
Çocukluktan günümüze Konya’yı birkaç kere görmüşlüğüm vardı. Girit gezimizde Hanya’yı da görmüş oldum. Zira, hiçbirimize yabancı olmayan “Hanya’yı Konya’yı görmek” deyimindeki Hanya, Girit’teki Chania (Yunanca Χανιά (Hania okunuyor)) kenti aslında. Türk Dil Kurumu’na göre “Hanya’yı Konya’yı görmek” (görmek yerine anlamak da kullanılabiliyor), bir işin gerçek yönünü görerek (ya da anlayarak) aklı başına gelmek, akıllanmak demek. TDK deyimin ardındaki olay konusunda bir bilgi vermiyor. Bu konuda internette gördüğüm çeşitli rivayetler var. Bunlar, Osmanlı döneminde Konya’daki askeri birliklerin Hanya’ya gönderilmesinden tutun da Konya’dan buraya atanan gaddar bir valiyi halkın namaz çıkışı dövmesine kadar uzanan birtakım hikayeler ya da açıklamalar. Bu deyimi, Osmanlı döneminde bazı Türkmenlerin Konya’dan alınarak Hanya’ya yerleştirilmesine dayandıranlar da var.
Daha önce de belirttiğim gibi, Chania Girit’te gördüğüm kentler arasında en beğendiğim yer oldu. Hem tarihi bölgesini hem de canlılığını çok sevdim. En çok yabancı turisti de burada gördük diyebilirim. Venedik limanı bölgesi ve ona açılan sokaklar dükkanlar, kafe, restoran ve barlarla cıvıl cıvıl. Bizim kaldığımız Damnoni’den Chania’ya yol bir buçuk saat sürdü. O sabah da daha önce yaptığımız gibi denize girmeye niyetlenmiştik. Ancak, şiddetli fırtınadan dolayı vaz geçtik. Fırtına ve bu nedenle hangi aylarda Girit’e gitmenin daha iyi olacağı konusuna birinci yazımda değinmiştim, hatırlarsanız. Dönüş uçağımız Chania’dan olduğu için, birkaç gün sonra aynı yolu tekrar gitmemiz gerekti ama, yolun kalitesi nedeniyle bu da sıkıntı olmadı. Girit’e giderken direk uçuşla Heraklion’a uçmuş ama, dönüşte buradan İstanbul’a uçuş saatlerinin çok erken olması nedeniyle, daha geç saatte Chania’dan dönmeyi tercih etmiştik.


aslanı görebilmek mümkün
Chania, Rethimno ve Heraklion gibi Girit’in kuzey kıyısında bir yerleşim yeri. 1841-1971 yılları arasında Girit’in başkenti imiş. Neolitik dönemden beri yaşamın var olduğu bilinen Chania, Minos Uygarlığı’nın antik saray/kenti Kydonia’nın üstüne inşa edilmiş. Şehri gezerken, Bizans döneminden kalan şehir duvarlarının bir bölümünün hemen dibinde bu dönemden çıkarılan bazı kalıntıları da gördük. M.Ö. 1450’de yaşanan büyük deprem ile yok olan bu uygarlığın ardından şehir, adanın geri kalanıyla birlikte, ana kara Yunanistan’dan gelen Mikenlerin ve Dorların etkisi ile Yunan Uygarlığı dönemine geçmiş. M.Ö. 69 yılında Chania’yı Romalılar almış. Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasından sonra şehir bir Bizans kenti olmuş. M.S. 824 yılında Araplar kenti fethetseler de M.S. 961 yılında Bizanslılar geri almışlar. Şehrin adının Chania olarak tarihte ilk olarak belirmesi bu ikinci Bizans döneminde olmuş. 1252 yılında Venediklilerin eline geçen şehir, 1645 yılındaki Osmanlı fethine kadar onların elinde kalmış. Bu dönemde, kısa bir süre (1267-1290) Cenevizlilerin yönetimi olmuş. Girit’in bir parçası olarak, Chania da 1898 yılında Osmanlı yönetiminden kopmuş ve 1913 yılından itibaren Yunanistan krallığının bir parçası olmuş.

Kum Kapı ve daha sonra içinden geçirilen yol
Chania’da arabayı Chania Town Car Park’a park ettik. Önceki günlerde olduğu gibi, adanın kuzey tarafı güney kadar rüzgârlı değildi. Chania’da sadece hafif bir esinti vardı. Otoparktan ilk önce deniz kenarındaki Porta Sabbionara ve yanı başındaki Sabbionara Suru‘na gittik. Porta Sabbionara, yani Kum Kapı, adını önündeki kumluk alandan almış. Burası, Venedikliler zamanında yapılan şehrin dış surlarının kuzeydoğudaki kapısı. O zamanlar var olan üç kapıdan günümüze bir tek bu kapı kalmış. Venedikliler bu duvarları 16. yüzyılın başlarında yapmaya başlamışlar ve 1590 yılında tamamlamışlar. Buraya Kum Kapı denmekle beraber kapı, 1645 yılında Osmanlılar bir kuşatma sonrasında şehri ele geçirirken imha edilmiş. O zamanlar kale içine açılan kapı, kalın ahşap üzerine demir kaplama imiş. Osmanlılar tahrip olan kaleyi, savunma için daha elverişli olacağını düşündükleri için, daha küçük boyutta tekrar yapmışlar. Ayrıca, tıpkı Venedikliler gibi, önündeki kumsal nedeniyle, Kum Kapı adını vermişler. Giritliler de günümüzde Koum Kapi diyorlar. Kale ve kapı II. Dünya Savaşı sırasında bombalandığı için tahrip olmuş. Ayrıca, 20. yüzyılın başında, tıpkı İstanbul’daki Anadolu Hisarı gibi, içinden yol geçirildiği için bir kısmı yok olmuş. Yapılan restorasyon sonrasında Belediye tarafından kültürel etkinlikler için kullanılmaya başlanmış. Epeyce yıpranmış olsa da kaleden geriye kalan surun üzerinde Venedik’in armasını görmek mümkün. Buraya bazı kaynaklarda, kaleyi yaptıran Venedikli Vali Zuane Mocenigo’ya atıfla, Mocenigo Kalesi de deniyor. 1364 yılında Chania’ya gelen Mocenigo ailesi, Osmanlılar şehri alana kadar kuşaklar boyunca şehrin ve adanın yönetiminde etkili olmuşlar.



yanında bulduk. Hem çan kulesi hem minaresi olan
kiliseyi hemen tanıdık.
Porta Sabbionara’dan sonra, ara sokaklardan geçerek, Agios Nikolaos (Aziz Nikolas) Kilisesi’ni görmek için Splantzia Meydanı’na gittik. Bazıları oldukça dar, bazıları restore edilmiş tarihi evlerle dolu olan sokaklar çok sakindi. Kimi yerlerde, çok daha eski zamanlardan, Bizans, Venedik ya da Osmanlı döneminden kalma kalıntılar daha yeni yapılara eklemlenmiş olarak göze çarpıyordu. Bu bölgenin tarihsel olarak şehrin Türk bölgesi olduğu belirtiliyor. 1645’te Osmanlı Chania’yı fethedince, şehirdeki Yunanlı Hristiyan ve Yahudiler şehrin batı tarafına, daha sonra gideceğimiz Firkas Kalesi’nin yakınına yerleştirilmiş. Türkler ise, içinden yürüdüğümüz, Splantzia Meydanı’nı çevreleyen bu bölgeye yerleşmişler. Meydanın adı her ne kadar Girit’in Yunanistan’a katılmasından sonra 1821 Meydanı olarak değiştirilmişse de halk arasında hala Venediklilerden kalan Splantzia adıyla anılıyor. Burası lokantalar, kafeler ve barları ile şehrin sosyal hayatının canlı noktalarından birisi. Meydana hakim konumdaki kilisenin en ilginç özelliği hem çan kulesinin hem de Osmanlılardan kalan minarenin ayakta olması. Yapı 1320 yılında Venedikliler tarafından, bitişiğindeki Katolik-Domeniken manastırının kilisesi olarak inşa edilmiş. 1645 yılında, Hünkâr Camii adıyla camiye dönüştürülmüş ve güney tarafına bir minare eklenmiş. Minarenin mimarisi zarif ve Venediklilerin yaptığı çan kulesi ile hoş bir uyum içerisinde. Belki de o yüzden yıktırılmamış. Söylendiğine göre, şehre ilk giren yeniçerinin kılıcı Osmanlılar zamanında bu camide tutulmuş ve kutsal kabul edilmiş. Günümüzde o kılıç ortalıkta olmadığı için bu söylentinin ne kadar doğru olduğunu bilemiyorum. Son olarak, 1918 yılında Agios Nikolaos Ortodoks Kilisesi olmuş.

Agios Nikolaos Kilisesi



Rotamızı Eski Venedik Limanı’na çevirdik. Bunun için Splantzia Meydanı’nda sırtınızı kiliseye dönüp, parkın yanından yürüyün, parkın alt kenarında uzanan Daskalogianni sokağından sağa dönün. Biraz ileride, sokak Sifaka sokağı ile kesişince, sola dönün. Limana başka yolları izleyerek de gitmeniz mümkün ama, biz bu yolu izlediğimizde tesadüfen karşımıza ilginç bir kalıntı çıktı. Katre ve Karaoli & Dimitriou sokaklarının kesiştiği yerde yüksek surlar gördük. Bunlar Chania’nın 12. yüzyılda Bizanslılar tarafından yapılan şehir surlarından kalanlar. Surların güneyinde yapılan kazılarda Erken Minos döneminden Orta Minos dönemine kadar (M.Ö.3650-M.Ö.1200) uzanan bina kalıntıları ve çeşitli objelere rastlanmış. Bunlar, Chania’nın zaman içinde üstüne kurulduğu antik Kydonia kalıntıları. Söylendiğine göre, Kydonia efsanevi Kral Minos’un Girit’te bizzat kurduğu üç kentten birisi imiş. Bulunan yapılar hem Minos Uygarlığı’nın saray/kent öncesi hem de saray/kent dönemi yapıları olmaları bakımından önemli.



antik Kydonia kalıntıları
Denize yaklaştıkça etrafımız gittikçe daha canlı ve kalabalık olmaya başladı. Dükkanlar, restoranlar, kafe ve barlar yavaş yavaş öğlen uykusundan uyanmakta idi. Her türlü milletten insanlar sokaklardan adeta akıyordu. Kendimizi kalabalığın doğal akışına bıraktık. Ayaklarımız bizi Venedik Limanı’na götürdü. Limanı çevreleyen yürüyüş yolu boyunca da lokantalar sıralanmıştı. Venedik Limanı’nın sağ taraftaki kıyısında Arap mimarisinden etkilenmiş bir yapı göze çarpıyordu. Kubbeleri, Rethimno’da gördüğümüz Neratze Camii ya da diğer adıyla Gazi Hüseyin Paşa Camii’ne benziyordu ama, yapı olarak çok daha küçüktü. Chania’nın Venedik Limanı’ndaki bu Osmanlı eserinin adı, Yali Tzamisi (Yalı Camii). Caminin diğer adı, Osmanlı’nın Chania’daki ilk karargâh komutanına ithafla, Küçük Hasan Camii. 1649 yılında yapılan cami aynı zamanda şehirde inşa edilmiş ilk Osmanlı camii. 1923 yılında kullanımı sona ermiş. Minaresi 1936’da yıkılmış. 1930-1960 yılları arasında Chania Arkeoloji Müzesi olarak kullanılmış. Günümüzde kültürel faaliyetler için kullanılıyor.

Sağ tarafta Yali Tzamisi (Yalı Camii), solda Mısır Deniz Feneri

Osmanlılar tarafından inşa edilen ilk cami


Yalı Camii’nin önünden, ay gibi olan limanın karşı kıyısına baktığınız zaman Firkas ya da Firka Kalesi’ni göreceksiniz. Kaleyi yapan Venedikliler zamanında ismi Revellino del Porto imiş. Şehri denizden gelecek düşmanlara karşı korumak üzere, yapımına 1610 yılında başlanmış, Osmanlı’nın fethinden birkaç yıl önce tamamlanmış. Osmanlılar da burayı kışla olarak kullanmışlar. Günümüzde Deniz Müzesi olarak kullanılıyor. Kalenin önü aynı zamanda Mısır Deniz Feneri’ni karşıdan en yakın görebileceğiniz nokta. İsterseniz, Yalı Camii tarafından dalgakıranın üstünden yürüyerek dibine kadar da gidebilirsiniz. Rethimno’daki deniz feneri gibi bunun da adında Mısır olmasının nedeni, Kavalalı Mehmet Paşa tarafından yaptırılmış olması. Daha önce burada Venediklilerin 16. yüzyılda yaptırdıkları bir fener varmış. Ancak, 1830-1840 yılları arasında İngilizler tarafından Girit’in hakimi olarak atanan Kavalalı Mehmet Paşa zamanında yeniden yapılmış.

bakınca görülen kale Firka Kalesi



Yukarıda belirttiğim gibi, Osmanlı’nın Chania’yı almasından sonra Ortodoks ve Yahudi halk Firkas Kalesi’nin civarına yerleştirilmiş. Biz de o bölgenin arka sokaklarına dalıp, Girit’in günümüzde koruma altına alınmış ve faal olan tek sinagogu Kal Kadosh Etz Hayyim’i bulduk. Aslında, sinagog ziyarete açık ama, biz kapanış saatini geçirdiğimiz için sadece dışarıdan görebildik. Asmalarla gölgelendirilmiş dar bir sokaktaki yapı Venedikliler tarafından yapılmış. Yüksek duvarları ve kapısı ile bir manastırı andırıyor zaten. Yapı daha sonra Yahudi cemaatine verilmiş.


Chanialılar için önemli tarihi yapılardan biri de hiç şüphesiz Chania Katedrali ya da diğer adıyla, Eisodion tis Theotokou Katedrali. 11. yüzyılda bugün gördüğümüz katedralin yerinde Eisodia tis Theotokou isimli ufak bir kilise varmış. Venedikliler bunu yıkmışlar ve yerine yakındaki bir manastırları için bir depo binası yapmışlar. Osmanlılar ise bu depoyu 1850 yılına kadar sabun imalathanesi olarak kullanmışlar. Bundan sonra yapımına başlanan günümüzün katedral binası 1860 yılında tamamlanmış.


Katedralin içinde fotoğraf çekilmiyor
Chania gezimizin bundan sonrasında Yunan mutfağına özgü, özel bir tadın peşine düşmemiz nedeniyle biraz Eski Şehir bölgesinin dışına çıktık. Aslen, Anadolu’dan Selanik’e göç eden Rumların Yunanistan’a tanıttıkları söylense de Girit’te yapılan Bougatsa’nın biraz farklı olduğu söyleniyor. Çoğunuzun bilebileceği, bizim de Gökçeada’daki Rum köyü, Tepeköy’de çok lezzetlisini yediğimiz Galaktoboureko’ya benzediği de söyleniyor. Farkı, Bougatsa’nın sadece tatlı olarak değil, arasına peynir ya da kıyma konarak, tuzlu olarak da yapılması. Giritliler kahvaltı ya da öğlen atıştırmalığı olarak yiyorlar. Chania’daki en ünlü Bougatsacı ise, Apokoronou No: 24 adresindeki, Bougatsa Iordanis. Dördüncü kuşak olarak bu işi yürüten aile dükkânı 1924 yılında yine Bougatsa yapan bir Giritli Müslümandan devralmışlar. Söylendiğine göre önünde uzun kuyruklar oluyormuş. Biz, uzun bir yürüyüş sonrasında oraya vardığımızda dükkân maalesef kapalıydı. Sabah erken açılıp, erken kapanıyormuş. Iordanis, Bougatsa’yı hem tatlı hem tuzlu olarak yapmakla ünlü. Karşı sırasındaki bir başka dükkân, Bougatsa Chania da, öneriliyor. Orada sadece tatlı olarak yapılıyormuş. Ne yazık ki, orası da kapalıydı.

dükkan olarak kullanılıyor

şehirdeki en güzel Venedik dönemi yapılarından birisi kabul ediliyor. Kesin inşa tarihi bilinmemekle beraber 14. yy.da yapıldığı söyleniyor. 1606 yılında manastır genişletilmiş. Osmanlı döneminde Yusuf Paşa Camii olarak kullanılmış. Kuzeybatı noktasına bir minare, avluya da bir şadırvan eklenmiş. 1960-2022 yılları arasında Chania Arkeoloji Müzesi
olarak hizmet vermiş.
Her ne kadar sıcak havada boşu boşuna yol tepmiş gibi olsak da Iordanis’i ararken tarihi Belediye Kapalı Pazarı’nı da önünden geçerken görmüş olduk. Haç şeklinde yapılmış bu 4000 metre karelik dev çarşının yapımına 1911 yılında başlanmış. 1913 yılında, Venizelos tarafından açılışı yapılmış. Daha önce burası Venediklilerin kalesinin ana kale duvarının bulunduğu yermiş. Yapıda büyük bir restorasyon çalışması var gibi görünüyordu.

Artık, yemeğe gitme zamanı gelmişti. O akşam için Defkalionos ve Ikarou sokaklarının kesiştiği köşede bulunan Chrisostomos lokantasında yer ayırtmıştım. Araştırmama göre, gerçek Girit mutfağı sunan ve çok iyi değerlendirmeler alan bir restorandı. Öyle de çıktı. Ancak, buradan daha ayrıntılı söz etmeden önce, yolda başımızdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum.
Bir yandan sohbet ederek, bir yandan da telefonumuzun navigasyonunu kullanarak restoranın bulunduğu bölgeye doğru yürüyorduk. Bir ara, birkaç adım önümüzde ve çaprazımızda yürüyen bir adam fark ettim. Orta boylu, saçlarına kır düşmüş ama yaşlı olmayan, orta yaşlarında, elinde torba taşıyan bir adam, bir yandan yürüyor bir yandan da arada sırada kafasını hafif geriye doğru çevirip bize bakıyordu. Önce çok önemsemedim çünkü, liman tarafında da Türkçe konuştuğumuzu duyup, “Merhaba”, diyen bir lokantacı olmuştu. Bir süre böyle yürüdük. Sonra adam, belli ki durumu bir süre kendince tarttıktan sonra, durdu ve bize döndü. Türkçe sordu,
– Siz nereden geliyorsunuz? Türk müsünüz?
Biraz heyecanlı gibiydi. İstanbul’dan geldiğimizi söyledik. Kendisi Suriyeli imiş. Sekiz yıl İstanbul’da kaldıktan sonra Yunanistan’a gelmiş. Bir sene Atina’da yaşamış. Sekiz seneden beri de Girit’te imiş. On yedi sene önce Türkiye sınırına yakın köyünü ardında bırakıp, İstanbul’a gelmiş. Çoktandır Türkçe konuşmadığı için Türkçesinin gerilediğini söyledi, özür diledi ama, bence gayet iyi konuşuyordu. Bu arada, gözlerinin de çok güzel bir yeşil tonda olduğunu fark ettim. Konuştukça açıldı. Adını sorduğumuzda, epeyce bir duraksadı. Sonra,
– Mehmet, ama burada Dimitri oldum ben dedi.
Ayrıca, kendisi ateist olduğu halde Yunan makamlarına, Ortodoksluğu incelediğini ve Ortodoks olmayı seçtiğini beyan ettiğini söyledi.
– Pazar günleri kiliseye de gidiyorum, dedi.
Sanırım, Yunanistan’da kaçak değil, mülteci statüsündeydi ve kayıt altındaydı. Bütün hayalinin akrabalarının yanına, Almanya’ya gitmek olduğunu söyledi. Sanki bir Suriyeli hemşerisi ile karşılaşmış gibi sevinmişti. Bizi bırakmak istemiyor gibiydi. En son, köyünü, Suriye’yi, vatanını özleyip özlemediğini sordum.
– Özlemez olur muyum? Ama ben artık oralara gidemem bir daha, dedi.
Bakışları gölgelendi. Her insan ayrı bir can, ayrı bir öykü… Bir yandan büyük uluslararası güçlerin bölgede oynadıkları stratejik oyunlar, diğer yandan ülkemizin plansız, programsız ve rastgele yürüttüğü göçmen politikası yüzünden kimi zaman düşmanca duygular besleyebildiğimiz bu insanların her birinin ayrı bir öyküsü, ayrı bir dramı var. Beni farklı düşünce ve duygulara sürükleyen bu karşılaşmadan sanırım aklımda en çok kalan şey, adamcağızın bizimle iki çift laf edebildiği için duyduğu mutluluk olacak.

kadar Filistin’e destek afişleri, pankartları ve
duvar yazıları ile doluydu

solcu bir kent olduğu anlaşılıyordu
Yolumuza devam ettik. Yol boyunca, Chania’nın hemen hemen her köşesinde gördüğümüz gibi, duvarlar Filistin’e destek veren, Netanyahu ile İsrail’i kınayan afişlerle ve duvar yazıları ile doluydu. Gazze meselesi ile ilgili o kadar afişi ne İstanbul’da ne de Türkiye’nin başka bir yerinde görmedim.
Sonunda, Chrisostomos’u bulduk. Bulmasına bulduk da bizim için gerçekten sürpriz oldu çünkü restoran, bizim arabamızı park ettiğimiz otoparkın tam karşısındaydı. Gündüz geldiğimizde kapalı olduğu için hiç fark etmemişim. Tabelasını da görmemişim anlaşılan. Ne yalan söyleyeyim, başta restoran liman tarafındaki sahil işletmelerinden biri değil de içerilerde bir yerde olduğu için biraz bozuldum. Sanırım kafamda sahilde bir yer canlandırmışım. Ama sonra ne içeride ne dışarıda bir tek boş masa kalmayınca, üstelik restoran sadece bizim gibi yabancılarla değil, büyük Giritli ailelerle dolunca moralim düzeldi. Yemekler de tam arzu ettiğimiz gibi hem Girit’e özgü hem de lezzetliydi.

daha koyu olan cacığı, Tzatziki


Dakos burada benim sevdiğim tarzda, arpa ekmeği kıtırları (paximadi), domates, mizithra beyaz peyniri, kekik ve zeytinin, zeytin yağında salata gibi harmanlanmış halindeydi. Adanın bazı yerlerinde, büyükçe arpa ekmeği parçalarının üzerine, bruschetta gibi konmuş olarak da servis ediliyor. Ben buradaki tarzda olanını daha çok sevdim. Rezene pitasını da sevdim. Bizim bazlamadan çok daha ince açılmıştı. Rezeneyi zaten sebze olarak da severim. Cacık ve kabak köftesine diyecek yoktu. Gayet lezzetliydiler. Ben ayrıca bir de salyangoz yemeği aldım. Rethimno’daki Avli restoranda yediğimden farklı olarak, buradaki kabuklu olarak, patates ve kabak ile birlikte salçalı pişirilmişti. Onu da beğendim.

Yemekle birlikte, Pateromichelakis Şaraphanesi’nin Chania’nın Kissamos bölgesindeki üzüm bağlarında üretilen nadir, organik Romeiko üzümünden yaptığı orta-dolgun gövdeli, kompleks, sek, asidik ve canlı yakut renkli Pateromichelakis Romeiko 2022 şarabını içtik.

Hesap ile birlikte ikram olarak lokma ve yanında Tsikoudia ya da diğer adıyla Raki ikram ettiler. Bu, Girit’te pek çok yerde bir gelenek. Kahve ve/veya tatlının yanında raki ikram ediliyor. Bizim rakının aksine anason ile tatlandırılmayan Girit raki’si, sulandırılmadan, İtalyanların grappa içecekleri gibi içiliyor. Bu konuyu, sadece yediklerimiz ve içtiklerimizden bahsedeceğim bir sonraki yazımda daha ayrıntılı yazacağım.