Sıcak İnsanların Adası Girit (4): Yediklerimiz… İçtiklerimiz…

Eskiden şöyle bir ifade vardı: “Yediğin, içtiğin senin olsun, sen gördüklerini anlat”. Bir yerlere gezmeye gidenlere döndükleri zaman söylenir, heyecanla gezip gördüğü yerleri anlatması beklenirdi. Hele yolculuk yurt dışına ya da herkesin her an gidemeyeceği bir yere yapılmışsa. Şimdilerde pek duymuyorum söylendiğini. Ulaşım ve turizmdeki gelişmeye paralel olarak insanların hareket kabiliyetinin artması günümüzde yolculuk sonrası eş dost arasındaki bu anlatma/dinleme ritüelini de büyük ölçüde yok etti ya da azalttı. Artık, sosyal medya ve çeşitli başka ortamlar aracılığıyla gitmediğiniz bir yer hakkında da pekâlâ bir fikir sahibi olabiliyorsunuz. Ayrıca, bir başka büyük değişiklik de, çeşitli araçlar kullanılarak artık ne yenip içildiği de bolca anlatılıyor. Ben, önceki üç yazımda Girit’te gezdiğimiz yerleri size anlattım. Bu yazımda ise, yiyip içtiklerimizi anlatacağım. Bunların bazılarından önceki yazılarımda söz ettim. Bir kısmını bu yazıya sakladım.

Öncelikle, şunu belirtmek isterim. Bu yazı bir Girit mutfağı konusunda ahkâm kesme, uzman görünme yazısı değil. Benim gibi keyif için gezen, gastronomi uzmanı ya da profesyoneli olmayan ve yediği şeyi değerlendirme konusunda belki de tek kriteri beğenip, beğenmeme olan bir insanın sayılı gün için gittiği bir yerin mutfağının otoritesi kesilmesi kadar komik bir şey olamaz. O nedenle, elbette öyle yapmayacağım. Sizlere, Girit’e gitmeden önce yaptığım araştırmaya dayanarak adada tatma fırsatı bulduğum yemek ve içkileri anlatacağım sadece. Organik tarıma dayalı, son derece lezzetli ada mutfağına ait bazı şeyleri ise yeme fırsatımız olmadı. Ya karşımıza çıkmadılar ya da biz bulamadık. Onları keşfetmeyi de size bırakıyorum.

Bir peynir sever olarak konuya buradan başlamak istiyorum. Eğer siz de öyleyseniz, iyi bir haberim var. Girit’te çeşit çeşit peynir var. Bir kısmını tatma fırsatımız oldu. Tadamadığımız daha bir sürü çeşit var. Çeşitli kaynaklarda Giritlilerin kendilerini, dünyada en çok peynir tüketen toplum olarak tanımladıklarını gördüm. Bu konuda istatiksel bir kanıta rastlamadım. O nedenle elimde verilerle doğrulayabileceğim bir bilgi yok. Ancak, mutfaklarında bol miktarda peynir kullandıklarını gözlemledim. Söylendiğine göre Giritliler peyniri süt içmeye tercih ediyorlarmış. Peyniri günün her öğününde farklı şekillerde tüketebiliyorlar. Meze olarak, yemeklerin ve böreklerin içinde, hazım için yemek üstüne, her türlü yeniyor. Adanın en ünlü peynirlerinden Graviera Kritis’in üstüne bal döküp kahvaltı ya da bir öğün olarak yemek de yaygın bir alışkanlıkmış.

Biz Tzourmpaki markalı Graviera (gravyer)
peynirinden memnun kaldık

Girit’te peynir için küçükbaş hayvanların sütü tercih ediliyor. Et olarak da adada kuzu, koyun ve keçi yaygın olarak kullanılıyor. Sığır eti çoğu menüde ya hiç yer almıyor ya da pişmiş olarak önünüze geldiğinde sert olabiliyor. Sanırım, bu pek çok yerde böyle. Gökçeada’daki Rum köylerinde de benzer bir durum vardı. Bazı Türk mutfağı tarihi ile ilgili karşılaştığım kaynaklarda Osmanlı mutfağında da durumun aslında benzer olduğunu, sığır tüketiminin Türkiye’de epeyce geç ve bazı etkilerle başladığını okumuştum.

Adanın en meşhur iki peynirinden birisi, yukarıda adı geçen, Graviera. Ben genelde gravyer peynirini biraz fazla tatsız tuzsuz bulurum ve o nedenle çok sevmem. Ama Girit gravyerini sevdim çünkü insanın ağzında hafif tuzlu bir tat bırakıyor. Genelde koyun sütünden ya da keçi ile karışık yapılıyor. Bizim yediğimiz %90 koyun, %10 keçi sütündendi örneğin. Gravyer peyniri üretimden sonra 3 ile 6 ay arası dinlenmeye bırakılıyormuş.

Solda Galomyzithra, sağda Anthotyro peynirleri

Girit’in ikinci ünlü peyniri, Myzithra veya Anthotyro. İkisi de peynir altı suyu ve süt ile yapılıyor. Aralarındaki fark ise, Anthotyro için sadece keçi ve koyun sütü kullanılırken, Myzithra üretiminde bir miktar inek sütünün de kullanılıyor olması. Her iki tür peynir de farklı restoranlarda, çeşitli tabaklarda karşımıza çıktı. Marketten alıp yediğimiz sert Anthotyro’yu çok beğendimi de ayrıca belirtmek isterim. Myzithra peynirinden biraz daha ekşimsi ama aynı zamanda tatlı-tuzlu tadı olan Galomyzithra, yumuşak ve ekmeğe sürülebilir olması nedeniyle kahvaltıda iyi gidiyor. Ayrıca, salatalarda da kullanılıyor. Marketten alıp yediğimiz bir başka peynir Gidino idi. Keçi sütünden yapılan bu peynir aslında Girit’in değil, Naxos adasının özel bir peyniri imiş. Bizim aldığımız, Girit’te Tzourmpaki mandırası ya da şirketi tarafından üretilmiş olandı. Beyaza yakın açık renkli, Feta’dan biraz daha sert ve yoğun bir peynir idi. Sadece zeytinyağı ve ekmek ile bile güzel gidebilir.

Gidino peyniri

Zeytinyağı demişken, onu da es geçmemeliyim. Girit’teki zeytinyağının kalitesini yemeklerde ve salatalarda fark etmemek mümkün değil. Antik çağlardan beri üretilen zeytinyağının hiç şüphesiz Girit’in bir gastronomi cenneti ve Yunan mutfağının en önemli parçası sayılmasında rolü büyük. O tat farklılığını hissetmek için öyle fazla sofistike bir uzman olmaya gerek yok. Bir diğer konu, zeytin üretiminde olduğu gibi, her türlü tarımsal ürün için organik üretime önem verilmesi. Sebzelerin, domateslerin tadı, bizim bir zamanlar bildiğimiz ama artık ülkemizde bilinçsiz üretim ve ilaçlamaya feda edilmiş olan lezzet ve tazelikte.

Dakos Salatası bu şekilde de servis yapılabiliyor
Ama ben Dakos’un buradaki gibi, arpa unundan yapılan kıtırların (Paximadi) parçalanarak salatanın içine
konduğu halini daha çok beğendim.
Tzatziki olmazsa olmaz…

Dakos Salatası, Girit’te en çok sevdiğim yiyeceklerden birisi oldu. İçinde üzerine zeytinyağı gezdirilmiş domates, Myzithra peyniri, bazen birkaç dal taze kekik ya da zeytin ve zeytin yaprağı olan bu salatanın baş rolünde arpa unundan yapılan kıtırlar var. Paximadi denilen bu kıtırlar, sadece arpa unu ve su ile yapılıp iki kere fırınlanıyorlar. Türkçe peksimet kelimesini çağrıştıran paximadi için Girit ekmeği ifadesini de kullananlar var. Tarihsel olarak Minos uygarlığı zamanına kadar dayandırılıyor. Her sosyal sınıftan insanın severek yediği paximadi, hafif ve doyurucu olması nedeniyle bir zamanlar çobanlar tarafından da çok tüketilirmiş. Girit’te özellikle arpa unundan yapılması yaygın olmakla beraber tam buğday veya nohut unundan da yapılabiliyormuş. Bizim yediğimiz Dakos salatalarında hep arpa unundan olanı kullanılmıştı. Ayrıca, Dakos iki farklı şekilde de servis yapılabiliyor. Ben, paximadi’nin ufak parçalara bölünmüş olarak kullanıldığı Dakos’u daha çok beğendim.

Girit’in geleneksel düğün yemeği Gamopilafo

Tatma fırsatı bulduğum Gamopilafo bir düğün yemeği imiş aslında. Adının çevirisi de tam olarak “düğün pilavı”. Bir misafirperverlik ve bonkörlük simgesi olarak, Girit’in geleneksel yemeklerinden birisi sayılıyor. Gitmeden bu yemeği not ettiğim için kaldığımız yerin restoranında görür görmez denemeye karar verdim. Bir tür etli pilav olan Gamopilafo için kuzu veya keçi eti ayrıca pişirilip, suyuna pilav yapılıyormuş. İşin özü bu. Tabakta geldiği zaman bizim pilavı demlenmeye bıraktığımız halinden epeyce sulu bir durumdayken, yemeğin ortasına doğru suyunu tamamen çekmişti. Ben, üzerine karabiber serperek yedim ama, sadece dana etine alışkın olanlar için biraz farklı gelebilir.

Rethimno Avli restoranda yediğim pirinçli salyangoz (Hohli)

Gelelim salyangoz meselesine. Salyangoz (Hohli), Girit mutfağının önemli bir unsuru. Bize yakın coğrafyalarda salyangoz tüketimi sadece Girit’e özgü değil. Örneğin Gökçeada ve Kıbrıs’da da salyangozun sevilerek tüketildiğini biliyorum. Bazı insanlara itici gelebilir ancak, ben 10-11 yaşlarımdan beri yediğim için hem alışkınım hem de severim. Sanıyorum, dini yasaklar dışında, tadına bakmadan salyangoza ön yargı ile yaklaşılmasının başlıca nedeni adında da geçen sümüklerinden kaynaklanıyor. Oysa, çeşitli ülke mutfaklarında pişirilen salyangoz yemeklerinde sümüğe rastlanmaz. Sümüklerden arındırılmış olarak önünüze gelir. Girit’te iki ayrı şekilde salyangoz yeme fırsatım oldu. Her ikisi de hem birbirlerinden hem de benim alışkın olduğum Fransız usulü, tereyağı ve maydanoz dolgulu halinden farklıydı. İlki, Rethimno’daki Avli restoranda (Radamathios 17, adresinde) yediğim pirinçli salyangozdu. İkincisi ise, Chania’da, Chrisostomos lokantasında (Defkalionos ve Ikarou sokaklarının kesiştiği köşede) yediğim sebzeli salyangozdu. İlkinde kabuksuz, ikincisinde kabuklu idi. Ayrıca, kabuklu olan patates ve kabak ile birlikte salçalı bir sosta pişirilmişti. Bir de Hohlioi boubouristoi denen, tavada pişmiş salyangoz yemeği varmış ki, benim onu deneme fırsatım olmadı.

Chrisostomos‘ta yediğim sebzeli salyangoz yemeği

Heraklion’da, Arkeoloji Müzesi’ni gezdikten sonra gittiğimiz Pemptos Ntore’de Girit mutfağına özgü bir başka yemeği tatma fırsatımız olmuştu. Xinohontros’tan Heraklion ile ilgili yazımda söz etmiştim. Kısaca tanımlamak gerekirse, Xinohontros bizim tarhanaya çok benzer bir şekilde hazırlanan bir malzeme ile yapılıyor. Zaten, Yunanistan’ın Girit dışındaki bölgelerinde Trahana olarak biliniyormuş. Buğdayın ekşi süt veya ekşi yoğurt içinde koyulaşana kadar kaynatılmasından ve daha sonra güneşin altında kurutulmasından elde edilen malzeme çorbalarda veya yoğun bir bulamaç olarak kullanılıyor. Biz, bulamaç şeklinde pişmiş halini yedik. Yanında getirilen ufak pidenin üzerindeki kavurma ile beraber yemek benim hoşuma gitti.

Yanında pide üzerinde kavurma ile servis edilen Xinohontros

Rezene de Girit mutfağında yeri olan bir sebze. Eğer benim gibi rezenin anasona benzeyen tadını seviyorsanız, Girit’te rezeneyi farklı şekillerde yiyebilirsiniz. Rezene ve anasonun arasındaki tat benzerliği, bazı ülkelerde (örneğin, A.B.D. ve Kanada’da) ikisinin, yanlış bir şekilde, aynı bitki imiş gibi satılmasına neden oluyormuş. Oysa, okuduğuma göre, rezene ve anason, aynı bitki ailesinden olmakla beraber, iki farklı bitki. Taze rezene bir sebze olarak yemeklerde ya da salatalarda kullanılabiliyorken, anasonun sadece tohumları çeşni olarak kullanılıyor. İstanbul’da nadiren rastladığım rezeneyi ben de fırında pişirmeyi seviyorum. Chania’da yemek yediğimiz Chrisostomos’daki rezeneli pita çok güzeldi. Rezene, çeşitli yerlerde yediğimiz salatalarda da ince ince rendelenmiş olarak karşımıza çıktı.

Sağda Rezeneli pita, solda nefis kabak köfteleri.
Cacık çoktan bitmiş bile…

Salata demişken, yine Pemptos Ntore’de yediğimiz ızgara pancar salatası ve Rethimno’daki Avli’de yediğimiz domates salatası da çok güzeldi. İçinde, domatesin dışında, domatese benzetilerek yapılmış dışı kırmızı kıtır içi yumuşak keçi peyniri (galomyzithra), turşulaştırılmış zeytin yaprakları, soğan, salatalık, enginar, zeytin ve deniz börülcesi vardı. Adadaki her şey o kadar doğal ve taze ki, basit bir yeşillik salatası bile yeseniz, çok lezzetli oluyor.

Pemptos Ntore’nin kızarmış pancar salatası
Avli’de yediğimiz domates salatası

Girit’te mezeler de çok çeşitli ve lezzetli. Bunların bir kısmı, Yunanistan’nın diğer yerlerinde de karşınıza çıkacak ve benim yemekten bıkmadığım tabaklar. Tzatziki (Yunan usulü cacık) bunların başında geliyor benim için. Ayrıca, milföy hamuruna sarılıp kızartılmış feta peyniri (yanında domates reçeli ile), fava, gravyer (Graviera) ile yapılmış saganaki, zeytinyağlı yaprak dolması dolmadakia (sıcak yemek olarak etli haline dolmades deniyor), kızartılmış kabak köfteleri ve patates kroketler aklıma gelen bazıları. Yunanistan’da fava deyince de bir durmak gerekiyor bence çünkü, bizim favadan çok daha hafif. En azından bana hep öyle gelir. Rengi de sarımsıdır çünkü biz favayı bakladan yaparken, Yunanlılar sarı renkli bir bezelyeden yapıyorlar.

Soldan sağa doğru, Dolmadakia, cacık, yanında domates reçeli ile servis edilen milföy hamuruna sarılıp kızartılmış feta peyniri ve
gravyer peyniri ile yapılmış Saganaki
Yunanistan’da fava sarı renkli özel bir bezelyeden yapıldığı için rengi de
bizim bakladan yapılan favadan farklı

Yunanistan’da her gittiğim yerde yediğim Moussaka’yı Girit’te de yemeyi ihmal etmedim. Yunanlıların kat kat patlıcan, patates ve kıyma ile yaptıkları moussaka ile bizim musakka olarak bildiğimiz ve bana hep biraz fazla yağlı gelen yemeğin arasındaki tek benzerlik bence ikisinde de patlıcan ve kıyma olması. Onun dışında, bana göre çok farklılar. İsimlerinin böyle aynı olmasını kime borçluyuz bilmiyorum. Ben Yunanistan’da yapılan bu yemeği çok severim. Hele de yanında cacık olursa…

Yunanistan’a gidip de bir kere olsun Moussaka
yemesem olmaz
Suvlaki daha çok domuz etinden yapılsa da, benim yediğim gibi tavuk ya da dana ve kuzu eti kullanılarak yapıldığı da oluyor. Aslında bizim şişten bir farkı yok.

Yazımı içkilerle bitireyim. Girit’e gidip de Raki içmeden olmaz. Raki ne ouzo ne de Türk rakısı gibi anason içermiyor. Girit raki’si içki olarak Yunanistan’ın diğer bölgelerinde tsikoudia ya da tsipouro olarak biliniyor. Üzüm posasından yapılan raki, Giritliler için kutlamaların, dostluğun ve misafirperverliğin ifadesi. Özellikle geleneksel Girit mutfağı hizmeti veren restoranlarda kahvenin yanında grappa ya da likör gibi veya bir tatlı ile birlikte ikram olarak getirilir. Onun dışında, siz yemek ile de içebilirsiniz.

Girit’te tatlının ve kahvenin yanında Raki (rakı)
ikram edilmesi hoş bir adet

Raki kelimesinin kökeni konusunda iki farklı görüş var. Bir görüşe göre, etimolojik olarak Arapça arak kelimesinden Türkçeye rakı olarak, sonra da Osmanlı coğrafyasındaki Rumlar aracılığı ile raki olarak Yunancaya geçmiş. Arapça terlemek ya da terini damlatmak fiilinden türetilen arak, damıtma işleminin keşfedilmesi ile birlikte, 11. yüzyıldan itibaren Arap dünyasında tüm damıtılmış içkiler için kullanılmış. Daha sonra, Osmanlılar döneminde arak kelimesinden türetilen rakı, damıtılmış üzüm suyu içkisinin karşılığı olarak kullanılmış. İkinci görüşe göre ise raki kelimesi Türkçe değil, Yunanca bir kelime. Buna göre, kelime eski Yunanca Rakos kelimesinin çoğul hali Raki’den geliyor. Anlamı, paçavra. Üzümün zarı ve ince dallarından meydana gelmiş bir posadan damıtıldığı için raki kelimesinin kökeninin bu olduğu söyleniyor. Bu görüşlerin sahipleri Türk/Yunan olarak da ayrılmıyor üstelik. Kelimenin Yunancaya Türkçeden geçtiğini savunan Yunan kaynakları da var. Girit’te rakı bazlı bir de Rakomelo varmış ki, biz mevsim nedeniyle tadamadık. İçine rakı, bal, tarçın ya da kakule gibi baharatların konduğu bu sıcak kış içkisinin boğaz ağrısına da çok iyi geldiği söyleniyor.

Peza 2019 şarabı

Antik çağlardan beri şarap üretimi yapılan Girit’te adanın endemik üzüm çeşidi oldukça zengin. Biz de bu üzümlerden yapılmış şarapları tercih ettik. Daha önceki yazılarımda Rethimno, Heraklion ve Chania’da içtiğimiz şaraplardan söz etmiştim. Bunlar sırasıyla, Lyrarakis’in Plakoura Vineyard Oak-Aged Mandilari PDO (Protected Designation of Origin) Peza 2019 şarabı, organik tarımla üretilen ve Peza Bölgesi Kotsifali (%80) ve Mandilaria (%20) üzümlerinden yapılan PDO Peza sertifikasyonlu Domaine Paterianakis 2021 şarabı ve Pateromichelakis Şaraphanesi’nin Chania’nın Kissamos bölgesindeki üzüm bağlarında üretilen nadir, organik Romeiko üzümünden yaptığı orta-dolgun gövdeli Pateromichelakis Romeiko 2022 şarabı idi.

Pateromichelakis Romeiko 2022
Girit’in endemik üzümlerinden
yapılmış bir başka şarap
Aspros Lagos 2024 P.G.I.

Ancak, Girit’te içtiğimiz şaraplar bunlarla sınırlı değildi. Örneğin, Damnoni’de kaldığımız Hapimag’ın lokantası Poseidon Restaurant’da, Douloufakis Şaraphanesi’nin Heraklion Bölgesi yerel Vidiano üzümünden yaptığı altın renkli, dolgun gövdeli, kompleks, meyvemsi aromalı, durgun-sek Aspros Lagos 2024 P.G.I. (Protected Designation of Origin) Crete beyaz şarabını içtik. Damnoni bölgesinde gittiğimiz Taverna Violakis’de ise iki farklı şarap içtik. Bunlardan ilki, Heraklion’un güneybatısındaki Kato Assites yerleşkesindeki Diamantakis Şaraphanesi’nin kökeni Santorini adasından gelen Assyrtiko üzümünden yaptığı citrus aromalı, genç, sek ve yüksek asitli Petali Assyrtiko 2019 P.G.I. Crete beyaz şarabı idi. Kullanılan üzüm aslen endemik değildi ama, Girit’te üretilmişti. İçtiğimiz ikinci şarap, gerek kullanılan üzüm gerekse üretim yeri olarak Girit dışından bir şaraptı. Bu, Peloponnes yarımadasında, Nemea Belediye sınırları içinde yerleşik Lafazanis Şaraphanesi’nin aromatik bir üzüm çeşidi olan Malagouzia’dan yaptığı, soluk limon yeşili renkli, meyvemsi aromalı, durgun-sek, yoğun gövdeli ve orta-asiditeli Geometria Malagouzia 2024 P.G.I. Peloponnes idi.

Taverna Violakis
Fahiş fiyat ödemeden lezzetli yemekler
yiyebileceğiniz tipik Yunan tavernalarından birisi
Petali Assyrtiko 2019 P.G.I. Crete
Geometria Malagouzia 2024 P.G.I. Peloponnes idi.

Kaldığımız sayılı güne sığdıramadığımız, engin Girit mutfağına ait daha pek çok geleneksel yiyecek ve şarap var. Özel bir barbekü ile pişirilen kuzu eti Antikristo, tütsülenmiş domuz eti Apaki, tatlı ya da tuzlu olarak yapılabilen ve içinde peynir de olsa üstüne kekik balı dökülerek yenen çeşit çeşit hamur işleri (Kalitsounia, Sarikopitakia, Pita Sfakiani v.b.) sizi bekliyor. Afiyet Olsun!

Sıcak İnsanların Adası Girit (3): Chania

Çocukluktan günümüze Konya’yı birkaç kere görmüşlüğüm vardı. Girit gezimizde Hanya’yı da görmüş oldum. Zira, hiçbirimize yabancı olmayan “Hanya’yı Konya’yı görmek” deyimindeki Hanya, Girit’teki Chania (Yunanca Χανιά (Hania okunuyor)) kenti aslında. Türk Dil Kurumu’na göre “Hanya’yı Konya’yı görmek” (görmek yerine anlamak da kullanılabiliyor), bir işin gerçek yönünü görerek (ya da anlayarak) aklı başına gelmek, akıllanmak demek. TDK deyimin ardındaki olay konusunda bir bilgi vermiyor. Bu konuda internette gördüğüm çeşitli rivayetler var. Bunlar, Osmanlı döneminde Konya’daki askeri birliklerin Hanya’ya gönderilmesinden tutun da Konya’dan buraya atanan gaddar bir valiyi halkın namaz çıkışı dövmesine kadar uzanan birtakım hikayeler ya da açıklamalar. Bu deyimi, Osmanlı döneminde bazı Türkmenlerin Konya’dan alınarak Hanya’ya yerleştirilmesine dayandıranlar da var.

Daha önce de belirttiğim gibi, Chania Girit’te gördüğüm kentler arasında en beğendiğim yer oldu. Hem tarihi bölgesini hem de canlılığını çok sevdim. En çok yabancı turisti de burada gördük diyebilirim. Venedik limanı bölgesi ve ona açılan sokaklar dükkanlar, kafe, restoran ve barlarla cıvıl cıvıl. Bizim kaldığımız Damnoni’den Chania’ya yol bir buçuk saat sürdü. O sabah da daha önce yaptığımız gibi denize girmeye niyetlenmiştik. Ancak, şiddetli fırtınadan dolayı vaz geçtik. Fırtına ve bu nedenle hangi aylarda Girit’e gitmenin daha iyi olacağı konusuna birinci yazımda değinmiştim, hatırlarsanız. Dönüş uçağımız Chania’dan olduğu için, birkaç gün sonra aynı yolu tekrar gitmemiz gerekti ama, yolun kalitesi nedeniyle bu da sıkıntı olmadı. Girit’e giderken direk uçuşla Heraklion’a uçmuş ama, dönüşte buradan İstanbul’a uçuş saatlerinin çok erken olması nedeniyle, daha geç saatte Chania’dan dönmeyi tercih etmiştik.

Sabbionara Suru‘ndan geriye kalan kule
Yıpranmış olsa da, Venedik arması olan kanatlı
aslanı görebilmek mümkün

Chania, Rethimno ve Heraklion gibi Girit’in kuzey kıyısında bir yerleşim yeri. 1841-1971 yılları arasında Girit’in başkenti imiş. Neolitik dönemden beri yaşamın var olduğu bilinen Chania, Minos Uygarlığı’nın antik saray/kenti Kydonia’nın üstüne inşa edilmiş. Şehri gezerken, Bizans döneminden kalan şehir duvarlarının bir bölümünün hemen dibinde bu dönemden çıkarılan bazı kalıntıları da gördük. M.Ö. 1450’de yaşanan büyük deprem ile yok olan bu uygarlığın ardından şehir, adanın geri kalanıyla birlikte, ana kara Yunanistan’dan gelen Mikenlerin ve Dorların etkisi ile Yunan Uygarlığı dönemine geçmiş. M.Ö. 69 yılında Chania’yı Romalılar almış. Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasından sonra şehir bir Bizans kenti olmuş. M.S. 824 yılında Araplar kenti fethetseler de M.S. 961 yılında Bizanslılar geri almışlar. Şehrin adının Chania olarak tarihte ilk olarak belirmesi bu ikinci Bizans döneminde olmuş. 1252 yılında Venediklilerin eline geçen şehir, 1645 yılındaki Osmanlı fethine kadar onların elinde kalmış. Bu dönemde, kısa bir süre (1267-1290) Cenevizlilerin yönetimi olmuş. Girit’in bir parçası olarak, Chania da 1898 yılında Osmanlı yönetiminden kopmuş ve 1913 yılından itibaren Yunanistan krallığının bir parçası olmuş.

II. Dünya Savaşı sırasında bombalandığı için tahrip olan
Kum Kapı ve daha sonra içinden geçirilen yol

Chania’da arabayı Chania Town Car Park’a park ettik. Önceki günlerde olduğu gibi, adanın kuzey tarafı güney kadar rüzgârlı değildi. Chania’da sadece hafif bir esinti vardı. Otoparktan ilk önce deniz kenarındaki Porta Sabbionara ve yanı başındaki Sabbionara Suru‘na gittik. Porta Sabbionara, yani Kum Kapı, adını önündeki kumluk alandan almış. Burası, Venedikliler zamanında yapılan şehrin dış surlarının kuzeydoğudaki kapısı. O zamanlar var olan üç kapıdan günümüze bir tek bu kapı kalmış. Venedikliler bu duvarları 16. yüzyılın başlarında yapmaya başlamışlar ve 1590 yılında tamamlamışlar. Buraya Kum Kapı denmekle beraber kapı, 1645 yılında Osmanlılar bir kuşatma sonrasında şehri ele geçirirken imha edilmiş. O zamanlar kale içine açılan kapı, kalın ahşap üzerine demir kaplama imiş. Osmanlılar tahrip olan kaleyi, savunma için daha elverişli olacağını düşündükleri için, daha küçük boyutta tekrar yapmışlar. Ayrıca, tıpkı Venedikliler gibi, önündeki kumsal nedeniyle, Kum Kapı adını vermişler. Giritliler de günümüzde Koum Kapi diyorlar. Kale ve kapı II. Dünya Savaşı sırasında bombalandığı için tahrip olmuş. Ayrıca, 20. yüzyılın başında, tıpkı İstanbul’daki Anadolu Hisarı gibi, içinden yol geçirildiği için bir kısmı yok olmuş. Yapılan restorasyon sonrasında Belediye tarafından kültürel etkinlikler için kullanılmaya başlanmış. Epeyce yıpranmış olsa da kaleden geriye kalan surun üzerinde Venedik’in armasını görmek mümkün. Buraya bazı kaynaklarda, kaleyi yaptıran Venedikli Vali Zuane Mocenigo’ya atıfla, Mocenigo Kalesi de deniyor. 1364 yılında Chania’ya gelen Mocenigo ailesi, Osmanlılar şehri alana kadar kuşaklar boyunca şehrin ve adanın yönetiminde etkili olmuşlar.

Ara sokaklarda korunmaya çalışılmış bir kalıntı
Bazı ara sokaklar Venedik’i anımsatıyor
Ara sokaklardan yürüdükten sonra kendimizi Agios Nikolaos Kilisesi‘nin
yanında bulduk. Hem çan kulesi hem minaresi olan
kiliseyi hemen tanıdık.

Porta Sabbionara’dan sonra, ara sokaklardan geçerek, Agios Nikolaos (Aziz Nikolas) Kilisesi’ni görmek için Splantzia Meydanı’na gittik. Bazıları oldukça dar, bazıları restore edilmiş tarihi evlerle dolu olan sokaklar çok sakindi. Kimi yerlerde, çok daha eski zamanlardan, Bizans, Venedik ya da Osmanlı döneminden kalma kalıntılar daha yeni yapılara eklemlenmiş olarak göze çarpıyordu. Bu bölgenin tarihsel olarak şehrin Türk bölgesi olduğu belirtiliyor. 1645’te Osmanlı Chania’yı fethedince, şehirdeki Yunanlı Hristiyan ve Yahudiler şehrin batı tarafına, daha sonra gideceğimiz Firkas Kalesi’nin yakınına yerleştirilmiş. Türkler ise, içinden yürüdüğümüz, Splantzia Meydanı’nı çevreleyen bu bölgeye yerleşmişler. Meydanın adı her ne kadar Girit’in Yunanistan’a katılmasından sonra 1821 Meydanı olarak değiştirilmişse de halk arasında hala Venediklilerden kalan Splantzia adıyla anılıyor. Burası lokantalar, kafeler ve barları ile şehrin sosyal hayatının canlı noktalarından birisi. Meydana hakim konumdaki kilisenin en ilginç özelliği hem çan kulesinin hem de Osmanlılardan kalan minarenin ayakta olması. Yapı 1320 yılında Venedikliler tarafından, bitişiğindeki Katolik-Domeniken manastırının kilisesi olarak inşa edilmiş. 1645 yılında, Hünkâr Camii adıyla camiye dönüştürülmüş ve güney tarafına bir minare eklenmiş. Minarenin mimarisi zarif ve Venediklilerin yaptığı çan kulesi ile hoş bir uyum içerisinde. Belki de o yüzden yıktırılmamış.  Söylendiğine göre, şehre ilk giren yeniçerinin kılıcı Osmanlılar zamanında bu camide tutulmuş ve kutsal kabul edilmiş. Günümüzde o kılıç ortalıkta olmadığı için bu söylentinin ne kadar doğru olduğunu bilemiyorum. Son olarak, 1918 yılında Agios Nikolaos Ortodoks Kilisesi olmuş.

Ana kapısı Splantzia Meydanı’na açılan
Agios Nikolaos Kilisesi

Rotamızı Eski Venedik Limanı’na çevirdik. Bunun için Splantzia Meydanı’nda sırtınızı kiliseye dönüp, parkın yanından yürüyün, parkın alt kenarında uzanan Daskalogianni sokağından sağa dönün. Biraz ileride, sokak Sifaka sokağı ile kesişince, sola dönün. Limana başka yolları izleyerek de gitmeniz mümkün ama, biz bu yolu izlediğimizde tesadüfen karşımıza ilginç bir kalıntı çıktı. Katre ve Karaoli & Dimitriou sokaklarının kesiştiği yerde yüksek surlar gördük. Bunlar Chania’nın 12. yüzyılda Bizanslılar tarafından yapılan şehir surlarından kalanlar. Surların güneyinde yapılan kazılarda Erken Minos döneminden Orta Minos dönemine kadar (M.Ö.3650-M.Ö.1200) uzanan bina kalıntıları ve çeşitli objelere rastlanmış. Bunlar, Chania’nın zaman içinde üstüne kurulduğu antik Kydonia kalıntıları. Söylendiğine göre, Kydonia efsanevi Kral Minos’un Girit’te bizzat kurduğu üç kentten birisi imiş. Bulunan yapılar hem Minos Uygarlığı’nın saray/kent öncesi hem de saray/kent dönemi yapıları olmaları bakımından önemli.

Bizans döneminde yapılmış surlar
Bizans surlarının dibinde ortaya çıkarılan
antik Kydonia kalıntıları

Denize yaklaştıkça etrafımız gittikçe daha canlı ve kalabalık olmaya başladı. Dükkanlar, restoranlar, kafe ve barlar yavaş yavaş öğlen uykusundan uyanmakta idi. Her türlü milletten insanlar sokaklardan adeta akıyordu. Kendimizi kalabalığın doğal akışına bıraktık. Ayaklarımız bizi Venedik Limanı’na götürdü. Limanı çevreleyen yürüyüş yolu boyunca da lokantalar sıralanmıştı. Venedik Limanı’nın sağ taraftaki kıyısında Arap mimarisinden etkilenmiş bir yapı göze çarpıyordu. Kubbeleri, Rethimno’da gördüğümüz Neratze Camii ya da diğer adıyla Gazi Hüseyin Paşa Camii’ne benziyordu ama, yapı olarak çok daha küçüktü. Chania’nın Venedik Limanı’ndaki bu Osmanlı eserinin adı, Yali Tzamisi (Yalı Camii). Caminin diğer adı, Osmanlı’nın Chania’daki ilk karargâh komutanına ithafla, Küçük Hasan Camii. 1649 yılında yapılan cami aynı zamanda şehirde inşa edilmiş ilk Osmanlı camii. 1923 yılında kullanımı sona ermiş. Minaresi 1936’da yıkılmış. 1930-1960 yılları arasında Chania Arkeoloji Müzesi olarak kullanılmış. Günümüzde kültürel faaliyetler için kullanılıyor.

Eski Venedik Limanı
Sağ tarafta Yali Tzamisi (Yalı Camii), solda Mısır Deniz Feneri
Yalı ya da Küçük Hasan Camii Chania’da
Osmanlılar tarafından inşa edilen ilk cami
Caminin çeşmesi ve kitabeleri
Artk kültürel faaliyetler için kullanılan caminin mihrabı

Yalı Camii’nin önünden, ay gibi olan limanın karşı kıyısına baktığınız zaman Firkas ya da Firka Kalesi’ni göreceksiniz. Kaleyi yapan Venedikliler zamanında ismi Revellino del Porto imiş. Şehri denizden gelecek düşmanlara karşı korumak üzere, yapımına 1610 yılında başlanmış, Osmanlı’nın fethinden birkaç yıl önce tamamlanmış. Osmanlılar da burayı kışla olarak kullanmışlar. Günümüzde Deniz Müzesi olarak kullanılıyor. Kalenin önü aynı zamanda Mısır Deniz Feneri’ni karşıdan en yakın görebileceğiniz nokta. İsterseniz, Yalı Camii tarafından dalgakıranın üstünden yürüyerek dibine kadar da gidebilirsiniz. Rethimno’daki deniz feneri gibi bunun da adında Mısır olmasının nedeni, Kavalalı Mehmet Paşa tarafından yaptırılmış olması. Daha önce burada Venediklilerin 16. yüzyılda yaptırdıkları bir fener varmış. Ancak, 1830-1840 yılları arasında İngilizler tarafından Girit’in hakimi olarak atanan Kavalalı Mehmet Paşa zamanında yeniden yapılmış.

Caminin önünden liman koyunun karşı kıyısına
bakınca görülen kale Firka Kalesi
Kalenin yakından görünümü
Kırmızı yapıdan girilen kalede günümüzde Deniz Müzesi var
Mısır Deniz Feneri

Yukarıda belirttiğim gibi, Osmanlı’nın Chania’yı almasından sonra Ortodoks ve Yahudi halk Firkas Kalesi’nin civarına yerleştirilmiş. Biz de o bölgenin arka sokaklarına dalıp, Girit’in günümüzde koruma altına alınmış ve faal olan tek sinagogu Kal Kadosh Etz Hayyim’i bulduk. Aslında, sinagog ziyarete açık ama, biz kapanış saatini geçirdiğimiz için sadece dışarıdan görebildik. Asmalarla gölgelendirilmiş dar bir sokaktaki yapı Venedikliler tarafından yapılmış. Yüksek duvarları ve kapısı ile bir manastırı andırıyor zaten. Yapı daha sonra Yahudi cemaatine verilmiş.

Kal Kadosh Etz Hayyim Sinagogu

Chanialılar için önemli tarihi yapılardan biri de hiç şüphesiz Chania Katedrali ya da diğer adıyla, Eisodion tis Theotokou Katedrali. 11. yüzyılda bugün gördüğümüz katedralin yerinde Eisodia tis Theotokou isimli ufak bir kilise varmış. Venedikliler bunu yıkmışlar ve yerine yakındaki bir manastırları için bir depo binası yapmışlar. Osmanlılar ise bu depoyu 1850 yılına kadar sabun imalathanesi olarak kullanmışlar. Bundan sonra yapımına başlanan günümüzün katedral binası 1860 yılında tamamlanmış.

Chania Katedrali
Giriş Kapısı
Katedralin içinde fotoğraf çekilmiyor

Chania gezimizin bundan sonrasında Yunan mutfağına özgü, özel bir tadın peşine düşmemiz nedeniyle biraz Eski Şehir bölgesinin dışına çıktık. Aslen, Anadolu’dan Selanik’e göç eden Rumların Yunanistan’a tanıttıkları söylense de Girit’te yapılan Bougatsa’nın biraz farklı olduğu söyleniyor. Çoğunuzun bilebileceği, bizim de Gökçeada’daki Rum köyü, Tepeköy’de çok lezzetlisini yediğimiz Galaktoboureko’ya benzediği de söyleniyor. Farkı, Bougatsa’nın sadece tatlı olarak değil, arasına peynir ya da kıyma konarak, tuzlu olarak da yapılması. Giritliler kahvaltı ya da öğlen atıştırmalığı olarak yiyorlar. Chania’daki en ünlü Bougatsacı ise, Apokoronou No: 24 adresindeki, Bougatsa Iordanis. Dördüncü kuşak olarak bu işi yürüten aile dükkânı 1924 yılında yine Bougatsa yapan bir Giritli Müslümandan devralmışlar.  Söylendiğine göre önünde uzun kuyruklar oluyormuş. Biz, uzun bir yürüyüş sonrasında oraya vardığımızda dükkân maalesef kapalıydı. Sabah erken açılıp, erken kapanıyormuş. Iordanis, Bougatsa’yı hem tatlı hem tuzlu olarak yapmakla ünlü. Karşı sırasındaki bir başka dükkân, Bougatsa Chania da, öneriliyor. Orada sadece tatlı olarak yapılıyormuş. Ne yazık ki, orası da kapalıydı.

Katedralin yakınındaki Türk Hamamı günümüzde
dükkan olarak kullanılıyor
Hamamın karşısındaki Aziz Fransis Fransisken Manastırı,
şehirdeki en güzel Venedik dönemi yapılarından birisi kabul ediliyor. Kesin inşa tarihi bilinmemekle beraber 14. yy.da yapıldığı söyleniyor. 1606 yılında manastır genişletilmiş. Osmanlı döneminde Yusuf Paşa Camii olarak kullanılmış. Kuzeybatı noktasına bir minare, avluya da bir şadırvan eklenmiş. 1960-2022 yılları arasında Chania Arkeoloji Müzesi
olarak hizmet vermiş.

Her ne kadar sıcak havada boşu boşuna yol tepmiş gibi olsak da Iordanis’i ararken tarihi Belediye Kapalı Pazarı’nı da önünden geçerken görmüş olduk. Haç şeklinde yapılmış bu 4000 metre karelik dev çarşının yapımına 1911 yılında başlanmış. 1913 yılında, Venizelos tarafından açılışı yapılmış. Daha önce burası Venediklilerin kalesinin ana kale duvarının bulunduğu yermiş. Yapıda büyük bir restorasyon çalışması var gibi görünüyordu.

Belediye Kapalı Pazarı

Artık, yemeğe gitme zamanı gelmişti. O akşam için Defkalionos ve Ikarou sokaklarının kesiştiği köşede bulunan Chrisostomos lokantasında yer ayırtmıştım. Araştırmama göre, gerçek Girit mutfağı sunan ve çok iyi değerlendirmeler alan bir restorandı. Öyle de çıktı. Ancak, buradan daha ayrıntılı söz etmeden önce, yolda başımızdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum.

Bir yandan sohbet ederek, bir yandan da telefonumuzun navigasyonunu kullanarak restoranın bulunduğu bölgeye doğru yürüyorduk. Bir ara, birkaç adım önümüzde ve çaprazımızda yürüyen bir adam fark ettim. Orta boylu, saçlarına kır düşmüş ama yaşlı olmayan, orta yaşlarında, elinde torba taşıyan bir adam, bir yandan yürüyor bir yandan da arada sırada kafasını hafif geriye doğru çevirip bize bakıyordu. Önce çok önemsemedim çünkü, liman tarafında da Türkçe konuştuğumuzu duyup, “Merhaba”, diyen bir lokantacı olmuştu. Bir süre böyle yürüdük. Sonra adam, belli ki durumu bir süre kendince tarttıktan sonra, durdu ve bize döndü. Türkçe sordu,

– Siz nereden geliyorsunuz? Türk müsünüz?

Biraz heyecanlı gibiydi. İstanbul’dan geldiğimizi söyledik. Kendisi Suriyeli imiş. Sekiz yıl İstanbul’da kaldıktan sonra Yunanistan’a gelmiş. Bir sene Atina’da yaşamış. Sekiz seneden beri de Girit’te imiş. On yedi sene önce Türkiye sınırına yakın köyünü ardında bırakıp, İstanbul’a gelmiş. Çoktandır Türkçe konuşmadığı için Türkçesinin gerilediğini söyledi, özür diledi ama, bence gayet iyi konuşuyordu. Bu arada, gözlerinin de çok güzel bir yeşil tonda olduğunu fark ettim. Konuştukça açıldı. Adını sorduğumuzda, epeyce bir duraksadı. Sonra,

– Mehmet, ama burada Dimitri oldum ben dedi.

Ayrıca, kendisi ateist olduğu halde Yunan makamlarına, Ortodoksluğu incelediğini ve Ortodoks olmayı seçtiğini beyan ettiğini söyledi.

– Pazar günleri kiliseye de gidiyorum, dedi.

Sanırım, Yunanistan’da kaçak değil, mülteci statüsündeydi ve kayıt altındaydı. Bütün hayalinin akrabalarının yanına, Almanya’ya gitmek olduğunu söyledi. Sanki bir Suriyeli hemşerisi ile karşılaşmış gibi sevinmişti. Bizi bırakmak istemiyor gibiydi. En son, köyünü, Suriye’yi, vatanını özleyip özlemediğini sordum.

– Özlemez olur muyum? Ama ben artık oralara gidemem bir daha, dedi.

Bakışları gölgelendi. Her insan ayrı bir can, ayrı bir öykü… Bir yandan büyük uluslararası güçlerin bölgede oynadıkları stratejik oyunlar, diğer yandan ülkemizin plansız, programsız ve rastgele yürüttüğü göçmen politikası yüzünden kimi zaman düşmanca duygular besleyebildiğimiz bu insanların her birinin ayrı bir öyküsü, ayrı bir dramı var. Beni farklı düşünce ve duygulara sürükleyen bu karşılaşmadan sanırım aklımda en çok kalan şey, adamcağızın bizimle iki çift laf edebildiği için duyduğu mutluluk olacak.

Chania, Girit’te başka hiçbir yerde görmediğimiz
kadar Filistin’e destek afişleri, pankartları ve
duvar yazıları ile doluydu
Duvarlardaki afişlerden Chania’nın ağırlıkl olarak
solcu bir kent olduğu anlaşılıyordu

Yolumuza devam ettik. Yol boyunca, Chania’nın hemen hemen her köşesinde gördüğümüz gibi, duvarlar Filistin’e destek veren, Netanyahu ile İsrail’i kınayan afişlerle ve duvar yazıları ile doluydu. Gazze meselesi ile ilgili o kadar afişi ne İstanbul’da ne de Türkiye’nin başka bir yerinde görmedim.

Sonunda, Chrisostomos’u bulduk. Bulmasına bulduk da bizim için gerçekten sürpriz oldu çünkü restoran, bizim arabamızı park ettiğimiz otoparkın tam karşısındaydı. Gündüz geldiğimizde kapalı olduğu için hiç fark etmemişim. Tabelasını da görmemişim anlaşılan. Ne yalan söyleyeyim, başta restoran liman tarafındaki sahil işletmelerinden biri değil de içerilerde bir yerde olduğu için biraz bozuldum. Sanırım kafamda sahilde bir yer canlandırmışım. Ama sonra ne içeride ne dışarıda bir tek boş masa kalmayınca, üstelik restoran sadece bizim gibi yabancılarla değil, büyük Giritli ailelerle dolunca moralim düzeldi. Yemekler de tam arzu ettiğimiz gibi hem Girit’e özgü hem de lezzetliydi.

Dakos Salatası ve Yunanlıların bizimkine göre
daha koyu olan cacığı, Tzatziki
Solda kabak köfteleri ve sağda rezeneli pita
Sebzeli salyangoz (Hohli)

Dakos burada benim sevdiğim tarzda, arpa ekmeği kıtırları (paximadi), domates, mizithra beyaz peyniri, kekik ve zeytinin, zeytin yağında salata gibi harmanlanmış halindeydi. Adanın bazı yerlerinde, büyükçe arpa ekmeği parçalarının üzerine, bruschetta gibi konmuş olarak da servis ediliyor. Ben buradaki tarzda olanını daha çok sevdim. Rezene pitasını da sevdim. Bizim bazlamadan çok daha ince açılmıştı. Rezeneyi zaten sebze olarak da severim. Cacık ve kabak köftesine diyecek yoktu. Gayet lezzetliydiler. Ben ayrıca bir de salyangoz yemeği aldım. Rethimno’daki Avli restoranda yediğimden farklı olarak, buradaki kabuklu olarak, patates ve kabak ile birlikte salçalı pişirilmişti. Onu da beğendim.

Yemekle birlikte, Pateromichelakis Şaraphanesi’nin Chania’nın Kissamos bölgesindeki üzüm bağlarında üretilen nadir, organik Romeiko üzümünden yaptığı orta-dolgun gövdeli, kompleks, sek, asidik ve canlı yakut renkli Pateromichelakis Romeiko 2022 şarabını içtik.

Hesap ile birlikte ikram olarak lokma ve yanında Tsikoudia ya da diğer adıyla Raki ikram ettiler. Bu, Girit’te pek çok yerde bir gelenek. Kahve ve/veya tatlının yanında raki ikram ediliyor. Bizim rakının aksine anason ile tatlandırılmayan Girit raki’si, sulandırılmadan, İtalyanların grappa içecekleri gibi içiliyor. Bu konuyu, sadece yediklerimiz ve içtiklerimizden bahsedeceğim bir sonraki yazımda daha ayrıntılı yazacağım.

Sıcak İnsanların Adası Girit (2): Bir Yarı Tanrının Kenti-Heraklion

Aslında, Yunan mitolojisinin yarı tanrı kahramanı Herakles’i bilmeyen yok gibidir. Mitolojiye ilgi duymayanlar bile onu en azından, aynı kahramana Romalıların verdiği isim olan Herkül olarak tanır. İnsanlar, Yunan ve Roma mitoloji dünyasının karmaşık soyağacında kaybolmaya gerek kalmadan, genelde heykellerde, öldürdüğü mitolojik Nemea Aslanı’nın postuyla canlandırılan Herakles’in insanüstü kuvvetinden haberdardırlar. O, tanrı Zeus ve Prenses Alkmene’nin oğludur. Gücü hem tanrı babasından hem de annesinin büyükbabasından, Medusa’yı öldüren bir başka yarı tanrı, Perseus’tan gelir.

2022 yazında, Yol Üstünde başlığı ile yayınladığım paylaşımda Bafa Gölü’nün kıyısındaki Herakleia antik kentinden söz etmiştim. (Merak edenler bu yazıya da bağlantıyı kullanarak erişebilirler). Tıpkı Herakleia gibi, Girit’teki Heraklion (Yunanca Ηράκλειο (Irakleio okunuyor)) kenti de Herakles adına kurulmuş bir kent. Bunu fark edince, dünyada bu yarı tanrıya adanmış kaç tane kent olduğunu merak ettim. Araştırınca, Yunan ve Roma döneminde kurulmuş bilinen 20 ile 25 arası antik kent ve modern zamanlarda Herakles ismi veya ondan türetilmiş isimler taşıyan 4 ile 6 arası şehir olduğunu öğrendim. Söz konusu antik kentlerin çoğu, Eski Yunan ya da Roma kolonileri olarak Akdeniz ve Karadeniz kıyıları ile Balkanlar’da bulunuyor. Kentleri birbirinden ayırmak için, isimlerinin sonuna bulundukları coğrafi yerin ismi de eklenmiş. Örneğin, Bafa Gölü’nün kıyısındaki, yanında yükselen Latmos Dağı (günümüzde Beşparmak Dağı) nedeniyle, Herakleia Latmos olarak geçiyor. Bu antik kentlerin bazıları şunlar:

– Heraklion Thonis (Mısır’da, İskenderiye yakınlarında)

– Heraklea Lyncestis (Kuzey Makedonya, Bitola Bölgesi)

– Heraklea Minoa (Sicilya’nın güney kıyısında, İtalya)

– Heraklea Lucania (Basilicata Bölgesi, İtalya)

– Heraklea Pontica (Karadeniz Ereğlisi yakınlarında, Türkiye)

– Heraklea Cybistra (Konya Ereğlisi yakınlarında, Türkiye)

– Herakleia Latmos (Bafa Gölü kıyısı, Türkiye)

– Heraklea Salbace (Muğla Bölgesi, Türkiye)

– Heraklea Trachis (Thermopylae, Yunanistan)

Bilen elbette biliyordur ama, şimdi benim yeni öğrendiğim ve çok şaşırdığım bir bilgiye değineyim. Girit’teki Heraklion kenti ya da Yunanistan’da, Atina’nın Heraklio banliyösü gibi, ismi Herakles’in isminden türetilmiş çağdaş kentlerin arasında Karadeniz Ereğlisi ve Konya Ereğlisi de sayılıyor. Yukarıda belirttiğim üzere, her ikisinin de yakınında birer tane Heraklea antik kenti var. Baktığım gerek yabancı gerek yerli kaynaklar, Ereğli adının Heraklea’nın zaman içinde değişmiş ve Türkçeleşmiş hali olduğunu belirtiyorlar.

Şimdi biz tekrar Girit’e dönelim. Bir önceki yazımda belirtiğim gibi, Heraklion Girit adasının bölgesel idari merkezi. 1972 yılına kadar merkez Chania (Yunanca Χανιά (Hania okunuyor)) imiş. 2021 yılında yapılan sayıma göre il olarak Heraklion’un nüfusu 303.017. Bu da yine aynı yıl yapılan sayıma göre, ada nüfusunun (625.000) yarısına yakın. Heraklion, her anlamda adanın en büyük şehri. Ayrıca burası, Girit’in en büyük limanı. Kent adını, bu noktada Romalıların yaptığı Herakleum limanından alıyor. Araplar 9. yüzyılda bu bölgeyi ele geçirince bir şehir kurmuşlar ve adını, Rabd al-Handak ya da kısaca Handak (hendekten geliyor) koymuşlar. Bizans döneminde Handax ya da Handakas’a dönüşen bu isim, Venedikliler zamanında Kandia, Osmanlılar zamanında da Kandiye olmuş. (Adanın daha ayrıntılı ama kısa bir tarihi için bu dizinin birinci yazısını okuyabilirsiniz). Osmanlılar, Girit’in diğer yerlerini çok önceden ele geçirmiş olsalar da Heraklion kentini alabilmeleri 20 yıldan uzun süren bir kuşatma sonucu, ancak 1669 yılında gerçekleşmiş. Örneğin, bir önceki yazımda anlattığım Rethimno’nun Osmanlılar tarafından fethedilme tarihi 1646.

Knossos Sarayı kalıntıları
Fotoğrafı 2014 yılında gittiğim zaman çekmiştim

Heraklion, çok sevimli bir kent değil. 2014 yılında gemi ile Girit’e gittiğimiz zaman buranın limanına yanaşmıştık. O zaman da kent olarak çok hoşuma gitmemişti. Yapılaşma nedeniyle kentin tarihi dokusu önemli ölçüde tahrip olmuş. Yine de geriye kalan tarihi yapılar, yakınındaki antik Knossos Sarayı ve benim için en önemlisi, muhteşem Heraklion Arkeoloji Müzesi için, kalmak üzere olmasa da gitmeye değer bir yer. Knossos Sarayı, Avrupa’nın ilk uygarlığı sayılan Minos Uygarlığı’ndan geriye kalan önemli bir saray/kent. Ben burayı Girit’e ilk gidişimde görmüştüm. Ancak, bu gidişimizde hava aşırı sıcak olduğu için eşim gitmek istemedi. Ben de çok ısrar etmedim çünkü antik kent kalıntısı olarak beni çok etkilememişti. Zaten oradan çıkarılan eşsiz ve son derece değerli buluntuların hepsi Arkeoloji Müzesi’ne getirilmiş. O nedenle, kişisel görüşüm, Knossos’a gidemeseniz de şehirdeki müzenin fazlasıyla tatmin edici olduğu yönünde. Tercih sizin.

Knossos Sarayı’ndaki bu duvar resimlerinin hiçbiri orijinal değil. 20. yüzyılın başında, İngiliz arkeolog Evans‘ın çıkarılan az sayıda fresk parçalarını hayalinde tamamlamasından
yola çıkılarak çizilmişler.

Osmanlıların Heraklion’u fethetmeleri çok zaman almış demiştim. Kent halkının bu kadar uzun süre direnebilmesi elbette uzun surları ve kalesi sayesinde olmuş. Sahilde göreceğiniz kalenin yerinde 7. ya da 8. yüzyılda, kenti korsanlara karşı korumak için bir Bizans kulesi olduğu biliniyormuş. Ancak, bu kule kentin Arap istilasına uğramasına engel olamamış. 1211 yılında Heraklion Cenevizliler tarafından ele geçirilmiş ve bir süre sonra da Venediklilere devredilmiş. Venedikliler burayı güçlü bir kale haline getirmişler ve adını, deniz kenarındaki kale anlamında, Rocca a Mare veya Castello a Mare koymuşlar. Ancak günümüzde kale için, Türkçe kule kelimesinden türetilmiş olan, Koules ismi kullanılıyor. 1303 ve 1508 yıllarında yaşanan iki büyük depremin ardından kalenin, dönemin ihtiyaçları ve yeni savaş teknolojisine uygun olarak yeniden inşa edilmek üzere yıkılmasına karar verilmiş. Eskisinden daha büyük tasarlanan bu yeni kalenin yapımına 1525 yılında başlanmış. Yapıyı büyütmek üzere denizin doldurulması sırasında ilginç bir teknik kullanılmış. Eski gemiler taş ile doldurularak batırılmış ve inşaat için gerekli fazladan alan bu şekilde yaratılmış. Ana vatanlarında daima denizle bir mücadele içinde olan Venediklilerden ilginç bir çözüm bence. Koules 1540 yılında tamamlanmış ama, bir deniz kalesi olması nedeniyle sık sık tamir görmüş. Bu tamiratların bir kısmı, kalede çok fazla değişiklik yapmayan Osmanlılar tarafından yapılmış. Osmanlı döneminde, kara tarafında küçük bir kale daha yapılmış ancak, Küçük Koules olarak anılan bu yapı, yakında bulunan Venedik tersaneleri ile birlikte, 1936 yılında yıkılmış.

Bir önceki gün Rethimno Kalesi’nde sıcaktan kavrulduğumuz için biz Koules’e gitmedik. Ancak, vakti olan ve gitmeyi düşünenler için burada bir müze olduğunu belirteyim. Müzede, kaptan Jacques-Yves Cousteau ve ekibinin de katıldığı çalışmalarla Heraklion’un kuzeyindeki Dia adası yakınlarından çıkarılan tarihi gemi kalıntılarının da sergilendiğini okudum.

Agios Titus Kilisesi

Araba ile gittiğimiz Heraklion’daki gezimize yine daha önceden saptadığım Heraklion City Center Car Parking’den başladık. Burası kapalı bir otopark. Girişte arabanızı ve anahtarınızı teslim ediyorsunuz. Buradan ilk görmek istediğimiz Agios Titus Kilisesi yürüyerek birkaç dakika. Aziz Titus Kilisesi Heraklion’un en önemli tarihi yapılarından birisi kabul ediliyor. Yapının özelliklerine geçmeden belki Aziz Titus hakkında da birkaç cümle yararlı olur. Aziz Titus, İsa’nın ilk 70 müridinden birisi. Katolik kilisesi bu müritlerin sadece 12 tanesini havari kabul ederken, Ortodokslar için ilk 70 müridin hepsi havari sayılıyor. Dolayısı ile Aziz Titus Ortodokslar için İsa’nın havarilerinden birisi. Giritli aristokrat bir aileye doğan Titus iyi bir eğitim aldıktan sonra Kudüs’e gitmiş ve burada tanıdığı İsa ile birlikte Hristiyanlığın doğuşuna birinci elden tanık olmuş. Daha sonra 12 havariden birisi olan Aziz Paul ile birlikte Anadolu ve Avrupa’da Hristiyanlığı yaymak için birçok yolculuk yapmış. Birlikte Girit adasına yaptıkları ikinci yolculukta, Aziz Paul tarafından adanın ilk piskoposu olarak atanmış. İşte bu nedenlerden ötürü, Aziz Titus Giritliler için önemli. Öldükten sonra kafatası, kutsal bir emanet olarak saklanmış.

Yemekten sonra arabaya dönerken tekrar önünden geçtiğimiz
Agios Titus Kilisesi’nin gece görünüşü

Aziz Titus Kilisesi, Bizanslıların 961 yılında adayı Araplardan geri almalarından sonra yapılmış ve o zamana kadar başka bir kilisede bulunan kafatası buraya aktarılmış. Burası, Heraklion’nun en büyük ve resmi kilisesi olarak aynı zamanda yeni Girit Piskoposluğu’nun katedrali olmuş. Venedikliler kendi dönemlerinde kiliseyi bir Katolik mabedine dönüştürmüşler ve burayı adanın Katolik Piskoposluk katedrali yapmışlar. Osmanlılar Heraklion’u ele geçirince, Aziz Titus’un kafatası ve “Messopantitissa Bakiresi” olarak adlandırılan ikona Venedikliler tarafından Venedik’e götürülmüş. Aziz Titus’un kafatası 1966 yılında törenle Venedik’teki Aziz Marcos Katedrali’nden buraya getirilmiş. Ancak, değerli ikona hala Venedik’te, Santa Maria della Salute Kilisesi’nde imiş.

Kilisenin içi

Osmanlılar Aziz Titus Kilisesi’ni cami, çan kulesini de minare yapınca yapı, Heraklion’u fetheden Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’ya bir gönderme olarak Vezir Camii adını almış. Bina, tarihi boyunca birçok deprem ve yangından dolayı hasar görmüş ama, ada hangi devletin elinde olursa olsun, her seferinde onarılmış. Büyük Mübadele’den sonra, 1925 yılında tekrar bir Ortodoks kilisesine dönüştürülmüş.

Apsis ve mihrap yan yana
Aziz Titus’un kafatası fanusun içinde

Kiliseye girdiğiniz zaman, kapının sol tarafındaki küçük şapeli ziyaret etmeyi ihmal etmeyin. Burası, Aziz Titus’un kafatası sergilendiği için Hristiyanlar açısından önemli elbet. Ama bizim için daha da ilginci, bu küçük şapelde apsis ile yapının cami olduğu dönemden kalan mihrabın yan yana görülebilmesi. Aziz Titus’un altın bir küre ve cam bir fanusun içinde duran kafatası bu mihrabın önünde sergileniyor.

Morosini Çeşmesi
Arkada solda görünen sarı renkli yapı Aziz Marko Bazilikası

Aziz Titus Kilisesi ile Aslanlar Meydanı ve burada bulunan Morosini Çeşmesi arasındaki yürüyüş yine sadece birkaç dakika. Oraya ulaşmak için, Heraklion’un en canlı yerlerinden birisi olan, ünlü 25 Ağustos sokağından yukarı doğru yürüdük. Neoklasik tarzda yapılmış binaların sıralı olduğu bu sokak dükkanlar, restoranlar, barlar, bankalar ve iş yerleri ile dolu. Deniz tarafındaki ucu Venedik Limanı’na, diğer ucu da Aslanlar Meydanı’na uzanıyor. Venedikliler zamanında Rouga Maistra, Osmanlılar zamanında ise, Vezir Çarşısı olarak adlandırılmış. Benim deneyimime göre Yunanistan’da, isminde gün ve ay olarak belli bir tarih olan hemen her yerin, çoğunlukla Osmanlı dönemi ile ilintili, ya bir kurtuluş gününe ya da bir olaya işaret eden bir öyküsü var. İşte bu sokak da adını 25 Ağustos 1897 günü olan olaylardan almış. Bir önceki yazımda söz ettiğim üzere, Girit’te Hristiyanlar için daha fazla haklar talep edilerek Osmanlı yönetimine karşı başlatılan ayaklanma sırasında, Fransız, İtalyan, Rus, İngiliz ve Avusturya-Macaristan askerlerinden oluşan uluslararası bir birlik adaya yerleşmiş. Yunan kaynaklarına göre, 25 Ağustos 1897 günü liman gümrüğünde çalışan bir grup Giritli Rum, İngiliz askerleri korumasında bu yolda yürürken Türk bir grubun saldırısına uğramış. Şehirde büyük bir arbede çıkmış. Siviller öldürülmüş, dükkanlar ve evler yakılmış. Bu olaydan sonra İngiliz donanması Heraklion limanına girmiş ve Osmanlı askerlerinin şehri terk etmesi istenmiş. Böylece, Girit’in Osmanlı’dan kopma süreci başlamış. Yunanlı kaynaklarda o gün olanlarla ilgili bazı yüksek sayılara rastlarken, konu hakkında Türkçe kaynaklarda kesin bir şey bulamadım. Açıkçası çok şaşırmadım. Ne de olsa, sıradan Türkiye vatandaşları olarak 6-7 Eylül 1955 günü İstanbul’da neler yaşandığını tam olarak öğreneli çok olmadı. Öte yandan, dünyanın ve bölgemizin günümüzdeki halini göz önüne alınca, başka şeylerin de pekala mümkün olabileceğini düşünüyorum. Bir takım politik süreçleri tetiklemek için her iki taraftan gelebilecek provokasyonlar ve komplolar, hatta bunların yabancı güç odakları tarafından örgütlemesi bize hiç yabancı olaylar değil.

Venedikliler tarafından inşa edilen Aziz Marko Bazilikası

Aslan heykelleri nedeniyle bulunduğu meydana adını veren, ağaçların gölgesindeki Morosini Çeşmesi Venediklilerin Heraklion’a bıraktıkları en önemli eserlerden birisi kabul ediliyor. Aslında meydanın resmi ismi Eleftheriou Venizelou Meydanı ama halk Aslanlar Meydanı demeyi tercih ediyor. Çeşme 17. yüzyılda yapıldığı zaman amaç sadece şehre sanatsal bir güzellik kazandırmak değilmiş. Venedik Cumhuriyet’inin simgesi aslanlarla süslü çeşme en başta, şehrin süregelen büyük su problemine bir çare olarak yaptırılmış. O zamana kadar sadece doğal kaynaklar ve sarnıçlarla çözülmeye çalışılan içme suyu ihtiyacı için şehrin yöneticilerinden Francesco Morosini 15 kilometre uzaklıktaki Juktas Dağ’ından su getirmek için bir su kemeri yaptırmaya karar vermiş. İşte Morosini Çeşmesi, bu uzun su kemerinin şehirde son bulduğu ve suyun halkın kullanımına sunulduğu nokta. Çeşmenin altında büyük bir su deposu olduğu söyleniyor. 15 kilometre boyunca bazen su kemerleri aracılığıyla yerin üstünden bazen altından şehre su getiren bu proje 14 ayda tamamlanmış ve Venedik’in koruyucusu Aziz Marko’nun bayramı olan 25 Nisan 1628 günü açılmış. Devreye girdiği zaman sağladığı günlük 1000 varil su arzı Heraklion halkı için büyük bir hizmet olmuş. İlk yapıldığında ortasında, aslanların üstünde yükselen bir de Poseidon heykeli varmış ama bunun ne zaman yok olduğu bilinmiyor. Büyük bir olasılıkla, Osmanlı döneminde kaldırılmış olabilir. Çeşme havuzunun dış yüzeyine Yunan mitolojisinden sahneler yapılmış. Osmanlı yönetimi sırasında bir dönem çeşmenin çevresinde delikler açılarak, abdest alınabilmesi için, bir şadırvan haline getirilmiş. 1847 yılında, çevresine sütunlar dikilerek üstü kapatılmış ve konan bir kitabe ile adı Abdülmecid Çeşmesi yapılmış. 1900 yılında çeşme restore edilerek, mümkün olduğu kadar, orijinal haline döndürülmüş.

Kilisenin mimarisinde Venedik’e özgü detaylar göze çarpıyor

Araplar döneminde Doğu Akdeniz’in en büyük esir pazarının bu meydanda olduğu söyleniyor. Daha sonraki dönemlerde burası şehrin yöneticilerinin saraylarının bulunduğu bir meydanmış. Bizans valisinin de adadan sorumlu Venedik Dükünün ve Osmanlı Paşasının da sarayları bu meydanda imiş. Günümüzde burası kafe-restoran ve barlarla dolu.

Bazilikadaki Venedikli soylulara ait mezarlardan birisi

Aslanlar Meydanı yakınında, şehrin bir diğer önemli Venedik dönemi mirası olan Aziz Marko Bazilikası’nı da göreceksiniz. Yapı 1239 yılında, Venediklilerin 4. Haçlı Seferi kapsamında Girit’i işgal etmelerinden kısa bir süre sonra, bir Katolik bazilikası olarak inşa edilmiş. Bir zamanlar bazilikanın karşısında adanın yöneticisi olan Venedik Dükü’nün sarayı da varmış. Dükler ve aile üyeleri bu bazilikaya gömülürlermiş. İçeride, bu mezarlardan iki tanesini bazilikanın tabanında, üstü camla kaplı olarak görmeniz mümkün. Bazilikanın orijinal binası 1303 yılında yaşanan çok büyük bir depremde zarar görmüş. Daha sonra, 16. yüzyıl boyunca da yaşanan bir dizi depremin hasarlara yol açması üzerine, binayı güçlendirmek için dışına bir dizi payanda yapılmış. Bazilika 1669 yılında, Osmanlıların Heraklion’u fethetmesinden sonra, Defterdar Camii olarak camiye dönüştürülmüş. Çan kulesi yıkılarak, yerine bir minare yapılmış. Cami 1915 yılına kadar kullanılmış. Kapatılmasından birkaç yıl sonra minare de yıkılmış. 2. Dünya Savaşı sırasındaki işgal sırasında burası Almanlar tarafından sinema olarak kullanılmış. Günümüzde, Heraklion Belediye Sanat Galerisi olarak hizmet veriyor. Biz gittiğimiz sırada Yunanlı sanatçıların eserlerinin sergilendiği güzel bir sergi vardı. Böylece bazilikanın içini de görebildik. Gotik başlıkları olan iki sıra sütun ile üç koridora ayrılmış olan bazilikanın mimarisi pek çok yönden Venedik’teki benzer yapıları çağrıştırıyordu.

Bembo Çeşmesi ve Sebil

Görülecekler listemizdeki Bembo Çeşmesi ve Sebil, Aziz Marko Bazilikası ve Aslanlar Meydanı’na yürüyerek 4-5 dakika uzaklıkta idi. Birisi kentteki en eski Venedik çeşmesi, diğeri bir Osmanlı sebili olan bu iki eser, Kornarou Meydanı’nda ve gerçek anlamda yan yana. Bembo Çeşmesi adını, Heraklion’a ilk olarak bir su kemeri aracılığıyla su getirilmesini sağlayan ve halkın yararlanabilmesi için bu çeşmenin yapımına öncülük eden Venedikli yüzbaşı Gian Matteo Bembo’dan alıyor. 1552-1554 yılları arasında yapılan çeşmenin üstünde Gotik ve Rönesans tarzında süslemeler ve ayrıca bazı Venedik soylularının aile armaları var. Bunlardan ortadaki heykelin sağ tarafında ve yukarıda olanı çeşmeye finansman sağlayan Dük Alvise Gritti’ye, sol taraftaki Bembo’ya ait. Kenarda görülen diğer armalar Gritti’nin danışmanları Giovanni Tiepolo, Giorgio Emo, Pietro Marino ve çeşmenin yapımına parasal katkıda bulunan başka Venedikli ileri gelenlere aitmiş. Ortadaki, kafası olmayan heykel Girit’in güneydoğusundaki Ierapetra bölgesinden getirilmiş. Bazı kaynaklar bunun bir Roma dönemi heykeli olduğunu belirtiyor. Heykelin önündeki, suyun döküldüğü havuzun da bir Roma dönemi lahit mezarı olduğunu öğrenince, bana bu olasılık da mantıklı geldi.

Üstünde “Beyoğlu” Alvise Gritti‘nin de arması olan Bembo Çeşmesi

Alvise Gritti ismi ben de derhal bir çağrışım yaptı. Bir yerden tanıdık geliyordu. Yanılmamışım. Eski notlarıma bakınca buldum. Alvise Gritti (1480-1534), daha sonra Venedik Cumhuriyeti’nin Doçe’si (devlet başkanı) olan Andrea Gritti’nin (1455-1538) gayri meşru olarak İstanbul’da doğan oğlu. Kendisi, babası İstanbul’da Venedik Balyosu (elçisi) olarak bulunduğu sırada bir Rum anneden doğmuş. Babası Venedik’e geri dönerken meşru çocuklarını götürmeyi tercih ettiği için İstanbul’da kalmış. Bir yandan ticaret ile zenginleşirken bir yandan da Osmanlı Sarayı ile çok yakın ilişki kurmuş, Avrupa ve Osmanlı arasındaki diplomatik temaslarda yer almış. Eğlenceye de düşkün olan Alvise, Galata’daki sarayında zenginlik içinde yaşamış. Günümüze ulaşmayan bu muhteşem saray, Balyosun Oğlunun Sarayı olarak anılmaya başlanmış. Söylene söylene, zaman içinde Beyoğlu Sarayı ifadesine evrilen bu isim, daha sonra bütün bir semtin Beyoğlu olarak adlandırılmasına neden olmuş.

Bembo Çeşmesi’nin tam yanındaki Sebil, 1776 yılında Hacı İbrahim Ağa tarafından yaptırılmış. Söylendiğine göre, İbrahim Ağa neredeyse servetinin tamamını bu hayır işine ve onun bakımına harcamış. Yaz aylarında, susayanlara soğuk su sağlamak için Psiloritis Dağı’ndan kar getirilirmiş. İlk gördüğümde Bembo Çeşmesi’nin bu kadar dibine yapılmış olması tuhafıma gittiyse de sonra bunun çeşmenin su sisteminden yararlanmak için olabileceğini düşündüm. Heraklion’da Osmanlı döneminden kalan tek sebil olan bu yapının bir ara, yakındaki San Salvatore Kilisesi ile birlikte yıkılması düşünülmüş. Neyse ki bundan vaz geçilmiş. Günümüzde kafe olarak hizmet verdiği söyleniyor ancak, biz gittiğimizde çevresinde hiçbir masa ya da sandalye yoktu.

Heraklion Arkeoloji Müzesi

Artık akşam üzeri olmuş ve itiraf etmem gerekirse benim için Heraklion’a gelmek istememin birinci nedeni olan Arkeoloji Müzesi’ne gitme zamanı gelmişti. Arkeoloji herkesin ilgisini çekmeyebilir elbet. Ayrıca, tatilimizi nasıl geçireceğimiz, yabancı bir şehre ya da ülkeye gidince nereleri görmek isteyeceğimiz gibi tercihler çok kişisel konular. Belli ilgi alanları olan insanlar bile farklı zaman ve mekanlarda gezmek için farklı seçimler yapabilirler. O nedenle, hiçbir okuruma kendi zevklerimi ve ilgi duyduğum şeyleri dayatmak istemem. Buradan hareketle, Heraklion Arkeoloji Müzesi’ni de özellikle insanlığın uygarlık yolculuğuna, tarihe, arkeolojiye ve güzel sanatlara ilgi duyanlara, merak edenlere öneririm. Ben şahsen, tıpkı insanların geçmişlerine, bir süreç olarak nereden gelip nereye gittiklerine nasıl ilgi duyuyorsam, gittiğim yerlerin de tarihini, kültürünü merak ederim. Aksi takdirde ne gittiğim restoran ne yediğim yemek ne de gördüklerim benim için bir anlam kazanır. İşte o nedenle, bu müzede geçirdiğimiz üç saat bize yetmedi. O kadar çok ilgi çekici ve güzel şeyler vardı ki, açıklamaları okuyarak, kendi tempomda gezdiğim için (genel olarak müze ve sergilerde çok zaman geçiririm) sonuna doğru, müze kapanacağı için, bazı bölümleri istemeyerek çok hızlı gezmek zorunda kaldım. Heraklion’a bir daha gitme fırsatım olursa, bu müzeye tekrar gitmek isterim. Daha önce de belirttiğim gibi, benim için bu müzeyi gezmek, Knossos Sarayı kalıntılarını görmekten daha etkileyici oldu.

Mermer erkek figürü
(M.Ö. 6500-5900)
Knossos
Çeşitli kaplar
(M.Ö. 1800-1650)
Phaistos

Bulunduğumuz noktadan müzeye gitmek yaklaşık 10 dakika sürdü. Xanthoudidou & Hatzidaki Sokak, No: 1 adresindeki müze aynı zamanda, büyük bir meydan olan Plateia Eleftherias’ın kıyısında. Heraklion Arkeoloji Müzesi yaz aylarında (ekim ayı sonuna kadar) çarşamba günü dışında, her gün saat 08:00-20:00 arasında açık. Çarşamba günleri 13:00-20:00 arası açık. Kışın (mart ayı sonuna kadar) daha erken kapanıyor. Siz yine de olası değişiklikler nedeniyle herhangi bir sürprizle karşılaşmamak için, gitmeden müzenin web sayfasından kontrol edin. Yunanistan’da gittiğimiz birçok yere göre müzenin geç saate kadar açık olması büyük bir avantaj oldu. Birkaç sene önce gittiğimiz Sakız Adası’nda (Yunanca Χίος yazılıyor, Hios okunuyor) müzelerin erken kapanması zaman yönetimi açısından biraz sorun yaratmıştı.

Ziyafet kabı
(M.Ö. 1800-1700)
Phaistos
Özel bir dama oyunu tahtası. Fildişi, mavi cam macunu, kristal taşı ile altın ve gümüş kaplama kullanılarak yapılmış. Benzer oyun tahtaları Minos Uygarlığı’nın yakın ilişkide olduğu Mısır’da ve Doğu Knossos Sarayı’nda da bulunmuş.
(M.Ö. 1700-1450)
Knossos

Heraklion Arkeoloji Müzesi 1908 yılında kurulmuş. Müzenin koleksiyonu adanın Neolitik dönemi ile Roma döneminin bir bölümünü içeren 7000 yıllık bir dönemi kapsıyor. Eserler, iki kata yayılmış toplam 27 salonda sergileniyorlar. Alt kattaki ilk 12 salon Minos koleksiyonu olarak sınıflanıyor. Burada, adada yaşamış olan ilk insan topluluklarının geride bıraktıklarından yola çıkarak, zaman içinde yönetici sınıfların ortaya çıkmasını, giderek saray gücünün konsolide olmasını ve hiyerarşinin belirlenerek yönetim sisteminin temelinin oturtulmasını izleyebiliyorsunuz. Eserlerin büyük çoğunluğu Knossos Sarayı’nda yapılan kazılarda çıkarılmış.

Phaistos Diski
Bu esrarengiz disk müzenin baş yapıtlarından birisi sayılıyor. Metin günümüze kadar tam olarak çözülememiş olsa da, gözlemlenen bazı tekrarlar nedeniyle dini bir ilahi ya da büyü ile ilgili bir metin olabileceği düşünülüyor. Minosluların kullandığı alfabe daha sonra Grek alfabesini etkilemiş.
(M.Ö. 17.yy.)
Phaistos
Fildişinden yapılmış Boğa Atlayan insan figürü.
Boğanın üstünden atlamak Minosluların
önemli sporlarından birisi imiş. Bu tehlikeli spor ile ilgili birçok canlandırmaya rastlanmış. Bunlardan bir tanesi de fresk olarak müzenin koleksiyonunda yer alıyor.
(M.Ö. 1600-1450)
Knossos
Yılan Tanrıçalar
Özel bir tarikatın simgeleri olan küçük heykelcikler. Yılanlar tarikatın yeraltı dünyası ile ilişkisini simgeliyorlar. Knossos Sarayı’nın Mahzen Tapınak olarak adlandırılan bölümünden çıkarılmışlar
(M.Ö. 1650-1550)

Girit, konumu nedeniyle, çok eski çağlardan itibaren üç kıta ile etkileşim halinde olmuş. Bunun sonucunda ortaya çıkan ve M.Ö. 7000-M.Ö. 1100 yılları arasındaki döneme tarihlenen Minos Uygarlığı, sizin de müzedeki eserler yoluyla gözlemleyebileceğiniz gibi, çok kendine özgü, hatta benzersiz. M.Ö. 3000 yılından itibaren gelişen denizcilik ve ticaret bir yandan müthiş bir zenginleşme yaratırken, diğer yandan kültürel ve sanatsal olarak da büyük bir sıçrama yaşanmış. Farklı odalarda göreceğiniz objeler aracılığı ile bu uygarlığın dini törenleri, spor karşılaşmaları, özel hayat ile ilgili adetleri, cenaze ve ölü gömme ritüelleri hakkında fikir sahibi olacaksınız.

Arı Pandantifi
Altından yapılmış bu kolye ucu da müzenin sahip olmaktan gurur duyduğu bir başka parça. İki arı, bal kovanını bacaklarının arasında kavramış, ağızlarından birer damla bal damlatıyorlar. Bu kolye ucu, kuyumculukta çok ileri oldukları bilinen Minosluların bu alanda günümüze ulaşan en değerli eseri kabul ediliyor.
(M.Ö. 1800-1700)
Malia, Chrysolakkos Mezarlığı
Kolyeler, yüzükler, küpeler ve iğneler.
Altta taraklar, bronz aynalar, jilet ve cımbız.
(M.Ö. 1400-1300)
Aralarında Knossos’un da bulunduğu birkaç saray/şehirin
mezarlıklarından çıkarılmışlar
Hagia Triada Lahiti
(M.Ö. 1370-1300)
Hagia Triada
(Arkada, Larnakes adı verilen çömlekten tabutlar)
Knossos Sarayı’ndan bir fresk parçası
(M.Ö. 1350-1300)

Minos Uygarlığı’ndan söz edip de Bronz Çağı’nın yarı tanrı kralı Minos’tan ve onunla ilgili efsaneden söz etmeden olmaz. Aslında, Girit ile ilgili mitolojide çok efsane var. Hepsini burada anlatıp sizleri sıkmayacağım. Bunların arasında en çok sözü edilen efsaneden kısaca bahsetmekle yetineceğim. Kral Minos, bir yarı tanrıdır. Babası Zeus, annesi bir kıtaya ismini veren, Fenike prensesi Europa’dır. Ayrı bir efsaneye konu olan bu kısmı geçelim. Kral Minos, kardeşi ile taht için mücadele etmek zorunda kalır ve tanrı Poseidon’un yardımı ile kral olur. Böylece, Knossos Sarayı’ndan tüm Ege adalarında hakimiyet kurar, çoğunu kolonileştirir. Ancak, tanrı Poseidon, yaptığı yardımın karşılığı olarak Kral Minos’un kendisi adına beyaz bir boğa kurban etmesini ister. Kral ise Poseidon’un gönderdiği beyaz boğayı kurban etmeye kıyamaz. Buna çok sinirlenen Poseidon ceza olarak, Minos’un karısı Pasiphae’yi bu boğaya aşık eder. Bu aşktan, yarı insan yarı boğa olan, mitolojik yaratık Minotaur doğar. Kral Minos bu yaratığı saklamak için, Yunan mitolojisinin efsanevi mimar, heykeltıraş ve mucidi Daedalus’a Knossos Sarayı’ında bir labirent yaptırır ve oraya kapatır. Minotaur ve Kral Minos ile ilgili bir başka efsane de şöyle: Bir oğlu Atinalılar tarafından öldürülen Kral Minos, intikam olarak her yıl onların kendisine yedi genç kız ve yedi genç erkek göndermesini ister. Gelen gençler kurban olarak Minotaur’a sunulurlar. Bu bir zaman böyle devam eder. Bir süre sonra, gönderilen bu gençlerin arasına Atina kralının oğlu Theseus da katılır ve Kral Minos’un kızı Ariadne’nin yardımıyla Minotaur’u öldürerek, labirentten kurtulur.

Knossos’tan bir fresk
Aslında, sadece kabartma şeklinde görülen çok az bir kısmı orijinal. Büyük bölümü sonradan canlandırma. Maymunlar, kuşlar, çiçekler,
dere ve şelale var.
(M.Ö. 1580-1530)

Minos uygarlığı Girit’te bir süre Yunanistan’dan gelen Mikenler ile birlikte varlığını sürdürmüşse de M.Ö. 1450 yılında yaşanan şiddetli depremden sonra yok olmuş. Daha sonra adaya gelen Dorlarla birlikte Girit’te Yunan Uygarlığı hakimiyeti başlamış. Adanın antik Yunan dönemi ile ilgili objeler müzenin ikinci katında sergileniyor. Burada ayrıca büyük bir salonda, Knossos Sarayı’na ait duvar fresklerini de görebilirsiniz. Ancak, fresk deyince aklınıza öyle Pompei veya Sicilya’daki Villa Romana del Casale’deki gibi büyük ve hemen hemen hiç bozulmamış freskler gelmesin. Çoğunun orijinal kısmı o kadar az ki, restorasyonu yapanların freskin kalanının nasıl olduğunu nereden bildiklerini insan merak ediyor. Bazıları bana pekala başka türlü de olabilir gibi geldi.

Bir çocuk mezarında bulunmuş cupid figürinleri
(Helenistik Dönem-M.Ö. 3.-2.yy.)
Knossos-Venizeleio

Müzenin kapanma saati yaklaştığı için çok hızlı gezmek zorunda kaldığımız aşağıdaki iki salonda, diğer bölümlerden bağımsız olarak, Roma dönemine ait heykeller var. Yine ayrı bir bölümde özel bir koleksiyonun da sergilendiğini okudum ama bizim zaten zamanımız yetmemişti.

Roma dönemine ait bir villadan iki mozaik
(M.S. 2.yy)
Chersonessos

Müzeden sonra sırada akşam yemeği vardı. Günümüzü ona göre planlamış, akşam saat 20:00 için müzeye birkaç dakikalık uzaklıktaki Pemptos Ntore’de yer ayırtmıştık. Burası aslında müzenin baktığı büyük meydanda, karşı tarafta bulunan bir binanın tepesinde. Manzaralı ve esintili olması, ayrıca ilgili ama insanı sıkmayan servisi nedeniyle hoşumuza gitti. Burada da Girit’e özgü yemekler yemeye gayret ettik ve memnun kaldık. Başlangıç olarak pancar salatası yedik. İçinde pancar, ceviz pestosu, dövülmüş ceviz, Galeni keçi peyniri, elma marmeladı, roka, balzamik sirke ve zeytinyağı vardı. Ana yemek olarak, Girit’e gitmeden tatmayı planladığım adanın bir özel tabağını aldık. Adı, Xinohontros. Yapımı için dövülmüş buğday ya da bulgur ve ekşi yoğurt veya süt kullanılıyor. Bizim tarhana gibi insanoğlunun gıdayı saklama çabasından doğmuş. Aslında, Yunanistan’ın Girit adası dışında Trahana olarak biliniyor. Tarhana ile isim benzerliğini de fark etmişsinizdir. Buğday ekşi süt ya da yoğurdun içinde koyulaşana kadar kaynatılıyor. Ardından, bu bulamaç ince tabakalar halinde güneşin altında kurutulup, saklanıyor. Daha sonra, içinde sebze, et (özellikle keçi veya tavuk) ya da bakliyat olan çorbalarda kullanılıyor. Bir diğer kullanımı da bizim yediğimiz gibi çok koyu bir bulamaç hali. Hafif ekşi olan tadı, yanında getirilen ufak pidenin üzerindeki kavurma ile hoş bir şekilde dengelenmişti bana göre. Pidenin üstünde, kavurmanın dışında, miso ile marine edilmiş patlıcan ve rendelenmiş “graviera” peyniri de vardı. Aslen Giritli olmayan garsonumuz, Giritli kayınvalidesinin Xinohontros’u çok iyi yaptığını söylemeyi ihmal etmedi.

Pemptos Ntore’den manzara ve meydanın karşı
tarafındaki Heraklion Arkeoloji Müzesi

Yemeğin yanında organik tarımla üretilen ve Peza Bölgesi Kotsifali (%80) ve Mandilaria (%20) üzümlerinden yapılan PDO Peza sertifikasyonlu Domaine Paterianakis 2021 şarabını içtik. Açık kırmızı renkli, yüksek alkollü ve zarif aromaları olan Kotsifali ile, yoğun kırmızı renkli, yüksek asit seviyeli ve tanenli Mandilaria’nın harmanlanması şişeleme öncesi, filitrelemeden yapılıyor.

Pancar Salatası
Xinohontros

Tatlı olarak ne yediğimizi not almamışım ama, yanında içtiğimiz, Santorini adasından Vinsanto (2009) güzeldi. Yıllar önce ben de Santorini’den bir Vinsanto almış ve uzun bir süre, tatlılarla keyifle içmiştim. Bilindiği üzere, İtalya’nın Toskana bölgesinin de ünlü bir Vin Santo tatlı (dessert) şarabı var. Biz de İtalya gezilerimizde sıkça içer, hatta satın alarak yanımızda eve getiririz. İtalyanca Kutsal Şarap anlamına gelen Vin Santo isminin, Santorini de bitişik yazılmasının nedeninin Toskana yerine Santorini’de yapıldığını vurgulamak için olduğunu okudum. Vinsanto’nun İtalya ile bağlantısı isminden çok öte. Santorini adasında şarapçılık antik Yunan ve Roma dönemlerinden beri yapılıyor olsa da esas gelişim, Venediklilerin 1204 yılında, 4. Haçlı Seferi kapsamında İstanbul’u ele geçirmeleri sırasında olmuş. Haçlılardan birisi olan bir Venedikli asil adayı ele geçirmiş ve ailesi 1336 yılına kadar burada kontrolü elinde tutmuş. Daha sonra ada, 1579 yılında Osmanlılar burayı fethedene kadar, Venedik Cumhuriyeti’nin elinde kalmış. Bu süreçte, Venediklilerin şarapçılık bilgisi ve inanılmaz deniz ticareti ağı sayesinde Santorini şarapları ve onlarla beraber Vinsanto, Akdeniz ve Avrupa’da çok ünlenmiş. Bu yolla o kadar büyük bir gelir sağlanmaya başlanmış ki, Osmanlılar da bu üretime engel olmamışlar.