Ulysses

Sizin de benzer bir listeniz var mı bilemiyorum ama, benim var. Aklım başımda olduğu süre içerisinde okumak istediğim kitapların bir listesi var. Bunlar edebiyat, tarih ve sanat alanlarında bazı köşebaşı sayılabilecek kitaplar genelde. Daha güncel kitapların yanında her sene bu listeden de bazı kitapları okumaya çalışırım. Pandemi döneminin benim için olumlu yanlarından biri söz konusu listeden hatırı sayılır sayıda kitap okuyabilmem oldu. Özellikle sokağa çıkma yasaklarının olduğu dönem benim için bu açıdan çok verimli geçti. Okuduğum kitaplardan birisi, yıllar önce alıp bir kenara koyduğum, birkaç kere okumayı düşünüp elime aldığım ama, türlü bahanelerle erteleyerek, daima etrafından dolandığım Ulysses idi.

Okumamış olanlar bile bilirler. Ulysses İngilizce yazılmış, gelmiş geçmiş en zor kitaplardan birisidir. Kimilerine göre en zorudur. Bazıları için tapılası bir baş yapıt, diğerleri için gereksiz yere, biraz da zorlama bir şekilde, okuyucuyu sıkıntıya sokan, yoran bir eserdir. Ulysses, kitap olarak ilk basıldığı 1922 yılında olduğu gibi, günümüzde de çokça tartışılıyor. Aralarında ünlü yazarların da bulunduğu bir kesime göre Ulysses’in şöhreti, hak ettiği seviyenin çok ötesine geçmiş. Buna karşın başkaları, kitabın İngiliz dili ve edebiyatının en devrimci ve önemli eseri olduğu görüşündeler. Öyle ki, H.G. Wells (1866-1946) Ulysses’i bitirdikten sonra kendisini “bir devrimi bastırmış gibi” hissetmiş. Benzer duygularla, zamanın bir eleştirmeni kitabı “edebi Bolşevizm” olarak tanımlamış. Öte yandan, bazı yazarlar da kitabı son derece zorlama, yapmacık ve sıkıcı bulmuşlar. Bunların arasında Virginia Woolf‘un da (1882-1941) olması oldukça ilginç çünkü kendisi de James Joyce (1882-1941) gibi bilinç akışı olarak adlandırılan yazım tekniğini kullanan bir yazar. Yazım tarzları teknik olarak benzer diyebiliriz ama, ayrıştıkları yönler de var. Bir edebiyat eleştirmeni ya da uzmanı değilim. Ama sade bir okuyucu olarak, Woolf’un bilinç akışını kullanmasını çok daha gerçekçi bulduğumu söyleyebilirim. Joyce’un ise bu konuda abartılı olduğunu düşünüyorum. Okurken, “Artık bu kadarı da olmaz. Bir insan yolda yürürken aynı anda bu kadar şeyi aklından geçiremez”, diye düşündüm sık sık. Kendi ifadesine göre, Virginia Woolf Ulysses’in ilk 2 ya da 3 bölümünü eğlenceli ve uyarıcı bulmuş, ilgiyle okumuş. Kendisine katılıyorum. Ancak, sonrasının sıkıcı, rahatsız edici ve hayal kırıklığına uğratan bir nitelikte olduğunu belirtmiş. Öyle ki, 200. sayfada uzun süren bir ara verdikten sonra, kitabı zorlukla tekrar eline alıp, okumuş. Ben Virginia Woolf gibi ara vermedim ama, bu noktada da kendisi ile aynı fikirdeyim.

Şimdi, “Madem bu kadar ızdırap veriyor, bu kitabı niye okumalıyız?” diye sorabilirsiniz tabii. Haklısınız. Bu soruyu ben de kendime Ulysses’i okuduğum 6 ay boyunca defalarca sordum. Belki, kitapları yarım bırakmamak gibi bir prensipten dolayı ya da karşıma çıkabilecek iyi bir şeyleri kaçırmamak düşüncesi ile olabilir. Kitabı bitireli neredeyse 5 ay olacak. Bu kez yine arada sırada, “Gerekli miydi?” diye soruyorum kendime. Haksızlık etmeyeyim. Çok eğlenceli bölümleri de var. Üstelik sadece o ünlü tuvalet sahnesi de değil. Evet, nedense hemen hemen herkes kitabın eğlenceli bölümlerine örnek olarak o tuvalet sahnesini veriyor. Hani o kitabın kahramanı Leopold Bloom‘un bahçedeki tuvalette, kendi ürettiği kokuların tepesinde, gazete okuma sahnesi. (Edinburgh‘da 1968 yılına kadar ev ve apartmanların tuvaletlerinin bahçede olduğunu öğrendikten sonra, Ulysses’in geçtiği 1904 yılında Dublin‘de tuvaletin dışarıda olması doğrusu beni hiç şaşırtmadı!) Oysa, kitaptaki tek eğlenceli bölüm bu değil. Başka bölümler de var. Ama işte, o birkaç bölüm için onca acıya değiyor mu, emin değilim. Benim Ulysses’i okurken sık sık kapıldığım duygu, James Joyce’un bu kitap ile edebiyat çevrelerinden, okuyuculardan, belki eleştirmenlerden, bir tür intikam aldığı oldu. Kendisinin de temenni ettiği gibi Ulysses, yazar öldükten çok sonra bile, edebiyatçıların ve eleştirmenlerin uzun yıllar çözmek için uğraştıkları bir kitap. Hala da uğraşmaktalar…

James Joyce çocukken (1888)
Kaynak: www.commons.wikimedia.org

James Joyce, 2 Şubat 1882 günü Dublin’de dünyaya gelmiş. Doğduğu dönemde, bir zamanlar varlıklı olan ailesinin serveti çoktan yoksulluğa doğru yavaş yavaş erimeye başlamış. 1898 yılında Kraliyet Üniversitesi’ne girmiş ancak 4 yıl sonra, tıp okumak üzere Paris’e gitmiş. Tıp yerine edebiyat ve yazarlığa ilgi duyması nedeniyle bu alanda eğitimini tamamlamamış. Paris’e gittikten bir yıl sonra, 1903 yılında, annesinin hastalığı nedeniyle Dublin’e geri dönmüş. 16 Haziran 1904 günü, daha sonra evleneceği, Nora Barnacle ile ilk olarak çıkmış. İkili aynı yılın ekim ayında Kıta Avrupası‘na taşınmışlar. 1912 yılına kadar olan süre zarfında sadece 3 kere İrlanda’ya gelmişler. Ondan sonra ise, bir daha ülkelerine hiç ayak basmamışlar. Joyce hayatının geri kalan kısmını İtalya, İsviçre ve Fransa‘da geçirmiş. Joyce ailesi 1915 yılına kadar Trieste‘de kalmış. Bu geçen 11 yıl içerisinde James Joyce bir yandan sağlık, bir yandan da parasal sorunlarla boğuşmuş. İki çocuktan sonra geçim sıkıntısı önemli bir problem olurken, gözlerinden de ciddi şekilde rahatsızlanmış. Yine de bu dönemde, Oda Müziği (Chamber Music-1907) başlığı altında topladığı şiirlerini ve Dublinliler (Dubliners-1914) ile Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi (A Portrait of the Artist as a Young Man-1916) isimli eserlerini yazmayı başarmış. Ayrıca, Temmuz 1915’te Zürih’e taşındığı zaman, Ulysses üzerinde çalışmaya da başlamış. Bundan sonraki 7 yıl boyunca Ulysses üzerine, önce Zürih’te sonra Paris’te, çalışmaya devam etmiş. 1917-1918 yıllarında eserin bir bölümü Little Review dergisinde tefrika halinde yayınlanmaya başlanmış ama, fazla müstehcen bulunduğu için, yasaklanmış ve ilgili sayılar toplatılmış. Bunun üzerine, Paris’teki Shakespeare and Company kitapevinin sahibi Sylvia Beach Ulysses’in tamamını basmayı teklif etmiş. Kitabın ilk kopyaları Joyce’un eline, 2 Şubat 1922 günü, 40. doğum gününde ulaşmış.

James Joyce ve Nora Barnacle, 27 yıl birlikte yaşadıktan sonra,
4 Temmuz 1931 yılında Londra‘da evlenmişler
Kaynak: www.commons.wikimedia.org

Ulysses’in, İngilizcenin ana dil olduğu bir ülke yerine, Paris’te basılmış olması, yasaklama ve toplatılma gibi engelleri ortadan kaldırsa da, eser üzerine tartışmalar hiç dinmemiş. Bu arada yazarı da, daha sonra edebiyatta Modernizm olarak isimlendirilecek olan yeni bir akımın lideri olarak görülmeye başlanmış. Joyce ise, bunlara hiç kulak asmadan, edebiyatın sınırlarını zorlamaya devam etmiş. Sonraki 16 senesini Finnegans Wake kitabının yazımına adamış. Zorluk açısından Ulysses’ten geri kalmadığı söylenen bu kitap 1939 yılında basıldığında, savaş korkusu tüm Avrupa’yı sarmış. Almanlar Fransa’yı işgal etmeye başladığında Joyce ailesi ile birlikte Paris’i terk etmiş. Önce Vichy’e, sonra da Zürih’e gitmiş. 13 Ocak 1941’de, geçirdiği bir mide ameliyatının ardından, hayatını kaybetmiş. Fluntern Mezarlığı‘nda toprağa verilmiş.

Joyce ve Sylvia Beach 1920’de Paris’teki
Shakespeare and Company kitapevinin önünde
Kaynak: The New Yorker, 5/3/2010

James Joyce’un Ulysses kitabını okumadan önce üç kitabın okunması gerektiği söylenir. Bunların başında tabii ki Homer‘in Odysseia destanı gelir. Zaten Ulysses, Odysseia destanının kahramanı, Ithaka kralı Odysseus’un Latince adıdır. Joyce da kitabını, Homer’in destanının olaylar örgüsü üzerine kurmuştur. Nasıl ki Odysseia destanında Troia Savaşı‘ndan sonra Odysseus’un on yıl süren eve dönüş maceraları anlatılır, Ulysses’de de Leopold Bloom’un, bir gün boyunca Dublin’de çeşitli yerlere gittikten sonra, eve dönüşüne tanık oluruz. İkinci kitap, Joyce’un Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, üçüncüsü ise William Shakespeare‘ın (?- 1616) Hamlet oyunudur. Ulysses, bütünüyle olmasa da, bazı yönlerden “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi”nin devamıdır. Shakespeare ve Hamlet’e ise, sayısız gönderme var. Ne var ki, benim durumumda da olduğu gibi, bu üç eseri okumuş olmak, işinizi hiç de öyle çok kolaylaştırmıyor…

Ben Ulysses’i, Oxford University Press yayınları tarafından basılmış olan, 1922 yılındaki metninin tıpkıbasımından okudum. Eserin kendisi 732 sayfa. Arkadaki açıklamalar 246 (ki fazlasıyla ihtiyaç duyuluyor), ön tarafta yayıncı tarafından hazırlanmış tanıtım bölümü 69 sayfa. Hepsi toplam 1047 sayfa. Ancak, gözünüzü korkutması gereken sayfa sayısı değil. Kitapseverler için sayfa sayısının önemi yoktur. Mesele metni çözebilmekte… Kitabın Türkçe çevirisini incelemedim. O nedenle arkadaki açıklamaların çevirilip çevrilmediğini ya da ne kadar çevirildiklerini bilemiyorum. Kitapta İrlanda tarihine, o günlerin güncel politik olaylarına, başta edebi eserler olmak üzere farklı sanat eserlerine o kadar çok gönderme var ki, arkadaki bu açıklamaları okumadan bir şey anlaşılması çoğu kez mümkün olmuyor. Öyle ki, zaman zaman kitabın kendisini bırakıp bu notlara dalmanız gerekebiliyor. Bunun dışında, Ulysses’i okumak için internette yararlanabileceğiniz birçok web sitesi de var. Arada onları da okumak zorunda kaldığım oldu.

James Joyce’un 1915 yılında Zürih’te fotoğrafçı
Alex Ehrenzweig tarafından çekilmiş fotoğrafı
Kaynak: www.commons.wikimedia.org

Türkçe çevirilerde olup olmadığını bilmiyorum ama, kitabın arkasında okurken izlenmesi gereken iki tane de şema var. Bunlar, Gilbert ve Linati Şemaları olarak adlandırılıyor. James Joyce, henüz eserini tamamlamadan okuyucuların çok zorlanacaklarını anlamış olsa gerek ki, kitabının ön okumasını yapan tanıdıkları için açıklayıcı şemalar hazırlamış. Örneğin, Linati şemasını arkadaşı Carlo Linati için, Gilbert şemasını da Stuart Gilbert için hazırlamış. İki şema arasında bazı farklar da var. Okuma sırasında bu şemalara da bakmak gerekiyor. En azından, hangi bölümün günün hangi saatinde geçtiğini veya Joyce’un özenle kamufle ettiği kimi çağrışımları anlamak açısından yararlı oluyor.

James Joyce’un 1918 yılında Zürih’te fotoğrafçı
Conrad Ruf tarafından çekilmiş fotoğrafı
Kaynak: www.commons.wikimedia.org

Yukarıda Ulysses’in bir gün içinde geçen olaylardan bahsettiğini belirtmiştim. O günün tarihi tam olarak 16 Haziran 1904. Hatırladınız mı, bilmem. Bu, James Joyce’un eşi Nora Barnacle ile ilk olarak çıktığı tarih. Kitapta geçen olayları bu tarihe koyarak yazar kendi özel yaşamına da bir göndermede bulunmuş. (Üstelik, tek gönderme de bu değil. “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi” kitabının kahramanı ve aynı zamanda Ulysses’in de karakterlerinden biri olan Stephen Dedalus ile Joyce’un yaşamı arasında da birçok paralellik var). Söz konusu tarihin ölümsüzleşmesi bu kadarla kalsa iyi. Bir yandan Ulysses ve James Joyce hayranlarının olası etkisi, ama belki daha da önemlisi, turizmcilerin akıllıca pazarlama taktikleri sonucu, 16 Haziran her yıl çeşitli aktivitelerle Dublin’de kutlanan bir anma günü haline gelmiş. James Joyce ve Ulysses üzerine bilimsel toplantılar, anma törenleri ve okuma seansları bir yana, sonraki yıllarda Bloomsday olarak adlandırılacak olan söz konusu tarih, günümüzde Dublin için büyük bir turizm faaliyeti haline gelmiş durumda. Ulysses’i okumuş ya da okumamış olsunlar, insanlar o gün Leopold Bloom’un Dublin’de izlediği rotayı izliyor, gittiği yerlere gidiyor ve hatta kitapta sözü edilen yemekleri (bolca sakatat olmak üzere) yiyorlar. Mekanlar ve Bloom’un izlediği yol hakkında Joyce çok titiz davranmış. Kitabın önündeki (ve ancak bir büyüteç aracılığı ile görülebilen) harita ile siz okurken de bu rotayı takip edebiliyorsunuz. Gün boyunca Leopold Bloom bir cenaze için mezarlığa, ilan bölümü için çalıştığı gazeteye, Türk hamamına, kütüphaneye, geneleve ve benzeri birkaç yere gider. Son olarak gideceği yer, Eccles Sokak 7 numaradaki evidir. Burada, soprano olan eşi Molly Bloom kendisini aldatmaktadır ve o bunun farkındadır.

Okumayı planlayanların zevkini bozmamak için Ulysses’in olaylar örgüsü hakkında daha fazla bilgi vermeyeceğim. Sadece kitabın kahramanı olan Leopold Bloom hakkında kısa bilgi vermekle yetineyim. Zira ben çeşitli bölüm ve sayfalara gizlenmiş bu bilgileri bir araya getirmek için epeyce zaman harcadım. Ulysses’in baş kahramanı Leopold Bloom 38 yaşında. Aslen bir Macar Yahudisi olan babası (Rudolf Virag), 27 Haziran 1886’da, Leopold Bloom 20 yaşında iken intihar etmiş. Annesi ise Katolik bir İrlandalı. Leopold da, eşi Molly ile evlenebilmek için Katolikliği seçmiş. Çiftin iki çocuğu olmuş. Kızları Milly bir gün önce (15 Haziran 1904 günü) 15 yaşına girmiş. Oğulları Rudy ise 10 yıl önce, henüz bebekken ölmüş. O zamandan beri eşi ile cinsel ilişkisi olmayan Leopold Bloom’un gündelik hayatta kaçamakları ve değişik fantezileri olmuş hep. Kendisi ilan işinden fazla para kazanmamaktadır. Zaman zaman eşine konserlerinde yardım eder. Bir subay kızı olan 33 yaşındaki eşi Molly, babasının görevi nedeniyle Cebelitarık’ta doğmuş ve büyümüş bir sopranodur. Leopold’u değişik erkeklerle aldatmaktadır. O gün de akşam üzeri, menajeri Blazes Boylan ile kendi evinde buluşacaktır. Bloom bunu bilir ve gün boyunca bunun üzerine düşünür.

Joyce, Ulysses’da her türlü edebi anlatım şeklini kullanmış. Kitap kimi zaman şiir, kimi zaman nesir veya tiyatro senaryosu formunda ilerliyor. Virginia Woolf’a göre Joyce, 19. yüzyıl İngiliz edebiyatının tüm anlatım tekniklerini yok ederek, kendince bunların gereksizliğini ortaya koymak istemiş. Woolf’un eleştirdiği bu durum, T.S. Eliot (1888-1965) için, İngilizcenin sadeleşmesi bağlamında, övülesi bir şey. Kitap boyunca, her bölümde tuhaflıklar devam ediyor. Bazı bölümlerde eşyalar konuşuyor. Hayal ile gerçek birbirine karışıyor. Bu bir şey değil. Daha da uçuk denemeleri var Joyce’un. Örneğin, (Joyce’un kendi ifadesine göre), yazar kitabın “Oxen of the Sun” başlıklı bölümünde, anne rahmindeki bir fetusun gelişimine paralel bir biçemsel gelişim izlemiş. Doğrusu, yazarın amacı bu olmuş olabilir ama, ben uzaktan yakından bir paralellik göremedim. Bazı bölümler bir fen kitabı kuruluğunda iken, sondan bir önceki bölüm soru cevap üzerine ilerliyor. Son bölüm, Penelope ise, sadece konunun değil, denemelerin de doruk noktası. Koca bölümde toplam 8 cümle var. Sadece birinci cümlede 2500 kelime var ve bu bölümde hiç bir noktalama işareti yok!

Tüm bu insana zaman zaman aşırı zorlama gibi gelen denemeler, Ulysses’i çoklukla kuru bir metin haline getiriyor. Öte yandan, bu konuda yazarın dürüst olduğu söylenebilir. Zira, Joyce’a göre aslında yaşam romantik değildir. Ona romantik bir tat katmaya çalışan ve sonunda da hayal kırıklığına uğrayan bizleriz.

Ulysses kitabının ufkumu hiç genişletmediğini de söylemek istemem. Bu haksızlık olur. Yazıyı bitirirken ilginç bulduğum birkaç noktadan da söz etmek isterim. Kitabın görünür metninde biz yabancı okuyucular için açık seçik olmasa da, açıklama ve notlardan anlıyoruz ki Ulysses’de İrlanda’nın uzun süren bağımsızlık mücadelesi sürecine çok fazla gönderme var. Bu konu üzerinde zaman harcarken, İrlanda Bağımsızlık Savaşı‘nın 21 Ocak 1919-11 Temmuz 1921 tarihleri arasında verildiğini öğrendim. Yani James Joyce Ulysses’i yazarken, bir yandan da ülkesinde İngilizlere karşı bir bağımsızlık savaşı veriliyordu. Üstelik bu mücadele savaştan çok önce başlamıştı. O sıralarda Anadolu‘da da destansı bir mücadele vardı. Kim bilir, belki İngilizlerin Anadolu’ya askeri olarak daha fazla yüklenmeyip, Yunanlıları savaşa sürmelerinin nedeni, o sırada İrlanda sorunu ile uğraşıyor olmalarından kaynaklanıyordu.

Benim için Ulysses’deki hoş sürpriz, beklemediğim kadar çok Türkiye’ye gönderme ve Türkçe kökenli kelime olması oldu. Kitapta yazıldıkları şekilde, yashmak (yaşmak), kismet (kısmet), odalisque (odalık) bunlardan bazıları. Leopold’un Türk hamamına gittiğinden zaten söz etmiştim. “Türk mezarlıklarındaki orospular” ifadesine Ulysses dışında bazı başka yabancı kitaplarda da rastlamıştım. O dönemlere özgü yaygın ve bilinen bir durum olsa gerek. Hazreti Muhammed’in kedisini uyandırmamak için cüppesinin bir kısmını kesmesi olayı da hoş bir şekilde kitapta yerini almış.

James Joyce’un Fluntern Mezarlığı‘ındaki anıtsal mezarı

Günümüzde çokça kullanılan bir ifade var: “Ignorance is bliss“. Kişiler ve belli durumlar için kinayeli olarak kullanılır: “Cehalet mutluluktur”. Ulysses sayesinde bu deyişin aslında, çokça kısaltılmış olarak, bir şiirden alındığını öğrendim. İngiliz şair ve akademisyen Thomas Gray‘in 1742 yılında yazdığı “Ode on a Distant Prospect of Eton College” (Eton Koleji’nin Uzak Geleceği İçin Kaside) isimli şiirinden alıntılanmış bu ifadenin aslı, “Where ignorance is bliss, ’tis folly to be wise” (Cehaletin mutluluk olduğu yerde, bilge olmak deliliktir).

Değişik yönlerden, benzersiz bir deneyim olan Ulysses’i okuma serüvenimden yazmak istediklerim bu kadar. Daha pek çok not almışım okurken ama, sanırım bu kadarı yeterli. Her okuma gibi, benimki de çok kişisel bir serüven oldu. Eminim ki, farklı birikim ve ilgi alanları olan okuyucuların izlenimleri ve görüşleri farklı olacaktır. Doğrusu, onları da merak ediyorum…

Yeniden (5): Barselona

Her gezinin aklımda, gönlümde ve anılarımda ayrı bir yeri var. Gittiğim her yer bende farklı izler bıraktı. Ama, doğal olarak, bazı yerler beni daha derinden etkiledi. Böylesi yerler bazı konuları daha çok merak etmeme yol açtı. Beni yeni zihinsel ve fiziksel serüvenlere taşıdı, yeni ufuklar açtı. 21-29 Mayıs 2018 tarihleri arasında gittiğimiz Barselona da benim için bu tür bir gezi olmuştu.

Barselona, gezginler için popüler bir şehir. Gezecek görecek çok yer, keyif alacak çok mekan var. Tekrar tekrar gitmeyi isteyebileceğiniz bir şehir. Adetimdir; gideceğim yerle ilgili önceden dersimi iyi çalışmaya, kaynak kitaplar okumaya çalışırım. Gidip gördükten sonra da, okuduklarımı ve edindiğim izlenimleri bir arada analiz eder, gerekiyorsa (ki çoğunlukla gerekir) bazı şeyleri tekrar araştırır, okurum. Bu süreç bana büyük keyif verir. Dört sene önce yaptığımız Barselona gezisi benim için bu açıdan son derece doyurucu olmuştu. Bunun sonucunda blogumda Barselona ile ilgili, beş ayrı yazıdan oluşan, bir yazı dizisi yayınlamıştım. Bu yazılara her zaman ilgi çok oldu. Halen de devam ediyor. Okumamış olanlar veya arada bazı bölümleri kaçıranlar için söz konusu yazıları yeniden yayınlıyorum. Her bir yazıya aşağıdaki linkler aracılığı ile ulaşabilirsiniz. Keyifli okumalar dilerim.

Barselona (1): Nasıl Olmuş da Gitmemişim Bunca Zaman?

Barselona (2): Modernista Akımının İzinde…

Barselona (3): Gaudi’nin İzinde…

Barselona (4): Romalıların İzinde…

Barselona (5): Mason Simgeleri ile Dopdolu Bir Şehir…

Yol Üstünde…

Haziran ayının son haftası tatil için güneye gittik ve çoğunlukla yaptığımız gibi, bayramdan önce eve döndük. Tatil yerlerindeki bayram kalabalıkları uzun bir süreden beri beni yoruyor. Mümkünse, o sıralar Ege ve Akdeniz kıyılarımızın çekim merkezlerinden uzak durmaya çalışıyoruz. Bir de, böyle zamanlarda oraları tatil süresi kısıtlı olan çalışan insanlara bırakmayı daha doğru buluyorum. İş dünyasının gittikçe zorlaşan çalışma şartlarında insanların her tatil fırsatını değerlendirmeye çalışması doğal.

Son yıllarda yaz tatiline giderken yol üzerinde bir ya da birkaç yerde kalmak da hoşuma gidiyor. Aslında bir günde gidilmeyecek uzaklıklar değil. Hele günümüzün yolları ve arabaları ile. Ama zaman derdi olmayınca, geze geze gitmek hem daha hoşuma gidiyor hem de daha uzun tatil yapmışız gibi geliyor bana. Yoksa geçmişte, günümüzün taşıtlarının konforu ile kıyaslanmayacak arabalarla ve son derece kötü yollarda 11-12 saat yol gitmişliğimiz çok oldu. Hatta gençliğimizde, sırtı yatmayan, kazık gibi tabir edilen sertlikte koltukları olan otobüslerle Bodrum’dan gece boyunca yolculuk yapıp, ertesi sabah doğrudan işe gittiğimiz de oldu. Her seferinde biraz hayret ve dudaklarımda bir gülümseme ile anımsıyorum o günleri. Ancak, şimdi hayatı daha yavaş yaşama, tadını çıkarma zamanı… Böyle yazdım diye içinden geçtiğimiz şu dönemde herkesin şu ya da bu şekilde yaşadığı sıkıntılara duyarsızım sanılmasın. Hiç de iç açıcı günlerden geçmiyoruz. Sadece bu konulara bu sayfalarda girmemeyi tercih ediyorum.

Arkas Sanat Urla

Bu kez güneye giderken Alaçatı’da kaldık. Yanlış anlaşılmasın. Alaçatı’nın şimdiki halini çok sevdiğimden dolayı değil. Sözde bilinçli bir turizm anlayışı ile yola çıkıp, kalabalıktan sokaklarında zorlukla yürünen, kafe ve restoranlarında insanların üst üste oturduğu bir yer halini aldığını görmek bana her seferinde acı veriyor. Benim anılarımdaki Alaçatı çok başka… 1977 yılında, köy meydanında tahta masa ve sandalyeler, tepemizde bir dizi rengarenk ampül. Her şey çok basit, derme çatma ama bir o kadar da güzel. Birlikte gittiğim İsveçli turistlere yerel bir folklor ekibinin biraz da çekingen bir şekilde yaptıkları halk oyunları gösterisi… Ben Alaçatı’ya her gittiğimde o günlerden bir iz arıyorum ama malesef hiçbir yer tanıdık değil artık. Her yer değişmiş, “modernleşmiş”, karakterini kaybetmiş. O havayı bulmak için şimdilerde Yunanistan’a ve Yunan Adaları’na gitmek gerekiyor. Yunanlıların dışında, İtalyanlar, İspanyollar ve daha birçok ülke yozlaşmadan, yerleşim yerlerinin eski dokusunu bozmadan en çağdaş hizmeti vermeyi başarıyorlar. Bizdeki durum için fazla söze gerek yok aslında. Durum meydanda. Alaçatı’da bu kez bir de turizm mevsiminde yapımı tamamlanmamış, toz toprak içinde sokaklar vardı. Bazı güvendiğimiz, oy verdiğimiz belediyeler maalesef seçmeni çantada keklik görme eğilimindeler. Bize düşen ise, kendi aramızda bu konuda söylenmek yerine, doğru mercilere eleştirilerimizi iletmek. Ben de öyle yaptım. Umarım, kısa zamanda gerekli çalışmalar yapılır. Neyse, bu konuyu da burada bırakalım en iyisi…

Arkas Sanat Urla
Zemin Kat

Alaçatı’da kalma nedenimiz çevrede görmek istediğimiz birkaç yer olmasından dolayı idi. Aslında bunun için Urla veya Çeşme’de de kalmak mümkündü ama, bizim tercihimiz bu yönde oldu. Benim için söz konusu yerlerin başında Urla’daki Arkas Sanat Urla geliyordu. Buraya gitmeyi epeydir istiyordum ama bir türlü denk gelmemişti. Pandemi nedeniyle ziyaret günlerinin azaltılmış olması ve randevu alma gerekliliği de son yıllarda planlama açısından önemli bir sorun oldu bizim için. Halen müze Salı, Perşembe ve Cumartesi günleri saat 11:00-17:00 arası gezilebiliyor ve gitmeden randevu almanız isteniyor. Giriş ücretsiz. Nihayet bu sene denk getirdik. İstanbul’dan yola çıkış saatimizi ayarlayıp, otele giriş bile yapmadan, doğrudan oraya gittik.

Ay Işığı (Mareşal Kapısı, Bruges)
Henri Eugène Augustin Le Sidaner (1862-1939)
Siyah Demlikli Natürmort
Georges Braque (1882-1963)

Lucien Arkas’ın sanat koleksiyonu ile ilk tanışmam, 13 Eylül-6 Kasım 2018 tarihleri arasında Tophane-i Amire’de açılan Post-Empresyonistler sergisi ile olmuştu. Hiç unutmuyorum, sergiyi hayranlıkla gezmiştim. Çok sayıda beğendiğim sanatçının eserlerini Türkiye’de görmekten çok mutlu olmuştum. O güne kadar, böylesi bir koleksiyonun ülkemizde var olduğundan bile haberim olmamıştı. Bir sonraki yıl, İzmir’deki Arkas Sanat Merkezinde, Picasso: Gösteri Sanatı sergisini ucundan yakalamıştık. O da muhteşem bir sergi idi. Serginin süresinin geçmiş olmasına rağmen, daha sonra burada o sergi hakkında bir yazı da yayınlamıştım. (Yazı için linke tıklayabilirsiniz. Sergiyi 3D ortamında gezmek isterseniz merkezin web sitesinden erişim sağlayabilirsiniz).

Montmartre‘daki Norvins Sokağı
Maurice Utrillo (1883-1955)
Hyères‘de Sokak
Maurice Utrillo (1883-1955)

Urla’daki Arkas Sanat Eylül 2020’de açılmış. Burada, Lucien Arkas’ın koleksiyonundan zengin bir seçki var. Zemin katta, tanınmış Avrupalı sanatçılar tarafından 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında yapılmış eserler sergileniyor. Bu zengin koleksiyondaki tabloların bir kısmını İstanbul’daki sergide görmüştüm. O sergide gördüğüm bazı eserler ise yoktu. Bunlardan biri Pierre-Auguste Renoir’ın (1841-1919) 1908 yılında yaptığı Madame Thurneyssen isimli tablosu idi. Koleksiyonun eserleri yurt içi ve yurt dışında değişik müzelere dönemsel olarak ödünç veriliyormuş. Göremediğimiz eserler de büyük olasılıkla bu sıralar başka yerlerde sergileniyorlardı.

Arkas Sanat Urla’da sergilenen Calais Burjuvaları
Auguste Rodin (1840-1917)
2012 yılında fotoğrafını çektiğim Stanford Üniversitesi’nin yerleşkesindeki Calais Burjuvaları
Fransa’nın Calais şehrindeki belediye binasının önünde bulunan Rodin’in Calais Burjuvaları isimli eseri. (Kaynak: www.wikipedia.org)
Calais belediye meclisinin siparişi ile yapılan eserin konusu Yüz Yıl Savaşları sırasında geçen bir olaya dayanıyor. 1346 yılında İngiltere Kralı III. Edward Fransızları Crécy Savaşı‘nda yendikten sonra Calais’yi kuşatır. Fransa Kralı VI. Philip Calais halkına her ne pahasına olursa olsun direnmelerini emreder. Ancak Philip, yaklaşık bir yıl süren kuşatmanın kaldırılmasını başaramaz. Açlığa mahkum olan Calais halkı sonunda teslim olmaya karar verir. III. Edward şehri bağışlamayı bir şartla kabul eder. Calais’nin altı tane ileri geleni boyunlarında idam ipleri ve şehrin anahtarları ile şehrin kale kapısından dışarı çıkacaktır. Eser, bu altı burjuvanın şehir kapısından çıkış anını canlandırmaktadır. Tarihçilere göre, idam edilmeleri beklenen bu kişiler, İngiltere kraliçesinin III. Edward’ı ikna etmesi üzerine, kurtulurlar. Kraliçe, idamların doğmamış çocuğuna uğursuzluk getireceğini söyleyerek infazları engellemeyi başarmıştır.

Arkas Sanat Urla’da çok sayıda Auguste Rodin (1840-1917) heykeli görmek sürpriz oldu. Bunlardan ilki, sizi zemin kata neredeyse girer girmez karşılayan, Les Bourgeois de Calais (Calais Burjuvaları) isimli eserin küçük boyutta yapılmış çalışması oluyor. Bu eserin büyük boy bir çalışmasını 2012 yılında Stanford Üniversitesi’nin yerleşkesinde görmüştüm. Eserin aslı, ya da ilk dökümü, Fransa’nın Calais şehrinde sergileniyor. Fransız yasalarına göre, bronz bir heykelin 12 adet orijinal dökümü yapılabiliyormuş. Calais Burjuvaları isimli eserin de dünyada 12 tane asıl dökümü var. Bunun dışında sayısız kopyası da yapılmış. Benim Stanford’da gördüğüm de bunlardan biri idi. Eser aslen, Calais belediyesi tarafından 1884 yılında sipariş verilmiş. 1889 yılında tamamlanmış. Eğer Paris’deki Rodin Müzesi’ni gezdiyseniz, sanatçının bir proje için ne kadar çok ve çeşitli boyutlarda taslak ve kalıp çalışması yaptığını hatırlarsınız. Rodin, Calais Burjuvaları isimli eser için de aynı şekilde çalışmış. Bittikten sonra eser önce bir parka, daha sonra Calais belediye binasının önüne yerleştirilmiş. Arkas Sanat Urla’da sergilenen küçük boy heykel grubu, 1887-1889 yılları arasında tasarlanmış ve Rodin öldükten çok sonra, 1940-1945 yılları arasında dökümü yapılmış.

Venüs
Katarina Vandekerkhove
Dinlenme (1911)
Alfred Boucher (1850-1934)

Zemin kattaki tablo ve heykeller arasında ilerlerken beni daha büyük bir sürprizin beklediğinden haberim yoktu. Doğrusu, burada Camille Claudel’in (1864-1943) heykelleri ile karşılaşmak beni daha da heyecanlandırdı. 1988 yılında çevrilen ve Isabelle Adjani ile Gérard Depardieu’nün oynadıkları o müthiş Camille Claudel filmini izledikten sonra yüreğim yanmıştı. O zamanlar kadınların heykeltraş olması kabul edilmediği için heba olan bir yetenek, kariyeri ailesi ve Rodin tarafından baltalanan bir sanatçı, Rodin’in hem asistanı hem sevgilisi olmuş ama iki anlamda da hak ettiği değeri görmemiş bir kadın. Üstüne üstlük bir de, ölene kadar, akıl hastanesinde geçirilmiş 30 yıl… 2013 yılında çevrilen ve Claudel’i Juliette Binoche’un oynadığı bir başka film, sanatçının akıl hastanesinde geçirdiği dönemden bir kesit veriyor. Ben bu filmi o zaman film festivalinde izlemiştim. Camille Claudel’in hayatı hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler için yazar Anne Delbée’nin kitabını da öneririm. Paris’teki Rodin Müzesi’nde Claudel’in en dokunaklı eserlerini de görmeniz mümkün.

Camille Claudel (1864-1943) atölyesinde çalışırken
Kaynak: www.wikipedia.org
Camille Claudel’in erkek kardeşi Paul Claudel 16 yaşında iken. Eser, 1886 yılında yapılmış. Diplomat ve şair olan Paul Claudel, ablasının akıl hastanesinde otuz yıl yalnızlık ve sefalet içinde yaşamasının nedeni olarak gösteriliyor.
Deniz Kızı/Flüt Çalan Kız (1900-1905)
Camille Claudel (1864-1943)

Arkas Sanat Urla’nın üst katında Rönesans döneminde yapılmış şahane goblen duvar halılarının yanında değerli Anadolu halıları, 16 ve 17. yüzyıllardan kalma zırhlar, miğferler ve silahlar sergileniyor. Bunların her biri ayrı bir sanat eseri niteliğinde. Camekanlı son bölümde ise, Antik Çağ’a ait önemli tapınakların maket replikaları ve tarihe geçmiş Roma imparatorlarının mermer büstleri bulunuyor.

Bu bölgede gidilebilecek ilginç bir diğer müze de KEY Museum. Burası, Türkiye’nin en kapsamlı klasik otomobil ve motosiklet müzesi olarak tanımlıyor kendisini. 2015 yılında Torbalı’da, 7000 metre kare alan üzerine kurulmuş. Müze koleksiyonu, iş insanları Murat ve Selim Özgörkey’in yıllardan beri süre gelen otomobil tutkularının bir devamı olarak oluşmuş. Burası sadece otomobil tutkunlarının değil, bir ulaşım aracı olarak otomobilin tarihini merak edenlerin de ilgisini çekecek bir yer. 1886 yılında üretilen ilk otomobil dahil olmak üzere, Mercedes, BMW, Cadillac, Porsche ve Ford gibi belli başlı markaların serüvenlerinin izinde bu gelişimi görmeniz mümkün. Müze, son derece güzel düzenlenmiş. 76 adet otomobil ve 40 motosikletin dışında, girişteki tarihi Shell benzin istasyonu düzenlemesi de çok güzel. Benzin istasyonu, 1900-1961 yılları arasında Shell istasyonlarında kullanılmış orijinal ekipmanların bir araya getirilmesi ile düzenlenmiş. Bunların dışında, 2000’den fazla değişik ölçeklerde model araba, 300’den fazla araba kaput amblemi ve otomobil temalı eşarplar sergileniyor. Müzenin bir diğer özelliği, sergilenen otomobillerin çok titiz ve kapsamlı bir restorasyondan geçiriliyor olmalarıymış. Öyle ki, en ufak vidasına kadar elden geçirilip yenilenerek, fabrikadan ilk çıktıkları hale getiriliyorlarmış.

KEY Museum
1886 yapımı Benz marka araba
1900-1961 yılları arasında Shell istasyonlarında kullanılmış orijinal ekipmanlarla düzenlenmiş benzin istasyonu

Key Museum, çok güzel düzenlenmiş. Biz gittiğimiz zaman, kapanmasına bir saat vardı ve ziyaretçisi epeyce çoktu. Gençler gezerken ne düşünüyorlar bilmiyorum ama, bizim yaş grubumuz için geçmişten çağırışım yapan epeyce model araba var. Zamanında özel ya da dolmuşa çevrilmiş olarak yaşantımıza girmiş, iz bırakmış bir sürü araba. Bakımlı ve pırıl pırıl olmaları onları daha da bir çekici yapıyor. İnsanın aklına, çocukken mahalledeki parmakla gösterilecek kadar az sayıda özel araba sahibinin pazar günleri arabalarını saatlerce özenle yıkayıp, güderi ile kurulamaları geliyor. Ha… Tabii, ben bir de içeri girer girmez anılarımdan silinmeyen kırmızı, spor bir MG marka arabanın peşine düştüm…

Çocukluğumda çok bindiğim MG spor arabadan da vardı müzede. Gerçi Yvette’inki gibi kırmızı değildi. Direksiyonu da sağda değil, sol taraftaydı ve modeli 1968 yerine 1960’tı ama beni mutlu etmeye yetti.

Key Museum ziyaretimizle, yine Torbalı’da bulunan Lucien Arkas Bağları’nın içindeki LA Mahzen restorana gitme planımızı birleştirdik. Pandemi nedeniyle bağ ve üretim tesisi gezisi yapmıyorlar ama, bağa bakan terasta yemek yemek gerçekten çok keyifli. Rezervasyon yapmak şart. Sanırım, geçerken yemek yemek neredeyse imkansız ya da son derece şanslı olmanız lazım çünkü, boş bir tek masa yoktu. Hafta sonu olmasının da etkisi olabilir. Bruschetta, peynir ve şarküteri tabağı eşliğinde içtiğimiz Consensus Red Blend (2018) güzel bir şaraptı. Consensus zaten uluslararası ödülleri bol bir şarap. Organik olması, harcanan emeği daha da takdir edilesi yapıyor. Tatlı ile birlikte içtiğimiz, tatlı şarabı (dessert wine) La Passito da kanımca başarılı idi. Bornova Misketi’nden yapılan La Passito, “Mevsim Meyveli Magnolia” tatlısı ile çok iyi gitti. Bu tür şarap türleri içinde İtalya’nın ünlü şarapları kadar çarpıcı olmasa da, düşünülmüş ve üretilmiş olmasını çok takdir ettim. (Tatlı veya çeşitli küflü peynir türleri ile birlikte, yemek üstüne içilen son derece güzel İtalyan tatlı şaraplarına örnek olarak iki sevdiğim şarabı verebilirim. Bunlar, Umbria bölgesinden Antinori Muffato Della Sala ve Veneto bölgesinden Recioto della Valpolicella Classico DOCG). Türkiye’de var olan daha tatlımsı şaraplar, yanlış bir şekilde, yemekle içilmeye çalışıldığı için genelde sevilmiyorlar. Doğrusu, gerçekten yemek ile de olmuyor bu şaraplar. İtiraf edeyim, benim için de durum bir zamanlar öyle idi. Ta ki, İtalya’nın çeşitli bölgelerinde gittiğimiz restoranların sommelier ve usta garsonları tarafından bilgilendirilip yönlendirilene kadar. Türkiye’de de bu tür bilgilendirme ve tanıtımların faydalı olacağını düşünüyorum.

Lucien Arkas Bağları
LA Mahzen Restaurant

Tatile giderken uğradığımız bir diğer yer, Menteşe, Muğla’daki Gara Guzu bira üretim tesisi idi. Önceden telefon ettik, “Buyrun, bekleriz” daveti üzerine, yolumuzu bir miktar uzatarak, gittik. Tesise gitmenizi değil ama, üretilen biralarını içmenizi bilmeyenlere öneririm. Ben şahsen, biracı bir insan değilim. Sıcak yaz günlerinde veya bazı ender durumlarda buz gibi bir bira hoşuma gider, o kadar. Ancak birkaç seneden beri, Gara Guzu’ya rastlarsam içiyorum. İsmi ve logosunun sevimliliği dışında, lezzet olarak farklı ve sıradan olmaması hoşuma gidiyor. Zaten kendilerini, “sürüden ayrı” olarak tanımlıyorlar.

Çeşit çeşit Guzular…

Gara Guzu, 2011 yılında küçük bir aile işletmesi olarak kurulmuş ve 2014 yılında üretime geçmiş. Türkiye’nin ilk ve lider craft yani butik bira üreticisi. Pancarlı bira gibi deneysel ürünleri var. Ayrıca, Jameson Irish Whiskey ile çok ilginç bir projeleri olmuş. İrlanda’da üretilen Gara Guzu bira, Jameson viski fıçılarında üç ay bekletilmiş. Meşeden yapılmış bu fıçılar daha sonra boşaltılmış ve aynı fıçılara viski konmuş, dört hafta bekletildikten sonra piyasaya sürülmüş. Gara Guzu’nun başlarda az çeşiti varken, bildiğim kadarı ile şimdi onun üzerinde farklı bira üretiyorlar. Ayrıca, Japonya, İngiltere, Kanada, Avusturalya, KKTC, Almanya, Fransa ve Avusturya’ya hem fıçı hem şişelenmiş olarak ihracat yapıyorlar. İstanbul’da her yerde karşınıza çıkmıyor. Bazı kaliteli publarda bulunabiliyor. Bunlardan biri, İngilizce blogumda (mybeautifulistanbul.com) bahsettiğim, Beyoğlu’ndaki DAB Pub Pera. Bulduğunuz yerde bir deneyin derim. Son olarak içtiğim Red Ale’i çok güzeldi.

Gara Guzu ve Jameson Irish Whiskey iş birliği ile üretilen özel seri viski. Kaynak:www.meleklerinpayi.com

Şimdi, bu kadar bilgi verdikten ve övdükten sonra, gelelim işletme ziyaretine. Doğrusu, birkaç saatlik bir yoldan sonra, Gara Guzu’nun üretim yerini çok daha farklı düşünüyorduk. Web sayfasındaki fotoğraflar ve biraz da hayal gücümüz nedeniyle, soğuk biralarımızı yudumlarken dinlenebileceğimiz bir yer özlemiyle gittik. Sonuç o açıdan epeyce hüsran oldu. Bir kere tesis Menteşe sanayi sitesinin içinde. Sitenin yolları toz toprak içinde. İşin bu kısmına Gara Guzu pek bir müdahalede bulunamıyor belki ama, tesisin içi de tam bir keşmekeşti. Karmakarışık ve düzensiz. Ortamın tesis fotoğrafları ile ilgisi yok. Bu geçici, bazı nedenlerden ötürü o döneme özgü bir durum muydu, bilemiyorum. Neyse ki, orada bizimle ilgilenen yetkili kişi çok candan ve bilgi vermekten yüksünmeyen birisi idi. Üretim bölümünde kısa bir geziden sonra, farklı biralarından aldık ve yolumuza devam ettik.

Gara Guzu üretim bölümü

Sekiz günlük bir deniz, güneş ve yan gelip yatma tatilinden sonra eve dönüş yoluna çıktık. Geçen sene yaptığımız gibi yine kahvaltımızı Bafa Gölü’nün kenarında yapmaya karar verdik. Bodrum’dan yaklaşık bir buçuk saat uzaklıktaki Bafa Gölü’nün kenarında birkaç kahvaltı yeri var. Gölün kenarında kahvaltı yapmak hoş oluyor. Biz iki seferdir Yalı Restaurant’a gidiyoruz ancak, açıkçası bir daha gideceğimi sanmıyorum. Gözüme çok daha iyi olabilecek yerler çarptı bir dahaki sefer için.

Bafa Gölü

Bu sene, kahvaltı yapmanın dışında, Bafa Gölü molasını bir başka şekilde daha değerlendirmeye karar vermiştik. Gölün kıyısındaki antik Herakleia kentini görmeyi uzun zamandan beri istiyordum. Kentin tabelasını Milas-Söke kara yolunun üzerinde görebiliyorsunuz. Ana yoldan sapınca, dokuz kilometre gitmeniz gerekiyor. Biz önce kahvaltı yapmak istediğimiz için başta sapmadan devam edip, kahvaltıdan sonra söz konusu sapağa geri döndük. Sık sık belirttiğim gibi, sıcak havada antik yerleri gezmek epeyce zor. Hiç önermem ama, zaman zaman insan mecbur kalabiliyor. Ancak, benim için sıcağın yanında bir de aç gezmek neredeyse imkansız olduğu için bu yola baş vurduk. Oysa, Herakleia yakınında da kahvaltı seçenekleri varmış. Sonradan gördük bunları tabii. Üstelik, tabelalarda belirtildiğine göre, bazılarından sandal kiralamanız da mümkün.

Herakleia yolunda ilginç kaya oluşumları ve
arkada Latmos (Beşparmak) Dağı

Herakleia, antik çağda adı Latmos olan Beşparmak Dağı’nın dibinde konumlanmış bir kent. Şu anda Kapıkırı köyü ile iç içe. Köy kentin üzerine kurulmuş. O nedenle, tarihi yapılar evlerin arasında kalmış. Mümkün olduğunca ortaya çıkarılmaya çalışılmış. İlerde belki Apollon Smintheion’da olduğu gibi, bazı köy evlerinin yıkılması gerekebilir. Bölge, jeolojik olarak 500 milyon yıllık bir geçmişe sahipmiş. Çevredeki taş yapısı ve milyonlarca yıllık doğal aşınma ile ortaya çıkan kaya formları büyüleyici. Uzun yıllar önce, henüz günümüzün yeni yolları yapılmadan, Çan’a giden karayolu boyunca da benzer kaya oluşumlarını görmüş ve hayret etmiştim. Dev boyutlardaki kayalar, sanki dağların tepesindeki mitolojik tanrılar tarafından gökten aşağıya boşaltılmış gibi, birbirlerinin üzerine yığılmışlar, insan eliyle yapılamayacak, inanılmaz görüntüler oluşturmuşlardı. Bir de üstüne üstlük, bunların arasından yabani zeytin ağaçları fışkırmıştı. Çok güzeldi. Bir gün, uygun bir vakitte, paralı yollar yerine, bu eski yoldan gidip aynı oluşumları görmek isterim. İşte, Herakleia yolundaki kaya oluşumları da bana, daha küçük ölçekte, o yolu anımsattı.

Üstte, Latmos Dağı’ndaki mağaralarda
bulunan Neolitik döneme ait resimler.
Altta, kilise olarak kullanılan mağaralardaki duvar resimleri.
Kaynak: Herakleia antik kenti açıklama panoları

1375 metre yüksekliği olan Latmos Dağı, çok eski çağlardan beri kutsal olarak kabul edilmiş. Önceleri, Anadolu’ya özgü Fırtına Tanrısı ile yine yerli bir Dağ Tanrısı’na tapınma mekanı olarak ilgi merkezi olmuş. Daha sonra Hititler, Fırtına Tanrısı’nın yerine kendi tanrıları Tarhunt’u koymuşlar. Antik dönemde onun yerini Zeus almış. Orta Çağ döneminde bile burası kutsallığını korumuş. Çevrede birçok kilise ve manastır yapılmış.

Herakleia’nın çevresindeki surların M.Ö. 287 yılında yapıldıkları tahmin ediliyor. Başta 65 kulesi ve 6,5 kilometre uzunluğu olan surlar, zaman içinde yapılan değişikliklerle 4,5 kilometreye inmiş.

Latmos’un kültürel geçmişinin 8000 yıllık olduğu belirtiliyor. Bunun kanıtı olarak ise, özellikle dağın tepeye yakın kısımlarındaki mağaralarda bulunan, Neolitik döneme ait ve M.Ö. 6000-5000 yıllarına tarihlenmiş, 170 farklı duvar resmi gösteriliyor. Biz buralara çıkamadık. Köy sakinleri bunun epeyce zor olduğunu söylediler. Sanırım, hele sıcakta hiç akıllıca bir çaba olmazdı. Eğer böyle bir şey yapılacaksa, sabah çok erken, dağa tırmanmak için donanımlı bir şekilde yola koyulmakta yarar var. O nedenle, söz konusu resimlerin açıklama tabelalarındaki fotoğraflarına bakmakla yetindik. Yukarıda belirttiğim gibi, Latmos Dağı’nın kutsal olduğu inancı çok sonraları bile devam etmiş. Örneğin, M.S. 10. yüzyılda bile, kuraklığa çare olarak yağmur duaları için buraya gelinirmiş. Doğu Roma döneminde dağ Latros adını almış ve bölgede manastırlar yapılmaya başlanmış. İlk olarak M.S. 7. yüzyılda Sina’daki Müslüman fetihlerinden kaçan keşişler tarafından kurulan bu manastırlar giderek artmış ve 1222 yılına gelindiğinde 11’e ulaşmış. Ancak, 13. yüzyıl sonundan itibaren başlayan Türk saldırıları sonucu, 14. yüzyılda bu manastırlar yavaş yavaş terk edilmişler.

Herakleia mezarlığındaki (necropolis) mezarlar görülmeye değer. Kayalara oyulmuş mezarların üstüne ayrı bir kapak örtülmüş. Mezarların bir kısmı günümüzde gölün içinde kalmış.

Herakleia’ya henüz yaklaşmadan, yol kenarındaki bazı kayalıkların tepesinde sur ve burç kalıntıları görmeye başlıyorsunuz. Köyün içine yerleştirilmiş çeşitli tabelalar sizi kentin belli başlı noktalarına yönlendiriyor. Bunlardan ilki Göl Kalesi olarak tabir edilen yapı. Biz ne tarafa park edeceğimize karar vermeye çalışırken, gölgeye sığınıp yanyana oturmuş köyün kadınlarından birisi ayağa kalkarak bizi bir gölgeye yönlendirdi. Ne tarafa yürüyeceğimizi tarif etti. İçlerinde en girgin olanın o olduğu belliydi. Nitekim, daha sonra, ondan bir kolye satın aldım. Gölden çıkmış kabuklu hayvanların kabuklarından yapılmış kolyeler satıyordu. Yanındaki daha çekingen olandan da çevresi oyalı bir bandana aldım. Hepsi kendilerinden bir şeyler almamı istiyordu ama genelde aynı şeyleri sattıkları için bu kadarla yetindim. Yerel insanlara yardım olsun diye bu tür alış verişler yapmaya çalışıyorum. Aklıma Küba’da, çevredeki yabani bitkilerden topladığı tohumlarla yaptığı kolyeleri satan o güzel gözlü kadın geldi. Saatlerini harcayarak yaptığı o kolyelerin on tanelik demetini 1 CUC’e (1 dolar) satıyordu…

Göl Kalesi
Kale, 1071 Malazgirt Savaşı sonrası Anadolu topraklarına artan Türk saldırıları nedeniyle, 12.yy. sonu ile 13. yy. başı arasındaki
dönemde Bizanslılar tarafından yapılmış.
2021 yılında yapılan kazılar
sırasında kalede bir şapel bulunmuş

Herakleia’nın M.Ö. 300 civarında, Büyük İskender’in dev imparatorluğu bölünürken, Karia’nın bir bölümünde yönetimi ele geçiren Makedonyalı komutan Pleistarkhos tarafından kurulduğu düşünülüyor. Kendisi, Latmos ve Pidasa kentlerinde yaşayan halkı birleştirerek, birkaç yüz metre batıda kendi kurduğu Herakleia’ya yerleşmeye zorlamış. O zamanlar kent, bugünkü gibi göl kenarında değil, deniz kenarında, Latmos Körfezi’nde imiş. Körfez zamanla Menderes ırmağının getirdiği alüvyonlarla dolmuş ve M.Ö. 1. yüzyılda denizle bağı koparak göl haline gelmiş. Herakleia, deniz kenarında olduğu zamanlarda, özellikle Karia’nın iç bölgelerine uzanan yolun başında olması nedeniyle, çok önemli bir liman kenti imiş. Kent, Pleistarkhos’un ölümünden sonra, Büyük İskender’in yine Makedonyalı iki komutanı tarafından kurulan ve onların isimleri ile anılan Seleukoslar ve Ptolemaioslar arasında birkaç kez el değiştirmiş. M.Ö. 190 yılında, Romalıların Magnesia’da Seleukoslar’ın kralı III. Antiokhus’u yenmesi üzerine Herakleia bağımsızlık statüsüne kavuşmuş. Bu durum kente oldukça büyük bir refah getirmiş. Kente agora, bouleuterion ve tiyatro gibi pek çok yapı bu dönemde yapılmış. M.Ö. 129 yılında kent, Roma’nın Asya Eyaleti’ne bağlanınca, bağımsızlığını kaybetmiş. Roma döneminde, su tesisatı ve hamam dışında kayda değer pek bir yapı inşa edilmediği için Herakleia Helenistik kent dokusunu korumuş. Kent bir süre sonra eski önemini yitirmiş. Ancak, Doğu Roma döneminde yapılan Latmos Dağı’ndaki manastırlar ve Kapıkırı Adası’ndaki manastır nedeniyle bölgenin ruhani merkezi olmaya devam etmiş. Helenistik surların üzerine yapılan Göl Kalesi de bu dönemde inşa edilmiş. M.S. 14. yüzyıl başlarında, Türklerin hakimiyeti nedeniyle bölge terk edilmiş. 18. yüzyıldan itibaren Türkler buraya yerleşmişler ve adını Kapıkırı olarak değiştirmişler.

Herakleia antik kenti ilk olarak 1764-1765 yıllarında Richard Chandler tarafından keşfedilmiş. Ancak, Chandler gördüğü kalıntıları yanlışlıkla Myus kenti sanmış ve bu şekilde kayda almış. İlk bilimsel çalışmalar 20. yüzyılın başında Alman Theodor Wiegand tarafından yapılmış. Uzun bir aradan sonra, 1974 yılında bir başka Alman arkeolog, Anneliese Peschlow-Bindokat tarafından bölgede yüzey araştırmaları yapılmış. 2021 yılında başlanan arkeolojik kazıları ise halen Milas Müzesi ve Selçuk Üniversitesi yürütüyor. Sıcakta gezerken, Athena Tapınağı’nın yakınındaki kazı evinin önünden de geçtik. Güne çok erken başlayan ve muhtemelen sıcak nedeniyle çalışmayı bırakan ya da ara veren arkeologlar gölgede hem konuşuyor hem dinleniyorlardı. Belki de günün bulguları üzerine tartışıyorlardı.

Agora
Athena Latmia Tapınağı
Herakleia’nın koruyucusu tanrıça Athena’ya adanmış kutsal alanın M.Ö. 3. yy.da yapıldığı tahmin ediliyor

Bir yandan aşırı sıcak (güneşin en tepede olduğu saatlerdi) bir yandan da bir sonraki durağımız olan Foça‘ya geç kalmamak için, adını Yunan mitolojisinde Herakles, Roma mitolojisinde Herkül olarak bilinen tanrıdan almış olan bu kentte ancak bir buçuk saat kalabildik. Bir dahaki sefer kahvaltımızı burada yapmaya, sandal kiralayarak üstünde manastır ve kiliseler olan adaların yakınına gitmeye ve antik kentin gezme fırsatı bulamadığımız yerlerini görmeye karar verdik.

Athena Tapınağı’ndan muhteşem manzara

Evet, bu sene de biz dönüş yolunda yine iki gece Foça’da ve tabii ki Hotel Lola 38’de kaldık. Yine Fokai Restaurant’ın leziz mezeleri, ara sıcakları ve balıklarından yedik. Ve… Tabii ki, ünlü Nazmi Usta’nın dondurmasından yedik. Foça ve kaldığımız şahane küçük otel hakkında daha önce ayrıntılı bir yazı yazmıştım. Okumamış olanlar ve arzu edenler için yazının linkini buraya bırakıyorum.

Güzel bir yaz olsun herkese…

Tanrıların Savaştığı Kent Troia: Çanakkale (4)

Çanakkale, Türkiye‘de en çok antik kent bulunan illerimizden biri. Sayısının 200’den fazla olduğu belirtilen bu antik kentlerin yüzey araştırmaları ve kazıları ağırlıklı olarak Çanakkale 18 Mart Üniversitesi‘nin öğretim üyeleri ve öğrencileri tarafından yürütülüyor. Coğrafi konum olarak çok stratejik bir noktada olması nedeniyle, antik alanların bu kadar çok olması aslında insanı şaşırtmamalı. İstanbul gibi, tarihin değişik zamanlarında iki kıta arasında her iki yöne doğru geçmek isteyen herkes (Yunanlılar, Persler, Makedonlar, Romalılar, Araplar) buralara gelmiş ve iz bırakmış. 1915 yılında Müttefik Kuvvetler tarafından yapılan son deneme ise, onlar için bir hezimet, bizim için destansı bir direniş ile tarihe geçmiş. Uzmanlar, Çanakkale Savaşları’nın geçtiği alanların da aslında arkeolojik kalıntılarla dolu olduklarını belirtiyorlar. Ne acıdır ki, savaş sırasında Fransız Kuvvetleri buralarda savaşırken bir yandan da kazılar yapmışlar. Özellikle, günümüzde Çanakkale Şehitler Abidesi‘nin bulunduğu yerdeki Elaeus antik kentinin mezarlık alanında (nekropol) yaptıkları kazılar sonucunda burayı talan etmişler. Elaus’tan götürülen beş lahit, mücevherler, çanak çömlek ve diğer farklı objeler günümüzde Paris‘teki Louvre Müzesi‘nde sergileniyorlar. Kentin büyük bölümü savaş sırasında top atışleri nedeniyle tahrip olmuş. Günümüzde, kentin sadece sınırları ve sur duvarları tesbit edilebilmiş.

Homeros
Troia Müzesi

Bildiğiniz gibi, tarihte en az 1915 Çanakkale Savaşları kadar ünlü bir diğer savaş da yine bu topraklarda yapılmış. Sözünü ettiğim yer elbette Troia. Antik Çağ’da şüphesiz, günümüzde bilmediğimiz ya da üstünde durmadığımız, daha pek çok savaş olmuştur. Onların hiçbiri, Troia Savaşı kadar evrensel bir tanınırlığa ulaşmamıştır. Arkeoloji ve tarihle uzaktan yakından ilgisi olmayanlar bile tahta atın hikayesini bilirler. İnsanlığın, bu tanınırlığı borçlu olduğu kişi, büyük ozan Homeros‘tur. Eğer Homeros bu savaşı yaklaşık 500 yıl sonra dizelere dökmemiş olsaydı, büyük olasılıkla Troia Savaşı da sadece antik dönemin diğer birçok savaşı kadar ilgimizi çekecekti. Homeros, ünlü İlyada adlı eserinde, on yıl süren bu savaşın son yılında geçen elli bir günü bize sunar. Ama, geriye dönüşlerle savaşın çıkış noktasını ve gelişen olayları da öğreniriz. Öte yandan İlyada, olayların sadece kuru kuru anlatıldığı bir eser değildir. Edebi olarak son derece güzel, kimi yerlerde dokunaklı kimi yerlerde son derece heyecanlı anlatımlar vardır. İlyada’yı okuyanlar bilirler. Özellikle, gerek kahramanların birebir dövüşleri gerekse genel savaş sahneleri son derece canlı bir şekilde anlatılmıştır. Ben okurken çok heyecanlandığımı hatırlıyorum.

Polyksena Lahdi (M.Ö. 520-500)
Troia Müzesi

Troia Savaşları denince herkesin ilk aklına gelen tahta at öyküsü, İlyada’da değil, Odysseia‘da anlatılır. Homeros, İlyada’yı Troialı Prens Hektor‘un cenaze töreni ile bitirir. Tahta at hilesini ve savaşın sonunu Odysseia‘daki anlatımla öğreniriz. Bu ikinci kitap aslında, Odisseus‘un savaştan sonra, kralı olduğu vatanı İthaka‘ya dönmeye çalışırken başından geçenleri anlatır. Odisseus, Troialılara karşı savaşta yer almış Aka (Yunan) krallarından biridir. Esasen, savaşın sona ermesinde de rolü büyük olmuştur çünkü, tahta at fikri onundur. Odisseus’un türlü maceralarla dolu eve dönüş yolculuğu da on sene sürer. Ama ozan, bir geri dönüşle, Troia Savaşı’nın sonunu da bize söyler. Bazı tarihçilere göre, Troia atı tarihte hiç var olmamış, Homeros tarafından, tanrı Poseidon‘un simgesi olan at için bir metafor olarak kullanılmıştır. Poseidon, denizler tanrısı olmanın yanında, aynı zamanda depremler tanrısıdır da ve at, Akaların deprem nedeniyle yıkılan sur duvarları sayesinde Troia’yı ele geçirmelerini temsil etmektedir.

Polyksena Lahdinin bir yüzünde yer alan, Troia Kralı Priamos’un ve Kraliçe Hekabe’nin küçük kızları Polyksena’nın kurban edilme sahnesi

Homeros’un Troia Savaşı anlatımında sadece insanlar değil, tanrılar da taraf tutar ve savaşırlar. Zaman zaman insan şekline bürünür ve aşk, nefret, gurur, kıskançlık gibi insani duygulara kapılırlar. Savaşın bizzat çıkışı da böyle değil midir? Troia kralı Priam‘ın oğlu olan Paris‘in Afrodit‘i üç tanrıça arasında en güzel seçmesi ile başlamamış mıdır bütün olaylar? Kendilerini aşağılanmış hisseden Hera ve Athena o kadar kızmışlardır ki, Akaların tarafını tutmuşlardır. Üstelik Athena, kuruluşundan beri Troia şehrinin koruyucusudur ve burada kendisine adanmış bir tapınak bulunmaktadır. Tanrılar arasında Afrodit ve Apollon savaşın başından sonuna kadar Troialıların yanında kalmışlardır.

Günümüzde savaşların çıkış nedenlerini tabii ki tanrıların gazabına dayandırmıyoruz. Troia Savaşı da büyük olasılıkla, Troia’nın zenginliğinden gözleri kamaşan ve bu verimli toprakları ele geçirmek isteyen Yunan halklarının (Akaların) buraları ele geçirme savaşıdır. Ancak, savaş çetin olmuştur. Kent duvarları o kadar sağlamdır ki, Troia’yı ancak bir hile (veya deprem) ile ele geçirebilmişlerdir.

Troia ya da Troya, isim açısından halen süren tartışmaların konusu. Son zamanlarda toplum içinde veya sosyal medyada, eskiden alışkın olduğumuz şekilde, Truva demeye görün… Eleştiriler gecikmeyecektir. Çocuklukta öğrendiğimiz, zamanın tüm turistik tabela ve broşürlerinde geçen Truva ismi, antik kentin Fransızca ismi olan Troie‘den Türkçeye geçmiş. Ancak daha sonra, aralarında Azra Erhat‘ın da bulunduğu uzmanlar, kentin Yunancada Troia olarak geçtiğini ve bu şekilde anılması gerektiğini belirtmişler. Aynı kelimenin Türkçe okunuşu olarak Troya da kullanılmaktadır. Tarihte Troia’nın adı daha da çok çeşitlilik göstermiş. Kentten Yunanca, Troia’nın dışında, Ilion; Latince Ilium; Hititçe Wilusa ya da Truwisa olarak da söz edilmiş.

Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann (1942-2005)
Kaynak: www.troiavakfi.com

Troia (Troya) antik kenti 1998 yılından beri UNESCO Dünya Mirası Listesi‘nde bulunuyor. Bunun gerçekleşmesi için, Troia’da 25 yıl boyunca çalışmalar yürüten, Tübingen Üniversitesi‘nden Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann‘nın (1942-2005) çok büyük çaba gösterdiği belirtiliyor. Bir Anadolu ve Troia aşığı olan Prof. Korfmann 1981 yılında başladığı yüzey araştırmalarının ardından, 1988-2005 yılları arasında hem Troia’da hem de Troas bölgesinde (günümüzün Biga Yarımadası) yaptığı kazılarla bölge arkeolojisine çok büyük katkılar yapmış. Ayrıca, Troia çevresinin korunması için bu bölgenin Tarihi Troya Milli Parkı yapılmasına ön ayak olmuş.

Manfred Osman Korfmann Kütüphanesi
Çanakkale şehir merkezinde bulunan kütüphane, 19. yy. sonunda Surp Kevork Ermeni Kilisesi’nin Sübyan Okulu olarak yapılmış binada hizmet veriyor. Bina belediye tarafından satın alınarak, restore ettirilmiş ve vakfa tahsis edilmiş. Kütüphane 2007 yılında açılmış.
Kaynak: www.troiavakfi.com

Çok iyi Türkçe konuşan ve çalışmaları sırasında civardaki köylülerle çok iyi ilişkiler kuran Profesör Korfmann, Türk vatandaşlığı da alarak adına Osman’ı da eklemiş. Genç yaştaki ölümünün ardından, ailesi binlerce kitap, makale ve basılı eserlerini kendi kurduğu Çanakkale Tübingen Troia Vakfı‘na bağışlamış. Şimdi öğrenciler, akademisyenler ve arkeoloji meraklıları, vakfın Çanakkale’nin merkezindeki kütüphanesinden yararlanıyorlar.

Troia Müzesi

Korfmann’nın en büyük hayali ve bir anlamda vasiyeti, Türkiye Devleti’nin Troia antik kentinin yakınında dünya standartlarında bir müze açması olmuş. Ne mutlu ki, Korfmann’ın bu dileği yerine getirilmiş. Günümüzde Troya (Troia) Müzesi, çağdaş müzeciliğin ülkemizdeki göğüs kabartan nadide örneklerinden birisi. Çanakkale gezimizin en önemli nedenlerinden biri Troya Müzesi idi diyebilirim. Gerek Troia antik kenti gerekse müze aslında daha çok sayıda ziyaretçiyi hak ediyor. Dilerim, mevsimsel bir nedenden dolayıdır ama, biz gezerken olması gerekenden çok az sayıda ziyaretçi vardı. En az Efes kadar önemli bu ören yeri ve müzenin, hem yurt dışında hem yurt içinde, daha çok tanıtılması gerekiyor. En azından arkeolojiye ilgi duyan herkes gitmeli diye düşünüyorum.

Müze girişi

Müze, Çanakkale Merkez ilçesine bağlı, Tevfikiye köyünün yakınında. Binanın inşaatına, yapılan bir proje yarışmasından sonra, 2013 yılında başlanmış. Ziyarete 2018 yılında açılmış. Üç katlı müze, 12.765 metrekarelik kapalı alanıyla son derece ferah ve rahat gezilen bir mekan. Katlar arasında merdiven yerine rampalar yapılmış. Müzede sadece Troia’dan çıkarılan eserler değil, Troas bölgesinin diğer belli başlı antik kentlerinden (Assos, Tenedos (Bozcaada), Parion, Alexandria Troas, Smintheion, Lampsakos, Tavolia, İmbros (Gökçeada)) çıkarılmış eserler de sergileniyor. Giriş katında bulunan bu eserler daha önce Çanakkale Arkeoloji Müzesi‘nde sergileniyorlarmış. Şimdi hepsi, Troia ile beraber aynı çatı altında toplanmışlar.

Troia’nın farklı dönemlerine ait buluntular
Müzenin giriş katında, Bozcaada (Tenedos) ve Gökçeada (İmbros) da dahil olmak üzere, antik Troas bölgesinin önemli antik yerleşimlerinden eserler sergileniyor.
Dardanos Afroditi (M.Ö. 1.yy.)
Troya Müzesi, Çanakkale
Müzede sergilenen bu 31,5 cm boyutundaki heykelcik Dardanos’da bulunmuş. Heykelin, Praxiteles tarafından yapılan, antik çağın ünlü Knidos Afroditi’inin bir kopyası olduğu belirtiliyor. Knidos Afroditi maalesef günümüze ulaşmamış. Dardanos antik kenti günümüzde Çanakkale 18 Mart Üniversitesi kampüsünün içinde bulunuyor.

Troia Müzesi, kısa zamanda uluslararası ödüller almış bir müze. Sadece eserler açısından değil, içerdiği açıklamalar ve aktardığı bilgi açısından da çok zengin. Bu açıdan, katlar arasındaki rampalar bile değerlendirilmiş. İnsanın herhangi bir müzede geçirdiği süre, konuya duyduğu ilgiye bağlı oluyor. Biz Troia Müzesi’nde dört buçuk saat kaldık. Herkes bu kadar kalmayı tercih etmeyebilir. Ancak, kullanılan çeşitli modern odyovizüel teknoloji ile arkeoloji ile en az düzeyde ilişkisi olan ziyaretçilerin bile ilgisini çeken köşeler var. Bu arada elbette, 2004 yılında çekilen ve Brad Pitt‘in Akhilleus rolünü oynadığı Troy filmi de kullanılmış. Yunan mitolojisinin en bilinen kahramanlarından biri olan Akhilleus, Aka ordusunda savaşan büyük bir savaşçıdır. Kendisi aynı zamanda bir yarı tanrıdır. Annesi su tanrıçası Thetis, babası Phthia hükümdarı Kral Peleus‘dur. Annesi onu sol topuğundan tutarak ölümsüzlük ırmağında yıkadığı için, vücunda ölümcül yara alabileceği tek yer orasıdır. Troialı Paris de, Akhilleus ile dövüşürken, onu attığı ok ile sol topuğundan vurarak öldürür.

Heinrich Schliemann (1822-1890)
Kaynak: www.wikipedia.org
Schliemann’ın Yunanlı eşi Sophia’nın Troia hazinesinden bazı parçalarla çektirdiği fotoğraf. Hazine 1873 yılında bulunmuştu.
Kaynak: www.wikipedia.org

Müzenin en ilgi çekici yerlerinden biri altın takıların bulunduğu bölüm. Her ne kadar zamanında Heinrich Schliemann‘ın kaçırdığı hazineye içimiz yansa da, Troia Müzesi’nde sergilenenler de hiç de azımsanacak nitelikte değiller. Schliemann’ın Almanya’ya götürdüğü bu hazineyi, karlı bir kış günü Moskova‘daki Puşkin Müzesi‘nde görmüştüm. Çok zengin bir müze olan Puşkin Müzesi’ne ben sadece bu hazineyi görmek için gitmiş ama, müzenin geri kalanını da gezebildiğim kadar gezmiş ve çok beğenmiştim. Schliemann’ın Troia Kralı Priamın hazinesi olduğunu sandığı Troia Hazinesi‘nin büyük bir kısmı, II. Dünya Savaşı sırasında Ruslar tarafından Moskova’ya götürülmüş. Kalanı Avrupa’nın farklı müzelerine dağılmış. Günümüzde, arkeolojik bulgular aslında Schliemann’ın büyük bir zamanlama hatası yaptığını ortaya koymuş. Homeros’un İlyada’sı ile bir bağ kurma konusunda ısrarlı olan Schliemann’ın Priam’ın hazinesi olarak ilan ettiği takıların aslında o dönemden en az 1250 yıl daha eski oldukları saptanmış.

Puşkin Müzesi, Moskova
Schliemann’ın kaçırdığı Troia hazinesini
2013 yılında Puşkin Müzesi’nde görmüştüm. 1945 yılında Moskova’ya götürülen eserlerin varlığını Ruslar 1993 yılında resmi olarak kabul etmişlerdi.
Schliemann kaçırdığı hazineyi, Paris’teki Louvre ve St. Petersburg’daki Hermitage müzeleri dahil olmak üzere, Avrupa’nın belli başlı müzelerine satmak istemiş ama başarılı olamamış. Sonunda Berlin şehrine armağan etmiş. Günümüzde bu hazine, Moskova ve St. Petersburg
dahil olmak üzere, dünyanın yedi ayrı kentinde,
sekiz farklı mekana dağılmış bulunuyor.

Troia Müzesi’nde sergilenen altın takıların bir kısmı Biga Yarımadası’nın (antik Troas bölgesi) farklı yerlerinden çıkarılmış. Bir bölümü, İstanbul Arkeoloji Müzesi‘nin koleksiyonundaki, Schliemann’ın kaçırdığı eserlerden geriye kalanlardan oluşuyor. Diğer bir bölümü ise, 1966 yılında Pennsylvania Üniversitesi Arkeoloji ve Antropoloji Müzesi koleksiyonuna katılan eserler. Daha sonra yapılan incelemelerle bu hazinenin aslında Troya’ya ait oldukları saptanmış. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın girişimleri ile söz konusu eserler 2012 yılında Türkiye’ye getirilmişler. Müze tarafından yapılan açıklamada, bu konuda Pennsylvania Üniversitesi Müzesi yetkililerinin iyi niyet ve iş birliği gösterdiklerinden de söz ediliyor.

Troia Müzesi’nde sergilenen altın takılar.

Müzenin üst katlarında, Troia antik kentinin çeşitli dönemlerine ait eserler sergileniyor. Troia, M.Ö. 3000 yılına uzanan tarihi ile, 5000 yıllık bir kent. En önemli özelliklerinden birisi, neredeyse 3000 yıl kesintisiz yaşamın var olduğu bir yer olması. Şehir olarak, her biri tarihsel olarak birbirini takip eden, on farklı katmandan oluşuyor. Deprem bölgesinde olması ve kullanılan malzemenin ağırlıklı olarak kerpiç olması nedeniyle, her katman bir öncekinin üstüne yapılmış ve böylece, 19. yüzyıla gelindiğinde, 15 metre yüksekliğinde bir höyük (Hisarlık) halini almış.

Troia Müzesi’nde sergilenen altın eserlerden bir bölümü, 2012 yılında Pennsylvania Üniversitesi Arkeoloji ve Antropoloji Müzesi’nin iade ettiği eserlerden oluşuyor

Troai’nın dönemleri Prof. Korfmann tarafından şu şekilde sıralanmış:

– Troia I (yaklaşık M.Ö. 2920-2350)

– Troia II (yaklaşık M.Ö. 2350-2250)

– Troia III (yaklaşık M.Ö. 2250- 2200)

– Troia IV/V (yaklaşık M.Ö. 2200-1740)

– Troia VI (yaklaşık M.Ö. 1740- 1180). Troai kültürünün doruğa ulaştığı ve Homeros’un bize ulaştırdığı Troia savaşının geçtiği dönem olarak kabul ediliyor. Uzmanlara göre, savaş bu dönemin kapanmasına neden olmuş.

– Troia VII (yaklaşık M.Ö. 1180-700)

– Troia VIII (yaklaşık M.Ö. 700- 85) Yunan Ilion dönemi.

– Troia IX (yaklaşık M.Ö. 85-M.S. 500) Roma Ilium dönemi.

– Troia X (yaklaşık M.S. 500-M.S. 14. yy) Bizans Ilion dönemi.

Gerçekte şehrin katmanları on ile sınırlı değil. Yukarıda sıralanan her dönem de kendi içinde birkaç katman oluşturmuş. Örneğin, Erken Bronz ile Erken Demir Çağı arasına karşılık gelen Troia I ve Troia VII arası dönemlere ait katmanlar aslında elliden fazla tabakaya denk geliyormuş. Şehrin yıkıntı haline gelerek yeniden inşa edilmesine depremler kadar, yangınlar da sebep olmuş.

Ana tanrıça Kybele heykelciği
Pişmiş toprak, Helenistik Dönem, M.Ö. 4. yy.
Troya kazısından
Erken Helenistik Dönem kutsal alanlarında sıkça rastlanan atlı adam plaketlerinden bir örnek. Terakotadan (pişmiş toprak) yapılan bu plaketlerde canlandırılan süvarinin, Troialıların atası, Dardanos olduğu öne sürülüyor. Dardanos, Semadirek Adası’nda doğmuş ve Dardanos kentini kurmuş. Torunu Ilus, Troia’nın kurucusu imiş. Tarihte, Troia’nın diğer isimlerinden Ilion/Ilios onun adından türetilmiş.

Tarihte Troya’ya ilgi hep çok olmuş. İmparator Konstantin (306-337) İstanbul‘dan önce burayı Doğu Roma İmparatorluğu‘nun başkenti yapmayı düşünmüş. Hatta bu amaçla burada yeni binalar inşa ettirmeye de başlamış. Daha sonra, stratejik olarak daha uygun bulduğu Byzantion (İstanbul) şehrinde karar kılmış. Troia’nın bir diğer özelliği de, tarihte pek çok farklı milletin kökünü Troyalılara dayandırması olmuş. Sadece daha yaygın olarak bilinen Romalılar ve Türkler değil, Frenkler, Burgonyalılar, Normanlar ve Britonlar da Troyalıların ataları olduklarını öne sürmüşler. Romalılar M.Ö. 3. yüzyıldan itibaren buna inanmaya başlamışlar ve savlarını yine Homeros’a dayandırmışlar. Homeros’un destanında, yenilgiden sonra Troyalı Aeneas kaçar. Troialı bir asil ve büyük bir savaşçısıdır. O da, düşman taraftaki Akhilleus gibi, bir yarı tanrıdır. Babası, Troialı prens Anchises, annesi tanrıça Afrodit’tir. Onun İtalya‘ya giderek Roma‘yı kurmasını ise Romalı şair Vergilius (M.Ö. 70-19), Aeneas isimli epik şiirinde anlatır. Julius Sezar‘ın soyu da Aeneas’ın oğlu, Iulus‘a dayandırılır. Söylentiye göre, Sezar’ın da hayali, Troya’da yeni bir başkent kurmakmış ama öldürülmesi bunun gerçekleşmesine engel olmuş.

Hitit Kralı Büyük Muvattali’nin Troya Kralı Aleksandu ile M.Ö. 1280 yılında imzaladığı anlaşma. Bu anlaşma ile, Troialılar Mikenlere karşı Hititlerle müttefik olmuşlar.
Kotyle (Derin Şarap Kasesi), Pişmiş Toprak, Arkaik Dönem, M.Ö. 6. yy.

Bildiğiniz gibi, Troialıların Türk oldukları ile ilgili olarak da bir sav var. İşin ilginç tarafı, sadece Türkiye’de belli bir kesim değil, tarihte bir dönem yabancı kaynaklar da bu iddiada bulunmuşlar. 14. yüzyılda İtalyan ve Fransız tarihçiler, Latince Türkler için kullanılan “Turci” kelimesinin, şair Vergilius’un Aeneas destanındaki Troyalı kahraman Teucri‘den geldiğini öne sürerek Troialılar ile Türkleri ilişkilendirmişler. Avrupa’da bir dönem çok kabul gören bu görüş, Fatih Sultan Mehmet‘in Doğu Roma’nın başkenti Konstantinopolis‘i fethetmesinden sonra, inkar edilmeye başlanmış. Günümüzde bilim adamları Troialıların kökenlerinin Türklerle bağlantısı konusunda bilimsel bir kanıt olmadığı görüşündeler. Çok saygı duyduğum Prof. Dr. İlber Ortaylı‘nın dediği gibi ben de, elde bilimsel bir kanıt olmadığı sürece bu tür iddiaların doğru kabul edilemeyeceği inancındayım. Akademisyenler bu konuya çok temkinli yaklaşmakta ve Troialıların kökeni ve kullandıkları dil konusunda kesin bir şey söylenemeyeceğini yazmaktalar. Bazı bulgulara dayanarak, konuşulan dilin, Anadolu halklarından Luvilerin ve Hititlerin dillerine benzediğini belirtmekteler. Bu iki halkın kullandığı dil Hint-Avrupa dil grubuna aittir. Türkçe ise, bildiğiniz gibi, Ural-Altay dil grubunun bir parçası.

Helenistik dönemden terakotalar

Durum böyle olunca, tarihte Troialıların intikamını aldığını söyleyen de çok olmuş. Örneğin, İstanbul’u yakıp yıkan 4. Haçlı Ordusu yaptıklarını bu intikam ile haklı göstermeye çalışmış. Fatih Sultan Mehmet’in de 1462 yılında bu bölgeyi ziyaret ettiği ve Troyalıların intikamını aldığını söylediği yazılmıştır. Fatih’in Troya’ya özel ilgisi hiç şüphesiz, Yunanca aslından okuduğu İlyada destanından kaynaklanmaktadır. Fatih’in bu kişisel İlyada kitabı günümüzde Topkapı Sarayı Kütüphanesi‘nde saklanıyor. Yirmi sene kadar önce bu el yazması eseri, İstiklal Caddesindeki Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde açılan bir sergide görme fırsatım olmuştu. Atatürk‘ün de 1922’de Dumlupınar‘da Troyalıların alınan intikamı ile ilgili yanındaki subaylara benzer bir ifade kullandığı söylenir: “Dumlupınar’da Hektor’un öcünü aldık”. Buradaki gönderme açıkça Anadolu’nun Akalara karşı intikamı olsa gerek. Zira, Troia savaşında, Anadolu’nun yirmi iki farklı bölgesinden müttefik kuvvetler savaşa katılmışlar; Dardanoslular, Sestoslular, Abydoslular, Likyalılar, Karyalılar, Frigyalılar, Trakyalılar Akalara karşı Troialılarla birlikte savaşmışlar.

Afrodit heykeli (M.Ö. 1.yy- Helenistik dönem)

Müzeyi gezdikten sonra, Troia antik kentine gitmeden önce, bir şeyler yiyelim dedik. Müzenin hemen karşısındaki ufak bir aile işletmesinde gözleme yedik. Çanakkale’de bu tür işletme çok. Aydınlık yüzlü, kibar insanlar işletiyorlar. Az yağlı, hafif çıtır gözlemeler de, köfteler de çok leziz, bir o kadar da hesaplı oluyorlar. Gelibolu tarafında yemek yediğimiz Doyumlar aile işletmesi için de aynı şeyleri söyleyebilirim.

Troia’da, Odeon’da bulunan
Roma İmparatoru Augustus kafası.
Aynı yerde bulunan İmaparator Hadrianus heykeli

Antik Kent ile müzenin arası oldukça yakın. Araba ile birkaç dakika sürüyor. Aslında Troia, üst üste çok sayıda kat olması nedeniyle, gezmesi diğer antik kentlere göre oldukça zor olan bir yer. Burayı ziyaret etmeyi düşünen bir kişi Efes gibi bir yere geleceğini düşünmemeli. O nedenle, sizi şehrin girişinden itibaren yönlendiren bir platform yapılmış olması son derece akıllıca. Yapısı gereği, söz konusu platform olmadan ziyaretçilerin kenti iyi bir şekilde gezmesi pek mümkün olmazdı. Bu anlamda, Troia’yı çok iyi düzenlenmiş buldum. Kırk küsur sene önce gördüğüm zaman gerek girişi gerekse kentin içi karmakarışık ve toz toprak içindeydi. Gezi yolunu takip ederek ve önemli noktalara konmuş ayrıntılı açıklamaları okuyarak, Troia’yı çok güzel gezebiliyorsunuz. Bu yazıyı yazarken, ben ayrıca müzeden aldığım, Prof. Korfmann’ın yazdığı rehber kitabından da çok yararlandım.

Troia Antik Kenti’nin girişinde sizi ilk olarak tahta at canlandırması karşılıyor. Tahta at, 1975 yılında İzzet Senemoğlu tarafından yapılmış. Çanakkale’nin içinde, kordon boyunda sergilenen bir tahta at daha bulunuyor. Bu ikinci at, 2004 yılında çekilen Troy filmi için yapılmış ve çekimden sonra Warner Bros şirketi tarafından Çanakkale’ye hediye edilmiş.
Kentin güney girişindeki savunma duvarları
Erken Bronz Çağı, M.Ö. 2920-2600. Erken ve Orta Troia I dönemi

Bildiğiniz gibi, Troy filmi çekilirken, filmin neden Türkiye’de çekilmediği çok konuşulmuştu. Film, Malta ve Meksika‘da çekilmişti. Bazıları, filmin antik kentte çekilmesinin en doğrusu olacağını düşünmüştü. Antik kentlerin film seti olarak kullanılmasının son derece zararlı olması bir yana, kentin çok katmanlı yapısı nedeniyle, bu Troia’da zaten mümkün olamazdı.

Troia II (yaklaşık M.Ö. 2660-2250) dönemine ait savunma duvarı ve kentin güneybatı giriş kapısına çıkan rampa. Schliemann, yurt dışına kaçırdığı hazineyi 1873 yılında bu giriş kapısında bulmuş.
Megaron
Troia II-III dönemi, yaklaşık M.Ö. 2300-2200
Megaron, bildiğimiz Grek tapınak planının öncüsü olan, giriş ve ana mekandan oluşan, dar ve uzun bir yapı. Doğrudan kalenin savunma duvarına bitişik yapılmış. 1998-1999 kazıları sırasında ortaya çıkarılmış. Yanmış arpa tanelerinden buranın yangın geçirdiği anlaşılmış.
Taş temel üzerine, kerpiç duvarlar yapılmış.
Megaronun yaslandığı pişirilmiş kerpiçten kale duvarları

Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann’ın vefatından sonra, kazıları 2012 yılına kadar Tübingen Üniversitesi, Prehistorya ve Protohistorya Bölümünden, Prof. Dr. Ernst Pernicka ve Dr. Peter Jablonka aynı ekiple sürdürmüşler. 2013 yılından itibaren Troia kazıları Prof. Dr. Rüstem Aslan başkanlığındaki bir ekip tarafından yürütülüyor. Prof. Dr. Rüstem Aslan da, İstanbul Üniversitesi‘nden sonra, Tübingen Üniversitesi’nde yüksek lisans ve doktora yapmış bir bilim insanımız.

Kutsal Alan
Troia VIII-IX, M.Ö. 8 yy.ın erken evrelerinde yapıldığı tahmin ediliyor. Troia VI-VII döneminin aşağı kentinin kalıntıları içine yapılmış ve etrafı duvar ile çevrilmiş. Alanda birden fazla sunak yeri var. Antik dönem kaynakları ve yapılan kazılardan Troia’nın Grek ve Roma dönemlerinde önemli bir dini merkez olduğu anlaşılmış. Alanın ortasında, örnekleri Troia Müzesi’nde sergilenen çok sayıda terakota Kybele heykeli ve Dardanos’u canlandıran atlı süvari plaketleri bulunmuş.
Kentin Roma döneminden (Troia IX) kalma Odeon
Troia Müzesi’nde sergilenen İmparator Augustus kafasının ve
İmparator Hadrianus heykelinin sahne
kısmının arkasında yükselen yapıda yer aldığı belirtiliyor.
Bouleuterion (Meclis Binası)
Troia VIII-IX dönemi
Bina hem Grek (Ilion) hem Roma (Ilium) dönemlerinde kullanılmış

Troia’da insana en üzücü gelen yer, Schliemann Hendeği olarak anılan ve antik sit alanının bir karnıyarık gibi açıldığı kısım oluyor. 17 metre derinliği, 40 metre eni olan bu alanda Schliemann Priam’ın hazinesine ulaşma hayali ile oldukça fazla tahribat yaratmış. Aslında, kendisi bilmese de, çok daha eskilerden (Troia I dönemi) kalma kalıntılara ulaşmış. Erken Bronz Çağı’na ait bu kalıntılar, yüz sene sonra daha ayrıntılı olarak incelenmiş. Biz, Schliemann’ı genel olarak haris bir define avcısı olarak düşünsek de, uzmanlar onun arkeoloji bilgisi ve merakının da yabana atılmayacak düzeyde olduğunu, ancak hem çok hızlı çalışmak istemesi hem de dönemin arkeolojik kazı tekniklerinin çok ileri olmaması nedeniyle yol açtığı tahribatın çok olduğunu belirtiyorlar. Schliemann bulduğu hazineyi yasa dışı yollarla Atina’ya kaçırmış. Bunun ortaya çıkmasından sonra, Osmanlı Devleti’nin dava açmasını engellemek için, bir anlaşma yapmış ve bu çerçevede İstanbul’daki Arkeoloji Müzesi’ne (Müze-i Hümayun) 40 bin altın frank bağışlamış. Schliemann’ın ölümünden sonra, 1893-1894 yıllarında kazılar Alman arkeolog Wilhelm Dörpfeld tarafından yürütülmüş. 38 yıl aradan sonra, 1932-1938 yılları arasında, Amerikalı arkeolog Carl W. Blegen tarafından kazılara devam edilmiş. Antik kent 1938’de, elli yıl boyunca kazılara kapatılmış. 1988’de Profesör Korfmann ve ekibi ile kazılar tekrar başlamış.

Schliemann Hendeği
Schliemann Yarması olarak da bilinen bu çukur, kazıların ilk üç yılında (1871-1873) kazılmış. Schliemann, höyüğün merkezinden geçen bu hendekte “Priam’ın Hazinesi”ne en kısa zamanda ulaşmak istediği için, yaptığı tahribat da büyük olmuş. Kendisi fark etmese de, aslında Kral Priam’ın döneminden (Troia VI) çok daha eski katmanlara (Troia I) ulaşmış. Görülen duvarlar, M.Ö. 2920-2800
arasından kalma sıra evlere ait.

Troia antik kentini gezmeyi bitirdiğimiz zaman akşam üzeri olmuştu. O gün Apollon Smintheion Kutsal Alanı‘na da gitmek istiyorduk ama, saatin ilerlemiş olması nedeniyle, epeyce kararsız kaldık. Yol Troia’dan bir buçuk saat sürüyordu ve biz gidene kadar kapanmış olabilirdi. Yakın bir arkadaşım buraya gitmemizi önermişti. Ayrıca o sabah, Troia müzesinde, Apollon Smintheion’da yapılan kazılardan çıkan eserler görmüştük. Sonunda risk almaya karar verdik.

Apollon Smintheion Kutsal Alanı‘ndan çıkarılan ve Troia Müzesi’nde sergilenen eserlerden bazıları

Apollon Smintheion Tapınağı, Çanakkale’nin Ayvacık ilçesine bağlı Gülpınar köyündeki Chryse antik kentinin kalıntıları arasında yer alıyor. Köy, kelimenin tam anlamıyla antik kentin üstüne kurulmuş. Oraya vardığımızda saat 17:40 olmuştu ama bilet gişesi hala açıktı. Görevli, etrafı çevrilmiş kazı alanlarının içine girmememizi rica ederek, bizi buyur etti. İçeri girer girmez, görkemli tapınakla karşılaşıyorsunuz. Akşam üzerinin sakin ve sesssiz saatlerinde etrafta hiç kimse yoktu ve görüntü çok etkileyici idi.

Apollon’a adanmış tapınak ve fareleri
1980 yılında kazılar başlayana kadar, Apollon Smintheus Tapınağı Gülpınar köyündeki bu yapıların altındaymış

Apollon Smintheus Tapınağı’nın (Smintheion) İlyada destanı ve Troia ile birkaç yönden ilişkisi var. Öncelikle Smintheus, Mysia (Marmara Denizi’nin güneyindeki bölge) dilinde fare demekmiş. Tanrı Zeus ve Leto’nun oğlu olan Apollon’un çok fazla yeteneği vardır. Bunlardan biri de çiftçileri farelerden korumasıdır. Apollon, çiftçilerin hasatına zarar veren fareleri okları ile öldürür. Öte yandan, halkına eziyet eden zalimleri de farelerden oklarına bulaşan veba mikrobu ile cezalandırır. Bu cezalandırma yöntemini Apollon İlyada destanında da kullanmıştır. İlyada’nın başında, Akalı kahraman Akhilleus ve Kral Agamemnon arasında müthiş bir anlaşmazlık vardır. Akhilleus, Agamemnon’a duyduğu öfke nedeniyle savaşmayı red etmektedir. İki savaşçı, Troia’ya savaşa giderken saldırdıkları bir şehirde Briseis ve Chryseis isimli iki güzel kızı rehin alırlar. Ancak, Agamemnon’un rehinesi olan güzel Chryseis, Apollon’un rahibi olan Crhyses‘in kızıdır. Crhyses tanrısından yardım isteyince, Apollon Agamemnon’un ordularına veba mikrobu yollar. Bu tehdit karşısında Agamemnon, Chryseis’i serbest bırakır. Ama, güzel kölesini kaybedince, Akhilleus’un rehinesi Briseis’i alır ve ona sahip olur. İşte destanın başında anlatılan Akhilleus’un öfkesi bundan kaynaklanmaktadır.

Tapınakta Troya Savaşı canlandırmaları

Apollon Smintheus Kutsal Alanı, Helenistik dönemde (M.Ö. 330-30) Anadolu’nun en önemli kutsal alanlarından birisi imiş. Tapınak, M.Ö. 2. yüzyılda yapılmış. Tapınağın tambur ve friz olarak adlandırılan kısımlarında Troya Savaşı betimlemeleri bulunuyor. Tapınağın yakınında ayrıca, su depoları, Roma hamamı (M.S. 1. yy.), yerleşkeyi Alexandras Troas‘a bağlayan bir kutsal yol ve diğer kalıntılar var. Bunların çoğu Helenistik ve Roma dönemlerine ait. Kazılar 19. yüzyılda başlamış. 1980 yılından beri, başkanlığını Prof. Dr. Coşkun Özgünel‘in yaptığı bir ekip tarafından kazılıyor. Tapınağın merdivenlerine dökümden farelerin yerleştirilmesi de Profesör Özgünel’in fikriymiş. Bence çok güzel düşünülmüş. Tapınak, çevresine ekilmiş çimenlerle birlikte, görsel olarak çok etkileyici. Antik alanda çalışmalar devam ediyor olmasına rağmen, çevre gezmek için gayet güzel düzenlenmiş. Ayrıca, İngilizce ve Türkçe açıklama tabelaları da çok iyi hazırlanmış. Dilerim, bu güzel antik ören yerini giderek daha çok insan ziyaret eder.

Roma hamamına giden su boruları
Spor Oyunları ve Yazıtlar Salonu
Roma hamamının batısında bulunan alandaki bu kaidelerin üzerinde bir zamanlar bronzdan sporcu heykelleri bulunuyormuş. Heykeller günümüze ulaşmamış ama kaidelerindeki yazılardan bunların, Apollon adına düzenlenen spor oyunlarında birinci olanların heykelleri olduğu anlaşılmış.
Apollon Smintheus Tapınağı’nı
Alexandras Troas‘a bağlayan kutsal yol

Uzun ve yorucu bir gün olmuştu ama, gezdiğimiz yerler çok heyecan verici idi. Şimdi geriye, otele dönüp, gördüklerimizi sindirmek, üzerlerinde düşünmek kalıyordu. Dönüş yolunda, köy yakınında döndüğümüz bir virajın sunduğu manzara ise gezimizi sonlandırmak için adeta şahane bir tablo gibi oldu. Köy mezarlığında topraktan adeta fışkıran gelinciklerin yanında, büyük şehir mezarlıklarında insan eliyle dikilmiş çiçekler ne kadar da sönük kaliyor…

Gelincikler…

Çanakkale gezimizle ilgili yazılarımın sonuna gelmiş oluyorum. Ancak, Çanakkale’de gezilecek yerler bitmedi. Daha görülecek çok yer, öğrenilecek pek çok şey var. Bir dahaki sefere diyelim artık…

“Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum”: Çanakkale (3)

Biz her seferinde bu cümleyi okumakta zorlanırken, bir de böylesi bir emiri vermenin nasıl bir şey olduğunu düşünün… Ya böyle bir kararı almış ve insanları ölüme göndermiş olmanın yükünü bir ömür boyunca taşımak nasıldır sizce? İnsanın aklı ve yüreği bunu nasıl kaldırır? Böylesi bir emir herhalde ancak vatanınızı ölümüne savunuyorsanız verilebilir. 1915 Çanakkale Savaşları‘nda (17 Şubat 1915-9 Ocak 1916) olduğu gibi. Yedi cihan zamanın en ileri askeri silahları ile alevler saçarken ve sizden sayıca çok askerlerini üstünüze salarken, vatanınızı savunmak konusunda kararlıysanız yapabılabilir sanırım. Sanırım diyorum çünkü, Gelibolu Yarımadası‘nı gezerken ne kadar yüreğimiz sıkışsa da, ne kadar etkilensek de, bunca zaman sonra bile tarihin en kanlı savaşları arasında anılan o günleri tam olarak kavramak mümkün değil gibime geliyor. İnsan olsa olsa bir dehşet, şükran ve hayranlık hissedebiliyor.

Çanakkale Şehitler Abidesi

İnsanın bazı şeyleri algılaması için belli bir olgunluk düzeyine erişmiş olması gerekiyor. Çanakkale Savaşları’nı orta okul ve lisede defalarca okumuşuzdur. Zamanın siyah beyaz televizyonlarında bir o kadar anma günleri ve çok bozuk kaliteli, Çanakkale Savaşı sırasında çekilmiş fotoğraf ve filmleri görmüşüzdür. Bunları, itiraf edelim, epeyce sıkılarak, önemini algılayamadan izlemişizdir. Hatta o akşam için normal program akışından vaz geçilip, bunların gösteriliyor olmasına için için içerlemişizdir de. O günlerde takınılan matem havası bize ağır gelmiş, bizi boğmuştur. Hiç unutmam, lisedeyken edebiyat dersinde Mehmet Akif Ersoy‘un Çanakkale Şehitlerine şiirini işliyorduk. Savaşın tüm dehşetini ve ağırlığını anlatan bu şiiri öğretmenimiz okuduğu sırada bir arkadaşımız, o yaşların ergen duyarsızlığı ile, kıkırdayarak gülmüştü. Öğretmenimiz çok kızmış, utanmamız gerektiğini söylemişti. Dersin tadı tuzu kaçmış, dakikalarca azar işitmiştik. Aynı şiirden dört mısrayı şimdi Çanakkale Şehitler Abidesi‘nde okuyunca boğazım düğümlendi…

Ey Bu Topraklar İçin Toprağa Düşmüş Asker!
Gökten Ecdad İnerek Öpse O Pak Alnı Değer
Sana Dar Gelmeyecek Makberi Kimler Kazsın?
Gömelim Gel Seni Tarihe Desem Sığmazsın

Günümüzün gelişmiş teknolojik olanakları, ileri müzecilik yöntemleri ve kaliteli programları ile Çanakkale Savaşları’nın genç kuşaklara daha iyi ve profesyonelce aktarılabildiğini düşünüyorum. Gelibolu yarımadasındaki tarihi alanları gezerken gördüğüm çok sayıda genç bana bunu düşündürdü ve beni sevindirdi. Bu anlamda, bir önceki yazımda belirttiğim Çanakkale Savaşları Tanıtım Merkezi ve Çanakkale Deniz Müzesi özel olarak takdir edilmeyi hak ediyorlar. Ayrıca, savaş alanları ve şehitliklerdeki düzenlemeler ve bakım çok memnuniyet verici. Diliyorum aynı özen, başta Afyonkarahisar‘daki Büyük Taaruz alanları olmak üzere, Kurtuluş Savaşı‘nın verildiği tüm mekanlar için de gösterilsin.

Çanakkale gezimizin bir gününü Gelibolu Yarımadası’ndaki şehitlik ve savaş alanlarını görmeye ayırdık. Nisan ayından beklenmeyecek kadar sıcak bir günde, gezebildiğimiz kadar gezdik. Yüreğimi derin bir hüzün ve ağırlık kapladı. Öte yandan, bir umut da yeşermedi değil. Günün sonunda, “Tüm bunlar boşa mı gitti?” diye karamsarlığa kapılmaktansa, “Bunu başaranların torunları neleri başarmaz ki?” dedim kendime. Yeter ki, her türden düşmana karşı birlik olunsun…

Kendilerini Müttefik Devletler olarak adlandıran İtilaf Devletleri‘nin Gelibolu’ya saldırmalarının birkaç amacı vardı. Bunlar, İstanbul’u ele geçirmek, Osmanlı Devleti‘ni savaşın dışında bırakmak, bu arada Avusturya-Macaristan‘a karşı bir cephe açmak ve o sıralar henüz I. Dünya Savaşı‘ından çekilmemiş olan müttefikleri Rusyaya Akdenizden bir ikmal yolu açabilmekti. Bu müthiş planın beyni ise, o sıralar Deniz Kuvvetleri Bakanı (First Lord of the Admiralty) olan Winston Churchill idi. Churchill’in inancı, deniz yoluyla yapılacak birkaç bombardımandan sonra Türklerin mevzileri bırakıp kaçacakları yönündeydi. Evdeki hesap çarşıya uymadı. On ay, üç hafta, iki gün süren savaşların sonunda, Müttefik Birlikler‘i çekilmek zorunda kaldılar. Bu yenilginin sonucu Churchill için de ağır oldu. İstifa etmek zorunda kaldı ve bir daha siyasete ancak on dört yıl sonra, 1939’da dönebildi.

5. Kolordu Komutanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın
Savaş İdare Merkezi Anıtı

Uzmanlar Çanakkale Savaşları’nı dört aşamaya ayırıyorlar. 1915 yılının başlarında başlayıp 18 Mart 1915‘te en şiddetli noktasına ulaşan birinci aşama, deniz harekatı olarak gerçekleşiyor. Bu harekat, bildiğiniz gibi, saldıranlar için başarısızlıkla sonuçlanıyor. 25 Nisan‘da başlayan ikinci aşamada, İngiliz ve Fransız birlikleri Seddülbahir‘e, Avusturalya ve Yeni Zelanda (Anzak) birlikleri Arıburnu‘na,ya da daha sonra resmi olarak verilen adıyla, Anzak Koyu‘na çıkarma yapıyorlar. Düşman, ağır kayıplara rağmen, Seddülbahir’de 5 Haziran‘a kadar geçen sürede bir miktar ilerleme sağlıyor. Ama Anzak Koyu’ndaki çıkartma, hem karşılaşılan beklenmedik derecede güçlü savunma hem de çıkarma yapılan noktanın çok dik olması nedeniyle, çok ağır kayıplar ve ancak bir kilometrelik bir ilerleme ile sonuçlanıyor. 6 Ağustos‘ta başlayan üçüncü aşamada, diğer noktalarda savaş devam ederken, Anzak kuvvetleri Arıburnu’nun kuzeyindeki Anafartalar (Suvla) koyuna çıkartma yapıyor. Önce bir ilerleme sağlıyorlar gibi olsa da, daha sonra savaş karşılıklı kazılan siperlerde aylar boyunca sürüyor. Bu arada, aşırı sıcaklar şartları her iki taraf için de zorlaştırıyor. Doğal koşullara ek olarak, Türk tarafında sürekli malzeme, teçhizat ve en önemlisi gıda yokluğu savaşı daha da ağırlaştırıyor. Bizim askerlerimizin günde bir öğün, o da çorba ya da hoşaf şeklinde olan gıdalarının yanında düşman kuvvetlerinin koşullarını anlamak için, Çanakkale Deniz Müzesi‘inde sergilenen Anzak askerlerine ait konserve ve içecekleri görmeniz yeterli. Dördüncü aşama, Çanakkale’yi geçemeyeceklerini anlayan düşman kuvvetlerinin çekilmesi. Müttefik Birlikler Gelibolu Yarımadası’nı iki aşamada terk ediyorlar. 19-20 Aralık gecesi Anafartalar (Suvla) ve Arıburnu’nu (Anzak Koyu), 8-9 Ocak gecesi de Seddülbahir’i terk ediyorlar. Ne acıdır ki, kazandığımız bu büyük zafere rağmen, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Almanya ile birlikte yenik sayıldığımız için, iki yıl sonra, 1918’in sonunda, İngiliz Ordusu tek kurşun atmadan buralara geri dönüyor…

Mecidiye Tabyası Şehitler Anıtı
Mecidiye Tabyası

Aklınız Çanakkale Savaşları ile dopdolu, Gelibolu Yarımadası’nda gezerken, insan gerçekten bastığı her karış toprağın altında, Türk olsun karşı taraftan olsun, birisinin yattığını düşünüyor. Ürperiyorsunuz. Aylar boyunca süren savaşta, özellikle savaşın siperlerde kilitlendiği sıcak havalarda, gömülemeyen cesetlerin yaydığı yoğun ve ağır kokudan söz ediliyor. Her türlü zor koşula bir de bunu eklemek gerek. Düşünün ki İngilizler, savaş alanlarında kalan çoğu asker cesetlerini ancak 1918’de geri döndükleri zaman gömebiliyorlar. Cesetlerden arta kalanları demek daha doğru olur herhalde. Bizim şehitliklerimizin çoğunun gerçek olmayıp, temsili olduklarını düşünürsek, benzer şekilde bizim şehitlerimizin de çoğunun bedenlerinin doğal koşullarda yok olduğunu, toprağa karıştığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Mecidiye Tabyası’ndaki top atışı canlandırmasında mermileri taşıyan
Seyit Onbaşı‘ya da yer verilmiş

Askeri kaynaklar, kamuoyunda Çanakkale Savaşları sırasında şehit düşenler konusunda 250.000 gibi çok abartılı sayılardan söz edildiğini ve bunun doğru olmadığını belirtiyorlar. Bunun nedeni olarak olası bir yanlış anlamaya işaret ediliyor. Çeşitli kaynaklarda 214.000 ile 253.000 arası olarak gösterilen sayının aslında kayıp sayısını ifade ettiği belirtiliyor. Konunun uzmanı olmayan kimi köşe yazarları tarafından bu sayı bazı gazetelerde çeşitli zamanlarda şehit sayısı olarak açıklanmış. Oysa, askeri terminolojide kayıp, ya da eski ifade ile zayiat, sadece şehit olanları değil, yaralanan, hastalanan, esir düşen, kaybolan, kaçan, sakat kalan ve bu nedenle savaşamayan herkesi kapsıyor. Aslında, Genel Kurmay Başkanlığı dahil olmak üzere, çeşitli askeri kaynaklar ve asker kökenli yazarların araştırmalarında belirtilen sayılar da birebir birbirini tutmuyor. Bunun, zamanın şartları nedeniyle, kesin bilgi bulunamamasından kaynaklandığını düşünüyorum. Çimenlik Kalesi’ndeki Deniz Müzesi’nin verilerine göre, Çanakkale Savaşları sırasında biz 213.882 kayıp vermişiz. Şehit sayısı olarak verilen rakam ise, 59.000 civarında. Britanya Kuvvetleri ve Fransızların kayıpları sırasıyla 205.000 ve 47.000 olmuş. Britanya verilerine göre, 10 ayda Britanya askerlerinden 36.000’den fazlası ölmüş. Fransız askerlerinden ise yaklaşık 15.000 kişinin öldüğü tahmin ediliyor.

Çanakkale Savaşı sırasında top mermileri taşıyan Seyit Onbaşı (üstte) ve Seyit Onbaşı Anıtı (altta)

Biz, Gelibolu Yarımadası’ndaki savaş alanlarını gezmeye Mecidiye Tabyası‘ndan başladık. 8 sığınak (bonet) ve 6 top alanı bulunan Mecidiye Tabyası, 1892 yılında Asaf Paşa tarafından yaptırılmış. Konum olarak, Kilitbahir Kalesi‘nin güneyinde, bir tepede bulunuyor. 18 Mart 1915 tarihindeki deniz savaşı sırasında düşman donanması tarafından yoğun bir şekilde bombalanmış ve burada 16 er şehit olmuş. Buna karşın, tabyadan yapılan atışlar da deniz zaferinin kazanılmasında büyük rol oynamış. Ölenlerin anısına bir anıt var. Mecidiye Tabyası aynı zamanda, adı destanlaşarak günümüze ulaşmış olan Seyit Onbaşı‘nın savaştığı yer. Seyit Onbaşı (1889-1939) savaş sırasında net ağırlığı 215 kilo olan top mermilerini tek başına toplara taşıması ile ünlü. Bu noktada Seyit Onbaşı’nın bir heykeli dikilmiş. Heykeldeki canlandırmada Seyit Onbaşı’nın top mermisini fotoğraflarındaki gibi arkasında değil de, kucağında taşıması tartışmalara neden olunca, bir ara kaldırılmış. Daha sonra yeniden yerine konmuş. Mecidiye Tabyasına yerleştirilmiş olan raylar, top ve çevresindeki canlandırma insanın, buradan yapılan atışları gözünde canlandırmasına yardımcı oluyor.

Soğanlıdere Şehitliği (Temsili Şehitlik)
Soğanlıdere’de gerçek şehit mezarları

Gelibolu Tarihi Milli Parkı‘nda ellinin üzerinde şehitlik bulunuyor. Bunların birkaç tanesi gerçek şehitlikler. Çoğu temsili şehitlikler. Gerçek şehitliklerin içinde ise, hastane şehitlikleri çoğunlukta. Buralar, yaralıların tedavi gördüğü sahra hastanelerinde veya sargı yeri olarak tabir edilen yerlerde tedavi edilen yaralılardan vefat ederek şehit olanların mezarlarının bulunduğu yerler. Gezdiğimiz şehitlikler içinde Soğanlıdere Şehitliği ve Şahindere Şehitliği böyle gerçek mezarların bulunduğu şehitliklerdi. Her ikisinde de benzer birer anıt vardı. Ay ve yıldız şeklinde yapılmış anıtıların yıldız bölümünden yükselen üçgen prizmaların şehitlerin Allah’a yükselişini temsil ettiği belirtiliyor. Soğanlıdere Şehitliği’ndeki gerçek kabristan (Şüheda Kabristanı) anıtın yan tarafında ve biraz altında bulunuyor. Şahindere’de ise, yukarıya doğru, anıtın arkasına yürümeniz gerekiyor. Bu gerçek kabristanlar benim yüreğimi bir başka türlü yaktı. Kimi taşlarla çevrilmiş, kiminin sadece baş tarafına bir taş saplanmış. Neyse ki bu mezarlara dokunulmamış. Oldukları gibi korunmuş. Ülkemizde restorasyon adına yapılan faciaları bilince, insan yapılabilecekleri düşünerek korkuyor. Sadece ortalarına veya üstlerine çiçekler ekilmiş. Çok da güzel olmuş. Ziyaretimiz sırasında Soğanlıdere’de çiçek ekimi devam ediyordu. Genel olarak Gelibolu Yarımadası’nda gittiğimiz şehitliklerin hepsinde askerlerin geldikleri yerlerin çeşitliliği beni hem şaşırttı hem de etkiledi. Çanakkale Savaşı’nda gerçekten de imparatorluğun her yerinden gelen insanlar savaşmışlar. Anadolu’nun dört bir köşesinin dışında gözüme çarpan yerlerden bazıları şunlar oldu: Şam, Hama, Bağdat, Varna, Filibe, Filistin, Tiflis, Batum, Priştine, Midilli, Drama, İşkodra, Sakız, Bosna, Köstence, Rakka, Debre, Selanik, Kudüs, Silistre, Kerkük, Tebriz.

Şahindere Şehitliği (Temsili Şehitlik)
Şahindere’de gerçek şehit mezarları
Bu şehit mezarı bana Nazım’ın şiirini anımsattı…

Gelibolu Yarımadası’na her giden, ziyaret edeceği anıt ve şehitlikleri farklı kriterlere ve kendi ilgi alanına göre belirleyebilir. Ancak, şüphesiz her ziyaretçinin gittiği ortak bir yer var: Çanakkale Şehitler Abidesi. Bu görkemli abide Seddülbahir’de, Eski Hisarlık Burnu üzerinde bulunuyor. Abidenin temeli 1954’te atılmış ve 21 Ağustos 1960’ta ziyarete açılmış. Dört ayak üzerinde yükselen anıtın üstünde savaşı yansıtan rölyefler var. Anıt, açılan yarışmada 37 proje arasından seçilmiş. Eser, Doğan Erginbaş, İsmail Utkular ve Feridun Kip tarafından tasarlanmış. Mimar Doğan Erginbaş’ın ifadesiyle abide, “Tüm coğrafyalardan gelen şehitlerimizin toplu bir şekilde göğe yükselişini” temsil ediyor. Görkemli, sade ve etkileyici. Anıtın kendi yüksekliği 42 metre. Denizden yüksekliği ise 92 metre. Çocukken, bir ara evde anıtın ayaklarının çatladığından söz edildiğini hatırlıyorum ama, bu konuda bir yazı bulamadım. Olduysa da, herhalde gerekli tamir ve bakım yapıldı. Şu anda anıt ve çevresi çok bakımlı bir park görünümünde. Anıta sırtınızı döndüğünüz zaman, tam karşınızda, Çanakkale Savaşları’nı temsil eden, 45 metre uzunluğunda bir rölyef var. Eser, heykeltıraş Azmi Sekbana ait. Rölyefin arka tarafında ise, 2007 yılında ziyarete açılan sembolik şehitlik var. Burada, Çanakkale Savaşları sırasında şehit düşenlerden bugüne kadar isimleri tesbit edilebilen 59.408 şehidin, illere göre gruplanmış temsili mezarları bulunuyor.

Çanakkale Şehitler Abidesi Şehitliği
Çanakkale Savaşları’nı temsil eden rölyef
heykeltıraş Azmi Sekbannın eseri

Sembolik şehitliğin girişinde, rölyefin arkasında, bir meçhul asker mezarı var. Ama, bu sıradan bir meçhul asker mezarı veya anıtı değil. Arıburnu’ndaki çatışmalar sonrasında, bir Anzak askeri bir Türk askerine ait kafatasını yanında Avusturalya’ya götürmüş. Avusturalya hükümeti, 10 Mart 2003 tarihinde bu kafatasını Türkiye Devleti’ne teslim etmiş. 18 Mart 2003 tarihinde yapılan resmi törenle buraya gömülmüş.

Meçhul Asker Mezarı

Biliyorsunuz, son yıllarda tabuları yıkmak adına, Gazi Mustafa Kemal Atatürk‘ün Çanakkale Savaşları’ndaki rolünü yok saymak bir moda haline geldi. Beklenen çevrelerin bu çabaları bir yana, bir de 2. Cumhuriyetçiler denilen grup da bu kervana katıldı. Atatürk’ün savaşın kaderini değiştiren kararlarını göz ardı ederek, aslında onun Çanakkale’de rolünün çok da önemli olmadığını yaymaya çalıştılar. Buna inanan inandı. Ancak, belgeler yalan söylemez ve “güneş balçıkla sıvanmaz”. Bu çevreler, Atatürk’ün Çanakkale’deki rolünün bir resmi tarih söylencesi olduğunu tekrarlaya dursunlar. Diyelim ki, Türk belge ve kayıtlarına güvenmiyorlar, peki yabancı devlet adamı ve üst düzey askerlerin görüşleri? Onlar da mı bizim resmi tarihe hizmet ediyorlar? Sormak isterim. Örneğin, İngiliz askeri tarihçisi ve Çanakkale Savaşı sırasında Britanya Birlikleri komutanı General Sir Ian Hamilton‘ın en güvendiği yardımcısı, General Cecil Faber Aspinall-Oglander‘in sözleri.

Tek bir kumandan tarafından sarf edilen gayretin ayrı ayrı üç defa yalnız bir harbin yahut bütün harekât-ı harbiyenin neticesi üzerine değil, bir milletin mukadderatı üzerine bu derece müessir olduğu tarihte görülmemiştir”.

Cümle Oglander tarafından, 1929 ve 1932 yıllarında iki cilt halinde yayınlanan, Military Operations, Gallipoli isimli eserinde yazılmış. Bu eser daha sonra, 1934 yılında, içinde Britanya Devleti’nin resmi ithafı ile birlikte, Ankara’daki Büyükelçi tarafından Atatürk’e takdim edilmiş.

Yarbay Mustafa Kemal Çanakkale’de

Yarbay Mustafa Kemal düşmanın, 18 Mart yenilgisinden sonra, Seddülbahir ve Kabatepe tarafından karaya çıkartma yapacağını düşünüyordu. Kendisinin bağlı olduğu Ordu Komutanı Liman von Sanders ise düşmanın Saros Körfezi yönünden geleceği konusunda ısrarlıydı. Mustafa Kemal haklı çıkmakla kalmadı, üst komutanlarından emir almadan, kendi insiyatifi ile harekete geçti ve emrindeki 57. Alayı kullanarak savaşın gidişatını değiştirdi. Henüz 33 yaşındaydı.

Atatürk’ün Çanakkale cephesinden arkadaşı Madam Corinne’e yazdığı,
20 Temmuz 1915 tarihli, Fransızca mektup
Kaynak: www.onedio.com

25 Nisan sabahı çıkarma başladığında Mustafa Kemal Bigalı köyünün doğusunda, Değirmenlik bölgesindeki karargahındaydı. Top seslerinden çıkarmanın kendi beklediği yönden başladığını anladı ve bir durum değerlendirmesi yaparak, Gelibolu’daki 3. Kolordu Komutanlığı’na düşmanın konumunu bildirdi ve yapılması gerekenler konusunda düşüncelerini ileten bir rapor gönderdi. Ancak, bu konuda bir emir beklemeden, kendi insiyatifi ile, emrindeki 57. Alayı alarak Kocaçimen mevkisine gitti. Yol iz olmayan, sarp bir rota izledikten sonra burada 57. Alayı dinlenmeye bıraktı. Kendisi, yanına birkaç yaverini alarak, yaya olarak Conkbayırı‘na gitti. Orada, düşman tarafından kovalanan bir gözetleme bölüğüne rastladı. Sonrasını Mustafa Kemal, Falih Rıfkı Atay‘a şu şekilde anlatmış:

– Niçin kaçıyorsunuz? dedim.

– Efendim düşman…

– Nerede düşman?

– İşte diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.

Gerçekten de düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış, serbestçe ilerliyordu. Düşman bana askerlerimden daha yakın. Düşman bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek kötü duruma düşecek. O zaman, bir mantıkla mıdır, yoksa bir içgüdü ile mi, bilmiyorum, kaçan erlere:

– Düşmandan kaçılmaz dedim.

– Cephanemiz kalmadı, dediler.

– Cephanemiz yoksa süngümüz var, dedim. Ve bağırarak,

– Süngü tak, dedim. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı’na doğru ilerleyen piyade alayı ile Cebel Bataryası’nın erlerini marş marşla benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir subayını geriye saldım. Erler yatınca, düşman da yere yattı. Kazandığımız an, bu andır.’

Bu duraklama sayesinde, 57. Alay Conkbayırı’na yetişmiş ve buraya yerleşmiş. Daha sonra, Kolordu Komutanı Esat Paşa’nın izniyle 27. Alay’dan geri kalan birlikleri de emirine alan Mustafa Kemal, Tümen Komutanı olarak, 57. Alay’a o tarihe geçen emirini vermiş.

“Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerimize başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir.”

Çıkarmanın ilk gününden düşman kuvvetlerinin Gelibolu’dan ayrıldığı güne kadar görev yapan 57. Alay’ın temsili şehitliğinde 25 subay ve 1817 erin isimleri yazılı. Burası, Çanakkale Savaş Alanı’nda en çok ziyaret edilen şehitliklerden biri. Şehitliğin yakınındaki restore edilmiş, bize ait ve çok uzağında olmayan Anzak siperleri, burada aylarca yaşanan cehennemi de gözünüzde daha iyi canlandırmanızı sağlıyor. Bazı yerlerde 8-10 metre olan uzaklık insanı ürkütüyor. Biz siperleri gezerken, Anzak torunları da kendi dedelerinin mevzilendikleri siperleri geziyorlardı.

Conkbayırı Siperleri

14 Mayıs 1915 günü, İngilizler Bombasırtı olarak anılan yeri ele geçirmek için amansızca saldırmışlar. O dehşeti yine Atatürk’ün ağzından duyalım:

Biz kişisel kahramanlıklarla uğraşmıyoruz. Yalnız size, Bombasırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz, on metre, yani ölüm muhakkak… Birinci siperdekilerin hiçbirisi kurtulamamacasına düşüyor, ikinci siperdekiler onların yerine geliyor, fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz?.. Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini de biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor. Sarsılmak yok… Okuma bilenler Kuran’ı Kerim okuyor ve Cennet’e gitmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i Şahadet çekerek yürüyorlar. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayret ve tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.’

Opet’in Tarihe Saygı Projesi kapsamında yaptırdığı Bombasırtı çarpışması canlandırmasında Türk mevzileri
(Yer: Eceabat feribot iskelesi yanı)

Atatürk daha sonra, I. Anafartalar ve II. Anafartalar Savaşları‘nda (9-10 Ağustos 1915 ve 21-22 Ağustos 1915) gösterdiği başarı ile Çanakkale Savaşları’na damgasını vurmuştur. Esasında, bu konuda fazla söze de gerek yok. Winston Churchill’in şu cümleleri yeter:

Şu anda mağlûbiyeti bütün damarlarımda hissetmekteyim. Çok üzgünüm. Daha düne kadar Çanakkale bizimdir diyordum çünkü bu savaşı kazanmak için askeri, parayı, cephaneyi, her şeyi hesaplamıştım. Hepsinde çok üstündük. Yalnız bir şeyi hesaba katmamışız… Mustafa Kemal’i… Bağrımda İngiliz gururu olmasa, Türkleri alnından öpmek, onları ayakta alkışlamak isterdim’’.

Aynı anıtta Anzak mevzileri canlandırması

Gelibolu Yarımadası’nda son olarak, Anzak Koyu’ndaki Arıburnu Anzak Mezarlığı‘na gittik. Mimarı Sir John Burnet olan mezarlık son derece sade ve güzeldi. Yarımada’daki diğer 30 tane Britanya Milletler Topluluğu’na ait mezarlık gibi burası da onların Savaş Mezarlıkları Komisyonu tarafından korunuyor ve bakımı yapılıyor. Tüm mezarlıklarda yatanların sadece 9000 tanesinin isimleri tesbit edilebilmiş. Arıburnu Anzak Mezarlığı’nda yatan askerler arasında İngiliz, Avusturalyalı, Yeni Zelandalı, Hintli, Seylanlı ve milliyeti tesbit edilemeyenler olmak üzere toplam 253 kişi yatıyor. Koyun biraz daha güneyindeki “Beach Mezarlığı”nda ise, yine aynı milletlerden 391 kişi yatıyor. Biz gittiğimiz sırada mezarlıkta bir tane yabancı çift vardı. Mezarlığın alt tarafında, denize karşı, sessizlikte oturuyorlardı. Önlerindeki kumsalda iki küçük çocukları oynuyordu. Dedelerinin 107 yıl önce çıktıkları kumsalda düşüncelere dalmışlardı. Bir gün önce, tüm Britanya Milletler Topluluğu ülkelerinde 25 Nisan Anzak Günü olarak kutlanmıştı. Büyük olasılıkla, bu çift de, gün boyu siper ve savaş alanlarında gördüğümüz Anzak torunları gibi, şafak ayinine katılmışlardı. Orta okul ve lise yıllarımızda iken, Anzaklar her sene Gelibolu’daki törenlere katılmak için kendileri gelirlerdi. Siyah beyaz televizyondaki görüntüleri hala gözümün önünde. Tekerlekli sandalyade olan bazılarının yanlarında hemşireler de olurdu.

Anzak Koyu

Mezarlığın girişinde, Atatürk’ün 1934 yılında kendi yazıp, Çanakkale’deki törende okuması için zamanın İç İşleri Bakanı Şükrü Kaya‘ya verdiği satırlar da var. Ertesi gün, törende Şükrü Kaya’nın yaptığı bu konuşma, Britanya ve özellikle Avusturalya ve Yeni Zelanda basınında büyük yankı uyandırıyor. Daha sonra konuşmanın aslında Atatürk tarafından yazıldığı ortaya çıkıyor. Ondan sonra, Avusturalya ve Yeni Zelanda’da Anzakları anmak için yapılan bütün anıtlarda Atatürk’ün o dokunaklı ve erdemli cümleleri yer alıyor.

Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yanyana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen Analar! Göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız, bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.

(Söz konusu metin, değişik kaynaklarda ufak tefek farklılıklarla yayınlanmaktadır. Yukardaki paylaşım, Uluğ İğdemir‘in yazdığı ve Türk Tarih Kurumu yayını olan, Atatürk ve Anzaklar kitabının 1985 tarihli baskısından alınmıştır.)

Arıburnu Anzak Mezarlığı

Anzak Şehitliğinde de, bizim şehitliklerimizde olduğu gibi, bazı askerlerin çok küçük yaşta oldukları dikkatimi çekti. Bir mezar taşının dibinde, yakaya takılan gelincik şeklinde bir rozet gördüm ve aldım. Belli ki, bir gün önceki törene katılanlardan birisinin yakasından düşmüştü. Birleşik Krallık ve Milletler Topluluğu ülkelerinde yakaya gelincik takma geleneği, Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma bir gelenek. Söylendiğine göre, savaş sırasında Fransa ve Belçika‘da toprak o kadar alt üst olmuş ve karışmış ki, toprakta henüz uyumakta olan bütün gelincik tohumlarından binlerce gelincik fışkırmış. Bu inanılmaz manzara, önce Birinci Dünya Savaşı’nda, sonra İkinci Dünya Savaşı ve onu izleyen tüm savaşlarda ölenleri sembolize etmek için kullanılır olmuş.

Ölenler bizim askerlerimiz olsun yabancı olsun, Gelibolu Yarımadası’ndaki savaş alanlarını ve şehitlikleri gezerken aynı üzüntüyü ve savaşa karşı aynı öfkeyi duydum. Ne yazık ki, insanoğlu hiç ders almıyor. İki Dünya Savaşı’ndan sonra, dünyanın çeşitli yerlerinde yüzlerce savaş oldu. Savaşlar devam ediyor. Hala masum insanlar ölüyor. Politikacılar ve silah sanayi patronları hala insanları kandırıyor…

Biz yine de, John Lennon gibi, insanların barış içinde yaşayacakları bir dünya hayal etmeye devam edelim. Varsın bize hayalperest desinler…

Kent Sokaklarında: Çanakkale (2)

Çanakkale’de kaldığımız Kule Otel’in konumu hem büyük bir avantaj hem de aynı zamanda dezavantajdı. Bulunduğu noktanın en büyük artısı, neredeyse feribottan karaya ayak basar basmaz kendinizi otelde bulmanızdı. Otel, iskele çıkışındaki büyük meydana bakıyordu. Şehir içinde gezilecek yerlerin pek çoğuna da çok yakındı. Öte yandan, merkezi bir yerde olması nedeniyle, neredeyse sabaha kadar süren bir gürültünün ortasındaydı. Sabah da erken saatte gürültü tekrar başlıyordu. Biz, kaldığımız dört gece boyunca neredeyse yorgunluktan baygın uyuduğumuz için çok fazla dert etmedik ama, bu meydandan biraz daha uzak, örneğin kordon boyundaki veya daha içerideki sokaklarda olan oteller tercih edilebilir. Bir de, personelin iyi niyetli ve güler yüzlü hizmetine karşın, delinmiş çarşaflar, eğri takılmış prizler ve elinizde kalan sifon üniteleri gibi sorunlar vardı. Üç yıldızlı bir otelde beş yıldızlı bir konfor ve hizmet beklemiyorduk elbet. Ama, bu gibi durumlarda aklıma ister istemez İtalya geliyor.

Kule Otel‘deki odamızdan manzara.
Otel, Gestaş Feribot İskelesi‘ne çok yakın.

2016 yılında, İtalya‘nın Puglia bölgesindeki Alberobello köyüne gitmiştik. Burada, yörenin trullo (çoğulu trulli) adı verilen, ünlü konik çatılı birkaç evinden meydana gelen bir aile işletmesinde kalmıştık. Ailenin köyün içinde, hediyelik eşya sattıkları bir de dükkanları vardı. Kaldığımız trullo’nun ne kadar zevkle döşenmiş olduğunu, temizliğini ve benzeri şeyleri uzun uzun anlatmayacağım. Aile fertlerinin hepsinin belirli görevleri vardı. Kahvaltı her sabah evinize büyükanne tarafından getiriliyordu. O hanımın her sabah, tertemiz keten örtü serdiği masayı özenle hazırlamasını, keten peçetelerin, kullanılan tabak çanağın güzelliğini unutamam. Uzun yıllar önce, İstanbul’da da birkaç yıl oturmuş bir İtalyan ile günlük yaşam ve hizmet sektöründeki bu zevk farklılığını konuşmuştum. O bunu, İtalyanların toplum olarak Rönesans’ı yaşamış, bizim ise yaşamamış olmamıza bağlamıştı. İlginç gelmişti bana. “Sizde, iş görsün yeter anlayışı var. Estetik o kadar önemli değil,” demişti. Tam da bu elektrik prizi olayını örnek vermişti. “Sizde bir elektrikçi elektrik düğmesini ya da prizi duvara eğri takınca bundan rahatsız olmaz. İtalyan bir elektrikçi o işi asla öyle teslim etmez,” diye eklemişti. Haksız sayılmaz. Yaşantımızda karşılaştığımız pek çok durumda bu anlayış hakim bizim ülkemizde. Her neyse, lafı uzatmayalım ve biz konumuza dönelim.

Saat Kulesi

Gelmeden, bir günümüzü Çanakkale’nin içinde geçirmeye karar vermiştik. Kahvaltıdan sonra, otelin hemen yanı başındaki Saat Kulesi’nin sağ tarafından yürüyerek çarşı içine doğru yöneldik. Kulenin bir yanında Yalı Caddesi, diğer yanında Fetvane Sokak bulunuyor. Her iki yoldan da ilerlemek mümkün. Üzerindeki plakete göre, Saat Kulesi, Sultan II. Abdülhamit’in tahta çıkışının yirminci yılı kutlamaları çerçevesinde, 1895-1896 yılları arasında inşa edilmiş. Zaten, bildiğim kadarıyla, pek çok Anadolu kentindeki saat kulesi Abdülhamit dönemine aittir. Herkesin bir saate sahip olmadığı o dönemde saat kuleleri, kentler için büyük bir hizmet olsa gerek. Çanakkale’deki saat kulesi de, II. Abdülhamit’in emriyle, o sıralar Çanakkale mutasarrıfı olan Cemil Bey tarafından yaptırılmış. Çok sevimli bir görünümü var. Aynı plakette yazdığına göre, halk arasında saatin yapımı ile ilgili yaygın bir söylenti varmış. Buna göre saatin, tüccar ve İtalya Fahri Konsolosu Emilio Vitalis’in kente su getirilmesi için vasiyeti ile bıraktığı paradan artanlarla yapıldığına inanılıyormuş. Ancak, bu konuda resmi bir belge bulunamamış.

Yalı Caddesi
Çanakkale’nin Çarşı bölgesi elden geçirilmeyi bekleyen
tarihi binalarla dolu.

Çanakkale, aydınlık fikirli, aydınlık yüzlü, uygar insanların yaşadığı bir şehir. Bu kısa ziyaretimiz sırasında benim edindiğim izlenim bu yönde oldu. Genç kızların ve kadınların gece geç saatlere kadar sokaklarda rahatça gezdiklerini, kafe ve restoranlarda oturduklarını görmek güzeldi. Her genellemede olduğu gibi, bu ifade de bir hata payı olacaktır. Beklenmedik durumlarla ve kişilerle karşılaşmak her yerde, her zaman mümkün. Biz kibar ve yardımsever insanlarla karşılaştık hep. Öyle ki, iki kere, biz sormadan, kendiliklerinden bize bir yeri arayıp aramadığımızı soran, iki ayrı kişi oldu. Her ikisi de orta yaşın bir hayli üstünde, iki beyefendi idi. Biri, “Deniz Müzesi’ni de mutlaka görün,” diye bir öneride de bulundu. Görmek istediğimiz yerler listemizde orası zaten vardı ama, bu şekilde ilgi göstermesi çok hoşuma gitti.

Çanakkale’de ilk önce Kent Müzesi’ne gittik. Daha önceki gezilerimizde gezdiğimiz kent müzelerinin de Çanakkale’ye bağlı yerlerde olması bir raslantı mı, bilmiyorum. Ama, onları gezdikten sonra, ister Bozcaada’nınki gibi özel ister Gökçeada’nınki gibi belediyeye ait olsunlar, kent müzelerinin bir kent bilinci yaratma konusunda çok önemli olduklarını düşünmeye başladım. Herhangi bir şehrin tarihinin günlük yaşam ve orada yaşamış, kente mal olmuş bazı insanlar çerçevesinde bilinir kılınması çok önemli. Bu tür müzeler, belediyelerin öncülüğünde, tüm illerimizde yaygınlaştırılmalı.

Çanakkale Kent Müzesi küçük ama değerli bir müze
Müze olarak kullanılıyor olması sayesinde, kültürel bir miras olan tarihi bina da korunmuş

Kent Müzesi’nin bulunduğu Fetvane Sokak, Çanakkale’nin Osmanlı ve Cumhuriyet döneminin izlerinin birlikte var olduğu, özel bir sokak. Adını, bir zamanlar burada bulunan müftülük binasından verilen fetvalardan almış. Eskinin şarap imalathaneleri, gazoz fabrikaları günümüzün barlarına kafelerine dönüşmüş. Müzenin bulunduğu tarihi bina da ilk olarak 19. yüzyılda yapılmış bir sivil mimari örneği. O zamandan kalan birinci ve ikinci katın üstüne Cumhuriyet döneminde üçüncü bir kat eklenmiş. Kayıtlardan, binanın en eski sahibinin Osmanlı döneminde bir gayrimüslim olduğu belirlenmiş. Daha sonra bina, Büyük Mübadele ile Girit’ten gelen bir aile tarafından satın alınmış. Konut olarak kullanıldıktan sonra, bir dönem iş yeri ve Askerlik Şubesi olmuş. 1936 yılından itibaren otel olarak kullanılmaya başlanmış. Emek Otel olarak hizmet veren bina, 2004 yılında belediye tarafından satın alınarak, Kent Müzesi ve Arşivi haline getirilmiş. Binanın giriş katı süreli sergiler için, üçüncü katı ise, toplantı salonu ve çalışma atölyeleri için ayrılmış. İkinci katta yer alan sürekli sergi bölümü, esas müze kısmı diyebiliriz. Burada, Antik Dönemden başlayarak, Çanakkale ile ilgili temel bilgileri edinmeniz ve burada yaşamış kentlilerin anılarını, kullandıkları eşyaları görmeniz mümkün.

Yalı Camii ya da Tavil Ahmet Paşa Camii
Soldaki bina Yalı Camii, sağdaki Kent Müzesi.
Sol tarafta görünen ağaçlı bölge caminin haziresi.
Mezar taşlarını hem buradan hem de caminin avlusundan görebilirsiniz.
Yalı Camii’nin haziresi
Arkada görünen bina Kent Müzesi

Çanakkale’nin tarihi camilerinden Yalı Camii, Kent Müzesi’nin karşı köşesinde bulunuyor. Caminin kullanılan diğer adı, Tavil Ahmet Paşa Camii. Caminin ilk yapılışına ait bir kitabe bulunamamış. Onarım kitabesinden anlaşıldığına göre, burada daha önce bulunan ve yanan bir caminin yerine Tavil Ahmet Paşa bir cami yaptırmış. Ancak, onun da yanması üzerine, 1854 yılında, Miralay Halil Bey tarafından, bugün gördüğümüz cami yaptırılmış. Hem Fetvane sokaktan hem de caminin avlusundan görülebilen caminin haziresinde (kabristanında) bir dönemin askeri ve sivil ileri gelenlerinin mezarları bulunuyor. Tarihi mezar taşlarının korunması açısından bu tür hazirelerin korunması önemli. Nitekim, epeyce arayarak bulduğumuz bir sonraki hazire Yalı Camii’ninki kadar şanslı görünmüyordu. Oysa, orada çok daha önemli devlet adamlarının yattığı belirtiliyordu.

Civardaki diğer camilerden birisi de Tıflı Camii. 1891 yılında yapılan cami adını, Osmanlıca “çocuk” anlamına gelen, “Tıfl” kelimesinden almış. Bunun nedeni caminin, bir zamanlar yan tarafında bulunan, Sübyan Mektebi’nin ibadethanesi olarak yapılmış olması imiş. Okul, camiden çok önce, 1870 yılında, dönemin valisi Kayserili Ahmet Paşa tarafından yaptırılmış. Günümüze okulun sadece kitabesi kalmış. Kitabeyi caminin girişindeki bahçe kapısının
üstünde görmek mümkün.
Kurşunlu Cami
Yanan Çınarlık Camii’nin yerine, 1869 yılında, Biga Sancağı Mutasarrıfı Arap İbrahim Paşa tarafından yaptırılmış.

Fatih Camiinin haziresini bulabilmek için epeyce dolaştık. Aslında, o kadar zor bir yerde değil. Sadece alışık olduğumuz gibi caminin içinde değil, karşısında ve biraz da fark etmesi zor bir noktada bulunuyor. Büyük olasılıkla, cami ile arasından geçen yol ve civardaki evlerin bir kısmı bir zamanlar caminin arazisi içerisindeydi. Sonradan yapılan düzenlemeler ve imar planları belli ki bu tuhaf durumu yaratmış. Hazireyi ararken, Roman olduğunu tahmin ettiğim bir kadına yol sorduk. Bilmediğini söyledi. Aramaya devam ederken etrafta, Romanların zevkine uygun, rengarenk ve pırıltılı kıyafetler satan birkaç dükkan gördüm. Sonradan öğrendiğime göre, Fevzi Paşa Mahallesi denilen bu bölge gerçekten de Çanakkale’de bulunan Roman mahallelerinden birisi imiş. Kendileri atalarının, mahallenin yakınındaki Çimenlik Kalesi’nin yapımında çalıştırılmak üzere, Fatih Sultan Mehmet tarafından Bulgaristan, Rusya ve Makedonya’dan getirilerek, buraya yerleştirildiklerine inanıyorlar. Son zamanlarda ortaya çıkan kentsel dönüşüm nedeniyle buralardan çıkarılmak istenmelerine yanıt olarak da, “Bizi buraya Fatih Sultan Mehmet yerleştirdi. Ancak o çıkarır,” diyorlar.

Fatih Camii
Caminin haziresi yolun karşı tarafında

Cami-i Kebir (Büyük Cami) olarak da bilinen Fevzi Paşa Mahallesi’ndeki Fatih Camii, 1462 yılında, Çimenlik Kalesi ile birlikte yapılmaya başlanmış. Kalenin içinde bir tane daha Fatih Camii var. Cami birçok kez yenilenmiş. Kitabesine göre, bu yenilemelerin en önemli olanlarından ilki 1862 yılında Sultan Abdülaziz, ikincisi ise 1904 yılında Sultan II. Abdülhamit tarafından yaptırılmış. Cumhuriyet döneminde de birkaç kere elden geçirilmiş.

Sadrazam Hafız İsmail Paşa ve Sadrazam Ali Paşa‘nın kabirlerinin bulunduğu Fatih Camii haziresi

Caminin haziresinde iki Osmanlı sadrazamı yatıyor. Sadrazam Hafız İsmail Paşa (1758-1807) ve Sadrazam Ali Paşa. Duvardaki plakette Hafız İsmail Paşa’nın yaşam öyküsü var ancak, Ali Paşa hakkında hiçbir bilgi yok. Daha sonra yaptığım araştırmalar sonucunda da herhangi bir bilgi bulamadım. Hazirenin hali maalesef içler acısı idi. Arka tarafta, iki yapı arasında kalan duvarın bir bölümünün yıkık olduğunu fark edince, arka sokağı dolanıp, oradan içeri girdik. Tam bir mezbelelikti. Atılan çöplerin yanında, kediler için konmuş mamalar, ıslatılmış ekmekler de bu manzaraya katkıda bulunmuştu. Bir de, mezar taşlarının üstünde, yatan kişilerin meslek, makam ve benzeri statülerini belirtmek üzere yapılmış olan fes, sarık gibi yerleri yeşile boyanmıştı. Aynı şekilde, ayak ucundaki taşların tepeleri de boyalı idi. Belki benim bilmediğim özel bir anlamı var bunun. Ya da sadece, birilerinin aklına esti. Bilemiyorum. Yukarda belirttiğim mezarların dışında başka mezarlar ve çocuk mezarları olduklarını tahmin ettiğim çok küçük mezarlar da vardı.

Bölgede bulunan eski binaların çoğu 19. yüzyılda yapılmışlar. Daha sonra başka binalarda da gördüğüm bu dışarı doğru, kuş kafesi gibi kavisli pencere demirleri pek güzeldi.
Civarda gördüğüm bu tür yeni yapıların, kentsel dönüşüm kapsamında, tarihi binalar yıkılarak yapılmadıklarını diliyorum… Aradan görünen yapı, Çimenlik Kalesi‘nin duvarı.

Çanakkale’de Eski Ermeni Kilisesi olarak bilinen Surp Kevork (Aziz George) kilisesi de Fevzi Paşa Mahallesi’nde bulunuyor. Kilise bir meydana (Zafer Meydanı) bakıyor. Günümüzde, Mevlevi semah törenlerinin düzenlendiği kilisenin tarihine dair çok farklı bilgiler var. Üstelik bu farklı bilgileri veren kaynakların arasında iki tanesi de devlet kurumlarımız. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’ne göre kilise, 83 Ermeni ailenin Çanakkale’ye yerleşmesi üzerine, 1669 yılında yapılmış. Halen üniversitenin koruması altındaki kilise, Tasavvuf Topluluğu tarafından Kültür ve Sanat Evi olarak kullanılmaktaymış. Kültür Bakanlığı’nın Çanakkale Envanterine göre ise, 1873 yılında, Sultan Abdülaziz’in emri ile yapılmış. Şehrin Ermeni nüfusunun yok olmasından sonra, bir süre atıl kalmış. 1934-1984 yılları arasında Çanakkale Arkeoloji Müzesi olarak kullanılmış. Bu tarihten sonra birkaç kere Kültür Bakanlığı tarafından restore edilmiş ve sırasıyla, Namık Kemal Tiyatro Salonu ve Çanakkale Etnoğrafya Müzesi olarak düzenlenmiş. Ancak, Etnoğrafya Müzesi olarak kullanılmadan, 2005 yılında üniversiteye devredilmiş. İlk yapım tarihi ile ilgili bilgi olarak 200 yılı aşan bir fark olması bana kilisenin bir ara doğa kaynaklı nedenlerle veya insan eliyle yıkılıp sonra, Sultan Abdülaziz tarafından, yeniden yaptırılmış olabileceğini düşündürdü. Kilisenin yan tarafında, daha önce papazın evi ve sübyan okulu olduğu söylenen yapılar var.

Eski Ermeni Kilisesi olarak bilinen Surp Kevork Kilisesi

Çanakkale’ye gelip de, çarşı içindeki Aynalı Çarşı’ya gitmeden olmazdı, öyle değil mi? Çarşı Caddesi üzerindeki bu kapalı çarşı, şüphesiz en çok o ünlü türküde adının geçmesi nedeniyle tanınıyordur. Günümüze çarşının sadece giriş kapısı orijinal olarak ulaşabilmiş. Kapının üzerindeki hem Osmanlıca hem İbranice olan kitabede buranın, Sultan II. Abdülhamit’in izniyle, 1889 yılında, Çanakkale’nin önde gelen Yahudi tüccarlarından İlya Halyo tarafından yaptırıldığı yazıyor. Ayrıca, pasajın adı da, Passage Hallio olarak Fransızca yazılmış. 1934 yılında Yahudi vatandaşlarımıza, başta Edirne’de olmak üzere yapılan saldırı, yağmalama ve baskı olayları sırasında bu kitabe sıvanmış. 1967 yılında tekrar ortaya çıkarılmış. Bir görüşe göre, Evliya Çelebi 17. yüzyılda burada bir çarşının varlığından söz ettiği için, İlya Halyo çarşıyı sadece onartmış olabilir deniyor. Çarşı, 1915 Gelibolu Savaşı sırasında bombalanmış ve yanarak tahrip olmuş. 1918-1921 yılları arasındaki İngiliz işgali sırasında ahır olarak kullanılmış. 2004 yılında çarşı, orijinal giriş kapısı korunarak, yeniden yapılmış. Çarşının adının kaynağı konusunda farklı görüşler var. Kimileri bu ismin girişteki aynalardan kaynaklandığını düşünürken, başka bir görüşe göre ise, bir dönem burada satılan ve ayna gibi parlak olan at koşum takımlarından dolayı imiş.

Aynalı Çarşı ve kitabesi
Restore edilen Aynalı Çarşı’nın içi

Aynalı Çarşı’nın içinde, sağlı sollu sıralanmış dükkanlarda, hiçbir özelliği olmayan, son derece zevksiz hediyelik eşyalar satılıyor. Çanakkale’ye özgü olarak satılan çoğu seramik eşyanın da Çin malı olduğu söyleniyor. Geçenlerde haberlerde duyduğuma göre, Venedik kent yönetimi şehirde Çin malı ucuz hediyelik eşya satılmasını yasaklamış. Bence çok da iyi yapmış. Benzer bir önlemin Türkiye’deki şehir yönetimleri tarafından da alınması gerektiğini düşünüyorum. Onun yerine, el emeği ile yerli halk tarafından üretilen, özgün eşyaların satılması teşvik edilmeli kanımca. Civarda çok sayıda seramik atölyesi gördük. Onlar desteklenmeli. Tüm bunları, çarşının arka kapısından çıktıktan sonra sol tarafta gözümüze çarpan ve kendi imalatlarını satan küçük bir dükkan sahibi ile konuştuk. Esen Seramik, seramikten el yapımı özgün maskların ve hediyelik eşyaların satıldığı bir yer. Kibar ve tatlı bir hanım tarafından işletiliyor.

Öğle yemeği için lezzetli bir duraktı…

Bu kadar dolaştıktan sonra bir öğle yemeğini hak ettik. Yemek için çarşı içinde Sardalya’ya gittik. Hakkında internette epeyce yazı okumuştum. Bazı olumsuz değerlendirmeler de olmasına karşın, içimden bir his buranın iyi olacağını söylemişti bana. Yanılmamışım. Kaldırımdaki yüksek taburelerde, dükkanın içine bakarak oturulan Sardalya’da her türlü deniz mahsülü ve balık yapılıyor. Ekmek arası yediğimiz sardalya ve içtiğimiz turşu suyu çok lezzetliydi. Porsiyonlar fazlası ile doyurucu. Civardaki esnaftan ve yerli halktan insanların burada yemek yemesi dikkatimi çekti. Bilirsiniz bu, yurt içinde veya yurt dışında olsun, benim için çok önemli bir kriterdir. Arzu ederseniz, yemek üstüne bir peynir tatlısı yemek için çok uzakta olmayan ünlü Kadir Usta’ya da uğrayabilirsiniz.

Deniz Müzesi’nin girişinde bulunan bu yapı, 1810 yılında Belediye Binası olarak yapılmış. 1956 yılında Askeriye’ye devredilmiş.
Bir süre Merkez Komutanlığı olarak kullanılmış.
Atatürk, 1 Eylül 1928’de buradan halka hitap etmiş. Günümüzde, Deniz Müzesi’nin yönetim binası olarak kullanılıyor.

Yemekten sonra, Çanakkale’ye gelen herkesin gezmesi gerektiğini düşündüğüm Deniz Müzesi’ne gittik. Müze birkaç açıdan önemli. Öncelikle, müzenin içinde bulunduğu yapı ve alan, tarihi Çimenlik Kalesi. Eski adıyla, Kala-i Sultaniyye. Bir önceki yazımda belirttiğim gibi, karşı kıyıdaki Kilitbahir Kalesi ile birlikte, 1462-1463 yılları arasında, Fatih Sultan Mehmet tarafından, İstanbul’un savunması için yaptırılmış. Burası daha sonra, aynı zamanda etrafında şehrin gelişeceği bir merkez haline gelmiş. Kale zaman içinde bazı değişikliklere de uğramış. 19. yüzyılda, Çanakkale Boğazı’nın kıyısındaki batı sur duvarları yıkılarak, bu kısım bir tabya haline getirilmiş. Zamanın silah teknolojisine uygun bir şekilde top mevzileri ve cephanelikler yapılmış.

Müzenin bahçesinde çeşitli askeri ağır silahlar sergileniyor.
Burası aynı zamanda çok güzel bir park görünümünde.
Çeşitli mayınlar
Müze Gemi Acar
1936-1937 yıllarında Almanya’da inşa ettirilmiş. Daha sonra, Atatürk tarafından İstanbul Boğazı’nda diplomatik geziler ve Savarona Yatı’na intikal için kullanılmış. 2000 yılında restore edilmiş ve 2015 yılına kadar Kuzey Deniz Saha Komutanlığı tarafından kullanılmış.
2015 yılında müze haline getirilmiş.

Bu noktada belki de, Çanakkale ve Gelibolu’da çokça söz edilen tabya kelimesinin tam olarak ne olduğunu biraz açıklamakta fayda var. Osmanlı’da tabyalar 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yapılmaya başlanmış. Önceleri kalelerin dış duvarları toprak ile takviye edilerek oluşturulmuşlar. Daha sonra, toprak yığınlarının ardına gizlenmiş, bağımsız savunma yapıları olarak yapılmaya başlanmışlar.

Şimdiki adı Çimenlik Kalesi olan Kala-i Sultaniyye
Kalenin girişi Deniz Müzesi’nin bahçesinden

Çimenlik Kalesi, benzerleri gibi, iç ve dış kale kısımlarından meydana geliyor. Kalede başlıca dört yapı bulunuyor. Fatih Camii, Abdülaziz Camii, Baruthane ve İç Kale. sonradan eklenen Abdülaziz Camii dışındaki yapılar, kalenin ilk yapım zamanından kalan, orijinal binalar. Çimenlik Kalesi, 1915 Çanakkale Savaşları sırasında Merkez Savunma Grubu’nun sevk ve idare merkezi olarak kullanılmış.

İç Kalede bulunan orta kule dört katlı bir yapı.
Müzenin ana koleksiyonu bu binada sergileniyor.
Baruthane
Fatih Camii
Abdülaziz Camii

Kalede bulunan Deniz Müzesi, barındırdığı önemli koleksiyon dışında, çağdaş müzecilik anlayışına göre düzenlenmiş olması, müze yönetimi, her noktadaki ayrıntılı Türkçe ve İngilizce açıklamalar ile özellikle Çanakkale Savaşları ile ilgili filmler ve görevli askeri personelin profesyonel yaklaşımı nedeniyle ayrıca hayranlık uyandıran bir yer. Doğrusu, ne yalan söyleyeyim, böyle bir şey beklemiyordum. Her ayrıntısı titizlikle düşünülmüş, örnek bir müze burası.

Sultan Abdülaziz döneminde, batı surları yıkılarak yapılan tabyalar
Çimenlik Kalesi Çanakkale Savaşları sırasında ağır bombardıman yaşamış. Bu delik, HMS Queen Elizabeth gemisinden atılan bir mermi tarafından orta kulenin duvarında açılmış.
Aynı mermiye ait şarapnel parçasını binanın iç tarafında duvara saplanmış olarak görmek mümkün

Deniz Müzesi, Çanakkale Savaşları sırasında tarihsel ve kronolojik olarak tam olarak ne olduğunu anlamak açısından da çok yararlı. Her ne kadar hepimizin az çok bir bilgisi olsa da, verilen mücadelenin inanılmazlığını kavramak için Gelibolu tarafındaki şehitlik ve savaş alanlarını gezmek yeterli olmuyor. Bunun için, Çanakkale Savaşları Tanıtım Merkezi ve Çimenlik Kalesi’ndeki Deniz Müzesi ziyaret edilmeli. Tanıtım Merkezi maalesef bizim Gelibolu için ayırdığımız gün kapalıydı. Deniz Müzesi o açığı fazlası ile kapattı. Yine de, Çanakkale’ye bir sonraki gidişimizde Tanıtım Merkezi’ne de mutlaka gideceğiz. Müzede özellikle Mustafa Kemal Atatürk’e ve onun, Çanakkale Savaşı’nın gidişatını değiştiren önemli rolüne çok geniş yer ayrılmış olması çok memnuniyet verici idi.

Müze koleksiyonundaki ilginç objelerden biri de Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün el yazısının bulunduğu bu mantar şapka. “Wolseley Tipi Kask” da denilen bu şapkalar I. Dünya Savaşı’nda İngiliz Ordusu’nda kullanılmış. Mantardan yapılıp üstü pamuklu kumaş ile kaplanmış. Sıcak havada serin tutma özelliği varmış. Bu şapka Çanakkale Savaşları sırasında ele geçirilimiş. Üzerine, Atatürk el yazısı ile not düşmüş ve imzalamış. Notta, “57. Alay’ın 3. Tabur’u tarafından 4-5/3/331 (17-18 Mayıs 1915) gecesi yapılan keşif sırasında ele geçirilmiştir. 19. Tümen Komutanı M. Kemal” yazılmış.
Atatürk‘ün, 17 Haziran 1915’te, Düztepe tümen gözetleme yerinde Haydar Mehmet Alganer tarafından çekilmiş ünlü fotoğrafı ve kullanılan fotoğraf makinası.

Müzenin koleksiyonunda Anzaklara ait çok sayıda askeri obje, bilgi ve belge de var. Gerek Anzak gerekse Osmanlı siperlerinin canlandırmaları son derece başarılı. Bu zenginlik nedeniyle olsa gerek, ziyaretçiler arasında müzeyi gezen çok sayıda Anzak torunu da vardı.

Osmanlı ve Anzak siper canlandırmaları gayet başarılı

Deniz Müzesi’nin gezilecek bir diğer ilginç bölümü de Nusret Mayın Gemisi. 1910 yılında Almanya’ya siparişi verilen Nusret Gemisi, 1913 yılında Osmanlı Donanması’na katılmış. Özellikle, döşediği 26 mayın ile, 18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Zaferi’nin kazanılmasında çok önemli rolü olmuş. Bu mayınlar nedeniyle, Fransız Bouvet ve İngiliz Irresistible ve Ocean gemileri batmış. Ayrıca, Müttefik Donanması’nın üç gemisi de ağır hasar almış. Gemide yapılan çok güzel bir görsel sunum, bu zaferi ayrıntıları ile anlatıyor. Cumhuriyet döneminde de hizmet veren Nusret gemisi, 1962 yılında özel bir şahısa satılmış. Kuru yük gemisi olarak çalıştırılırken, 1990 yılında Mersin açıklarında batmış. 1999 yılında bir grup gönüllü tarafından su yüzüne çıkarılmış ve belediyeye hediye edilmiş. 2003 yılında Tarsus Belediyesi gemiyi, Nusret Mayın Gemisi Kültür Parkı olarak düzenlenen bir parka anıt olarak yerleştirmiş. Öte yandan, 2009-2010 yılları arasında, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından geminin bire bir kopyası inşa ettirilmiş. 2011 yılında TCG (Türkiye Cumnhuriyeti Gemisi) Nusret adıyla müze olarak hizmete girmiş. Modern cihazlarla da donatılarak, yüzer gemi olması sağlanmış.

1927 yılında yapılmış olan sağ taraftaki sarı bina, müzenin
Binbaşı Nazmi Bey Sanat Galerisi
TCG Nusret Müze Gemisi

Çanakkale’nin içinde, akşam yemeklerinden ilkini, yol yorgunluğu ile, kaldığımız otelin restoranında yemiştik. Kötü olmasa da, fazla bir özelliği yoktu. Bir akşam, sahildeki Akol Otel’in en üst katındaki Radika restoranda yedik. Burada da mezeler fena değildi. Standart tatta, fazla çarpıcı olmayan tabaklardı. Ancak, manzarası ve gün batımı güzeldi. Esas muhteşem yemeği, Çanakkale’nin ünlü Yalova Restoranı’nda yedik. Hak edilmiş bir şöhreti olduğunu düşünüyorum. Mezeler gerçekten çok lezzetli ve değişikti. Tuzlu sardalya ise, şahane. Çanakkale’ye giderseniz, burada yemek yemenizi öneririm ama, özellikle hafta sonu, rezervasyon yaptırmayı unutmayın.

(Devam edecek)

Gezmekle Bitmeyecek Bir Güzel İlimiz: Çanakkale (1)

Çanakkale içinde aynalı çarşı

Ana ben gidiyom düşmana karşı, off, gençliğim eyvah!

…………………

Çanakkale içinde vurdular beni

Ölmeden mezara koydular beni, off, gençliğim eyvah!

Türkünün tamamını bilmesek de, hepimiz en azından bu mısraları biliriz. Hiç gitmemiş, görmemiş olsak da, Çanakkale denince içimiz bir başka sızlar…

107 yıl önce yapılan o insanüstü savunma ve dünyanın o zamanki süper güçlerine karşı verilen destansı mücadeleyi duygulanmadan aklından geçirenimiz var mıdır, bilmiyorum. Gidip görmeden bu ifadeler insana basma kalıp gelebilir. Ya da Çanakkale Savaşları herhangi bir savaş olarak görülebilir. Çanakkale’nin önemini gerçekten kavramak için gitmeli, gezmeli. Ancak, Çanakkale sadece 1915 nedeniyle görülmesi gereken bir ilimiz değil. Tarih öncesi çağlardan beri insanlara yurt olmuş bu ilimizde, çok farklı temalar izleyerek, kendinize farklı rotalar ve geziler yaratabilirsiniz. Böyle olunca, bir kere değil, sayısız kere gidip yeni keşifler yapabileceğiniz bir ilimiz Çanakkale.

Nisan ayının son haftasında, dört günlüğüne uzun zamandan beri gitmek istediğimiz Çanakkale’ye gittik. Bu birkaç gün içinde, antik dönem, Osmanlı’nın ilk zamanları ve Çanakkale Savaşları ile ilgili sayısız yer gördük. Gayet disiplinli bir şekilde, sabah 7:30’da kalkarak gezdiğimiz halde, isteyip de gidemediğimiz pek çok yer kaldı. Bozcaada ve Gökçeada‘ya daha önce gitmiştik. (İlgili yazılarıma erişim için linklere tıklayabilirsiniz).

Çanakkale gezimizi, yol üstünde giderken gördüğümüz yerlerden başlayarak anlatmak istiyorum. Ancak, yazının çok uzun olmaması için birkaç bölüm halinde yayınlayacağım. Gezi planınızın bu yazıların sırasına göre olması gerekmiyor. Nitekim, benim yazılarımın sıralaması da gün olarak bizim izlediğimiz programa birebir uymuyor. Ancak, geriye baktığımda, Çanakkale’ye hiç gitmemiş veya az bir bölümünü görmüş okuyucularım açısından bu sıralamanın daha uygun olacağını düşünüyorum.

Yol boyunca gelincikler ve kır çiçekleri…

Pazartesi sabahı saat 9’da İstanbul’dan yola çıktığımızda, bir süre için hafta başı trafik yoğunluğuna denk geleceğimizi biliyorduk. Yine de, keseye zarar ama zaman açısından elverişli, Avrasya Tüneli sayesinde oldukça çabuk bir şekilde karşıya geçtik. Şehirden çıkıp Tekirdağ‘a doğru giderken doğa çok güzeldi. Bilirsiniz, bu aylarda ülkemizde doğa uyanır ve etraf inanılmaz güzel olur. Yol boyunca, bu ekonomik şartlara rağmen, ekilmiş yemyeşil tarlalar, yol kenarlarında gelincikler, papatyalar, sarı kır çiçekleri, bir de aralarda son yıllarda Trakya‘da çok ekilen kanolanın çiçekleriyle sarıya boyanmış tarlalar vardı. Çevreme bakmaya doyamadım. Çok güzeldi.

Kanola ekilmiş tarlalar

Biz aslında bu yolculukta daha çok sahilden gitmek niyetindeydik. Paralı yola göre sadece yarım saatlik bir fark olacaktı. Zaman açısından bir kısıtımız olmadığı için kıyıdan keyifle gideriz diye düşünmüştük. Silivri‘den itibaren Marmara Ereğlisi‘ne inecek ve oradan Şarköy‘e kadar deniz kenarından devam edecektik. Ancak, navigasyon türlü numaralarla bizi yukardan giden paralı yola soktu. Yılmadık. Sonunda, Muratlı üzerinden Tekirdağ’a inerek, kıyıya ulaştık. Bir süre için bir hayal kırıklığı yaşamadım desem yalan olur. Özellikle Kumbağ yerleşim olarak, çirkin yapılarla dolu, son derece sevimsiz bir yerdi. Zevksizlik içimi kararttı. Ancak, Kumbağ’dan sonra ormanlar başladı. Yapılaşma faciaları son buldu. Aşağıda masmavi deniz, yukarda yemyeşil ormanlar. Doğa çok güzeldi buralarda.

Çayınızı yudumlayın ve manzaranın tadını çıkarın

Yeniköy‘den geçtikten sonra, dağda virajlı yollardan gittik. Bir virajı dönerken, yol kenarında, denize tepeden bakan bir noktada ufak bir işletme gördük. Tabelasında “Gözleme, Köfte, Ayran, Çay” olduğu yazıyordu. Mola için durduk. Kenardaki uzun tahta masalardan birinde bir çift daha vardı. Aşağıda vahşi güzellikte bir manzara. Etrafta hiç çirkin bir bina yok. Ufak bir alana üzüm dikilmiş. Tavuklar, köpekler dolaşıyor. Sonradan buranın sahibi olduğunu öğrendiğimiz aydınlık yüzlü, genç adam kibar bir şekilde hizmet verdi. Sanıyorum, rahatsızlık vermemek adına, başlarda mesafeli idi. Daha sonra, ayran eşliğinde gözlemelerimizi yerken, sohbeti ilerlettik. 18 Mart Üniversitesi, Turizm Bölümü mezunuymuş. Belli başlı turistik şehirlerimizde çalıştıktan ve sonra birkaç yer de işlettikten sonra, köyüne dönmeye karar vermiş. Halinden çok memnun ve huzurlu görünüyordu. Buranın epeyce esintili olduğunu söylediğimde, bulunduğumuz noktadan görünmeyen, aşağıdaki köylerinin adının zaten bu nedenle Uçmakdere olduğunu söyledi. Yörede yamaç paraşütü çok yapılıyormuş. Burası eskiden bir Rum köyü imiş. Mübadele ile bütün köy boşalmış. Buna karşılık, Yunanistan’dan gelenler de buraya yerleştirilmişler. Rumlar zamanında bağcılık ve şarapçılık çok ileri imiş. Daha sonra, Müslüman halk da bağcılığı devam ettirmiş. Ta ki, Tekel’in şarap fabrikası kapatılana kadar. Şimdi bağcılık iyice azalmış. Doğanın neredeyse el değmemiş olması dikkatimi çekmişti. Buralar doğal tabiat parkı olarak koruma altındaymış. Dilerim, koruma devam eder. Sohbet nedeniyle düşündüğümüzden uzun süren molanın bitiminde, yolumuzun üstündeki köyün içinden de geçtik. Sakin ve güzel bir köydü. Civarda yamaç paraşütü okulu ve uzaktan bungalow’larını gördüğüm güzel bir işletme vardı.

Şarköy’den sonra, sahilden ayrılıp yukarı çıktık. Bir sonraki durağımızın, Çanakkale’nin Gelibolu ilçesine bağlı, Bolayır olmasına karar vermiştik. Bunun birkaç sebebi vardı. İlki, Bolayır’da bulunan, Orhan Gazi‘nin oğlu, Gazi Süleyman Paşa‘nın ve aynı yerde gömülü olan Namık Kemal‘in kabirlerini ziyaret etmekti. İkincisi, yakındaki Çimpe Kalesi‘ni görmekti. Lisede, tarih dersinde Gazi Süleyman Paşa (1316-1357) ve onun Rumeli’ye ayak basan ilk Osmanlı komutanı olması konusunun işlenmesini çok net hatırlıyorum. Bu tarih çoğunlukla 1352 olarak verilse de, bazı kaynaklar onun 1349 yılında da Rumeli’ye geçtiğini yazıyorlar. Buna göre, annesi Bizans Prensesi Nilüfer Hatun olan Gazi Süleyman Paşa, dedesi Bizans İmparatoru Kantakuzenos‘a (VI. Ioannes) (1292-1383) yardım etmek için 1349 yılında Sırplara karşı savaşmış ve Selanik‘i onlardan geri alarak Bizanslılara vermiş. 1352 yılında ise, Bizanslılar adına bu sefer Bulgarları Dimetoka‘da yenmiş. Söylendiğine göre, bu harekatı sırasında, dedesi Kantakuzenos kendisine Çimpe Kalesi’ni vermiş. Bundan sonra Gazi Süleyman Paşa kendisine Bolayır’ı üs olarak belirlemiş ve Osmanlı Devleti’nin Rumeli’de kalıcı olmasının adımlarını atmış. Anadolu’dan bazı Türkmen aileleri buralara getirilerek yerleştirilmiş. Gelibolu Yarımadası’ndaki fetihleri birbirini izlemiş.

Gazi Süleyman Paşa‘nın türbesi

Gazi Süleyman Paşa’nın türbesi Bolayır’da güzel yeşillik bir alanda bulunuyor. Yüksek ağaçlar ve çimenlerle park gibi bir yer. Kapıda, ilçe yönetiminin iyi niyetle Türkçe ve İngilizce olarak hazırlattığı Bolayır, Osmanlıların Rumeli’ye geçişleri ve Gazi Süleyman Paşa hakkında oldukça ayrıntılı bir açıklama panosu var. İyi niyetle diyorum çünkü, epeyce emek verilmiş olan çalışma maalesef cümle düşüklüklükleri ve ifade bozuklukları ile dolu. Yine de takdir ediyorum. İçeride, birilerinin aklına estiği için yapıldığı ama daha sonra hiç bakılmadığı belli olan havuz-çeşme-şadırvan karışımı bir yapı var. Tepesinden solmuş bir Türk bayrağı sarkıtılmış. Tüm bunlar ilk anda gözüme çarpanlar. Girişte bir de Namık Kemal büstü var.

Türbenin içi

Uzakta sol tarafta görünen türbeye doğru yürürken tüm bunları geride bıraktık. Uzun selvilerin arasında hoş bir esinti ve sessizlik vardı. Ağaçların arasından tepenin aşağısında uzanan ova ve ekili tarlalar görünüyordu. Rumeli fatihi olarak bilinen Gazi Süleyman Paşa, Bolayır dolaylarında avlanırken attan düşerek ölmüş. Sağlığında, Veliaht Şehzade olarak, 1337-1338 yıllarında Bursa-Yenişehir’de yaptırdığı Süleyman Paşa Külliyesi’nde kendine bir de türbe inşa ettirmiş. Ancak, daha sonra ettiği vasiyet üzerine, Bolayır’a gömülmüş. Orhan Gazi öldüğü zaman yerine, Süleyman Paşa’nın fetihlerinde yanında götürdüğü kardeşi I. Murat padişah olmuş. Gazi Süleyman Paşa’nın türbesinin gerek dışı gerekse içi son derece sade. İçeride Paşa ile birlikte, Lalası (hocası) ve kazada bindiği atı da gömülü.

Namık Kemal (1840-1888)

Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamit dönemlerinde bir anayasa hazırlanması ve parlamenter bir yönetime geçilmesi için mücadele veren, Genç Osmanlılar‘ın kurucularından, yazar, şair, gazeteci ve devlet adamı Namık Kemal’in (1840-1888) mezarı türbenin hemen önünde bulunuyor. Muhalif olması sebebiyle Londra ve Paris’te sürgün hayatı yaşamış olan Namık Kemal, yurda döndükten sonra da Kıbrıs, Rodos, Midilli gibi yerlere sürgün edilmiş. Ancak, bu yerlere aynı zamanda mutasarrıf olarak, devlet adamı kimliği ile gönderilmiş. (Mutasarrıf, Osmanlı döneminde, vilayetlerden sonra gelen sancak yönetimlerinin en üst yöneticisi oluyor). Buralarda pek çok yerel soruna çözüm bulmuş. Gelibolu’da mutasarrıf iken, ölünce Gazi Süleyman Paşa’nın yanına gömülmeyi vasiyet etmiş. 2 Aralık 1888 tarihinde, yine mutasarrıflık yaptığı Sakız Adası’nda vefat edince, oradaki bir caminin haziresine gömülmüş. Daha sonra, vasiyetini bilen arkadaşı Ebüziyya Tevfik‘in konuyu Sultan II. Abdülhamit’e iletmesi üzerine, naaşı Bolayır’a getirilmiş. Padişah, Gazi Süleyman Paşa’nın türbesinin yanına, çizimlerini Tevfik Fikret‘in yaptığı bir türbe yaptırmış. Bu türbe, 1912 yılında olan Mürefte-Şarköy depreminde hasar görmüş. Günümüzde Namıl Kemal, mermer kaplı bir mezarda yatıyor.

Namık Kemal’in mezarı

Çimpe kalesi olarak belirtilen yer, buradan çok uzakta değil. Araba ile birkaç dakika diyebilirim. Ancak, kalenin dibinde herhangi bir tabela olmadığı için neredeyse geçiyorduk. Ana yoldan sapılan kısa bir toprak yoldan sonra, kale olarak adlandırılan yere vardık. Etraf oldukça bakımsız görünüyordu ama yapı çok ilginçti. Bir Orta Çağ kalesinden çok, yanyana, bir dizi korugana benziyordu. İçlerine girilebiliyordu. Bazılarına girdik. İçerde ocaklar ve pencereler vardı. Belirttiğim gibi, bir kaleden çok, daha sonra Gelibolu Yarımadası‘nda göreceğimiz tabyalara benziyordu. Bu konu kafama takıldı. Döndükten sonra internette, Adnan Menderes Üniversitesi’nden Dr. Osman Ülkü’nün bir makalesine ulaştım: “Tartışmalı Bir Yapı Olarak Bolayır Merkez Tabyası”. Bu bilimsel makalede, Çimpe Kalesi’nin yerinin tam olarak bilinmediği ve tartışmalı olduğu belirtilerek, bizim gittiğimiz yerin Bolayır Kaymakamlığı ve Belediyesi tarafından yanlış bir şekilde söz konusu kale imiş gibi lanse edilerek burada Gelibolu’nun fethi anısına tören ve kutlamalar yapıldığı yazıyordu. Oysa burası, aslında II. Abdülhamit döneminde yapılan Bolayır Merkez Tabyası imiş. Osmanlı döneminde tabyalar ilk olarak, 1853-1856 Kırım Savaşı öncesinde, Rus saldırılarına karşı yapılmaya başlanmış. 1885 yılından sonra, Bulgarların güçlenmesi üzerine, Sultan II. Abdülhamit’in emriyle hem batıda Bulgarlara karşı Bolayır’daki gibi hem de doğuda Ruslara karşı yeni tabyalar yapılmış. Belki de, yol tabelaları bu bilgilerin ışığında sonradan kaldırılmışlardı.

Yıllarca Çimpe Kalesi olarak bilinen Bolayır Merkez Tabyası ve koruganlardan birinin içi

Bolayır’dan Gelibolu’ya oldukça bozuk bir toprak yoldan geldik. Geri dönüp doğru dürüst ana yoldan da gelmek mümkündü ama, yine navigasyonun azizliğine uğradık diyebilirim. Bu uygulamaların hayatı inanılmaz kolaylaştırırken bazen de insanı yanlış yönlendirdiğini bilen bilir elbet. İlk bakışta Gelibolu’nun yerleşim yeri olarak çok düzenli ve temiz olduğunu gözlemledim. Belediyesi iyi çalışıyor demek. Bir önceki gün, 25 Nisan Anzak Günü idi. Bu nedenle etrafta Anzak torunları göze çarpıyordu. 25 Nisan 1915 günü şafak vakti Anzak Koyu’na çıkan atalarını anmak için iki senedir pandemi nedeniyle gelemeyen Avusturalyalı ve Yeni Zelandalılar, bu sene 300 kişilik bir grup olarak gelmişler. Bu sayı, normalde her yıl gelen binlerce kişilik gruplara göre oldukça düşük. O tarihi günde karaya çıkan 16.000 Anzak askerinin büyük çoğunluğu için bu hayatlarındaki ilk savaş deneyimi imiş. Akşama kadar bu askerlerin 2.000 tanesi ya yaralanmış ya da ölmüş. Bir önceki gün Şafak Ayini’ne katılan Anzak torunları arasında çok genç olanlar ve çocuklar da vardı. Bunlar artık Gelibolu’da savaşan Anzakların 4. kuşak torunları olmalıydı. Çanakkale’de kaldığımız günlerde savaş alanlarını ve müzeleri gezerken onlarla sık sık karşılaştık. Bazıları rehberler eşliğinde geziyorlardı. Çok değişik duygular içinde olduklarını tahmin edebiliyordum. Başlarda sadece Gelibolu’da ölen Anzakları anma günü iken, günümüzde 25 Nisan tüm dünyadaki çeşitli savaşlarda ölen Avustralyalı ve Yeni Zelandalı askerleri anmak için kutlanıyor.

Tabyanın etrafında bir hendek yapılmış

1856 yılından beri Çanakkale Boğazı’ndan geçen gemilere yol gösteren Gelibolu Deniz Feneri‘nin yer aldığı çevre, Fener Parkı olarak biliniyor. Parkta ilgi odağı olan bir türbe ve bir namazgah bulunuyor. Bayraklı Baba Türbesi olarak adı geçen tarihi türbenin üstünde bir tane büyük Türk bayrağı var. Onun dışında, türbenin her bir yanı buraya gelenlerin adak olarak astığı çeşitli boylarda bayraklarla kaplı. Bayrakların arasından içeri girdiğiniz zaman, aslında türbe olarak anılan mekanın üstünün açık olduğunu ve içeride mermer bir mezar bulunduğunu anlıyorsunuz. Tepedeki büyük bayrak, yukarıdan bakılınca insana buranın kapalı bir türbe olduğu izlenimini veriyor. Türkiye’nin en fazla ziyaret edilen türbeleri arasında olduğu belirtilen Bayraklı Baba’nın elbette bir hikayesi de var.

Gelibolu Fener Parkı’nın içindeki Bayraklı Baba Türbesi

Asıl adı Karacabey olan Bayraklı Baba, Yıldırım Beyazıt döneminde (1389-1402) Osmanlı ordusunda sancaktar olarak görev yapıyormuş. Ankara Savaşı yenilgisinden sonraki dönemde I. Beyazıt’ın oğullarından Süleyman Çelebi‘nin ordusunda yer almış. Söylenceye göre, 1410 yılında Bizanslılarla savaşılırken, etrafının sarıldığını ve esir düşeceğini anlayınca sancağı, düşmana teslim etmemek için, küçük parçalara bölmüş ve yutmuş. Ancak, bir süre sonra savaşın seyri değişmiş ve Karacabey, arkadaşları ile birlikte, kurtulmuş. Komutanı sancağı ne yaptığını sorunca, yuttuğunu söylemiş ancak inandıramamış. İspatlamak için, midesini kendi eliyle yarmış ve bayrağı göstermiş. Ölmeden önce, “Benim yerim burasıdır. Beni buraya gömün ve üzerimi bayraksız bırakmayın”, diye vasiyet etmiş. O zamandan beri mezarı bayraksız kalmamış. her türlü dilek için insanlar buraya akın etmişler. Sizin de öyle bir isteğiniz olursa, yanınızda bayrak yok diye hiç üzülmeyin. Yakındaki bir dükkanda her boy bayrak satılıyor.

Azebler Namazgâhı

Namazgâh, açık havada namaz kılmak için düzenlenmiş bir ibadet mekanı demek oluyor. Ben, ilk olarak bir namazgâhı İstanbul’da, Anadolu Hisarı’nda görmüştüm. Oradaki biraz bakımsız durumdaydı. Her tarafını otlar bürümüştü. Belki şu sıralar süren restorasyon sonrası bir düzenleme yapılır. Gelibolu’daki namazgâhın bir restorasyon gördüğü anlaşılıyor. Ne kadar başarılı olduğu tartışılır. Orijinal olarak geriye çok az şeyin kaldığı anlaşılan yapı, bembeyaz mermerlerle donatılmış. Azaplar veya Azebler Namazgâhı olarak da bilinen söz konusu ibadet yeri, 1407 yılında Hacı Paşaoğlu İskender Bey tarafından yaptırılmış. Denize sefere çıkacak deniz tüfekçi erleri, yani Azaplar, burada toplu namaz kılarlarmış. Azap (Azeb) bekar erkek anlamına geliyormuş. İstanbul’da, Haliç kıyısındaki Azapkapı’yı anımsarsınız. Orası da adını yakındaki, bekar erkeklerden oluşan, denizci erler kışlasından alıyormuş.

Gelibolu Kalesi
Kale ilk olarak Bizanslılar tarafından yapılmış.
Daha sonra, Osmanlılar döneminde onarılmış.
Gelibolu’da Zafer Peynir Helvacısı
Çanakkale’nin geleneksel peynir tatlısı.
Fırınlanmış veya normal haliyle yiyebilirsiniz.

Gelibolu’da, Çanakkale’ye özgü peynir tatlısını tatmak üzere, çoğu kişi tarafından övülen Zafer Peynir Helvacısı‘na da gittik. 2020 yılında, Eceabat’taki Porta Caeli Bağcılık ve Otel‘inde Çanakkale’nin peynir tatlısından ilham alınarak yapılmış nefis bir tatlı yemiştik. Şimdi geleneksel olanını tadınca onun, üzerinde bayağı çalışılıp modernleştirilmiş bir çeşitleme olduğunu anladım. Geleneksel Çanakkale peynir tatlısı, çayla bile benim için biraz fazla şekerli idi. Fırınlanmış olanı daha hoşuma gitti. Yine de tatmaya değer kanımca.

Kilitbahir Kalesi

Gelibolu’dan Çanakkale merkezine Kilitbahir’den geçmeye karar vermiştik. Burası Çanakkale’ye bağlı bir köy aslında. Sahildeki Kilitbahir Kale Müzesi görülmeye değer. Biz, 2020 yılında gezmiştik. Kilitbahir (Kilîdü’l-bahr) Kalesi ile karşı kıyıdaki Çimenlik Kale‘si (Kala-i Sultaniyye), İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından, İstanbul’un olası saldırılara karşı savunulması için yaptırılmış iki kale. Fatih, fetih sırasında Bizanslıların, Avrupa devletlerinin gönderecekleri yardımların Çanakkale Boğazı üzerinden gelmesini beklediklerini fark etmiş. Bunun sonucunda, daha sonra aldığı İstanbul’un savunmasının da buradan başlaması gerektiğine karar vermiş. Her iki kale de, Çanakkele Boğazı’nın en dar yerinde, 1462-1463 yıllarında yapılmış. Kilitbahir (yani Deniz Kilidi) Kalesi yapı olarak iki kısımdan meydana geliyor. Üç yapraklı bir yonca biçimindeki iç kale oldukça heybetli ve etkileyici. Dış kale olan kısımın etrafında eskiden bir hendek varmış. Kale 1541 yılında, Kanuni Sultan Süleyman tarafından elden geçirilmiş ve Sarı Kule olarak adlandırılan bir kule eklenmiş. Kalenin deniz tarafındaki dış duvarlarının bazı bölümleri günümüze ulaşmamış. 1666 yılında, Sabetaycıların lideri Sabetay Sevi, Sultan IV. Mehmet (1642-1693) tarafından birkaç ay için Kilitbahir Kalesi’ne kapatılmış. Ancak faaliyetlerine burada da devam etmesi ve kendisini görmeye gelen müritlerinin sayısının giderek artması nedeniyle, yargılanmak üzere, Edirne‘ye götürülmüş. Bilindiği gibi, buradaki yargılamanın sonunda, kendisine Müslümanlık ya da ölüm arasında bir seçim yapması emredilmiş. Bu oldukça uzun ve çetrefilli konu bu yazının konusu değil elbet.

Kilitbahir Kalesi

Çanakkale’ye geçmemiz ve feribot iskelesine çok yakın olan otelimize yerleşmemiz akşam saat 8’i buldu. Epeyce uzun ve yorucu bir gün olmuştu. Sanırım burası, Çanakkale ile ilgili yazılarımın ilki için de noktayı koymak için doğru bir yer. Devamı gelecek…

Namazgâh Tabyası
Kilitbahir Kalesi’nin yakınındaki bu tabyanın, Çanakkale Boğazı’nın en dar yerinde yapılan ilk tabya olduğu belirtiliyor.

Alaca Karanlıkta

Fotoğraf: Ümit Özgül

1

Çok şükür bugün de bitmek üzere… Şunun şurasında bir saat kaldı. Çarşamba olduğuna göre, artık hafta da neredeyse bitti demektir. En zoru pazartesi ve salı günleri. Pazartesiden baktın mı, hafta sonu uzun bir tünelin sonunda gibi görünür. Ama çarşamba oldu mu, hafta sonu tatiline yaklaştık demektir. Haftanın ilk yarısı, bankoya gelen insanlar da sanki daha bir nemrut olur. Plazanın değişik katlarındaki iş yerlerine koşturanlar. Kimlik kartını evde unutup, benden geçici misafir kartı isteyenler. Randevusuna çok erken ya da geç gelmiş ziyaretçiler. Hepsi. Ha… Her gün, her koşulda güler yüzlü ve kibar olanlar da var tabii. Ama az…Onlar, yağmur, çamur da olsa güneşli bir bahar günü de olsa hep kibar ve hafiften neşelidirler.

Hafta başı insanlar öyle asık yüzlü oluyorlar da, ben nasıl oluyorum…? Burnumdan soluyorum. Ama, kimsenin eleştirmeye hakkı yok. İşe girdiğimizde bize ne demişlerdi?

– Resepsiyonist olmak öyle kolay bir iş değildir. Plazanın dışarıya karşı yüzü olacaksınız. Kibar ve ciddi.

Böyle demişti ilk işe girdiğim zaman binanın İdari İşler Müdürü. Bayağı sertti. Korkmadım desem yalan olur. Emekli astsubay mıymış neymiş? Çocukken bizim köye gelip herkesi köy meydanında sıraya dizen ve babama tokat atan jandarma komutanı gelmişti aklıma. Rütbesi ne idi, hiç bilmiyorum. Çok küçüktüm. Annemin arkasında, eteğine yapışmıştım. Kafamı arada uzatıp bakıyordum. Çok korkmuştum. Birilerini arıyorlarmış. Komutan çok kızgındı. Hırsını, köyde yabancı kimse olmadığını söyleyen babamdan çıkarmıştı. Konuşmasını laubali bulmuş, tokatı basmıştı. Nasıl üzülmüştüm… Benim bildiğim kadınlar ve çocuklar dayak yerdi. Kocaman babalar değil… Ağlamaya başlamıştım. Zavallı anam, komutan daha çok kızmasın diye beni susturmak için nasıl çabalamıştı…

İdari İşler Amiri devam etmişti,

– İnsanlar buraya gelince ilk olarak sizinle temasları olacak. Kuledeki iş yerlerinin vereceği ilk kalite sınavı siz olacaksınız. Kimse, “Bu şirket ne biçim bir yerde”, diye düşünmemeli. Onun için her zaman düzgün, temiz giyimli, ağırbaşlı ve ciddi olacaksınız. Mesafeli, ama kibar olun. Laubalilik yaptığınızı görürsem, kendinizi kapının önünde bulursunuz.

Aslında, Amir denmesine acaip bozuluyor. Ama ne yapayım? Amir işte… Müdür kelimesinden daha çok yakışıyor ona. Tipine daha çok uyuyor. Yine de, ağzımdan kaçırmamaya çalışıyorum. Zaten zor buldum bu işi de.

Haftanın ilk günleri bu talimatın arkasına sığınıp daha bir suratsız olabiliyorum. Gıcıklığımı ciddiyetin arkasına saklayabiliyorum. İşimi aynı şekilde yapsam da, yaydığım enerji farklı oluyor.

– Buyrun, nereye gelmiştiniz? Kiminle görüşecektiniz ?

Böyle karşılıyoruz gelenleri. Bankoda bir arkadaş daha var. Sema ile yan yana oturuyoruz. Çok samimi değiliz ama, birbirimizi kolluyoruz yine de. Arada bir telefonuma daldığımda, kendisi meşgulse ve tepemde ilgi bekleyen biri varsa, dikkatimi çekmenin bir yolunu buluyor. Hafifçe sesleniyor ya da alttan dokunuyor. Sigara molalarında da sırayla birbirimizi idare ediyoruz. Sema da benim gibi, küçük yerden gelmiş İstanbul’a. Ama o, epeyce tecrübeli. Yıllar önce, ailesi ile birlikte bir Orta Anadolu kasabasından göç etmişler. Hala onlarla birlikte yaşıyor. İş çıkışı onu almaya gelen bir sevgilisi var. Belki evlenirler bir süre sonra.

– Pardon, yalnız bu kimlik geçmiyor. Nüfus cüzdanınız ya da ehliyetiniz varsa, rica edeyim.

Böyle söyleyince bazıları çok sinirleniyorlar da, ben ne yapayım? Bize böyle dendi. Ya soğuk damga ya da çip olacak kimlikte. Neyse, bu tip fazla uzatmadı. Nüfus cüzdanı varmış yanında. Şimdi iş, gideceği şirketin danışmasını aramaya kaldı. Bu yukarıdaki tiplerde de bir hava bir hava. Burunlarından konuşur, bizi beğenmezler. Her seferinde,

– Kardeşim afrayı tafrayı bırak! Sen de benim gibi bir resepsiyonistsin işte,

dememek için kendimi zor tutuyorum. Tabii, bizden çok para alıyorlar. Giyimlerinden belli. Kimisi de üniversite öğrencisi imiş. Onlar daha bir sevecen. Gülümseyeni, arada hal hatır soranı oluyor.

Şirket danışmalarındaki elemanların üstünde sekreterler var. Onlar bir üst sınıf. Yüksek topuklu ayakkabılarının üstünde sekerek, şen kahkahalarla geçip gidiyorlar. En çok kargo da bu tiplere geliyor. Her gün internet alışveriş sitelerinden bir sürü, irili ufaklı paketler geliyor bunlara. Mevsimine göre, içinde ayakkabı veya çizme olduğunu tahmin ettiğim büyük, sert kutular; yazın daha ufak ve yumuşak paketler. Artık ne varsa içlerinde… Tiril tiril tatil elbiseleri, bikiniler… Kargo şirketlerinin elemanlarının biri gelir biri gider akşama kadar bunlar için. Zavallı adamlar. Şirketlere gelen evrak ve benzeri şeyleri bize bırakır, paketleri arka taraftaki odaya koyarlar. İş bununla da bitmez. Bir de, üste olmayan, yanlış beden ısmarlanmış veya beğenilmemiş ürünlerin iadesi var. Onlar da aynı odada, geri gönderilmek üzere beklerler. Gelen elemanlar, getirdikleri paketlerden kurtulmuşken, neredeyse bir o kadarını da geri götürürler. İş arasında, patrona çaktırmamaya çalışarak, alelacele yapılan alışveriş öyle olur işte. Sonra, her şey fotoğrafta göründüğü gibi olur mu hiç?

Ben istesem de, alamam o kadar. Zaten elime ne geçiyor ki? Kira, yol parası ve gıdaya anca yetişiyor. Arada annem memleketten tarhana, bulgur yollarsa, ne mutlu bana… Neyse ki, bizim üniformamız var. Her gün değişik bir şey giyeceğim derdi yok. Siyah pantolon, beyaz gömlek. İşe başlayınca, bir pantolon iki gömlek vermişlerdi. Hafta içi gömlekleri yıkamak zor oluyor diye kendim üç tane daha aldım. Sema Kadıköy’de ucuz bir yerler tarif etti. Bir hafta sonu karşıya geçip aldım.

Kargo dedim de… Gelen çocuklardan biri bayağı hoş. Arada bir bana gülümsediği, eğer yan taraftaki kapının önünde sigara molasında isem, iki çift laf ettiği oluyor. Sözde şaka yapıyor ama biraz mahcup sanki. Aman, öyle olsun. Dert istemiyorum. Daha yeni yeni alışıyorum İstanbul’a da. Eğitim Fakültesi’ne girdiğimde kafaya koymuştum İstanbul’a gelmeyi. Türkçe öğretmeni olmaya hiç niyetim yoktu. Zaten istesen de olamazsın ki öyle hemen. İnsanlar yıllarca atama bekliyorlar.

Plazaya gelenler azaldı. Tek tük işten biraz erken çıkanlar turnikelerden geçiyorlar. Birazdan tam bir akın olur. Herkes kapının önündeki servislere koşturur. Benim de çıkmam yakın artık. Bankoyu gece görev yapan güvenlikçi arkadaşa bırakıp çıkacağız. Gökyüzü bulutlarla kaplandı birden. Hava iyice karardı. Feci bir yağmur indirecek gibi. Metro durağına kendimi bir atsam, gerisini düşünürüz.

İşte, bugün de mesai bitti. Çok şükür….

Sema, dışarda bekleyen sevgilisine bir an önce kavuşma isteği ile acele ederken,

– Görüşürüz Meral. İyi akşamlar, diyor.

– Görüşürüz…

2

Zar zor metroya bindim. Başta gelen iki tanesine binmeye yeltenmedim bile. O kadar kalabalıktı ki… İtiş kakış. Nasıl olsa bir yere yetişmiyorum. Üçüncüyü bekledim. Yine kolay olmadı ama, bir şekilde bindim. Kendime şöyle köşede ayakta durabileceğim bir yer buldum. Çantamı da siper ettim kendime, rahatım. Şu tipsiz aklı sıra bana sürtünecek ama hevesi kursağında kaldı. Ben yedirir miyim sana hiç kendimi? Ben ne badireler atlatmışım. Sana mı yem olacağım? Salak…

İstanbul’a geçen sene ilk geldiğim zaman Kartal’da babamın amcasının oğlunun yanında kaldım bir süre. Kartal dediysem, sahil tarafında değil. E-5’in üst tarafında, yukarılarda. O karayolunun aşağısı ile yukarısı bir değildir. Başka bir dünya sanki. Yol iz bilmediğim bir şehirde başlangıç için bir kolaylık oldu tabii. Ona bir diyeceğim yok. Ama, başvurduğum yerlere görüşmeye gitmek falan epeyce zor oluyordu. Öyle küçük, kurumsal olmayan bir yerde çalışmak istemiyordum. Küçük patron şirketlerinde çalışan genç kızların başlarına gelenleri gazetelerde, haberlerde okuyor ve izliyoruz. Taciz ya da kandırma ile başlayıp, ölüme kadar gidebilen bir yol. İstemedim onun için. Gel gör ki, büyük şirketlere de girmek kolay değil. Anladım ki, üniversite mezunu olmak değil önemli olan. Mesele hangi üniversitenin mezunu olduğun. Girebileceğimi düşündüğüm en alt seviyedeki işler için bile, büyük şehir üniversitelerinden mi yoksa taşradakilerden birinden mi mezunsun, ona bakıyorlar. Açık Öğretim’in bile benim Hallaç Mazhar Üniversitesi’nden daha çok itibarı var.

Neyse, başlarda işte sağa sola görüşme için giderken evin büyük oğlu ile birlikte gidiyorduk. Lise terkmiş. Kısa sürelerle civardaki dükkanlarda işe girip, bir süre sonra ayrılıyormuş. Bence, iş verenler ne mal olduğunu anlayıp işten çıkarıyorlardı. Geri zekalının teki. Ama erkek ya, hemen kendini bana denk görmeye başladı. Otobüste otururken kolunu koltuğun arkasına atmalar, yanlışlıkla olmuş gibi değmeler falan… İdare edebilirim gibi geldi önce. Sonra baktım, evde de bir tuhaf durumlar başladı. Annesi bizi evde yalnız bırakmaya çalışıyor. Kız kardeşi ile aynı odada yatıyorduk. O da,

– Hava çok sıcak. İki kişi zor oluyor bu odada,

demeye başladı. Sonra da salona taşındı. O gece, odadaki komodini kapının arkasına ittim. Bavulumu da üstüne koydum. Sabaha karşı, uykumun en tatlı yerinde, kapı kolunun ve açılmaya çalışılan kapının sesini duydum. Dümen ortaya çıktı. Öyle bir bağırmışım ki,

– Kim var orada?

Eminim, komşular bile duydular. Tırsıp gitti soysuz. Sonra, sabah anası bir şeyler geveleyip durdu. Oğlu sabaha karşı banyoya gidiyorum diye yanlışlıkla benim yattığım odaya girmeye çalışmış da, falan filan. Yedim ben de. Banyo neredee oda nerede. İnsan doğup büyüdüğü evde yolunu mu kaybeder?

Baktım bu iş böyle olmayacak. Ben boşuna mı üniversiteye gittim, buralara geldim? Öyle akraba ile evlenmeye falan niyetim yok benim. İş aramaya hız verdim. Her yere başvurmaya başladım. Sonunda, okuldan tanıdığım bir kız şimdi çalıştığım yerde danışma için eleman aradıklarını haber verdi. Kendisi de bir başka plazada çalışıyormuş. Yüreğim küt küt atarak gittim görüşmeye. Birkaç gün sonra olumlu sonucu öğrenince dünyalar benim oldu. Asgari ücret ama, olsun. Zaten ne bekliyordum ki? Sigortalıyım hiç olmazsa.

– Şişli-Mecidiyeköy

Anons, metro vagonundaki insan sayısı kadar çok ve farklı dünyaların üzerinde bir anlık bir hakimiyet kuruyor. Herkes şöyle bir kıpırdanıyor. Kendine geliyor. Kitap okuyan, müzik dinleyen, kafasının içinde dertleri ile boğuşan ya da öylesine hayallere dalanlar şöyle bir kıpırdanıp, çevrelerine bakıyorlar. Gayrettepe’de epeyce inen oldu her zamanki gibi. Şimdi bu durakta da olur. Taksim’e az kaldı. Bundan sonraki ikinci durakta iniyorum.

Gelecek ay ben de bir kulaklık alayım diyorum. Karaköy’deki alt geçitten taksitle alırım. Yolda hem oyalanırım hem de havalı olur. Müzik, video… Artık ne istersem dinler, izlerim yolda.

İşe metro ile gidip gelebiliyor olmak büyük şans bu İstanbul’da. Sadece kolaylık değil. Otobüs ya da minibüs ile gitmekten daha prestijli sanki. Geçenlerde, öğle tatili için dışarı çıkarken bankonun önünden geçen kadınlı erkekli bir grup çalışanın konuşmalarını duydum.

– Vallahi şekerim, artık araba ile gelmiyorum. Trafik asabımı bozuyor. İş çıkışı özel bir programım yoksa, metroya biniyorum. Hem metrodaki ortam hiç beklemediğim kadar uygar. Kısa bir süre için de olsa, kendimi yurt dışında, uygar bir ülkedeymişim gibi hissediyorum, dedi kızıl saçlı, hoş bir hatun. Yanındakiler de onayladı.

– New York’da banka CEO’ları bile metro ile işe gidiyorlar, dedi gruptaki adamlardan biri.

Yurt dışına hiç gitmedim. Herhalde gidemem de. Ama dizilerde, filmlerde görüyorum bazen. Yabancı dizi ve film de izlemiyorum pek aslında ama, arada televizyon kanalları arasında gezinirken gözüme takılıyor. Neyse, demek ki, metroya binmek iyi karşılanıyor. Ben de iş çıkışı artık, daha bir özgüvenle ve yüksek sesle,

– Metroya koşuyorum, diyorum etrafımdakilere.

Birazdan ineceğim. Yağmur başlamamış olsa bari. Ben kendimi bir eve atayım da. Bu gibi havalarda o Sıraselviler Caddesi sanki bir uzar, yürü yürü bitmez.

Ev işini de bir arkadaşın arkadaşı aracılığıyla halletmiştim. Kızın ev arkadaşı arayan bir arkadaşı varmış. Önce, Katip Mustafa Çelebi’de dediklerinde anlayamamıştım nerede olduğunu. O güne kadar İstanbul’da ancak belli başlı semtleri öğrenmiştim. İşte, Beşiktaş, Levent, Üsküdar, Kadıköy falan. Sonra, arkadaşımla evi görmeye gittik. Sıraselviler boyunca yürüyüp, epeyce sonra sağa sapıyorsun. Yürürken, Taksim’de önünden geçtiğimiz dev kiliseyi aklıma yazmıştım. Bir daha kendi başıma geldiğimde yolu kolay bulayım diye. Şimdi, avucumun içi gibi biliyorum bizim oraları. Bir zamanlar gözde bir semtmiş. Ama, öyle böyle değil, yüz sene önce falan. Herhalde o itibarlı zamandan kalma, bir Fransız lisesi var yakınımızda. Biraz aşağıda Taksim Eğitim Araştırma Hastanesi. Kavgası bol bir mahalle için en önemli adres neredeyse.

Sıraselviler’in karşı tarafı, Cihangir. Orası da bir zamanlar, bahçe içinde köşkleri ile gözde bir semtmiş. Sonra müthiş bir düşüş olmuş. Şimdi yine, bu kez başka şekilde gözde bir semt. Okuyan yazan, entelektüel dedikleri tipler çok buralarda. Bir de Fransız çok. Çoğu Fransız okullarında ve Fransız Kültür Merkezi’nde öğretmenmiş. Gün boyu ve geç saatlere kadar açık kafe ve restoranları her daim doludur. Bazen oralardan geçerken, o insanların ne iş yaptıklarını düşünürüm. Bazı tipler sanki hep oradalar. Özensizmiş gibi duran ama aslında pahalı giysileri, başka bir dünyadanmışlar gibi konuşmaları ile ilgimi çekerler.

Sıraselviler’de oturduğumu söylediğim zaman karşımdakinde daha iyi bir etki yarattığımı fark ettiğimden beri Katip Mustafa Çelebi demiyorum. Böylece Cihangir’de oturduğumu sanıyorlar. Ne var bunda? Sanki iş yerinde, Levent’te oturuyorum diyenlerin aslında nerede oturduklarını bilmiyoruz. Levent derler ama aslında Gültepe’dir oturdukları semt. Öyle işte. Birkaç yüz metre çok şey değiştirir bu şehirde. Hani imaj deyip duruyorlar ya? İşte o hesap…

– Taksim

Duyar duymaz vagonun kapısına yöneldim. Devam eden anonsun saydığı füniküler ve bağlantı bilgilerine kulak asmadan, kendimi insan seline bıraktım. Gerçek bir sel. Bu saatte bazı noktalarda neredeyse insanın ayakları yerden kesilecek. Yürüyen merdivenler tıkış tıkış. O kadar yorgunum ki, yürüyen merdivenlerde yürüyerek çıkanlar gibi koşturmaya halim yok. Sağ tarafta duruyorum. En sevdiğim yer, o upuzun koridordaki yürüme bandı. Kimi zaman ben de yürürüm sol kenardan ama, çoğunlukla bandın üstünde de sabırla dururum. Nasıl olursa olsun, üstünde kayarken sağ taraftaki ayna kaplı duvara bakar, orada kendimi bulurum. Hoşuma giden bir eğlencedir bu benim için.

3

Hafiften bir yağmur çiselemeye başlamış Taksim Meydanı’nda. Yürüyen merdivenlerden çıkınca yüzüme tek tük damlalar düştü. Bu meydanı da sevemedim gitti. Sıcaklığı olmayan, boş bir alan. Arada, güzel havalarda, Gezi Parkı’na gider, banklara otururum. Betonların arasında bir huzur noktası. Birkaç yıl önce nasıl da ortalık karışmıştı. Liseyi bitiriyordum o zamanlar. Bizim buralarda herkesin söylediği, Gezi’den sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı. Bir sürü mekan kapanmış. Çok moda olan Asmalımescit mekanları, şöhreti yurt dışına taşan lüks restoranlar, gece kulüpleri. Hepsi kepenkleri indirmişler. Ben görememiş oldum o zamanları. Oralara gidebileceğimden değil de, merak işte. Bir de, öyle mekanların çevreye de olumlu etkisi oluyordur diye düşünüyorum. Şimdi sanki yine bir aşağı doğru gidiş var buralarda. Eski halini bilmediğime göre bu saptamayı nasıl yapıyorum? Kulak kabarttığım plaza konuşmalarında duydum herhalde. Kimi sağdan soldan duyduğu şeyleri insan nasıl da kolaylıkla kendi fikriymiş gibi yapıyor. Kendin bile inanıyorsun.

Yolda markete uğrayıp bir şeyler alayım. Yemek ve alış veriş sırası bende. Yumurta, domates ve biber. Menemen yaparım. Annemin yolladığı tarhana ile de bir çorba. Tamamdır. Ekmek ve süt de almalı. Et, tavuk gibi şeyleri işte, öğlen yemeğinde çıkarsa yiyorum. Yoksa nasıl yetiştiririm paramı? Bazen kendime bir kıyak çektiğim oluyor ama, o daha çok giyim kuşam için. Zamanla ucuza giysi alabileceğim yerleri öğrendim. Terkos Pasajı, Şişli’nin arka sokaklarındaki pasajlar, Kadıköy, karşının semt pazarları. Hafta sonları arada ev arkadaşım Funda ile keşfe çıkıyoruz.

Funda, Beyoğlu’nda bir dükkanda tezgahtar olarak çalışıyor. Şimdilerde dükkanlarda tezgah da kalmadığı için olsa gerek, satış elemanı deniyor onlara. Liseyi bitirmeden evi terk edip, İstanbul’a gelmiş. Kendisi hakkında fazla konuşmaz ama, genç yaşında epeyce görmüş geçirmiş sanki. O da benim gibi sigara içiyor. Onun için o konuda bir sorun olmuyor. Yalnız, arada kokudan, başka şeyler içtiğini de anlıyorum. Bir de bazen, tuhaf görünümlü oğlanlar geliyor eve. Onlarla odasına çekiliyor. O zamanlarda koku iyice artıyor. Arada bana,

– Sen de bir sevgili yap, diyor.

Bu cümleden, o tuhaf kılıklı, saçları rastalı adamların onun sevgilileri olduğunu mu çıkarmalıyım, bilemiyorum. Korkuyorum, polis falan basacak da, televizyon ekranlarına, gazete sayfalarına düşeceğiz diye. Sesimi çıkarmıyorum yine de. Başımı sokacak bir yer bulabildiğim için mutluyum. Şöyle birkaç sene geçsin, daha düzgün bir yere geçerim diye hayal kuruyorum. Kısmet…

Feci bir şimşek çaktı. Ardından da gök gürültüsü. Birazdan kötü indirecek. Neyse, yaklaştım sayılır. Olmadı, markette yağmurun dinmesini beklerim artık…

4

Markette epeyce bir oyalanmak zorunda kaldım. Nasıl da indirdi yağmur? Hafifler hafiflemez attım kendimi dışarı. Hava epeyce serin. Yaklaşan kış kokuları geliyor burnuma. Bu demek oluyor ki, hafiften odun sobaları yanmaya başlamış. Şaşılacak bir şey ama, bizde doğalgaz ve kombi var. Binanın döküntü haline bakınca, insan hiç beklemiyor.

Üç katlı, eski bir binanın giriş katında oturuyoruz. Epeyce rengi atmış dış cephe boyasına ve yer yer dökülmüş sıvalara karşın, bir zamanlar gül kurusu renge boyalı olduğu anlaşılıyor. Apartman kapısından girer girmez insanın burnuna bir rutubet kokusu geliyor. İstanbul’da en zor alıştığım şey bu koku oldu. Şehrin eski semtlerindeki apartmanlarda oluyor genellikle. Önceleri, çocuk bezi kokuyor sanıyordum. Sonradan, bizimki gibi, çocuk olmayan binalarda da olduğunu fark ettim. İyi ısınmayan yerlerde rutubet sadece kötü görünümlü, siyah, mantarımsı lekelerle değil, bu koku ile de binaları esir alıyor anlaşılan. Binanın, arka taraftan girilen bodrumunda da, tek göz odada kalan birileri varmış ama, ben hiç görmedim. Artık, oranın ne halde olduğunu düşünemiyorum bile.

Oturduğumuz daire o kadar küçük ki. Sadece önde ve arkada birer pencere var. Salon dediğimiz ön tarafta eski bir kanepe, fazla büyük olmayan bir masa ve üç sandalye var. Yerdeki tüyleri dökülmüş eski halının üstüne gelişi güzel atılmış birkaç minder dışında, başka da bir şeye yer yok. Buradaki en kıymetli eşyamız, ortaklaşa aldığımız ufak televizyon. Daha taksiti bitmedi. Diğer pencerenin olduğu arka oda, Funda’nın. Camın önünde, nasıl olmuşsa dikilmiş bir elma ağacı var. Baharda çiçek açınca, insanın havası değişiyor. Benim odam, iki kişinin zor girebildiği mutfak ve aynı derecede küçük banyo ile birlikte, aydınlığa bakıyor. Kapıdan girince, solda salon, karşıda mutfak, sonra sırasıyla benim oda ve banyo var. Sözde benim odada ve mutfakta da pencere var ama, ha var ha yok. Camdan bakıp, duvar görmek çok iç kapayıcı. Benim odaya eski bir perde uydurdum. Mutfak penceresine de bir çarşaf gerdim. Böylece, sadece kirli duvarı değil, yukardan atılan ve aşağı düşerken cama çarpan iğrenç şeyleri görmekten de kurtuldum. Sigara izmaritleri, paçavralar, bezler, gazeteler, ayın belli günlerinde kanlı pedler. Her türlü pislik… Üst katlardan atılan yanan izmaritler yüzünden bu zamana kadar yangın çıkmaması bir mucize. Funda’nın hiç derdi değil.

– Boş ver, kafana takma, dediyse de, rahat edemedim öyle.

Odam ve mutfak bitişik binanın aydınlığa bakan pencerelerinden tabak gibi görünüyor. Sandık odası demek daha doğru olabilir. Hatta, kimi evlerin yüklüğü. Zar zor sığan bir yatak, komodin ve ayak ucumda incecik bir dolap. Yıllarca yurtta kaldığım için eşyalarımı küçük dolaplara gayet güzel sığdırmayı biliyorum. Neyse, buna da şükür. Eşyalar Funda’nın bir önceki ev arkadaşından kalmış. Kız giderken bırakmış hepsini.

Odalarımızın arasında banyo olmasına seviniyorum. Hap kadar evin içinde her şey duyuluyor zaten de, Funda’nın erkek misafiri olduğu akşamlar sabaha kadar süren seslerin uzaktan gelmesi biraz daha dayanılır oluyor. Gerçi, apartman epeyce şenlikli. Bizim üstümüzde tam olarak kim olduğunu, ne yaptığını anlayamadığımız orta yaşlı bir adam oturuyor. Apartmana girip çıkarken gördüğüm elindeki torbalardan her gün içip içip sızdığını düşünüyorum ama, öte yandan, arada inanılmaz gürültüler, bağırışmalar da geliyor. İçeri giren ya da çıkan ondan başka kimseyi görmediğimiz için, adamın evinde zorla birisini alıkoyduğuna inanmaya başladık. Gel gör ki, mahallenin yazılı olmayan kuralı, bu gibi durumlarda asla polisi arayan olmamak. Mahallenin nalburu da adamın esas kendisinin sivil polis olabileceğini ima edince, o niyeti hepten sildik kafamızdan. Başımıza daha büyük bir bela almaya gerek yok.

Apartmanın esas gürültü merkezi en üst katta. Orada pavyonda çalışan iki kadın oturuyor. Haliyle, gündüz uyuyup, gece çalışıyorlar. Sabaha karşı, bir gürültü patırtı ile dönüyorlar. Kendileri yokken, evi saatlik kiralıyorlar mı nedir, giren çıkan eksik olmuyor. Sabaha kadar açılıp, kapanan kapı sesi, kahkahalar, bağırışmalar, küfürler, arada kırılan masa sandalye sesi ile birlikte merdivenlerden yuvarlanan sarhoşlar… Müşteri getirenlerin arasında arada translar da oluyor.

5

Bir keresinde, biraz geç bir saatte eve dönüyordum. Apartman kapısından girer girmez bu translardan iki tanesi ile burun buruna geldim. Onlar da merdivenleri yeni inmiş, iki adım ilerdeki daire kapımızla benim aramda bir duvar gibi duruyorlardı. Upuzun boyları, iri yapıları, bana bir devinki gibi görünen kocaman elleri ve ayakları ile neredeyse aklımı başımdan almışlardı. Daracık yerde ne yapacağımı bilemedim. Oysa, geçebilmeleri için benim biraz kenara çekilmem gerekiyordu.

Bir tanesi, yüksek sesle bir kahkaha attı ve arkadaşına,

– Kız Aysel, bu korktu galiba bizden, dedi.

Sonra, bana yaklaştı. Biraz eğilip, yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Gözlerimin taa içine baktı… Donmuş, kalmıştım. Kalbim küt küt atıyordu… Her ne yapmayı düşünüyorduysa, işin tadını çıkarmaya niyetli görünüyordu. Sonra yüzünde alaycı bir ifade belirdi.

– Ne o şekerim, korktun mu? Ne bakıyorsun öyle araba farının karşısında donmuş kalmış tavşan gibi? İnsan yemeyiz. Biz de senin gibi insanız, insan, dedi.

Dizlerimin bağı çözülüyor gibi oldu. Bir elimle duvara tutundum. O yine kulaklarımı çınlatan bir kahkaha attı.

– Yürü kız Menekşe. Yeter artık. İşimiz gücümüz var.

Arkadaşı kolundan çekerek apartmandan dışarı çıkarmaya çalışırken o bana dönüp, yüzündeki o içimi ürperten gülümseme ile, hem göz kırptı hem de bir öpücük gönderdi.

O sırada ben duvara iyice yapışmıştım. Görünmez olmak istiyordum neredeyse. Apartman kapısı arkalarından kapanırken gözlerimden yaşlar boşaldı. Girişteki iki basamağı zor çıktım. Zili çaldım ve kapının önüne yığıldım. Bana çok uzun gelen bir zaman sonra Funda kapıyı açtı. Beni öyle yerde görünce, hafif bir çığlık attı.

– Kızım ne oldu sana? Meral… Meral… İyi misin? Birisi bir şey mi yaptı?

Funda bir yandan peşpeşe bu soruları sorarken, bir yandan da beni yerden kaldırıp, içeri soktu. Salondaki kanepeye uzandım. Bir tarafımda herhangi bir yara olmadığından emin olunca, bana bir bardak su getirdi. Sırtıma koluyla destek olup, suyu içmeme yardım etti. Benden hala tek bir kelime çıkmamıştı. Sadece gözlerimden yaşlar durmadan akıyordu. Funda, sürekli sormanın bir yararı olmadığını anlayınca, sabırla sakinleşmemi beklemeye başladı. Derken, göz yaşlarım giderek azaldı. Geriye istemsiz hıçkırıklar kaldı. Sonra, onlar da seyrekleşti ve sonunda durdu. Şişmiş gözlerim ve kızarmış burnumla olanları anlatınca, Funda hafiften gülümsedi. Saçlarımı okşadı. Onun hiç öyle duygusal olabileceğini, bana bir yakınlık hissedebileceğini düşünmemiştim. Çok iyi geldi. Şu dünyada, insan insana muhtaç…

– Kızım sen manyak mısın? Ne var korkacak o kadar? Onlar da senin benim gibi insanlar. Onlar da bizim gibi tutsak. Üstelik, senin benim gibi, düzenin, fakirliğin, aile baskısının tutsaklığı yanında, bir de vücutlarının içindeki tutsaklığı yaşıyorlar. Hangisi yaşamak ister o hayatı, her gece ayılarla birlikte olmayı, bedenlerini satmayı? Paranın gözü kör olsun… Durumlarını anlayışla karşılayan paralı bir aileleri, iyi bir eğitimleri, düzgün işleri olsa böyle mi olur?

Funda konuştukça, ben biraz açıldım. Olanları tekrar aklımdan geçirmeye çalıştım. Ne vardı gerçekten o kadar korkacak? Biraz kenara çekilip, bizim daire kapısına doğru ilerleyecektim işte.

– Benim patron epeyce hoşgörülü bu konuda. Dükkanda çalışan bir trans kadın var. Gerçi, onun çalışmasının turistlere satışlarda bir etkisi olur diye mi düşünüyor, bilemiyorum. Her ne ise, çocuk için iyi sonuçta. Müşterilerden bazıları bir tuhaf oluyorlar görünce ama, o fark etmiyormuş gibi yapıp, işine bakıyor. Şanslı sayılır.

Doğrulup, oturdum. İçerden sesler gelmeye başlamıştı. Banyo kapısı açılıp, kapandı gibi geldi bana. Funda’nın bir misafiri vardı anlaşılan. Bana zaman ayırması gururumu okşadı. Buraya taşındıktan sonra uzunca bir süre mesafeli davrandığı için, beni sadece kirayı paylaşan bir varlık olarak gördüğünü düşünmüştüm. Demek ki, öyle değilmiş… İçimi bir sevinç kapladı. İnsan bir ruh halinden diğerine nasıl da hızla geçebiliyor? En azından, ben öyle olduğumu biliyorum.

Banyo kapısı yine açıldı. Funda başını o tarafa doğru çevirdi ve,

– I come, diye seslendi.

Haydiii… Şimdi de eve bir yabancıyı mı getirmişti? Dükkana gelen müşterilerden biri olabilirdi. Bu konuda bir yeteneği olduğunu biliyordum da, bir yabancıya ilk olarak rastlamıştım.

– Ne o İngilizce mi konuşuyorsun haberim olmadan? diye sordum gülerek.

– Üç beş kelime yetiyor zaten sadede geçmek için, dedi o da gülerek.

Artık iyi olduğuma kanaat getirince, kanapenin yanında oturduğu yerden kalktı.

– Bak canım, dedi. Bilirsin, çocukken okuldaki belalı oğlanlara korktuğunu belli edersen, daha çok üstüne gelirlerdi. Tıpkı sokak köpekleri gibi. Hatta, kimi sahipli cins köpekler bile öyle. Korktuğunu anlayınca, bela kesilirler. Onun için, bunlara da korktuğunu belli etmeyeceksin. Anlaşıldı mı?

Hafiften başımı salladım. Kısa ve dar koridor boyunca yürüyüp, odasına doğru gidişini izledim.

Kapı kapandı…

Sonraki günlerde, apartmana girip, çıkarken hep Funda’nın dediklerini geçirdim aklımdan. Kimse ile karşılaşmadım ama, başım dik, kararlı adımlarla daire kapımıza yürüdüm. Kalbim çarpıyordu yine de. O da zamanla azaldı. Bazı geceler, salonda kendi başıma televizyon izlerken, Aysel ile Menekşe’nin seslerini duyuyorum. Yanlarında adamlarla geldiklerinde, iki kat aşağıya kadar gelen gürültü sabaha kadar hiç kesilmiyor. Bazen çığlık da duyuyorum. Kırılan tabak çanak, şişe sesleri… Kulaklarımı ellerimle kapatıyorum.

6

Kamil Geçer, epeyce büyük olan ofisinde, masasının başında oturuyordu. Gözlerini, parlak cilalı maun masasına dikmiş, öylece bakıyordu. Kendini çok bıkkın ve yorgun hissediyordu. Sahibi olduğu şirketi plazanın üç katını kaplıyordu. Bir an bakışlarını kaldırdı ve pencereden dışarı baktı. Camlara vuran kış güneşi odanın bir kısmını parlak bir ışığa boğmuştu. Kışın soğuk ama güneşli günlerini severdi.

Uzunlamasına olan ofisinin kapısı bir uçta, oturduğu masa bir uçta idi. Kendisi ile iş için görüşmeye gelen ziyaretçilerin ve çalışanlarının kapıdan girdikten sonra yakınına gelmek için yürümeleri gereken o uzaklık, hissettiklerini bildiği o rahatsızlık, ona müthiş keyif verirdi. Kendisi ayağa kalkmadan öylece onlara bakarken, ona doğru gelen kişi ne yapacağını, hızlı mı yavaş mı yürümesi gerektiğini bilemezdi. Üzerlerinde olduğundan emin oldukları o bakışlar altında elleri ayaklarına dolanırdı. Kamil bey hiç tepki vermeden oturur, gelen kişi için ayağa kalkması gerektiğini düşünüyorsa, onu da son anda yapar, elini uzatırdı. Çok nadir olarak, belki bir ya da iki kişi için, kapı açılır açılmaz ayağa kalkar ve kendisi de ortaya doğru bir iki adım atardı. Bu kişiler, onu yıllar öncesinden tanıyan, zamanında elinden tutmuş, yol göstermiş büyükleri idi. Henüz onlara vefasızlık yapacak kadar değişmemişti.

Kamil bey insanların, o birkaç metreyi yürürken çektikleri sıkıntı ile, kendisinin buralara gelmek için katettiği uzun ve zorlu yolu anlamalarını isterdi sanki. Hiç bir şey kolay olmamıştı. Yok, öyle kimileri gibi en dipten başlamamıştı. Belki biraz üstünden… Babası küçük bir memurdu. Çalışkandı. Ona rağmen, bir devlet lisesinden mezun olduktan sonra üniversiteye girmesi ailesi ve akrabaları arasında büyük olay olmuştu. Kendisi gibi bir örnek yoktu. Babası nasıl gurur duymuştu. En uzaklardaki hısım akrabaya haber verdiği gibi, neredeyse sokakta tanımadığı insanları durdurup, oğlunun başarısını anlatacaktı. İşteki arkadaşlarına zaten söylemişti de, bu müjdeli haberden dolmuşta, otobüste yanına oturanlar da nasiplerini almışlardı aylar boyunca.

Yine de kolay olmamıştı hiçbir şey… Ders çalışmak, sınıflarını başarı ile geçmek. O değildi zor olan… Evde ders ile ilgili bir şey sorabileceği kimse olmamasına, her takıldığı noktanın üstesinden kendi başına çalışarak gelmeye küçük yaşlardan beri alışkındı zaten. Üniversitede benzer çevrelerden gelen arkadaşlar edinmiş, onlarla birlikte çalışarak, yardımlaşarak, sınıflarını geçmişti.

Üniversiteden sonra bir aile şirketinin fabrikasında mühendis olarak iş bulmuştu. İşçiler ve ustabaşıları ile uzun saatler yüksünmeden çalışmıştı. Deneyimli ustabaşıları başlarda onu ezmeye çalıştılarsa da sonradan, birkaç akıllıca müdahalesinin ardından, saygı duymaya başlamışlardı. Zamanla dost olmuşlardı. Yıllar sonra, Kamil bey bazılarını kendi fabrikasına almıştı.

Şimdi geriye baktığı zaman, Kamil beye zor görünen yaşamının o yönleri değildi. Kariyerinde yükselirken asıl zor olan, o girmek istediği çevrelere kendisini kabul ettirmek olmuştu. Orta halli ailelerden gelenler bile bu konuda kendisinden avantajlı idiler. Onların da belki hiç bir zaman yeterince maddi imkanları olmamıştı ama, görgüleri vardı. Sosyal bir ortama girdiklerinde nasıl oturup kalkmaları gerektiğini, nasıl çatal bıçak kullanacaklarını, nasıl konuşacaklarını biliyorlardı. Kimisini ailesi, zorlanarak da olsa, özel okullara göndermişti. O ise, bütün bunları kendi kendine, gözlem yaparak öğrenmek zorunda kalmıştı. O ilk yıllarda, katılmak zorunda olduğu yemeklerde, yemesi zor olan şeylerden hep kaçınmıştı. Zamanla kendine güveni artmış, hele birkaç aile şirketinden sonra çalışmaya başladığı kurumsal şirkette, geleceği parlak görülen çalışanlara aldırılan eğitimlerden sonra, kabuklu deniz hayvanlarını nasıl yemesi gerektiğini bile öğrenmişti. Zamanla şaraptan anlamaya, davetlerde havadan sudan konuşabilmeye başlamıştı. Evet, kolay olmamıştı bunlar hiç. Şimdi işte, insanlar oturduğu masaya doğru, o sırat köprüsü gibi gelen, birkaç metreyi yürürken kendisinin yıllar önce ezildiği gibi ezilsinler, rahatsız olsunlar istiyordu.

Kamil bey akşam Sanayi Odası’nın bir yemeğine katılacaktı. Bu gibi durumlarda, eve uğramadan, işten doğruca gitmeyi tercih ediyordu. İş yerinde yedek bir takım elbisesi, gömlek ve kravatı hep hazır olurdu. Zaten eve gitmek de içinden gelmiyordu. Yıllar içinde, eşi ile konuşacak şeyleri gittikçe azalmıştı. Çok da kötü başlamayan ilişkileri, Kamil bey daha çok para kazanmak için giderek daha çok çalıştıkça ve araya çocuklar girdikçe sıradanlaşmıştı. Oysa başlarda biraz romantizm bile vardı. Arzu, o zamanlar çalıştığı aile şirketinin sahibinin kızı idi. Liseden sonra yurt dışında iç mimarlık ve dekorasyon okumuştu. Uzun yıllardan sonra geri döndüğü zaman şirkette, tüm çalışanların ve şirket sahibinin ailece katıldıkları bir yeni yıl yemeğinde tanışmışlardı. Patron, zaten beğendiği bir çalışanı olan Kamil Geçer’in kızı ile samimiyeti ilerletmesine ve daha sonra birlikte gezmelerine sesini çıkarmamıştı. Mum ışığında yenen birkaç yemekten sonra Kamil bey, Arzu’ya evlenme teklif etmişti. Gerçi yüzük çok göz doldurmuyordu ama, kimse bunu dert etmemişti. İlerde nasıl olsa daha iyileri alınırdı.

Kamil Geçer, kayınpederi Orhan beyin kızı için düşündüğü damat adayına bire bir uyuyordu. Kızının evleneceği kişinin kendisine saygısızlık ve ukalalık etmeyecek, işten anlayan bir genç olmasını istemişti hep. Doğuştan zengin olanlarda olmadığını düşündüğü niteliklerdi bunlar. Gerçi, olaylar daha sonra hiç de Orhan beyin istediği şekilde gelişmemişti. Kamil bey deneyim kazandıkça aralarındaki fikir ayrılıkları artmış, iş nedeniyle başlayan gerginlikler, özel yaşamlarındaki ilişkilerini de bozmuştu. Bu arada Arzu, iki arada bir derede kalmıştı. Bir süre sonra, damat şirketten ayrılmış, önce büyük kurumsal bir şirkete geçmiş, daha sonra da kendi işini kurmuştu. Yıllar geçtikten sonra, Kamil beyin karton kutu fabrikası sektörünün sayılı şirketleri arasına girince, kayınpeder ve damadın arası tekrar düzelmeye başlamıştı. Kamil bey kayınpederinin, etrafa kendi yetiştirdiğini ima ettiği damadının bu başarısından pay çıkarmasına sesini çıkarmamıştı. Bir ara yaşanan tatsızlıklara karşın Orhan bey, odasına girdiği zaman Kamil beyin ayakta karşıladığı nadir insanlardan biriydi artık.

Arzu ve Kamil Geçer’in, biri oğlan biri kız olmak üzere, iki çocukları olmuştu. Kayınpeder ile arasının düzelmesinde torunların da payı vardı elbette. Şimdi oğlan 16, kız ise 14 yaşında idi. Ne zaman hangi okula gideceklerine, hangi etkinliklere katılacaklarına, hangi sporları yapacaklarına, yazları yurt dışına hangi yaz okuluna gideceklerine hep eşi karar vermişti. Bu işlere zaten vakit ayıramayacak olan Kamil bey, kendisinden beklendiği üzere, sadece paraları ödüyordu. Adına kurulmuş bir şirket olmasına rağmen keyfe keder çalışan Arzu hanımın bol vakti vardı nasıl olsa. Nadiren aldığı işlerin dışında tüm zamanını spora, güzellik enstitülerine, çocuklarına ve arkadaşlarına ayıran Arzu hanım hayatından memnundu. Yönetimi yavaş yavaş devralmaya başlayan iki ağabeyi gibi onun da babalarının şirketinde hisseleri vardı. Arada ufak sürtüşmeler olsa da, çoğunlukla alınmak istenen yönetim kurulu kararlarına uyum gösterir, belgeleri imzalardı. Bunun için, eğer belgeler eve gönderilmemişse, yılda birkaç kez şirkete gider, patronun kızı olarak, boy gösterirdi. Bunun yanında, eşinin şirketinde de hissedardı tabii ki.

Kamil bey, maun çalışma masasına boş gözlerle bakmayı sürdürürken, eşini düşünüyordu. Yirmi yıllık evliliklerine kötü giden bir birliktelik denemezdi. Hatta çevrelerindeki pek çok evlilikten daha bile iyi idi. Kendi verdikleri ya da katıldıkları davetlerde örnek bir çift algısı yaratmayı başarıyorlardı. Arada, magazin dergilerinde fotoğrafları da çıkıyordu. Genellikle bir davette çekilmiş olan bu fotoğraflarda Kamil beyin yüz ifadesi hep biraz sıkıntılı idi. Giydiği takım elbise, taktığı kravat eşi tarafından seçilmiş ve onun kıyafeti ile uyumlu olurdu.

Yok… İlişkileri kötü değil de, sanki derin dondurucuya konmuş gibiydi. Giderek daha az konuşmaya, daha az şey paylaşmaya başlamışlardı. Cinsel hayatları da çok parlak değildi. Önce iş yoğunluğu ve çocuklar nedeniyle başlayan soğuma zamanla olağan durum haline gelmişti. Kamil beyin gözünün önüne karısının botokslu dudakları geldi. Yoksa, o uzaklaşma Arzu’nun kendisini bu estetik işlerine fazlası ile kaptırmasıyla mı artmıştı. Karısının yaptırdığı hiçbir estetik müdahaleyi beğenmemişti Kamil bey. Bunu açık açık söylediği halde, karısı hiç oralı olmamıştı. Ama, o dudaklar, işte sanki en öldürücü darbe onlar olmuştu. Şimdi öpüşmeleri aklına gelince, kusacak gibi oldu Kamil bey. O yapay his midesini bulandırıyordu. Oysa, ne güzel bir yüzü vardı Arzu’nun. Her estetik işlemle birlikte, çevrelerindeki aynı estetik cerrahın elinden çıkan, birbirlerine benzeyen kadınlar gibi olmuştu.

7

Kapı vuruldu.

– Gir!

Açılan kapıdan içeri Kamil beyin sekreteri girdi. Otuzlu yaşlarının ortasında, kumral, yeşil gözlü, hoş bir kadındı Elif. Giydiği yüksek topuklu ayakkabılarla, Kamil beye doğru biraz beceriksizce yürüyordu. “Beceremiyorsan, giyme şunları”, diye aklından geçirdi Kamil bey. Bunu kızın yüzüne söylemek sık sık aklından geçse de, her seferinde kendini tutardı. Hem kırmamak hem de yüz göz olmamak için. Susmak en iyisi diye düşünürdü. Bunca yıllık iş deneyimi Kamil beye bir patron olarak sekreterlerle ilişkinin ne kadar hassas bir konu olduğunu öğretmişti. Kendisinin o tür yaşanmışlıkları olmasa da, çevresinde gördüğü, gönül işlerine evrilen ilişkilerin bir süre sonra ne tür zorluklara yol açtığını gözlemlemişti. Kimi zaman bu ilişkiler yüzünden var olan evlilikler biter, ikinci bir hayat başlardı. Kamil bey, Elif ile böyle bir gelecek düşünmediği gibi, ona karşı cinsel bir istek de duymuyordu. Esasen, Kamil bey artık hiçbir kadın için böyle bir istek duymuyordu.

– Kamil bey, akşamki yemek için arabanız saat kaçta gelsin?

– Yedi buçukta aşağıda hazır olsun Metin. Siz normal zamanda çıkabilirsiniz Elif hanım.

– Teşekkür ederim Kamil bey. İyi akşamlar.

– İyi akşamlar.

Elif döndü ve yüksek topuklarının üzerinde, aynı beceriksizlikle kapıya doğru yürüdü. Kapı ardından sessizce kapandı. Kamil bey yine yalnızdı. Eşinden boşanmış olduğunu bildiği Elif’in, bugün çocuğuna daha erken kavuşacak olmanın sevinci ile evine nasıl koşturarak gideceğini düşündü. Galiba, yaşlı annesi ile oturuyordu. O nedenle, işten geç çıkmak onun için o kadar dert olmuyordu. Zengin bir iş adamı ile birlikte olmak, hatta evlenmek şüphesiz onun hayatını çok kolaylaştırırdı. Kim bilir? Belki öyle hayalleri de vardı. Ama neyse ki, bu amaçla Kamil beye en ufak bir iması, bir göz süzmesi olmamıştı. Kamil bey bunun için neredeyse minnettardı Elif’e. Sırf bu nedenle, bayramlarda, yılbaşında, ikramiyesini eksik etmezdi. Bir de, kız becerikliydi tabii. En olmadık durumlarda sorunları nasıl çözeceğini, kimlerle temas kurması gerektiğini bilirdi. Yıllar içinde, yüz ifadesinden patronunun keyif durumunu da bir barometre gibi saptama konusunda uzmanlaşmıştı. Sorunları Kamil beye ne zaman ve nasıl duyurmalı… Bu konuda hemen hemen hiç yanılmazdı.

Kamil bey, kapı kapandıktan sonra bakışlarını yine dışarı çevirdi. Birkaç aydan beri ruh halinde bir değişiklik vardı. Bir isteksizlik, bir keyifsizlik… Sanki hiçbir şey onu heyecanlandırmıyordu. Tam bir atalet durumu. Oysa, yaşamı boyunca çalışmış, didinmişti. Aşmaktan büyük zevk aldığı zorlukların ardından duyulan müthiş doyum, yeni projeler, yeni yatırımlar… Hiç bir şeyin gözünde bir değeri yoktu artık. Kendisini akıntıya bırakmıştı sanki. Gerçi artık hiç çalışmasa da olurdu. Serveti, bugüne kadar yaptığı birikimi, ömür boyu refah içinde yaşaması için yeterliydi. Oğlunun ve kızının eğitim paraları, düğün ve balayı paraları, onların da bolluk içinde yaşamalarına yetecek parası vardı. Mesele o değildi…

8

Kamil bey, iş yerinden çıkma saatini öyle bir ayarlamıştı ki, yemek öncesi kokteyli kaçırmış, ama yemek için tam vaktinde gelmiş olarak girdi salona. Beş yıldızlı bir otelin balo salonunda verilen yemeğe katılım bayağı yüksekti. Girişteki oturma krokisinde yerini buldu ve büyük yuvarlak masaların arasından ilerledi. Konuşmalar, kahkahalar… Fırsattan istifade iş bağlamaya çalışanlar… Henüz tabak çanak sesleri başlamamıştı. Kamil bey yerini buldu, oturanların hepsini kapsayacak şekilde masanın ortasına doğru başıyla bir selam verdi ve oturdu.

Yine çok iyi tanımadığı iş adamlarının yanına oturtulmuştu. Masaları da ortalarda ama, arka tarafa daha yakındı. Davete kayınpederi katılmadığı zaman böyle yapıyorlardı. İkisi de katılacağını bildirirse, birlikte daha önlerde bir masada oluyordu yerleri. Sanki esas yerini hatırlatmak ister gibi, bu tür davetlere ne zaman tek başına katılsa, yeri daha arkalarda oluyordu hep. Dert etmiyordu Kamil bey. Sanayi Odası’nda da bir hiyerarşi olduğunu biliyordu elbet. Birkaç kuşaktan beri aileden zengin iş adamları hem Oda’nın yönetiminde hem de davetlerde daha önde olurlardı. Aileden devraldıkları işlerini başarılı bir şekilde büyütmüş olsalar da, çarçur etmiş olsalar da değişmezdi bu. İsim önemli idi.

Yemek servisi başlayana kadar Kamil bey masada sağında ve solunda oturan iş adamları ile biraz konuştu. Ona kalsa, bu tip organizasyonlara katılmasına da gerek yoktu ama, henüz gençken kayınpederi görünür olmanın ne kadar önemli olduğunu defalarca anlatmış, hatta bu konuda onu epeyce zorlamıştı.

– Öyle, kendi köşende çalışmak ve para kazanmak yetmez. Görünür olacaksın. İnsanlarla tanışacaksın. Gün gelir, lazım olur, demişti.

Yemek servisi başladı. Kazım bey sıkılmıştı bile. Eskiden sanki daha iyi rol yapabiliyordu. Aklı başka yerde olsa da, dinliyormuş, konuşuyormuş ya da gülüyormuş gibi yapabiliyordu. Şimdi her şey giderek daha zor olmaya başlamıştı onun için.

– Neyse, birazdan konuşmalar yapılır, sonra tatlıya geçilir. Kahve içmeden kaçılabilir, diye aklından geçirdi.

Ortalığı çatal bıçak sesi ve bir uğultu kapladı. Garsonlar, tüm masalara senkronize bir şekilde servis vermek için mekanik hareketlerle koşturuyorlardı. Kamil bey de artık, garsonların ordövr, birinci ve ikinci tabak dağıtımlarına ayak uydurabilmek için, önüne konan porsiyonların tamamını yemeye çalışmaması gerektiğini öğrenmişti. Yılların deneyimi ile, her yemekten birkaç lokma almakla yetindi.

– Kamil bey, son kararname ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Sağ tarafında oturan adam sormuştu. Kamil bey tam ağzını açmıştı ki, salona girdiği zaman gözüne çarpan kürsüden bir mikrofon uğultusu yükseldi. Konuşmalar başlayacaktı. İçin için sevindi.

9

– Metin’i eve yolladığım iyi oldu, özlemişim, diye düşündü Kamil bey.

Eskiden de ara sıra yapardı bunu. Bir davete gittiği zaman, şoförünü evine yollar, dönüşte arabayı kendisi kullanırdı. Son zamanlarda daha sık yapmaya başlamıştı. Gecenin karanlığında tenha sokaklarda araba kullanmaktan keyif alıyordu.

Hem araba kullanmayı hem de kendi ile baş başa kalmayı. Evdeki ve işteki çalışma odalarında da yalnız kalabiliyordu ama tek başına araba kullanmanın keyfi bir başka idi. Yanında Arzu olsa, buna asla izin vermezdi.

– Ne münasebet, derdi, kaşlarını kaldırarak.

Tıpkı dekore ettiği evler gibi, görüntü onun için çok önemliydi. Bakan, gören birileri olmasa da, varlıklı bir çift olarak nasıl göründükleri önemliydi. Giyim ve kuşamları dışında, ütülü takım elbisesi içinde araba kapısını tutan şoför, yüksek topuklu ayakkabısının içindeki zarif ayağını arabadan uzatışı… Hepsi, hepsi önemli idi. Sanki kafasında, belli durumlar için sabitlediği belli sahneler vardı ve her şey bu şablonlara göre olmalıydı. Kamil bey, ilerde kızının da annesine benzeyeceğini düşünüyordu. Henüz ergenlik çağında olsa da, sonradan Melis’de de benzer takıntıların olacağını sezebiliyordu.

Böyle eve yalnız döndüğü gecelerde Kamil bey şehrin hiç bilmediği kenar mahallelerine gitmeyi de adet haline getirmeye başlamıştı. Yolunun üstünde olmasalar da, bu semtlere sapıp, ıssız sokaklarda araba kullanmak hoşuna gidiyordu. Kendi İstanbul gerçeğinden çok faklı olan buralarda gezerken kendisini yapmaması gereken bir kaçamak yapıyormuş gibi hissediyor, heyecanlanıyordu. Issız ve karanlık sokaklarda köşeleri dönerken kalbi çarpıyor, hem biraz korkuyor hem de bir şeyler olsun istiyordu. Pahalı bir araba ile buralarda gezmek de pek akıllıca sayılmazdı ama, işte o da bu heyecanın bir parçası idi.

Gece geç vakit olmasına karşın bazı evlerde ışıklar açıktı. Tavandan sarkan çıplak ampüllerin cılız ışıklarına kimi yerlerde açık olan televizyonların sürekli değişen renklerdeki ışıkları karışıyordu. Kamil bey hep merak ediyordu. Kim bilir kimler oturuyordu buralarda? Nasıl bir hayat sürüyorlardı? Kendi çalışanlarından da oturanlar olabilirdi bu evlerde. Bazı dökülen evlerin önünde fena sayılmayacak arabalar oluyordu. Borç harç, banka kredisi ile alınmış arabalar belki. Düzgün giyinirsen, bir de araban varsa, kimse nerede oturduğunu merak etmiyordu. Artık ev gezmesine pek gidilmediği için, insanların oturdukları semtleri saklaması daha kolaydı.

Birden bir kedi atladı önüne. Frene bastı hemen ama, bir yandan da sanki bir uykudan uyanmış gibi hissetti kendini. Yoksa, düşüncelere dalıyorum sanarken uyuklamış mıydı? İçi geçmiş olabilirdi. Oturduğu yerde biraz doğruldu. Camı araladı ve direksiyonu tutan parmaklarını sıktı. O halde iken iyi ki bir insan çıkmamıştı önüne.

– Allah korusun! Buralarda kazara birisine çarpsam, linç edilebilirim vallahi, diye geçirdi aklından.

Uzaklarda bir köpek havladı. Sonra ona katılan başka köpekler oldu. Saat ikiye geliyordu. Arzu uyumuş olurdu bu saatte genellikle. Çok düşük olsa da, henüz uyumamış olma olasılığı da vardı. Birkaç kişi ile beraber, yemek üstüne bir şeyler içmek için bir yere gittiklerini söyleyebilirdi o zaman. Paçayı ele vermemek için hangi isimleri sayabileceğini düşündü.

Arabayı çevre yoluna doğru sürdü. Navigasyonun bir azizliğine uğramazsa, birkaç dakikaya dört şeritli yola çıkmış olurdu. Kendini yorgun hissetmeye başladı iyice. Bu kaçamağı yapmamış olsa, şimdiye keten çarşaflara uzanmış, mışıl mışıl uyuyor olurdu. Öte yandan, bu gezmeler iyi geliyordu. Nedenini tam olarak açıklayamıyordu. Bu bir tür, edindiği servet ve toplum içinde ulaştığı yer için şükretmek miydi, yoksa başka bir şeyden dolayı mı buralara atıyordu kendisini, bilemiyordu. Üstelik, gittikçe daha sık yapmaya başlamıştı. Fırsatını bulduğunda, kendisini gece vakti böyle semtlere atıyordu.

Çevre yolunda bulunduğu noktadan eve on iki dakika veriyordu navigasyon. Yollarda çok fazla araç yoktu. Hasdal viyadüğünün altından geçerken, yol kenarında müşteri bekleyenleri gördü. Daha önce de birkaç kere bu saatlerde rastlamıştı. Trans kadınlardı bunlar. Hızla başını çevirdi. Kalbi deli gibi çarpmaya başladı.

10

Metin, bahçe kapısını fazla gıcırdatmamaya çalışarak içeri girdi. Gündüz rahatsız etmeyen o ses, gece olunca sanki yüz kat artıyor gibi oluyordu. İçinden kendine söylendi. Her seferinde, kapıyı ertesi gün yağlamayı aklından geçiriyor, sonra yine unutuyordu. Gecenin sessizliğinde yankılanan gıcırtının dinmesini beklerken, önce kapıyı eliyle sabit tuttu. Sonra yavaşça kapattı. Bir süre olduğu yerde durdu. Tek katlı, iki göz evlerinde bir ışık yanacak mı diye beklerken nefesini tuttu. Neyse, ışık falan yanmadı. Açıklamaları ertesi sabah yapmak daima daha çok işine geliyordu.

Karanlık bahçede eve doğru ilerledi. Her adımını dikkatli atıyordu. Etrafta bırakılmış bir kovaya, yağ tenekesine veya leğene takılmamak, yere düşmüş dallara basmamak için. Sessizlikte üzerine basılmış kuru dal parçalarının çatırtısı gürültü açısından çok tehlikeli olabiliyordu. Geçenlerde bir de çocuğun yerde kalmış lastik ördeğine basmış, çıkan sesi beklemediği için hem kendi korkmuş hem de Saniye duyup, uyanacak diye endişelenmişti.

Böyle gece geç vakit eve dönerken arada karısına yakalandığı da oluyordu. Başlarda biraz panik olsa da, artık alışmıştı bir şey uydurmaya. Yine de, çok hoşuna gitmiyordu eve döner dönmez Saniye’ye açıklama yapmak. Karısının uyanması bir yana, kızı Zehra da uyanmasa iyi olurdu. Yorgunluktan ölüyordu. Bu gece zor bir gece olmuştu. Zaten şu aralar diş çıkaran kızı uyanırsa, artık sabaha kadar uyuyamazlardı.

Dikkatlice yürümeye devam etti Metin. Uzaklarda köpekler havlamaya başlamış, onlara başka mahallelerden yanıt veren başka köpekler katılmıştı. Bir an evvel susmaları için sessizce dua etti. Bazı geceler bu it sürüleri bir iki havlamadan sonra susar, bazen de sanki onların bahçeden görünen Boğaz’ın karşı kıyılarından bile köpekler katılırdı bu havlamalara.

– Fazla uzatmadan sussalar bari, diye geçirdi içinden.

İki sene önce, evlendikleri zaman oturmaya başlamıştı Saniye ve Metin bu evde. Köyde evlenip, İstanbul’a gelmişler, sonra, ağabeyinin yardımıyla, bulmuşlardı bu evi. Onları yerleştirdikten sonra ağabeyi memlekete dönmüştü. Gitmeden Metin’i işe de yerleştirmişti. Daha önce, bir başka akrabaları Kamil beyin şoförlüğünü yapıyormuş. Denk gelmiş, akrabaları Avusturalya’ya göçmen olarak gitmeye karar verince, yerini Metin almıştı.

Araba kullanmayı da, kendisinden beş yaş büyük, Rıfat ağabeyinden öğrenmişti Metin. Köy ile kasaba arasında taşıma yaptıkları bir minibüsleri vardı. Daha ehliyet almadan, Metin de ailenin bu minibüs işinde dönüşümlü çalışmaya başlamıştı. Bu sayede, askerliği de iyi geçmişti. Ehliyeti olduğu için, acemilikten sonra, tugay komutanının makam şoförü olmuştu.

Askerlik dönüşü, kente göç nedeniyle köyün neredeyse yarısının boşaldığını görmüştü. Kendi gibi askere giden gençlerin çoğu döndüklerinde, artık köyde kendileri için bir gelecek olmadığına karar vermiş, büyük şehirlere gitmişlerdi. O da hep İstanbul’a gitmeyi hayal etmişti yıllarca. Ayrıca, köyde nüfus azaldığı için minibüs işinde onun yardımına da gerek kalmamıştı. Günde iki sefer yapmak yetiyordu. Daha fazlası, binenlerin azlığından dolayı, kurtarmaz olmuştu. Ailesi bir şartla razı oldu İstanbul’a gitmesine. Köyden uygun bir kızla evlenip, öyle gidecekti.

İşte öyle evlenmişti Saniye ile. Çok da istemeden, mecbur kaldığı için. İtiraz edecek olmuştu ama çok sert olan babası diretmişti. Birkaç ay içinde, ilkokulda aynı sınıfta okuduğu Saniye ile evlenmişti. Ha o, ha başkası. Metin için pek fark etmeyecekti. Bunu biliyordu.

11

İlkokuldayken, sınıfta boyu en önce ve en çabuk uzayan Saniye olmuştu. Birden bütün çocukların tepesinden bakmaya başlayınca kendini bir tuhaf hissetmişti. Sonra bir de alay etmeye başladıklarında çok üzülmüştü. Hele oğlanlar. Acımasızca dalga geçip, saçını çeker, evden okula ya da okuldan eve giderken, bir yolunu bulup, önüne çıkar, rahat bırakmazlardı. Saniye çaresizce, boyunun kendisine verilmiş bir ceza ya da bir lanet olduğunu düşünürdü. Boyunu biraz kısaltmak umuduyla kambur durmaya başlamıştı ama nafile. Alay etmeler, saçını çekmeler devam etmişti. Ta ki, sınıftakilerin boyu biraz uzayana kadar. O zaman, kızlı erkekli biraz daha az uğraşmaya başladılar Saniye ile. Gel gör ki, o akranları arasında hep en uzun olarak kaldı.

Yaşıtı kızlar birer birer evlenmeye başladılar. Saniye’nin talibi çıkmadı.

– Hiçbir erkek kendisine yukarıdan bakan karısı olsun istemiyor, diye düşündü.

Tam kendini evlenememiş kız olma fikrine alıştırıyorken, Metin’in ailesi oğulları için talip oldular Saniye’ye. Çok şaşırdı. Metin, sınıftaki diğer erkekler gibi olmamıştı hiçbir zaman. Onunla alay edip, rahatsız etmemişti. Zaten o, erkek çocuklardan da hep biraz ayrı durmuştu. Genellikle yalnız ya da ağabeyi ile gezerdi. Okul bittikten sonra, daha küçük yaştan itibaren kullanmaya başladığı aile minibüsünde çalışmaya başlamıştı. Saniye arada bir, aile büyükleri ile bir iş için kasabaya inmek gerektiğinde, binmişti Metin’in kullandığı minibüse. Hiç konuşmamış, birbirlerini tanımıyormuş gibi davranmışlardı.

Aslında Metin’le evlenmek için çok istekli olmamıştı ama ailesi bu kısmeti kaçırmamaya kararlıydı. Bir de, sonunda İstanbul’a taşınmak vardı. O kısmı cazip gelmişti. Düğünden birkaç gün sonra yola çıkmışlardı. Rıfat abi onları minibüsü ile getirmişti. İlk iki gün kayınpederinin bir akrabasının yanında kalmış, sonra aynı mahallede buldukları bu eve taşınmışlardı. Ev sahibi de aynı bahçe içinde bir evde oturuyordu.

Alışması birkaç hafta almıştı Saniye’nin. Büyükdere’nin sırtlarındaki bu yer hem köyleri gibiydi hem değildi. Çalışmaya gitmeyen kadınların hayatları, aynen köydeki gibi sürüyordu burada. Ev işleri, çocuklar falan. Ha, tabii tarlaya, bostana gidilmiyordu. Şehir hayatının getirdiği konfor da yok değildi. Eğer eşin iyi bir işte çalışıyorsa, taksitle alınan elektrikli eşyalar, mobilyalar… Bunlar iyiydi. Onun dışında, köydekine benzer fiziksel ve yaşamsal sınırlar içinde günlerini geçiriyorlardı. Farklı olanlar, mahallenin çalışan kızları ve kadınları idi. Kendilerine güvenli, dik yürüyüşleri ile değişiktiler. Akşam oldu mu döndükleri evlerde aynı sorunlara, baskılara, hatta şiddete maruz kalsalar da, onlar farklı geliyordu Saniye’ye. Gençlerin giyimleri de daha farklı idi. Sanki İstanbul havasını getiriyorlardı mahalleye.

İki bavul ve Saniye’nin tahta sandığı ile gelmişlerdi İstanbul’a. Galiba biraz da para vardı Rıfat abide. Alelacele somya, yatak, bir masa, üç sandalye, set üstü ocak ve küçük bir buzdolabı almışlardı. Sonra, Metin maaşını aldıkça, her ay eve bir şeyler aldılar. Abisi birkaç gün sonra dönmüştü köye. İki kişi olunca ve evde de fazla eşya olmayınca, işler çok çabuk bitiyordu. Saniye sıkılmaya başladı. Neyse ki, sokaktaki komşular önce hoş geldin demeye, sonra gelip gitmeye başlamışlardı. Saniye de onlara gitmeye başladı. Bazıları evlere temizliğe gidiyorlardı. Onlar iş dönüşü uğrarlardı.

Metin ile aralarında tuhaf bir mesafe vardı. Sanki onu hem tanıyor hem tanımıyor gibiydi. Allah için, yumuşak huylu bir adamdı. Öyle yerli yersiz dövmesi, sövmesi yoktu. Ama sanki aralarında görünmez bir duvar vardı. Pek konuşmuyorlardı. Geceleri yatakta da öyle talepkar değildi. Çoğunlukla ellemiyordu Saniye’ye. Birkaç ay geçip, köyden gelen telefonlarda çocuk durumu sorulmaya başlanınca bir hareketlenme olmuştu. O zaman da, değişmez kural, ışıkların illaki kapalı olması oluyordu.

Bir süre sonra, Saniye de haftada birkaç gün temizliğe gitmeye başladı. Karşı evde oturan Fatma ablanın gittiği evlerden birinin komşusu tanıdığı birisi olup olmadığını sorunca, o da iş dönüşü Saniye’ye uğrayıp,

– Kız bak iyi olur. Hem üç beş kuruş kazanırsın hem de sıkılmazsın. Gideceğin günleri de benim o tarafa gittiğim günlere denk getiririz. Beraber gider geliriz, dedi.

Metin itiraz etmeyince, Saniye işe başladı. Haftada üç gün Zekeriyaköy’de bir villaya temizliğe gidiyordu. Fatma abla ile birlikte gidiyor, birlikte dönüyorlardı. Gittikleri evler yanyana idi. Geniş, bakımlı bahçeleri vardı. İlk gittiğinde Saniye, evin büyüklüğünden ve ortamın lükslüğünden ürkmüştü. Acemiliğini belli etmemeye çalışmak onu daha da çekingen yaptı. Ama evin sahibi genç hanım güler yüzlüydü. Ona iyi davranıyordu. Yapmasını istediği şeyleri bir liste yapıp, buzdolabının kapağına mıknatısla tutturuyordu. Bilmediği şeyleri kibarca öğretiyordu. Öyle sadece işiyle ilgili şeyleri değil. Mutfakta tek başına öğle yemeği yiyecekse bile, çatalı nereye, kaşığı ve bıçağı nereye koyacağını gözüne sokmadan gösteriyordu.

Kolay alıştı Saniye. İşe gitmek hoşuna gitmeye başladı. Evde kaldığı günler sıkılıyor, işi özlüyordu. Zaten Metin akşam yemeğe seyrek gelmeye başlamıştı. Kamil beyi, bazen yanlız bazen de eşiyle birlikte, davetlere götürmesi gerekiyormuş. Böyle söylüyordu. Saniye hiç şikayet etmiyordu bu durumdan. Ufak bir televizyonları vardı artık. Yemekten sonra dizileri izliyor, sonra yatıyordu. Metin’in geldiğini kimi zaman duyuyordu. Çoğunlukla farkına varmıyordu.

İşe başladıktan yedi-sekiz ay sonra Saniye’de önce bir halsizlik, sonra mide bulantısı başladı. Hamile kalmıştı. İstemeye istemeye işe gitmeyi bıraktı. Başlarda epeyce sıkıldı ama, Zehra doğduktan sonra o da geçti. Kızı bütün gününü dolduruyordu. Gazı çok olan bir bebekti. Bütün gün gözünü kırpmıyordu. En fazla on beş-yirmi dakika dalıyordu. Yapması gereken işlerin arasında sık sık onu kucağına alması, gazını çıkarması gerekiyordu. Bütün gün uğraştıktan sonra, geceleri ikisi de neredeyse baygın yatıyorlardı.

Tam biraz rahatladım diye sevinirken, bu sefer de Zehra diş çıkarmaya başlamıştı. Çocuk sürekli mızıldanıyor, ne bulursa ağzına sokup, damaklarını kaşımak istiyordu. Akşamları zor uyumaya başlamıştı. Metin’in akşam eve gelmemesi daha iyi idi. Evde olsa, açık televizyon yüzünden, Saniye daha da zor uyuturdu Zehra’yı. Yeter ki, geç vakit geldiğinde gürültü yapıp, kızı uyandırmasın.

Saniye daldığı uykusundan bahçe kapısının gıcırtısı ile uyandı. Metin’in tarafına sırtını dönmüş, yatıyordu. Yanında Zehra’nın küçük yatağı vardı. Nefesini tuttu. Neyse, çocuk uyanmadı. O da yatağın içinde kıpırdamamaya özen gösterdi. Az sonra kapı açılır, Metin girerdi eve. En iyisi uyuyormuş gibi yapmaktı. Dışardan köpek havlamaları gelmeye başladı. Zehra uyanacak diye yine huzursuz oldu, gerildi. Belli belirsiz ayak sesleri geldi bahçeden. Anahtar kilitte döndü. Kapı yavaşça açıldı ve kapandı. Oda karanlıktı ama, Saniye yine de gözlerini kapattı.

Metin, yatak odasına girmeden üstünü çıkardı. Hem oturma odaları hem mutfak olan daha büyük odadaki sedirin üstüne eşyalarını el yordamıyla koydu. Karanlıkta soyunmaya alışmıştı. Çok yorgundu. Bedeni sızlıyordu. Banyoya gitti. Fazla gürültü çıkarmadan hızlıca yıkanması gerekiyordu. Aynaya baktı. Gözlerinin altı mordu. Dudağının kenarındaki kırmızı ruj izini gördü.

12

Dışarıda kar serpiştiriyor. Resepsiyonun tam karşısındaki cam giriş kapısından dışarıyı görebiliyorum. Plazanın neredeyse her yeri cam zaten. Yere düşen karlar hemen eriyor. Yerler ıslak. Bu gece don olursa, yarın bak burası nasıl oluyor. Cam gibi olur vallahi. Sanki bilmezmiş gibi bir de en kaygan malzemeden yaparlar bu girişleri.

Havalar çok soğudu artık. Bu sabah Taksim’deki metro durağına giderken epeyce zorlandım. Rüzgar insanın içine işliyordu. Giydiğim anorak da pek kalın değil. Öyleymiş gibi yapmaya çalışmışlar ama, içi o sekreter kızların giydikleri gibi kuş tüyü değil. Ben de onun için içime kalın bir şeyler giymeye çalışıyorum. Kat kat. Buraya gelince çıkarıyorum. Bir tek siyah bir hırka giymemize izin var. Ellerim de dondu. Bir çift yün eldiven alayım.

Bu İstanbullular da pek hanım evladı. Beş gün üst üste kar yağarsa,

– Ay! Bu sene çok kış oldu, diye başlıyorlar şikayete.

Bizim o taraflarda ne kışlar oluyor. Haberiniz var mı? Bunlar zaten İstanbul’da kar olmadı mı,

– Bu sene kış yumuşak geçti, diyorlar.

Hoş, oldu mu, İstanbul’un soğuğu da ayrı bir tuhaf. İnsanın içine işliyor. Hele rüzgarlı yerlerde. Bizim oralarda hava kuru olur. Köyde, ilkokulda iken, bir hırka ile okula giderdik. Pırıl pırıl güneşin altında uçsuz bucaksız bir kar örtüsü. Parlaklıktan gözlerimiz kamaşırdı. Burada alışamadığım bir şey de kışın gökyüzünün günlerce gri olması, havanın kesintisiz olarak uzunca bir süre kapalı kalabilmesi. Bizim oralar öyle mi? Ne güzeldir kış güneşi… Yağmur yağar, kar yağar ama, sonra bir bakarsın, birden güneş açar. İçin ısınmasa bile, ruhun aydınlanır.

Geçen hafta, Funda ile ilk olarak birlikte gece dışarı çıktık. Bir de onun iki erkek arkadaşı. Biri onun o arkadaş ile sevgili arası, ne olduğu belli olmayan zamazingolarından. Öbürü işten arkadaşı. Daha önce de beni birkaç kere çağırmıştı ama gitmemiştim. Bu sefer evde kombi bozuktu. Tamirci daha iki gün bize sıra gelmeyeceğini söyledi. Kat kat battaniyelerin altında titreyerek otururken Funda,

– Kalk gel kızım benimle. Ne yapacaksın burada böyle? Yürü gidelim beraber işte. Gece geç vakit gelir, doğru yatağa gireriz, dedi.

Mantıklı geldi. Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki türkü bar dedikleri yerlerden birinde buluşacaklarmış. Ben de giyindim. Funda ile buz gibi evden çıktık. Apartman girişinde yine Aysel ile Menekşe’ye rastladık. Yanımda Funda olduğu için rahattım. Korkmadım. Zaten eskiye göre bayağı daha rahatım onlarla karşılaştığım zaman. Fazla göz teması olmamasına çalışıyorum. Çok mecbur kalırsam, Aysel’e bakmayı tercih ediyorum selam vermek için. O daha sakin bir tipe benziyor. Yalnız, ilk kez göz göze geldiğimizde bir irkilir gibi oldu. Başı ile hafifçe selam verdi ve bakışlarını başka tarafa çevirdi.

Yine bazı geceler bunların yukarıdan gelen gürültüleri dayanılmaz oluyor. Aynı gece, farklı adamlarla, birkaç kere gelip gidiyorlar. Sabaha karşı sesler kesiliyor. Pavyonda çalışan iki kadın işten dönüyor. Apartman kapısının önünde duran taksiden inerken konuşmalarından anlıyorum. Hep aynı taksi getiriyor onları. Sonra, kalkmak için kurduğum saat çalana kadar, sessizlikte biraz uyuyabiliyorum. O da çok fazla değil. Daha ortalık aydınlanmadan, kör karanlıkta, bu sefer de mahalledeki iş yerlerine mal getiren kamyonların, yakındaki Fransız okulunun servis arabalarının sesleri başlıyor. Bu çocuklar ne kadar erken geliyorlar böyle? Bazıları karşı taraftan, 45-50 kilometre uzaktan geliyorlarmış. Servisler köprü trafiğine takılmamak için kör karanlıkta yola çıkıp, bu kadar erken okulda oluyorlarmış.

Apartmanın kapısından dördümüz birlikte çıktık. Aysel yeşil, Menekşe mor peluş paltosuna sıkı sıkı sarıldı. Sonra, Sıraselviler Caddesi’ne doğru acele adımlarla uzaklaştılar. Bana ise, ilk anda dışarısı evin içinden daha sıcak gibi geldi…

13

Şu Beyoğlu’nun arka sokaklarını bir türlü tam olarak öğrenemedim. Gittiğimiz yeri bir daha tek başıma bulamam. Bir de Funda arka sokaklardan, kestirme yollardan gittiği için kafam iyice karıştı. Sanki İstiklal Caddesi’nin birkaç paralelinde bir sokaktaydı gittiğimiz mekan. Neredeyse yıkılmak üzere gibi görünen eski, tarihi bir binanın bodrumuna indik. Yukarı katlar ya boştu ya da gündüz kullanılan iş yerleriydi.

İçeri girince, gözlerimin karanlığa alışması zaman aldı. Yoğun bir sigara dumanı (hani kapalı yerlerde sigara yasağı vardı?) ciğerlerimi yaktı. Görünmez bir yerlerden yansıtılan mor ışığın altında, sahnede biri bağlama diğeri org çalan iki kişi gördüm. Baskın elektronik tınıların arasında kulağıma bazı tanıdık melodiler çalınmadı değil. Ama, müzik genel olarak çok elektro ağırlıklı ve fazla yüksek sesli idi. Bir masada oturup da, sohbet etmek imkansız görünüyordu.

Funda barı alışkın gözlerle taradı ve buluşacağımız iki tipi arka masalardan birinde gördü. Masaların arasından oraya doğru yöneldik. Çoğu erkek, çeşit çeşit insanın arasından zorlukla ilerledik. Henüz erken olmasına karşın kafayı bulmuş olanlar. Ayık olup, yanındaki kıza çıkartma yapmanın çeşitli aşamalarında olanlar. Gözü uzaklara dalmış, arada çalan türküyü mırıldanırken demlenen orta yaşın üstünde adamlar. Benim gözüm, kilim desenli masa örtülerine takıldı.

Sözde tanıştık ama gürültüden ikisinin de adını anlayamadım. Zaten yeni tanıştığım insanların bir kerede isimlerini öğrenememe gibi bir beceriksizliğim var. Neden öyle oluyor, bilmiyorum. Neyse, çok da lazım değil diye düşündüm açıkçası. Ben oraya evde titreyerek oturmamak için gitmiştim. Adamlardan birinin Funda ile hemen sarmaş dolaş olmasından diğer tipin de benimle içli dışlı olmaya çalışacağını çıkardım. Nitekim, hiç vakit kaybetmeden sırıtmaya, bir şeyler söylemeye başladı. O arada, kolu bir hamlede sandalyemin arkasına uzandı. O kadar çok gürültü vardı ki, ne dediği anlaşılmıyordu. Ağzı, suyun içindeki bir balık gibi sessizce açılıp kapanıyordu.

Garson geldi. Menüden işaret ederek ve el kol hareketleri ile bir şeyler sipariş verdik. Biraz meze, birer duble rakı. Hep sahne tarafına bakıyor, yanımdaki uyuz bir şey söylemeye çalışırsa, elimle kulağımı işaret ederek,

– Duyamıyorum, diyordum.

Fundalardan tarafa da bakmıyordum. Öpüşüyorlar, koklaşıyorlar ve nasıl oluyorsa, konuşuyorlardı. Böylesi ortamlara, müziğin bu kadar yüksek perdeden çalınmasına alışkınlardı belli ki. Yanımdaki bir süre sonra benden ümidi kesti. Bir ara arkadaşına, beni işaret edip, “Bu ne ya?” gibisinden bir el hareketi yaptığını gördüm. Arkadaşı omuz silkti ve hınzırca sırıttı. Görmemezlikten geldim. Sessiz sessiz mezelerden atıştırmaya, arada rakımı yudumlamaya başladım.

Bir süre sonra gözlerim karanlığa alıştı. Arada müzisyenler de değişmişti. Şimdi bir başka ikili sahnede idi. Geldiğimiz zaman tek kişinin oturduğu birkaç masaya başka insanlar gelmiş, masalar giderek kalabalıklaşmıştı. Sadece kenarda bir masada tek başına oturan bir adam vardı. Loş ışıkların altında bile çok iyi giyimli, hoş bir adam olduğu belliydi. Hiç buraların adamı gibi görünmüyordu. Önünde bir beyaz peynir tabağı, rakı dolu bir bardak ve su. Hepsi o kadardı. Sanki masa donatılmış olsaydı da fark etmezdi gibime gelmişti. Önündekilere o denli ilgisizdi. Çok seyrek olarak, ağzına bir parça peynir, bir yudum sek rakı ve su alıyordu. Bakışları sahneye sabitlenmişti ama görmüyor gibiydi.

******

– Buyrun beyefendi, hangi şirkete gelmiştiniz? Kiminle görüşecektiniz?

– ……………….

Bu karda, soğukta ne çok insan geldi plazaya bugün? Tam evde bir battaniyenin altına girip uyuklama havası. Olmuyor işte. Herkes ekmek derdinde, kariyer derdinde. Ya da, biz ekmek derdindeyiz. Kariyer derdinde olanlar daha şanslı olanlar. Belki de değil… Hepimiz ekmek derdindeyiz aslında…

Neyse, evin kombisi tam zamanında yapıldı. Türkü bara gittiğimiz geceden iki gün sonra geldi tamirci. Bu ay için beklenmedik bir masraf oldu ama, buna da şükür. Ev sahibi Funda’ya,

– Kesinlikle ödemem. Beğenmiyorsanız çıkarsınız, demiş.

Bu kış kıyamette nereye gideceğiz. Uygun ev bulmak kolay mı öyle? Funda patronundan borç aldı. ben de ay başında ona yarısını ödeyeceğim.

O geceyi, Funda’nın bana yapmaya çalıştığı oğlanı başıma musallat etmeden, kazasız belasız atlattım. Mesajı iyi verdim sanıyorum. O da üstelemedi. Funda’nınki bizimle, bizim eve geldi. O ise, Taksim’den ayrıldı.

Şu bana doğru gelen Kamil Geçer’in şoförü mü? Evet, o. Metin’di galiba adı. Güvenlik kartını evde unutmuş. Misafir kartı verdim bir tane. Artık bugün onunla idare eder. Konuşurken yüzüme bakmıyor her nedense. Hiç sevmem böyle tipleri. Güvenilmez olurlar.

14

Kamil Geçer camın önünde ayakta durmuş, ofisinin penceresinden dışarıyı seyrediyordu. Gözleri ile kar tanelerini aşağı kadar izliyordu. Plazanın bu katından aşağıdaki insanlar nasıl da küçük görünüyordu. Sağa sola koşturan bir sürü insan. Her biri ayrı bir dünya, ayrı bir gerçeklik. İnsan, hem sınıfsal hem de plazada fiziksel olarak, yükseldikçe kendi varlığını nasıl da tek gerçeklik olarak algılıyordu. Yine sıkıntılı idi. Yine içi daralıyordu.

Sabah toplantıyı kısa kesmişti. Artık çoğu iş otomatiğe bağlanmıştı. Epeydir yeni yatırım da yapmıyordu. İş konusunda eski heyecanı yoktu nedense. Bir an evvel oğlu büyüse, işleri devralsa diye istiyordu ama, o zamana daha çok vardı. Üstelik oğlunun aile işine pek hevesi varmış gibi görünmüyordu. Geçen iki yaz Kamil bey onu düzenli olarak işe getirmiş, arada fabrikaya da götürmüştü. Zorla geldiği, bir şey öğrenmeye hiçbir hevesi olmadığı o kadar belliydi ki, Kamil bey sinirlenmemek için kendini zor tutmuştu. Aklı fikri, bir yolunu bulup, erken kaçmak ve lüks bir kafe veya restoranda buluşan arkadaşlarına katılmakta idi.

– Kaan, oğlum, bak ilerde bu işleri sen yöneteceksin. Yeni atılımlar yapacaksın. Benim yaptıklarımı ileri taşıyacaksın. Şimdiden ısınmaya çalış.

Ne dese fayda etmemişti. Zaten, her yaz Amerika’da bir yaz okuluna gittiği için, zaman çok kısıtlıydı. Onun dışında, Bodrum’da tatil sanki doğal hakkıydı. Bir de Arzu oğlanın yanında,

– Çocuğu rahat bırak Kamil, diyordu sürekli.

Sırtını annesine dayayan Kaan, babasını hiç takmıyordu. Kamil bey düşündü de, bu durum bile umurunda değildi artık. Oysa oğlu doğduğunda neler hayal etmişti. Kaan’ı çekirdekten yetiştirecek, onun saygın bir iş adamı olmasını gururla izleyecekti. Acaba çok mu erkendi bunları düşünmek için? Bakarsın çocuk umulmadık bir zamanda değişir, onun istediği gibi olurdu. Sonra, bir yanı artık bunun da umurunda olmadığını hatırlattı ona. Evet, artık boş vermişti. Kaan’ın da, kızı Melis’in de dededen, babadan ve anneden gelecek hatırı sayılır bir servetleri olacaktı. Ne yaparlarsa yapsınlardı…

Evlendikten sonra, kendi annesi ve babası ile giderek daha az görüşmeye başlamıştı. Öyle bilerek, isteyerek değil. Hep çok işi olmuştu. Yıllarca böyle demişti kendine. Şimdi düşünüyordu da, belki de bilerek kaçmıştı onlardan. Belki değil… Bilerek kaçmıştı…. Düzenli telefon eder, bir ihtiyaçları varsa alır, yollar ya da yaptırırdı. Ama görmeye çok az gitmişti. Hele Arzu ile topu topu iki kere, o da başlarda gitmişlerdi. Onlar da oğullarının evine bir kere kalmaya gelmişlerdi. O zaman da, bir haftanın sonunda babası,

– Oğlum, biz sizi daha fazla rahatsız etmeyelim, demiş, Kamil de kalmaları için hiç ısrar etmemişti.

Zaten, topu topu iki akşam beraber olmuşlardı. Arzu ile Kamil normal yaşantılarını sürdürmüş, akşamları davetlere katılmışlardı. Bir akşam yemeğe misafirleri gelecekti. Kamil bey babasına,

– Baba, bizim bu akşam yemeğe misafirlerimiz var. Size üst katta bir sofra hazırlatacak Arzu. Annemle rahat rahat yersiniz, demişti.

– Tabii oğlum. Siz programınızı bizim için bozmayın, demişti babası.

Babasının sesinde bir kırgınlık yoktu. Belki kırılmıştı ama belli etmemişti diye düşündü. Belki de, babası sonradan yemekte diğer konuklarla birlikte Kamil’in kayınpederi ve kayınvalidesinin de bulunduğunu hizmetlilerden öğrenmiş ve o zaman üzülmüştü. Her ne ise. Bu konuda ikisi de tek bir sitem etmemişlerdi.

– Ezilmelerini istemedim. Düğündeki o eğreti, sığıntı halleri hala gözümün önünde. Aynı gerginliği ve çekingenliği daha küçük bir ortamda daha da fazla hissedeceklerdi. Onun için Arzu’ya itiraz etmedim onlara ayrı sofra hazırlatacağını söyleyince.

Bunca yıl sonra, nereden aklına geliyordu böyle şeyler? Yoksa, kırılan kendi olmuştu da kendi kendine itiraf mı edemiyordu?

Ertesi gün annesini ve babasını fabrikasına götürmüş, bir güzel gezdirmişti. Öğlen, özel konukları için yaptırdığı yemek salonunda birlikte yemek yemişlerdi. İkisi de çok mutlu olmuştu. Babası sık sık onunla ne kadar gurur duyduğunu söyleyip durmuştu. Annesi ve babası birkaç gün sonra yaşadıkları taşra şehrine geri dönmüşler, çok geçmeden de, altı ay ara ile bu dünyadan göçmüşlerdi. Önce babası, ardından annesi…

15

Bu akşam artık yemeğe eve gitmeliydi. Kaç akşamdır bir şeyler uydurmuş, gitmemişti. Bu aralar Arzu da arkadaşları ile üst üste dışarı çıktığı için fazla dikkat çekmemişti. Ama bu akşam Orhan bey ile hanımı yemeğe geleceklerdi. Kayınpeder ve kayınvalide gelince evde olmak lazımdı. Her zaman yaptığı gibi, iş yemeği diye bir şey uydursa, Orhan beyin haberi olurdu.

Aslında bir şey yaptığı da yoktu. Önceleri kenar mahallelerde araba ile geziyordu sadece. Sonra Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki yerlere merak sardı. Pavyonlara, barlara. Ama içeri girmiyor, araba ile önlerinden geçiyordu. Tam geçerken yavaşlıyor, etrafa bakıyordu. Bu arada trafik tıkanırsa, müşteri avına çıkmış her cinsden orospu camını tıklatıyor, laf atıyordu. Her seferinde heyecanla kalbi atıyor, arabanın kapılarının kilitli olup olmadığını kontrol ediyordu telaşla.

– Ya bir şey olursa?

– Ya bir gören olursa?

– Ya gazetelere düşersem?

Bu sorular sürekli aklından geçiyordu. O zaman, niye tekrar tekrar gitmeye başlamıştı bu sefil yerlere? Ne idi aradığı? Buralar onun geldiği yerler değildi. Ne böylesi bir sefalet ne bu kadar düşüklük yaşamıştı. Mazbut diye tanımlanan, kıt kanaat geçinen bir aile idi onlarınki. Gençliğinde de gelmemişti böylesi yerlere. Arkadaşlarının bir dönem gittiklerini biliyordu. Yanında yaptıkları üstü kapalı esprilerden anlardı.

Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki her sokağa araba girmiyordu. Uzaktan, sokağın başından, buralardaki mekanların ışıklı tabelalarına bakıyor ama arabadan inip, sokak boyunca yaya olarak yürümeye cesaret edemiyordu. Bir süre de kaçak gecelerini böyle geçirmeye başladı. Araba ile, batakhane diye tanımlanan mekanların bulunduğu sokaklarda turlayarak. Sonra… Yapmadığı bir şey yapmaya karar verdi…

Bir şey fark etmişti. Bu gizli kapaklı gece serüvenlerine başladığından beri, sürekli olarak bir üst heyecan seviyesine geçme ihtiyacı duymuştu. Her ne yapıyorsa, birkaç kereden sonra, bir bağımlı gibi, daha fazla heyecan arar olmuştu. İşte öyle bir gecede, yine Beyoğlu’nda bir yere gitmeye karar verdi. Kapısında Dolunay Türkü Bar yazıyordu. Kendisini ikna etmesi bir iki gün aldı. Daha önce bu civarlarda bir yere hiç gitmemişti. Türkü bar nasıl bir yerdir, onu da bilmiyordu. Sonunda, bir önceki hafta bir gece ilk olarak arabadan inme cesareti gösterip, önceden gözüne kestirdiği o mekana gitmeye karar verdi. Arabayı sokağın başındaki boş arsada bulunan otoparka bıraktı. Otoparkçı lüks arabasına da, pahalı giyim kuşamına da fazla bir ilgi göstermedi. Herhangi bir müşteriymiş gibi davrandı ona.

Şimdi, pencereden dışarıyı seyrederken, o gece hissettikleri geldi aklına. Otoparktan mekanın kapısına 50-60 metrelik bir mesafe vardı. Hava soğuktu. Paltosunun yakasını kaldırdı. Sokak karanlık, yerler ıslaktı. Her adımda, kulağına gelen bol elektro soslu alaturka müziğin sesi yükseliyordu. Kapının önünde bir iki kişi vardı.

Bara girmek için bodruma inmek gerekiyordu. İlk anda yüzüne çarpan havasızlık kokusu, sigara dumanı ve karanlık onu bir an sersemletmişti. Bir de kulak zarlarını zorlayan, kalbinin güm güm atmasına sebep olan yüksek sesli müzik. Bir an durmak ihtiyacı hissetti. Sahneden yayılan mor ışık gözlerinin ortama alışmasına yardımcı oldu.

Kenarda bir masa istemişti. Öyle de oldu. Garson onu kenarda bir masaya oturttu. Beyaz peynir, rakı ve su istedi. Bir şey yemek içinden gelmiyordu zaten. Hiç bir şey ısmarlamasa da olmayacaktı. Önce diken üstünde, sonra biraz daha rahat oturdu. En çekindiği şey, onu tanıyan birisinin orada olmasıydı. Fabrikadaki işçilerden, ustabaşılardan, evdeki o gece izinli olan görevlilerden biri mesela. Onun için, etrafına bakmamaya, dikkat çekmemeye çalıştı.

Ne diye gelmişti ki buraya? Müzik, hiç hoşlandığı bir tarz değildi. Baba ocağında iken radyodan yayılan türkü ya da Türk Sanat Müziği ile uzaktan yakından alakası olmayan bir müzik. Yabancı desen yabancı değil, yerel desen yerel değil. Tuhaf bir karışım. Beyaz peynir kireç gibi. Rakı desen, eh… O kadar buza rağmen bir türlü soğumuyor. Zaten rakı içmeyeli yıllar olmuştu. Artık şarap içiyordu. Yıllar içinde şarap ile ilgili iyi bir bilgi birikimi olmuş, zevki gelişmişti.

– O zaman ne halt ediyorsun burada, Kamil? diye aklından geçirdi.

– İçinde yaşadığın yapay ortamdan bunaldın, kendine yabancılaşmaktan bezdin, aslına dönmeye çalışıyorsun desem, o da doğru değil. Sen böyle bir ortamdan gelmiyorsun. Orta yaş bunalımını ben de bu şekilde mi yaşıyorum acaba? Millet sırf heyecan olsun, kendini genç hissetsin diye kızları yaşında kadınlarla beraber oluyor. Bu da onun gibi bir şey mi? Ait olmadığım, alt kültür ortamlarına girerek, gençken göze alamadığım şeyleri yapmaya heveslenerek, dirilmeye mi çalışıyorum?

Kamil bey bir iki saat kalmıştı orada. Kafasını fazla sağa sola çevirip dikkat çekmek istemediği için, göz ucuyla yapabildiği kadar incelemişti etraftaki masaları. Sahnedekiler fazla ilgisini çekmiyordu. Bir süre sonra yüksek perdeden çalan müzik başını ağrıtmaya başladı. Aynı anda kendini çok yorgun hissetti. Hesabı ödedi ve kalktı. Dışarı çıkınca yine paltosunun yakasını kaldırdı. Saat gece yarısını epeyce geçmiş, hava soğumuştu. Köşedeki otoparka doğru yürüdü. Eve dönerken, Hasdal viyadüğünün orada yine trans kadınları gördü. İstemsiz bir şekilde yavaşlamıştı. İçlerinden yeşil peluş paltolu olanı arabaya doğru bir hamle yapmış, sonra aniden geri kaçmıştı. O sırada kendi kalbi de hızla çarpmaya başladı.

– Yok artık! dedi kendi kendine.

Durmak gibi bir niyeti yoktu aslında. Niye yavaşlamıştı, bilmiyordu. Üzerinden bu kadar gün geçmesine rağmen çözememişti niye yavaşladığını.

Aniden önünde durduğu pencereden uzaklaştı. Telefonun ahizesini kaldırdı ve Elif’e, şoförü Metin’in 10 dakika içinde garajda hazır olmasını söyledi. Eşyalarını toparladı ve çıktı. Yolda, arabanın sağ arka köşesinde gittikçe artan alaca karanlığa gömüldü. Kapalı havada akşam karanlığı iyice erken basıyordu. Bir iki kere, dikiz aynasında bakışları Metin ile kesişti. Bu çocuğa da sanki son günlerde bir şeyler oluyordu. Yüzü hep solgun, vücudu hep yorgun görünmeye başlamıştı son zamanlarda. Hasdal viyadüğünün altına geldiklerinde bakışlarını dışarıya çevirdi. Karanlıkta ve arka koltukta kendini güvende hissetti. Henüz kimse yoktu ortalarda.

16

Kamil beyi eve götürdüğü akşamlar biraz zor oluyordu Metin için. O zaman arabayı Kamil beyin şehir dışındaki villasında bırakıp, kendi imkanları ile eve dönmesi gerekiyordu. Gerçi çoğu zaman, Kamil beyin villasının müştemilatında kalan Arzu hanımın şoförü onu en yakın otobüs ya da metro durağına bırakıyordu ama, yine de zor oluyordu. Bir de sabahı vardı işin. Ertesi sabah, kamu araçları ile erkenden yola çıkıp, zamanında Kamil beylerin kapısının önünde hazır olması gerekiyordu. En iyisi, Kamil bey akşam şehirde bir toplantı ya da davete gittiği zaman onu serbest bırakınca oluyordu. Sonrasında eve gitse de gitmese de ulaşım daha kolay oluyordu.

– Bu gece biraz geç kalacağım. Öyle görünüyor, diye düşündü.

Yok, bu akşam yine gitmeyecekti eve. Her zamanki gibi, Saniye’ye Kamil beyi bir yere götürmesi gerektiğini söylerdi. İşin o kısmı kolaydı. Yine de, geçenlerde sitem etmişti Saniye,

– Zehra biraz büyünce babası kim bilemeyecek, diye.

Sahi, kimdi o?

Kamil beyin evine yaklaşmış sayılırlardı. Kar iyice yavaşlamıştı ama gece hava çok soğuyacaktı. Viyadüğün altından geçerken elleri ile daha sıkı kavradı direksiyonu.

İki saat sonra, Taksim’de otobüsten indi Metin. İnsanın nefesini kesen soğuk, meydandaki rüzgar nedeniyle bıçak gibi acıtıyordu yüzünü. Eldivenlerini de unutmuştu. Hızlı adımlarla, meydanı çaprazlama geçti. Arkadaşının onu bekliyor olmasını diledi. Kendi başına da giderdi ama, iki kişi olunca kendini daha güvende hissediyordu. Gerçi, bir süre sonra her koyun kendi bacağından asılıyordu. O ayrı idi. Ama geceye birlikte başlamak iyi geliyordu. Bir keresinde fena dayak yemişti. Yüzü düzelene kadar Saniye’ye görünmemek için, sabah erken çıkmış, gece geç dönmüştü. Kamil bey ise o aralar yurt dışında tatilde olduğu için sorun olmamıştı.

Paltosunun yakasını kaldırdı. Rüzgar içine işlemişti. Aya Triada kilisesinin yanından Sıraselviler caddesine girdi. Yanından geçen herkes hızlı adımlarla bir yere koşturuyordu. Soğuk havada, sıcak bir yere girince vücudu kaplayan hoş uyuşukluğun hayaliyle, gidecekleri yere bir an evvel ulaşmaya çalışıyordu insanlar. O da adımlarını sıklaştırdı. Nihayet evin bulunduğu sokağın köşesine geldi. Uzaktan, bir zamanlar gül kurusu olduğu anlaşılan, boyası epeyce dökülmüş apartmanı görünce içi biraz olsun ısındı. İçeri girdi, hızlı adımlarla apartmanın en üst katına çıktı. Şimdiye kadar, bu şekilde gelip giderken görülmemeyi başarmıştı. Başkaları bir şey değildi de, şu girişte oturan kızlardan birinin plazanın danışmasında görevli iki kızdan biri olduğunu fark ettiğinden beri heyecanlanıyordu. Aceleden, merdivenleri nefes nefese çıkmıştı. Kapıyı anahtarı ile açtı. Mehtap abla ile Perihan abla oturuyorlardı burada. İçerden yüzüne ılık bir hava çarptı. Bir yerlerde hafiften bir radyo çalıyordu. Koridorun sonundaki odadan ışık yayılıyordu. Oraya doğru yürüdü…

17

Tuvalet masasının aynasına yüzünü yaklaştırdı. Kendi gözlerinin içine baktı uzun uzun. Bunu her gece yapıyordu. Aynada kendisine bakan gözlerinin içine nüfuz etmek, kendi kendinin içine girmek istiyordu sanki. Orada ne bulmayı, ne keşfetmeyi umuyordu? Kendisi ile ilgili gerçeği çok uzun zamandan beri biliyordu zaten. Daha çocukken fark etmişti.

– Bir ben vardır bende, benden içeri…

Bir başka zamanda, bir başka anlamda söylemiş ozan ama, olsun.

İçini çekti. Önünde fondöten, pudra, allık, çeşit çeşit göz kalemi, her türlü makyaj malzemesi duruyordu. Önce, ağır ağır fondöten sürdü. Sonra, yüzünü pudraladı ve bir süre durdu. Her gece böyle bir başka insana dönüşmeyi seviyordu. Bu süreç onu heyecanlandırıyordu.

Bu gece geç kaldığı için bir başına idi. Mehtap abla ile Perihan abla da çoktan gitmişler, giderken de, her zaman yaptıkları gibi, radyo ile odalardan birinin ışığını açık bırakmışlardı. Hırsız falan içeri girmeye yeltenirse, evde birisi var sansın diye.

Sağ gözünü kenarından çekti ve daha önce far sürdüğü göz kapağına siyah kalem çekti. Sonra, aynı işlemi sol gözüne yaptı. Bir an aynadan uzaklaştı ve kendine baktı. Göz altlarına çekilen kalem, kirpiklere sürülen maskara ve allık birbirini izledi. Kıpkırmızı rujunu en sona, giyindikten sonraya bıraktı…

Bu gece yalnızdı. Aslında, kendisini bildi bileli yalnızdı. Çocukken, ergenlikte, yetişkin olduktan sonra; evde, okulda, askerde, işte, daima… Kendisi olduğunu düşündüğü zamanlarda da yalnızdı. Hatta belki de en yalnız ve çaresiz zamanı o zamandı. Böylesi bir yaşam değildi istediği. Ama, başka da çıkış yolu bulamamıştı.

Giyinmeye başladı. Aklına Mehtap ve Perihan ablaları geldi. Çalıştıkları pavyonun tuvaletinde tanışmıştı onlarla. Orada giyinmeye çalışırken karşılaşmışlardı birkaç kez. O zamanlar önce, müşteri gibi onların pavyona giriyordu. Ama, bir süre sonra kapıdaki fedailer neler döndüğünü anlamış, patrona haber vermişlerdi. Mehtap ablası kurtarmıştı onu patronun adamlarının elinden. Evin anahtarını o zaman vermişti. Ama baştan da açık açık kuralları koymayı ihmal etmemişti. Sabah gün ağarırken eve geldiklerinde orada olmayacak, evi derli toplu bırakacaktı. Bir süre sonra, arkadaşının da eve aynı şekilde gelmesine izin verdiler.

Önce meraktan, oyun gibi başlayan bu kılık değiştirme zamanla ikili bir yaşama dönüşmüştü. Gündüz başka, gece başka biriydi… Keşke hep gece olsaydı. Hep kendi olabilseydi. Gündüz yaşamı dayanılmaz olmaya başlamıştı. Gündüz öyleydi de, gece dayanılır mıydı? Verdiklerinden çoğunu almıyor muydu geceler ondan? Önceleri, sanki vücudunun içinde kendini bildi bileli hissettiği tutsaklık yok olmuştu. Kılık değiştirince, sanki bir cendereden kurtulmuş gibi gelmişti ona. Giyinip, başka biriymiş- ya da kendiymiş- gibi dolaşmaya başlamıştı geceler boyu. O gecelerden birinde rastlamıştı Menekşe’ye. Hiç öyle, kimdir, nedir, nerelidir diye sormamışlardı birbirlerine. Bakışmışlar ve birlikte yürümeye başlamışlardı. Birkaç gün sonra, Menekşe onu viyadüğün altına götürmüştü. Önceleri zorlanmıştı. İşin içinde aşağılanma, küfür, dayak ve her türlü şiddet vardı. En kötüsü, pahalı arabalarla gelen beyefendi görünümlü olanlardı. Belki lüks bir restoranda dostları ile yedikleri yemekten dönüyorlardı, belki sevgililerinin yanından. Belki de sonrasında eve, karılarına gidiyorlardı. Onlar da farklı bir ikili hayat yaşıyorlardı ama, onların ödediği bedel sadece parasaldı. Bir de, kendilerine duydukları kızgınlıkdan dolayı vahşi ve acımasız oluyordu böyleleri.

Menekşe ona kendisini koruma konusunda birkaç yöntem göstermişti. Bir de küçük bir bıçağı vardı hep cebinde ya da çantasında taşıdığı. Ama her şey pamuk ipliğine bağlıydı işte. Allah kerimdi yani…

Yavaş yavaş elbisesini giymeye başladı. Hava soğuktu bu gece. Kalın külotlu çorap giydi. Keşke geç kalmasaydı da, Menekşe ile beraber çıkmış olsaydı. Beraber bir taksiye biner giderlerdi. Kamil beyin eve gideceği tutmuştu. Kamil bey deyince, aklına geçenlerde olan olay geldi. Birden ateş bastı bütün vücudunu.

Plakaya dikkat etmemişti ama arabayı da gözü bir yerden ısırmıştı. Araba viyadüğün altından geçerken yavaşlayınca yola doğru bir hamle yapmış, kapının kulpuna doğru elini uzatmıştı ki, Kamil beyi görmüştü.

– Tövbe, tövbe…

Ne işi vardı Kamil beyin o saatte orada? Evine gidiyordu besbelli de, niye yavaşlamıştı? O panikle geri kaçarken, Kamil bey de gaza basıp uzaklaşmıştı. Kalbi uzun süre hızla çarpmaya devam etti. Bir an pişman oldu. Arabaya binip kendini belli etmediğine,

– Ben ne utanacağım, sen utan Kamil bey, demediğine hayıflandı.

Onunki ahlaksızlıksa, Kamil beyinki de ahlaksızlıktı. Ayrıca, verdiği asgari ücretle nasıl geçiyor sanıyordu bu hayat? Ona bir ay için verilen parayı Kamil beyin oğlu lüks yerlerde bir gecede harcıyordu. Ondan emindi. Gece işe çıkmaya para için başlamamıştı ama, giderek o da önemli olmaya başlamıştı. Çocuk doğduğundan beri masraflar artmıştı.

Nihayet hazırdı. Çıkabilirdi. Aynada son bir kez kendine baktı baştan aşağı. Sonra, dudaklarına kırmızı ruj sürdü. Tekrar aynaya baktı. Yeşil peluş paltosunu giydi ve çıktı.

18

Kamil bey sabah çok zinde kalktı. Dün gece aile yemeği çok iyi geçmişti. Kayınpederin de keyfi yerindeydi. Sofrada epeyce gülmüşlerdi. Her zamankine göre erken yatmış, sabah da erken kalkmıştı. Keyifle traş oldu, duşunu aldı ve kahvaltı için aşağıya indi. Arzu, yatağın kendisine ait köşesinde uyuyordu hala. Günlük programı saat on buçuktan önce başlamazdı onun.

Kahvaltı sırasında Kamil bey hizmetçiye Metin’in gelip gelmediğini sordu. Gelmediğini öğrenince biraz şaşırdı ama üzerinde durmadı. Bugüne kadar şoförünün geç kaldığı hiç olmamıştı.

– Belki yolda olağan dışı bir trafik sıkışıklığı var, diye düşündü.

Kahvaltısını bitirdi. Üstüne bir Türk kahvesi içti. Gazetelere bakmaya başladı. Bir buçuk saat geçti. Metin hala ortada yoktu. Cep telefonundan aradı. Açılmadı. Sonunda, Arzu’nun şoförü ile işe gitmeye karar verdi. Yolda sekreteri Elif’i aradı, Metin’i bulmasını istedi. İşe vardığında şoföründen hala haber yoktu. Nerede oturduğu bilgisi olmadığı için evinden de soruşturulamadı.

İki gün geçti. O arada Kamil beye bir şoför bulundu. İşe onunla gidip gelmeye başladı. Ama Kamil beyin aklı hala Metin’deydi. İyi bir Anadolu çocuğuna benziyordu. Böyle birdenbire nasıl sırra kadem basmıştı?

Havalar iyice soğuduğu için akşam kaçamaklarını bir süre yapmamaya karar verdi. İşten çıkınca davetlere de gitmiyor, doğru evin yolunu tutuyordu. Zaten kayınpederinin ve kayınvalidesinin geldiği akşam yemeğinden sonra yaşantısının ve elindekilerin kıymetini bilmesi gerektiğine karar vermişti.

– Bir delilik yapma Kamil. Bir şey olacak, gazetelere düşeceksin. Bunca yıllık itibarın bir anda yok olacak, diyordu sürekli kendi kendine.

Sabah bu düşünceleri aklından geçirerek gelmişti işe. Kapı vuruldu. Elif girdi içeri.

– Kamil bey, sizi görmek isteyen iki kişi var dışarıda.

– Kimlermiş? Ne istiyorlarmış?

******

Yine soğuk ve kapalı bir hava var. Neyse, işportadan bir çift yün eldiven aldım, ellerim o kadar üşümedi bu sabah. Bizim sokağın köşesinde yaşlı bir teyze satıyordu. Evde hasta kocası varmış. Yardım olsun diye bir çift eldiven ya da çorap almaları için gelen geçene neredeyse yalvarıyordu. Kendi örüyormuş.

Bugün plazaya dışarıdan gelen çok ziyaretçi yok. Yalnız, az önce iki sivil polis geldi. Kamil Geçer ile görüşmeye gelmişler. Önce hiç bir şey söylemediler. Ben her zaman yaptığım gibi kimliklerini isteyince, uzattılar. Birden öyle polis kimliklerini görünce, elim ayağıma dolandı. Çocukluktan kalma bir korku bu. Jandarmadan, polisden uzak olacaksın. Yukarıya telefon edip, haber verdim. Ne işleri var acaba Kamil Geçer ile?

Bizim Amir bugün pek ortalıklarda görünmüyor. Hasta olmuş dedi biri. Bugün ensemizde biten kimse olmayacak demektir. Plazaya kimse gelip gitmiyorken biraz gazetelere göz atabilirim. Şirket yöneticilerinin şoförleri, sabah patronlarının yolda okudukları günlük gazeteleri bize bırakıyorlar. İyi oluyor. Ben genelde birinci, üçüncü ve en arka sayfalara bir göz atıyorum. Daha fazlası bana fazla geliyor zaten.

Aaa…

Bir trans kadın cinayeti. Boğazı kesilmiş ve yol kenarına atılmış. Fotoğrafta yüzükoyun yatan biri var. Siyah kalın çorapları birkaç yerinden kaçmış. Eteği yukarı sıyrılmış. Üzerinde yeşil peluş bir palto var. Ben biliyorum bu paltoyu…

SON

Ülgen Özgül

© Tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan metnin tamamı veya bir bölümü yazılı, görsel ve diğer medya ortamlarında kullanılamaz.

Alaca Karanlıkta (18)

Fotoğraf: Ümit Özgül

Kamil bey sabah çok zinde kalktı. Dün gece aile yemeği çok iyi geçmişti. Kayınpederin de keyfi yerindeydi. Sofrada epeyce gülmüşlerdi. Her zamankine göre erken yatmış, sabah da erken kalkmıştı. Keyifle traş oldu, duşunu aldı ve kahvaltı için aşağıya indi. Arzu, yatağın kendisine ait köşesinde uyuyordu hala. Günlük programı saat on buçuktan önce başlamazdı onun.

Kahvaltı sırasında Kamil bey hizmetçiye Metin’in gelip gelmediğini sordu. Gelmediğini öğrenince biraz şaşırdı ama üzerinde durmadı. Bugüne kadar şoförünün geç kaldığı hiç olmamıştı.

– Belki yolda olağan dışı bir trafik sıkışıklığı var, diye düşündü.

Kahvaltısını bitirdi. Üstüne bir Türk kahvesi içti. Gazetelere bakmaya başladı. Bir buçuk saat geçti. Metin hala ortada yoktu. Cep telefonundan aradı. Açılmadı. Sonunda, Arzu’nun şoförü ile işe gitmeye karar verdi. Yolda sekreteri Elif’i aradı, Metin’i bulmasını istedi. İşe vardığında şoföründen hala haber yoktu. Nerede oturduğu bilgisi olmadığı için evinden de soruşturulamadı.

İki gün geçti. O arada Kamil beye bir şoför bulundu. İşe onunla gidip gelmeye başladı. Ama Kamil beyin aklı hala Metin’deydi. İyi bir Anadolu çocuğuna benziyordu. Böyle birdenbire nasıl sırra kadem basmıştı?

Havalar iyice soğuduğu için akşam kaçamaklarını bir süre yapmamaya karar verdi. İşten çıkınca davetlere de gitmiyor, doğru evin yolunu tutuyordu. Zaten kayınpederinin ve kayınvalidesinin geldiği akşam yemeğinden sonra yaşantısının ve elindekilerin kıymetini bilmesi gerektiğine karar vermişti.

– Bir delilik yapma Kamil. Bir şey olacak, gazetelere düşeceksin. Bunca yıllık itibarın bir anda yok olacak, diyordu sürekli kendi kendine.

Sabah bu düşünceleri aklından geçirerek gelmişti işe. Kapı vuruldu. Elif girdi içeri.

– Kamil bey, sizi görmek isteyen iki kişi var dışarıda.

– Kimlermiş? Ne istiyorlarmış?

******

Yine soğuk ve kapalı bir hava var. Neyse, işportadan bir çift yün eldiven aldım, ellerim o kadar üşümedi bu sabah. Bizim sokağın köşesinde yaşlı bir teyze satıyordu. Evde hasta kocası varmış. Yardım olsun diye bir çift eldiven ya da çorap almaları için gelen geçene neredeyse yalvarıyordu. Kendi örüyormuş.

Bugün plazaya dışarıdan gelen çok ziyaretçi yok. Yalnız, az önce iki sivil polis geldi. Kamil Geçer ile görüşmeye gelmişler. Önce hiç bir şey söylemediler. Ben her zaman yaptığım gibi kimliklerini isteyince, uzattılar. Birden öyle polis kimliklerini görünce, elim ayağıma dolandı. Çocukluktan kalma bir korku bu. Jandarmadan, polisden uzak olacaksın. Yukarıya telefon edip, haber verdim. Ne işleri var acaba Kamil Geçer ile?

Bizim Amir bugün pek ortalıklarda görünmüyor. Hasta olmuş dedi biri. Bugün ensemizde biten kimse olmayacak demektir. Plazaya kimse gelip gitmiyorken biraz gazetelere göz atabilirim. Şirket yöneticilerinin şoförleri, sabah patronlarının yolda okudukları günlük gazeteleri bize bırakıyorlar. İyi oluyor. Ben genelde birinci, üçüncü ve en arka sayfalara bir göz atıyorum. Daha fazlası bana fazla geliyor zaten.

Aaa…

Bir trans kadın cinayeti. Boğazı kesilmiş ve yol kenarına atılmış. Fotoğrafta yüzükoyun yatan biri var. Siyah kalın çorapları birkaç yerinden kaçmış. Eteği yukarı sıyrılmış. Üzerinde yeşil peluş bir palto var. Ben biliyorum bu paltoyu…

SON

Ülgen Özgül

© Tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan metnin tamamı veya bir bölümü yazılı, görsel ve diğer medya ortamlarında kullanılamaz.

Alaca Karanlıkta (17)

Fotoğraf: Ümit Özgül

Tuvalet masasının aynasına yüzünü yaklaştırdı. Kendi gözlerinin içine baktı uzun uzun. Bunu her gece yapıyordu. Aynada kendisine bakan gözlerinin içine nüfuz etmek, kendi kendinin içine girmek istiyordu sanki. Orada ne bulmayı, ne keşfetmeyi umuyordu? Kendisi ile ilgili gerçeği çok uzun zamandan beri biliyordu zaten. Daha çocukken fark etmişti.

– Bir ben vardır bende, benden içeri…

Bir başka zamanda, bir başka anlamda söylemiş ozan ama, olsun.

İçini çekti. Önünde fondöten, pudra, allık, çeşit çeşit göz kalemi, her türlü makyaj malzemesi duruyordu. Önce, ağır ağır fondöten sürdü. Sonra, yüzünü pudraladı ve bir süre durdu. Her gece böyle bir başka insana dönüşmeyi seviyordu. Bu süreç onu heyecanlandırıyordu.

Bu gece geç kaldığı için bir başına idi. Mehtap abla ile Perihan abla da çoktan gitmişler, giderken de, her zaman yaptıkları gibi, radyo ile odalardan birinin ışığını açık bırakmışlardı. Hırsız falan içeri girmeye yeltenirse, evde birisi var sansın diye.

Sağ gözünü kenarından çekti ve daha önce far sürdüğü göz kapağına siyah kalem çekti. Sonra, aynı işlemi sol gözüne yaptı. Bir an aynadan uzaklaştı ve kendine baktı. Göz altlarına çekilen kalem, kirpiklere sürülen maskara ve allık birbirini izledi. Kıpkırmızı rujunu en sona, giyindikten sonraya bıraktı…

Bu gece yalnızdı. Aslında, kendisini bildi bileli yalnızdı. Çocukken, ergenlikte, yetişkin olduktan sonra; evde, okulda, askerde, işte, daima… Kendisi olduğunu düşündüğü zamanlarda da yalnızdı. Hatta belki de en yalnız ve çaresiz zamanı o zamandı. Böylesi bir yaşam değildi istediği. Ama, başka da çıkış yolu bulamamıştı.

Giyinmeye başladı. Aklına Mehtap ve Perihan ablaları geldi. Çalıştıkları pavyonun tuvaletinde tanışmıştı onlarla. Orada giyinmeye çalışırken karşılaşmışlardı birkaç kez. O zamanlar önce, müşteri gibi onların pavyona giriyordu. Ama, bir süre sonra kapıdaki fedailer neler döndüğünü anlamış, patrona haber vermişlerdi. Mehtap ablası kurtarmıştı onu patronun adamlarının elinden. Evin anahtarını o zaman vermişti. Ama baştan da açık açık kuralları koymayı ihmal etmemişti. Sabah gün ağarırken eve geldiklerinde orada olmayacak, evi derli toplu bırakacaktı. Bir süre sonra, arkadaşının da eve aynı şekilde gelmesine izin verdiler.

Önce meraktan, oyun gibi başlayan bu kılık değiştirme zamanla ikili bir yaşama dönüşmüştü. Gündüz başka, gece başka biriydi… Keşke hep gece olsaydı. Hep kendi olabilseydi. Gündüz yaşamı dayanılmaz olmaya başlamıştı. Gündüz öyleydi de, gece dayanılır mıydı? Verdiklerinden çoğunu almıyor muydu geceler ondan? Önceleri, sanki vücudunun içinde kendini bildi bileli hissettiği tutsaklık yok olmuştu. Kılık değiştirince, sanki bir cendereden kurtulmuş gibi gelmişti ona. Giyinip, başka biriymiş- ya da kendiymiş- gibi dolaşmaya başlamıştı geceler boyu. O gecelerden birinde rastlamıştı Menekşe’ye. Hiç öyle, kimdir, nedir, nerelidir diye sormamışlardı birbirlerine. Bakışmışlar ve birlikte yürümeye başlamışlardı. Birkaç gün sonra, Menekşe onu viyadüğün altına götürmüştü. Önceleri zorlanmıştı. İşin içinde aşağılanma, küfür, dayak ve her türlü şiddet vardı. En kötüsü, pahalı arabalarla gelen beyefendi görünümlü olanlardı. Belki lüks bir restoranda dostları ile yedikleri yemekten dönüyorlardı, belki sevgililerinin yanından. Belki de sonrasında eve, karılarına gidiyorlardı. Onlar da farklı bir ikili hayat yaşıyorlardı ama, onların ödediği bedel sadece parasaldı. Bir de, kendilerine duydukları kızgınlıkdan dolayı vahşi ve acımasız oluyordu böyleleri.

Menekşe ona kendisini koruma konusunda birkaç yöntem göstermişti. Bir de küçük bir bıçağı vardı hep cebinde ya da çantasında taşıdığı. Ama her şey pamuk ipliğine bağlıydı işte. Allah kerimdi yani…

Yavaş yavaş elbisesini giymeye başladı. Hava soğuktu bu gece. Kalın külotlu çorap giydi. Keşke geç kalmasaydı da, Menekşe ile beraber çıkmış olsaydı. Beraber bir taksiye biner giderlerdi. Kamil beyin eve gideceği tutmuştu. Kamil bey deyince, aklına geçenlerde olan olay geldi. Birden ateş bastı bütün vücudunu.

Plakaya dikkat etmemişti ama arabayı da gözü bir yerden ısırmıştı. Araba viyadüğün altından geçerken yavaşlayınca yola doğru bir hamle yapmış, kapının kulpuna doğru elini uzatmıştı ki, Kamil beyi görmüştü.

– Tövbe, tövbe…

Ne işi vardı Kamil beyin o saatte orada? Evine gidiyordu besbelli de, niye yavaşlamıştı? O panikle geri kaçarken, Kamil bey de gaza basıp uzaklaşmıştı. Kalbi uzun süre hızla çarpmaya devam etti. Bir an pişman oldu. Arabaya binip kendini belli etmediğine,

– Ben ne utanacağım, sen utan Kamil bey, demediğine hayıflandı.

Onunki ahlaksızlıksa, Kamil beyinki de ahlaksızlıktı. Ayrıca, verdiği asgari ücretle nasıl geçiyor sanıyordu bu hayat? Ona bir ay için verilen parayı Kamil beyin oğlu lüks yerlerde bir gecede harcıyordu. Ondan emindi. Gece işe çıkmaya para için başlamamıştı ama, giderek o da önemli olmaya başlamıştı. Çocuk doğduğundan beri masraflar artmıştı.

Nihayet hazırdı. Çıkabilirdi. Aynada son bir kez kendine baktı baştan aşağı. Sonra, dudaklarına kırmızı ruj sürdü. Tekrar aynaya baktı. Yeşil peluş paltosunu giydi ve çıktı.

(Devam edecek)

Ülgen Özgül

© Tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan metnin tamamı veya bir bölümü yazılı, görsel ve diğer medya ortamlarında kullanılamaz.