl üzülmüştüm… Benim bildiğim kadınlar ve çocuklar dayak yerdi. Kocaman babalar değil… Ağlamaya başlamıştım. Zavallı anam, komutan daha çok kızmasın diye beni susturmak için nasıl çabalamıştı…

İdari İşler Amiri devam etmişti,

– İnsanlar buraya gelince ilk olarak sizinle temasları olacak. Kuledeki iş yerlerinin vereceği ilk kalite sınavı siz olacaksınız. Kimse, “Bu şirket ne biçim bir yerde”, diye düşünmemeli. Onun için her zaman düzgün, temiz giyimli, ağırbaşlı ve ciddi olacaksınız. Mesafeli, ama kibar olun. Laubalilik yaptığınızı görürsem, kendinizi kapının önünde bulursunuz.

Aslında, Amir denmesine acaip bozuluyor. Ama ne yapayım? Amir işte… Müdür kelimesinden daha çok yakışıyor ona. Tipine daha çok uyuyor. Yine de, ağzımdan kaçırmamaya çalışıyorum. Zaten zor buldum bu işi de.

Haftanın ilk günleri bu talimatın arkasına sığınıp daha bir suratsız olabiliyorum. Gıcıklığımı ciddiyetin arkasına saklayabiliyorum. İşimi aynı şekilde yapsam da, yaydığım enerji farklı oluyor.

– Buyrun, nereye gelmiştiniz? Kiminle görüşecektiniz ?

Böyle karşılıyoruz gelenleri. Bankoda bir arkadaş daha var. Sema ile yan yana oturuyoruz. Çok samimi değiliz ama, birbirimizi kolluyoruz yine de. Arada bir telefonuma daldığımda, kendisi meşgulse ve tepemde ilgi bekleyen biri varsa, dikkatimi çekmenin bir yolunu buluyor. Hafifçe sesleniyor ya da alttan dokunuyor. Sigara molalarında da sırayla birbirimizi idare ediyoruz. Sema da benim gibi, küçük yerden gelmiş İstanbul’a. Ama o, epeyce tecrübeli. Yıllar önce, ailesi ile birlikte bir Orta Anadolu kasabasından göç etmişler. Hala onlarla birlikte yaşıyor. İş çıkışı onu almaya gelen bir sevgilisi var. Belki evlenirler bir süre sonra.

– Pardon, yalnız bu kimlik geçmiyor. Nüfus cüzdanınız ya da ehliyetiniz varsa, rica edeyim.

Böyle söyleyince bazıları çok sinirleniyorlar da, ben ne yapayım? Bize böyle dendi. Ya soğuk damga ya da çip olacak kimlikte. Neyse, bu tip fazla uzatmadı. Nüfus cüzdanı varmış yanında. Şimdi iş, gideceği şirketin danışmasını aramaya kaldı. Bu yukarıdaki tiplerde de bir hava bir hava. Burunlarından konuşur, bizi beğenmezler. Her seferinde,

– Kardeşim afrayı tafrayı bırak! Sen de benim gibi bir resepsiyonistsin işte,

dememek için kendimi zor tutuyorum. Tabii, bizden çok para alıyorlar. Giyimlerinden belli. Kimisi de üniversite öğrencisi imiş. Onlar daha bir sevecen. Gülümseyeni, arada hal hatır soranı oluyor.

Şirket danışmalarındaki elemanların üstünde sekreterler var. Onlar bir üst sınıf. Yüksek topuklu ayakkabılarının üstünde sekerek, şen kahkahalarla geçip gidiyorlar. En çok kargo da bu tiplere geliyor. Her gün internet alışveriş sitelerinden bir sürü, irili ufaklı paketler geliyor bunlara. Mevsimine göre, içinde ayakkabı veya çizme olduğunu tahmin ettiğim büyük, sert kutular; yazın daha ufak ve yumuşak paketler. Artık ne varsa içlerinde… Tiril tiril tatil elbiseleri, bikiniler… Kargo şirketlerinin elemanlarının biri gelir biri gider akşama kadar bunlar için. Zavallı adamlar. Şirketlere gelen evrak ve benzeri şeyleri bize bırakır, paketleri arka taraftaki odaya koyarlar. İş bununla da bitmez. Bir de, üste olmayan, yanlış beden ısmarlanmış veya beğenilmemiş ürünlerin iadesi var. Onlar da aynı odada, geri gönderilmek üzere beklerler. Gelen elemanlar, getirdikleri paketlerden kurtulmuşken, neredeyse bir o kadarını da geri götürürler. İş arasında, patrona çaktırmamaya çalışarak, alelacele yapılan alışveriş öyle olur işte. Sonra, her şey fotoğrafta göründüğü gibi olur mu hiç?

Ben istesem de, alamam o kadar. Zaten elime ne geçiyor ki? Kira, yol parası ve gıdaya anca yetişiyor. Arada annem memleketten tarhana, bulgur yollarsa, ne mutlu bana… Neyse ki, bizim üniformamız var. Her gün değişik bir şey giyeceğim derdi yok. Siyah pantolon, beyaz gömlek. İşe başlayınca, bir pantolon iki gömlek vermişlerdi. Hafta içi gömlekleri yıkamak zor oluyor diye kendim üç tane daha aldım. Sema Kadıköy’de ucuz bir yerler tarif etti. Bir hafta sonu karşıya geçip aldım.

Kargo dedim de… Gelen çocuklardan biri bayağı hoş. Arada bir bana gülümsediği, eğer yan taraftaki kapının önünde sigara molasında isem, iki çift laf ettiği oluyor. Sözde şaka yapıyor ama biraz mahcup sanki. Aman, öyle olsun. Dert istemiyorum. Daha yeni yeni alışıyorum İstanbul’a da. Eğitim Fakültesi’ne girdiğimde kafaya koymuştum İstanbul’a gelmeyi. Türkçe öğretmeni olmaya hiç niyetim yoktu. Zaten istesen de olamazsın ki öyle hemen. İnsanlar yıllarca atama bekliyorlar.

Plazaya gelenler azaldı. Tek tük işten biraz erken çıkanlar turnikelerden geçiyorlar. Birazdan tam bir akın olur. Herkes kapının önündeki servislere koşturur. Benim de çıkmam yakın artık. Bankoyu gece görev yapan güvenlikçi arkadaşa bırakıp çıkacağız. Gökyüzü bulutlarla kaplandı birden. Hava iyice karardı. Feci bir yağmur indirecek gibi. Metro durağına kendimi bir atsam, gerisini düşünürüz.

İşte, bugün de mesai bitti. Çok şükür….

Sema, dışarda bekleyen sevgilisine bir an önce kavuşma isteği ile acele ederken,

– Görüşürüz Meral. İyi akşamlar, diyor.

– Görüşürüz…

(Devam edecek)

Ülgen Özgül

© Tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan metnin tamamı veya bir bölümü yazılı, görsel ve diğer medya ortamlarında kullanılamaz.



İçimdeki Öyküler…

Bu sitede yazılarımı yayınlamaya başlayalı beş sene oldu. O ilk günlerin heyecanı hala dünmüş gibi aklımda. Hiç aşina olmadığım bir alanda teknik engelleri kendi başıma aşarken, sitenin tasarımını yaparken ve ilk yazılarımı yayınlarken çektiğim sıkıntıları, endişeyi, ama en çok da başarma duygusunu unutamam. Hepsi güzel birer anı şimdi.

Aralık 2016’da siteme Hoş Geldiniz! derken şöyle yazmışım:

Bu sitede neler mi var ?

Yaşamdan enstantaneler; anlar, anılar, geziler, düşler, düşünceler, özlemler ve öyküler var… Tüm çirkinliklere, zorluklara ve üzüntülere karşın, yaşamın tadına varmam için bana ilham veren şeyler var… Unutamadıklarım ve hayal ettiklerim var… Okuduklarım, gördüklerim ve hissettiklerim var. Dilerim, birilerinin yüreğine, aklına, bilincine dokunur, onlara da esin kaynağı olurlar.”

Bugüne kadar 75 yazı yayınlamışım. Çocukluktan bugüne, biriktirdiğim anlar, anılar, gezi ve düşünceler bolca yer aldı bu yazılarda. Kelimenin gerçek anlamıyla, beş kıtadan binlerce okuyan oldu o yazıları. Hem onların hem de yakın çevremin verdiği destekle bu yazılara devam edeceğim.

Öte yandan, baştan belirttiğim halde, bugüne kadar hiç öykü yayınlamadım. Yazılarımın içinde tabii ki öyküler oldu. Bunlar, duyduğum, okuduğum ya da başımdan geçen olaylarla ilgiliydi. Gezi yazılarımda bile kuru kuru bilgi vermekten kaçındım. Bilginin yanında, yaşadıklarım ve gözlemlerim de olsun istedim. Bunlardan söz etmiyorum. Kastettiğim, tamamen hayal ürünü, kurmaca öyküler. Bundan böyle, bu tür öykülerimi de bu sitede bulabileceksiniz.

Yeni açtığım Öykü kategorisi altında yer alacak bu yazılarımın ilkini yarından itibaren bölümler halinde yayınlayacağım. Eskiden gazetelerde tefrika (yazı dizisi) halinde yayınlanan roman ya da uzun öyküler olurdu. Benim kuşağım da bu uygulamaya yetişti. Buna göre, belli bir metin, yayının günlük, haftalık ya da aylık olmasına bağlı olarak, bölümler halinde yayınlanırdı. Ben de aynı mantıkla, ilk uzun öykümü bölümler halinde, iki günde bir yayınlayacağım. Bittikten sonra, metnin tamamını da sitede bulabileceksiniz.

Öykü bölümlerinin duyurusunu, her zaman olduğu gibi, sosyal medya hesaplarımdan düzenli olarak yapacağım. Ancak, daha kolay haberdar olmanız için www.selgideranilarkalir.com adresinden siteme üye olmanızı öneririm. Böylelikle, yazılarım yayınlanır yayınlanmaz bilgilendirilirsiniz. Eğer yazılarımı akıllı telefondan okuyorsanız, ana sayfanın sağ üst köşesinde gördüğünüz kutu içindeki üç çizgiye basabilir ve çıkan menünün en altındaki ÜYE OLMAK İÇİN bölümüne mail adresinizi bırakarak üye olabilirsiniz. Masa veya diz üstü bilgisayarlarda ise, anasayfanın sol tarafında göreceğiniz menünün en altına giderek, yine aynı şekilde üye olabilirsiniz.

Hoşça kalın…

Knidos

Ünlü İngiliz arkeolog ve yazar George E. Bean (1903-1977), Turkey Beyond the Maeander isimli kitabında, 1970’li yıllarda karadan Knidos‘a ancak cip ile gidilebileceğini yazmış. Durum 1980’lere gelindiğinde de çok değişmemiş olacak ki, 1983 yılında araba ile böyle bir deneme yapmış ama, kısa bir süre sonra geri dönmüştük. Marmaris-Datça yolundan, Datça ilçesine gelmeden önce, ayrılan Knidos yolu hiç de güven vermiyordu o zamanlar. Yol, kırmızımsı bir topraktandı. Kilometrelerce tek bir arabaya ya da insana rastlamadan, bir toz bulutu içinde gidiyordunuz. Derin çukurlar da cabası. Yolun bozuk olması bir yana, arabaya bir şey olsa, yardım alabileceğimiz hiç kimse görünmüyordu etrafta. Yol yardımı olmadığı gibi, cep telefonu da yoktu o zamanlar tabii ki. Bir süre sonra, Renault 12 arabamızın bu şartlara fazla dayanamayacağını anlamış ve geri dönmüştük. Daha birkaç gün öncesinde de, Bozburun‘a giden benzer bir toprak yoldan geri dönmüştük. O zaman da, orman içinde karşımıza çıkan kocaman bir yaban domuzu bizi daha fazla maceradan vazgeçirmişti.

Aslına bakarsanız, o tarihlerde Marmaris-Datça yolu da uçurumları nedeniyle epeyce ürkütücüydü. Günümüzde kimi yerlerde o eski yolun izlerini görmek hala mümkün. Çok kaliteli olmayan bir asfalttan yapılmış, daracık, uçurumun kıyısından giden, keskin virajlarla dolu yol gerçekten korku verici idi. Özellikle otobüsle bu yolu ilk kez gidenlerin çığlıkları araçta yankılanırdı. Hem gidiş hem geliş olup, kenarında hiçbir koruyucu bariyer bulunmayan yolda otobüs şoförleri nasıl giderdi, insan hep hayret ederdi. En önde oturan yolcular her viraj dönüşünde nefeslerini tutarlardı, çünkü bu noktalarda otobüsün ön tarafı sanki yolun dışına, uçuruma doğru taşardı. Bir keresinde, böyle otobüsle yazlık evimize giderken yanımdaki hanım fenalık geçirmiş ve bana,

– Sizde akıl yok mu? İnsan böyle bir yerde ev alır mı? demişti.

Gelin görün ki, tüm bu olumsuzluklara rağmen, o zamanlar o yolda hiç ölümlü kaza olmazdı. Yıllar sonra, bir sürü ağaç pahasına genişletilen ve kimi yerlerde rotası değiştirilerek yapılan yol ile birlikte, ciddi kazalar artmaya başladı…

Başarısız karadan gitme girişimimizden bir iki yıl sonra, Knidos’a bu kez denizden gitmiştik. Yine bugünün koşullarına göre son derece ilkel bir tekneye bir grup insan doluşmuş ve saatler süren bir yolculuk yapmıştık. Knidos’a vardığımızda etrafta ne bir tekne ne de karada bir tek insan vardı. Tekne ile yaklaşırken uzaktan kıyıdaki tiyatronun ve diğer kalıntıların görünümü beni çok etkilemişti. Biraz da hüzünlendirmişti…

Kıyıya çıkıp yürümeye başladığımızda, gruptaki on yaşlarında bir erkek çocuğu heyecanla,

– Baba! Baba! Burası pirzola kokuyor, demişti.

Herkes gülmeye başlamıştı. Babası dahil olmak üzere, kimse çocuğun utanacağını düşünmemişti. Ama gülünmeyecek gibi de değildi. Öylesine saf ve masum bir şekilde söylemişti ki…

Etrafta mis gibi, yoğun bir kekik kokusu vardı. Yıllar geçmesine rağmen beni hala güldürür bu olay.

Neredeyse kırk yıl sonra, 2021 yazında, Knidos’a tekrar gittim. Artık karadan gitmek hiç problem değil o taraflara. Yol sadece Knidos antik kentine değil, Palamutbükü gibi güzel koylara ve civardaki köylere de ulaşımı kolaylaştırıyor. Zaman içinde Knidos’daki kazılar da ilerlemiş. Pek çok yeni eser çıkarılmış. Antik alan daha önce kaderine terk edilmiş gibi iken, şimdi doğru düzgün bilet gişesi olan, etrafı çevrilmiş, daha düzenli bir ören yeri haline getirilmiş. Türkçe ve İngilizce açıklama tabelaları konmuş. Her zaman çok başarılı olmasa da, mümkün olduğunca yön tabelaları yerleştirilmiş. Knidos şehrinin yapı olarak taraçalar şeklinde olması ve henüz bazı yerlerde ara yolların açılmamış olması nedeniyle kimi tabelaların belirttiği yerlere fiilen ulaşamıyorsunuz. Böyle bir durumu iki kere yaşadık. Taraçaların arasının yüksek ve çalılıklarla kaplı olması bir üst kata geçmenizi imkansız kılıyor. Zamanla bu olumsuzlukların da giderileceğini düşünüyorum.

Günümüzde Knidos‘a denizden de…
… karadan da gitmek problem değil

Bildiğiniz gibi Knidos, arkeologların Reşadiye olarak adlandırmayı tercih ettikleri, Datça yarımadasının en ucunda yer alıyor. Burada ilk kazılar 1857-1858 yılları arasında Sir Charles Newton (1816-1894) tarafından yapılmış ve o dönemde sandıklar dolusu eser buradan Londra‘daki British Museum‘a götürülmüş. 1980’lerin ortalarında, Knidos’dan kaçırılan ünlü Oturan Demeter ve Knidos Aslanı heykellerini British Museum’da görünce resmen içim sızlamıştı. Üstelik bu talan, bizim karadan Knidos’a ulaşamadığımız dönemden yüz yılı aşkın bir zaman önce, büyük olasılıkla deniz yoluyla, yapılmış.

British Museum
1985 yılından bir fotoğraf. Müzeye sabah kapılar açılır açılmaz girmiş, akşam kapanış zilleri çaldığında çıkmıştk. Zamanın çoğunu Anadolu’dan götürülen eserlerin sergilendiği salonlarda geçirmiştik.
Knidos Aslanı (M.Ö. 2. yy.)
Altı ton ağırlığındaki bu aslan heykeli 1858 yılında bulunmuş. Bir zamanlar gözlerinin camdan olduğu ve 18 metre yüksekliğindeki bir mozolenin tepesinde bulunduğu düşünülüyor. Heykel 2000 yılından itibaren müzenin Kraliçe II. Elizabeth Büyük Salonu‘nda sergilenmeye başlandı.
Knidos Aslanı’nı bulan mimar Richard Popplewell Pullan‘ın (1825-1888) heykelin tahmin edilen orijinal konumu ile ilgili çizimi. Knidos’da kazı yapan Sir Charles Newton’a yardım eden Pullan, aslan heykelini çevredeki yamaçlarda yürürken bulmuş. Heykel daha sonra bir İngiliz savaş gemisine yüklenerek İngiltere’ye götürülmüş.
Kaynak: www.wikipedia.org

Yaklaşık yüz senelik bir aradan sonra, 1967-1977 yılları arasında, Knidos’da Amerikalı arkeolog Iris Cornelia Love başkanlığında yeniden kazılar yapılmaya başlanmış. Daha sonra Love’in dinamit kullanarak eserleri tahrip ettiği ve bir kısım buluntuları kaçırdığı konusunda çeşitli söylentiler çıkmış olsa da, kazıda bulunmuş uzman Türk arkeologlar bunun doğru olmadığı yönünde açıklamalarda bulunmuşlar. Gazeteci Özgen Acar da, New York Metropolitan Müzesi‘nin deposunda saklı olduğunu bildiği Karun Hazinesi‘nin varlığını Love’un sağladığı bir fotoğraf sayesinde kanıtlayabildiğini belirtmiş. Fotoğrafı çeken ve gizlice Özgen Acar’a veren, eski ABD Başkanı J.F. Kennedy‘nin kızı Caroline Kennedy, Love’ın arkadaşı imiş. Metropolitan Müzesi’nde fotoğrafçı olarak çalışıyormuş. Böylesi bir tavır sergileyen Love’ın belirtilen suçlamaları yapmış olması insana pek inandırıcı gelmese de, bu tür konuların tartışma ve spekülasyona çok açık olduğunu düşünüyorum. Knidos kazıları, 1988 yılından itibaren, Prof. Dr. Ramazan Özgan‘ın başkanlığında, Selçuk Üniversitesi tarafından yürütülüyormuş.

Oturan Demeter Heykeli (yaklaşık M.Ö. 350- M.Ö. 330)
1859 yılında Knidos’da bulunmuş.
Kaynak: https://www.britishmuseum.org
Demeter tapınağında bulunmuş Roma dönemine ait heykelcik
Kaynak: https://www.britishmuseum.org
Demeter Tapınağında bulunmuş seramik kaplar (M.S. 50-100)
Sir Charles Newton’ın Knidos’tan götürdüğü sandıklar dolusu arkeolojik eserler arasında ünlü Knidos seramikleri de bulunuyordu.
Kaynak: https://www.britishmuseum.org

Knidos günümüzde şimdi bulunduğu konumda bilinmesine ve ünlenmiş olmasına karşın, 1952 yılında G.E. Bean ve J.M. Cook tarafından yarımadada yapılan araştırmalar, Knidos’un tarihte ilk olarak Burgaz olarak adlandırılan yerde kurulduğunu ortaya koymuş. Burası Datça şehir merkezine oldukça yakın (2 kilometre uzaklıkta) bir yer. Eski Knidos olarak adlandırılan söz konusu arkeolojik alan Eski Datça ile karıştırılmamalı. Bu konuda, geçtiğimiz yaz kaldığımız Palamutbükü Mavi Beyaz Otel‘deki odamızda asılı olan ve aşağıda paylaştığım haritanın açıklayıcı olabileceğini düşünüyorum. Eski Datça (haritada E. Datça olarak gösterilmiş) Datça merkezinin kuzeybatısında ve iç tarafta iken, Eski Knidos kuzeydoğuda ve sahilde bulunuyor. 1980’lerden itibaren arkeolojik çalışmalar yapılan Eski Knidos’da, Datça’daki kentsel yayılma ve gelişim nedeniyle, 1993 yılından itibaren Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ)Tarihsel Çevre Değerlerini Araştırma Merkezi (TAÇDAM) ile Kültür ve Turizm Bakanlığı iş birliği çerçevesinde bir kurtarma çalışması başlatılması ihtiyacı doğmuş. Günümüze kadar yapılan arkeo-jeofizik ölçüm ve sondajlar ile kazılar sonucunda, bölgede M.Ö. 8. yüzyıla ait antik yerleşim yerleri, avlulu konutlar, taş döşenmiş yollar, şarap fabrikaları, şarap depolama mahzenleri, çok sayıda çanak çömlek ve tapınak adaklarında kullanılan kadın heykelcikler ortaya çıkarılmış. Aynı proje çerçevesinde, Eski Knidos’un yakınındaki Sarı Liman ve diğer limanlarda da, liman kalıntılarını belgelemek ve haritalarını çıkarmak için, sualtı arkeologları da çalışmalar yapmışlar.

Datça (Reşadiye) Yarımadası
Her nedense, harita yarı Türkçe yarı İngilizce hazırlanmış. Genelde bilinen (yeni) Knidos, yarımadanın en batı ucunda. Eski Knidos (haritada Old Knidos yazılmış) Datça şehir merkezinin kuzeydoğusunda, aşağı yukarı Simi adasının karşısında bulunuyor. Yarımadanın en doğusundaki dar bölgeye Balıkaşıran deniyor.

Yukarıda belirtilen ve süren çalışmalarla da desteklenen Bean ve Cook’un teorisine göre, Knidoslular M.Ö.4. yüzyılın ortalarına kadar Burgaz mevkiindeki Eski Knidos’da yaşamışlar. Zamanında Knidos, Batı Anadolu sahillerindeki en önemli şehir devletlerinden birisi imiş. Rodos‘taki Lindos, Ialysos ve Kamiros kentleri, Kos ve Halikarnassos ile birlikte Altılı Dor Kent Birliği‘nin (Dorian Hexapolis) bir parçası imiş. Aslen, tıpkı daha önce Rodos ve Kos’da olduğu gibi, Peleponez yarımadasından gelen Dorlar tarafından kurulmuş. Heredot onların Spartalı olduklarını iddia etmiş olsa da, bu önerme halen tartışmalı bulunuyor.

Burgaz mevkinde bulunan Eski Knidos‘da ortaya çıkarılan işlikler. Yapılan kazılar sonucunda, yeni Knidos’a taşınıldıktan sonra (M.Ö. 360lı yıllar) buradaki bazı konutların zeytinyağı, şarap, sabun, dokuma ve metal eşya imalathanelerine dönüştürüldüğü saptanmış.
Kaynak: http://burgaz.metu.edu.tr

Zaman içinde, Knidoslular şarap, sirke ve yöreye özgü bir lahana ile ünlenmişler ve bu malların ticaretini yapmaya başlamışlar. Eski Knidos’da bulunan şarap fabrikaları ve depolama alanlarından da anlaşıldığı üzere, bu konuda çok ileri gitmişler. M.Ö. 7. yüzyıl boyunca Mısır firavunun izni ile, aralarında Halikarnassos’un da bulunduğu bazı Anadolu şehir devletleri ile birlikte, Nil nehrinin ağzında Hellenium isimli bir ticaret merkezi kurmuşlar. M.Ö. 6. yüzyılda, kendilerinden iki yüz yıl önce gitmeye başlayan diğer Dorlar gibi, koloniler kurmak üzere kuzey Sicilya‘ya gitmişler. Ancak burada yerleşik Sicilyalılardan ve oradaki Foçalı kolonilerden gördükleri tepkiler nedeniyle, daha kuzeydeki Lipara adasına yerleşmişler.

Cape Crio’dan (Deveboynu) Knidos’a bakış. Knidoslular, aslında bir ada olan bu kısım ile karanın arasını doldurmuşlar.

Bu arada, Lidya Krallığı‘nı yıkan (M.Ö. 546) ve Grek şehir devletlerini birer birer hükümranlıkları altına alan Persler, Knidoslular için de bir tehlike olmaya başlamışlar. Knidoslular kendilerini korumak için, Datça yarımadasının günümüzde halk arasında Balıkaşıran denilen yerinde bir kanal kazarak yarımadayı bir ada haline getirmeyi düşünmüşler. Yarımadanın karaya bağlandığı en doğu noktada olan bu bölge gerçekten de çok dardır ve özellikle Datça’dan Marmaris yönüne giderken size eşsiz bir manzara sunar. Bunca yıldır, her geçişimde, bir tarafında Gökova Körfezi, bir tarafında Hisarönü Körfezi uzanan bu manzaraya bakmaya doyamamışımdır. İşte Knidoslular, bu noktada kazacakları bir kanalın Perslilere engel olacağına inanmışlar ve kazmaya başlamışlar. Ancak, arazinin çok kayalık olması nedeniyle, çalışmaların başlamasından bir süre sonra, sıçrayan kaya parçaları yüzünden işçilerin yüzlerinde ve gözlerinde ciddi yaralanmalar olmaya başlamış. Ne yapacaklarını bilemeyen Knidoslular çareyi Delfi‘deki kahine danışmakta bulmuşlar. Kahin, eğer Zeus istese idi yarımadayı kendisinin bir ada şeklinde yaratmış olacağını söyleyerek, çalışmaları durdurmalarını ve kanal yapımından vazgeçmelerini tavsiye etmiş. Buna uyan Knidoslular kanal çalışmalarını durdurmuşlar ve bir süre sonra, buralara kadar gelen Persli General Harpagus‘a teslim olmuşlar. Pers hakimiyeti, M.Ö. 334 yılında Büyük İskender‘in gelişine kadar sürmüş.

Tam aksi taraftan, ana karadan Cape Crio’ya bakış. Kentin kamusal alanları ana kara bölgesine, konutlar ise daha çok Cape Crio’ya yapılmış. Sağ tarafta görünen koy askeri liman, sol taraftaki daha büyük koy ise, ticari liman olarak kullanılmış.

Kaç yıl önceydi tam hatırlamıyorum, bir ara bir takım kişiler yine aynı noktada bir kanal açılmasını, bunun teknelere kolaylık sağlayarak, turizme büyük katkısı olacağını savunmuşlardı. Neyse ki sonradan bu sevdadan vazgeçildi. Buraya veya ülkemizin herhangi bir yerine kanal açma sevdalısı olanlara binlerce yıl önce Delfi kahininin söylediği sözler en güzel yanıt kanımca.

Yuvarlak Altarlar
M.Ö. 6. yüzyıldan itibaren Karya ve adalardaki Dor kentlerinde yoğun olarak görülen bu sunaklar Knidos’da da bulunmuş. Mezar başlarına konan ve sıvı sunum veya et yakma şeklindeki ritüellerde kullanılan bu sunaklara, kentin doğusunda yer alan nekropolde (mezarlık) bol miktarda rastlanmış.

Kesin tarihi bilinmemekle beraber, M.Ö. 4. yüzyılda Knidos şehri bugün ziyaret ettiğimiz, yarımadanın en ucunda bulunan ve Tekir olarak anılan bölgeye taşınmış. Bazı bulgulara dayanılarak bu taşınmanın M.Ö. 360lı yıllarda olabileceği düşünülüyor. Ancak, Eski Knidos da hiçbir zaman tamamen boşaltılmamış. ODTÜ’nün yürüttüğü çalışma, bu tarihten sonra buradaki konutların çoğunun şarap, zeytinyağı, sabun, dokuma ve metal eşya üretim işliklerine dönüştürüldüğünü ortaya koymuş.

Knidos Akropolü
Dionysos Tapınağı/Kilise
Tapınak, taraçalar halinde yapılmış olan kentin en alt kısmında, Küçük Tiyatro’nun batısında ve iki limana yakın bir konumda. M.S. 500 yılında üstüne bir kilise yapılmış ve yapının taşları kullanılmış.

Yarımadanın ucundaki “yeni” Knidos hakkında yazmaya devam etmeden önce eski yerleşim yeri civarı hakkında birkaç satır daha ilave etmek iyi olur diye düşünüyorum. Son yıllarda Datça’ya her gidişimde, yarımadanın çeşitli yerlerinde antik kalıntılara işaret eden, artan sayıda tabelalara rastlıyorum. Ana yol üzerinde, daha önce dikkat etmeden yanından geçip gittiğimiz bazı duvarlar tel örgü ile çevrilmiş ve az da olsa bir açıklama konmuş. Bu, Datça yarımadasında sürekli çalışma yapıldığını gösteriyor. Daha önce, Eski Knidos’un yerini saptamalarına rağmen, Bean ve Cook bir zamanların ünlü Apollon Tapınağı‘nın izine rastlayamadıklarını belirtmişler. Oysa, Apollon’un Altılı Dor Kent Birliği’nin ortak tanrısı olması nedeniyle, tarihi kayıtlara dayanılarak, burada büyük bir tapınak olduğu biliniyormuş. Günümüzde, henüz fazla kazı yapılamamış olsa da, bu önemli tapınağın Emecik köyüne yakın, Sarı Liman‘a bakan bir noktada olduğu tesbit edilmiş. Bulunan bir yazıt, tapınma eşyaları, pişmiş topraktan kap ve heykelcikler Marmaris Arkeoloji Müzesi‘ne gönderilmiş. Apollon Tapınağı’nın önemi, bir zamanlar burada, Knidos’un da bir parçası olduğu, Altılı Dor Kent Birliği’ne dahil şehir devletlerinin düzenli olarak ortak bir şenlik düzenlemesinden kaynaklanıyor. Günlerce süren şenlikler boyunca, spor karşılaşmaları, at yarışları, müzik yarışmaları ve eğlenceler yapılırmış.

Küçük Tiyatro girişi
Küçük Tiyatro
Bu tiyatronun yaklaşık 8.000 kişilik olduğu tahmin ediliyor.
Şehrin çok daha büyük olan Büyük Tiyatro‘sundan geriye ayakta hiçbir şey kalmamış. Resimde görülen tepenin ortalarında olduğu belirtilen bu tiyatronun 20.000 kişilik olduğu tahmin ediliyor.

Datça yarımadasında henüz tam olarak kazılmamış olan bir de Triopium diye bir yerleşim merkezi var (Haritaya bakınız). Bazı kaynaklarda buranın bağımsız bir şehir devlet olduğu belirtilse de, kendisine ait basılmış para veya yazılı kanunları olmaması, Triopium’un Knidos’a bağlı bir yerleşim olduğu görüşüne ağırlık kazandırıyor.

Küçük Tiyatro
Tiyatrodan Dionysos Tapınağı’na bakış

Knidos’un günümüzde bildiğimiz yere taşınmasının sebebinin tamamen deniz ticaretindeki artış ve başarı olduğu belirtiliyor. Zira burası yerleşim yeri olarak oldukça kayalık ve (Eski Knidos’un aksine) çevresinde tarıma uygun alan olmayan bir yer. Bulunduğu nokta itibari ile, güneyden gelen teknelerin sert esen rüzgarlardan korunmak için zaman zaman günümüzde bile konakladıkları bir yer. Böyle bir yerin antik çağlarda ticaret açısından çok canlı olacağının düşünülmesi son derece doğal. Aslında, kazılarda bulunan M.Ö. 14. ve 13. yüzyıllara ait seramik buluntular burada, Knidoslular yeni yerleşim yerlerini kurmadan çok önce, yaşam olduğunu kanıtlamış. Bu kanıtlardan yola çıkarak, Knidos’da en az 3000 yıldan beri yaşam olduğu söylenebiliyor.

Stoa
Dionysos Tapınağı ile ikinci terasın duvarı arasında yer alan bu yapı, 5×4 metre boyutlarında, 27 adet dükkan ya da depo oldukları düşünülen mekandan meydana geliyormuş. İlk olarak Helenistik dönemde inşa edilmiş.
M.S. 1. yy. sonu ile M.S. 2. yy. başı arasında önüne üstü kapalı sütunlu bir galeri eklenmiş. Arkeolojik bulgulara göre, M.S. 3. yy.da Stoa yıkılmış.

Strabon‘un (M.Ö.63-M.S.63) belirttiğine göre Knidos, taraçalar şeklinde kat kat inşa edilmiş bir şehir. Bunu gezerken de algılayabiliyorsunuz. Kamusal yapılar, tiyatrolar ve tapınaklar ana karada yapılmış. Konutlar ise, dışarı doğru uzanan ve arkeologların Cape Crio dedikleri burun kısmında (Deveboynu) yer alıyormuş. Burası aslında bir ada imiş. Knidos’lular önceleri köprüler yapmışlar. Daha sonra, ana kara ile adanın arasını doldurarak, birleştirmişler. Böylece, sağlı sollu iki tane liman yaratmışlar. Batı taraftaki küçük liman askeri, diğer taraftaki büyük liman ticari amaçlar için kullanılmış.

Teraslar halinde yapılmış olan Knidos’un ikinci katına çıkan merdivenler
Stoa’nın yukardan görünümü

Knidos tarihteki en parlak zamanını Helenistik dönemde (M.Ö.323-M.Ö.33) yaşamış. M.Ö. 2. yüzyılda seramikçilikte çok büyük ilerleme olmuş ve Knidos bölgede bir seramik merkezi haline gelmiş. Romalılar döneminde ise şehrin başarılı ve zengin iş adamları sayesinde vergiden muaf tutulmuş, “civitas libera” statüsü kazanmış. Bu tür şehirler, öz yönetim ve kendi paralarını basma hakkına sahipmişler. M.S. 7. yüzyıla gelindiğinde, bölgedeki diğer kentler gibi, Knidos da Arapların istilasına uğramış. Arkeologlar bu bilgiye, kentteki kiliselerden birinin tabanına Arapça harflerle kazınmış bir yazıdan ulaşmışlar. Sonraki dönemlerde depremlerle tahrip olan Knidos, zamanla terk edilmiş.

Stoa galerisinin ayakta kalan kısmı
Bir zamanlar Stoa’da bunun gibi heykeller varmış Sergilenen heykel kopya olup, aslı Marmaris Arkeoloji Müzesi‘ne götürülmüş.
Symmakhos Heroon‘u
Stoa ile Liman Caddesi’nin kesiştiği köşede bulunan bu heroon M.S. 115-130 arasında Symmakhos isimli bir yurttaş için yapılmış. Heroon, antik çağda kentlerin yöneticileri, askerleri ya da kahraman savaçıları adına yaptırılan anıtsal yapılar.

Knidos’a gittiğiniz zaman ilk ziyaret edeceğiniz yerlerden biri tiyatro olacaktır. Yaklaşık 8.000 kişilik olduğu düşünülen bu tiyatro aslında kentin küçük tiyatrosu. Daha yukarda bir tane daha büyük tiyatro olduğu biliniyor. Hatta o yöne doğru, “Büyük Tiyatro” yazan bir tabela da var ama, daha önce belirttiğim nedenlerden ötürü, tüm çabalarımıza rağmen oraya ulaşamadık. Gezinin sonunda sıcaktan bunaldığımız için oturup, dinlendiğimiz sahildeki restoranın sahibi bize uzaktan bu büyük tiyatronun yerini gösterdi. 45 dakika kadar uğraştığımız halde oraya ulaşamadığımızı söyleyince de, zaten şu anda görülecek pek fazla bir şey olmadığını belirtti. Küçük tiyatronun ilerisinde bulunan odeon‘dan ise, geriye pek fazla bir şey kalmamış.

Liman Caddesi
Boulakrates Çeşmesi (M.Ö. 1yy.)
Çeşmeden detay

Tarihte Knidoslu olan ünlüler de var. Bunlardan biri zamanın en önemli matematikçi, astronom ve filozoflarından biri olan Eudoxos (M.Ö. yaklaşık 400-350). Henüz bulunamamış olmasına rağmen, Eudoxos’un burada bir rasathanesi olduğu biliniyor. Antik Çağ’da Dünyanın Yedi Harikası‘ndan biri sayılan ünlü İskenderiye Deniz Feneri’nin mimarı Sostratos da (M.Ö.3. yüzyıl) bir Knidoslu. Öte yandan, tarihteki en ünlü Knidoslunun bir heykel olduğunu söylesek, hiç de abartmış sayılmayız. Zira, zamanın en ünlü heykeltıraşlarından Praxiteles‘in yaptığı bilinen, dillere destan Knidos Afroditi‘nin şöhreti herkesinkini geçmiş.

Apollo Tapınağı ve Sunağı Kompleksi’nden yuvarlak yapı
Güneş saati

Apollo, Altılı Dor Kent Birliği’nin ortak tanrısı olmasına ve onun adına büyük şenlikler düzenlenmesine rağmen, Knidos’un ana tanrısal varlığı değilmiş. Knidos için bu varlık Afrodit imiş. Öyle ki, M.Ö.7. yüzyıldan başlayarak, Roma dönemine (M.Ö.2. yüzyıl ortaları) kadar Knidos paralarında hep Afrodit yer almaktaymış. Aynı zamanda denizcilerin koruyucusu kabul edildiği için, Afrodit kimi zaman paraların üzerinde gemi pruvası resmi ile de canlandırılırmış. Şehir için bu kadar önemli bir tanrısal varlık olunca, Knidos’da bir Afrodit tapınağı olması da doğal. Tapınağın kendisi de, barındırdığı Knidos Afroditi kadar sıra dışı imiş. Günümüzde ancak kaidesini görebildiğimiz bu yapı, yuvarlak bir tapınak. Eski Yunan şehirlerinde yuvarlak tapınaklara pek rastlanmadığı halde yapının bu şekilde tasarlanma nedeninin, içine yerleştirilen Praxiteles’in muhteşem Afrodit heykelinin ziyaretçiler tarafından her yönden görülebilmesi olduğu düşünülüyor. Çünkü söz konusu heykelin şöhreti antik dünyada o kadar yayılmış ki, her yıl Knidos’a bunun için büyük bir akın olurmuş.

Yuvarlak Tapınak
George E. Bean’e göre, büyük olasılıkla Afrodit Tapınağı
Bean’e göre, Praxiteles‘in ünlü Afrodit heykeli buna benziyordu. (sayfa 116)
Dardanos Afroditi (M.Ö. 1.yy.)
Troya Müzesi, Çanakkale

Knidos Afrodit’i maalesef günümüze kadar ulaşmamış. Ancak, daha sonra birçok kopyası ya da benzeri yapılmış. Bu da, heykelin aşağı yukarı nasıl olduğunu hayal etmek açısından çok işe yaramış. Aynı şekilde, tapınağın da sonraki yüzyıllarda kopyaları yapılmış veya duvar resimlerinde yer almış. Örneğin, Tivoli‘deki (Roma yakınlarında) Hadrian Villası‘nda, yuvarlak ve Dorik sütunlarla çevrelenmiş bir yapıda, Knidos Afroditi kopyası olan bir heykel bulunmuş. İmparator Hadrian‘ın (M.S.76-M.S.138) villasının arazisini Yunan dünyasının ünlü anıtlarının benzerleri ile donatma merakı olduğu biliniyor. Bir başka örnek de, Troya Müzesi‘inden verilebilir. Müzede sergilenen ve Dardanos Afroditi olarak bilinen 31,5 cm boyutundaki heykelciğin, Praxiteles tarafından yapılan Knidos Afrodit’inin bir kopyası olduğu belirtiliyor. Diğer kopyalardan farklı olarak, bu heykelcikte Afrodit’in koluna ve bacağına Asklepios‘un simgesi olan yılan sarılmış.

Kilise (D)
Askeri Liman Şapel Kompleksi
M.S. 6 yy.da yapılmış ve M.S. 7. yy. ortalarına kadar kullanılmış

Rivayete göre, Knidoslular bir Afrodit heykeli istedikleri sırada, Koslular da Praxiteles’e tanrıçanın bir heykelini sipariş vermişler. O sırada, ünlü heykeltıraşın atölyesinde iki tane Afrodit heykeli varmış. Birisi giyinik, diğeri çıplak. Önce seçme şansı Koslulara verilince, onlar giyinik olanı seçmişler. Çıplak olan Knidos’a kalmış. Ancak, Knidos heykelinin şöhreti zamanla o kadar yayılmış ki, Kos’daki heykel gölgede kalmış.

Knidos’da biraz soluklanıp, bir şeyler yiyip içebileceğiniz
bir restoran da var

Knidos’da dört saatten fazla zaman geçirdik. Eylül ayının ortaları olmasına rağmen, hava çok sıcaktı. Ona rağmen yılmadık. Ulaşabildiğimiz yerlere tırmandık. Daha önce belirttiğim gibi, kolaylıkla erişilebilecek yollar henüz açılmadığı için büyük tiyatroya, Demeter Tapınağı‘na ve Cape Crio’da bulunan Roma Mezarına ulaşamadık. Gezinin sonunda, taşların arasından yol bulup çıkmış kum zambaklarını görmek ayrı bir mutluluk verdi. Öylesine narin ve güzellerdi ki… Doğa tahribatının acımasızca arttığı günümüzde, en az arkeolojik eserler kadar kıymetli ve korunmaya muhtaçlardı…

KAYNAK:

(1)- Bean, G.E., Turkey Beyond the Maeander