Sıcak İnsanların Adası Girit (4): Yediklerimiz… İçtiklerimiz…

Eskiden şöyle bir ifade vardı: “Yediğin, içtiğin senin olsun, sen gördüklerini anlat”. Bir yerlere gezmeye gidenlere döndükleri zaman söylenir, heyecanla gezip gördüğü yerleri anlatması beklenirdi. Hele yolculuk yurt dışına ya da herkesin her an gidemeyeceği bir yere yapılmışsa. Şimdilerde pek duymuyorum söylendiğini. Ulaşım ve turizmdeki gelişmeye paralel olarak insanların hareket kabiliyetinin artması günümüzde yolculuk sonrası eş dost arasındaki bu anlatma/dinleme ritüelini de büyük ölçüde yok etti ya da azalttı. Artık, sosyal medya ve çeşitli başka ortamlar aracılığıyla gitmediğiniz bir yer hakkında da pekâlâ bir fikir sahibi olabiliyorsunuz. Ayrıca, bir başka büyük değişiklik de, çeşitli araçlar kullanılarak artık ne yenip içildiği de bolca anlatılıyor. Ben, önceki üç yazımda Girit’te gezdiğimiz yerleri size anlattım. Bu yazımda ise, yiyip içtiklerimizi anlatacağım. Bunların bazılarından önceki yazılarımda söz ettim. Bir kısmını bu yazıya sakladım.

Öncelikle, şunu belirtmek isterim. Bu yazı bir Girit mutfağı konusunda ahkâm kesme, uzman görünme yazısı değil. Benim gibi keyif için gezen, gastronomi uzmanı ya da profesyoneli olmayan ve yediği şeyi değerlendirme konusunda belki de tek kriteri beğenip, beğenmeme olan bir insanın sayılı gün için gittiği bir yerin mutfağının otoritesi kesilmesi kadar komik bir şey olamaz. O nedenle, elbette öyle yapmayacağım. Sizlere, Girit’e gitmeden önce yaptığım araştırmaya dayanarak adada tatma fırsatı bulduğum yemek ve içkileri anlatacağım sadece. Organik tarıma dayalı, son derece lezzetli ada mutfağına ait bazı şeyleri ise yeme fırsatımız olmadı. Ya karşımıza çıkmadılar ya da biz bulamadık. Onları keşfetmeyi de size bırakıyorum.

Bir peynir sever olarak konuya buradan başlamak istiyorum. Eğer siz de öyleyseniz, iyi bir haberim var. Girit’te çeşit çeşit peynir var. Bir kısmını tatma fırsatımız oldu. Tadamadığımız daha bir sürü çeşit var. Çeşitli kaynaklarda Giritlilerin kendilerini, dünyada en çok peynir tüketen toplum olarak tanımladıklarını gördüm. Bu konuda istatiksel bir kanıta rastlamadım. O nedenle elimde verilerle doğrulayabileceğim bir bilgi yok. Ancak, mutfaklarında bol miktarda peynir kullandıklarını gözlemledim. Söylendiğine göre Giritliler peyniri süt içmeye tercih ediyorlarmış. Peyniri günün her öğününde farklı şekillerde tüketebiliyorlar. Meze olarak, yemeklerin ve böreklerin içinde, hazım için yemek üstüne, her türlü yeniyor. Adanın en ünlü peynirlerinden Graviera Kritis’in üstüne bal döküp kahvaltı ya da bir öğün olarak yemek de yaygın bir alışkanlıkmış.

Biz Tzourmpaki markalı Graviera (gravyer)
peynirinden memnun kaldık

Girit’te peynir için küçükbaş hayvanların sütü tercih ediliyor. Et olarak da adada kuzu, koyun ve keçi yaygın olarak kullanılıyor. Sığır eti çoğu menüde ya hiç yer almıyor ya da pişmiş olarak önünüze geldiğinde sert olabiliyor. Sanırım, bu pek çok yerde böyle. Gökçeada’daki Rum köylerinde de benzer bir durum vardı. Bazı Türk mutfağı tarihi ile ilgili karşılaştığım kaynaklarda Osmanlı mutfağında da durumun aslında benzer olduğunu, sığır tüketiminin Türkiye’de epeyce geç ve bazı etkilerle başladığını okumuştum.

Adanın en meşhur iki peynirinden birisi, yukarıda adı geçen, Graviera. Ben genelde gravyer peynirini biraz fazla tatsız tuzsuz bulurum ve o nedenle çok sevmem. Ama Girit gravyerini sevdim çünkü insanın ağzında hafif tuzlu bir tat bırakıyor. Genelde koyun sütünden ya da keçi ile karışık yapılıyor. Bizim yediğimiz %90 koyun, %10 keçi sütündendi örneğin. Gravyer peyniri üretimden sonra 3 ile 6 ay arası dinlenmeye bırakılıyormuş.

Solda Galomyzithra, sağda Anthotyro peynirleri

Girit’in ikinci ünlü peyniri, Myzithra veya Anthotyro. İkisi de peynir altı suyu ve süt ile yapılıyor. Aralarındaki fark ise, Anthotyro için sadece keçi ve koyun sütü kullanılırken, Myzithra üretiminde bir miktar inek sütünün de kullanılıyor olması. Her iki tür peynir de farklı restoranlarda, çeşitli tabaklarda karşımıza çıktı. Marketten alıp yediğimiz sert Anthotyro’yu çok beğendimi de ayrıca belirtmek isterim. Myzithra peynirinden biraz daha ekşimsi ama aynı zamanda tatlı-tuzlu tadı olan Galomyzithra, yumuşak ve ekmeğe sürülebilir olması nedeniyle kahvaltıda iyi gidiyor. Ayrıca, salatalarda da kullanılıyor. Marketten alıp yediğimiz bir başka peynir Gidino idi. Keçi sütünden yapılan bu peynir aslında Girit’in değil, Naxos adasının özel bir peyniri imiş. Bizim aldığımız, Girit’te Tzourmpaki mandırası ya da şirketi tarafından üretilmiş olandı. Beyaza yakın açık renkli, Feta’dan biraz daha sert ve yoğun bir peynir idi. Sadece zeytinyağı ve ekmek ile bile güzel gidebilir.

Gidino peyniri

Zeytinyağı demişken, onu da es geçmemeliyim. Girit’teki zeytinyağının kalitesini yemeklerde ve salatalarda fark etmemek mümkün değil. Antik çağlardan beri üretilen zeytinyağının hiç şüphesiz Girit’in bir gastronomi cenneti ve Yunan mutfağının en önemli parçası sayılmasında rolü büyük. O tat farklılığını hissetmek için öyle fazla sofistike bir uzman olmaya gerek yok. Bir diğer konu, zeytin üretiminde olduğu gibi, her türlü tarımsal ürün için organik üretime önem verilmesi. Sebzelerin, domateslerin tadı, bizim bir zamanlar bildiğimiz ama artık ülkemizde bilinçsiz üretim ve ilaçlamaya feda edilmiş olan lezzet ve tazelikte.

Dakos Salatası bu şekilde de servis yapılabiliyor
Ama ben Dakos’un buradaki gibi, arpa unundan yapılan kıtırların (Paximadi) parçalanarak salatanın içine
konduğu halini daha çok beğendim.
Tzatziki olmazsa olmaz…

Dakos Salatası, Girit’te en çok sevdiğim yiyeceklerden birisi oldu. İçinde üzerine zeytinyağı gezdirilmiş domates, Myzithra peyniri, bazen birkaç dal taze kekik ya da zeytin ve zeytin yaprağı olan bu salatanın baş rolünde arpa unundan yapılan kıtırlar var. Paximadi denilen bu kıtırlar, sadece arpa unu ve su ile yapılıp iki kere fırınlanıyorlar. Türkçe peksimet kelimesini çağrıştıran paximadi için Girit ekmeği ifadesini de kullananlar var. Tarihsel olarak Minos uygarlığı zamanına kadar dayandırılıyor. Her sosyal sınıftan insanın severek yediği paximadi, hafif ve doyurucu olması nedeniyle bir zamanlar çobanlar tarafından da çok tüketilirmiş. Girit’te özellikle arpa unundan yapılması yaygın olmakla beraber tam buğday veya nohut unundan da yapılabiliyormuş. Bizim yediğimiz Dakos salatalarında hep arpa unundan olanı kullanılmıştı. Ayrıca, Dakos iki farklı şekilde de servis yapılabiliyor. Ben, paximadi’nin ufak parçalara bölünmüş olarak kullanıldığı Dakos’u daha çok beğendim.

Girit’in geleneksel düğün yemeği Gamopilafo

Tatma fırsatı bulduğum Gamopilafo bir düğün yemeği imiş aslında. Adının çevirisi de tam olarak “düğün pilavı”. Bir misafirperverlik ve bonkörlük simgesi olarak, Girit’in geleneksel yemeklerinden birisi sayılıyor. Gitmeden bu yemeği not ettiğim için kaldığımız yerin restoranında görür görmez denemeye karar verdim. Bir tür etli pilav olan Gamopilafo için kuzu veya keçi eti ayrıca pişirilip, suyuna pilav yapılıyormuş. İşin özü bu. Tabakta geldiği zaman bizim pilavı demlenmeye bıraktığımız halinden epeyce sulu bir durumdayken, yemeğin ortasına doğru suyunu tamamen çekmişti. Ben, üzerine karabiber serperek yedim ama, sadece dana etine alışkın olanlar için biraz farklı gelebilir.

Rethimno Avli restoranda yediğim pirinçli salyangoz (Hohli)

Gelelim salyangoz meselesine. Salyangoz (Hohli), Girit mutfağının önemli bir unsuru. Bize yakın coğrafyalarda salyangoz tüketimi sadece Girit’e özgü değil. Örneğin Gökçeada ve Kıbrıs’da da salyangozun sevilerek tüketildiğini biliyorum. Bazı insanlara itici gelebilir ancak, ben 10-11 yaşlarımdan beri yediğim için hem alışkınım hem de severim. Sanıyorum, dini yasaklar dışında, tadına bakmadan salyangoza ön yargı ile yaklaşılmasının başlıca nedeni adında da geçen sümüklerinden kaynaklanıyor. Oysa, çeşitli ülke mutfaklarında pişirilen salyangoz yemeklerinde sümüğe rastlanmaz. Sümüklerden arındırılmış olarak önünüze gelir. Girit’te iki ayrı şekilde salyangoz yeme fırsatım oldu. Her ikisi de hem birbirlerinden hem de benim alışkın olduğum Fransız usulü, tereyağı ve maydanoz dolgulu halinden farklıydı. İlki, Rethimno’daki Avli restoranda (Radamathios 17, adresinde) yediğim pirinçli salyangozdu. İkincisi ise, Chania’da, Chrisostomos lokantasında (Defkalionos ve Ikarou sokaklarının kesiştiği köşede) yediğim sebzeli salyangozdu. İlkinde kabuksuz, ikincisinde kabuklu idi. Ayrıca, kabuklu olan patates ve kabak ile birlikte salçalı bir sosta pişirilmişti. Bir de Hohlioi boubouristoi denen, tavada pişmiş salyangoz yemeği varmış ki, benim onu deneme fırsatım olmadı.

Chrisostomos‘ta yediğim sebzeli salyangoz yemeği

Heraklion’da, Arkeoloji Müzesi’ni gezdikten sonra gittiğimiz Pemptos Ntore’de Girit mutfağına özgü bir başka yemeği tatma fırsatımız olmuştu. Xinohontros’tan Heraklion ile ilgili yazımda söz etmiştim. Kısaca tanımlamak gerekirse, Xinohontros bizim tarhanaya çok benzer bir şekilde hazırlanan bir malzeme ile yapılıyor. Zaten, Yunanistan’ın Girit dışındaki bölgelerinde Trahana olarak biliniyormuş. Buğdayın ekşi süt veya ekşi yoğurt içinde koyulaşana kadar kaynatılmasından ve daha sonra güneşin altında kurutulmasından elde edilen malzeme çorbalarda veya yoğun bir bulamaç olarak kullanılıyor. Biz, bulamaç şeklinde pişmiş halini yedik. Yanında getirilen ufak pidenin üzerindeki kavurma ile beraber yemek benim hoşuma gitti.

Yanında pide üzerinde kavurma ile servis edilen Xinohontros

Rezene de Girit mutfağında yeri olan bir sebze. Eğer benim gibi rezenin anasona benzeyen tadını seviyorsanız, Girit’te rezeneyi farklı şekillerde yiyebilirsiniz. Rezene ve anasonun arasındaki tat benzerliği, bazı ülkelerde (örneğin, A.B.D. ve Kanada’da) ikisinin, yanlış bir şekilde, aynı bitki imiş gibi satılmasına neden oluyormuş. Oysa, okuduğuma göre, rezene ve anason, aynı bitki ailesinden olmakla beraber, iki farklı bitki. Taze rezene bir sebze olarak yemeklerde ya da salatalarda kullanılabiliyorken, anasonun sadece tohumları çeşni olarak kullanılıyor. İstanbul’da nadiren rastladığım rezeneyi ben de fırında pişirmeyi seviyorum. Chania’da yemek yediğimiz Chrisostomos’daki rezeneli pita çok güzeldi. Rezene, çeşitli yerlerde yediğimiz salatalarda da ince ince rendelenmiş olarak karşımıza çıktı.

Sağda Rezeneli pita, solda nefis kabak köfteleri.
Cacık çoktan bitmiş bile…

Salata demişken, yine Pemptos Ntore’de yediğimiz ızgara pancar salatası ve Rethimno’daki Avli’de yediğimiz domates salatası da çok güzeldi. İçinde, domatesin dışında, domatese benzetilerek yapılmış dışı kırmızı kıtır içi yumuşak keçi peyniri (galomyzithra), turşulaştırılmış zeytin yaprakları, soğan, salatalık, enginar, zeytin ve deniz börülcesi vardı. Adadaki her şey o kadar doğal ve taze ki, basit bir yeşillik salatası bile yeseniz, çok lezzetli oluyor.

Pemptos Ntore’nin kızarmış pancar salatası
Avli’de yediğimiz domates salatası

Girit’te mezeler de çok çeşitli ve lezzetli. Bunların bir kısmı, Yunanistan’nın diğer yerlerinde de karşınıza çıkacak ve benim yemekten bıkmadığım tabaklar. Tzatziki (Yunan usulü cacık) bunların başında geliyor benim için. Ayrıca, milföy hamuruna sarılıp kızartılmış feta peyniri (yanında domates reçeli ile), fava, gravyer (Graviera) ile yapılmış saganaki, zeytinyağlı yaprak dolması dolmadakia (sıcak yemek olarak etli haline dolmades deniyor), kızartılmış kabak köfteleri ve patates kroketler aklıma gelen bazıları. Yunanistan’da fava deyince de bir durmak gerekiyor bence çünkü, bizim favadan çok daha hafif. En azından bana hep öyle gelir. Rengi de sarımsıdır çünkü biz favayı bakladan yaparken, Yunanlılar sarı renkli bir bezelyeden yapıyorlar.

Soldan sağa doğru, Dolmadakia, cacık, yanında domates reçeli ile servis edilen milföy hamuruna sarılıp kızartılmış feta peyniri ve
gravyer peyniri ile yapılmış Saganaki
Yunanistan’da fava sarı renkli özel bir bezelyeden yapıldığı için rengi de
bizim bakladan yapılan favadan farklı

Yunanistan’da her gittiğim yerde yediğim Moussaka’yı Girit’te de yemeyi ihmal etmedim. Yunanlıların kat kat patlıcan, patates ve kıyma ile yaptıkları moussaka ile bizim musakka olarak bildiğimiz ve bana hep biraz fazla yağlı gelen yemeğin arasındaki tek benzerlik bence ikisinde de patlıcan ve kıyma olması. Onun dışında, bana göre çok farklılar. İsimlerinin böyle aynı olmasını kime borçluyuz bilmiyorum. Ben Yunanistan’da yapılan bu yemeği çok severim. Hele de yanında cacık olursa…

Yunanistan’a gidip de bir kere olsun Moussaka
yemesem olmaz
Suvlaki daha çok domuz etinden yapılsa da, benim yediğim gibi tavuk ya da dana ve kuzu eti kullanılarak yapıldığı da oluyor. Aslında bizim şişten bir farkı yok.

Yazımı içkilerle bitireyim. Girit’e gidip de Raki içmeden olmaz. Raki ne ouzo ne de Türk rakısı gibi anason içermiyor. Girit raki’si içki olarak Yunanistan’ın diğer bölgelerinde tsikoudia ya da tsipouro olarak biliniyor. Üzüm posasından yapılan raki, Giritliler için kutlamaların, dostluğun ve misafirperverliğin ifadesi. Özellikle geleneksel Girit mutfağı hizmeti veren restoranlarda kahvenin yanında grappa ya da likör gibi veya bir tatlı ile birlikte ikram olarak getirilir. Onun dışında, siz yemek ile de içebilirsiniz.

Girit’te tatlının ve kahvenin yanında Raki (rakı)
ikram edilmesi hoş bir adet

Raki kelimesinin kökeni konusunda iki farklı görüş var. Bir görüşe göre, etimolojik olarak Arapça arak kelimesinden Türkçeye rakı olarak, sonra da Osmanlı coğrafyasındaki Rumlar aracılığı ile raki olarak Yunancaya geçmiş. Arapça terlemek ya da terini damlatmak fiilinden türetilen arak, damıtma işleminin keşfedilmesi ile birlikte, 11. yüzyıldan itibaren Arap dünyasında tüm damıtılmış içkiler için kullanılmış. Daha sonra, Osmanlılar döneminde arak kelimesinden türetilen rakı, damıtılmış üzüm suyu içkisinin karşılığı olarak kullanılmış. İkinci görüşe göre ise raki kelimesi Türkçe değil, Yunanca bir kelime. Buna göre, kelime eski Yunanca Rakos kelimesinin çoğul hali Raki’den geliyor. Anlamı, paçavra. Üzümün zarı ve ince dallarından meydana gelmiş bir posadan damıtıldığı için raki kelimesinin kökeninin bu olduğu söyleniyor. Bu görüşlerin sahipleri Türk/Yunan olarak da ayrılmıyor üstelik. Kelimenin Yunancaya Türkçeden geçtiğini savunan Yunan kaynakları da var. Girit’te rakı bazlı bir de Rakomelo varmış ki, biz mevsim nedeniyle tadamadık. İçine rakı, bal, tarçın ya da kakule gibi baharatların konduğu bu sıcak kış içkisinin boğaz ağrısına da çok iyi geldiği söyleniyor.

Peza 2019 şarabı

Antik çağlardan beri şarap üretimi yapılan Girit’te adanın endemik üzüm çeşidi oldukça zengin. Biz de bu üzümlerden yapılmış şarapları tercih ettik. Daha önceki yazılarımda Rethimno, Heraklion ve Chania’da içtiğimiz şaraplardan söz etmiştim. Bunlar sırasıyla, Lyrarakis’in Plakoura Vineyard Oak-Aged Mandilari PDO (Protected Designation of Origin) Peza 2019 şarabı, organik tarımla üretilen ve Peza Bölgesi Kotsifali (%80) ve Mandilaria (%20) üzümlerinden yapılan PDO Peza sertifikasyonlu Domaine Paterianakis 2021 şarabı ve Pateromichelakis Şaraphanesi’nin Chania’nın Kissamos bölgesindeki üzüm bağlarında üretilen nadir, organik Romeiko üzümünden yaptığı orta-dolgun gövdeli Pateromichelakis Romeiko 2022 şarabı idi.

Pateromichelakis Romeiko 2022
Girit’in endemik üzümlerinden
yapılmış bir başka şarap
Aspros Lagos 2024 P.G.I.

Ancak, Girit’te içtiğimiz şaraplar bunlarla sınırlı değildi. Örneğin, Damnoni’de kaldığımız Hapimag’ın lokantası Poseidon Restaurant’da, Douloufakis Şaraphanesi’nin Heraklion Bölgesi yerel Vidiano üzümünden yaptığı altın renkli, dolgun gövdeli, kompleks, meyvemsi aromalı, durgun-sek Aspros Lagos 2024 P.G.I. (Protected Designation of Origin) Crete beyaz şarabını içtik. Damnoni bölgesinde gittiğimiz Taverna Violakis’de ise iki farklı şarap içtik. Bunlardan ilki, Heraklion’un güneybatısındaki Kato Assites yerleşkesindeki Diamantakis Şaraphanesi’nin kökeni Santorini adasından gelen Assyrtiko üzümünden yaptığı citrus aromalı, genç, sek ve yüksek asitli Petali Assyrtiko 2019 P.G.I. Crete beyaz şarabı idi. Kullanılan üzüm aslen endemik değildi ama, Girit’te üretilmişti. İçtiğimiz ikinci şarap, gerek kullanılan üzüm gerekse üretim yeri olarak Girit dışından bir şaraptı. Bu, Peloponnes yarımadasında, Nemea Belediye sınırları içinde yerleşik Lafazanis Şaraphanesi’nin aromatik bir üzüm çeşidi olan Malagouzia’dan yaptığı, soluk limon yeşili renkli, meyvemsi aromalı, durgun-sek, yoğun gövdeli ve orta-asiditeli Geometria Malagouzia 2024 P.G.I. Peloponnes idi.

Taverna Violakis
Fahiş fiyat ödemeden lezzetli yemekler
yiyebileceğiniz tipik Yunan tavernalarından birisi
Petali Assyrtiko 2019 P.G.I. Crete
Geometria Malagouzia 2024 P.G.I. Peloponnes idi.

Kaldığımız sayılı güne sığdıramadığımız, engin Girit mutfağına ait daha pek çok geleneksel yiyecek ve şarap var. Özel bir barbekü ile pişirilen kuzu eti Antikristo, tütsülenmiş domuz eti Apaki, tatlı ya da tuzlu olarak yapılabilen ve içinde peynir de olsa üstüne kekik balı dökülerek yenen çeşit çeşit hamur işleri (Kalitsounia, Sarikopitakia, Pita Sfakiani v.b.) sizi bekliyor. Afiyet Olsun!

Sıcak İnsanların Adası Girit (2): Bir Yarı Tanrının Kenti-Heraklion

Aslında, Yunan mitolojisinin yarı tanrı kahramanı Herakles’i bilmeyen yok gibidir. Mitolojiye ilgi duymayanlar bile onu en azından, aynı kahramana Romalıların verdiği isim olan Herkül olarak tanır. İnsanlar, Yunan ve Roma mitoloji dünyasının karmaşık soyağacında kaybolmaya gerek kalmadan, genelde heykellerde, öldürdüğü mitolojik Nemea Aslanı’nın postuyla canlandırılan Herakles’in insanüstü kuvvetinden haberdardırlar. O, tanrı Zeus ve Prenses Alkmene’nin oğludur. Gücü hem tanrı babasından hem de annesinin büyükbabasından, Medusa’yı öldüren bir başka yarı tanrı, Perseus’tan gelir.

2022 yazında, Yol Üstünde başlığı ile yayınladığım paylaşımda Bafa Gölü’nün kıyısındaki Herakleia antik kentinden söz etmiştim. (Merak edenler bu yazıya da bağlantıyı kullanarak erişebilirler). Tıpkı Herakleia gibi, Girit’teki Heraklion (Yunanca Ηράκλειο (Irakleio okunuyor)) kenti de Herakles adına kurulmuş bir kent. Bunu fark edince, dünyada bu yarı tanrıya adanmış kaç tane kent olduğunu merak ettim. Araştırınca, Yunan ve Roma döneminde kurulmuş bilinen 20 ile 25 arası antik kent ve modern zamanlarda Herakles ismi veya ondan türetilmiş isimler taşıyan 4 ile 6 arası şehir olduğunu öğrendim. Söz konusu antik kentlerin çoğu, Eski Yunan ya da Roma kolonileri olarak Akdeniz ve Karadeniz kıyıları ile Balkanlar’da bulunuyor. Kentleri birbirinden ayırmak için, isimlerinin sonuna bulundukları coğrafi yerin ismi de eklenmiş. Örneğin, Bafa Gölü’nün kıyısındaki, yanında yükselen Latmos Dağı (günümüzde Beşparmak Dağı) nedeniyle, Herakleia Latmos olarak geçiyor. Bu antik kentlerin bazıları şunlar:

– Heraklion Thonis (Mısır’da, İskenderiye yakınlarında)

– Heraklea Lyncestis (Kuzey Makedonya, Bitola Bölgesi)

– Heraklea Minoa (Sicilya’nın güney kıyısında, İtalya)

– Heraklea Lucania (Basilicata Bölgesi, İtalya)

– Heraklea Pontica (Karadeniz Ereğlisi yakınlarında, Türkiye)

– Heraklea Cybistra (Konya Ereğlisi yakınlarında, Türkiye)

– Herakleia Latmos (Bafa Gölü kıyısı, Türkiye)

– Heraklea Salbace (Muğla Bölgesi, Türkiye)

– Heraklea Trachis (Thermopylae, Yunanistan)

Bilen elbette biliyordur ama, şimdi benim yeni öğrendiğim ve çok şaşırdığım bir bilgiye değineyim. Girit’teki Heraklion kenti ya da Yunanistan’da, Atina’nın Heraklio banliyösü gibi, ismi Herakles’in isminden türetilmiş çağdaş kentlerin arasında Karadeniz Ereğlisi ve Konya Ereğlisi de sayılıyor. Yukarıda belirttiğim üzere, her ikisinin de yakınında birer tane Heraklea antik kenti var. Baktığım gerek yabancı gerek yerli kaynaklar, Ereğli adının Heraklea’nın zaman içinde değişmiş ve Türkçeleşmiş hali olduğunu belirtiyorlar.

Şimdi biz tekrar Girit’e dönelim. Bir önceki yazımda belirtiğim gibi, Heraklion Girit adasının bölgesel idari merkezi. 1972 yılına kadar merkez Chania (Yunanca Χανιά (Hania okunuyor)) imiş. 2021 yılında yapılan sayıma göre il olarak Heraklion’un nüfusu 303.017. Bu da yine aynı yıl yapılan sayıma göre, ada nüfusunun (625.000) yarısına yakın. Heraklion, her anlamda adanın en büyük şehri. Ayrıca burası, Girit’in en büyük limanı. Kent adını, bu noktada Romalıların yaptığı Herakleum limanından alıyor. Araplar 9. yüzyılda bu bölgeyi ele geçirince bir şehir kurmuşlar ve adını, Rabd al-Handak ya da kısaca Handak (hendekten geliyor) koymuşlar. Bizans döneminde Handax ya da Handakas’a dönüşen bu isim, Venedikliler zamanında Kandia, Osmanlılar zamanında da Kandiye olmuş. (Adanın daha ayrıntılı ama kısa bir tarihi için bu dizinin birinci yazısını okuyabilirsiniz). Osmanlılar, Girit’in diğer yerlerini çok önceden ele geçirmiş olsalar da Heraklion kentini alabilmeleri 20 yıldan uzun süren bir kuşatma sonucu, ancak 1669 yılında gerçekleşmiş. Örneğin, bir önceki yazımda anlattığım Rethimno’nun Osmanlılar tarafından fethedilme tarihi 1646.

Knossos Sarayı kalıntıları
Fotoğrafı 2014 yılında gittiğim zaman çekmiştim

Heraklion, çok sevimli bir kent değil. 2014 yılında gemi ile Girit’e gittiğimiz zaman buranın limanına yanaşmıştık. O zaman da kent olarak çok hoşuma gitmemişti. Yapılaşma nedeniyle kentin tarihi dokusu önemli ölçüde tahrip olmuş. Yine de geriye kalan tarihi yapılar, yakınındaki antik Knossos Sarayı ve benim için en önemlisi, muhteşem Heraklion Arkeoloji Müzesi için, kalmak üzere olmasa da gitmeye değer bir yer. Knossos Sarayı, Avrupa’nın ilk uygarlığı sayılan Minos Uygarlığı’ndan geriye kalan önemli bir saray/kent. Ben burayı Girit’e ilk gidişimde görmüştüm. Ancak, bu gidişimizde hava aşırı sıcak olduğu için eşim gitmek istemedi. Ben de çok ısrar etmedim çünkü antik kent kalıntısı olarak beni çok etkilememişti. Zaten oradan çıkarılan eşsiz ve son derece değerli buluntuların hepsi Arkeoloji Müzesi’ne getirilmiş. O nedenle, kişisel görüşüm, Knossos’a gidemeseniz de şehirdeki müzenin fazlasıyla tatmin edici olduğu yönünde. Tercih sizin.

Knossos Sarayı’ndaki bu duvar resimlerinin hiçbiri orijinal değil. 20. yüzyılın başında, İngiliz arkeolog Evans‘ın çıkarılan az sayıda fresk parçalarını hayalinde tamamlamasından
yola çıkılarak çizilmişler.

Osmanlıların Heraklion’u fethetmeleri çok zaman almış demiştim. Kent halkının bu kadar uzun süre direnebilmesi elbette uzun surları ve kalesi sayesinde olmuş. Sahilde göreceğiniz kalenin yerinde 7. ya da 8. yüzyılda, kenti korsanlara karşı korumak için bir Bizans kulesi olduğu biliniyormuş. Ancak, bu kule kentin Arap istilasına uğramasına engel olamamış. 1211 yılında Heraklion Cenevizliler tarafından ele geçirilmiş ve bir süre sonra da Venediklilere devredilmiş. Venedikliler burayı güçlü bir kale haline getirmişler ve adını, deniz kenarındaki kale anlamında, Rocca a Mare veya Castello a Mare koymuşlar. Ancak günümüzde kale için, Türkçe kule kelimesinden türetilmiş olan, Koules ismi kullanılıyor. 1303 ve 1508 yıllarında yaşanan iki büyük depremin ardından kalenin, dönemin ihtiyaçları ve yeni savaş teknolojisine uygun olarak yeniden inşa edilmek üzere yıkılmasına karar verilmiş. Eskisinden daha büyük tasarlanan bu yeni kalenin yapımına 1525 yılında başlanmış. Yapıyı büyütmek üzere denizin doldurulması sırasında ilginç bir teknik kullanılmış. Eski gemiler taş ile doldurularak batırılmış ve inşaat için gerekli fazladan alan bu şekilde yaratılmış. Ana vatanlarında daima denizle bir mücadele içinde olan Venediklilerden ilginç bir çözüm bence. Koules 1540 yılında tamamlanmış ama, bir deniz kalesi olması nedeniyle sık sık tamir görmüş. Bu tamiratların bir kısmı, kalede çok fazla değişiklik yapmayan Osmanlılar tarafından yapılmış. Osmanlı döneminde, kara tarafında küçük bir kale daha yapılmış ancak, Küçük Koules olarak anılan bu yapı, yakında bulunan Venedik tersaneleri ile birlikte, 1936 yılında yıkılmış.

Bir önceki gün Rethimno Kalesi’nde sıcaktan kavrulduğumuz için biz Koules’e gitmedik. Ancak, vakti olan ve gitmeyi düşünenler için burada bir müze olduğunu belirteyim. Müzede, kaptan Jacques-Yves Cousteau ve ekibinin de katıldığı çalışmalarla Heraklion’un kuzeyindeki Dia adası yakınlarından çıkarılan tarihi gemi kalıntılarının da sergilendiğini okudum.

Agios Titus Kilisesi

Araba ile gittiğimiz Heraklion’daki gezimize yine daha önceden saptadığım Heraklion City Center Car Parking’den başladık. Burası kapalı bir otopark. Girişte arabanızı ve anahtarınızı teslim ediyorsunuz. Buradan ilk görmek istediğimiz Agios Titus Kilisesi yürüyerek birkaç dakika. Aziz Titus Kilisesi Heraklion’un en önemli tarihi yapılarından birisi kabul ediliyor. Yapının özelliklerine geçmeden belki Aziz Titus hakkında da birkaç cümle yararlı olur. Aziz Titus, İsa’nın ilk 70 müridinden birisi. Katolik kilisesi bu müritlerin sadece 12 tanesini havari kabul ederken, Ortodokslar için ilk 70 müridin hepsi havari sayılıyor. Dolayısı ile Aziz Titus Ortodokslar için İsa’nın havarilerinden birisi. Giritli aristokrat bir aileye doğan Titus iyi bir eğitim aldıktan sonra Kudüs’e gitmiş ve burada tanıdığı İsa ile birlikte Hristiyanlığın doğuşuna birinci elden tanık olmuş. Daha sonra 12 havariden birisi olan Aziz Paul ile birlikte Anadolu ve Avrupa’da Hristiyanlığı yaymak için birçok yolculuk yapmış. Birlikte Girit adasına yaptıkları ikinci yolculukta, Aziz Paul tarafından adanın ilk piskoposu olarak atanmış. İşte bu nedenlerden ötürü, Aziz Titus Giritliler için önemli. Öldükten sonra kafatası, kutsal bir emanet olarak saklanmış.

Yemekten sonra arabaya dönerken tekrar önünden geçtiğimiz
Agios Titus Kilisesi’nin gece görünüşü

Aziz Titus Kilisesi, Bizanslıların 961 yılında adayı Araplardan geri almalarından sonra yapılmış ve o zamana kadar başka bir kilisede bulunan kafatası buraya aktarılmış. Burası, Heraklion’nun en büyük ve resmi kilisesi olarak aynı zamanda yeni Girit Piskoposluğu’nun katedrali olmuş. Venedikliler kendi dönemlerinde kiliseyi bir Katolik mabedine dönüştürmüşler ve burayı adanın Katolik Piskoposluk katedrali yapmışlar. Osmanlılar Heraklion’u ele geçirince, Aziz Titus’un kafatası ve “Messopantitissa Bakiresi” olarak adlandırılan ikona Venedikliler tarafından Venedik’e götürülmüş. Aziz Titus’un kafatası 1966 yılında törenle Venedik’teki Aziz Marcos Katedrali’nden buraya getirilmiş. Ancak, değerli ikona hala Venedik’te, Santa Maria della Salute Kilisesi’nde imiş.

Kilisenin içi

Osmanlılar Aziz Titus Kilisesi’ni cami, çan kulesini de minare yapınca yapı, Heraklion’u fetheden Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’ya bir gönderme olarak Vezir Camii adını almış. Bina, tarihi boyunca birçok deprem ve yangından dolayı hasar görmüş ama, ada hangi devletin elinde olursa olsun, her seferinde onarılmış. Büyük Mübadele’den sonra, 1925 yılında tekrar bir Ortodoks kilisesine dönüştürülmüş.

Apsis ve mihrap yan yana
Aziz Titus’un kafatası fanusun içinde

Kiliseye girdiğiniz zaman, kapının sol tarafındaki küçük şapeli ziyaret etmeyi ihmal etmeyin. Burası, Aziz Titus’un kafatası sergilendiği için Hristiyanlar açısından önemli elbet. Ama bizim için daha da ilginci, bu küçük şapelde apsis ile yapının cami olduğu dönemden kalan mihrabın yan yana görülebilmesi. Aziz Titus’un altın bir küre ve cam bir fanusun içinde duran kafatası bu mihrabın önünde sergileniyor.

Morosini Çeşmesi
Arkada solda görünen sarı renkli yapı Aziz Marko Bazilikası

Aziz Titus Kilisesi ile Aslanlar Meydanı ve burada bulunan Morosini Çeşmesi arasındaki yürüyüş yine sadece birkaç dakika. Oraya ulaşmak için, Heraklion’un en canlı yerlerinden birisi olan, ünlü 25 Ağustos sokağından yukarı doğru yürüdük. Neoklasik tarzda yapılmış binaların sıralı olduğu bu sokak dükkanlar, restoranlar, barlar, bankalar ve iş yerleri ile dolu. Deniz tarafındaki ucu Venedik Limanı’na, diğer ucu da Aslanlar Meydanı’na uzanıyor. Venedikliler zamanında Rouga Maistra, Osmanlılar zamanında ise, Vezir Çarşısı olarak adlandırılmış. Benim deneyimime göre Yunanistan’da, isminde gün ve ay olarak belli bir tarih olan hemen her yerin, çoğunlukla Osmanlı dönemi ile ilintili, ya bir kurtuluş gününe ya da bir olaya işaret eden bir öyküsü var. İşte bu sokak da adını 25 Ağustos 1897 günü olan olaylardan almış. Bir önceki yazımda söz ettiğim üzere, Girit’te Hristiyanlar için daha fazla haklar talep edilerek Osmanlı yönetimine karşı başlatılan ayaklanma sırasında, Fransız, İtalyan, Rus, İngiliz ve Avusturya-Macaristan askerlerinden oluşan uluslararası bir birlik adaya yerleşmiş. Yunan kaynaklarına göre, 25 Ağustos 1897 günü liman gümrüğünde çalışan bir grup Giritli Rum, İngiliz askerleri korumasında bu yolda yürürken Türk bir grubun saldırısına uğramış. Şehirde büyük bir arbede çıkmış. Siviller öldürülmüş, dükkanlar ve evler yakılmış. Bu olaydan sonra İngiliz donanması Heraklion limanına girmiş ve Osmanlı askerlerinin şehri terk etmesi istenmiş. Böylece, Girit’in Osmanlı’dan kopma süreci başlamış. Yunanlı kaynaklarda o gün olanlarla ilgili bazı yüksek sayılara rastlarken, konu hakkında Türkçe kaynaklarda kesin bir şey bulamadım. Açıkçası çok şaşırmadım. Ne de olsa, sıradan Türkiye vatandaşları olarak 6-7 Eylül 1955 günü İstanbul’da neler yaşandığını tam olarak öğreneli çok olmadı. Öte yandan, dünyanın ve bölgemizin günümüzdeki halini göz önüne alınca, başka şeylerin de pekala mümkün olabileceğini düşünüyorum. Bir takım politik süreçleri tetiklemek için her iki taraftan gelebilecek provokasyonlar ve komplolar, hatta bunların yabancı güç odakları tarafından örgütlemesi bize hiç yabancı olaylar değil.

Venedikliler tarafından inşa edilen Aziz Marko Bazilikası

Aslan heykelleri nedeniyle bulunduğu meydana adını veren, ağaçların gölgesindeki Morosini Çeşmesi Venediklilerin Heraklion’a bıraktıkları en önemli eserlerden birisi kabul ediliyor. Aslında meydanın resmi ismi Eleftheriou Venizelou Meydanı ama halk Aslanlar Meydanı demeyi tercih ediyor. Çeşme 17. yüzyılda yapıldığı zaman amaç sadece şehre sanatsal bir güzellik kazandırmak değilmiş. Venedik Cumhuriyet’inin simgesi aslanlarla süslü çeşme en başta, şehrin süregelen büyük su problemine bir çare olarak yaptırılmış. O zamana kadar sadece doğal kaynaklar ve sarnıçlarla çözülmeye çalışılan içme suyu ihtiyacı için şehrin yöneticilerinden Francesco Morosini 15 kilometre uzaklıktaki Juktas Dağ’ından su getirmek için bir su kemeri yaptırmaya karar vermiş. İşte Morosini Çeşmesi, bu uzun su kemerinin şehirde son bulduğu ve suyun halkın kullanımına sunulduğu nokta. Çeşmenin altında büyük bir su deposu olduğu söyleniyor. 15 kilometre boyunca bazen su kemerleri aracılığıyla yerin üstünden bazen altından şehre su getiren bu proje 14 ayda tamamlanmış ve Venedik’in koruyucusu Aziz Marko’nun bayramı olan 25 Nisan 1628 günü açılmış. Devreye girdiği zaman sağladığı günlük 1000 varil su arzı Heraklion halkı için büyük bir hizmet olmuş. İlk yapıldığında ortasında, aslanların üstünde yükselen bir de Poseidon heykeli varmış ama bunun ne zaman yok olduğu bilinmiyor. Büyük bir olasılıkla, Osmanlı döneminde kaldırılmış olabilir. Çeşme havuzunun dış yüzeyine Yunan mitolojisinden sahneler yapılmış. Osmanlı yönetimi sırasında bir dönem çeşmenin çevresinde delikler açılarak, abdest alınabilmesi için, bir şadırvan haline getirilmiş. 1847 yılında, çevresine sütunlar dikilerek üstü kapatılmış ve konan bir kitabe ile adı Abdülmecid Çeşmesi yapılmış. 1900 yılında çeşme restore edilerek, mümkün olduğu kadar, orijinal haline döndürülmüş.

Kilisenin mimarisinde Venedik’e özgü detaylar göze çarpıyor

Araplar döneminde Doğu Akdeniz’in en büyük esir pazarının bu meydanda olduğu söyleniyor. Daha sonraki dönemlerde burası şehrin yöneticilerinin saraylarının bulunduğu bir meydanmış. Bizans valisinin de adadan sorumlu Venedik Dükünün ve Osmanlı Paşasının da sarayları bu meydanda imiş. Günümüzde burası kafe-restoran ve barlarla dolu.

Bazilikadaki Venedikli soylulara ait mezarlardan birisi

Aslanlar Meydanı yakınında, şehrin bir diğer önemli Venedik dönemi mirası olan Aziz Marko Bazilikası’nı da göreceksiniz. Yapı 1239 yılında, Venediklilerin 4. Haçlı Seferi kapsamında Girit’i işgal etmelerinden kısa bir süre sonra, bir Katolik bazilikası olarak inşa edilmiş. Bir zamanlar bazilikanın karşısında adanın yöneticisi olan Venedik Dükü’nün sarayı da varmış. Dükler ve aile üyeleri bu bazilikaya gömülürlermiş. İçeride, bu mezarlardan iki tanesini bazilikanın tabanında, üstü camla kaplı olarak görmeniz mümkün. Bazilikanın orijinal binası 1303 yılında yaşanan çok büyük bir depremde zarar görmüş. Daha sonra, 16. yüzyıl boyunca da yaşanan bir dizi depremin hasarlara yol açması üzerine, binayı güçlendirmek için dışına bir dizi payanda yapılmış. Bazilika 1669 yılında, Osmanlıların Heraklion’u fethetmesinden sonra, Defterdar Camii olarak camiye dönüştürülmüş. Çan kulesi yıkılarak, yerine bir minare yapılmış. Cami 1915 yılına kadar kullanılmış. Kapatılmasından birkaç yıl sonra minare de yıkılmış. 2. Dünya Savaşı sırasındaki işgal sırasında burası Almanlar tarafından sinema olarak kullanılmış. Günümüzde, Heraklion Belediye Sanat Galerisi olarak hizmet veriyor. Biz gittiğimiz sırada Yunanlı sanatçıların eserlerinin sergilendiği güzel bir sergi vardı. Böylece bazilikanın içini de görebildik. Gotik başlıkları olan iki sıra sütun ile üç koridora ayrılmış olan bazilikanın mimarisi pek çok yönden Venedik’teki benzer yapıları çağrıştırıyordu.

Bembo Çeşmesi ve Sebil

Görülecekler listemizdeki Bembo Çeşmesi ve Sebil, Aziz Marko Bazilikası ve Aslanlar Meydanı’na yürüyerek 4-5 dakika uzaklıkta idi. Birisi kentteki en eski Venedik çeşmesi, diğeri bir Osmanlı sebili olan bu iki eser, Kornarou Meydanı’nda ve gerçek anlamda yan yana. Bembo Çeşmesi adını, Heraklion’a ilk olarak bir su kemeri aracılığıyla su getirilmesini sağlayan ve halkın yararlanabilmesi için bu çeşmenin yapımına öncülük eden Venedikli yüzbaşı Gian Matteo Bembo’dan alıyor. 1552-1554 yılları arasında yapılan çeşmenin üstünde Gotik ve Rönesans tarzında süslemeler ve ayrıca bazı Venedik soylularının aile armaları var. Bunlardan ortadaki heykelin sağ tarafında ve yukarıda olanı çeşmeye finansman sağlayan Dük Alvise Gritti’ye, sol taraftaki Bembo’ya ait. Kenarda görülen diğer armalar Gritti’nin danışmanları Giovanni Tiepolo, Giorgio Emo, Pietro Marino ve çeşmenin yapımına parasal katkıda bulunan başka Venedikli ileri gelenlere aitmiş. Ortadaki, kafası olmayan heykel Girit’in güneydoğusundaki Ierapetra bölgesinden getirilmiş. Bazı kaynaklar bunun bir Roma dönemi heykeli olduğunu belirtiyor. Heykelin önündeki, suyun döküldüğü havuzun da bir Roma dönemi lahit mezarı olduğunu öğrenince, bana bu olasılık da mantıklı geldi.

Üstünde “Beyoğlu” Alvise Gritti‘nin de arması olan Bembo Çeşmesi

Alvise Gritti ismi ben de derhal bir çağrışım yaptı. Bir yerden tanıdık geliyordu. Yanılmamışım. Eski notlarıma bakınca buldum. Alvise Gritti (1480-1534), daha sonra Venedik Cumhuriyeti’nin Doçe’si (devlet başkanı) olan Andrea Gritti’nin (1455-1538) gayri meşru olarak İstanbul’da doğan oğlu. Kendisi, babası İstanbul’da Venedik Balyosu (elçisi) olarak bulunduğu sırada bir Rum anneden doğmuş. Babası Venedik’e geri dönerken meşru çocuklarını götürmeyi tercih ettiği için İstanbul’da kalmış. Bir yandan ticaret ile zenginleşirken bir yandan da Osmanlı Sarayı ile çok yakın ilişki kurmuş, Avrupa ve Osmanlı arasındaki diplomatik temaslarda yer almış. Eğlenceye de düşkün olan Alvise, Galata’daki sarayında zenginlik içinde yaşamış. Günümüze ulaşmayan bu muhteşem saray, Balyosun Oğlunun Sarayı olarak anılmaya başlanmış. Söylene söylene, zaman içinde Beyoğlu Sarayı ifadesine evrilen bu isim, daha sonra bütün bir semtin Beyoğlu olarak adlandırılmasına neden olmuş.

Bembo Çeşmesi’nin tam yanındaki Sebil, 1776 yılında Hacı İbrahim Ağa tarafından yaptırılmış. Söylendiğine göre, İbrahim Ağa neredeyse servetinin tamamını bu hayır işine ve onun bakımına harcamış. Yaz aylarında, susayanlara soğuk su sağlamak için Psiloritis Dağı’ndan kar getirilirmiş. İlk gördüğümde Bembo Çeşmesi’nin bu kadar dibine yapılmış olması tuhafıma gittiyse de sonra bunun çeşmenin su sisteminden yararlanmak için olabileceğini düşündüm. Heraklion’da Osmanlı döneminden kalan tek sebil olan bu yapının bir ara, yakındaki San Salvatore Kilisesi ile birlikte yıkılması düşünülmüş. Neyse ki bundan vaz geçilmiş. Günümüzde kafe olarak hizmet verdiği söyleniyor ancak, biz gittiğimizde çevresinde hiçbir masa ya da sandalye yoktu.

Heraklion Arkeoloji Müzesi

Artık akşam üzeri olmuş ve itiraf etmem gerekirse benim için Heraklion’a gelmek istememin birinci nedeni olan Arkeoloji Müzesi’ne gitme zamanı gelmişti. Arkeoloji herkesin ilgisini çekmeyebilir elbet. Ayrıca, tatilimizi nasıl geçireceğimiz, yabancı bir şehre ya da ülkeye gidince nereleri görmek isteyeceğimiz gibi tercihler çok kişisel konular. Belli ilgi alanları olan insanlar bile farklı zaman ve mekanlarda gezmek için farklı seçimler yapabilirler. O nedenle, hiçbir okuruma kendi zevklerimi ve ilgi duyduğum şeyleri dayatmak istemem. Buradan hareketle, Heraklion Arkeoloji Müzesi’ni de özellikle insanlığın uygarlık yolculuğuna, tarihe, arkeolojiye ve güzel sanatlara ilgi duyanlara, merak edenlere öneririm. Ben şahsen, tıpkı insanların geçmişlerine, bir süreç olarak nereden gelip nereye gittiklerine nasıl ilgi duyuyorsam, gittiğim yerlerin de tarihini, kültürünü merak ederim. Aksi takdirde ne gittiğim restoran ne yediğim yemek ne de gördüklerim benim için bir anlam kazanır. İşte o nedenle, bu müzede geçirdiğimiz üç saat bize yetmedi. O kadar çok ilgi çekici ve güzel şeyler vardı ki, açıklamaları okuyarak, kendi tempomda gezdiğim için (genel olarak müze ve sergilerde çok zaman geçiririm) sonuna doğru, müze kapanacağı için, bazı bölümleri istemeyerek çok hızlı gezmek zorunda kaldım. Heraklion’a bir daha gitme fırsatım olursa, bu müzeye tekrar gitmek isterim. Daha önce de belirttiğim gibi, benim için bu müzeyi gezmek, Knossos Sarayı kalıntılarını görmekten daha etkileyici oldu.

Mermer erkek figürü
(M.Ö. 6500-5900)
Knossos
Çeşitli kaplar
(M.Ö. 1800-1650)
Phaistos

Bulunduğumuz noktadan müzeye gitmek yaklaşık 10 dakika sürdü. Xanthoudidou & Hatzidaki Sokak, No: 1 adresindeki müze aynı zamanda, büyük bir meydan olan Plateia Eleftherias’ın kıyısında. Heraklion Arkeoloji Müzesi yaz aylarında (ekim ayı sonuna kadar) çarşamba günü dışında, her gün saat 08:00-20:00 arasında açık. Çarşamba günleri 13:00-20:00 arası açık. Kışın (mart ayı sonuna kadar) daha erken kapanıyor. Siz yine de olası değişiklikler nedeniyle herhangi bir sürprizle karşılaşmamak için, gitmeden müzenin web sayfasından kontrol edin. Yunanistan’da gittiğimiz birçok yere göre müzenin geç saate kadar açık olması büyük bir avantaj oldu. Birkaç sene önce gittiğimiz Sakız Adası’nda (Yunanca Χίος yazılıyor, Hios okunuyor) müzelerin erken kapanması zaman yönetimi açısından biraz sorun yaratmıştı.

Ziyafet kabı
(M.Ö. 1800-1700)
Phaistos
Özel bir dama oyunu tahtası. Fildişi, mavi cam macunu, kristal taşı ile altın ve gümüş kaplama kullanılarak yapılmış. Benzer oyun tahtaları Minos Uygarlığı’nın yakın ilişkide olduğu Mısır’da ve Doğu Knossos Sarayı’nda da bulunmuş.
(M.Ö. 1700-1450)
Knossos

Heraklion Arkeoloji Müzesi 1908 yılında kurulmuş. Müzenin koleksiyonu adanın Neolitik dönemi ile Roma döneminin bir bölümünü içeren 7000 yıllık bir dönemi kapsıyor. Eserler, iki kata yayılmış toplam 27 salonda sergileniyorlar. Alt kattaki ilk 12 salon Minos koleksiyonu olarak sınıflanıyor. Burada, adada yaşamış olan ilk insan topluluklarının geride bıraktıklarından yola çıkarak, zaman içinde yönetici sınıfların ortaya çıkmasını, giderek saray gücünün konsolide olmasını ve hiyerarşinin belirlenerek yönetim sisteminin temelinin oturtulmasını izleyebiliyorsunuz. Eserlerin büyük çoğunluğu Knossos Sarayı’nda yapılan kazılarda çıkarılmış.

Phaistos Diski
Bu esrarengiz disk müzenin baş yapıtlarından birisi sayılıyor. Metin günümüze kadar tam olarak çözülememiş olsa da, gözlemlenen bazı tekrarlar nedeniyle dini bir ilahi ya da büyü ile ilgili bir metin olabileceği düşünülüyor. Minosluların kullandığı alfabe daha sonra Grek alfabesini etkilemiş.
(M.Ö. 17.yy.)
Phaistos
Fildişinden yapılmış Boğa Atlayan insan figürü.
Boğanın üstünden atlamak Minosluların
önemli sporlarından birisi imiş. Bu tehlikeli spor ile ilgili birçok canlandırmaya rastlanmış. Bunlardan bir tanesi de fresk olarak müzenin koleksiyonunda yer alıyor.
(M.Ö. 1600-1450)
Knossos
Yılan Tanrıçalar
Özel bir tarikatın simgeleri olan küçük heykelcikler. Yılanlar tarikatın yeraltı dünyası ile ilişkisini simgeliyorlar. Knossos Sarayı’nın Mahzen Tapınak olarak adlandırılan bölümünden çıkarılmışlar
(M.Ö. 1650-1550)

Girit, konumu nedeniyle, çok eski çağlardan itibaren üç kıta ile etkileşim halinde olmuş. Bunun sonucunda ortaya çıkan ve M.Ö. 7000-M.Ö. 1100 yılları arasındaki döneme tarihlenen Minos Uygarlığı, sizin de müzedeki eserler yoluyla gözlemleyebileceğiniz gibi, çok kendine özgü, hatta benzersiz. M.Ö. 3000 yılından itibaren gelişen denizcilik ve ticaret bir yandan müthiş bir zenginleşme yaratırken, diğer yandan kültürel ve sanatsal olarak da büyük bir sıçrama yaşanmış. Farklı odalarda göreceğiniz objeler aracılığı ile bu uygarlığın dini törenleri, spor karşılaşmaları, özel hayat ile ilgili adetleri, cenaze ve ölü gömme ritüelleri hakkında fikir sahibi olacaksınız.

Arı Pandantifi
Altından yapılmış bu kolye ucu da müzenin sahip olmaktan gurur duyduğu bir başka parça. İki arı, bal kovanını bacaklarının arasında kavramış, ağızlarından birer damla bal damlatıyorlar. Bu kolye ucu, kuyumculukta çok ileri oldukları bilinen Minosluların bu alanda günümüze ulaşan en değerli eseri kabul ediliyor.
(M.Ö. 1800-1700)
Malia, Chrysolakkos Mezarlığı
Kolyeler, yüzükler, küpeler ve iğneler.
Altta taraklar, bronz aynalar, jilet ve cımbız.
(M.Ö. 1400-1300)
Aralarında Knossos’un da bulunduğu birkaç saray/şehirin
mezarlıklarından çıkarılmışlar
Hagia Triada Lahiti
(M.Ö. 1370-1300)
Hagia Triada
(Arkada, Larnakes adı verilen çömlekten tabutlar)
Knossos Sarayı’ndan bir fresk parçası
(M.Ö. 1350-1300)

Minos Uygarlığı’ndan söz edip de Bronz Çağı’nın yarı tanrı kralı Minos’tan ve onunla ilgili efsaneden söz etmeden olmaz. Aslında, Girit ile ilgili mitolojide çok efsane var. Hepsini burada anlatıp sizleri sıkmayacağım. Bunların arasında en çok sözü edilen efsaneden kısaca bahsetmekle yetineceğim. Kral Minos, bir yarı tanrıdır. Babası Zeus, annesi bir kıtaya ismini veren, Fenike prensesi Europa’dır. Ayrı bir efsaneye konu olan bu kısmı geçelim. Kral Minos, kardeşi ile taht için mücadele etmek zorunda kalır ve tanrı Poseidon’un yardımı ile kral olur. Böylece, Knossos Sarayı’ndan tüm Ege adalarında hakimiyet kurar, çoğunu kolonileştirir. Ancak, tanrı Poseidon, yaptığı yardımın karşılığı olarak Kral Minos’un kendisi adına beyaz bir boğa kurban etmesini ister. Kral ise Poseidon’un gönderdiği beyaz boğayı kurban etmeye kıyamaz. Buna çok sinirlenen Poseidon ceza olarak, Minos’un karısı Pasiphae’yi bu boğaya aşık eder. Bu aşktan, yarı insan yarı boğa olan, mitolojik yaratık Minotaur doğar. Kral Minos bu yaratığı saklamak için, Yunan mitolojisinin efsanevi mimar, heykeltıraş ve mucidi Daedalus’a Knossos Sarayı’ında bir labirent yaptırır ve oraya kapatır. Minotaur ve Kral Minos ile ilgili bir başka efsane de şöyle: Bir oğlu Atinalılar tarafından öldürülen Kral Minos, intikam olarak her yıl onların kendisine yedi genç kız ve yedi genç erkek göndermesini ister. Gelen gençler kurban olarak Minotaur’a sunulurlar. Bu bir zaman böyle devam eder. Bir süre sonra, gönderilen bu gençlerin arasına Atina kralının oğlu Theseus da katılır ve Kral Minos’un kızı Ariadne’nin yardımıyla Minotaur’u öldürerek, labirentten kurtulur.

Knossos’tan bir fresk
Aslında, sadece kabartma şeklinde görülen çok az bir kısmı orijinal. Büyük bölümü sonradan canlandırma. Maymunlar, kuşlar, çiçekler,
dere ve şelale var.
(M.Ö. 1580-1530)

Minos uygarlığı Girit’te bir süre Yunanistan’dan gelen Mikenler ile birlikte varlığını sürdürmüşse de M.Ö. 1450 yılında yaşanan şiddetli depremden sonra yok olmuş. Daha sonra adaya gelen Dorlarla birlikte Girit’te Yunan Uygarlığı hakimiyeti başlamış. Adanın antik Yunan dönemi ile ilgili objeler müzenin ikinci katında sergileniyor. Burada ayrıca büyük bir salonda, Knossos Sarayı’na ait duvar fresklerini de görebilirsiniz. Ancak, fresk deyince aklınıza öyle Pompei veya Sicilya’daki Villa Romana del Casale’deki gibi büyük ve hemen hemen hiç bozulmamış freskler gelmesin. Çoğunun orijinal kısmı o kadar az ki, restorasyonu yapanların freskin kalanının nasıl olduğunu nereden bildiklerini insan merak ediyor. Bazıları bana pekala başka türlü de olabilir gibi geldi.

Bir çocuk mezarında bulunmuş cupid figürinleri
(Helenistik Dönem-M.Ö. 3.-2.yy.)
Knossos-Venizeleio

Müzenin kapanma saati yaklaştığı için çok hızlı gezmek zorunda kaldığımız aşağıdaki iki salonda, diğer bölümlerden bağımsız olarak, Roma dönemine ait heykeller var. Yine ayrı bir bölümde özel bir koleksiyonun da sergilendiğini okudum ama bizim zaten zamanımız yetmemişti.

Roma dönemine ait bir villadan iki mozaik
(M.S. 2.yy)
Chersonessos

Müzeden sonra sırada akşam yemeği vardı. Günümüzü ona göre planlamış, akşam saat 20:00 için müzeye birkaç dakikalık uzaklıktaki Pemptos Ntore’de yer ayırtmıştık. Burası aslında müzenin baktığı büyük meydanda, karşı tarafta bulunan bir binanın tepesinde. Manzaralı ve esintili olması, ayrıca ilgili ama insanı sıkmayan servisi nedeniyle hoşumuza gitti. Burada da Girit’e özgü yemekler yemeye gayret ettik ve memnun kaldık. Başlangıç olarak pancar salatası yedik. İçinde pancar, ceviz pestosu, dövülmüş ceviz, Galeni keçi peyniri, elma marmeladı, roka, balzamik sirke ve zeytinyağı vardı. Ana yemek olarak, Girit’e gitmeden tatmayı planladığım adanın bir özel tabağını aldık. Adı, Xinohontros. Yapımı için dövülmüş buğday ya da bulgur ve ekşi yoğurt veya süt kullanılıyor. Bizim tarhana gibi insanoğlunun gıdayı saklama çabasından doğmuş. Aslında, Yunanistan’ın Girit adası dışında Trahana olarak biliniyor. Tarhana ile isim benzerliğini de fark etmişsinizdir. Buğday ekşi süt ya da yoğurdun içinde koyulaşana kadar kaynatılıyor. Ardından, bu bulamaç ince tabakalar halinde güneşin altında kurutulup, saklanıyor. Daha sonra, içinde sebze, et (özellikle keçi veya tavuk) ya da bakliyat olan çorbalarda kullanılıyor. Bir diğer kullanımı da bizim yediğimiz gibi çok koyu bir bulamaç hali. Hafif ekşi olan tadı, yanında getirilen ufak pidenin üzerindeki kavurma ile hoş bir şekilde dengelenmişti bana göre. Pidenin üstünde, kavurmanın dışında, miso ile marine edilmiş patlıcan ve rendelenmiş “graviera” peyniri de vardı. Aslen Giritli olmayan garsonumuz, Giritli kayınvalidesinin Xinohontros’u çok iyi yaptığını söylemeyi ihmal etmedi.

Pemptos Ntore’den manzara ve meydanın karşı
tarafındaki Heraklion Arkeoloji Müzesi

Yemeğin yanında organik tarımla üretilen ve Peza Bölgesi Kotsifali (%80) ve Mandilaria (%20) üzümlerinden yapılan PDO Peza sertifikasyonlu Domaine Paterianakis 2021 şarabını içtik. Açık kırmızı renkli, yüksek alkollü ve zarif aromaları olan Kotsifali ile, yoğun kırmızı renkli, yüksek asit seviyeli ve tanenli Mandilaria’nın harmanlanması şişeleme öncesi, filitrelemeden yapılıyor.

Pancar Salatası
Xinohontros

Tatlı olarak ne yediğimizi not almamışım ama, yanında içtiğimiz, Santorini adasından Vinsanto (2009) güzeldi. Yıllar önce ben de Santorini’den bir Vinsanto almış ve uzun bir süre, tatlılarla keyifle içmiştim. Bilindiği üzere, İtalya’nın Toskana bölgesinin de ünlü bir Vin Santo tatlı (dessert) şarabı var. Biz de İtalya gezilerimizde sıkça içer, hatta satın alarak yanımızda eve getiririz. İtalyanca Kutsal Şarap anlamına gelen Vin Santo isminin, Santorini de bitişik yazılmasının nedeninin Toskana yerine Santorini’de yapıldığını vurgulamak için olduğunu okudum. Vinsanto’nun İtalya ile bağlantısı isminden çok öte. Santorini adasında şarapçılık antik Yunan ve Roma dönemlerinden beri yapılıyor olsa da esas gelişim, Venediklilerin 1204 yılında, 4. Haçlı Seferi kapsamında İstanbul’u ele geçirmeleri sırasında olmuş. Haçlılardan birisi olan bir Venedikli asil adayı ele geçirmiş ve ailesi 1336 yılına kadar burada kontrolü elinde tutmuş. Daha sonra ada, 1579 yılında Osmanlılar burayı fethedene kadar, Venedik Cumhuriyeti’nin elinde kalmış. Bu süreçte, Venediklilerin şarapçılık bilgisi ve inanılmaz deniz ticareti ağı sayesinde Santorini şarapları ve onlarla beraber Vinsanto, Akdeniz ve Avrupa’da çok ünlenmiş. Bu yolla o kadar büyük bir gelir sağlanmaya başlanmış ki, Osmanlılar da bu üretime engel olmamışlar.

Sıcak İnsanların Adası Girit (1): Giriş ve Rethimno

Girit’ten döneli birkaç gün oldu. Ayağımın tozu ile, henüz anılar taze iken oturup yazayım istedim. Hem önümüzde hala birkaç yaz ve sonbahar ayı var. Belki bu süre içinde bir Girit yolculuğu planlayanlar ya da gidip gitmemeye henüz karar verememiş olanlar vardır. Her iki durum için de yardımım olabileceğini düşünüyorum. O nedenle bu yolculuk dönüşü elimi çabuk tutmaya karar verdim.

Doğrusu, geçtiğimiz birkaç aydan beri Ege Denizi’nde, özellikle Santorini adasında yaşanan ve Girit’te de hissedilen depremler gitmeden önce beni epeyce tedirgin etti. Bunun için bir yabancı uygulama indirmiş ve her gün Girit’teki irili ufaklı sarsıntıları izler olmuştum. Biz oradayken de çok belli belirsiz hissettiğim bir sarsıntı (3,3 şiddetinde) oldu ama, Girit’te o kadar güzel zaman geçirdik ki, doğrusu bu konuda kendimi strese sokmadım. Yaşamı etkileyen doğa olayı olarak daha çok, özellikle iki gün yaşadığımız, şiddetli fırtına vardı diyebilirim. Rüzgârın hızı o kadar yüksekti ki, iki kere arabadan inmek için açtığım kapı yerinden sökülüp, uçacak gibi oldu. Kapı menteşelerinden ürkütücü bir ses geldi. Adanın yerlileri, Meltemi dedikleri bu rüzgârın haziran ortasında başlayıp, ağustos sonuna kadar sürdüğünü söylüyorlar. O nedenle, hem sıcak hava hem de rüzgâr açısından, Girit’e gitmek için en iyi zaman olarak eylül ve ekim ayları belirtiliyor. Eğer çeşitli nedenlerle mutlaka Haziran-Ağustos sonu döneminde gitmeniz gerekiyorsa, o halde adanın kuzey kıyılarını tercih etmeniz daha iyi olabilir çünkü, bizim gözlemlediğimize göre, o tarafta rüzgâr daha az şiddetli idi. Bizim kaldığımız, Libya Denizi olarak adlandırdıkları Libya kıyılarına bakan güney sahilinde rüzgâr fırtına boyutunda iken, kuzeyde gittiğimiz yerleşim yerlerinde rüzgâr daha makul esiyordu.

Akdeniz’in, Girit’in güneyi ile Kuzey Afrika arasında kalan bölümüne
Antik Çağ’dan beri Libya Denizi deniliyor.

Benim bu Girit’e ikinci gidişim. Daha önce, 2014 yılında, Yunan Adaları’nı kapsayan bir gemi gezisi sırasında gitmiştim. Kızım ve iki arkadaşımla gittiğimiz bu geziden çok güzel anılarla dönmüştük. Notlarıma bakmadan, o zamandan Girit ile ilgili ilk aklıma gelen şeylerin başında, adaya yaklaşırken denizdeki dalga nedeniyle midemin aşırı şekilde bulanmış olması vardı. Sabah daha ayağa kalkmadan, yatakta yatarken bizi yakalayan dalga nedeniyle midemin derinlerden yukarı doğru alt üst olduğunu hala hatırlıyorum. İkincisi, Girit mutfağının çok zengin olması ve lezzet açısından gittiğimiz diğer tüm adaları geride bırakması idi. Üstelik, bu sadece benim kişisel görüşüm değildi. Son olarak, bir de elbette Minos uygarlığından kalan ünlü Knossos Sarayı vardı.

Heraklion‘a 6-7 kilometre uzaklıkta olan Knossos Sarayı‘nın kuzey girişi.
Orijinal olmayıp, arkeolog Sir Arthur Evans tarafından yapılmış bir yeniden inşa olarak epeyce eleştiri almış bir çalışma.

Girit (Yunanca Κρήτη (Kiriti okunuyor)), yaklaşık 8500 kilometre kare yüz ölçümü ile Yunanistan’ın en büyük adası. Akdeniz’de ise Sicilya, Sardinya, Kıbrıs ve Korsika’dan sonra, beşinci büyük ada. 2021’de yapılan sayıma göre nüfusu 625.000. 1847’den 1972 yılına kadar adanın idari merkezi Chania (Yunanca Χανιά (Hania okunuyor)) imiş. 1972 yılından sonra, adanın başkenti Heraklion (Yunanca Ηράκλειο (Irakleio okunuyor)) olmuş.

Girit, dağlık bir ada. Bunların bir kısmı doğrudan denizden yükseliyorlar ve bazılarının yükseklikleri 2000 metrenin üzerinde. Dağların arasında yüzlerce kanyon var. Bunların birkaç tanesi trekking yapanlar arasında çok ünlüler. Ayrıca, adada altı tane küçük akarsu, bir tane doğal (Kournas) ve birkaç tane yapay göl var. Sahiller, denize girebileceğiniz, güzel plajlarla dolu. Yasa gereği, plajlar hiçbir şekilde halka kapatılamıyorlar. O nedenle, otellerin ya da tatil köylerinin plajları aynı zamanda halka açıklar. Bu hem bir avantaj hem de zaman zaman bir sıkıntı olabiliyor. Örneğin bizim, adanın güneyinde, Damnoni’de kaldığımız Hapimag tesisinde, bazen üyelere şezlong kalmazken, dışarıdan gelenler kendilerini belli etmeden şezlongların tadını çıkarabiliyorlar.

Girit adası kendisi volkanik bir ada değil. Ancak tarih boyunca, 110 kilometre kuzeyindeki volkanik Santorini adasındaki patlamalar ve ardından gelen tsunami dalgalarından etkilenmiş. Kuzey kıyıları dalgaların getirdiği lav külleri ile kaplanmış. Patlamalar nedeniyle Girit’te şiddetli depremler yaşanmış.

Biz öğlen, Aegean havayollarının 12:25 seferi ile doğrudan Heraklion’a uçtuk. Olympic havayollarının bir markası olan Aegean ile ilk olarak yolculuk yaptık ve bilet satışı, web sitesi, uçuş sırasında verilen hizmet ve benzeri her şeyden çok memnun kalmıştık. Dönüşte, İstanbul’a olan aktarmasız uçuş sabahın çok erken saatinde olduğu için, bu sefer Hania’dan ve aktarmalı uçmaya karar vermiştik. Ancak, 16:10’da kalkması gereken Hania-Atina uçuşu rötar yaptığı için Atina-İstanbul bağlantısını kaçırdık. Bizi Türk Hava Yolları’nın gece 22:00 uçuşuna geçirdiler. Tüm bunlar için Atina hava alanında oradan oraya gitmek, sorularımıza yanıt aramak bizi epeyce yordu. Akşam saat 20:00’de İstanbul’da olmamız gerekirken, gece yarısı indik. Tahmin edebileceğiniz gibi Aegean hakkında düşüncelerimiz olumsuza döndü. Ancak, ertesi gün Atina’daki transfer bankosunda bize verilen bir kâğıdı atmak üzereyken okumaya karar verdim. Kâğıtta, yaşanan olumsuzluk nedeniyle özür dileniyor ve ayrıca bu nedenle bir yıl süreli, istediğimiz ulusal veya uluslararası uçuş için kişi başı bir tek yön bilet verildiği belirtiliyordu. Başvurumuzu yaptık. Sonucu bekleyip, göreceğiz.

Heraklion hava alanı küçük bir yer. Pasaport kontrolü, bagaj ve önceden (Avis’ten) kiraladığımız aracı teslim alma işlemleri sorunsuz oldu. Bizim kaldığımız Damnoni, adanın güney sahilinde ama idari olarak kuzey kıyısındaki Rethimno’ya bağlı. Heraklion’dan Damnoni’ye gelmek 1 saat 40 dakika kadar sürüyor. Yukarıda belirttiğim gibi, biz Hapimag üyesi olduğumuz için burada kalmayı tercih ettik. Böyle bir şey söz konusu değilse ve büyük bir yerleşim yerinde kalmak isteniyorsa, benim önerim öncelikle Hania ve sonra Rethimno olacaktır. Buraların Eski Şehir denen bölgeleri çok sevimli ve canlı. Eğer amaç denize girmekse, bunun için şehrin civarındaki plajlara gitmek mümkün. Ya da tersi yapılabilir. Bu iki yere yakın sahil otellerinde konaklayıp, akşamüzeri veya gece için şehirlere gidilebilir. Heraklion bana göre, daha modern ama bir o kadar sevimsiz ve keşmekeş bir şehir. İnsan bir tek burayı görürse, Girit’ten hiç hoşlanmayabilir. Ama orada da muhteşem bir Arkeoloji Müzesi var. Arkeolojiye ilgi duyan herkesin görmesini öneririm. Başka yerde kalsanız bile, sırf bu müze için Heraklion’a gitmeye değer.

Genellikle görmediğimiz bir Yunan adasına gittiğimiz zaman, eğer zaman kısıtlı ise, deniz yerine tarihi yerleri görmeyi tercih edebiliyoruz. Sakız’da (Χίος) da öyle yapmıştık örneğin. Meis çok küçük bir ada olduğu için, birkaç gün kalmamıza karşın hem gezebilmiş hem de denize girmiştik. Girit’te daha uzun kaldığımız için, sabahları denize girdik, akşamüzerleri gezdik. İlk gittiğimiz yerleşim yeri olan Rethimno üzerine yazmadan önce, her zaman olduğu gibi, Girit’in tarihinden kısaca söz etmek istiyorum.

Sicilya kadar çok olmasa da Girit konumu nedeniyle tarih boyunca gelmiş geçmiş çeşitli millet ve kültürlerin harmanlandığı bir pota olmuş. Avrupa, Asya ve Afrika’dan adaya gelen çeşitli kavimler burada kendilerine özgü bir uygarlık yaratmışlar. Minos uygarlığı olarak adlandırılan bu oluşum daha sonra tarihçiler tarafından Avrupa’nın ilk uygarlığı kabul edilmiş.

Adada yaklaşık 150.000 yıl öncesine ait bazı taştan aletler bulunmuş. (Bazı kaynaklar 130.000 diyorlar. Ben Heraklion Arkeoloji Müzesi’nin verisini aldım). Bunlar, insansı (hominid) bazı varlıkların belli dönemlerde, kısa süreler için Girit’te konakladıklarına bir kanıt olarak gösterilse de gerçek yerleşimin M.Ö. 6500 yıllarından çok önce olmadığı düşünülüyor. M.Ö. 3000 yılına gelindiğinde, bir Bronz Çağı uygarlığı olan ve efsanevi kralları Minos’un adıyla tarihe geçen büyük bir uygarlık yükselmeye başlamış. M.Ö. 2000 yılı civarında, Minoslular büyük saraylar yapmaya başlamışlar. Bunların en ünlüsü Knossos Sarayı. İlk gidişimde gezdiğim bu saray dışında, Phaestus, Malia, Galatas, Zakros ve Petras’da da saraylar inşa edilmiş. Birer site şehir olarak düşünebileceğiniz bu saraylar ve aralardaki yerleşim yerlerinde deniz ticareti ve zanaatkarlığa dayalı müthiş bir uygarlık yükselmiş. Bu dönemden geriye son derece çarpıcı heykeller, freskler, mücevher ve işlenmiş metal ürünler kalmış. Bu arada Minoslular, M.Ö. 1800 yılından başlayarak, uzmanların Linear A olarak söz ettikleri bir yazıyı da geliştirmişler. Henüz çözülememiş olan bu yazıya söz konusu isim, çamur tabletler üzerine yazılmış olan çizgiler halindeki şekillerden dolayı, Knossos Sarayı’nı da kazan arkeolog Sir Arthur Evans tarafından verilmiş.

Knossos Sarayı’nın Taht Odası
Günümüzde Knossos’ta görülen diğer
duvar resimleri gibi, buradakiler de gerçek değil. Arkeolog
Sir Arthur Evans‘ın önerdiği şekilde yapılmışlar. Bir tek taht ve onun iki yanındaki taş sıraların orijinal oldukları belirtiliyor. Evans’ın kendi hayal gücünü de katarak, Knossos’ta yaptığı bu restorasyonlar arkeoloji dünyasında hâlâ tartışma konusu. Sarayda bulunan orijinal freskler
Heraklion Arkeoloji Müzesi‘nde sergileniyorlar.

M.Ö. 1500 civarında, ana kara Yunanistan’dan Girit’e Mikenler gelse de iki uygarlık adada bir süre birlikte yaşayabilmişler. Bu süreçte, karşılıklı etkileşim sonucu, Mikenler Linear A alfabesini geliştirerek, Linear B adı verilen bir yazı oluşturmuşlar. Daha sonra, Yunan alfabesinin bu sonuncu yazı türüne dayanılarak geliştirilmiş olmasından ötürü, Minos yazısının Yunan harflerinin yaratılmasında büyük rolü olduğu düşünülüyor.

Farklı kaynaklar biraz farklı tarihler verse de Minos uygarlığının, M.Ö. 1450 yılı civarında yaşanan şiddetli bir deprem sonucunda, Knossos ve diğer saray yerleşim yerlerinin yıkılmasının ardından, yok olduğu ve bundan sonra Girit’in kesin olarak Miken uygarlığına geçtiği kabul ediliyor. Demir Çağı başlarken, M.Ö. 1200 yılında, bir başka Yunan halkı olan Dorlar bu kez adayı ele geçirmişler.

Romalılar Girit’e M.Ö. 69-67 yılları arasında gelmişler ve burayı idari olarak Kuzey Afrika’ya bağlı, Cyrenaica vilayeti yapmışlar. Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasından sonra, M.S. 395 yılında adada Bizans dönemi başlamış. M.S. 824 yılında Araplar Girit’i ele geçirmişler ve 137 yıl kalmışlar. Bu dönemde günümüzün Heraklion kentini kurmuşlar ve buraya Handak adını vermişler. Ancak, 961 yılında Bizanslılar adayı geri almışlar. 1204 yılında, İstanbul’u da ele geçiren ve 1261 yılına kadar kalarak yağmalayan 4. Haçlılar, Girit’i de kontrolleri altına aldıktan sonra adayı Venedik Cumhuriyeti’ne satmışlar. Girit’in konumu, o dönemde Venediklilerin gittikçe güçlenen ticaret imparatorlukları için son derece uygun bir noktada imiş. Venedikliler, Araplardan kalan kaleleri güçlendirmekle kalmamış, kendileri de yeni kaleler inşa etmişler. Günümüzde, adada Venedik döneminden kalan kalelerin, sarayların, evlerin, çeşmelerin, kiliselerin ve bazilikaların izlerini sürmek mümkün.

Dört yüzyıldan fazla süre Venedik hakimiyeti altında kalmalarına rağmen, Giritliler Ortodoksluğa ve Yunancaya sadık kalmış, Katolikliği kabul etmemişler. Venedik işgali döneminin Girit’e en büyük katkısı, Rönesans dönemini de kapsaması nedeniyle, güzel sanatlar ve edebiyatın ilerlemesi olmuş. Dünyada El Greco adıyla tanınan ressam, heykeltıraş ve mimar Doménikos Theotokópoulos (1541-1614) bu dönemde Girit’te yetişen sanatçılar arasında en tanınmışıdır.

Adanın belli bölümlerini daha önce parça parça ele geçiren Osmanlılar, 1669 yılında uzun ve zorlu bir kuşatmanın ardından Candia’yı, yani günümüzdeki Heraklion’u ele geçirerek, Girit’i tamamen zapt etmişler. 229 yıl süren Osmanlı dönemi sırasında, iki tanesi 1821 ve 1866 yıllarında olmak üzere, birçok ayaklanma olmuş. Sonunda Girit, 1898 yılında Osmanlı İmparatorluğu’ndan koparak otonom bir devlet olmuş. 1913 yılında da Yunanistan ile birleşmiş.

2. Dünya Savaşı sırasında Girit’i işgal eden Almanlar burada hiç beklemedikleri bir karşı koyma ile karşılaşmışlar. Bu direniş hareketi nedeniyle Almanlar çok sayıda Giritliyi katletmiş. Halk buna karşın yılmamış. Güney sahillerinden geceleri gizlice yapılan seferlerle direnişçiler, Almanlara karşı direnişlerini oradan yürütmek üzere, Mısır’a taşınmışlar. Başta Hania olmak üzere, gezdiğimiz yerlerde duvar yazılarına dayanarak adanın direnişçi ve sol siyasete eğilimli olduğunu gözlemledim. Duvar yazıları ve afişlerle Gazze ve Filistin’e destek beklemediğim boyutlarda idi.

Kısaca tarihini özetlemeye çalıştığım Girit, dünyaca ünlü mutfağı ve müziği ile çok kendine özgü, farklı bir yer. Müzik demişken, geleneksel Girit müzik ve folklorunu izlemenizi de öneririm. Girit yerel müziği, ana kara Yunanistan’ınkinden biraz farklı, daha çok bizim Doğu Karadeniz havalarını ve folklorundaki ayak hareketlerini andırıyor. Bu izlenim kanımca en başta, adına Girit Liri dedikleri, ses ve görüntü olarak bizim kemençeye çok benzeyen (biraz daha büyük) bir aletten kaynaklanıyor. Bu aletin Bizans’tan yolunu Girit’e nasıl bulduğu ile ilgili çeşitli varsayımlar var. Bunlardan bir tanesine göre, 1204 yılında Latin Haçlıları 4. Haçlı Seferi sırasında İstanbul’u ele geçirince, bir grup Bizanslı Trabzon’a göç ediyor. Fatih 1461’de Trabzon’u fethedince de bu sefer, buradan müzikleri, dansları, gelenek ve görenekleri ile birlikte Girit’e gidiyorlar. Müziğin yanında, bazı folklor hareketleri de bizim Karadeniz folkloruna benziyor. En büyük farklılık, kadın erkek bir arada dans etmeleri.

Eski tip Girit Liri (Lyraki)
Atina Yunan Folklorik Müzik Aletleri Müzesi
Kaynak: Wikimedia Commons

Evet, bu yazımın başlığında yazdığım gibi, Girit bir de sıcakkanlı insanların adası. Bugüne kadar Yunanistan’da veya gittiğim Yunan adalarında hiç ters bir davranışla karşılaşmadım ama, Giritlilerin gösterdiği yakınlık bana bir başka geldi. Her zaman olduğu gibi, bu gibi şeylerin bir şans işi de olduğunun altını çizeceğim. Farklı durum ve ortamlarda farklı davranışlarla karşılaşmak her yerde mümkün. Ben kendi deneyimime dayanarak bu ifadeyi kullanıyorum elbet. Günlük hayatta karşılaştığım insanlar, hele bir de Yunanca birkaç cümle kurmaya çalışırsam, günaydın, teşekkür ederim vb. basit şeyler söylesem bile, hep çok teşvik edici ve güler yüzle karşıladılar. Bu beni çok mutlu etti. Yaklaşık bir seneden beri Yunanca çalışıyorum. Yunanistan’da ana okuluna gidişimi, hatta okuma yazma öğrendiğimi yıllar önce, “Sonradan Gelen…” başlıklı yazımda anlatmıştım. Sonra, küçük yaşta hızla dil öğrenen ve hızla unutan bütün çocuklar gibi, her şeyi unutmuştum. Şimdi, yıllar sonra, farklı bir deneyim ve bakış açısı ile Yunancayı tekrar kâh hatırlamaya kâh öğrenmeye çalışıyorum. Bu arada, İtalyanca ile olan beklemediğim kadar benzerlik de beni şaşırtıyor. Ayrıca, en azından harfleri biraz sökebilmiş olmak, bu yolculukta çok işime yaradı.

Bir öğleden sonra Rethimno’ya (Yunanca Ρέθυμνο (Rethimno okunuyor)) gittik. (Buranın adı, Latin alfabesi ile Rethymno olarak da yazılabiliyor). Bu gezi sırasında ilk olarak Yapay Zeka’yı bol bol kullandığımı belirteyim. Çok işimize yaradı. ChatGPT’den, gittiğimiz şehirlerde başlama ve bitiş noktası ile görmek istediğimiz yerleri sıralayıp, duraklar arası yürüme süreleri ile birlikte, en uygun gezi rotasını çıkarmasını istedim. Birkaç saniye içerisinde rotayı çıkarıyordu. Yalnız, bazen hata yaptığını da belirtmeliyim. Kendinizi tamamen YZ’ya teslim etmeyin. Birkaç kere, bazı ilgisiz yerleri aynı imiş gibi gösterdiği ya da çok yakın yerler için insanı dolaştırdığı da oldu. Yine de çok büyük kolaylık oldu bu gezide.

Rethimno, Venedik ve Osmanlı eserleri ile dolu, tarih kokan bir şehir. Eski Şehir bölgesi adanın en iyi korunmuş tarihsel dokusuna sahip. Bu bölgenin sokaklarında amaçsız dolaşmak bile çok keyif verici. Dar sokaklarda karşınıza sık sık Venedik ve Osmanlı döneminden kalan evler çıkıyor. Bunun en güzel tarafı, söz konusu evlerin hala kullanılıyor ve bakımlı olmaları. Rethimno, en çok gelişmeyi Venediklilerin döneminde göstermiş. 4. Haçlı Seferi’nden sonra adaya yerleşen Venedikliler, Heraklion ve Hania’nın arasındaki bu bölgede büyük bir liman kurmaya karar vermiş ve antik çağlarda burada yer alan Rithymna’nın üzerine şehirlerini inşa etmişler. Venedikliler Rethimno’yu sadece ekonomik olarak ihya etmekle kalmamışlar, adanın geri kalanında olduğu gibi, kültürel olarak da Rönesans etkisini buraya taşımışlar.

Fortezza
Rethimno Venedik Kalesi
Kalenin Kapısı
Kalenin içine uzun bir galeriden geçilerek giriliyor

Rethimno zenginleşirken, o dönemde çok kuvvetli olmayan savunma yapıları nedeniyle dışarıdan ciddi saldırılara uğramaya başlamış. 1538 yılında Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa, 1571 yılında da Uluç Reis şehirde önemli hasara yol açmışlar. Ciddi saldırılar üzerine, Venedikliler, 1573 yılında Fortezza’yı yani Rethimno Kalesi’ni inşa etmeye başlamışlar. Bitmesi 1590 yılını bulmuş. 1646 yılında, kaleye yaptıkları uzun bir kuşatmadan sonra, Osmanlılar Gazi Deli Hüseyin Paşa önderliğinde şehri ele geçirmişler.

Venedikliler zamanında Aziz Nikolas Katedrali,
Osmanlı döneminde Sultan İbrahim Camii olan yapı
Mihrap yerinde
Caminin kubbe süslemesi bana ilginç geldi

Şehri gezmeye biz de kaleden başladık. Arabayı, navigasyonda “Old Town Parking” adı altında görünen otoparka bıraktık. Burası, gideceğimiz yerlere yakınlık ve akşam yemekten dönüş açısından büyük kolaylık oldu çünkü, hepsine birkaç dakika uzaklıkta idi. Siz Rethimno’ya arabalı ya da arabasız gelmiş olmanıza, ayrıca burada konaklayıp konaklamamanıza bağlı olarak bir başlangıç noktası seçebilirsiniz.

Caminin yanındaki küçük kilise, 1899 yılında Rus valinin yaptırdığı
Agios Theodoros Trichinas
Venedik döneminde şehrin dini liderinin oturduğu yapı
Venedikliler döneminde valinin oturduğu konut
Kale içinde gördüğüm bu üst üste dizilmiş taşların son yıllarda ortaya çıkan bir akım olduğunu sonradan öğrendim. Tarihi ve arkeolojik yerlerde ziyarteçiler tarafından, çeşitli inanç ve dileklerle yapılan bu tür taş dizimlerini uzmanlar hoş karşılamıyorlar.

Rethimno Kalesi, fazla yüksek olmayan ve Yunanca eski kale demek olan Paleokastro tepesinin üzerinde. Bu ifadenin, burada daha önce de, belki Araplar zamanından kalma, bir kale olabileceğini ima ettiği belirtiliyor. Kalenin her ne kadar çok mükemmel bir şekilde restore edildiği söylense de gerek yurt içinde gerekse yurt dışında, daha iyi durumda kaleler gördüğümü söylemeliyim. Kapıdaki tabelada içerideki binalar hakkında toplu bir sıralama yapılmış olsa da içeride yapıların önüne isim konmadığı için, neyin ne olduğunu anlamak zor. Tek yanılmayacağınız yapı, Venedikliler zamanında Aziz Nikolas adına katedral olarak 1583-1585 yıllarında yapılıp, daha sonra Osmanlılar tarafından 1646’da Sultan İbrahim Camii’ne çevrilen bina. Dışarıda yıkık minaresini göreceksiniz. Minare 20. yüzyılın başında yıkılmış ve bir daha yapılmamış. Günümüzde konserler için kullanılan caminin içinde mihrap yerinde duruyor. Ayrıca, beyaz, kahverengi ve bej renkli taşlarla yapılmış kubbe süslemesi de bugüne kadar hiç görmediğim bir tarzda yapılmış.

Kaleden Mısır Deniz Feneri ve Venedik Limanı‘nın manzarası

Caminin bulunduğu açıklık alandaki düz damlı büyük bina, Venedikliler döneminde şehrin dini liderinin oturduğu saraymış. Ayrıca, caminin yakınında bir de küçük bir kilise (şapel) var. Agios Theodoros Trichinas isimli bu Ortodoks kilisesi, 1899 yılında Rethimno’nun Rus valisi tarafından yaptırılmış. (Ruslar Rethimno’yu, Girit’te 1896 yılında başlayan Osmanlı’ya karşı ayaklanmayı sözde durdurmak için oluşturulmuş uluslararası bir birliğin parçası olarak işgal etmişler. Bu sürecin sonunda Girit önce otonom bir yapıya dönüşmüş, 1913 yılında da Yunanistan’a katılmış).

Kalenin bulunduğu Paleokastro tepesi fazla yüksek değil
Eski Şehir’in ara sokakları Venediklilerden ve Osmanlılardan kalan binalarla dolu

Fortezza’da yukarıda belirttiğim yapıların dışında, Venedikliler tarafından yapılıp, daha sonra Osmanlılar tarafından güçlendirilen surlar, idari binalar, kışla, cephanelik, sarnıç, depo ve benzeri var. Sıcakta kaleyi gezmek bizi epeyce zorladı. Ancak, kaleden şehrin güzel bir manzarası var. Buradan Venedik Limanı’nı ve dalgakıranın ucundaki Mısır Deniz Feneri’ni görmeniz mümkün. Hania’da da aynı isimle anılan bir deniz feneri göreceksiniz. Bu şekilde adlandırılmalarının nedeni, Osmanlı tarafından Mora ve Girit adasındaki isyanları bastırması için, Mısır’dan askerleri ile çağrılan Kavalalı Mehmet Paşa tarafından, 1830’larda yaptırılmış olmaları.

Gözüme çarpan hoş bir kapı tokmağı detayı
Soldaki ahşap çıkmalı evin mimarisi bir Venedik-Osmanlı karışımı. Venedik döneminden kalan bir eve Osmanlılar tarafından bir çıkma yapılmış. Yunanistan ana karası ve adaları ile Balkanlardaki binalarda görülen bu çıkmalara Yunanlılar Sahnisi diyorlar. Bu, Türkçede evlerin dış yüzeylerinden sokağa veya avluya doğru yapılan çıkmalara verilen
Şahniş kelimesinden türetilmiş.

Kalenin bulunduğu tepeden, dar ve serin sokakları takip ederek indik. Bir sonraki durağımız olan Neratze Camii’ni bulduk. Rethimno’yu fetheden Osmanlı komutanının adıyla, Gazi Hüseyin Paşa Camii olarak da anılıyor. Giritliler kendisine Gazi Deli Hüseyin Paşa da diyorlar. Bizim, Rus Çarı Büyük Petro’ya, Deli Petro dememiz gibi bir şey olsa gerek. Cami binası aslen, 16. yüzyılın ikinci yarısında Venedikliler tarafından, Katolik Aziz Augustin Manastırı’nın kilisesi olarak, yapılmış. 1646’da şehir Osmanlılar tarafından fethedildikten sonra, Hüseyin Paşa tarafından camiye dönüştürülmüş. Kiremitle kaplı çatısının yerine 3 tane kubbe yapılmış. Halen ayakta olan minaresi, 1890-1891 yıllarında yapılmış. Günümüzde konservatuar ve konser mekânı olarak kullanılıyormuş. Biz dışardan binaya bakarken içeriden prova sesleri geliyordu.

Bir sokak arasından görünen Neratze Camii‘nin minaresi
Günümüzde daha çok Neratze Camii olarak adı geçen
Gazi Hüseyin Paşa Camii

Rimondi Çeşmesi’nin yerini sormamız gerekti. Çok yakınında dolanmışız ama tam aksi yöne doğru gidiyormuşuz meğer. Çeşme, küçük bir meydanda. Sütunları ve ağızlarından su akan aslan başları ile şehre bir Venedik dokunuşu olduğu belli oluyor. 1626 yılında yapılmış. Çeşmenin yanında bir kafe-bistro var. Adı Galero. Gölgede, serince bir yer. Sıcaktan bunalanlar için soluklanmak ve gelen geçeni seyretmek için iyi bir konumda. En ön sırada yer bulduk, oturduk. Birer dondurma söyledik. Fena değildi ama, sanırım iki sene önce Sakız’da yediğimiz o enfes sakızlı dondurmanın tadı hala damağımızda olduğu için, çok beklediğimiz gibi değildi.

Bir Venedik dönemi eseri olan Rimondi Çeşmesi
Çeşmenin yanındaki Galero‘da oturmak keyifliydi ama…
Dondurmasında iş yoktu…

Yemekten önce tarihi Venedik Limanı’na doğru da yürüdük. Bir uçtaki deniz feneri ile sahildeki restoran ve barlarla sevimli, pitoresk bir havası var. Burada da yemek yemek bir seçenek olabilir. Yolda, Venedik Locası’nın (Loggia) yanından geçtik. 16. yüzyılın ortasında yapılan ve mimarı Veronalı Michele Sanmicheli olan bina, 1597 yılında tekrar inşa edilmiş. Aynı mimarın, Venedik Cumhuriyeti’nin hakimiyeti altındaki Korfu adası, Hırvatistan’da Zadar gibi yerlerde de eserleri varmış. Soyluların ekonomik ve politik konuları tartışmak için toplandığı bu yapının, Girit’in Venedikliler döneminde şehrin en önemli kamu binalarından birisi olduğu belirtiliyor. Osmanlı döneminde cami olarak kullanılmış. Bu amaçla binanın yanına yapılan minare 1930 yılında yıkılmış.

Venedik Locası (Loggia)
Venedik Limanı ve Mısır Deniz Feneri

Bizim yemek için seçtiğimiz Avli, daha önce dolaştığımız ara sokaklarda (Radamathios 17, adresinde) bir restorandı. Aynı zamanda bir otel. Bina, zamanında Venedikli bir soylunun eviymiş. Adının yaptığı çağrışım gibi, Avli bir avluda bulunuyor. Ambiyansı çok güzel. İzlediğim kadarı ile sadece bizim gibi gezginlerin değil yerli halkın da geldiği bir yer. Saat sekizde gittiğimiz restoran bir saatin içinde tamamen doldu. Önden domates salatası aldık. Salatada, domatese benzetilerek yapılmış dışı kırmızı kıtır içi yumuşak keçi peyniri (galomyzithra), turşulaştırılmış zeytin yaprakları ve soğan, salatalık, enginar, zeytin ve deniz börülcesi vardı. Ben ana yemek olarak 7 yıllık pirinç (özellikle belirtilmişti), domates, turşulaştırılmış limon, domates ve çeşitli otlarla pişirilmiş salyangoz (Hohli) yedim. Salyangoz, Girit mutfağının önemli bir özelliği. Fransız mutfağından bildiğimiz tereyağlı ve maydanozlu şeklinden daha farklı, çeşitli tarzlarda yapılıyor. Salatadaki biraz kendini salmış birkaç domatesi saymazsak, ben bu ikisinden memnun kaldım. Eşimin istediği dana eti sertti. Daha sonraki deneyimlerimizden de anladık ki, Girit’te sığır eti yaygın olarak kullanılmıyor ve yapılmıyor. Çoğu lokantanın menüsünde bile yer almıyor. Onun yerine meze, balık, eğer yiyorsanız domuz, kuzu veya keçiye yönelmek daha iyi. Listede çikolata ve patlıcan ile yapılan tatlıyı (Namelaka) görünce heyecanlandık. On yıl kadar önce Positano’da yediğimiz patlıcanlı, çikolatalı tatlıyı unutamamıştık. Avli’ninki ona hiç benzemiyordu ama, galomyzithra peynirli dondurma, armut ve zeytin yaprakları ile hazırlanmış bu tatlıyı da beğendim.

Aynı zamanda bir otel olan Avli, 16. yy. da yapılmış bir
Venedik villasında bulunuyor
Villanın avlusundaki restoranın ambiyansı gayet güzel

Girit’e gelmeden, buraya özgü endemik üzümlerle yapılmış şaraplarını denemeye karar vermiştik. Eşim bu konuda, şarap üretimi olan ülkelere her gidişimizde yaptığı gibi, epeyce araştırma yapmıştı. O akşam,  kendisinin rehberliğinde, Giritli bir aile şaraphanesi olan Lyrarakis’in Plakoura Vineyard Oak-Aged Mandilari PDO (Protected Designation of Origin) Peza 2019 şarabını içtik. PDO etiketi üzümlerin sadece şarabın yapıldığı Pezo coğrafi bölgesinden geldiğini belgeliyor. Mandilaria siyah kalın kabuklu, yüksek tanenli, ve yüksek asit seviyeli kırmızı bir üzüm. Dolayısıyla, Mandilari şarabı yüksek asit seviyeli, tanenli, orta gövdeli, oldukça koyu renkli, son derece sek, kompleks bir kırmızı şarap.

Domates salatası
Girit mutfağının özelliklerinden biri de salyangoz
Patlıcanlı ve çikolatalı tatlı beklediğimizden
farklı ama güzeldi
Her kadehte daha güzelleşen şarabımız…

Son olarak, Avli’nin ucuz bir restoran olmadığını söylemek istiyorum. Rethimno’da daha ucuza yemek yemeniz mümkündür. Ambiyansına, bazı özel şef dokunuşlarına ve içtiğimiz şaraba bir diyeceğim yok. Şarap demişken, aklıma geldi. Eğer giderseniz, hesabı kontrol etmeyi ihmal etmeyin çünkü, bize şarabı iki kere yazdıklarını fark ettik. Gerçi, garson çok özür diledi, bir hata olduğunu söyleyip, kapılara kadar yolcu etti ama, bilemiyorum. Günahı boynuna. Bu kadar sık gittiğimiz Yunanistan’da ilk olarak böyle bir şey ile karşılaştık.