Tanrıların Savaştığı Kent Troia: Çanakkale (4)

Çanakkale, Türkiye‘de en çok antik kent bulunan illerimizden biri. Sayısının 200’den fazla olduğu belirtilen bu antik kentlerin yüzey araştırmaları ve kazıları ağırlıklı olarak Çanakkale 18 Mart Üniversitesi‘nin öğretim üyeleri ve öğrencileri tarafından yürütülüyor. Coğrafi konum olarak çok stratejik bir noktada olması nedeniyle, antik alanların bu kadar çok olması aslında insanı şaşırtmamalı. İstanbul gibi, tarihin değişik zamanlarında iki kıta arasında her iki yöne doğru geçmek isteyen herkes (Yunanlılar, Persler, Makedonlar, Romalılar, Araplar) buralara gelmiş ve iz bırakmış. 1915 yılında Müttefik Kuvvetler tarafından yapılan son deneme ise, onlar için bir hezimet, bizim için destansı bir direniş ile tarihe geçmiş. Uzmanlar, Çanakkale Savaşları’nın geçtiği alanların da aslında arkeolojik kalıntılarla dolu olduklarını belirtiyorlar. Ne acıdır ki, savaş sırasında Fransız Kuvvetleri buralarda savaşırken bir yandan da kazılar yapmışlar. Özellikle, günümüzde Çanakkale Şehitler Abidesi‘nin bulunduğu yerdeki Elaeus antik kentinin mezarlık alanında (nekropol) yaptıkları kazılar sonucunda burayı talan etmişler. Elaus’tan götürülen beş lahit, mücevherler, çanak çömlek ve diğer farklı objeler günümüzde Paris‘teki Louvre Müzesi‘nde sergileniyorlar. Kentin büyük bölümü savaş sırasında top atışleri nedeniyle tahrip olmuş. Günümüzde, kentin sadece sınırları ve sur duvarları tesbit edilebilmiş.

Homeros
Troia Müzesi

Bildiğiniz gibi, tarihte en az 1915 Çanakkale Savaşları kadar ünlü bir diğer savaş da yine bu topraklarda yapılmış. Sözünü ettiğim yer elbette Troia. Antik Çağ’da şüphesiz, günümüzde bilmediğimiz ya da üstünde durmadığımız, daha pek çok savaş olmuştur. Onların hiçbiri, Troia Savaşı kadar evrensel bir tanınırlığa ulaşmamıştır. Arkeoloji ve tarihle uzaktan yakından ilgisi olmayanlar bile tahta atın hikayesini bilirler. İnsanlığın, bu tanınırlığı borçlu olduğu kişi, büyük ozan Homeros‘tur. Eğer Homeros bu savaşı yaklaşık 500 yıl sonra dizelere dökmemiş olsaydı, büyük olasılıkla Troia Savaşı da sadece antik dönemin diğer birçok savaşı kadar ilgimizi çekecekti. Homeros, ünlü İlyada adlı eserinde, on yıl süren bu savaşın son yılında geçen elli bir günü bize sunar. Ama, geriye dönüşlerle savaşın çıkış noktasını ve gelişen olayları da öğreniriz. Öte yandan İlyada, olayların sadece kuru kuru anlatıldığı bir eser değildir. Edebi olarak son derece güzel, kimi yerlerde dokunaklı kimi yerlerde son derece heyecanlı anlatımlar vardır. İlyada’yı okuyanlar bilirler. Özellikle, gerek kahramanların birebir dövüşleri gerekse genel savaş sahneleri son derece canlı bir şekilde anlatılmıştır. Ben okurken çok heyecanlandığımı hatırlıyorum.

Polyksena Lahdi (M.Ö. 520-500)
Troia Müzesi

Troia Savaşları denince herkesin ilk aklına gelen tahta at öyküsü, İlyada’da değil, Odysseia‘da anlatılır. Homeros, İlyada’yı Troialı Prens Hektor‘un cenaze töreni ile bitirir. Tahta at hilesini ve savaşın sonunu Odysseia‘daki anlatımla öğreniriz. Bu ikinci kitap aslında, Odisseus‘un savaştan sonra, kralı olduğu vatanı İthaka‘ya dönmeye çalışırken başından geçenleri anlatır. Odisseus, Troialılara karşı savaşta yer almış Aka (Yunan) krallarından biridir. Esasen, savaşın sona ermesinde de rolü büyük olmuştur çünkü, tahta at fikri onundur. Odisseus’un türlü maceralarla dolu eve dönüş yolculuğu da on sene sürer. Ama ozan, bir geri dönüşle, Troia Savaşı’nın sonunu da bize söyler. Bazı tarihçilere göre, Troia atı tarihte hiç var olmamış, Homeros tarafından, tanrı Poseidon‘un simgesi olan at için bir metafor olarak kullanılmıştır. Poseidon, denizler tanrısı olmanın yanında, aynı zamanda depremler tanrısıdır da ve at, Akaların deprem nedeniyle yıkılan sur duvarları sayesinde Troia’yı ele geçirmelerini temsil etmektedir.

Polyksena Lahdinin bir yüzünde yer alan, Troia Kralı Priamos’un ve Kraliçe Hekabe’nin küçük kızları Polyksena’nın kurban edilme sahnesi

Homeros’un Troia Savaşı anlatımında sadece insanlar değil, tanrılar da taraf tutar ve savaşırlar. Zaman zaman insan şekline bürünür ve aşk, nefret, gurur, kıskançlık gibi insani duygulara kapılırlar. Savaşın bizzat çıkışı da böyle değil midir? Troia kralı Priam‘ın oğlu olan Paris‘in Afrodit‘i üç tanrıça arasında en güzel seçmesi ile başlamamış mıdır bütün olaylar? Kendilerini aşağılanmış hisseden Hera ve Athena o kadar kızmışlardır ki, Akaların tarafını tutmuşlardır. Üstelik Athena, kuruluşundan beri Troia şehrinin koruyucusudur ve burada kendisine adanmış bir tapınak bulunmaktadır. Tanrılar arasında Afrodit ve Apollon savaşın başından sonuna kadar Troialıların yanında kalmışlardır.

Günümüzde savaşların çıkış nedenlerini tabii ki tanrıların gazabına dayandırmıyoruz. Troia Savaşı da büyük olasılıkla, Troia’nın zenginliğinden gözleri kamaşan ve bu verimli toprakları ele geçirmek isteyen Yunan halklarının (Akaların) buraları ele geçirme savaşıdır. Ancak, savaş çetin olmuştur. Kent duvarları o kadar sağlamdır ki, Troia’yı ancak bir hile (veya deprem) ile ele geçirebilmişlerdir.

Troia ya da Troya, isim açısından halen süren tartışmaların konusu. Son zamanlarda toplum içinde veya sosyal medyada, eskiden alışkın olduğumuz şekilde, Truva demeye görün… Eleştiriler gecikmeyecektir. Çocuklukta öğrendiğimiz, zamanın tüm turistik tabela ve broşürlerinde geçen Truva ismi, antik kentin Fransızca ismi olan Troie‘den Türkçeye geçmiş. Ancak daha sonra, aralarında Azra Erhat‘ın da bulunduğu uzmanlar, kentin Yunancada Troia olarak geçtiğini ve bu şekilde anılması gerektiğini belirtmişler. Aynı kelimenin Türkçe okunuşu olarak Troya da kullanılmaktadır. Tarihte Troia’nın adı daha da çok çeşitlilik göstermiş. Kentten Yunanca, Troia’nın dışında, Ilion; Latince Ilium; Hititçe Wilusa ya da Truwisa olarak da söz edilmiş.

Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann (1942-2005)
Kaynak: www.troiavakfi.com

Troia (Troya) antik kenti 1998 yılından beri UNESCO Dünya Mirası Listesi‘nde bulunuyor. Bunun gerçekleşmesi için, Troia’da 25 yıl boyunca çalışmalar yürüten, Tübingen Üniversitesi‘nden Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann‘nın (1942-2005) çok büyük çaba gösterdiği belirtiliyor. Bir Anadolu ve Troia aşığı olan Prof. Korfmann 1981 yılında başladığı yüzey araştırmalarının ardından, 1988-2005 yılları arasında hem Troia’da hem de Troas bölgesinde (günümüzün Biga Yarımadası) yaptığı kazılarla bölge arkeolojisine çok büyük katkılar yapmış. Ayrıca, Troia çevresinin korunması için bu bölgenin Tarihi Troya Milli Parkı yapılmasına ön ayak olmuş.

Manfred Osman Korfmann Kütüphanesi
Çanakkale şehir merkezinde bulunan kütüphane, 19. yy. sonunda Surp Kevork Ermeni Kilisesi’nin Sübyan Okulu olarak yapılmış binada hizmet veriyor. Bina belediye tarafından satın alınarak, restore ettirilmiş ve vakfa tahsis edilmiş. Kütüphane 2007 yılında açılmış.
Kaynak: www.troiavakfi.com

Çok iyi Türkçe konuşan ve çalışmaları sırasında civardaki köylülerle çok iyi ilişkiler kuran Profesör Korfmann, Türk vatandaşlığı da alarak adına Osman’ı da eklemiş. Genç yaştaki ölümünün ardından, ailesi binlerce kitap, makale ve basılı eserlerini kendi kurduğu Çanakkale Tübingen Troia Vakfı‘na bağışlamış. Şimdi öğrenciler, akademisyenler ve arkeoloji meraklıları, vakfın Çanakkale’nin merkezindeki kütüphanesinden yararlanıyorlar.

Troia Müzesi

Korfmann’nın en büyük hayali ve bir anlamda vasiyeti, Türkiye Devleti’nin Troia antik kentinin yakınında dünya standartlarında bir müze açması olmuş. Ne mutlu ki, Korfmann’ın bu dileği yerine getirilmiş. Günümüzde Troya (Troia) Müzesi, çağdaş müzeciliğin ülkemizdeki göğüs kabartan nadide örneklerinden birisi. Çanakkale gezimizin en önemli nedenlerinden biri Troya Müzesi idi diyebilirim. Gerek Troia antik kenti gerekse müze aslında daha çok sayıda ziyaretçiyi hak ediyor. Dilerim, mevsimsel bir nedenden dolayıdır ama, biz gezerken olması gerekenden çok az sayıda ziyaretçi vardı. En az Efes kadar önemli bu ören yeri ve müzenin, hem yurt dışında hem yurt içinde, daha çok tanıtılması gerekiyor. En azından arkeolojiye ilgi duyan herkes gitmeli diye düşünüyorum.

Müze girişi

Müze, Çanakkale Merkez ilçesine bağlı, Tevfikiye köyünün yakınında. Binanın inşaatına, yapılan bir proje yarışmasından sonra, 2013 yılında başlanmış. Ziyarete 2018 yılında açılmış. Üç katlı müze, 12.765 metrekarelik kapalı alanıyla son derece ferah ve rahat gezilen bir mekan. Katlar arasında merdiven yerine rampalar yapılmış. Müzede sadece Troia’dan çıkarılan eserler değil, Troas bölgesinin diğer belli başlı antik kentlerinden (Assos, Tenedos (Bozcaada), Parion, Alexandria Troas, Smintheion, Lampsakos, Tavolia, İmbros (Gökçeada)) çıkarılmış eserler de sergileniyor. Giriş katında bulunan bu eserler daha önce Çanakkale Arkeoloji Müzesi‘nde sergileniyorlarmış. Şimdi hepsi, Troia ile beraber aynı çatı altında toplanmışlar.

Troia’nın farklı dönemlerine ait buluntular
Müzenin giriş katında, Bozcaada (Tenedos) ve Gökçeada (İmbros) da dahil olmak üzere, antik Troas bölgesinin önemli antik yerleşimlerinden eserler sergileniyor.
Dardanos Afroditi (M.Ö. 1.yy.)
Troya Müzesi, Çanakkale
Müzede sergilenen bu 31,5 cm boyutundaki heykelcik Dardanos’da bulunmuş. Heykelin, Praxiteles tarafından yapılan, antik çağın ünlü Knidos Afroditi’inin bir kopyası olduğu belirtiliyor. Knidos Afroditi maalesef günümüze ulaşmamış. Dardanos antik kenti günümüzde Çanakkale 18 Mart Üniversitesi kampüsünün içinde bulunuyor.

Troia Müzesi, kısa zamanda uluslararası ödüller almış bir müze. Sadece eserler açısından değil, içerdiği açıklamalar ve aktardığı bilgi açısından da çok zengin. Bu açıdan, katlar arasındaki rampalar bile değerlendirilmiş. İnsanın herhangi bir müzede geçirdiği süre, konuya duyduğu ilgiye bağlı oluyor. Biz Troia Müzesi’nde dört buçuk saat kaldık. Herkes bu kadar kalmayı tercih etmeyebilir. Ancak, kullanılan çeşitli modern odyovizüel teknoloji ile arkeoloji ile en az düzeyde ilişkisi olan ziyaretçilerin bile ilgisini çeken köşeler var. Bu arada elbette, 2004 yılında çekilen ve Brad Pitt‘in Akhilleus rolünü oynadığı Troy filmi de kullanılmış. Yunan mitolojisinin en bilinen kahramanlarından biri olan Akhilleus, Aka ordusunda savaşan büyük bir savaşçıdır. Kendisi aynı zamanda bir yarı tanrıdır. Annesi su tanrıçası Thetis, babası Phthia hükümdarı Kral Peleus‘dur. Annesi onu sol topuğundan tutarak ölümsüzlük ırmağında yıkadığı için, vücunda ölümcül yara alabileceği tek yer orasıdır. Troialı Paris de, Akhilleus ile dövüşürken, onu attığı ok ile sol topuğundan vurarak öldürür.

Heinrich Schliemann (1822-1890)
Kaynak: www.wikipedia.org
Schliemann’ın Yunanlı eşi Sophia’nın Troia hazinesinden bazı parçalarla çektirdiği fotoğraf. Hazine 1873 yılında bulunmuştu.
Kaynak: www.wikipedia.org

Müzenin en ilgi çekici yerlerinden biri altın takıların bulunduğu bölüm. Her ne kadar zamanında Heinrich Schliemann‘ın kaçırdığı hazineye içimiz yansa da, Troia Müzesi’nde sergilenenler de hiç de azımsanacak nitelikte değiller. Schliemann’ın Almanya’ya götürdüğü bu hazineyi, karlı bir kış günü Moskova‘daki Puşkin Müzesi‘nde görmüştüm. Çok zengin bir müze olan Puşkin Müzesi’ne ben sadece bu hazineyi görmek için gitmiş ama, müzenin geri kalanını da gezebildiğim kadar gezmiş ve çok beğenmiştim. Schliemann’ın Troia Kralı Priamın hazinesi olduğunu sandığı Troia Hazinesi‘nin büyük bir kısmı, II. Dünya Savaşı sırasında Ruslar tarafından Moskova’ya götürülmüş. Kalanı Avrupa’nın farklı müzelerine dağılmış. Günümüzde, arkeolojik bulgular aslında Schliemann’ın büyük bir zamanlama hatası yaptığını ortaya koymuş. Homeros’un İlyada’sı ile bir bağ kurma konusunda ısrarlı olan Schliemann’ın Priam’ın hazinesi olarak ilan ettiği takıların aslında o dönemden en az 1250 yıl daha eski oldukları saptanmış.

Puşkin Müzesi, Moskova
Schliemann’ın kaçırdığı Troia hazinesini
2013 yılında Puşkin Müzesi’nde görmüştüm. 1945 yılında Moskova’ya götürülen eserlerin varlığını Ruslar 1993 yılında resmi olarak kabul etmişlerdi.
Schliemann kaçırdığı hazineyi, Paris’teki Louvre ve St. Petersburg’daki Hermitage müzeleri dahil olmak üzere, Avrupa’nın belli başlı müzelerine satmak istemiş ama başarılı olamamış. Sonunda Berlin şehrine armağan etmiş. Günümüzde bu hazine, Moskova ve St. Petersburg
dahil olmak üzere, dünyanın yedi ayrı kentinde,
sekiz farklı mekana dağılmış bulunuyor.

Troia Müzesi’nde sergilenen altın takıların bir kısmı Biga Yarımadası’nın (antik Troas bölgesi) farklı yerlerinden çıkarılmış. Bir bölümü, İstanbul Arkeoloji Müzesi‘nin koleksiyonundaki, Schliemann’ın kaçırdığı eserlerden geriye kalanlardan oluşuyor. Diğer bir bölümü ise, 1966 yılında Pennsylvania Üniversitesi Arkeoloji ve Antropoloji Müzesi koleksiyonuna katılan eserler. Daha sonra yapılan incelemelerle bu hazinenin aslında Troya’ya ait oldukları saptanmış. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın girişimleri ile söz konusu eserler 2012 yılında Türkiye’ye getirilmişler. Müze tarafından yapılan açıklamada, bu konuda Pennsylvania Üniversitesi Müzesi yetkililerinin iyi niyet ve iş birliği gösterdiklerinden de söz ediliyor.

Troia Müzesi’nde sergilenen altın takılar.

Müzenin üst katlarında, Troia antik kentinin çeşitli dönemlerine ait eserler sergileniyor. Troia, M.Ö. 3000 yılına uzanan tarihi ile, 5000 yıllık bir kent. En önemli özelliklerinden birisi, neredeyse 3000 yıl kesintisiz yaşamın var olduğu bir yer olması. Şehir olarak, her biri tarihsel olarak birbirini takip eden, on farklı katmandan oluşuyor. Deprem bölgesinde olması ve kullanılan malzemenin ağırlıklı olarak kerpiç olması nedeniyle, her katman bir öncekinin üstüne yapılmış ve böylece, 19. yüzyıla gelindiğinde, 15 metre yüksekliğinde bir höyük (Hisarlık) halini almış.

Troia Müzesi’nde sergilenen altın eserlerden bir bölümü, 2012 yılında Pennsylvania Üniversitesi Arkeoloji ve Antropoloji Müzesi’nin iade ettiği eserlerden oluşuyor

Troai’nın dönemleri Prof. Korfmann tarafından şu şekilde sıralanmış:

– Troia I (yaklaşık M.Ö. 2920-2350)

– Troia II (yaklaşık M.Ö. 2350-2250)

– Troia III (yaklaşık M.Ö. 2250- 2200)

– Troia IV/V (yaklaşık M.Ö. 2200-1740)

– Troia VI (yaklaşık M.Ö. 1740- 1180). Troai kültürünün doruğa ulaştığı ve Homeros’un bize ulaştırdığı Troia savaşının geçtiği dönem olarak kabul ediliyor. Uzmanlara göre, savaş bu dönemin kapanmasına neden olmuş.

– Troia VII (yaklaşık M.Ö. 1180-700)

– Troia VIII (yaklaşık M.Ö. 700- 85) Yunan Ilion dönemi.

– Troia IX (yaklaşık M.Ö. 85-M.S. 500) Roma Ilium dönemi.

– Troia X (yaklaşık M.S. 500-M.S. 14. yy) Bizans Ilion dönemi.

Gerçekte şehrin katmanları on ile sınırlı değil. Yukarıda sıralanan her dönem de kendi içinde birkaç katman oluşturmuş. Örneğin, Erken Bronz ile Erken Demir Çağı arasına karşılık gelen Troia I ve Troia VII arası dönemlere ait katmanlar aslında elliden fazla tabakaya denk geliyormuş. Şehrin yıkıntı haline gelerek yeniden inşa edilmesine depremler kadar, yangınlar da sebep olmuş.

Ana tanrıça Kybele heykelciği
Pişmiş toprak, Helenistik Dönem, M.Ö. 4. yy.
Troya kazısından
Erken Helenistik Dönem kutsal alanlarında sıkça rastlanan atlı adam plaketlerinden bir örnek. Terakotadan (pişmiş toprak) yapılan bu plaketlerde canlandırılan süvarinin, Troialıların atası, Dardanos olduğu öne sürülüyor. Dardanos, Semadirek Adası’nda doğmuş ve Dardanos kentini kurmuş. Torunu Ilus, Troia’nın kurucusu imiş. Tarihte, Troia’nın diğer isimlerinden Ilion/Ilios onun adından türetilmiş.

Tarihte Troya’ya ilgi hep çok olmuş. İmparator Konstantin (306-337) İstanbul‘dan önce burayı Doğu Roma İmparatorluğu‘nun başkenti yapmayı düşünmüş. Hatta bu amaçla burada yeni binalar inşa ettirmeye de başlamış. Daha sonra, stratejik olarak daha uygun bulduğu Byzantion (İstanbul) şehrinde karar kılmış. Troia’nın bir diğer özelliği de, tarihte pek çok farklı milletin kökünü Troyalılara dayandırması olmuş. Sadece daha yaygın olarak bilinen Romalılar ve Türkler değil, Frenkler, Burgonyalılar, Normanlar ve Britonlar da Troyalıların ataları olduklarını öne sürmüşler. Romalılar M.Ö. 3. yüzyıldan itibaren buna inanmaya başlamışlar ve savlarını yine Homeros’a dayandırmışlar. Homeros’un destanında, yenilgiden sonra Troyalı Aeneas kaçar. Troialı bir asil ve büyük bir savaşçısıdır. O da, düşman taraftaki Akhilleus gibi, bir yarı tanrıdır. Babası, Troialı prens Anchises, annesi tanrıça Afrodit’tir. Onun İtalya‘ya giderek Roma‘yı kurmasını ise Romalı şair Vergilius (M.Ö. 70-19), Aeneas isimli epik şiirinde anlatır. Julius Sezar‘ın soyu da Aeneas’ın oğlu, Iulus‘a dayandırılır. Söylentiye göre, Sezar’ın da hayali, Troya’da yeni bir başkent kurmakmış ama öldürülmesi bunun gerçekleşmesine engel olmuş.

Hitit Kralı Büyük Muvattali’nin Troya Kralı Aleksandu ile M.Ö. 1280 yılında imzaladığı anlaşma. Bu anlaşma ile, Troialılar Mikenlere karşı Hititlerle müttefik olmuşlar.
Kotyle (Derin Şarap Kasesi), Pişmiş Toprak, Arkaik Dönem, M.Ö. 6. yy.

Bildiğiniz gibi, Troialıların Türk oldukları ile ilgili olarak da bir sav var. İşin ilginç tarafı, sadece Türkiye’de belli bir kesim değil, tarihte bir dönem yabancı kaynaklar da bu iddiada bulunmuşlar. 14. yüzyılda İtalyan ve Fransız tarihçiler, Latince Türkler için kullanılan “Turci” kelimesinin, şair Vergilius’un Aeneas destanındaki Troyalı kahraman Teucri‘den geldiğini öne sürerek Troialılar ile Türkleri ilişkilendirmişler. Avrupa’da bir dönem çok kabul gören bu görüş, Fatih Sultan Mehmet‘in Doğu Roma’nın başkenti Konstantinopolis‘i fethetmesinden sonra, inkar edilmeye başlanmış. Günümüzde bilim adamları Troialıların kökenlerinin Türklerle bağlantısı konusunda bilimsel bir kanıt olmadığı görüşündeler. Çok saygı duyduğum Prof. Dr. İlber Ortaylı‘nın dediği gibi ben de, elde bilimsel bir kanıt olmadığı sürece bu tür iddiaların doğru kabul edilemeyeceği inancındayım. Akademisyenler bu konuya çok temkinli yaklaşmakta ve Troialıların kökeni ve kullandıkları dil konusunda kesin bir şey söylenemeyeceğini yazmaktalar. Bazı bulgulara dayanarak, konuşulan dilin, Anadolu halklarından Luvilerin ve Hititlerin dillerine benzediğini belirtmekteler. Bu iki halkın kullandığı dil Hint-Avrupa dil grubuna aittir. Türkçe ise, bildiğiniz gibi, Ural-Altay dil grubunun bir parçası.

Helenistik dönemden terakotalar

Durum böyle olunca, tarihte Troialıların intikamını aldığını söyleyen de çok olmuş. Örneğin, İstanbul’u yakıp yıkan 4. Haçlı Ordusu yaptıklarını bu intikam ile haklı göstermeye çalışmış. Fatih Sultan Mehmet’in de 1462 yılında bu bölgeyi ziyaret ettiği ve Troyalıların intikamını aldığını söylediği yazılmıştır. Fatih’in Troya’ya özel ilgisi hiç şüphesiz, Yunanca aslından okuduğu İlyada destanından kaynaklanmaktadır. Fatih’in bu kişisel İlyada kitabı günümüzde Topkapı Sarayı Kütüphanesi‘nde saklanıyor. Yirmi sene kadar önce bu el yazması eseri, İstiklal Caddesindeki Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde açılan bir sergide görme fırsatım olmuştu. Atatürk‘ün de 1922’de Dumlupınar‘da Troyalıların alınan intikamı ile ilgili yanındaki subaylara benzer bir ifade kullandığı söylenir: “Dumlupınar’da Hektor’un öcünü aldık”. Buradaki gönderme açıkça Anadolu’nun Akalara karşı intikamı olsa gerek. Zira, Troia savaşında, Anadolu’nun yirmi iki farklı bölgesinden müttefik kuvvetler savaşa katılmışlar; Dardanoslular, Sestoslular, Abydoslular, Likyalılar, Karyalılar, Frigyalılar, Trakyalılar Akalara karşı Troialılarla birlikte savaşmışlar.

Afrodit heykeli (M.Ö. 1.yy- Helenistik dönem)

Müzeyi gezdikten sonra, Troia antik kentine gitmeden önce, bir şeyler yiyelim dedik. Müzenin hemen karşısındaki ufak bir aile işletmesinde gözleme yedik. Çanakkale’de bu tür işletme çok. Aydınlık yüzlü, kibar insanlar işletiyorlar. Az yağlı, hafif çıtır gözlemeler de, köfteler de çok leziz, bir o kadar da hesaplı oluyorlar. Gelibolu tarafında yemek yediğimiz Doyumlar aile işletmesi için de aynı şeyleri söyleyebilirim.

Troia’da, Odeon’da bulunan
Roma İmparatoru Augustus kafası.
Aynı yerde bulunan İmaparator Hadrianus heykeli

Antik Kent ile müzenin arası oldukça yakın. Araba ile birkaç dakika sürüyor. Aslında Troia, üst üste çok sayıda kat olması nedeniyle, gezmesi diğer antik kentlere göre oldukça zor olan bir yer. Burayı ziyaret etmeyi düşünen bir kişi Efes gibi bir yere geleceğini düşünmemeli. O nedenle, sizi şehrin girişinden itibaren yönlendiren bir platform yapılmış olması son derece akıllıca. Yapısı gereği, söz konusu platform olmadan ziyaretçilerin kenti iyi bir şekilde gezmesi pek mümkün olmazdı. Bu anlamda, Troia’yı çok iyi düzenlenmiş buldum. Kırk küsur sene önce gördüğüm zaman gerek girişi gerekse kentin içi karmakarışık ve toz toprak içindeydi. Gezi yolunu takip ederek ve önemli noktalara konmuş ayrıntılı açıklamaları okuyarak, Troia’yı çok güzel gezebiliyorsunuz. Bu yazıyı yazarken, ben ayrıca müzeden aldığım, Prof. Korfmann’ın yazdığı rehber kitabından da çok yararlandım.

Troia Antik Kenti’nin girişinde sizi ilk olarak tahta at canlandırması karşılıyor. Tahta at, 1975 yılında İzzet Senemoğlu tarafından yapılmış. Çanakkale’nin içinde, kordon boyunda sergilenen bir tahta at daha bulunuyor. Bu ikinci at, 2004 yılında çekilen Troy filmi için yapılmış ve çekimden sonra Warner Bros şirketi tarafından Çanakkale’ye hediye edilmiş.
Kentin güney girişindeki savunma duvarları
Erken Bronz Çağı, M.Ö. 2920-2600. Erken ve Orta Troia I dönemi

Bildiğiniz gibi, Troy filmi çekilirken, filmin neden Türkiye’de çekilmediği çok konuşulmuştu. Film, Malta ve Meksika‘da çekilmişti. Bazıları, filmin antik kentte çekilmesinin en doğrusu olacağını düşünmüştü. Antik kentlerin film seti olarak kullanılmasının son derece zararlı olması bir yana, kentin çok katmanlı yapısı nedeniyle, bu Troia’da zaten mümkün olamazdı.

Troia II (yaklaşık M.Ö. 2660-2250) dönemine ait savunma duvarı ve kentin güneybatı giriş kapısına çıkan rampa. Schliemann, yurt dışına kaçırdığı hazineyi 1873 yılında bu giriş kapısında bulmuş.
Megaron
Troia II-III dönemi, yaklaşık M.Ö. 2300-2200
Megaron, bildiğimiz Grek tapınak planının öncüsü olan, giriş ve ana mekandan oluşan, dar ve uzun bir yapı. Doğrudan kalenin savunma duvarına bitişik yapılmış. 1998-1999 kazıları sırasında ortaya çıkarılmış. Yanmış arpa tanelerinden buranın yangın geçirdiği anlaşılmış.
Taş temel üzerine, kerpiç duvarlar yapılmış.
Megaronun yaslandığı pişirilmiş kerpiçten kale duvarları

Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann’ın vefatından sonra, kazıları 2012 yılına kadar Tübingen Üniversitesi, Prehistorya ve Protohistorya Bölümünden, Prof. Dr. Ernst Pernicka ve Dr. Peter Jablonka aynı ekiple sürdürmüşler. 2013 yılından itibaren Troia kazıları Prof. Dr. Rüstem Aslan başkanlığındaki bir ekip tarafından yürütülüyor. Prof. Dr. Rüstem Aslan da, İstanbul Üniversitesi‘nden sonra, Tübingen Üniversitesi’nde yüksek lisans ve doktora yapmış bir bilim insanımız.

Kutsal Alan
Troia VIII-IX, M.Ö. 8 yy.ın erken evrelerinde yapıldığı tahmin ediliyor. Troia VI-VII döneminin aşağı kentinin kalıntıları içine yapılmış ve etrafı duvar ile çevrilmiş. Alanda birden fazla sunak yeri var. Antik dönem kaynakları ve yapılan kazılardan Troia’nın Grek ve Roma dönemlerinde önemli bir dini merkez olduğu anlaşılmış. Alanın ortasında, örnekleri Troia Müzesi’nde sergilenen çok sayıda terakota Kybele heykeli ve Dardanos’u canlandıran atlı süvari plaketleri bulunmuş.
Kentin Roma döneminden (Troia IX) kalma Odeon
Troia Müzesi’nde sergilenen İmparator Augustus kafasının ve
İmparator Hadrianus heykelinin sahne
kısmının arkasında yükselen yapıda yer aldığı belirtiliyor.
Bouleuterion (Meclis Binası)
Troia VIII-IX dönemi
Bina hem Grek (Ilion) hem Roma (Ilium) dönemlerinde kullanılmış

Troia’da insana en üzücü gelen yer, Schliemann Hendeği olarak anılan ve antik sit alanının bir karnıyarık gibi açıldığı kısım oluyor. 17 metre derinliği, 40 metre eni olan bu alanda Schliemann Priam’ın hazinesine ulaşma hayali ile oldukça fazla tahribat yaratmış. Aslında, kendisi bilmese de, çok daha eskilerden (Troia I dönemi) kalma kalıntılara ulaşmış. Erken Bronz Çağı’na ait bu kalıntılar, yüz sene sonra daha ayrıntılı olarak incelenmiş. Biz, Schliemann’ı genel olarak haris bir define avcısı olarak düşünsek de, uzmanlar onun arkeoloji bilgisi ve merakının da yabana atılmayacak düzeyde olduğunu, ancak hem çok hızlı çalışmak istemesi hem de dönemin arkeolojik kazı tekniklerinin çok ileri olmaması nedeniyle yol açtığı tahribatın çok olduğunu belirtiyorlar. Schliemann bulduğu hazineyi yasa dışı yollarla Atina’ya kaçırmış. Bunun ortaya çıkmasından sonra, Osmanlı Devleti’nin dava açmasını engellemek için, bir anlaşma yapmış ve bu çerçevede İstanbul’daki Arkeoloji Müzesi’ne (Müze-i Hümayun) 40 bin altın frank bağışlamış. Schliemann’ın ölümünden sonra, 1893-1894 yıllarında kazılar Alman arkeolog Wilhelm Dörpfeld tarafından yürütülmüş. 38 yıl aradan sonra, 1932-1938 yılları arasında, Amerikalı arkeolog Carl W. Blegen tarafından kazılara devam edilmiş. Antik kent 1938’de, elli yıl boyunca kazılara kapatılmış. 1988’de Profesör Korfmann ve ekibi ile kazılar tekrar başlamış.

Schliemann Hendeği
Schliemann Yarması olarak da bilinen bu çukur, kazıların ilk üç yılında (1871-1873) kazılmış. Schliemann, höyüğün merkezinden geçen bu hendekte “Priam’ın Hazinesi”ne en kısa zamanda ulaşmak istediği için, yaptığı tahribat da büyük olmuş. Kendisi fark etmese de, aslında Kral Priam’ın döneminden (Troia VI) çok daha eski katmanlara (Troia I) ulaşmış. Görülen duvarlar, M.Ö. 2920-2800
arasından kalma sıra evlere ait.

Troia antik kentini gezmeyi bitirdiğimiz zaman akşam üzeri olmuştu. O gün Apollon Smintheion Kutsal Alanı‘na da gitmek istiyorduk ama, saatin ilerlemiş olması nedeniyle, epeyce kararsız kaldık. Yol Troia’dan bir buçuk saat sürüyordu ve biz gidene kadar kapanmış olabilirdi. Yakın bir arkadaşım buraya gitmemizi önermişti. Ayrıca o sabah, Troia müzesinde, Apollon Smintheion’da yapılan kazılardan çıkan eserler görmüştük. Sonunda risk almaya karar verdik.

Apollon Smintheion Kutsal Alanı‘ndan çıkarılan ve Troia Müzesi’nde sergilenen eserlerden bazıları

Apollon Smintheion Tapınağı, Çanakkale’nin Ayvacık ilçesine bağlı Gülpınar köyündeki Chryse antik kentinin kalıntıları arasında yer alıyor. Köy, kelimenin tam anlamıyla antik kentin üstüne kurulmuş. Oraya vardığımızda saat 17:40 olmuştu ama bilet gişesi hala açıktı. Görevli, etrafı çevrilmiş kazı alanlarının içine girmememizi rica ederek, bizi buyur etti. İçeri girer girmez, görkemli tapınakla karşılaşıyorsunuz. Akşam üzerinin sakin ve sesssiz saatlerinde etrafta hiç kimse yoktu ve görüntü çok etkileyici idi.

Apollon’a adanmış tapınak ve fareleri
1980 yılında kazılar başlayana kadar, Apollon Smintheus Tapınağı Gülpınar köyündeki bu yapıların altındaymış

Apollon Smintheus Tapınağı’nın (Smintheion) İlyada destanı ve Troia ile birkaç yönden ilişkisi var. Öncelikle Smintheus, Mysia (Marmara Denizi’nin güneyindeki bölge) dilinde fare demekmiş. Tanrı Zeus ve Leto’nun oğlu olan Apollon’un çok fazla yeteneği vardır. Bunlardan biri de çiftçileri farelerden korumasıdır. Apollon, çiftçilerin hasatına zarar veren fareleri okları ile öldürür. Öte yandan, halkına eziyet eden zalimleri de farelerden oklarına bulaşan veba mikrobu ile cezalandırır. Bu cezalandırma yöntemini Apollon İlyada destanında da kullanmıştır. İlyada’nın başında, Akalı kahraman Akhilleus ve Kral Agamemnon arasında müthiş bir anlaşmazlık vardır. Akhilleus, Agamemnon’a duyduğu öfke nedeniyle savaşmayı red etmektedir. İki savaşçı, Troia’ya savaşa giderken saldırdıkları bir şehirde Briseis ve Chryseis isimli iki güzel kızı rehin alırlar. Ancak, Agamemnon’un rehinesi olan güzel Chryseis, Apollon’un rahibi olan Crhyses‘in kızıdır. Crhyses tanrısından yardım isteyince, Apollon Agamemnon’un ordularına veba mikrobu yollar. Bu tehdit karşısında Agamemnon, Chryseis’i serbest bırakır. Ama, güzel kölesini kaybedince, Akhilleus’un rehinesi Briseis’i alır ve ona sahip olur. İşte destanın başında anlatılan Akhilleus’un öfkesi bundan kaynaklanmaktadır.

Tapınakta Troya Savaşı canlandırmaları

Apollon Smintheus Kutsal Alanı, Helenistik dönemde (M.Ö. 330-30) Anadolu’nun en önemli kutsal alanlarından birisi imiş. Tapınak, M.Ö. 2. yüzyılda yapılmış. Tapınağın tambur ve friz olarak adlandırılan kısımlarında Troya Savaşı betimlemeleri bulunuyor. Tapınağın yakınında ayrıca, su depoları, Roma hamamı (M.S. 1. yy.), yerleşkeyi Alexandras Troas‘a bağlayan bir kutsal yol ve diğer kalıntılar var. Bunların çoğu Helenistik ve Roma dönemlerine ait. Kazılar 19. yüzyılda başlamış. 1980 yılından beri, başkanlığını Prof. Dr. Coşkun Özgünel‘in yaptığı bir ekip tarafından kazılıyor. Tapınağın merdivenlerine dökümden farelerin yerleştirilmesi de Profesör Özgünel’in fikriymiş. Bence çok güzel düşünülmüş. Tapınak, çevresine ekilmiş çimenlerle birlikte, görsel olarak çok etkileyici. Antik alanda çalışmalar devam ediyor olmasına rağmen, çevre gezmek için gayet güzel düzenlenmiş. Ayrıca, İngilizce ve Türkçe açıklama tabelaları da çok iyi hazırlanmış. Dilerim, bu güzel antik ören yerini giderek daha çok insan ziyaret eder.

Roma hamamına giden su boruları
Spor Oyunları ve Yazıtlar Salonu
Roma hamamının batısında bulunan alandaki bu kaidelerin üzerinde bir zamanlar bronzdan sporcu heykelleri bulunuyormuş. Heykeller günümüze ulaşmamış ama kaidelerindeki yazılardan bunların, Apollon adına düzenlenen spor oyunlarında birinci olanların heykelleri olduğu anlaşılmış.
Apollon Smintheus Tapınağı’nı
Alexandras Troas‘a bağlayan kutsal yol

Uzun ve yorucu bir gün olmuştu ama, gezdiğimiz yerler çok heyecan verici idi. Şimdi geriye, otele dönüp, gördüklerimizi sindirmek, üzerlerinde düşünmek kalıyordu. Dönüş yolunda, köy yakınında döndüğümüz bir virajın sunduğu manzara ise gezimizi sonlandırmak için adeta şahane bir tablo gibi oldu. Köy mezarlığında topraktan adeta fışkıran gelinciklerin yanında, büyük şehir mezarlıklarında insan eliyle dikilmiş çiçekler ne kadar da sönük kaliyor…

Gelincikler…

Çanakkale gezimizle ilgili yazılarımın sonuna gelmiş oluyorum. Ancak, Çanakkale’de gezilecek yerler bitmedi. Daha görülecek çok yer, öğrenilecek pek çok şey var. Bir dahaki sefere diyelim artık…

“Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum”: Çanakkale (3)

Biz her seferinde bu cümleyi okumakta zorlanırken, bir de böylesi bir emiri vermenin nasıl bir şey olduğunu düşünün… Ya böyle bir kararı almış ve insanları ölüme göndermiş olmanın yükünü bir ömür boyunca taşımak nasıldır sizce? İnsanın aklı ve yüreği bunu nasıl kaldırır? Böylesi bir emir herhalde ancak vatanınızı ölümüne savunuyorsanız verilebilir. 1915 Çanakkale Savaşları‘nda (17 Şubat 1915-9 Ocak 1916) olduğu gibi. Yedi cihan zamanın en ileri askeri silahları ile alevler saçarken ve sizden sayıca çok askerlerini üstünüze salarken, vatanınızı savunmak konusunda kararlıysanız yapabılabilir sanırım. Sanırım diyorum çünkü, Gelibolu Yarımadası‘nı gezerken ne kadar yüreğimiz sıkışsa da, ne kadar etkilensek de, bunca zaman sonra bile tarihin en kanlı savaşları arasında anılan o günleri tam olarak kavramak mümkün değil gibime geliyor. İnsan olsa olsa bir dehşet, şükran ve hayranlık hissedebiliyor.

Çanakkale Şehitler Abidesi

İnsanın bazı şeyleri algılaması için belli bir olgunluk düzeyine erişmiş olması gerekiyor. Çanakkale Savaşları’nı orta okul ve lisede defalarca okumuşuzdur. Zamanın siyah beyaz televizyonlarında bir o kadar anma günleri ve çok bozuk kaliteli, Çanakkale Savaşı sırasında çekilmiş fotoğraf ve filmleri görmüşüzdür. Bunları, itiraf edelim, epeyce sıkılarak, önemini algılayamadan izlemişizdir. Hatta o akşam için normal program akışından vaz geçilip, bunların gösteriliyor olmasına için için içerlemişizdir de. O günlerde takınılan matem havası bize ağır gelmiş, bizi boğmuştur. Hiç unutmam, lisedeyken edebiyat dersinde Mehmet Akif Ersoy‘un Çanakkale Şehitlerine şiirini işliyorduk. Savaşın tüm dehşetini ve ağırlığını anlatan bu şiiri öğretmenimiz okuduğu sırada bir arkadaşımız, o yaşların ergen duyarsızlığı ile, kıkırdayarak gülmüştü. Öğretmenimiz çok kızmış, utanmamız gerektiğini söylemişti. Dersin tadı tuzu kaçmış, dakikalarca azar işitmiştik. Aynı şiirden dört mısrayı şimdi Çanakkale Şehitler Abidesi‘nde okuyunca boğazım düğümlendi…

Ey Bu Topraklar İçin Toprağa Düşmüş Asker!
Gökten Ecdad İnerek Öpse O Pak Alnı Değer
Sana Dar Gelmeyecek Makberi Kimler Kazsın?
Gömelim Gel Seni Tarihe Desem Sığmazsın

Günümüzün gelişmiş teknolojik olanakları, ileri müzecilik yöntemleri ve kaliteli programları ile Çanakkale Savaşları’nın genç kuşaklara daha iyi ve profesyonelce aktarılabildiğini düşünüyorum. Gelibolu yarımadasındaki tarihi alanları gezerken gördüğüm çok sayıda genç bana bunu düşündürdü ve beni sevindirdi. Bu anlamda, bir önceki yazımda belirttiğim Çanakkale Savaşları Tanıtım Merkezi ve Çanakkale Deniz Müzesi özel olarak takdir edilmeyi hak ediyorlar. Ayrıca, savaş alanları ve şehitliklerdeki düzenlemeler ve bakım çok memnuniyet verici. Diliyorum aynı özen, başta Afyonkarahisar‘daki Büyük Taaruz alanları olmak üzere, Kurtuluş Savaşı‘nın verildiği tüm mekanlar için de gösterilsin.

Çanakkale gezimizin bir gününü Gelibolu Yarımadası’ndaki şehitlik ve savaş alanlarını görmeye ayırdık. Nisan ayından beklenmeyecek kadar sıcak bir günde, gezebildiğimiz kadar gezdik. Yüreğimi derin bir hüzün ve ağırlık kapladı. Öte yandan, bir umut da yeşermedi değil. Günün sonunda, “Tüm bunlar boşa mı gitti?” diye karamsarlığa kapılmaktansa, “Bunu başaranların torunları neleri başarmaz ki?” dedim kendime. Yeter ki, her türden düşmana karşı birlik olunsun…

Kendilerini Müttefik Devletler olarak adlandıran İtilaf Devletleri‘nin Gelibolu’ya saldırmalarının birkaç amacı vardı. Bunlar, İstanbul’u ele geçirmek, Osmanlı Devleti‘ni savaşın dışında bırakmak, bu arada Avusturya-Macaristan‘a karşı bir cephe açmak ve o sıralar henüz I. Dünya Savaşı‘ından çekilmemiş olan müttefikleri Rusyaya Akdenizden bir ikmal yolu açabilmekti. Bu müthiş planın beyni ise, o sıralar Deniz Kuvvetleri Bakanı (First Lord of the Admiralty) olan Winston Churchill idi. Churchill’in inancı, deniz yoluyla yapılacak birkaç bombardımandan sonra Türklerin mevzileri bırakıp kaçacakları yönündeydi. Evdeki hesap çarşıya uymadı. On ay, üç hafta, iki gün süren savaşların sonunda, Müttefik Birlikler‘i çekilmek zorunda kaldılar. Bu yenilginin sonucu Churchill için de ağır oldu. İstifa etmek zorunda kaldı ve bir daha siyasete ancak on dört yıl sonra, 1939’da dönebildi.

5. Kolordu Komutanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın
Savaş İdare Merkezi Anıtı

Uzmanlar Çanakkale Savaşları’nı dört aşamaya ayırıyorlar. 1915 yılının başlarında başlayıp 18 Mart 1915‘te en şiddetli noktasına ulaşan birinci aşama, deniz harekatı olarak gerçekleşiyor. Bu harekat, bildiğiniz gibi, saldıranlar için başarısızlıkla sonuçlanıyor. 25 Nisan‘da başlayan ikinci aşamada, İngiliz ve Fransız birlikleri Seddülbahir‘e, Avusturalya ve Yeni Zelanda (Anzak) birlikleri Arıburnu‘na,ya da daha sonra resmi olarak verilen adıyla, Anzak Koyu‘na çıkarma yapıyorlar. Düşman, ağır kayıplara rağmen, Seddülbahir’de 5 Haziran‘a kadar geçen sürede bir miktar ilerleme sağlıyor. Ama Anzak Koyu’ndaki çıkartma, hem karşılaşılan beklenmedik derecede güçlü savunma hem de çıkarma yapılan noktanın çok dik olması nedeniyle, çok ağır kayıplar ve ancak bir kilometrelik bir ilerleme ile sonuçlanıyor. 6 Ağustos‘ta başlayan üçüncü aşamada, diğer noktalarda savaş devam ederken, Anzak kuvvetleri Arıburnu’nun kuzeyindeki Anafartalar (Suvla) koyuna çıkartma yapıyor. Önce bir ilerleme sağlıyorlar gibi olsa da, daha sonra savaş karşılıklı kazılan siperlerde aylar boyunca sürüyor. Bu arada, aşırı sıcaklar şartları her iki taraf için de zorlaştırıyor. Doğal koşullara ek olarak, Türk tarafında sürekli malzeme, teçhizat ve en önemlisi gıda yokluğu savaşı daha da ağırlaştırıyor. Bizim askerlerimizin günde bir öğün, o da çorba ya da hoşaf şeklinde olan gıdalarının yanında düşman kuvvetlerinin koşullarını anlamak için, Çanakkale Deniz Müzesi‘inde sergilenen Anzak askerlerine ait konserve ve içecekleri görmeniz yeterli. Dördüncü aşama, Çanakkale’yi geçemeyeceklerini anlayan düşman kuvvetlerinin çekilmesi. Müttefik Birlikler Gelibolu Yarımadası’nı iki aşamada terk ediyorlar. 19-20 Aralık gecesi Anafartalar (Suvla) ve Arıburnu’nu (Anzak Koyu), 8-9 Ocak gecesi de Seddülbahir’i terk ediyorlar. Ne acıdır ki, kazandığımız bu büyük zafere rağmen, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Almanya ile birlikte yenik sayıldığımız için, iki yıl sonra, 1918’in sonunda, İngiliz Ordusu tek kurşun atmadan buralara geri dönüyor…

Mecidiye Tabyası Şehitler Anıtı
Mecidiye Tabyası

Aklınız Çanakkale Savaşları ile dopdolu, Gelibolu Yarımadası’nda gezerken, insan gerçekten bastığı her karış toprağın altında, Türk olsun karşı taraftan olsun, birisinin yattığını düşünüyor. Ürperiyorsunuz. Aylar boyunca süren savaşta, özellikle savaşın siperlerde kilitlendiği sıcak havalarda, gömülemeyen cesetlerin yaydığı yoğun ve ağır kokudan söz ediliyor. Her türlü zor koşula bir de bunu eklemek gerek. Düşünün ki İngilizler, savaş alanlarında kalan çoğu asker cesetlerini ancak 1918’de geri döndükleri zaman gömebiliyorlar. Cesetlerden arta kalanları demek daha doğru olur herhalde. Bizim şehitliklerimizin çoğunun gerçek olmayıp, temsili olduklarını düşünürsek, benzer şekilde bizim şehitlerimizin de çoğunun bedenlerinin doğal koşullarda yok olduğunu, toprağa karıştığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Mecidiye Tabyası’ndaki top atışı canlandırmasında mermileri taşıyan
Seyit Onbaşı‘ya da yer verilmiş

Askeri kaynaklar, kamuoyunda Çanakkale Savaşları sırasında şehit düşenler konusunda 250.000 gibi çok abartılı sayılardan söz edildiğini ve bunun doğru olmadığını belirtiyorlar. Bunun nedeni olarak olası bir yanlış anlamaya işaret ediliyor. Çeşitli kaynaklarda 214.000 ile 253.000 arası olarak gösterilen sayının aslında kayıp sayısını ifade ettiği belirtiliyor. Konunun uzmanı olmayan kimi köşe yazarları tarafından bu sayı bazı gazetelerde çeşitli zamanlarda şehit sayısı olarak açıklanmış. Oysa, askeri terminolojide kayıp, ya da eski ifade ile zayiat, sadece şehit olanları değil, yaralanan, hastalanan, esir düşen, kaybolan, kaçan, sakat kalan ve bu nedenle savaşamayan herkesi kapsıyor. Aslında, Genel Kurmay Başkanlığı dahil olmak üzere, çeşitli askeri kaynaklar ve asker kökenli yazarların araştırmalarında belirtilen sayılar da birebir birbirini tutmuyor. Bunun, zamanın şartları nedeniyle, kesin bilgi bulunamamasından kaynaklandığını düşünüyorum. Çimenlik Kalesi’ndeki Deniz Müzesi’nin verilerine göre, Çanakkale Savaşları sırasında biz 213.882 kayıp vermişiz. Şehit sayısı olarak verilen rakam ise, 59.000 civarında. Britanya Kuvvetleri ve Fransızların kayıpları sırasıyla 205.000 ve 47.000 olmuş. Britanya verilerine göre, 10 ayda Britanya askerlerinden 36.000’den fazlası ölmüş. Fransız askerlerinden ise yaklaşık 15.000 kişinin öldüğü tahmin ediliyor.

Çanakkale Savaşı sırasında top mermileri taşıyan Seyit Onbaşı (üstte) ve Seyit Onbaşı Anıtı (altta)

Biz, Gelibolu Yarımadası’ndaki savaş alanlarını gezmeye Mecidiye Tabyası‘ndan başladık. 8 sığınak (bonet) ve 6 top alanı bulunan Mecidiye Tabyası, 1892 yılında Asaf Paşa tarafından yaptırılmış. Konum olarak, Kilitbahir Kalesi‘nin güneyinde, bir tepede bulunuyor. 18 Mart 1915 tarihindeki deniz savaşı sırasında düşman donanması tarafından yoğun bir şekilde bombalanmış ve burada 16 er şehit olmuş. Buna karşın, tabyadan yapılan atışlar da deniz zaferinin kazanılmasında büyük rol oynamış. Ölenlerin anısına bir anıt var. Mecidiye Tabyası aynı zamanda, adı destanlaşarak günümüze ulaşmış olan Seyit Onbaşı‘nın savaştığı yer. Seyit Onbaşı (1889-1939) savaş sırasında net ağırlığı 215 kilo olan top mermilerini tek başına toplara taşıması ile ünlü. Bu noktada Seyit Onbaşı’nın bir heykeli dikilmiş. Heykeldeki canlandırmada Seyit Onbaşı’nın top mermisini fotoğraflarındaki gibi arkasında değil de, kucağında taşıması tartışmalara neden olunca, bir ara kaldırılmış. Daha sonra yeniden yerine konmuş. Mecidiye Tabyasına yerleştirilmiş olan raylar, top ve çevresindeki canlandırma insanın, buradan yapılan atışları gözünde canlandırmasına yardımcı oluyor.

Soğanlıdere Şehitliği (Temsili Şehitlik)
Soğanlıdere’de gerçek şehit mezarları

Gelibolu Tarihi Milli Parkı‘nda ellinin üzerinde şehitlik bulunuyor. Bunların birkaç tanesi gerçek şehitlikler. Çoğu temsili şehitlikler. Gerçek şehitliklerin içinde ise, hastane şehitlikleri çoğunlukta. Buralar, yaralıların tedavi gördüğü sahra hastanelerinde veya sargı yeri olarak tabir edilen yerlerde tedavi edilen yaralılardan vefat ederek şehit olanların mezarlarının bulunduğu yerler. Gezdiğimiz şehitlikler içinde Soğanlıdere Şehitliği ve Şahindere Şehitliği böyle gerçek mezarların bulunduğu şehitliklerdi. Her ikisinde de benzer birer anıt vardı. Ay ve yıldız şeklinde yapılmış anıtıların yıldız bölümünden yükselen üçgen prizmaların şehitlerin Allah’a yükselişini temsil ettiği belirtiliyor. Soğanlıdere Şehitliği’ndeki gerçek kabristan (Şüheda Kabristanı) anıtın yan tarafında ve biraz altında bulunuyor. Şahindere’de ise, yukarıya doğru, anıtın arkasına yürümeniz gerekiyor. Bu gerçek kabristanlar benim yüreğimi bir başka türlü yaktı. Kimi taşlarla çevrilmiş, kiminin sadece baş tarafına bir taş saplanmış. Neyse ki bu mezarlara dokunulmamış. Oldukları gibi korunmuş. Ülkemizde restorasyon adına yapılan faciaları bilince, insan yapılabilecekleri düşünerek korkuyor. Sadece ortalarına veya üstlerine çiçekler ekilmiş. Çok da güzel olmuş. Ziyaretimiz sırasında Soğanlıdere’de çiçek ekimi devam ediyordu. Genel olarak Gelibolu Yarımadası’nda gittiğimiz şehitliklerin hepsinde askerlerin geldikleri yerlerin çeşitliliği beni hem şaşırttı hem de etkiledi. Çanakkale Savaşı’nda gerçekten de imparatorluğun her yerinden gelen insanlar savaşmışlar. Anadolu’nun dört bir köşesinin dışında gözüme çarpan yerlerden bazıları şunlar oldu: Şam, Hama, Bağdat, Varna, Filibe, Filistin, Tiflis, Batum, Priştine, Midilli, Drama, İşkodra, Sakız, Bosna, Köstence, Rakka, Debre, Selanik, Kudüs, Silistre, Kerkük, Tebriz.

Şahindere Şehitliği (Temsili Şehitlik)
Şahindere’de gerçek şehit mezarları
Bu şehit mezarı bana Nazım’ın şiirini anımsattı…

Gelibolu Yarımadası’na her giden, ziyaret edeceği anıt ve şehitlikleri farklı kriterlere ve kendi ilgi alanına göre belirleyebilir. Ancak, şüphesiz her ziyaretçinin gittiği ortak bir yer var: Çanakkale Şehitler Abidesi. Bu görkemli abide Seddülbahir’de, Eski Hisarlık Burnu üzerinde bulunuyor. Abidenin temeli 1954’te atılmış ve 21 Ağustos 1960’ta ziyarete açılmış. Dört ayak üzerinde yükselen anıtın üstünde savaşı yansıtan rölyefler var. Anıt, açılan yarışmada 37 proje arasından seçilmiş. Eser, Doğan Erginbaş, İsmail Utkular ve Feridun Kip tarafından tasarlanmış. Mimar Doğan Erginbaş’ın ifadesiyle abide, “Tüm coğrafyalardan gelen şehitlerimizin toplu bir şekilde göğe yükselişini” temsil ediyor. Görkemli, sade ve etkileyici. Anıtın kendi yüksekliği 42 metre. Denizden yüksekliği ise 92 metre. Çocukken, bir ara evde anıtın ayaklarının çatladığından söz edildiğini hatırlıyorum ama, bu konuda bir yazı bulamadım. Olduysa da, herhalde gerekli tamir ve bakım yapıldı. Şu anda anıt ve çevresi çok bakımlı bir park görünümünde. Anıta sırtınızı döndüğünüz zaman, tam karşınızda, Çanakkale Savaşları’nı temsil eden, 45 metre uzunluğunda bir rölyef var. Eser, heykeltıraş Azmi Sekbana ait. Rölyefin arka tarafında ise, 2007 yılında ziyarete açılan sembolik şehitlik var. Burada, Çanakkale Savaşları sırasında şehit düşenlerden bugüne kadar isimleri tesbit edilebilen 59.408 şehidin, illere göre gruplanmış temsili mezarları bulunuyor.

Çanakkale Şehitler Abidesi Şehitliği
Çanakkale Savaşları’nı temsil eden rölyef
heykeltıraş Azmi Sekbannın eseri

Sembolik şehitliğin girişinde, rölyefin arkasında, bir meçhul asker mezarı var. Ama, bu sıradan bir meçhul asker mezarı veya anıtı değil. Arıburnu’ndaki çatışmalar sonrasında, bir Anzak askeri bir Türk askerine ait kafatasını yanında Avusturalya’ya götürmüş. Avusturalya hükümeti, 10 Mart 2003 tarihinde bu kafatasını Türkiye Devleti’ne teslim etmiş. 18 Mart 2003 tarihinde yapılan resmi törenle buraya gömülmüş.

Meçhul Asker Mezarı

Biliyorsunuz, son yıllarda tabuları yıkmak adına, Gazi Mustafa Kemal Atatürk‘ün Çanakkale Savaşları’ndaki rolünü yok saymak bir moda haline geldi. Beklenen çevrelerin bu çabaları bir yana, bir de 2. Cumhuriyetçiler denilen grup da bu kervana katıldı. Atatürk’ün savaşın kaderini değiştiren kararlarını göz ardı ederek, aslında onun Çanakkale’de rolünün çok da önemli olmadığını yaymaya çalıştılar. Buna inanan inandı. Ancak, belgeler yalan söylemez ve “güneş balçıkla sıvanmaz”. Bu çevreler, Atatürk’ün Çanakkale’deki rolünün bir resmi tarih söylencesi olduğunu tekrarlaya dursunlar. Diyelim ki, Türk belge ve kayıtlarına güvenmiyorlar, peki yabancı devlet adamı ve üst düzey askerlerin görüşleri? Onlar da mı bizim resmi tarihe hizmet ediyorlar? Sormak isterim. Örneğin, İngiliz askeri tarihçisi ve Çanakkale Savaşı sırasında Britanya Birlikleri komutanı General Sir Ian Hamilton‘ın en güvendiği yardımcısı, General Cecil Faber Aspinall-Oglander‘in sözleri.

Tek bir kumandan tarafından sarf edilen gayretin ayrı ayrı üç defa yalnız bir harbin yahut bütün harekât-ı harbiyenin neticesi üzerine değil, bir milletin mukadderatı üzerine bu derece müessir olduğu tarihte görülmemiştir”.

Cümle Oglander tarafından, 1929 ve 1932 yıllarında iki cilt halinde yayınlanan, Military Operations, Gallipoli isimli eserinde yazılmış. Bu eser daha sonra, 1934 yılında, içinde Britanya Devleti’nin resmi ithafı ile birlikte, Ankara’daki Büyükelçi tarafından Atatürk’e takdim edilmiş.

Yarbay Mustafa Kemal Çanakkale’de

Yarbay Mustafa Kemal düşmanın, 18 Mart yenilgisinden sonra, Seddülbahir ve Kabatepe tarafından karaya çıkartma yapacağını düşünüyordu. Kendisinin bağlı olduğu Ordu Komutanı Liman von Sanders ise düşmanın Saros Körfezi yönünden geleceği konusunda ısrarlıydı. Mustafa Kemal haklı çıkmakla kalmadı, üst komutanlarından emir almadan, kendi insiyatifi ile harekete geçti ve emrindeki 57. Alayı kullanarak savaşın gidişatını değiştirdi. Henüz 33 yaşındaydı.

Atatürk’ün Çanakkale cephesinden arkadaşı Madam Corinne’e yazdığı,
20 Temmuz 1915 tarihli, Fransızca mektup
Kaynak: www.onedio.com

25 Nisan sabahı çıkarma başladığında Mustafa Kemal Bigalı köyünün doğusunda, Değirmenlik bölgesindeki karargahındaydı. Top seslerinden çıkarmanın kendi beklediği yönden başladığını anladı ve bir durum değerlendirmesi yaparak, Gelibolu’daki 3. Kolordu Komutanlığı’na düşmanın konumunu bildirdi ve yapılması gerekenler konusunda düşüncelerini ileten bir rapor gönderdi. Ancak, bu konuda bir emir beklemeden, kendi insiyatifi ile, emrindeki 57. Alayı alarak Kocaçimen mevkisine gitti. Yol iz olmayan, sarp bir rota izledikten sonra burada 57. Alayı dinlenmeye bıraktı. Kendisi, yanına birkaç yaverini alarak, yaya olarak Conkbayırı‘na gitti. Orada, düşman tarafından kovalanan bir gözetleme bölüğüne rastladı. Sonrasını Mustafa Kemal, Falih Rıfkı Atay‘a şu şekilde anlatmış:

– Niçin kaçıyorsunuz? dedim.

– Efendim düşman…

– Nerede düşman?

– İşte diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.

Gerçekten de düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış, serbestçe ilerliyordu. Düşman bana askerlerimden daha yakın. Düşman bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek kötü duruma düşecek. O zaman, bir mantıkla mıdır, yoksa bir içgüdü ile mi, bilmiyorum, kaçan erlere:

– Düşmandan kaçılmaz dedim.

– Cephanemiz kalmadı, dediler.

– Cephanemiz yoksa süngümüz var, dedim. Ve bağırarak,

– Süngü tak, dedim. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı’na doğru ilerleyen piyade alayı ile Cebel Bataryası’nın erlerini marş marşla benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir subayını geriye saldım. Erler yatınca, düşman da yere yattı. Kazandığımız an, bu andır.’

Bu duraklama sayesinde, 57. Alay Conkbayırı’na yetişmiş ve buraya yerleşmiş. Daha sonra, Kolordu Komutanı Esat Paşa’nın izniyle 27. Alay’dan geri kalan birlikleri de emirine alan Mustafa Kemal, Tümen Komutanı olarak, 57. Alay’a o tarihe geçen emirini vermiş.

“Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerimize başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir.”

Çıkarmanın ilk gününden düşman kuvvetlerinin Gelibolu’dan ayrıldığı güne kadar görev yapan 57. Alay’ın temsili şehitliğinde 25 subay ve 1817 erin isimleri yazılı. Burası, Çanakkale Savaş Alanı’nda en çok ziyaret edilen şehitliklerden biri. Şehitliğin yakınındaki restore edilmiş, bize ait ve çok uzağında olmayan Anzak siperleri, burada aylarca yaşanan cehennemi de gözünüzde daha iyi canlandırmanızı sağlıyor. Bazı yerlerde 8-10 metre olan uzaklık insanı ürkütüyor. Biz siperleri gezerken, Anzak torunları da kendi dedelerinin mevzilendikleri siperleri geziyorlardı.

Conkbayırı Siperleri

14 Mayıs 1915 günü, İngilizler Bombasırtı olarak anılan yeri ele geçirmek için amansızca saldırmışlar. O dehşeti yine Atatürk’ün ağzından duyalım:

Biz kişisel kahramanlıklarla uğraşmıyoruz. Yalnız size, Bombasırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz, on metre, yani ölüm muhakkak… Birinci siperdekilerin hiçbirisi kurtulamamacasına düşüyor, ikinci siperdekiler onların yerine geliyor, fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz?.. Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini de biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor. Sarsılmak yok… Okuma bilenler Kuran’ı Kerim okuyor ve Cennet’e gitmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i Şahadet çekerek yürüyorlar. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayret ve tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.’

Opet’in Tarihe Saygı Projesi kapsamında yaptırdığı Bombasırtı çarpışması canlandırmasında Türk mevzileri
(Yer: Eceabat feribot iskelesi yanı)

Atatürk daha sonra, I. Anafartalar ve II. Anafartalar Savaşları‘nda (9-10 Ağustos 1915 ve 21-22 Ağustos 1915) gösterdiği başarı ile Çanakkale Savaşları’na damgasını vurmuştur. Esasında, bu konuda fazla söze de gerek yok. Winston Churchill’in şu cümleleri yeter:

Şu anda mağlûbiyeti bütün damarlarımda hissetmekteyim. Çok üzgünüm. Daha düne kadar Çanakkale bizimdir diyordum çünkü bu savaşı kazanmak için askeri, parayı, cephaneyi, her şeyi hesaplamıştım. Hepsinde çok üstündük. Yalnız bir şeyi hesaba katmamışız… Mustafa Kemal’i… Bağrımda İngiliz gururu olmasa, Türkleri alnından öpmek, onları ayakta alkışlamak isterdim’’.

Aynı anıtta Anzak mevzileri canlandırması

Gelibolu Yarımadası’nda son olarak, Anzak Koyu’ndaki Arıburnu Anzak Mezarlığı‘na gittik. Mimarı Sir John Burnet olan mezarlık son derece sade ve güzeldi. Yarımada’daki diğer 30 tane Britanya Milletler Topluluğu’na ait mezarlık gibi burası da onların Savaş Mezarlıkları Komisyonu tarafından korunuyor ve bakımı yapılıyor. Tüm mezarlıklarda yatanların sadece 9000 tanesinin isimleri tesbit edilebilmiş. Arıburnu Anzak Mezarlığı’nda yatan askerler arasında İngiliz, Avusturalyalı, Yeni Zelandalı, Hintli, Seylanlı ve milliyeti tesbit edilemeyenler olmak üzere toplam 253 kişi yatıyor. Koyun biraz daha güneyindeki “Beach Mezarlığı”nda ise, yine aynı milletlerden 391 kişi yatıyor. Biz gittiğimiz sırada mezarlıkta bir tane yabancı çift vardı. Mezarlığın alt tarafında, denize karşı, sessizlikte oturuyorlardı. Önlerindeki kumsalda iki küçük çocukları oynuyordu. Dedelerinin 107 yıl önce çıktıkları kumsalda düşüncelere dalmışlardı. Bir gün önce, tüm Britanya Milletler Topluluğu ülkelerinde 25 Nisan Anzak Günü olarak kutlanmıştı. Büyük olasılıkla, bu çift de, gün boyu siper ve savaş alanlarında gördüğümüz Anzak torunları gibi, şafak ayinine katılmışlardı. Orta okul ve lise yıllarımızda iken, Anzaklar her sene Gelibolu’daki törenlere katılmak için kendileri gelirlerdi. Siyah beyaz televizyondaki görüntüleri hala gözümün önünde. Tekerlekli sandalyade olan bazılarının yanlarında hemşireler de olurdu.

Anzak Koyu

Mezarlığın girişinde, Atatürk’ün 1934 yılında kendi yazıp, Çanakkale’deki törende okuması için zamanın İç İşleri Bakanı Şükrü Kaya‘ya verdiği satırlar da var. Ertesi gün, törende Şükrü Kaya’nın yaptığı bu konuşma, Britanya ve özellikle Avusturalya ve Yeni Zelanda basınında büyük yankı uyandırıyor. Daha sonra konuşmanın aslında Atatürk tarafından yazıldığı ortaya çıkıyor. Ondan sonra, Avusturalya ve Yeni Zelanda’da Anzakları anmak için yapılan bütün anıtlarda Atatürk’ün o dokunaklı ve erdemli cümleleri yer alıyor.

Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yanyana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen Analar! Göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız, bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.

(Söz konusu metin, değişik kaynaklarda ufak tefek farklılıklarla yayınlanmaktadır. Yukardaki paylaşım, Uluğ İğdemir‘in yazdığı ve Türk Tarih Kurumu yayını olan, Atatürk ve Anzaklar kitabının 1985 tarihli baskısından alınmıştır.)

Arıburnu Anzak Mezarlığı

Anzak Şehitliğinde de, bizim şehitliklerimizde olduğu gibi, bazı askerlerin çok küçük yaşta oldukları dikkatimi çekti. Bir mezar taşının dibinde, yakaya takılan gelincik şeklinde bir rozet gördüm ve aldım. Belli ki, bir gün önceki törene katılanlardan birisinin yakasından düşmüştü. Birleşik Krallık ve Milletler Topluluğu ülkelerinde yakaya gelincik takma geleneği, Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma bir gelenek. Söylendiğine göre, savaş sırasında Fransa ve Belçika‘da toprak o kadar alt üst olmuş ve karışmış ki, toprakta henüz uyumakta olan bütün gelincik tohumlarından binlerce gelincik fışkırmış. Bu inanılmaz manzara, önce Birinci Dünya Savaşı’nda, sonra İkinci Dünya Savaşı ve onu izleyen tüm savaşlarda ölenleri sembolize etmek için kullanılır olmuş.

Ölenler bizim askerlerimiz olsun yabancı olsun, Gelibolu Yarımadası’ndaki savaş alanlarını ve şehitlikleri gezerken aynı üzüntüyü ve savaşa karşı aynı öfkeyi duydum. Ne yazık ki, insanoğlu hiç ders almıyor. İki Dünya Savaşı’ndan sonra, dünyanın çeşitli yerlerinde yüzlerce savaş oldu. Savaşlar devam ediyor. Hala masum insanlar ölüyor. Politikacılar ve silah sanayi patronları hala insanları kandırıyor…

Biz yine de, John Lennon gibi, insanların barış içinde yaşayacakları bir dünya hayal etmeye devam edelim. Varsın bize hayalperest desinler…

Kent Sokaklarında: Çanakkale (2)

Çanakkale’de kaldığımız Kule Otel’in konumu hem büyük bir avantaj hem de aynı zamanda dezavantajdı. Bulunduğu noktanın en büyük artısı, neredeyse feribottan karaya ayak basar basmaz kendinizi otelde bulmanızdı. Otel, iskele çıkışındaki büyük meydana bakıyordu. Şehir içinde gezilecek yerlerin pek çoğuna da çok yakındı. Öte yandan, merkezi bir yerde olması nedeniyle, neredeyse sabaha kadar süren bir gürültünün ortasındaydı. Sabah da erken saatte gürültü tekrar başlıyordu. Biz, kaldığımız dört gece boyunca neredeyse yorgunluktan baygın uyuduğumuz için çok fazla dert etmedik ama, bu meydandan biraz daha uzak, örneğin kordon boyundaki veya daha içerideki sokaklarda olan oteller tercih edilebilir. Bir de, personelin iyi niyetli ve güler yüzlü hizmetine karşın, delinmiş çarşaflar, eğri takılmış prizler ve elinizde kalan sifon üniteleri gibi sorunlar vardı. Üç yıldızlı bir otelde beş yıldızlı bir konfor ve hizmet beklemiyorduk elbet. Ama, bu gibi durumlarda aklıma ister istemez İtalya geliyor.

Kule Otel‘deki odamızdan manzara.
Otel, Gestaş Feribot İskelesi‘ne çok yakın.

2016 yılında, İtalya‘nın Puglia bölgesindeki Alberobello köyüne gitmiştik. Burada, yörenin trullo (çoğulu trulli) adı verilen, ünlü konik çatılı birkaç evinden meydana gelen bir aile işletmesinde kalmıştık. Ailenin köyün içinde, hediyelik eşya sattıkları bir de dükkanları vardı. Kaldığımız trullo’nun ne kadar zevkle döşenmiş olduğunu, temizliğini ve benzeri şeyleri uzun uzun anlatmayacağım. Aile fertlerinin hepsinin belirli görevleri vardı. Kahvaltı her sabah evinize büyükanne tarafından getiriliyordu. O hanımın her sabah, tertemiz keten örtü serdiği masayı özenle hazırlamasını, keten peçetelerin, kullanılan tabak çanağın güzelliğini unutamam. Uzun yıllar önce, İstanbul’da da birkaç yıl oturmuş bir İtalyan ile günlük yaşam ve hizmet sektöründeki bu zevk farklılığını konuşmuştum. O bunu, İtalyanların toplum olarak Rönesans’ı yaşamış, bizim ise yaşamamış olmamıza bağlamıştı. İlginç gelmişti bana. “Sizde, iş görsün yeter anlayışı var. Estetik o kadar önemli değil,” demişti. Tam da bu elektrik prizi olayını örnek vermişti. “Sizde bir elektrikçi elektrik düğmesini ya da prizi duvara eğri takınca bundan rahatsız olmaz. İtalyan bir elektrikçi o işi asla öyle teslim etmez,” diye eklemişti. Haksız sayılmaz. Yaşantımızda karşılaştığımız pek çok durumda bu anlayış hakim bizim ülkemizde. Her neyse, lafı uzatmayalım ve biz konumuza dönelim.

Saat Kulesi

Gelmeden, bir günümüzü Çanakkale’nin içinde geçirmeye karar vermiştik. Kahvaltıdan sonra, otelin hemen yanı başındaki Saat Kulesi’nin sağ tarafından yürüyerek çarşı içine doğru yöneldik. Kulenin bir yanında Yalı Caddesi, diğer yanında Fetvane Sokak bulunuyor. Her iki yoldan da ilerlemek mümkün. Üzerindeki plakete göre, Saat Kulesi, Sultan II. Abdülhamit’in tahta çıkışının yirminci yılı kutlamaları çerçevesinde, 1895-1896 yılları arasında inşa edilmiş. Zaten, bildiğim kadarıyla, pek çok Anadolu kentindeki saat kulesi Abdülhamit dönemine aittir. Herkesin bir saate sahip olmadığı o dönemde saat kuleleri, kentler için büyük bir hizmet olsa gerek. Çanakkale’deki saat kulesi de, II. Abdülhamit’in emriyle, o sıralar Çanakkale mutasarrıfı olan Cemil Bey tarafından yaptırılmış. Çok sevimli bir görünümü var. Aynı plakette yazdığına göre, halk arasında saatin yapımı ile ilgili yaygın bir söylenti varmış. Buna göre saatin, tüccar ve İtalya Fahri Konsolosu Emilio Vitalis’in kente su getirilmesi için vasiyeti ile bıraktığı paradan artanlarla yapıldığına inanılıyormuş. Ancak, bu konuda resmi bir belge bulunamamış.

Yalı Caddesi
Çanakkale’nin Çarşı bölgesi elden geçirilmeyi bekleyen
tarihi binalarla dolu.

Çanakkale, aydınlık fikirli, aydınlık yüzlü, uygar insanların yaşadığı bir şehir. Bu kısa ziyaretimiz sırasında benim edindiğim izlenim bu yönde oldu. Genç kızların ve kadınların gece geç saatlere kadar sokaklarda rahatça gezdiklerini, kafe ve restoranlarda oturduklarını görmek güzeldi. Her genellemede olduğu gibi, bu ifade de bir hata payı olacaktır. Beklenmedik durumlarla ve kişilerle karşılaşmak her yerde, her zaman mümkün. Biz kibar ve yardımsever insanlarla karşılaştık hep. Öyle ki, iki kere, biz sormadan, kendiliklerinden bize bir yeri arayıp aramadığımızı soran, iki ayrı kişi oldu. Her ikisi de orta yaşın bir hayli üstünde, iki beyefendi idi. Biri, “Deniz Müzesi’ni de mutlaka görün,” diye bir öneride de bulundu. Görmek istediğimiz yerler listemizde orası zaten vardı ama, bu şekilde ilgi göstermesi çok hoşuma gitti.

Çanakkale’de ilk önce Kent Müzesi’ne gittik. Daha önceki gezilerimizde gezdiğimiz kent müzelerinin de Çanakkale’ye bağlı yerlerde olması bir raslantı mı, bilmiyorum. Ama, onları gezdikten sonra, ister Bozcaada’nınki gibi özel ister Gökçeada’nınki gibi belediyeye ait olsunlar, kent müzelerinin bir kent bilinci yaratma konusunda çok önemli olduklarını düşünmeye başladım. Herhangi bir şehrin tarihinin günlük yaşam ve orada yaşamış, kente mal olmuş bazı insanlar çerçevesinde bilinir kılınması çok önemli. Bu tür müzeler, belediyelerin öncülüğünde, tüm illerimizde yaygınlaştırılmalı.

Çanakkale Kent Müzesi küçük ama değerli bir müze
Müze olarak kullanılıyor olması sayesinde, kültürel bir miras olan tarihi bina da korunmuş

Kent Müzesi’nin bulunduğu Fetvane Sokak, Çanakkale’nin Osmanlı ve Cumhuriyet döneminin izlerinin birlikte var olduğu, özel bir sokak. Adını, bir zamanlar burada bulunan müftülük binasından verilen fetvalardan almış. Eskinin şarap imalathaneleri, gazoz fabrikaları günümüzün barlarına kafelerine dönüşmüş. Müzenin bulunduğu tarihi bina da ilk olarak 19. yüzyılda yapılmış bir sivil mimari örneği. O zamandan kalan birinci ve ikinci katın üstüne Cumhuriyet döneminde üçüncü bir kat eklenmiş. Kayıtlardan, binanın en eski sahibinin Osmanlı döneminde bir gayrimüslim olduğu belirlenmiş. Daha sonra bina, Büyük Mübadele ile Girit’ten gelen bir aile tarafından satın alınmış. Konut olarak kullanıldıktan sonra, bir dönem iş yeri ve Askerlik Şubesi olmuş. 1936 yılından itibaren otel olarak kullanılmaya başlanmış. Emek Otel olarak hizmet veren bina, 2004 yılında belediye tarafından satın alınarak, Kent Müzesi ve Arşivi haline getirilmiş. Binanın giriş katı süreli sergiler için, üçüncü katı ise, toplantı salonu ve çalışma atölyeleri için ayrılmış. İkinci katta yer alan sürekli sergi bölümü, esas müze kısmı diyebiliriz. Burada, Antik Dönemden başlayarak, Çanakkale ile ilgili temel bilgileri edinmeniz ve burada yaşamış kentlilerin anılarını, kullandıkları eşyaları görmeniz mümkün.

Yalı Camii ya da Tavil Ahmet Paşa Camii
Soldaki bina Yalı Camii, sağdaki Kent Müzesi.
Sol tarafta görünen ağaçlı bölge caminin haziresi.
Mezar taşlarını hem buradan hem de caminin avlusundan görebilirsiniz.
Yalı Camii’nin haziresi
Arkada görünen bina Kent Müzesi

Çanakkale’nin tarihi camilerinden Yalı Camii, Kent Müzesi’nin karşı köşesinde bulunuyor. Caminin kullanılan diğer adı, Tavil Ahmet Paşa Camii. Caminin ilk yapılışına ait bir kitabe bulunamamış. Onarım kitabesinden anlaşıldığına göre, burada daha önce bulunan ve yanan bir caminin yerine Tavil Ahmet Paşa bir cami yaptırmış. Ancak, onun da yanması üzerine, 1854 yılında, Miralay Halil Bey tarafından, bugün gördüğümüz cami yaptırılmış. Hem Fetvane sokaktan hem de caminin avlusundan görülebilen caminin haziresinde (kabristanında) bir dönemin askeri ve sivil ileri gelenlerinin mezarları bulunuyor. Tarihi mezar taşlarının korunması açısından bu tür hazirelerin korunması önemli. Nitekim, epeyce arayarak bulduğumuz bir sonraki hazire Yalı Camii’ninki kadar şanslı görünmüyordu. Oysa, orada çok daha önemli devlet adamlarının yattığı belirtiliyordu.

Civardaki diğer camilerden birisi de Tıflı Camii. 1891 yılında yapılan cami adını, Osmanlıca “çocuk” anlamına gelen, “Tıfl” kelimesinden almış. Bunun nedeni caminin, bir zamanlar yan tarafında bulunan, Sübyan Mektebi’nin ibadethanesi olarak yapılmış olması imiş. Okul, camiden çok önce, 1870 yılında, dönemin valisi Kayserili Ahmet Paşa tarafından yaptırılmış. Günümüze okulun sadece kitabesi kalmış. Kitabeyi caminin girişindeki bahçe kapısının
üstünde görmek mümkün.
Kurşunlu Cami
Yanan Çınarlık Camii’nin yerine, 1869 yılında, Biga Sancağı Mutasarrıfı Arap İbrahim Paşa tarafından yaptırılmış.

Fatih Camiinin haziresini bulabilmek için epeyce dolaştık. Aslında, o kadar zor bir yerde değil. Sadece alışık olduğumuz gibi caminin içinde değil, karşısında ve biraz da fark etmesi zor bir noktada bulunuyor. Büyük olasılıkla, cami ile arasından geçen yol ve civardaki evlerin bir kısmı bir zamanlar caminin arazisi içerisindeydi. Sonradan yapılan düzenlemeler ve imar planları belli ki bu tuhaf durumu yaratmış. Hazireyi ararken, Roman olduğunu tahmin ettiğim bir kadına yol sorduk. Bilmediğini söyledi. Aramaya devam ederken etrafta, Romanların zevkine uygun, rengarenk ve pırıltılı kıyafetler satan birkaç dükkan gördüm. Sonradan öğrendiğime göre, Fevzi Paşa Mahallesi denilen bu bölge gerçekten de Çanakkale’de bulunan Roman mahallelerinden birisi imiş. Kendileri atalarının, mahallenin yakınındaki Çimenlik Kalesi’nin yapımında çalıştırılmak üzere, Fatih Sultan Mehmet tarafından Bulgaristan, Rusya ve Makedonya’dan getirilerek, buraya yerleştirildiklerine inanıyorlar. Son zamanlarda ortaya çıkan kentsel dönüşüm nedeniyle buralardan çıkarılmak istenmelerine yanıt olarak da, “Bizi buraya Fatih Sultan Mehmet yerleştirdi. Ancak o çıkarır,” diyorlar.

Fatih Camii
Caminin haziresi yolun karşı tarafında

Cami-i Kebir (Büyük Cami) olarak da bilinen Fevzi Paşa Mahallesi’ndeki Fatih Camii, 1462 yılında, Çimenlik Kalesi ile birlikte yapılmaya başlanmış. Kalenin içinde bir tane daha Fatih Camii var. Cami birçok kez yenilenmiş. Kitabesine göre, bu yenilemelerin en önemli olanlarından ilki 1862 yılında Sultan Abdülaziz, ikincisi ise 1904 yılında Sultan II. Abdülhamit tarafından yaptırılmış. Cumhuriyet döneminde de birkaç kere elden geçirilmiş.

Sadrazam Hafız İsmail Paşa ve Sadrazam Ali Paşa‘nın kabirlerinin bulunduğu Fatih Camii haziresi

Caminin haziresinde iki Osmanlı sadrazamı yatıyor. Sadrazam Hafız İsmail Paşa (1758-1807) ve Sadrazam Ali Paşa. Duvardaki plakette Hafız İsmail Paşa’nın yaşam öyküsü var ancak, Ali Paşa hakkında hiçbir bilgi yok. Daha sonra yaptığım araştırmalar sonucunda da herhangi bir bilgi bulamadım. Hazirenin hali maalesef içler acısı idi. Arka tarafta, iki yapı arasında kalan duvarın bir bölümünün yıkık olduğunu fark edince, arka sokağı dolanıp, oradan içeri girdik. Tam bir mezbelelikti. Atılan çöplerin yanında, kediler için konmuş mamalar, ıslatılmış ekmekler de bu manzaraya katkıda bulunmuştu. Bir de, mezar taşlarının üstünde, yatan kişilerin meslek, makam ve benzeri statülerini belirtmek üzere yapılmış olan fes, sarık gibi yerleri yeşile boyanmıştı. Aynı şekilde, ayak ucundaki taşların tepeleri de boyalı idi. Belki benim bilmediğim özel bir anlamı var bunun. Ya da sadece, birilerinin aklına esti. Bilemiyorum. Yukarda belirttiğim mezarların dışında başka mezarlar ve çocuk mezarları olduklarını tahmin ettiğim çok küçük mezarlar da vardı.

Bölgede bulunan eski binaların çoğu 19. yüzyılda yapılmışlar. Daha sonra başka binalarda da gördüğüm bu dışarı doğru, kuş kafesi gibi kavisli pencere demirleri pek güzeldi.
Civarda gördüğüm bu tür yeni yapıların, kentsel dönüşüm kapsamında, tarihi binalar yıkılarak yapılmadıklarını diliyorum… Aradan görünen yapı, Çimenlik Kalesi‘nin duvarı.

Çanakkale’de Eski Ermeni Kilisesi olarak bilinen Surp Kevork (Aziz George) kilisesi de Fevzi Paşa Mahallesi’nde bulunuyor. Kilise bir meydana (Zafer Meydanı) bakıyor. Günümüzde, Mevlevi semah törenlerinin düzenlendiği kilisenin tarihine dair çok farklı bilgiler var. Üstelik bu farklı bilgileri veren kaynakların arasında iki tanesi de devlet kurumlarımız. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’ne göre kilise, 83 Ermeni ailenin Çanakkale’ye yerleşmesi üzerine, 1669 yılında yapılmış. Halen üniversitenin koruması altındaki kilise, Tasavvuf Topluluğu tarafından Kültür ve Sanat Evi olarak kullanılmaktaymış. Kültür Bakanlığı’nın Çanakkale Envanterine göre ise, 1873 yılında, Sultan Abdülaziz’in emri ile yapılmış. Şehrin Ermeni nüfusunun yok olmasından sonra, bir süre atıl kalmış. 1934-1984 yılları arasında Çanakkale Arkeoloji Müzesi olarak kullanılmış. Bu tarihten sonra birkaç kere Kültür Bakanlığı tarafından restore edilmiş ve sırasıyla, Namık Kemal Tiyatro Salonu ve Çanakkale Etnoğrafya Müzesi olarak düzenlenmiş. Ancak, Etnoğrafya Müzesi olarak kullanılmadan, 2005 yılında üniversiteye devredilmiş. İlk yapım tarihi ile ilgili bilgi olarak 200 yılı aşan bir fark olması bana kilisenin bir ara doğa kaynaklı nedenlerle veya insan eliyle yıkılıp sonra, Sultan Abdülaziz tarafından, yeniden yaptırılmış olabileceğini düşündürdü. Kilisenin yan tarafında, daha önce papazın evi ve sübyan okulu olduğu söylenen yapılar var.

Eski Ermeni Kilisesi olarak bilinen Surp Kevork Kilisesi

Çanakkale’ye gelip de, çarşı içindeki Aynalı Çarşı’ya gitmeden olmazdı, öyle değil mi? Çarşı Caddesi üzerindeki bu kapalı çarşı, şüphesiz en çok o ünlü türküde adının geçmesi nedeniyle tanınıyordur. Günümüze çarşının sadece giriş kapısı orijinal olarak ulaşabilmiş. Kapının üzerindeki hem Osmanlıca hem İbranice olan kitabede buranın, Sultan II. Abdülhamit’in izniyle, 1889 yılında, Çanakkale’nin önde gelen Yahudi tüccarlarından İlya Halyo tarafından yaptırıldığı yazıyor. Ayrıca, pasajın adı da, Passage Hallio olarak Fransızca yazılmış. 1934 yılında Yahudi vatandaşlarımıza, başta Edirne’de olmak üzere yapılan saldırı, yağmalama ve baskı olayları sırasında bu kitabe sıvanmış. 1967 yılında tekrar ortaya çıkarılmış. Bir görüşe göre, Evliya Çelebi 17. yüzyılda burada bir çarşının varlığından söz ettiği için, İlya Halyo çarşıyı sadece onartmış olabilir deniyor. Çarşı, 1915 Gelibolu Savaşı sırasında bombalanmış ve yanarak tahrip olmuş. 1918-1921 yılları arasındaki İngiliz işgali sırasında ahır olarak kullanılmış. 2004 yılında çarşı, orijinal giriş kapısı korunarak, yeniden yapılmış. Çarşının adının kaynağı konusunda farklı görüşler var. Kimileri bu ismin girişteki aynalardan kaynaklandığını düşünürken, başka bir görüşe göre ise, bir dönem burada satılan ve ayna gibi parlak olan at koşum takımlarından dolayı imiş.

Aynalı Çarşı ve kitabesi
Restore edilen Aynalı Çarşı’nın içi

Aynalı Çarşı’nın içinde, sağlı sollu sıralanmış dükkanlarda, hiçbir özelliği olmayan, son derece zevksiz hediyelik eşyalar satılıyor. Çanakkale’ye özgü olarak satılan çoğu seramik eşyanın da Çin malı olduğu söyleniyor. Geçenlerde haberlerde duyduğuma göre, Venedik kent yönetimi şehirde Çin malı ucuz hediyelik eşya satılmasını yasaklamış. Bence çok da iyi yapmış. Benzer bir önlemin Türkiye’deki şehir yönetimleri tarafından da alınması gerektiğini düşünüyorum. Onun yerine, el emeği ile yerli halk tarafından üretilen, özgün eşyaların satılması teşvik edilmeli kanımca. Civarda çok sayıda seramik atölyesi gördük. Onlar desteklenmeli. Tüm bunları, çarşının arka kapısından çıktıktan sonra sol tarafta gözümüze çarpan ve kendi imalatlarını satan küçük bir dükkan sahibi ile konuştuk. Esen Seramik, seramikten el yapımı özgün maskların ve hediyelik eşyaların satıldığı bir yer. Kibar ve tatlı bir hanım tarafından işletiliyor.

Öğle yemeği için lezzetli bir duraktı…

Bu kadar dolaştıktan sonra bir öğle yemeğini hak ettik. Yemek için çarşı içinde Sardalya’ya gittik. Hakkında internette epeyce yazı okumuştum. Bazı olumsuz değerlendirmeler de olmasına karşın, içimden bir his buranın iyi olacağını söylemişti bana. Yanılmamışım. Kaldırımdaki yüksek taburelerde, dükkanın içine bakarak oturulan Sardalya’da her türlü deniz mahsülü ve balık yapılıyor. Ekmek arası yediğimiz sardalya ve içtiğimiz turşu suyu çok lezzetliydi. Porsiyonlar fazlası ile doyurucu. Civardaki esnaftan ve yerli halktan insanların burada yemek yemesi dikkatimi çekti. Bilirsiniz bu, yurt içinde veya yurt dışında olsun, benim için çok önemli bir kriterdir. Arzu ederseniz, yemek üstüne bir peynir tatlısı yemek için çok uzakta olmayan ünlü Kadir Usta’ya da uğrayabilirsiniz.

Deniz Müzesi’nin girişinde bulunan bu yapı, 1810 yılında Belediye Binası olarak yapılmış. 1956 yılında Askeriye’ye devredilmiş.
Bir süre Merkez Komutanlığı olarak kullanılmış.
Atatürk, 1 Eylül 1928’de buradan halka hitap etmiş. Günümüzde, Deniz Müzesi’nin yönetim binası olarak kullanılıyor.

Yemekten sonra, Çanakkale’ye gelen herkesin gezmesi gerektiğini düşündüğüm Deniz Müzesi’ne gittik. Müze birkaç açıdan önemli. Öncelikle, müzenin içinde bulunduğu yapı ve alan, tarihi Çimenlik Kalesi. Eski adıyla, Kala-i Sultaniyye. Bir önceki yazımda belirttiğim gibi, karşı kıyıdaki Kilitbahir Kalesi ile birlikte, 1462-1463 yılları arasında, Fatih Sultan Mehmet tarafından, İstanbul’un savunması için yaptırılmış. Burası daha sonra, aynı zamanda etrafında şehrin gelişeceği bir merkez haline gelmiş. Kale zaman içinde bazı değişikliklere de uğramış. 19. yüzyılda, Çanakkale Boğazı’nın kıyısındaki batı sur duvarları yıkılarak, bu kısım bir tabya haline getirilmiş. Zamanın silah teknolojisine uygun bir şekilde top mevzileri ve cephanelikler yapılmış.

Müzenin bahçesinde çeşitli askeri ağır silahlar sergileniyor.
Burası aynı zamanda çok güzel bir park görünümünde.
Çeşitli mayınlar
Müze Gemi Acar
1936-1937 yıllarında Almanya’da inşa ettirilmiş. Daha sonra, Atatürk tarafından İstanbul Boğazı’nda diplomatik geziler ve Savarona Yatı’na intikal için kullanılmış. 2000 yılında restore edilmiş ve 2015 yılına kadar Kuzey Deniz Saha Komutanlığı tarafından kullanılmış.
2015 yılında müze haline getirilmiş.

Bu noktada belki de, Çanakkale ve Gelibolu’da çokça söz edilen tabya kelimesinin tam olarak ne olduğunu biraz açıklamakta fayda var. Osmanlı’da tabyalar 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yapılmaya başlanmış. Önceleri kalelerin dış duvarları toprak ile takviye edilerek oluşturulmuşlar. Daha sonra, toprak yığınlarının ardına gizlenmiş, bağımsız savunma yapıları olarak yapılmaya başlanmışlar.

Şimdiki adı Çimenlik Kalesi olan Kala-i Sultaniyye
Kalenin girişi Deniz Müzesi’nin bahçesinden

Çimenlik Kalesi, benzerleri gibi, iç ve dış kale kısımlarından meydana geliyor. Kalede başlıca dört yapı bulunuyor. Fatih Camii, Abdülaziz Camii, Baruthane ve İç Kale. sonradan eklenen Abdülaziz Camii dışındaki yapılar, kalenin ilk yapım zamanından kalan, orijinal binalar. Çimenlik Kalesi, 1915 Çanakkale Savaşları sırasında Merkez Savunma Grubu’nun sevk ve idare merkezi olarak kullanılmış.

İç Kalede bulunan orta kule dört katlı bir yapı.
Müzenin ana koleksiyonu bu binada sergileniyor.
Baruthane
Fatih Camii
Abdülaziz Camii

Kalede bulunan Deniz Müzesi, barındırdığı önemli koleksiyon dışında, çağdaş müzecilik anlayışına göre düzenlenmiş olması, müze yönetimi, her noktadaki ayrıntılı Türkçe ve İngilizce açıklamalar ile özellikle Çanakkale Savaşları ile ilgili filmler ve görevli askeri personelin profesyonel yaklaşımı nedeniyle ayrıca hayranlık uyandıran bir yer. Doğrusu, ne yalan söyleyeyim, böyle bir şey beklemiyordum. Her ayrıntısı titizlikle düşünülmüş, örnek bir müze burası.

Sultan Abdülaziz döneminde, batı surları yıkılarak yapılan tabyalar
Çimenlik Kalesi Çanakkale Savaşları sırasında ağır bombardıman yaşamış. Bu delik, HMS Queen Elizabeth gemisinden atılan bir mermi tarafından orta kulenin duvarında açılmış.
Aynı mermiye ait şarapnel parçasını binanın iç tarafında duvara saplanmış olarak görmek mümkün

Deniz Müzesi, Çanakkale Savaşları sırasında tarihsel ve kronolojik olarak tam olarak ne olduğunu anlamak açısından da çok yararlı. Her ne kadar hepimizin az çok bir bilgisi olsa da, verilen mücadelenin inanılmazlığını kavramak için Gelibolu tarafındaki şehitlik ve savaş alanlarını gezmek yeterli olmuyor. Bunun için, Çanakkale Savaşları Tanıtım Merkezi ve Çimenlik Kalesi’ndeki Deniz Müzesi ziyaret edilmeli. Tanıtım Merkezi maalesef bizim Gelibolu için ayırdığımız gün kapalıydı. Deniz Müzesi o açığı fazlası ile kapattı. Yine de, Çanakkale’ye bir sonraki gidişimizde Tanıtım Merkezi’ne de mutlaka gideceğiz. Müzede özellikle Mustafa Kemal Atatürk’e ve onun, Çanakkale Savaşı’nın gidişatını değiştiren önemli rolüne çok geniş yer ayrılmış olması çok memnuniyet verici idi.

Müze koleksiyonundaki ilginç objelerden biri de Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün el yazısının bulunduğu bu mantar şapka. “Wolseley Tipi Kask” da denilen bu şapkalar I. Dünya Savaşı’nda İngiliz Ordusu’nda kullanılmış. Mantardan yapılıp üstü pamuklu kumaş ile kaplanmış. Sıcak havada serin tutma özelliği varmış. Bu şapka Çanakkale Savaşları sırasında ele geçirilimiş. Üzerine, Atatürk el yazısı ile not düşmüş ve imzalamış. Notta, “57. Alay’ın 3. Tabur’u tarafından 4-5/3/331 (17-18 Mayıs 1915) gecesi yapılan keşif sırasında ele geçirilmiştir. 19. Tümen Komutanı M. Kemal” yazılmış.
Atatürk‘ün, 17 Haziran 1915’te, Düztepe tümen gözetleme yerinde Haydar Mehmet Alganer tarafından çekilmiş ünlü fotoğrafı ve kullanılan fotoğraf makinası.

Müzenin koleksiyonunda Anzaklara ait çok sayıda askeri obje, bilgi ve belge de var. Gerek Anzak gerekse Osmanlı siperlerinin canlandırmaları son derece başarılı. Bu zenginlik nedeniyle olsa gerek, ziyaretçiler arasında müzeyi gezen çok sayıda Anzak torunu da vardı.

Osmanlı ve Anzak siper canlandırmaları gayet başarılı

Deniz Müzesi’nin gezilecek bir diğer ilginç bölümü de Nusret Mayın Gemisi. 1910 yılında Almanya’ya siparişi verilen Nusret Gemisi, 1913 yılında Osmanlı Donanması’na katılmış. Özellikle, döşediği 26 mayın ile, 18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Zaferi’nin kazanılmasında çok önemli rolü olmuş. Bu mayınlar nedeniyle, Fransız Bouvet ve İngiliz Irresistible ve Ocean gemileri batmış. Ayrıca, Müttefik Donanması’nın üç gemisi de ağır hasar almış. Gemide yapılan çok güzel bir görsel sunum, bu zaferi ayrıntıları ile anlatıyor. Cumhuriyet döneminde de hizmet veren Nusret gemisi, 1962 yılında özel bir şahısa satılmış. Kuru yük gemisi olarak çalıştırılırken, 1990 yılında Mersin açıklarında batmış. 1999 yılında bir grup gönüllü tarafından su yüzüne çıkarılmış ve belediyeye hediye edilmiş. 2003 yılında Tarsus Belediyesi gemiyi, Nusret Mayın Gemisi Kültür Parkı olarak düzenlenen bir parka anıt olarak yerleştirmiş. Öte yandan, 2009-2010 yılları arasında, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından geminin bire bir kopyası inşa ettirilmiş. 2011 yılında TCG (Türkiye Cumnhuriyeti Gemisi) Nusret adıyla müze olarak hizmete girmiş. Modern cihazlarla da donatılarak, yüzer gemi olması sağlanmış.

1927 yılında yapılmış olan sağ taraftaki sarı bina, müzenin
Binbaşı Nazmi Bey Sanat Galerisi
TCG Nusret Müze Gemisi

Çanakkale’nin içinde, akşam yemeklerinden ilkini, yol yorgunluğu ile, kaldığımız otelin restoranında yemiştik. Kötü olmasa da, fazla bir özelliği yoktu. Bir akşam, sahildeki Akol Otel’in en üst katındaki Radika restoranda yedik. Burada da mezeler fena değildi. Standart tatta, fazla çarpıcı olmayan tabaklardı. Ancak, manzarası ve gün batımı güzeldi. Esas muhteşem yemeği, Çanakkale’nin ünlü Yalova Restoranı’nda yedik. Hak edilmiş bir şöhreti olduğunu düşünüyorum. Mezeler gerçekten çok lezzetli ve değişikti. Tuzlu sardalya ise, şahane. Çanakkale’ye giderseniz, burada yemek yemenizi öneririm ama, özellikle hafta sonu, rezervasyon yaptırmayı unutmayın.

(Devam edecek)

Gezmekle Bitmeyecek Bir Güzel İlimiz: Çanakkale (1)

Çanakkale içinde aynalı çarşı

Ana ben gidiyom düşmana karşı, off, gençliğim eyvah!

…………………

Çanakkale içinde vurdular beni

Ölmeden mezara koydular beni, off, gençliğim eyvah!

Türkünün tamamını bilmesek de, hepimiz en azından bu mısraları biliriz. Hiç gitmemiş, görmemiş olsak da, Çanakkale denince içimiz bir başka sızlar…

107 yıl önce yapılan o insanüstü savunma ve dünyanın o zamanki süper güçlerine karşı verilen destansı mücadeleyi duygulanmadan aklından geçirenimiz var mıdır, bilmiyorum. Gidip görmeden bu ifadeler insana basma kalıp gelebilir. Ya da Çanakkale Savaşları herhangi bir savaş olarak görülebilir. Çanakkale’nin önemini gerçekten kavramak için gitmeli, gezmeli. Ancak, Çanakkale sadece 1915 nedeniyle görülmesi gereken bir ilimiz değil. Tarih öncesi çağlardan beri insanlara yurt olmuş bu ilimizde, çok farklı temalar izleyerek, kendinize farklı rotalar ve geziler yaratabilirsiniz. Böyle olunca, bir kere değil, sayısız kere gidip yeni keşifler yapabileceğiniz bir ilimiz Çanakkale.

Nisan ayının son haftasında, dört günlüğüne uzun zamandan beri gitmek istediğimiz Çanakkale’ye gittik. Bu birkaç gün içinde, antik dönem, Osmanlı’nın ilk zamanları ve Çanakkale Savaşları ile ilgili sayısız yer gördük. Gayet disiplinli bir şekilde, sabah 7:30’da kalkarak gezdiğimiz halde, isteyip de gidemediğimiz pek çok yer kaldı. Bozcaada ve Gökçeada‘ya daha önce gitmiştik. (İlgili yazılarıma erişim için linklere tıklayabilirsiniz).

Çanakkale gezimizi, yol üstünde giderken gördüğümüz yerlerden başlayarak anlatmak istiyorum. Ancak, yazının çok uzun olmaması için birkaç bölüm halinde yayınlayacağım. Gezi planınızın bu yazıların sırasına göre olması gerekmiyor. Nitekim, benim yazılarımın sıralaması da gün olarak bizim izlediğimiz programa birebir uymuyor. Ancak, geriye baktığımda, Çanakkale’ye hiç gitmemiş veya az bir bölümünü görmüş okuyucularım açısından bu sıralamanın daha uygun olacağını düşünüyorum.

Yol boyunca gelincikler ve kır çiçekleri…

Pazartesi sabahı saat 9’da İstanbul’dan yola çıktığımızda, bir süre için hafta başı trafik yoğunluğuna denk geleceğimizi biliyorduk. Yine de, keseye zarar ama zaman açısından elverişli, Avrasya Tüneli sayesinde oldukça çabuk bir şekilde karşıya geçtik. Şehirden çıkıp Tekirdağ‘a doğru giderken doğa çok güzeldi. Bilirsiniz, bu aylarda ülkemizde doğa uyanır ve etraf inanılmaz güzel olur. Yol boyunca, bu ekonomik şartlara rağmen, ekilmiş yemyeşil tarlalar, yol kenarlarında gelincikler, papatyalar, sarı kır çiçekleri, bir de aralarda son yıllarda Trakya‘da çok ekilen kanolanın çiçekleriyle sarıya boyanmış tarlalar vardı. Çevreme bakmaya doyamadım. Çok güzeldi.

Kanola ekilmiş tarlalar

Biz aslında bu yolculukta daha çok sahilden gitmek niyetindeydik. Paralı yola göre sadece yarım saatlik bir fark olacaktı. Zaman açısından bir kısıtımız olmadığı için kıyıdan keyifle gideriz diye düşünmüştük. Silivri‘den itibaren Marmara Ereğlisi‘ne inecek ve oradan Şarköy‘e kadar deniz kenarından devam edecektik. Ancak, navigasyon türlü numaralarla bizi yukardan giden paralı yola soktu. Yılmadık. Sonunda, Muratlı üzerinden Tekirdağ’a inerek, kıyıya ulaştık. Bir süre için bir hayal kırıklığı yaşamadım desem yalan olur. Özellikle Kumbağ yerleşim olarak, çirkin yapılarla dolu, son derece sevimsiz bir yerdi. Zevksizlik içimi kararttı. Ancak, Kumbağ’dan sonra ormanlar başladı. Yapılaşma faciaları son buldu. Aşağıda masmavi deniz, yukarda yemyeşil ormanlar. Doğa çok güzeldi buralarda.

Çayınızı yudumlayın ve manzaranın tadını çıkarın

Yeniköy‘den geçtikten sonra, dağda virajlı yollardan gittik. Bir virajı dönerken, yol kenarında, denize tepeden bakan bir noktada ufak bir işletme gördük. Tabelasında “Gözleme, Köfte, Ayran, Çay” olduğu yazıyordu. Mola için durduk. Kenardaki uzun tahta masalardan birinde bir çift daha vardı. Aşağıda vahşi güzellikte bir manzara. Etrafta hiç çirkin bir bina yok. Ufak bir alana üzüm dikilmiş. Tavuklar, köpekler dolaşıyor. Sonradan buranın sahibi olduğunu öğrendiğimiz aydınlık yüzlü, genç adam kibar bir şekilde hizmet verdi. Sanıyorum, rahatsızlık vermemek adına, başlarda mesafeli idi. Daha sonra, ayran eşliğinde gözlemelerimizi yerken, sohbeti ilerlettik. 18 Mart Üniversitesi, Turizm Bölümü mezunuymuş. Belli başlı turistik şehirlerimizde çalıştıktan ve sonra birkaç yer de işlettikten sonra, köyüne dönmeye karar vermiş. Halinden çok memnun ve huzurlu görünüyordu. Buranın epeyce esintili olduğunu söylediğimde, bulunduğumuz noktadan görünmeyen, aşağıdaki köylerinin adının zaten bu nedenle Uçmakdere olduğunu söyledi. Yörede yamaç paraşütü çok yapılıyormuş. Burası eskiden bir Rum köyü imiş. Mübadele ile bütün köy boşalmış. Buna karşılık, Yunanistan’dan gelenler de buraya yerleştirilmişler. Rumlar zamanında bağcılık ve şarapçılık çok ileri imiş. Daha sonra, Müslüman halk da bağcılığı devam ettirmiş. Ta ki, Tekel’in şarap fabrikası kapatılana kadar. Şimdi bağcılık iyice azalmış. Doğanın neredeyse el değmemiş olması dikkatimi çekmişti. Buralar doğal tabiat parkı olarak koruma altındaymış. Dilerim, koruma devam eder. Sohbet nedeniyle düşündüğümüzden uzun süren molanın bitiminde, yolumuzun üstündeki köyün içinden de geçtik. Sakin ve güzel bir köydü. Civarda yamaç paraşütü okulu ve uzaktan bungalow’larını gördüğüm güzel bir işletme vardı.

Şarköy’den sonra, sahilden ayrılıp yukarı çıktık. Bir sonraki durağımızın, Çanakkale’nin Gelibolu ilçesine bağlı, Bolayır olmasına karar vermiştik. Bunun birkaç sebebi vardı. İlki, Bolayır’da bulunan, Orhan Gazi‘nin oğlu, Gazi Süleyman Paşa‘nın ve aynı yerde gömülü olan Namık Kemal‘in kabirlerini ziyaret etmekti. İkincisi, yakındaki Çimpe Kalesi‘ni görmekti. Lisede, tarih dersinde Gazi Süleyman Paşa (1316-1357) ve onun Rumeli’ye ayak basan ilk Osmanlı komutanı olması konusunun işlenmesini çok net hatırlıyorum. Bu tarih çoğunlukla 1352 olarak verilse de, bazı kaynaklar onun 1349 yılında da Rumeli’ye geçtiğini yazıyorlar. Buna göre, annesi Bizans Prensesi Nilüfer Hatun olan Gazi Süleyman Paşa, dedesi Bizans İmparatoru Kantakuzenos‘a (VI. Ioannes) (1292-1383) yardım etmek için 1349 yılında Sırplara karşı savaşmış ve Selanik‘i onlardan geri alarak Bizanslılara vermiş. 1352 yılında ise, Bizanslılar adına bu sefer Bulgarları Dimetoka‘da yenmiş. Söylendiğine göre, bu harekatı sırasında, dedesi Kantakuzenos kendisine Çimpe Kalesi’ni vermiş. Bundan sonra Gazi Süleyman Paşa kendisine Bolayır’ı üs olarak belirlemiş ve Osmanlı Devleti’nin Rumeli’de kalıcı olmasının adımlarını atmış. Anadolu’dan bazı Türkmen aileleri buralara getirilerek yerleştirilmiş. Gelibolu Yarımadası’ndaki fetihleri birbirini izlemiş.

Gazi Süleyman Paşa‘nın türbesi

Gazi Süleyman Paşa’nın türbesi Bolayır’da güzel yeşillik bir alanda bulunuyor. Yüksek ağaçlar ve çimenlerle park gibi bir yer. Kapıda, ilçe yönetiminin iyi niyetle Türkçe ve İngilizce olarak hazırlattığı Bolayır, Osmanlıların Rumeli’ye geçişleri ve Gazi Süleyman Paşa hakkında oldukça ayrıntılı bir açıklama panosu var. İyi niyetle diyorum çünkü, epeyce emek verilmiş olan çalışma maalesef cümle düşüklüklükleri ve ifade bozuklukları ile dolu. Yine de takdir ediyorum. İçeride, birilerinin aklına estiği için yapıldığı ama daha sonra hiç bakılmadığı belli olan havuz-çeşme-şadırvan karışımı bir yapı var. Tepesinden solmuş bir Türk bayrağı sarkıtılmış. Tüm bunlar ilk anda gözüme çarpanlar. Girişte bir de Namık Kemal büstü var.

Türbenin içi

Uzakta sol tarafta görünen türbeye doğru yürürken tüm bunları geride bıraktık. Uzun selvilerin arasında hoş bir esinti ve sessizlik vardı. Ağaçların arasından tepenin aşağısında uzanan ova ve ekili tarlalar görünüyordu. Rumeli fatihi olarak bilinen Gazi Süleyman Paşa, Bolayır dolaylarında avlanırken attan düşerek ölmüş. Sağlığında, Veliaht Şehzade olarak, 1337-1338 yıllarında Bursa-Yenişehir’de yaptırdığı Süleyman Paşa Külliyesi’nde kendine bir de türbe inşa ettirmiş. Ancak, daha sonra ettiği vasiyet üzerine, Bolayır’a gömülmüş. Orhan Gazi öldüğü zaman yerine, Süleyman Paşa’nın fetihlerinde yanında götürdüğü kardeşi I. Murat padişah olmuş. Gazi Süleyman Paşa’nın türbesinin gerek dışı gerekse içi son derece sade. İçeride Paşa ile birlikte, Lalası (hocası) ve kazada bindiği atı da gömülü.

Namık Kemal (1840-1888)

Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamit dönemlerinde bir anayasa hazırlanması ve parlamenter bir yönetime geçilmesi için mücadele veren, Genç Osmanlılar‘ın kurucularından, yazar, şair, gazeteci ve devlet adamı Namık Kemal’in (1840-1888) mezarı türbenin hemen önünde bulunuyor. Muhalif olması sebebiyle Londra ve Paris’te sürgün hayatı yaşamış olan Namık Kemal, yurda döndükten sonra da Kıbrıs, Rodos, Midilli gibi yerlere sürgün edilmiş. Ancak, bu yerlere aynı zamanda mutasarrıf olarak, devlet adamı kimliği ile gönderilmiş. (Mutasarrıf, Osmanlı döneminde, vilayetlerden sonra gelen sancak yönetimlerinin en üst yöneticisi oluyor). Buralarda pek çok yerel soruna çözüm bulmuş. Gelibolu’da mutasarrıf iken, ölünce Gazi Süleyman Paşa’nın yanına gömülmeyi vasiyet etmiş. 2 Aralık 1888 tarihinde, yine mutasarrıflık yaptığı Sakız Adası’nda vefat edince, oradaki bir caminin haziresine gömülmüş. Daha sonra, vasiyetini bilen arkadaşı Ebüziyya Tevfik‘in konuyu Sultan II. Abdülhamit’e iletmesi üzerine, naaşı Bolayır’a getirilmiş. Padişah, Gazi Süleyman Paşa’nın türbesinin yanına, çizimlerini Tevfik Fikret‘in yaptığı bir türbe yaptırmış. Bu türbe, 1912 yılında olan Mürefte-Şarköy depreminde hasar görmüş. Günümüzde Namıl Kemal, mermer kaplı bir mezarda yatıyor.

Namık Kemal’in mezarı

Çimpe kalesi olarak belirtilen yer, buradan çok uzakta değil. Araba ile birkaç dakika diyebilirim. Ancak, kalenin dibinde herhangi bir tabela olmadığı için neredeyse geçiyorduk. Ana yoldan sapılan kısa bir toprak yoldan sonra, kale olarak adlandırılan yere vardık. Etraf oldukça bakımsız görünüyordu ama yapı çok ilginçti. Bir Orta Çağ kalesinden çok, yanyana, bir dizi korugana benziyordu. İçlerine girilebiliyordu. Bazılarına girdik. İçerde ocaklar ve pencereler vardı. Belirttiğim gibi, bir kaleden çok, daha sonra Gelibolu Yarımadası‘nda göreceğimiz tabyalara benziyordu. Bu konu kafama takıldı. Döndükten sonra internette, Adnan Menderes Üniversitesi’nden Dr. Osman Ülkü’nün bir makalesine ulaştım: “Tartışmalı Bir Yapı Olarak Bolayır Merkez Tabyası”. Bu bilimsel makalede, Çimpe Kalesi’nin yerinin tam olarak bilinmediği ve tartışmalı olduğu belirtilerek, bizim gittiğimiz yerin Bolayır Kaymakamlığı ve Belediyesi tarafından yanlış bir şekilde söz konusu kale imiş gibi lanse edilerek burada Gelibolu’nun fethi anısına tören ve kutlamalar yapıldığı yazıyordu. Oysa burası, aslında II. Abdülhamit döneminde yapılan Bolayır Merkez Tabyası imiş. Osmanlı döneminde tabyalar ilk olarak, 1853-1856 Kırım Savaşı öncesinde, Rus saldırılarına karşı yapılmaya başlanmış. 1885 yılından sonra, Bulgarların güçlenmesi üzerine, Sultan II. Abdülhamit’in emriyle hem batıda Bulgarlara karşı Bolayır’daki gibi hem de doğuda Ruslara karşı yeni tabyalar yapılmış. Belki de, yol tabelaları bu bilgilerin ışığında sonradan kaldırılmışlardı.

Yıllarca Çimpe Kalesi olarak bilinen Bolayır Merkez Tabyası ve koruganlardan birinin içi

Bolayır’dan Gelibolu’ya oldukça bozuk bir toprak yoldan geldik. Geri dönüp doğru dürüst ana yoldan da gelmek mümkündü ama, yine navigasyonun azizliğine uğradık diyebilirim. Bu uygulamaların hayatı inanılmaz kolaylaştırırken bazen de insanı yanlış yönlendirdiğini bilen bilir elbet. İlk bakışta Gelibolu’nun yerleşim yeri olarak çok düzenli ve temiz olduğunu gözlemledim. Belediyesi iyi çalışıyor demek. Bir önceki gün, 25 Nisan Anzak Günü idi. Bu nedenle etrafta Anzak torunları göze çarpıyordu. 25 Nisan 1915 günü şafak vakti Anzak Koyu’na çıkan atalarını anmak için iki senedir pandemi nedeniyle gelemeyen Avusturalyalı ve Yeni Zelandalılar, bu sene 300 kişilik bir grup olarak gelmişler. Bu sayı, normalde her yıl gelen binlerce kişilik gruplara göre oldukça düşük. O tarihi günde karaya çıkan 16.000 Anzak askerinin büyük çoğunluğu için bu hayatlarındaki ilk savaş deneyimi imiş. Akşama kadar bu askerlerin 2.000 tanesi ya yaralanmış ya da ölmüş. Bir önceki gün Şafak Ayini’ne katılan Anzak torunları arasında çok genç olanlar ve çocuklar da vardı. Bunlar artık Gelibolu’da savaşan Anzakların 4. kuşak torunları olmalıydı. Çanakkale’de kaldığımız günlerde savaş alanlarını ve müzeleri gezerken onlarla sık sık karşılaştık. Bazıları rehberler eşliğinde geziyorlardı. Çok değişik duygular içinde olduklarını tahmin edebiliyordum. Başlarda sadece Gelibolu’da ölen Anzakları anma günü iken, günümüzde 25 Nisan tüm dünyadaki çeşitli savaşlarda ölen Avustralyalı ve Yeni Zelandalı askerleri anmak için kutlanıyor.

Tabyanın etrafında bir hendek yapılmış

1856 yılından beri Çanakkale Boğazı’ndan geçen gemilere yol gösteren Gelibolu Deniz Feneri‘nin yer aldığı çevre, Fener Parkı olarak biliniyor. Parkta ilgi odağı olan bir türbe ve bir namazgah bulunuyor. Bayraklı Baba Türbesi olarak adı geçen tarihi türbenin üstünde bir tane büyük Türk bayrağı var. Onun dışında, türbenin her bir yanı buraya gelenlerin adak olarak astığı çeşitli boylarda bayraklarla kaplı. Bayrakların arasından içeri girdiğiniz zaman, aslında türbe olarak anılan mekanın üstünün açık olduğunu ve içeride mermer bir mezar bulunduğunu anlıyorsunuz. Tepedeki büyük bayrak, yukarıdan bakılınca insana buranın kapalı bir türbe olduğu izlenimini veriyor. Türkiye’nin en fazla ziyaret edilen türbeleri arasında olduğu belirtilen Bayraklı Baba’nın elbette bir hikayesi de var.

Gelibolu Fener Parkı’nın içindeki Bayraklı Baba Türbesi

Asıl adı Karacabey olan Bayraklı Baba, Yıldırım Beyazıt döneminde (1389-1402) Osmanlı ordusunda sancaktar olarak görev yapıyormuş. Ankara Savaşı yenilgisinden sonraki dönemde I. Beyazıt’ın oğullarından Süleyman Çelebi‘nin ordusunda yer almış. Söylenceye göre, 1410 yılında Bizanslılarla savaşılırken, etrafının sarıldığını ve esir düşeceğini anlayınca sancağı, düşmana teslim etmemek için, küçük parçalara bölmüş ve yutmuş. Ancak, bir süre sonra savaşın seyri değişmiş ve Karacabey, arkadaşları ile birlikte, kurtulmuş. Komutanı sancağı ne yaptığını sorunca, yuttuğunu söylemiş ancak inandıramamış. İspatlamak için, midesini kendi eliyle yarmış ve bayrağı göstermiş. Ölmeden önce, “Benim yerim burasıdır. Beni buraya gömün ve üzerimi bayraksız bırakmayın”, diye vasiyet etmiş. O zamandan beri mezarı bayraksız kalmamış. her türlü dilek için insanlar buraya akın etmişler. Sizin de öyle bir isteğiniz olursa, yanınızda bayrak yok diye hiç üzülmeyin. Yakındaki bir dükkanda her boy bayrak satılıyor.

Azebler Namazgâhı

Namazgâh, açık havada namaz kılmak için düzenlenmiş bir ibadet mekanı demek oluyor. Ben, ilk olarak bir namazgâhı İstanbul’da, Anadolu Hisarı’nda görmüştüm. Oradaki biraz bakımsız durumdaydı. Her tarafını otlar bürümüştü. Belki şu sıralar süren restorasyon sonrası bir düzenleme yapılır. Gelibolu’daki namazgâhın bir restorasyon gördüğü anlaşılıyor. Ne kadar başarılı olduğu tartışılır. Orijinal olarak geriye çok az şeyin kaldığı anlaşılan yapı, bembeyaz mermerlerle donatılmış. Azaplar veya Azebler Namazgâhı olarak da bilinen söz konusu ibadet yeri, 1407 yılında Hacı Paşaoğlu İskender Bey tarafından yaptırılmış. Denize sefere çıkacak deniz tüfekçi erleri, yani Azaplar, burada toplu namaz kılarlarmış. Azap (Azeb) bekar erkek anlamına geliyormuş. İstanbul’da, Haliç kıyısındaki Azapkapı’yı anımsarsınız. Orası da adını yakındaki, bekar erkeklerden oluşan, denizci erler kışlasından alıyormuş.

Gelibolu Kalesi
Kale ilk olarak Bizanslılar tarafından yapılmış.
Daha sonra, Osmanlılar döneminde onarılmış.
Gelibolu’da Zafer Peynir Helvacısı
Çanakkale’nin geleneksel peynir tatlısı.
Fırınlanmış veya normal haliyle yiyebilirsiniz.

Gelibolu’da, Çanakkale’ye özgü peynir tatlısını tatmak üzere, çoğu kişi tarafından övülen Zafer Peynir Helvacısı‘na da gittik. 2020 yılında, Eceabat’taki Porta Caeli Bağcılık ve Otel‘inde Çanakkale’nin peynir tatlısından ilham alınarak yapılmış nefis bir tatlı yemiştik. Şimdi geleneksel olanını tadınca onun, üzerinde bayağı çalışılıp modernleştirilmiş bir çeşitleme olduğunu anladım. Geleneksel Çanakkale peynir tatlısı, çayla bile benim için biraz fazla şekerli idi. Fırınlanmış olanı daha hoşuma gitti. Yine de tatmaya değer kanımca.

Kilitbahir Kalesi

Gelibolu’dan Çanakkale merkezine Kilitbahir’den geçmeye karar vermiştik. Burası Çanakkale’ye bağlı bir köy aslında. Sahildeki Kilitbahir Kale Müzesi görülmeye değer. Biz, 2020 yılında gezmiştik. Kilitbahir (Kilîdü’l-bahr) Kalesi ile karşı kıyıdaki Çimenlik Kale‘si (Kala-i Sultaniyye), İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından, İstanbul’un olası saldırılara karşı savunulması için yaptırılmış iki kale. Fatih, fetih sırasında Bizanslıların, Avrupa devletlerinin gönderecekleri yardımların Çanakkale Boğazı üzerinden gelmesini beklediklerini fark etmiş. Bunun sonucunda, daha sonra aldığı İstanbul’un savunmasının da buradan başlaması gerektiğine karar vermiş. Her iki kale de, Çanakkele Boğazı’nın en dar yerinde, 1462-1463 yıllarında yapılmış. Kilitbahir (yani Deniz Kilidi) Kalesi yapı olarak iki kısımdan meydana geliyor. Üç yapraklı bir yonca biçimindeki iç kale oldukça heybetli ve etkileyici. Dış kale olan kısımın etrafında eskiden bir hendek varmış. Kale 1541 yılında, Kanuni Sultan Süleyman tarafından elden geçirilmiş ve Sarı Kule olarak adlandırılan bir kule eklenmiş. Kalenin deniz tarafındaki dış duvarlarının bazı bölümleri günümüze ulaşmamış. 1666 yılında, Sabetaycıların lideri Sabetay Sevi, Sultan IV. Mehmet (1642-1693) tarafından birkaç ay için Kilitbahir Kalesi’ne kapatılmış. Ancak faaliyetlerine burada da devam etmesi ve kendisini görmeye gelen müritlerinin sayısının giderek artması nedeniyle, yargılanmak üzere, Edirne‘ye götürülmüş. Bilindiği gibi, buradaki yargılamanın sonunda, kendisine Müslümanlık ya da ölüm arasında bir seçim yapması emredilmiş. Bu oldukça uzun ve çetrefilli konu bu yazının konusu değil elbet.

Kilitbahir Kalesi

Çanakkale’ye geçmemiz ve feribot iskelesine çok yakın olan otelimize yerleşmemiz akşam saat 8’i buldu. Epeyce uzun ve yorucu bir gün olmuştu. Sanırım burası, Çanakkale ile ilgili yazılarımın ilki için de noktayı koymak için doğru bir yer. Devamı gelecek…

Namazgâh Tabyası
Kilitbahir Kalesi’nin yakınındaki bu tabyanın, Çanakkale Boğazı’nın en dar yerinde yapılan ilk tabya olduğu belirtiliyor.

Knidos

Ünlü İngiliz arkeolog ve yazar George E. Bean (1903-1977), Turkey Beyond the Maeander isimli kitabında, 1970’li yıllarda karadan Knidos‘a ancak cip ile gidilebileceğini yazmış. Durum 1980’lere gelindiğinde de çok değişmemiş olacak ki, 1983 yılında araba ile böyle bir deneme yapmış ama, kısa bir süre sonra geri dönmüştük. Marmaris-Datça yolundan, Datça ilçesine gelmeden önce, ayrılan Knidos yolu hiç de güven vermiyordu o zamanlar. Yol, kırmızımsı bir topraktandı. Kilometrelerce tek bir arabaya ya da insana rastlamadan, bir toz bulutu içinde gidiyordunuz. Derin çukurlar da cabası. Yolun bozuk olması bir yana, arabaya bir şey olsa, yardım alabileceğimiz hiç kimse görünmüyordu etrafta. Yol yardımı olmadığı gibi, cep telefonu da yoktu o zamanlar tabii ki. Bir süre sonra, Renault 12 arabamızın bu şartlara fazla dayanamayacağını anlamış ve geri dönmüştük. Daha birkaç gün öncesinde de, Bozburun‘a giden benzer bir toprak yoldan geri dönmüştük. O zaman da, orman içinde karşımıza çıkan kocaman bir yaban domuzu bizi daha fazla maceradan vazgeçirmişti.

Aslına bakarsanız, o tarihlerde Marmaris-Datça yolu da uçurumları nedeniyle epeyce ürkütücüydü. Günümüzde kimi yerlerde o eski yolun izlerini görmek hala mümkün. Çok kaliteli olmayan bir asfalttan yapılmış, daracık, uçurumun kıyısından giden, keskin virajlarla dolu yol gerçekten korku verici idi. Özellikle otobüsle bu yolu ilk kez gidenlerin çığlıkları araçta yankılanırdı. Hem gidiş hem geliş olup, kenarında hiçbir koruyucu bariyer bulunmayan yolda otobüs şoförleri nasıl giderdi, insan hep hayret ederdi. En önde oturan yolcular her viraj dönüşünde nefeslerini tutarlardı, çünkü bu noktalarda otobüsün ön tarafı sanki yolun dışına, uçuruma doğru taşardı. Bir keresinde, böyle otobüsle yazlık evimize giderken yanımdaki hanım fenalık geçirmiş ve bana,

– Sizde akıl yok mu? İnsan böyle bir yerde ev alır mı? demişti.

Gelin görün ki, tüm bu olumsuzluklara rağmen, o zamanlar o yolda hiç ölümlü kaza olmazdı. Yıllar sonra, bir sürü ağaç pahasına genişletilen ve kimi yerlerde rotası değiştirilerek yapılan yol ile birlikte, ciddi kazalar artmaya başladı…

Başarısız karadan gitme girişimimizden bir iki yıl sonra, Knidos’a bu kez denizden gitmiştik. Yine bugünün koşullarına göre son derece ilkel bir tekneye bir grup insan doluşmuş ve saatler süren bir yolculuk yapmıştık. Knidos’a vardığımızda etrafta ne bir tekne ne de karada bir tek insan vardı. Tekne ile yaklaşırken uzaktan kıyıdaki tiyatronun ve diğer kalıntıların görünümü beni çok etkilemişti. Biraz da hüzünlendirmişti…

Kıyıya çıkıp yürümeye başladığımızda, gruptaki on yaşlarında bir erkek çocuğu heyecanla,

– Baba! Baba! Burası pirzola kokuyor, demişti.

Herkes gülmeye başlamıştı. Babası dahil olmak üzere, kimse çocuğun utanacağını düşünmemişti. Ama gülünmeyecek gibi de değildi. Öylesine saf ve masum bir şekilde söylemişti ki…

Etrafta mis gibi, yoğun bir kekik kokusu vardı. Yıllar geçmesine rağmen beni hala güldürür bu olay.

Neredeyse kırk yıl sonra, 2021 yazında, Knidos’a tekrar gittim. Artık karadan gitmek hiç problem değil o taraflara. Yol sadece Knidos antik kentine değil, Palamutbükü gibi güzel koylara ve civardaki köylere de ulaşımı kolaylaştırıyor. Zaman içinde Knidos’daki kazılar da ilerlemiş. Pek çok yeni eser çıkarılmış. Antik alan daha önce kaderine terk edilmiş gibi iken, şimdi doğru düzgün bilet gişesi olan, etrafı çevrilmiş, daha düzenli bir ören yeri haline getirilmiş. Türkçe ve İngilizce açıklama tabelaları konmuş. Her zaman çok başarılı olmasa da, mümkün olduğunca yön tabelaları yerleştirilmiş. Knidos şehrinin yapı olarak taraçalar şeklinde olması ve henüz bazı yerlerde ara yolların açılmamış olması nedeniyle kimi tabelaların belirttiği yerlere fiilen ulaşamıyorsunuz. Böyle bir durumu iki kere yaşadık. Taraçaların arasının yüksek ve çalılıklarla kaplı olması bir üst kata geçmenizi imkansız kılıyor. Zamanla bu olumsuzlukların da giderileceğini düşünüyorum.

Günümüzde Knidos‘a denizden de…
… karadan da gitmek problem değil

Bildiğiniz gibi Knidos, arkeologların Reşadiye olarak adlandırmayı tercih ettikleri, Datça yarımadasının en ucunda yer alıyor. Burada ilk kazılar 1857-1858 yılları arasında Sir Charles Newton (1816-1894) tarafından yapılmış ve o dönemde sandıklar dolusu eser buradan Londra‘daki British Museum‘a götürülmüş. 1980’lerin ortalarında, Knidos’dan kaçırılan ünlü Oturan Demeter ve Knidos Aslanı heykellerini British Museum’da görünce resmen içim sızlamıştı. Üstelik bu talan, bizim karadan Knidos’a ulaşamadığımız dönemden yüz yılı aşkın bir zaman önce, büyük olasılıkla deniz yoluyla, yapılmış.

British Museum
1985 yılından bir fotoğraf. Müzeye sabah kapılar açılır açılmaz girmiş, akşam kapanış zilleri çaldığında çıkmıştk. Zamanın çoğunu Anadolu’dan götürülen eserlerin sergilendiği salonlarda geçirmiştik.
Knidos Aslanı (M.Ö. 2. yy.)
Altı ton ağırlığındaki bu aslan heykeli 1858 yılında bulunmuş. Bir zamanlar gözlerinin camdan olduğu ve 18 metre yüksekliğindeki bir mozolenin tepesinde bulunduğu düşünülüyor. Heykel 2000 yılından itibaren müzenin Kraliçe II. Elizabeth Büyük Salonu‘nda sergilenmeye başlandı.
Knidos Aslanı’nı bulan mimar Richard Popplewell Pullan‘ın (1825-1888) heykelin tahmin edilen orijinal konumu ile ilgili çizimi. Knidos’da kazı yapan Sir Charles Newton’a yardım eden Pullan, aslan heykelini çevredeki yamaçlarda yürürken bulmuş. Heykel daha sonra bir İngiliz savaş gemisine yüklenerek İngiltere’ye götürülmüş.
Kaynak: www.wikipedia.org

Yaklaşık yüz senelik bir aradan sonra, 1967-1977 yılları arasında, Knidos’da Amerikalı arkeolog Iris Cornelia Love başkanlığında yeniden kazılar yapılmaya başlanmış. Daha sonra Love’in dinamit kullanarak eserleri tahrip ettiği ve bir kısım buluntuları kaçırdığı konusunda çeşitli söylentiler çıkmış olsa da, kazıda bulunmuş uzman Türk arkeologlar bunun doğru olmadığı yönünde açıklamalarda bulunmuşlar. Gazeteci Özgen Acar da, New York Metropolitan Müzesi‘nin deposunda saklı olduğunu bildiği Karun Hazinesi‘nin varlığını Love’un sağladığı bir fotoğraf sayesinde kanıtlayabildiğini belirtmiş. Fotoğrafı çeken ve gizlice Özgen Acar’a veren, eski ABD Başkanı J.F. Kennedy‘nin kızı Caroline Kennedy, Love’ın arkadaşı imiş. Metropolitan Müzesi’nde fotoğrafçı olarak çalışıyormuş. Böylesi bir tavır sergileyen Love’ın belirtilen suçlamaları yapmış olması insana pek inandırıcı gelmese de, bu tür konuların tartışma ve spekülasyona çok açık olduğunu düşünüyorum. Knidos kazıları, 1988 yılından itibaren, Prof. Dr. Ramazan Özgan‘ın başkanlığında, Selçuk Üniversitesi tarafından yürütülüyormuş.

Oturan Demeter Heykeli (yaklaşık M.Ö. 350- M.Ö. 330)
1859 yılında Knidos’da bulunmuş.
Kaynak: https://www.britishmuseum.org
Demeter tapınağında bulunmuş Roma dönemine ait heykelcik
Kaynak: https://www.britishmuseum.org
Demeter Tapınağında bulunmuş seramik kaplar (M.S. 50-100)
Sir Charles Newton’ın Knidos’tan götürdüğü sandıklar dolusu arkeolojik eserler arasında ünlü Knidos seramikleri de bulunuyordu.
Kaynak: https://www.britishmuseum.org

Knidos günümüzde şimdi bulunduğu konumda bilinmesine ve ünlenmiş olmasına karşın, 1952 yılında G.E. Bean ve J.M. Cook tarafından yarımadada yapılan araştırmalar, Knidos’un tarihte ilk olarak Burgaz olarak adlandırılan yerde kurulduğunu ortaya koymuş. Burası Datça şehir merkezine oldukça yakın (2 kilometre uzaklıkta) bir yer. Eski Knidos olarak adlandırılan söz konusu arkeolojik alan Eski Datça ile karıştırılmamalı. Bu konuda, geçtiğimiz yaz kaldığımız Palamutbükü Mavi Beyaz Otel‘deki odamızda asılı olan ve aşağıda paylaştığım haritanın açıklayıcı olabileceğini düşünüyorum. Eski Datça (haritada E. Datça olarak gösterilmiş) Datça merkezinin kuzeybatısında ve iç tarafta iken, Eski Knidos kuzeydoğuda ve sahilde bulunuyor. 1980’lerden itibaren arkeolojik çalışmalar yapılan Eski Knidos’da, Datça’daki kentsel yayılma ve gelişim nedeniyle, 1993 yılından itibaren Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ)Tarihsel Çevre Değerlerini Araştırma Merkezi (TAÇDAM) ile Kültür ve Turizm Bakanlığı iş birliği çerçevesinde bir kurtarma çalışması başlatılması ihtiyacı doğmuş. Günümüze kadar yapılan arkeo-jeofizik ölçüm ve sondajlar ile kazılar sonucunda, bölgede M.Ö. 8. yüzyıla ait antik yerleşim yerleri, avlulu konutlar, taş döşenmiş yollar, şarap fabrikaları, şarap depolama mahzenleri, çok sayıda çanak çömlek ve tapınak adaklarında kullanılan kadın heykelcikler ortaya çıkarılmış. Aynı proje çerçevesinde, Eski Knidos’un yakınındaki Sarı Liman ve diğer limanlarda da, liman kalıntılarını belgelemek ve haritalarını çıkarmak için, sualtı arkeologları da çalışmalar yapmışlar.

Datça (Reşadiye) Yarımadası
Her nedense, harita yarı Türkçe yarı İngilizce hazırlanmış. Genelde bilinen (yeni) Knidos, yarımadanın en batı ucunda. Eski Knidos (haritada Old Knidos yazılmış) Datça şehir merkezinin kuzeydoğusunda, aşağı yukarı Simi adasının karşısında bulunuyor. Yarımadanın en doğusundaki dar bölgeye Balıkaşıran deniyor.

Yukarıda belirtilen ve süren çalışmalarla da desteklenen Bean ve Cook’un teorisine göre, Knidoslular M.Ö.4. yüzyılın ortalarına kadar Burgaz mevkiindeki Eski Knidos’da yaşamışlar. Zamanında Knidos, Batı Anadolu sahillerindeki en önemli şehir devletlerinden birisi imiş. Rodos‘taki Lindos, Ialysos ve Kamiros kentleri, Kos ve Halikarnassos ile birlikte Altılı Dor Kent Birliği‘nin (Dorian Hexapolis) bir parçası imiş. Aslen, tıpkı daha önce Rodos ve Kos’da olduğu gibi, Peleponez yarımadasından gelen Dorlar tarafından kurulmuş. Heredot onların Spartalı olduklarını iddia etmiş olsa da, bu önerme halen tartışmalı bulunuyor.

Burgaz mevkinde bulunan Eski Knidos‘da ortaya çıkarılan işlikler. Yapılan kazılar sonucunda, yeni Knidos’a taşınıldıktan sonra (M.Ö. 360lı yıllar) buradaki bazı konutların zeytinyağı, şarap, sabun, dokuma ve metal eşya imalathanelerine dönüştürüldüğü saptanmış.
Kaynak: http://burgaz.metu.edu.tr

Zaman içinde, Knidoslular şarap, sirke ve yöreye özgü bir lahana ile ünlenmişler ve bu malların ticaretini yapmaya başlamışlar. Eski Knidos’da bulunan şarap fabrikaları ve depolama alanlarından da anlaşıldığı üzere, bu konuda çok ileri gitmişler. M.Ö. 7. yüzyıl boyunca Mısır firavunun izni ile, aralarında Halikarnassos’un da bulunduğu bazı Anadolu şehir devletleri ile birlikte, Nil nehrinin ağzında Hellenium isimli bir ticaret merkezi kurmuşlar. M.Ö. 6. yüzyılda, kendilerinden iki yüz yıl önce gitmeye başlayan diğer Dorlar gibi, koloniler kurmak üzere kuzey Sicilya‘ya gitmişler. Ancak burada yerleşik Sicilyalılardan ve oradaki Foçalı kolonilerden gördükleri tepkiler nedeniyle, daha kuzeydeki Lipara adasına yerleşmişler.

Cape Crio’dan (Deveboynu) Knidos’a bakış. Knidoslular, aslında bir ada olan bu kısım ile karanın arasını doldurmuşlar.

Bu arada, Lidya Krallığı‘nı yıkan (M.Ö. 546) ve Grek şehir devletlerini birer birer hükümranlıkları altına alan Persler, Knidoslular için de bir tehlike olmaya başlamışlar. Knidoslular kendilerini korumak için, Datça yarımadasının günümüzde halk arasında Balıkaşıran denilen yerinde bir kanal kazarak yarımadayı bir ada haline getirmeyi düşünmüşler. Yarımadanın karaya bağlandığı en doğu noktada olan bu bölge gerçekten de çok dardır ve özellikle Datça’dan Marmaris yönüne giderken size eşsiz bir manzara sunar. Bunca yıldır, her geçişimde, bir tarafında Gökova Körfezi, bir tarafında Hisarönü Körfezi uzanan bu manzaraya bakmaya doyamamışımdır. İşte Knidoslular, bu noktada kazacakları bir kanalın Perslilere engel olacağına inanmışlar ve kazmaya başlamışlar. Ancak, arazinin çok kayalık olması nedeniyle, çalışmaların başlamasından bir süre sonra, sıçrayan kaya parçaları yüzünden işçilerin yüzlerinde ve gözlerinde ciddi yaralanmalar olmaya başlamış. Ne yapacaklarını bilemeyen Knidoslular çareyi Delfi‘deki kahine danışmakta bulmuşlar. Kahin, eğer Zeus istese idi yarımadayı kendisinin bir ada şeklinde yaratmış olacağını söyleyerek, çalışmaları durdurmalarını ve kanal yapımından vazgeçmelerini tavsiye etmiş. Buna uyan Knidoslular kanal çalışmalarını durdurmuşlar ve bir süre sonra, buralara kadar gelen Persli General Harpagus‘a teslim olmuşlar. Pers hakimiyeti, M.Ö. 334 yılında Büyük İskender‘in gelişine kadar sürmüş.

Tam aksi taraftan, ana karadan Cape Crio’ya bakış. Kentin kamusal alanları ana kara bölgesine, konutlar ise daha çok Cape Crio’ya yapılmış. Sağ tarafta görünen koy askeri liman, sol taraftaki daha büyük koy ise, ticari liman olarak kullanılmış.

Kaç yıl önceydi tam hatırlamıyorum, bir ara bir takım kişiler yine aynı noktada bir kanal açılmasını, bunun teknelere kolaylık sağlayarak, turizme büyük katkısı olacağını savunmuşlardı. Neyse ki sonradan bu sevdadan vazgeçildi. Buraya veya ülkemizin herhangi bir yerine kanal açma sevdalısı olanlara binlerce yıl önce Delfi kahininin söylediği sözler en güzel yanıt kanımca.

Yuvarlak Altarlar
M.Ö. 6. yüzyıldan itibaren Karya ve adalardaki Dor kentlerinde yoğun olarak görülen bu sunaklar Knidos’da da bulunmuş. Mezar başlarına konan ve sıvı sunum veya et yakma şeklindeki ritüellerde kullanılan bu sunaklara, kentin doğusunda yer alan nekropolde (mezarlık) bol miktarda rastlanmış.

Kesin tarihi bilinmemekle beraber, M.Ö. 4. yüzyılda Knidos şehri bugün ziyaret ettiğimiz, yarımadanın en ucunda bulunan ve Tekir olarak anılan bölgeye taşınmış. Bazı bulgulara dayanılarak bu taşınmanın M.Ö. 360lı yıllarda olabileceği düşünülüyor. Ancak, Eski Knidos da hiçbir zaman tamamen boşaltılmamış. ODTÜ’nün yürüttüğü çalışma, bu tarihten sonra buradaki konutların çoğunun şarap, zeytinyağı, sabun, dokuma ve metal eşya üretim işliklerine dönüştürüldüğünü ortaya koymuş.

Knidos Akropolü
Dionysos Tapınağı/Kilise
Tapınak, taraçalar halinde yapılmış olan kentin en alt kısmında, Küçük Tiyatro’nun batısında ve iki limana yakın bir konumda. M.S. 500 yılında üstüne bir kilise yapılmış ve yapının taşları kullanılmış.

Yarımadanın ucundaki “yeni” Knidos hakkında yazmaya devam etmeden önce eski yerleşim yeri civarı hakkında birkaç satır daha ilave etmek iyi olur diye düşünüyorum. Son yıllarda Datça’ya her gidişimde, yarımadanın çeşitli yerlerinde antik kalıntılara işaret eden, artan sayıda tabelalara rastlıyorum. Ana yol üzerinde, daha önce dikkat etmeden yanından geçip gittiğimiz bazı duvarlar tel örgü ile çevrilmiş ve az da olsa bir açıklama konmuş. Bu, Datça yarımadasında sürekli çalışma yapıldığını gösteriyor. Daha önce, Eski Knidos’un yerini saptamalarına rağmen, Bean ve Cook bir zamanların ünlü Apollon Tapınağı‘nın izine rastlayamadıklarını belirtmişler. Oysa, Apollon’un Altılı Dor Kent Birliği’nin ortak tanrısı olması nedeniyle, tarihi kayıtlara dayanılarak, burada büyük bir tapınak olduğu biliniyormuş. Günümüzde, henüz fazla kazı yapılamamış olsa da, bu önemli tapınağın Emecik köyüne yakın, Sarı Liman‘a bakan bir noktada olduğu tesbit edilmiş. Bulunan bir yazıt, tapınma eşyaları, pişmiş topraktan kap ve heykelcikler Marmaris Arkeoloji Müzesi‘ne gönderilmiş. Apollon Tapınağı’nın önemi, bir zamanlar burada, Knidos’un da bir parçası olduğu, Altılı Dor Kent Birliği’ne dahil şehir devletlerinin düzenli olarak ortak bir şenlik düzenlemesinden kaynaklanıyor. Günlerce süren şenlikler boyunca, spor karşılaşmaları, at yarışları, müzik yarışmaları ve eğlenceler yapılırmış.

Küçük Tiyatro girişi
Küçük Tiyatro
Bu tiyatronun yaklaşık 8.000 kişilik olduğu tahmin ediliyor.
Şehrin çok daha büyük olan Büyük Tiyatro‘sundan geriye ayakta hiçbir şey kalmamış. Resimde görülen tepenin ortalarında olduğu belirtilen bu tiyatronun 20.000 kişilik olduğu tahmin ediliyor.

Datça yarımadasında henüz tam olarak kazılmamış olan bir de Triopium diye bir yerleşim merkezi var (Haritaya bakınız). Bazı kaynaklarda buranın bağımsız bir şehir devlet olduğu belirtilse de, kendisine ait basılmış para veya yazılı kanunları olmaması, Triopium’un Knidos’a bağlı bir yerleşim olduğu görüşüne ağırlık kazandırıyor.

Küçük Tiyatro
Tiyatrodan Dionysos Tapınağı’na bakış

Knidos’un günümüzde bildiğimiz yere taşınmasının sebebinin tamamen deniz ticaretindeki artış ve başarı olduğu belirtiliyor. Zira burası yerleşim yeri olarak oldukça kayalık ve (Eski Knidos’un aksine) çevresinde tarıma uygun alan olmayan bir yer. Bulunduğu nokta itibari ile, güneyden gelen teknelerin sert esen rüzgarlardan korunmak için zaman zaman günümüzde bile konakladıkları bir yer. Böyle bir yerin antik çağlarda ticaret açısından çok canlı olacağının düşünülmesi son derece doğal. Aslında, kazılarda bulunan M.Ö. 14. ve 13. yüzyıllara ait seramik buluntular burada, Knidoslular yeni yerleşim yerlerini kurmadan çok önce, yaşam olduğunu kanıtlamış. Bu kanıtlardan yola çıkarak, Knidos’da en az 3000 yıldan beri yaşam olduğu söylenebiliyor.

Stoa
Dionysos Tapınağı ile ikinci terasın duvarı arasında yer alan bu yapı, 5×4 metre boyutlarında, 27 adet dükkan ya da depo oldukları düşünülen mekandan meydana geliyormuş. İlk olarak Helenistik dönemde inşa edilmiş.
M.S. 1. yy. sonu ile M.S. 2. yy. başı arasında önüne üstü kapalı sütunlu bir galeri eklenmiş. Arkeolojik bulgulara göre, M.S. 3. yy.da Stoa yıkılmış.

Strabon‘un (M.Ö.63-M.S.63) belirttiğine göre Knidos, taraçalar şeklinde kat kat inşa edilmiş bir şehir. Bunu gezerken de algılayabiliyorsunuz. Kamusal yapılar, tiyatrolar ve tapınaklar ana karada yapılmış. Konutlar ise, dışarı doğru uzanan ve arkeologların Cape Crio dedikleri burun kısmında (Deveboynu) yer alıyormuş. Burası aslında bir ada imiş. Knidos’lular önceleri köprüler yapmışlar. Daha sonra, ana kara ile adanın arasını doldurarak, birleştirmişler. Böylece, sağlı sollu iki tane liman yaratmışlar. Batı taraftaki küçük liman askeri, diğer taraftaki büyük liman ticari amaçlar için kullanılmış.

Teraslar halinde yapılmış olan Knidos’un ikinci katına çıkan merdivenler
Stoa’nın yukardan görünümü

Knidos tarihteki en parlak zamanını Helenistik dönemde (M.Ö.323-M.Ö.33) yaşamış. M.Ö. 2. yüzyılda seramikçilikte çok büyük ilerleme olmuş ve Knidos bölgede bir seramik merkezi haline gelmiş. Romalılar döneminde ise şehrin başarılı ve zengin iş adamları sayesinde vergiden muaf tutulmuş, “civitas libera” statüsü kazanmış. Bu tür şehirler, öz yönetim ve kendi paralarını basma hakkına sahipmişler. M.S. 7. yüzyıla gelindiğinde, bölgedeki diğer kentler gibi, Knidos da Arapların istilasına uğramış. Arkeologlar bu bilgiye, kentteki kiliselerden birinin tabanına Arapça harflerle kazınmış bir yazıdan ulaşmışlar. Sonraki dönemlerde depremlerle tahrip olan Knidos, zamanla terk edilmiş.

Stoa galerisinin ayakta kalan kısmı
Bir zamanlar Stoa’da bunun gibi heykeller varmış Sergilenen heykel kopya olup, aslı Marmaris Arkeoloji Müzesi‘ne götürülmüş.
Symmakhos Heroon‘u
Stoa ile Liman Caddesi’nin kesiştiği köşede bulunan bu heroon M.S. 115-130 arasında Symmakhos isimli bir yurttaş için yapılmış. Heroon, antik çağda kentlerin yöneticileri, askerleri ya da kahraman savaçıları adına yaptırılan anıtsal yapılar.

Knidos’a gittiğiniz zaman ilk ziyaret edeceğiniz yerlerden biri tiyatro olacaktır. Yaklaşık 8.000 kişilik olduğu düşünülen bu tiyatro aslında kentin küçük tiyatrosu. Daha yukarda bir tane daha büyük tiyatro olduğu biliniyor. Hatta o yöne doğru, “Büyük Tiyatro” yazan bir tabela da var ama, daha önce belirttiğim nedenlerden ötürü, tüm çabalarımıza rağmen oraya ulaşamadık. Gezinin sonunda sıcaktan bunaldığımız için oturup, dinlendiğimiz sahildeki restoranın sahibi bize uzaktan bu büyük tiyatronun yerini gösterdi. 45 dakika kadar uğraştığımız halde oraya ulaşamadığımızı söyleyince de, zaten şu anda görülecek pek fazla bir şey olmadığını belirtti. Küçük tiyatronun ilerisinde bulunan odeon‘dan ise, geriye pek fazla bir şey kalmamış.

Liman Caddesi
Boulakrates Çeşmesi (M.Ö. 1yy.)
Çeşmeden detay

Tarihte Knidoslu olan ünlüler de var. Bunlardan biri zamanın en önemli matematikçi, astronom ve filozoflarından biri olan Eudoxos (M.Ö. yaklaşık 400-350). Henüz bulunamamış olmasına rağmen, Eudoxos’un burada bir rasathanesi olduğu biliniyor. Antik Çağ’da Dünyanın Yedi Harikası‘ndan biri sayılan ünlü İskenderiye Deniz Feneri’nin mimarı Sostratos da (M.Ö.3. yüzyıl) bir Knidoslu. Öte yandan, tarihteki en ünlü Knidoslunun bir heykel olduğunu söylesek, hiç de abartmış sayılmayız. Zira, zamanın en ünlü heykeltıraşlarından Praxiteles‘in yaptığı bilinen, dillere destan Knidos Afroditi‘nin şöhreti herkesinkini geçmiş.

Apollo Tapınağı ve Sunağı Kompleksi’nden yuvarlak yapı
Güneş saati

Apollo, Altılı Dor Kent Birliği’nin ortak tanrısı olmasına ve onun adına büyük şenlikler düzenlenmesine rağmen, Knidos’un ana tanrısal varlığı değilmiş. Knidos için bu varlık Afrodit imiş. Öyle ki, M.Ö.7. yüzyıldan başlayarak, Roma dönemine (M.Ö.2. yüzyıl ortaları) kadar Knidos paralarında hep Afrodit yer almaktaymış. Aynı zamanda denizcilerin koruyucusu kabul edildiği için, Afrodit kimi zaman paraların üzerinde gemi pruvası resmi ile de canlandırılırmış. Şehir için bu kadar önemli bir tanrısal varlık olunca, Knidos’da bir Afrodit tapınağı olması da doğal. Tapınağın kendisi de, barındırdığı Knidos Afroditi kadar sıra dışı imiş. Günümüzde ancak kaidesini görebildiğimiz bu yapı, yuvarlak bir tapınak. Eski Yunan şehirlerinde yuvarlak tapınaklara pek rastlanmadığı halde yapının bu şekilde tasarlanma nedeninin, içine yerleştirilen Praxiteles’in muhteşem Afrodit heykelinin ziyaretçiler tarafından her yönden görülebilmesi olduğu düşünülüyor. Çünkü söz konusu heykelin şöhreti antik dünyada o kadar yayılmış ki, her yıl Knidos’a bunun için büyük bir akın olurmuş.

Yuvarlak Tapınak
George E. Bean’e göre, büyük olasılıkla Afrodit Tapınağı
Bean’e göre, Praxiteles‘in ünlü Afrodit heykeli buna benziyordu. (sayfa 116)
Dardanos Afroditi (M.Ö. 1.yy.)
Troya Müzesi, Çanakkale

Knidos Afrodit’i maalesef günümüze kadar ulaşmamış. Ancak, daha sonra birçok kopyası ya da benzeri yapılmış. Bu da, heykelin aşağı yukarı nasıl olduğunu hayal etmek açısından çok işe yaramış. Aynı şekilde, tapınağın da sonraki yüzyıllarda kopyaları yapılmış veya duvar resimlerinde yer almış. Örneğin, Tivoli‘deki (Roma yakınlarında) Hadrian Villası‘nda, yuvarlak ve Dorik sütunlarla çevrelenmiş bir yapıda, Knidos Afroditi kopyası olan bir heykel bulunmuş. İmparator Hadrian‘ın (M.S.76-M.S.138) villasının arazisini Yunan dünyasının ünlü anıtlarının benzerleri ile donatma merakı olduğu biliniyor. Bir başka örnek de, Troya Müzesi‘inden verilebilir. Müzede sergilenen ve Dardanos Afroditi olarak bilinen 31,5 cm boyutundaki heykelciğin, Praxiteles tarafından yapılan Knidos Afrodit’inin bir kopyası olduğu belirtiliyor. Diğer kopyalardan farklı olarak, bu heykelcikte Afrodit’in koluna ve bacağına Asklepios‘un simgesi olan yılan sarılmış.

Kilise (D)
Askeri Liman Şapel Kompleksi
M.S. 6 yy.da yapılmış ve M.S. 7. yy. ortalarına kadar kullanılmış

Rivayete göre, Knidoslular bir Afrodit heykeli istedikleri sırada, Koslular da Praxiteles’e tanrıçanın bir heykelini sipariş vermişler. O sırada, ünlü heykeltıraşın atölyesinde iki tane Afrodit heykeli varmış. Birisi giyinik, diğeri çıplak. Önce seçme şansı Koslulara verilince, onlar giyinik olanı seçmişler. Çıplak olan Knidos’a kalmış. Ancak, Knidos heykelinin şöhreti zamanla o kadar yayılmış ki, Kos’daki heykel gölgede kalmış.

Knidos’da biraz soluklanıp, bir şeyler yiyip içebileceğiniz
bir restoran da var

Knidos’da dört saatten fazla zaman geçirdik. Eylül ayının ortaları olmasına rağmen, hava çok sıcaktı. Ona rağmen yılmadık. Ulaşabildiğimiz yerlere tırmandık. Daha önce belirttiğim gibi, kolaylıkla erişilebilecek yollar henüz açılmadığı için büyük tiyatroya, Demeter Tapınağı‘na ve Cape Crio’da bulunan Roma Mezarına ulaşamadık. Gezinin sonunda, taşların arasından yol bulup çıkmış kum zambaklarını görmek ayrı bir mutluluk verdi. Öylesine narin ve güzellerdi ki… Doğa tahribatının acımasızca arttığı günümüzde, en az arkeolojik eserler kadar kıymetli ve korunmaya muhtaçlardı…

KAYNAK:

(1)- Bean, G.E., Turkey Beyond the Maeander




Gökçeada… Gizemli ve Hüzünlü…

Sonbaharın ilk günü feribotla Kabatepe‘den Gökçeada‘ya doğru yol alırken, karşımızda görünen kara parçası aklıma bu iki kelimeyi getirdi. Gizemli ve hüzünlü… Gizemi, Türkiye’nin en büyük adası olmasına karşın az biliniyor olmasından. Hüzün kısmı ise, daha uzun bir öykü…

Güvertede hava oldukça serindi. Rüzgar sert esiyordu. Adaya yaklaşırken, arka tarafta yükselen sivriliğin Yunan adası Limni (Limnos) olup olmadığını merak ettim. Görüşün iyi olduğu havalarda Gökçeada’nın arkasından görünür de, insan onu Gökçeada’nın bir parçası sanır demişlerdi. Ondan emin olamadım ama, sağ tarafta yükselen kesin olarak Semadirek (Samothraki) idi. Bir başka Yunan adası. Onun konumunu daha önce baktığım haritadan biliyordum. Gökçeada’da kaldığımız günler boyunca adanın farklı noktalarından gördüğümüz Semadirek adasının da çok kendine özgü bir görünümü vardı. Yüksek tepesinde daima görünen bulutlar adaya, tütmeye devam eden bir yanardağ izlenimi veriyordu. Doğrusu, milyonlarca yıl öncesinde olsaydık bu çok da gerçek dışı olmazdı çünkü, tıpkı Limni ve Gökçeada gibi, Semadirek de volkanik bir ada.

Gökçeada, Pınarbaşı’ndan Yunan adası Samothraki’ye (Semadirek) bakış

Gökçeada’ya feribot ile geçmek aşağı yukarı 1 saat 25 dakika sürüyor. Yol boyunca, ada hakkında yola çıkmadan edindiğim bilgileri ve okuduklarımı düşündüm. Kafamda gezilecek yerler konusunda kabaca bir plan yapmıştım. Üç gece kalacaktık Gökçeada’da. Bu noktada, yola çıkmadan önce haberdar olup, katıldığım Gökçeada konulu on-line bir seminerden çok yararlandığımı belirtmek isterim. Kendisi de Gökçeadalı olan rehber Erkut Aldeniz‘in verdiği bu seminer sayesinde adanın yapısı, gastronomisi, gelenekleri ve ritüelleri konusunda başka kaynaklarda rastlamadığım bilgiler edindim. Veriliş tarihinin uygunluğu açısından benim için tamamen tesadüf olan bu seminer, adayı başka bir gözle gezmemizi ve anlamamızı sağladı. Bizim gezimize yaptığı bir başka değerli katkı da, farklı Rum köylerinde hangi restoranların gerçekten Rumlar tarafından işletildiklerini bir liste halinde vermesi oldu. Bunların sayısı çok fazla değil. Diğer restoranlar, isimleri Rumca da olsa, aslında Türkler tarafından işletiliyorlar. Önceden seçip, yer ayırttığımız otelimizin kendisinin önerdiği üç otelden birisi olduğunu öğrenmek de sezgilerimiz konusunda kendimize güvenimizi artırdı.

Feribot ile Kuzulimanı‘na yaklaşırken

Gökçeada, daha çok bilinen ve son yıllarda gözde bir tatil durağı olan Bozcaada‘dan epeyce farklı bir yapıya ve kimliğe sahip. Zaten her iki adayı bilenlerin öncelikle vurguladıkları konu, Gökçeada’nın “Bozcaada gibi” olmadığı. Bu bir anlamda bir uyarı aslında ve haksız da sayılmaz. Hani, öyle çok fazla hareketli, her gece çılgın eğlenceli bir tatil yapmayı düşünüyorsanız, burası size uygun olmayacaktır.

Kuzulimanı

Gökçeada, coğrafi olarak da çok farklı. Her şeyden önce, Bozcaada gibi tek bir yerleşim yerinden oluşmuyor. Bozcaada’da, adanın çeşitli yerlerine tek tek evler dağılmış olsa da, resmi olarak tek bir yerleşim merkezi var. O da ilçe merkezi. Gökçeada’da ise, ilçe merkezi dışında 10 tane köy var. Bunların bazıları tamamen Rum köyleri. Diğerleri, değişik tarihlerde buraya yerleştirilmiş, Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelmiş insanların yaşadığı Türk köyleri. Adada Rum nüfus 1960’lara kadar daima çoğunlukta iken, bu tarihten sonra bu durum tersine dönmüş. 1960 yılı nüfus sayımına göre Gökçeada’da 5487 Rum, 289 Türk vatandaşımız yaşıyormuş. 2016 yılındaki sayıma göre ise, 8776 olan toplam ada halkının sadece 300 kadarı yaz kış oturan Rum vatandaşlarımızdan oluşuyor.

Çam ağaçlarının adanın doğal bitki örtüsünün bir parçası olmadıkları, sonradan dikildikleri belirtiliyor

Resmi verilere göre Gökçeada’nın yüzölçümü 290 kilometre kare. 95 kilometrelik bir kıyı şeridi uzunluğu var. Adanın tam ortasından bir vadi geçiyor. Kuzey tarafı kayalık, dağlık ve engebeli. Güneye doğru tepeler alçalıyor ve yerlerini tarım yapılan ovalara bırakıyor. En yüksek tepe olan Doruk Tepe, 673 metre yüksekliğinde. Adada bir havaalanı var ama askeri amaçla kullanılıyormuş. Bir dönem, özel bir havayolunun yaptığı kısa süreli ticari uçuş denemesi karlılık açısından başarılı olmamış.

Zeytinli Barajı

Gökçeada, akarsu açısından şanslı bir ada. Akarsuların içinde en büyüğü olan Büyükdere‘nin üzerindeki Zeytinli Barajı, adanın içme suyu ve tarımsal sulama gereksinimini karşılıyor. Kuzeydeki Kaleköy‘e giderken bu barajın yanından geçiliyor. Adada bu barajın dışında birkaç gölet daha var. Bir de, güneydoğudaki Aydıncık (Kefalos)Yarımadası‘nın karaya bağlandığı yerde doğal bir Tuz Gölü bulunuyor. Gölün sonbahar aylarında flamingoların uğrak yeri olduğu belirtiliyor ama, biz gittiğimizde görmedik. Yakındaki Aydıncık Plajı, rüzgarlı olması nedeniye, rüzgar sörfü yapanlar için gözde bir yer. Senenin 300 günü burada sörf yapılabildiği belirtiliyor. Gökçeada’nın kuzeydoğusunda (Yıldızkoy ve Kuzulimanı arasında) Türkiye’nin ilk ve tek sualtı parkı olarak tanımlanan bir koruma alanı var. Birçok su altı mağarası olan bölge, başta Akdeniz foku olmak üzere, nesli tükenmekte olan deniz canlıları için önemli bir habitatmış. Dalış yapmak için özel izin almak gerekiyor.

Gökçeada Tuz Gölü

Sonunda, Kuzulimanı‘na vardık. Sanırım kafamda geminin, Bozcaada’da olduğu gibi, ada yaşamının tam ortasına yanaşacağını düşünmüşüm. O nedenle biraz şaşırdım. Liman bana çok ücra bir yerdeymiş hissi verdi. Aslında adada her yer birbirine en fazla 15-20 dakikalık mesafede. Nitekim, buradan kaldığımız Zeytinliköy‘e (Aya Teodori) gitmemiz 14-15 dakika sürdü. Giderken, orijinal adı Panaghia olan Gökçeada Merkez‘den geçtik. İtiraf edeyim, burada ve yol üstünde gördüğüm dağınıklık, kötü inşaatlar, toz ve pislik beni çok hayal kırıklığına uğrattı. Bir an, “acaba gelmeseydik mi?”, diye düşünmedim de değil. Zevksiz villalar, tuhaf birkaç site ile tipik bir Türk usulü talandı gördüğümüz. Doğrusu içim sızladı. Bu açıdan adanın büyük tehlike altında olduğunu söylemeliyim. Gökçeada, 2011 yılında CittaSlow ağına katılmaya hak kazanarak, dünyanın ilk Cittaslow adası ünvanını da almış. Sözünü ettiğim yerleri görünce, buna inanmakta zorlandım açıkçası. Belki, bu talan o zaman henüz başlamamıştı.

Zeytinliköy’de otel odamızdan ada manzarası

Bir tepede kurulmuş olan Zeytinliköy, günümüzde adanın “en Rum köyü” olarak tanımlanıyor. Tamamen koruma altında bulunan köy, aynı zamanda en çok yenilenmiş ve Yunanistan’dan adaya geri dönenlerin (bu konuya daha sonra ayrıntılı olarak değineceğim) en çok yaşadığı yerleşim yeri. Taş evleri ve daracık, parke taşından sokakları ile son derece sevimli. Burası, bir zamanlar adanın sosyal olarak en hareketli köyü imiş. Adanın meşhur dibek kahvesini en iyi yapan “Madam’ın Yeri” de buradaymış. (Köyün içinde bu isimde bir yer vardı ama, kapalı ve boşaltılmıştı). Başta köy meydanındaki Köy Kahvesi olmak üzere, rengarenk boyanmış ahşap çerçeveleri, masa ve sandalyeleri olan çok şirin kafeler var. Buralarda; dibek kahvesi, nefis sakızlı muhallebi ve kendi yaptıkları ev yapımı şarap içebilirsiniz. Adanın iki şarap üreticisinden birisi de (Kemancı Şarapları) Zeytinliköy’de bulunuyor.

Köy kahvesi
Zeytinliköy sokakları

Zeytinliköy, hem koruma altında olması hem de sokakların araba park etmeye uygun olmaması nedeniyle, trafiğe kapalı bir köy. Anayoldan saptıktan sonra, bulunduğu tepenin alt tarafında bir bariyer var. Eğer köyü gezmeye geldiyseniz, arabanızı buradaki otoparka park edip yukarı yürümeniz gerekiyor. Başta göz korkutucu gibi görünse de, bu çok zor değil. Biz, anayola yakın olan Son Vapur lokantasına gittiğimiz ilk akşam bu yolu yukarı yürüdük. Fazla zorlanmadık. Ama, sıcakta daha sıkıntılı olabilir. Eğer köyde kalıyorsanız, otelinize telefon ediyorsunuz. Ya birini yolluyorlar ya da aşağıdaki görevliye bariyeri açmasını söylüyorlar.Yukarda ise, ilkokulun önünde bir otopark var. Bavullarınızı otelin önünde indirdikten sonra arabanızı götürüp oraya park ediyorsunuz. Arzu ederseniz otelden birisi de götürebiliyor. Ayrıca, otelde kaldığınız süre boyunca size köy girişindeki bariyer için bir otomatik kumanda da veriyorlar.

Otel odamızdan köy manzarası

Zeytinliköy’de, Zeydali Otel’de konakladık ve çok memnun kaldık. Restore edilmiş iki Rum evinde konumlanmış, 16 odalı bir otel burası. Köy meydanına bakan, çok güzel bir konumu ve çok keyifli bir verandası var. Odalar sade ama, zevkle döşenmiş. Yol yorgunluğu, limandan otele gelirken yaşadığım hayal kırıklığı ve genel bir endişe ile girdiğim lobide harika bir caz müziği ile karşılanmak beni çok mutlu etti. Otel az sayıda personelle ama çok özenle işletiliyor. Çalışanlar çok genç ve tatlı insanlar. Aksaklıklar yok değil. Örneğin, bir kere sıcak su, bir kere de su kesintisi problemi oldu. Ancak, sorunlar çok duyarlı bir şekilde, hemen çözüldü. Ada koşullarında olunduğunu ve bunun da kendine göre zorlukları olduğunu unutmamak gerek.

Adı üstünde, Zeytinliköy’ün civarı zeytin ağaçları ile dolu. Onun dışında, köy içindeki bahçelerde, diğer meyve ağaçlarının yanı sıra, nar ağaçları ve böğürtlenler göze çarpıyor. Köyde yıl boyunca yaşayanların 50-60 kişi civarında olduğu belirtiliyor. Gündüzleri köy, gezmeye gelenler nedeniyle, oldukça hareketli. Geceleri ise, epeyce sakin. Sessizlik hakim. İnsan, şehir hayatında bu sessizliği ne kadar çok özlediğini fark ediyor. Sabah erken öten horozlar, otlamaya giden koyunların melemeleri ile sokakta yankılanan pıtır pıtır ayak sesleri ve hafifçe çalan kilise çanı… Daha sonra, vadinin öte tarafından yankılanan, yüksek perdeden bir ezan sesi… Sanki bir mesaj vermek ister gibi…

Zeydali Otel

Otelin kahvaltısı çok güzel. Hafif serin bir esintinin olduğu verandada güne keyifle başlamak pek hoş oluyor. Burada tanık olduğumuz bir olay bizi epeyce güldürdü. Bir sabah, kahvaltı yaparken önümüzden bir koyun geçti ve meydana açılan sokağın köşesini dönüp, durdu.Yokuştan aşağı doğru bakmaya başladı. Peşinden, 9-10 koyun daha önümüzden geçip, ona katıldılar. Sonra, birden hep beraber gerisin geri dönüp, sokaktan geldikleri yöne gittiler. Niye geldiler, neye baktılar ve neyi beğenmediler de geri döndüler? Hiç anlamadık…

Otelin verandasında kahvaltı yapmak büyük bir keyifti

Zeytinliköy’de görülecek yerlerin başında Patrik I. Bartholomeos‘un doğduğu ev var. Otelden çok uzak olmayan bu bakımlı ve güzel bina hemen göze çarpıyor. 1940 yılında doğan Patrik, yılda birkaç kez gelip, burada kalıyormuş. Kullanılan bir ev olduğu için, sadece dışarıdan görebiliyorsunuz. Onun hemen yakınında köyün tarihi çamaşırhanesi var. Diğer köylerde gördüğümüz çamaşırhanelere göre ufak bir yer ama köyün tarihi ve kültürel mirası olarak önemli. Çamaşırhanelerin Gökçeada’nın kültüründe önemli bir yeri var. Ona da daha sonra değineceğim. Köyde iki tane kilise var. Bunlardan Agios Georgios Kilisesi‘nin adanın en eski kilisesi olduğu belirtiliyor.

Patrik I. Bartholomeos‘un doğduğu ev

Gökçeada’da gezdiğimiz yerler ve izlenimlerim hakkında daha fazla yazmadan önce, adanın tarihinden de kısaca söz etmek istiyorum. Gökçeada, diğer Ege adaları gibi, tarih boyunca birçok milletin gelip geçtiği, kültürlerin harmanlandığı bir yer. Adada bulunan iki höyükte (Yeni Bademli ve Zeytinlik Höyükleri) yapılan arkeolojik çalışmalar, ilk yaşamın 8500 yıl öncesine kadar gittiğini ortaya çıkarmış. Höyüklerden daha eski olan Zeytinlik’te, M.Ö. 6000-5000 yıllarına ait yaşam izlerine rastlanmış. Buranın aynı zamanda Doğu Ege adalarında saptanan en eski yerleşim yeri olduğu belirtiliyor. Bulunan sur ve ev temellerinin yanında, çok sayıda seramik kap kacak, balta ve ok uçları gibi tarihi nesneler çıkarılmış. Bu eserler günümüzde Çanakkale’nin Tevfikiye köyü sınırları içinde bulunan muhteşem Troia Müzesi‘inde sergileniyorlar. Ayrıca, Zeytinlik’teki yerleşim yerinin batısında, girişinde büyük bir boğa boynuzu bulunan özel bir yapı ve onun önünde, içinde 13 insan iskeleti olan, bir çukur ortaya çıkarılmış. Tarihi bu kadar eskiye giden Gökçeada’nın ilk yerleşik halkının Pelasglar olduğu ve Atina’dan sürgüne gönderildikleri düşünülüyor. M.Ö. 5. ve 4. yüzyıl klasik Yunan kaynaklarında isimlerine rastlanan Pelasglar’ın kökenleri konusunda çeşitli teoriler bulunuyor. Hint-Avrupa dil grubunda olmayan, Yunanca’dan farklı bir dil konuştukları biliniyor. Buna dayanarak, Anadolu’da Çatalhöyük‘ü ortaya çıkaran arkeolog James Mellaart ve tarihçi Fritz Schachermeyr gibi bilim insanları, Pelasgların aslında bir Anadolu halkı olduklarını savunmuşlar. Farklı kökenleri ve dilleri olması sebebiyle Atinalılar tarafından sevilmeyip, dışlanmış ve sürgün edilmişler.

Gökçeada, Zeytinlik Höyüğü’nden çıkarılan buluntular Troia Müzesi‘nde sergilenmekteler

Homeros‘un İlyada destanında birçok kez sözü edilen Gökçeada, tarih boyunca farklı isimlerle anılmış. Pelasglardan sonra ada, o dönem Anadolu’nun Ege kıyılarına kadar gelen Perslerin eline geçmiş. M.Ö. 448 yılında Atinalılar ile yapılan anlaşmanın sonucunda Atina‘ya bağlanmış. Daha sonra Roma İmparatorluğu‘nun bir parçası olmuş. İmparatorluğun ikiye bölünmesi ile birlikte Doğu Roma‘ya (Bizans) bağlanmış. Bizans İmparatorluğu’nun son zamanlarında Gökçeada’nın yönetimi Cenevizli Gattilusio ailesine geçmiş. Aynı aileye Midilli’ye yaptığım gezide de rastlamıştım. (Midilli gezim ile ilgili, Onlar Derler Lesbos, Biz deriz Midilli… başlıklı yazım için linke tıklayabilirsiniz). Yaptıkları evliliklerle Bizans hanedanı ile bağlarını kuvvetlendiren bu Cenevizli aile, Gökçeada’nın dışında, bölgede Semadirek, Taşoz, Limni, Midilli ve Enez gibi yerleri kapsayan bir dükalık kurmuş. Yukarı Kaleköy‘deki tarihi kalıntıların bir bölümü adanın bu Ceneviz dönemine ait.

Zeytinliköy çamaşırhanesi

Venedikliler de dönem dönem Gökçeada’da imtiyaz elde etmişler. Özellikle, deniz ticaret vergisi imtiyazı ve adanın Tuz Gölü’nden elde ettikleri tuz onlar açısından çok önemli olmuş. 1455 yılında Fatih Sultan Mehmet Gökçeada’yı fethedince, Cenevizliler gibi Venedikliler de Karadeniz ve Boğazlar’daki ticaret ağlarını kaybetmişler. Ancak, Osmanlı döneminde ada birkaç kez Venedikliler ile Osmanlılar arasında el değiştirmiş. Osmanlılar, o zamana kadar İmbros olarak bilinen adanın ismini İmroz yapmışlar. 29 Temmuz 1970 tarihinde adanın ismi Türkiye Cumhuriyeti tarafından bir kez daha, Gökçeada olarak, değiştirilmiş.

Adada Rumların işlettiği restoranlardan biri olan Son Vapur Zeytinliköy’de. Az sonra bütün masalar doldu. Akordeon çalan bir sanatçının söylediği Rumca ve Türkçe şarkılar eşliğinde
güzel bir akşam yemeği yedik.

Fatih Sultan Mehmet Gökçeada’yı, Bozcaada ile birlikte, başında Patrik Gennadius‘un bulunduğu Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlamış. Böylece, ada halkının dini güvence altına alınmış. Kanuni Sultan Süleyman ise, adayı bir vakıf haline getirerek, mal varlığının korunmasını sağlamış. Gökçeada bu şekilde, 20. yüzyılın başına kadar Osmanlı yönetimi altında bir Rum adası olarak varlığını refah içinde sürdürmüş. Bu tarihte adada sadece 50-60 kadar Türk aile bulunuyormuş.

Zeytinliköy’de sevimli bir köşe

Gökçeada, 1912 tarihli 1. Balkan Savaşı sırasında Yunanistan’ın eline geçmiş. Ancak, 1913’te yapılan Atina Anlaşması uyarınca, Bozcaada ile birlikte, tekrar Osmanlılara verilmiş. Bu anlaşma ile, diğer tüm Ege adaları Yunanistan’ın olmuş. Birinci Dünya Savaşı sırasında, 1915 yılına gelindiğinde, İngilizler Gökçeada’ya el koymuşlar ve Çanakkale Savaşları boyunca deniz ve hava üssü olarak Osmanlılara karşı kullanmışlar. Gökçeada daha sonra, Lozan Barış Antlaşması çerçevesinde, 22 Eylül 1923 günü, Türkiye Cumhuriyeti topraklarına katılmış. Bu tarih, daha sonra adanın kurtuluş günü olarak kabul edilmiş ve her yıl kutlanmaya başlanmış.

Zeytinliköy sokakları

Lozan Antlaşması’nın 14. maddesine göre, Gökçeada ve Bozcaada’nın Rum halkı (İstanbul’da yaşayan Rumlarla birlikte), anlaşmaya ek olarak yapılmış ve gelecekte yapılacak olan tüm nüfus mübadele anlaşmalarından muaf tutulmuşlar. Yine bu maddede yer alan ve benim bugüne kadar bilmediğim önemli bir diğer nokta ise, Gökçeada’nın ve Bozcaada’nın yönetimlerinin özerk olması konusudur. Her iki adada da, düzen ve güvenliğin yerel yönetimin emri altında olacak ve yerel halktan oluşturulmuş bir polis kuvveti tarafından sağlanacağı açıkça belirtilmiş. (Bakınız: http://www.ismetinonu.org.tr/lozan-baris-antlasmasi-tam-metni/ Madde 14.).

Gökçeada ve Bozcaada’nın özerklik statüleri, pratikte hiç bir zaman uygulanmamış. 1927 yılında çıkarılan bir yasa ile mahalli ve idari olarak Çanakkkale‘ye bağlanmışlar. İşin ilginç tarafı, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu konuda, anlaşmaya taraf diğer devletlerle, herhangi bir sorun yaşamamış olması. Bu arada, adanın Rum vakfiye okulları da Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmış.

Zeytinliköy’de çok şirin kafeler var

Gökçeada’nın yakın tarihine bakınca, Türkiye Cumhuriyeti’nin adada Rum nüfusun çok, Türklerin ise neredeyse yok denecek kadar az olmasından büyük tedirginlik duyduğunu anlıyoruz. Bu tedirginliğin özellikle Yunanistan ile (başta Kıbrıs kaynaklı olmak üzere) gerilimlerin yaşandığı dönemlerde arttığı ve bundan dolayı adaya dönem dönem Türklerin yerleştirildiği görülüyor. Örneğin, 1940’ların sonunda yaşanan bir gerginliğin sonrasında, 1947 yılında, Gökçeada’ya Sürmeneli Türk aileler yerleştirilmiş. Bu iskan hareketleri sonraki yıllarda da sistemli olarak sürdürülmüş. Günümüzde adada bulunan tüm Türk köyleri bu şekilde, devlet eliyle kurulmuş. 1951 yılında Yunanistan ile ilişkilerde yaşanan bir yumuşama sonucu Lozan’ın özerklik maddesi tekrar yürülüğe girmiş. Rum vakfiye okulları yine eskisi gibi eğitime başlamış. Ancak, yine Kıbrıs gerginlikleri ile bağlantılı olarak, 1964 yılında okulların bu statüsü tekrar iptal edilmiş. Özerk yönetim konusu da bir kez daha rafa kaldırılmış.

Keçi sütünden yapılmış nefis dondurmanın adresi…

1964 yılı, Gökçeada için acı bir dönüm noktası olmuş. 1964 ve 1965’te Gökçeada’daki 300 hane MGK kararı ile Yunanistan’a göç etmeye zorlanmış. Aynı uygulama, Bozcaadalı ve İstanbullu bazı Rumlara da yapılmış. Türk vatandaşı olanlar vatandaşlıktan çıkarılmış. Yunanistan vatandaşı olanların oturma izinleri iptal edilmiş. Böylece bir anlamda, Nüfus Mübadelesi’nden muaf tutulan bu üç Rum azınlık grup da bu şekilde eritilmiş. Yine 1964’te, kurulacak Devlet Üretme Çiftlikleri bahane edilerek, yoğun bir istimlak başlamış. Balıkçılığın yanında tarım, zeytincilik ve bağcılık yaparak geçinen Gökçeadalı Rumların tarlalarına el konunca, bir kısmı da bu nedenle göç etmiş. Bazıları İstanbul’a bazıları da Yunanistan’a gitmişler. Yine aynı yıl adada yarı açık bir cezaevi açılmış. Suçunun en az yarısını çekmiş ağır suçlular burada gün içinde devletin tarım arazilerinde çalıştırılmışlar. Bu dönem ile ilgili olarak mahkumların sebep olduğu pek çok olay yaşandığı ve Gökçeada’da huzur kalmadığı iddiaları var. Cezaevi 1991 senesine kadar açık kalmış. Aşağı yukarı aynı tarihlerde, o zamana kadar uygulanan Gökçeada’ya giriş için özel izin alma işlemi kaldırılmış.

Zeytinliköy Rum ilkokulu
Eylül ayının ilk günlerinde okuldan, neşe içinde Rumca şarkılar söyleyen ana sınıfı öğrencilerinin sesleri geliyordu

Yukarda belirttiğim gibi, adada yaşayan Rumlara uygulanan politikalar ve baskılar genelde hep o dönemde Yunanistan ile olan ilişkilerin durumuna paralel olmuş. İyi ilişki dönemleri aynı zamanda huzur getirmiş. Ancak, bunun tek taraflı olduğunu düşünmek kanımca çok yanlış olur. Aydın kesim olarak, yaşananlardan duyulan utanç nedeniyle (ki duyulması da gerekir), zaman zaman sadece Türkiye Cumhuriyeti’ni suçlayıcı bir tavır içine girilebiliyor. Oysa biliyoruz ki, Yunanistan da aynı yıllarda Türk azınlığına iyi davranmamıştır. Türklerin yoğun olduğu Batı Trakya ve özellikle Gümülcine halkına ağır baskılar uygulanmış, bu bölgelere giriş çıkışlar izne tabi tutulmuştur. 1961-1963 yılları arasında Selanik’te yaşarken, bu tür baskılardan, bir çocuk olarak bile, haberdardım. Bence, her iki devlet de, Türk ve Rum azınlıklarını birbirlerine karşı silah olarak kullanmış, olan masum insanlara olmuş…

İlkokulun yanında bulunan Agios Georgios Kilisesi

Gökçeada’dan bir diğer büyük göç, 1974 yılında, Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında olmuş. Rum nüfus daha da azalmış. Tüm bu göç olaylarının bende yarattığı hüzün, son yıllarda Yunanistan’a göç edenlerin geri dönmeye başladıklarını öğrenmemle bir sevince dönüştü. Bu geriye dönüş hiç tahmin etmediğim bir durumdu ve beni oldukça şaşırttı. 1970’lerde gidenlerin geri dönmeleri en çok ekonomik sebeplere bağlanıyor. Artık emeklilik yaşında olan bu kişilerin emekli maaşları ile Atina gibi şehirlerde geçinemedikleri için geri döndükleri belirtiliyor. Köylerine dönüp, eski evlerini onarıyorlar ve daha çok turizm ile uğraşıyorlar. Terk edilmiş ve harap hale gelmiş o güzel köylerde yapılacak daha çok şey var ama bu gelişme çok umut verici. Adayı ziyaret edenlerin fotoğraf çekmeye doyamadıkları o şirin evler (genelde herkes aynı evleri çekiyor), resim gibi sokaklar işte bu tersine göçün ürünü. Geri dönenler memnun görünüyorlar. Hem Yunanistan’dan Avro olarak emekli maaşı alıyorlar hem de burada turizmden para kazanıyorlar. İnsan gelecek için umutlanıyor, mutlu oluyor. Ama ah… O kimi bakışlarda yakaladığım ürkeklik yok mu… İşte o, insanın içini yakıyor… Siz ne kadar içten, onlar ne kadar kibar ve cana yakın davransalar da, belli ki o, genlerle kuşaktan kuşağa geçmiş, kolay kolay geçmeyecek bir duygu…

Garaj Kafe’nin terasından manzara

Zeytinliköy’de bazı kafelerin ovaya bakan, güzel terasları var. İlk gün, otele yerleşir yerleşmez bunlardan Garaj Kafe‘ye gittik. Esintili terasta duvar dibinde bir masa bulduk ve oturduk. Üstünde birer top vanilyalı dondurma olan sakızlı muhallebi ve dibek kahve içtik. Servisi genç bir çocuk yaptı ama, ortalıkta masaları gezen, arada bir şeyler götüren ve müşterilerle şakalaşan orta yaşlı bir adam da vardı. Çok neşeliydi. Şen kahkahalar atıyordu. Bir süre oturduktan sonra, yan masadakilerden heveslenerek, ev yapımı şaraptan içmeye karar verdik. Siparişi, bu kez yakınımızda olan bu adama verdik. Kendisi şarapları getirmek için içeri gittiği sırada kenardaki, manzarası daha iyi olan, masalardan biri boşaldı. Şaraplarla geri gelen adam, o masayı işaret ederek,

– İsterseniz buraya geçin, dedi tatlı şivesi ile.

Diğer masaya geçtik ama, biraz ağırdan almış olmalıyız ki, kuru yemiş çanağını masaya koyarken,

– Vallahi ben istemedi sizden, hanım dedi söyle diye. Hanım patron. 32 yıldır benim patron, dedi neşeyle.

Çok güldük. Eşi, kafenin kapısından girdiğimiz zaman, tezgahın arkasından bize,

– Buyrun, buyrun, diyen hanım olmalıydı.

Şarabın baharatlı bir tadı vardı. Karanfil, tarçın gibi. O nedenle, sıcak olmamasına rağmen, bana sıcak şarabı anımsattı. Derken, bizim adam gene belirdi masanın başında.

– Benim Türkçe pek yok. Ama seviyor, masaları dolaşıp, gülmeyi, dedi neşe ile.

Adada kaldığımız günlerde, Türkçesi bu kafe sahibinden daha da az olan birkaç kişiye rastladık. Konuşmamızı anlamakta zorlandılar. Eşlerinin Türkçeleri ise, gayet iyiydi. Kanımca bu kişiler aslen, Gökçeadalılarla evlenmiş ana kara Yunanlılar. Şimdi, onlarla beraber adaya gelmişler. Gökçeadalı Rumların Türkçeleri gayet iyi çünkü, adadaki Rum okullarında ana dillerinde okudukları derslerin dışında Türkçe dersler de okuyorlar.

Benim için, yeni bir yeri gezmeye nereden başlamak gerektiği konusu önemlidir. Bu neredeyse tüm gezinin havasını belirler. Gezerken öğreneceklerimi kendime göre bir zemine oturtmak isterim. Gökçeada için bu noktanın Merkez’deki (Panaghia) Kent Müzesi olduğunu düşünüyorum. Aynı şeyi Bozcaada için de söyleyebilirim. Orada da ilk önce müzeye gitmiş ve çok faydalanmıştık. Gökçeada Kent Müzesi, Gökçeada Belediyesi tarafından 2017 yılında açılmış. Bunun için, belediyeye ait bir hamam restore edilmiş. Aynı binanın bahçesi 1950’li yıllardan beri açık hava sineması olarak kullanılmaktaymış. Halen de kullanılıyor.

Müzede önce Gökçeada’nın tarihi ile ilgili kısa bilgiler veriliyor. Yalnız, sanırım o zaman Zeytinlik Höyüğü’ndeki buluntular henüz gün yüzüne çıkarılmadığı için, ada tarihi 5000 yıllık olarak belirtilmiş. Yukarıda belirttiğim gibi, Zeytinlik’te 2019 yılında yapılan kazılar, adadaki yaşamın çok daha eskiye gittiğini kanıtlamış. Müzenin hemen herkesin ilgisini çekecek bölümleri ada yaşamı ile ilgili olanlar. Bunun için Gökçeadalıların bağışladıkları eşyalar kullanılmış. Böylece, bir zamanlar adadaki ekonomik ve kültürel yaşamı, gündelik hayatı; giyim, mutfak ve kahve kültürlerini görebiliyorsunuz. Ayrıca, bir zamanlar Gökçeada için çok önemli olan süngercilik, balıkçılık, arıcılık ve sabun üretimi gibi alanlara ait araç gereç ve fotoğraflar sergileniyor.

Gökçeada ve Bozcaada Metropolitliği ve bahçesindeki
Merkez Panaghia Ortodoks Kilisesi

Kent Müzesi’ne gelmişken yakınındaki Gökçeada ve Bozcaada Metropolitliği‘ni ve yanındaki kilisesini dışardan görebilirsiniz. Gökçeada’da kiliseler genellikle kapalı zaten. Ayin zamanı ve özel törenler için açıyorlar. Ada merkezi Çınarlı, Yeni Mahalle ve Fatih mahallelerinden oluşuyor. Buralarda da oturan Rumlara ve Rum mimarisinden örneklere rastlamak mümkün. Ancak, maruz kaldığı mimari ve kültürel tahribat nedeniyle, buranın adanın en az sevdiğim yeri olduğunu söylemeliyim. Eski orijinal dokusu gitmiş, yerine tipik bir Türk yerleşim yeri havası gelmiş. Gökçeada’daki tek Osmanlı camii olan Merkez Camii (1813) de burada bulunuyor.

Gökçeada Merkez’de Balbadem Cafe

Kaldığımız Zeytinliköy’ün dışında gittiğimiz ilk Rum köyü, Bademli idi. Buranın orijinal Rumca adı Gliki. Yeni Bademli diye bir köyün kurulmasından sonra buraya Eski Bademli de denmeye başlanmış. En çok badem kurabiyesi yapılan köy olarak bilinen Bademli, tepe üzerinde, çok sevimli bir köy. Manzarası çok güzel. Bu nedenle buraya Gökçeada’nın balkonu diyenler de varmış. Özellikle, buradan Semadirek adasının manzarasına bayıldım.

Bademli’nin sokakları çok sessiz ve sakindi
Bademli’den Samothaki’ (Semadirek) Adası manzarası

Bademli, adadaki koruma altına alınmış köylerden biri. Çevresinde bol miktarda badem ağacı var. Başka meyva ağaçları da var. Bir zamanlar çok zengin bir köymüş. Halk bağ bahçecilik, süngercilik ve hayvancılık ile uğraşırmış. Adadaki hayvancılık genelde koyun ve keçi üzerine. Biz gittiğimizde köy çok sakindi. Gezdiğimiz ara sokaklarda hiç insan görmedik ama, köyde bir evleri yenileme faaliyeti olduğu anlaşılıyor. Bazıları çok güzel restore edilmiş. Köyde sürekli kalan insan sayısı çok azmış aslında. Yaz aylarında İstanbul ve Yunanistan’dan gelenlerle 150-160 kişi oluyormuş.

Eski Bademli Dükkanı’nda Türkiye’nin 15 şehrinden 32 ev hanımı, sanatçı ve ustanın ürünleri satılıyor

Dolaşırken, küçük bir tabela sizi köyün kahvesine yönlendiriyor. Gerçi, o tabela olmasa da adımlarınız sizi doğal olarak oraya götürüyor. Her köyde olduğu gibi, burası bir meydanda bulunuyor. Kahvenin önünde ve karşı duvarın kenarında ufak masalar var. Biz kapı önündeki masalardan birine oturduk. Yanıbaşımızdaki dut ağacının üzerimizdeki tenteye vuran gölgesi, sıcak havada pek iyi geldi. Kahvecinin söylediğine göre, ağaç 300 senelik imiş. Kahvenin giriş kapısının tepesinde 1903 yılında yapılmış bir güneş saati var. Yakın zamana kadar kullanılıyormuş. Dut ağacının dalları güneşi engellemeye başlayınca, kullanılmaz olmuş.

Bademli (Gliki) köy kahvesi
Giriş kapısının üzerindeki güneş saati

Tüm köylerde en az bir tane tarihi çamaşırhane bulunuyor. Çamaşırhaneler, sadece burada çamaşırların kadınlar tarafından bir arada yıkandığı ortak alan olmalarından dolayı değil, aynı zamanda sosyalleşme noktaları olmalarından dolayı da çok önemlilermiş. Erkekler için kahvenin köy yaşamında önemi ne ise, kadınlar için çamaşırhanelerin önemi de benzermiş. Her kadın kendi evinin çamaşırını buradaki ocaklarda ısıttığı su ile yıkarken, bir yandan da en son gelişmelerden ve dedikodulardan haberdar olurmuş. Günümüzde çamaşırhaneler bu şekilde kullanılmıyor elbet ama, 15 Ağustos gibi önemli dini bayramların ritüelleri kapsamında daha farklı bir şekilde hala kullanılıyorlar.

Bademli sokakları

Bademli köyünün çamaşırhanesi, diğer gördüğümüz köy çamaşırhanelerinden farklı olarak, açık sayılabilecek bir mekanda. Üç tarafı duvarla çevrili, bir tarafı açık. Ancak, son yıllarda gezmeye gelenlerin yaptıkları tahribat ve burada bulunan tarihi ibrik, leğen ve benzeri eşyanın çalınması nedeniyle, günümüzde demir parmaklıkla kapatılmış. Aslında, aynı şey tüm çamaşırhaneler için yapılsa ve sadece kapıdan bakılabilse, çok daha iyi olur. Diğer Rum köylerinin çamaşırhanelerinde gördüğümüz duvar yazıları, çöp ve bira kutuları çok üzücü bir manzara idi. Bu durumda insan kiliselerin kapalı tutulmasına da şaşırmıyor. Başlarında sürekli birisi duramadığı sürece, buralarda da her türlü hırsızlık ve tahribat olabilir. Bademli çamaşırhanesinin yanında bir de dev gibi, ulu bir çınar var. Birkaç asırlık olmalı.

Bademli çamaşırhanesine giden yol
Bademli’nin açık çamaşırhanesi ve yanındaki ulu çınar
Çamaşırhanenin içi

Bademli’nin kurabiyeleri meşhurmuş dedik ama, biz orada yiyemedik. Henüz öğle saatleri olmasına karşın, kahveci ellerinde kalmadığını söyledi. Orada üzüldüm ama, Tepeköy‘de (Rumca adı Agridia veya Agridya) bu nefis kurabiyeleri ve daha fazlasını bulduk. Eğer Gökçeada’da buzuki eşliğinde hem yemek yemek hem de eğlenmek istiyorsanız, en iyi restoranlar Tepeköy’de bulunuyor. Buralar Rumların da eğlenmek için geldikleri yerler. Zaten, herhangi bir ülke ya da şehirde, bir yere yerli halk da gidiyorsa, orası iyidir. Tepeköy’de, Rumların işlettiği iki restoran önerilmişti. Bunlardan birisi meydanın köşesindeki Meraklis. Diğeri ise, 12 sene önce tekrar açılan özel Rum lisesinin karşısındaki Barba Yorgo. Biz, www.barbayorgo.com sitesinde okuduğum bilgilerin etkisi ile, ikincisini seçtik ve hiç pişman olmadık.

Tepeköy’de Taverna Barba Yorgo
Barba Yorgo adanın Rum halkının da eğlenmeye geldiği bir taverna.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, masamıza bakan güzel garsonumuzun başını
çektiği bu dansa çeşitli masalardan katılanlar oldu.

Köye akşam üzeri gittik. Saat sekiz için rezervasyon yaptırmıştık. Barba Yorgo’nun yakınında bir park yeri bulduk. Köyü gezmeden önce restorana gidip, masamızın yerini teyit etmek istedik. Pandemi nedeniyle, gezi boyunca özellikle kenar ve kalabalıktan uzak masaları tercih ediyorduk. Biz şef garson ile konuşurken, Barba Yorgo da geldi. Seçenekler arasından içimizin en rahat edeceği bir masada karar kıldık.

– Saat dokuzda müzik başlar. Geç kalmayın, dedi Barba Yorgo.

O sırada ıssız olan restoran birkaç saat sonra, tek bir masa kalmamacasına dolmuştu. Ama önce, köyü gezmek ve köy kahvesinde oturmaktı niyetimiz. Daha yemek saatine vakit vardı.

Kendi sitesinde de anlattığına göre, Barba Yorgo (yani Yorgo Amca) Gökçeadalı bir kimya mühendisi aslında. (Barba Yorgo’nun yaşamından bir kesit, Kent Müzesi’nde de karşınıza çıkıyor). Asıl adı, Yorgos Zarbuzanis(Yorgo Zarbozan). Barba Yorgo ilkokulu Tepeköy’de okumuş. Köyde ortaokul olmadığı için, eğitimine Gökçeada Merkez’de devam etmiş. Ancak, o yıllarda adada lise de olmadığı için, 1958 yılında İstanbul’a gitmiş. İstanbul’da liseden başarı ile mezun olmakla kalmamış, üniversiteyi de kazanmış. Kimya mühendisliği okuduktan sonra, yıllar içinde kendi fabrikasını kurmuş. Bu arada, memleketi Tepeköy zorunlu göçlerle giderek ıssızlaşmış. Bir zamanlar 1200 kişinin yaşadığı köy, neredeyse tamamen boşalmış. Yorgo köyünü hiç unutmamış ve sonunda, 1996 yılında, 38 sene İstanbul’da yaşadıktan sonra, Gökçeada’ya geri dönmüş. Doğduğu Tepeköy’e gelerek, önce aile evini onarmış. Daha sonra, başka evler satın alarak, onları pansiyon haline getirmiş. Bu arada, adanın o zamanlar tek Rum tavernasını açmış. Kendi elleri ile nefis mezeler hazırlamış. Şarap imalathanesi kurmuş. Onun bu yaptıklarını örnek alanlarla birlikte Tepeköy, virane ve terk edilmiş bir köy olmaktan kurtulmuş. Tekrar arıcılık canlanmış. Adanın en iyi balının Tepeköy’de olduğu söyleniyor. Tıpkı Bozcaada’da gördüğümüz gibi, şimdi her yıl 15 Ağustos’ta, Yeni Zelanda ve Arjantin gibi uzak diyarlara dağılmış, dünyanın her yerinden Tepeköylü burada toplanıp, bu önemli yortuyu kutluyorlarmış.

Barba Yorgo, en çok Kıbrıs nedeniyle yaşanan gerginliklere lanet okumuş. Yüzyıllarca bu topraklarda yaşayan iki halkı birbirine düşman yapan o olayları ve etkilerini lanetlememek ve onun aşağıdaki sözlerine katılmamak mümkün mü?

İki yabancı gibi, karşılıklı iki yakada, uzo ve rakı ile dumanlı kafaları, dillerinde aynı şarkı,
Dudaklarında aynı tebessüm, kim inanır düşman dolduklarına ?
” Barba Yorgo.

Tepeköy köy meydanı

Köyü gezmek üzere Barba Yorgo’nun tavernasından ayrıldık. Az ilerdeki meydana geldik. Henüz meydandaki tavernalar da boştu ama, köy kahvesinin meydanın ortasındaki ağacın altına konmuş masaları dolmuştu. Tek tük bizim gibi gezmeye gelen vardı. Çoğunluk ise, yerel Rum halktı. Birbirleri ile konuşuyor, masadan masaya laf atıyor, neşe içinde gülüyorlardı. Biz sokak aralarına daldık. Sessizliğin içinde, parke taşlarda ayak seslerimiz yankılanıyordu. Birkaç köşe döndükten sonra, 1832 yılında yapılmış olan, Meryem Ana’ya ithaf edilmiş kiliseye geldik. 1928 yılında restore edilen kilise oldukça bakımlı görünüyordu. Kilisenin yanındaki bina, 1885 yılında, çalışmak için Mısır’a giden bir Tepeköylünün yolladığı para ile inşa edilmiş bir ilkokulmuş. Köyün ilk okulu, ondan da önce, 1868 yılında yapılmış.

Tepeköy’de Meryem Ana’ya ithaf edilmiş kilise ve yanındaki zamanında
ilkokul olarak yapılmış bina

Köyü biraz gezdikten sonra, biz de meydana dönüp, köy kahvesinin kapısının önündeki büyük masaya oturduk. Kapının diğer yanındaki masada köyün yaşlıları oturmuş, neşeli ve gürültülü bir şekilde konuşuyorlardı.

Bir ümit, sipariş almaya gelen kahvehanenin sahibine sordum,

– Badem kurabiyeniz var mı?

Adam, meydandaki masalardan birine oturmuş, sohbet eden karısına Rumca seslendi. Kadın zayıf, siyah saçlı, hoş bir kadındı. Irkının güzellerinden…

Adam, bize dönüp,

– Kurabiyeleri hanım yapıyor. Fırındalarmış. Daha 45 dakikası varmış, dedi.

– Tamam, dedik.

Nasıl olsa, daha akşam yemeğine çok vakit vardı. Kahvemizi yudumlarken, etrafı incelemeye başladım. Biraz sonra, meydanın öbür ucunda ayağı aksayan ve bastonla zor yürüyen bir kadın ile Down Sendromu olan bir genç erkek belirdi. Ağır ağır meydanın ortasına yürüdüler. Özellikle kadının gelmesi epeyce uzun sürdü. Sonra onlar da kahvenin masalarından birine oturdular ve birkaç masa arasında devam eden neşeli sohbete katıldılar.

Tepeköy’deki diğer Rum tavernası Meraklis

Köy kahvesinin önünde beyaz bir araba durdu. Kullanan kişi arabadan indi ve kapı önündeki diğer masada oturan kahve sahibine Rumca bir şeyler sorup, gitti. Biraz zaman geçti. Derken, kahvehane sahibinin hanımı iki kutu kurabiye ile geldi ve içeri girdi. Hemen arkasından beyaz arabalı adam tekrar geldi. O da içeri girdi ve kısa bir süre sonra elinde kutulardan birisi ile çıktı, arabaya binip, uzaklaştı. Bu durumda, geriye bir kutu kalmış oluyordu. Hemen harekete geçmeye karar verdim ve içeri gittim. Anlaşılan, bugünün üretimi bu kadar olacaktı.

İspilioti ailesinin nefis Kavala Bademlisi

Kadına kalan kutuyu ayırmasını, onu almak istediğimizi söyledim. Hesaba onu da eklemesini de belirterek, yerime geldim. Birazdan kahvehane sahibi geldi ve,

– Bizim hanım anlamadı sizin ne demek istediğinizi, dedi.

Neden anlamadığını, o sonradan tadıp, resmen bayıldığımız kurabiyelerin kutusunun üstünü okuyunca anladık. Günler sonra bile ağızda dağılan o enfes Kavala Bademlisi‘nin ve İspilioti ailesinin geçmişinin yazılı olduğu kutuda, Gökçeadalı Vasilis ile evlendiği Korfu Adalı Labrini’den de söz ediliyordu.

Kurabiyeleri orada tatmadık. Sonraya saklamaya karar verdik. Ama, arkamızdaki pencerenin camında asılı olan kocaman afişteki tatlıyı deneyelim dedik. Tatile çıkarken, kilo endişesi olmadan her şeyi yemeye karar vermiştim. Gönül rahatlığı ile iki tane Galaktobureko ısmarladık. Aman, iyi ki ısmaralamışız bu ağızda dağılan tatlıyı. Çok lezzetli idi. O sırada, iki tane gençce Rum hanım bizim oturduğumuz büyük masanın bir ucuna, izin isteyip, oturdular. Biri sarışın, biri esmer olan bu hanımlar aralarında bir şeye karar vermeye çalışıyorlardı. Birkaç dakika sonra, içlerinden sarışın olan Türkçe olarak, telefonumuzu taksi çağırmak için kullanıp, kullanamayacağını sordu. Kendi telefonları çekmiyordu. Verdik tabii. Taksiyi beklerken sohbet etmeye başladık. Ben, tatlıyı işaret ederek, çok güzel olduğunu söyleyince esmer olan,

– E işte, sizdeki Laz Böreği, dedi.

O güne kadar hiç Laz Böreği yemediğim için, o cahillikle börek olduğuna göre tuzlu olacağını düşünerek,

– Ama bu tatlı, dedim. Kadıncağız başını sallamakla yetindi.

Galaktobureko

Evet, sonradan öğrendim ki, Laz Böreği de, tıpkı Galaktobureko gibi, bir tatlıymış. Tek farkı, Rum ya da Yunanlıların, baklava yufkası gibi incecik yufkanın arasına irmikten yapılan bir krema koyması. Laz böreğinde ise, muhallebi konuyormuş. Her ikisinde de üstüne şerbet dökülüyor. Gökçeada’da Tepeköy’e giderseniz, köy kahvesinde Galaktobureko yemenizi öneririm.

Hanımlarla biraz daha sohbet ettik. İstanbul’dan geldiğimizi öğrenince, gözleri parladı. Onlar Gökçeada’da iki farklı Rum köyündenlermiş. Sonra, adalarının ne kadar güzel olduğunu, denize girmek için en güzel yer dedikleri Laz Koyu gibisinin Bozcaada’da olmadığını anlatmaya koyuldular. Böylece, iki ada arasında tatlı bir rekabet olduğunu da anladık.

Yemeğe gitmek için kalktık köy kahvesinden. Ertesi sabah yine geleceğimizi bilmiyorduk henüz. Nitekim, öyle de oldu. Sabah, güneş gözlüğümü bulamayınca, aramaya Tepeköy kahvesinden başlamaya karar verdik. Ertesi gün, kahveye girdiğimde iki genç kız Rumca konuşup, şakalaşıyorlardı. Ben, bir önceki gün bir gözlük bulup, bulmadıklarını sorunca içlerinden biri,

– Anneme sorayım, dedi.

Kapının önünde dostları ile oturan Labrini hanıma seslendi. Gözlüğüm, buzdolabının üzerinde, güvendeydi. Çıkarken kendisine, hatırladığım biraz Yunanca ile, içtenlikle teşekkür ettim.

Tepeköy’ün mesire yeri Pınarbaşı’ndan aşağıya bakış

Güneş gözlüğümü bir gece önce Tepeköy’de unutmamın bir faydası oldu. Bu sayede, Tepeköy’e çıkan yoldan ulaşılan, köyün mesire yeri, Pınarbaşı‘na da gittik. Son derece rüzgarlı idi ama müthiş güzel bir manzarası vardı. Kır kahvesinde oturduk, birer kahve içtik. Burada da korumaya alınmış ulu bir çınar vardı.

Dereköy

Gökçeada’da, virane ve yıkık dökük haliyle, beni en çok üzen yer Dereköy (Shinudi) oldu. Bir zamanlar, 2000 kişilik nüfusu ile Türkiye’nin en büyük köyü olan Dereköy, adanın göçten en çok etkilenen köyü olmuş. Evlerin çoğu harap vaziyette. Diğer köylerle karşılaştırınca, köy kahvesi bile acıklı görünüyor. Dereköy’e de son yıllarda geri dönenler olmuş. Göze çarpan az sayıda yenilenmiş ev onlara ait olmalı.

Bir zamanlar Türkiye’nin en büyük köyü olan Dereköy
şimdi harap bir durumda

Köy kahvesinin karşısındaki kilisenin köşesini döndüğünüz zaman, Dereköy’ün çamaşırhanesine varıyorsunuz. Burası, Gökçeada’nın en büyük tarihi çamaşırhanesi olması nedeniyle önemli. Ayrıca, artık çamaşır için kullanılmasa da, dini ritüeller için belli bir işlevi var. İçerde, biz gittiğimiz zamandan on beş gün kadar önce kutlanmış olan 15 Ağustos Meryem Ana yortusundan izler vardı.

Dereköy Koimesis Tis Theotokos Kilisesi

Gökçeada’da, dini bayramlar, kutlamalar çok önemli. Böylesi günler, insanların bir araya gelmesi için bir vesile. Dini olmalarının yanında, kültürel önemi de var. Bunların arasında 15 Ağustos’un, tüm Hristiyan dünyasında olduğu gibi, özel bir yeri olduğu belirtiliyor. Anlatıldığına göre, Meryem Ana’nın Miracı ya da göğe yükselmesinin (ascension) kutlandığı bu bayramda kutlamalar birkaç gün sürüyor. Bir gün önce, 14 Ağustos’ta, cemaat öğleden sonra kiliselere giderek, toplu olarak temizlik yapıyor. Aynı sırada, kurbanlık hayvanlar getirilip, kesiliyor ve parçalanıyor. Evet, yanlış okumadınız. Gökçeada Ortodokslarının da kurban geleneği var. Buna ben de en az sizin kadar şaşırdım. (Bu konuda daha ayrıntılı bilgi edinmek isterseniz, internet ortamında bulabileceğiniz, İskender Oymak’ın, Gökçeada Hristiyanlarında Kurban Geleneği makalesini okumanızı öneririm).

Köyün ünlü çamaşırhanesi kilisenin aşağısında. Burası, Gökçeada’daki
çamaşırhanelerin en büyüğü.

Gökçeada’da daha sonra, kadınlar toplu olarak kurban etlerini ve beraber yenmek üzere keşkek pişiriyorlar. İşte bu pişirme işleminin yapıldığı yerler, köy çamaşırhaneleri. Dereköy’deki çamaşırhanede 15 Ağustos’tan kalma olarak ifade ettiğim izler, bu pişirme işlemi için kullanılan ocaklardaki küllerdi. Arife gecesi ve bayram sabahı pişirilen yemekler, sabah ayininden sonra köy halkı tarafından topluca yeniliyor. Yemek sonrası yapılan mezarlık ziyaretinin ardından eğlencelerle devam eden kutlamaların 17 Ağustos sabahına kadar sürdüğü oluyormuş.

Dereköy çamaşırhanesinin içi

Bir diğer eski Rum köyü olan Kaleköy‘ü (Kastro) en sona bırakmıştık. Köyün kendisi tepede. Burada, ilk olarak Helenistik dönemde yapılıp, daha sonra Ceneviz ve Bizans döneminde güçlendirilen kalenin ve surların kalıntılarını görmek mümkün. Tepenin hemen altında, aynı ad ile anılan, adanın ikinci limanı var. Kaleköy halkının tamamı göçe zorlandığı için burada hiç Rum aile kalmamış. Daha sonra buraya, Doğu Anadolu’dan ve son yıllarda şehirli Türkler yerleşmiş. Konumu ve buradan bakıldığında manzaranın güzelliği, Kaleköy’ü gün batımı saatlerinde popüler bir yer yapmış. Ancak, bunun için erken gitmenizi öneririm çünkü, köyün yolları çok dik ve dar. Park eden araçların yolları neredeyse tamamen kapaması nedeniyle, yukarda epeyce korkulu dakikalar yaşadık ve park yeri bulamadığımız için aşağı indik.

Kaleköy limanı
Uzakta görünen Samothaki’nin tepesi yine bulutlu.

Liman bölgesinde saat 18’den sonra araba park etmenize izin verilmiyor ve buraya gelen yolun başındaki bariyer indiriliyor. O nedenle aracınızı, bariyerin dışındaki otoparka park etmeniz gerekiyor. Eğer Gökçeada’nın ünlü Kaşkaval ya da Peynir Kayalıkları’nı görmek isterseniz, gidebilmek için doğru adres Kaleköy. Üst üste dizilmiş peynir kalıplarını andıran bu kaya oluşumlarını, buradan bir tekneye binerek görebilirsiniz. Mesafe olarak Kuzulimanı’na daha yakın olmasına karşın, Kaşkaval Kayaları için Kaleköy’den tekne bulmak daha kolay.

Kaşkaval ya da Peynir Kayalıkları
Kaynak: http://www.gokceada.gov.tr
Kaleköy sahilde Hibe Iksenefon Cricoriu Kilisesi

Son gece, akşam yemeği için Kaleköy sahilindeki Eleni‘de yer ayırtmıştık. Yan yana bir sürü mekan var. Bunların içinde bizim gittiğimiz Eleni ve Ağustos Böceği‘nin sahipleri Rum. Eleni’de, önceki akşamlarda gittiğimiz tavernalardaki gibi müzik yoktu ama yemekler çok güzeldi. Şahane bir lakerdası vardı. Fava, Yunanistan’da yapıldığı gibi sarı bakladan yapılmıştı. (Adada gittiğimiz tüm Rum restoranlarında fava, bizdeki gibi yeşil değil, Yunanistan’daki gibi sarı renkli idi). Girit ezmesi, Selanik ezmesi, ada gastronomisinde önemli yeri olan karışık otlar, Grek salata, kendi özel tabakları olan safran, yoğurt ve kuş üzümü ile yapılmış bir meze ve ardından kızarmış sardalya yedik. Hepsi çok lezzetli idi. Çok istememe rağmen, adada yapıldığını öğrendiğim zeytinyağlı kenger yemeğine hiçbir yerde rastlayamadık. Sanırım mevsimi değildi. Tahmin edeceğiniz gibi, ot kullanımı çok yaygın. Bildiğimiz otların dışında, rastık ve arap saçı otları kullanılıyor. Adada balık yemek istemezseniz, yaygın olarak oğlak, keçi, kuzu ve koyun tandırı yapılıyor. Ayrıca Gökçeada’da, eskiye göre daha az yapılmakla birlikte, salyangoz pişirme geleneği de olduğu söyleniyor.

Gökçeada gezimizi son akşam Eleni’de yediğimiz yemek ile noktaladık

Gökçeada’dan çok güzel anılarla ayrıldık. Tadı damağımızda kaldı diyebilirim. Pandemi ortamında yabancı bir ülkeye gitmiş kadar olduk. Bir daha gider miyiz, bilmiyorum ama, adanın turizmin neden olduğu yozlaşma ve bozulmadan en az seviyede etkilenerek, refah seviyesinin yükselmesini, iki halkın huzur içinde bir arada yaşamalarını diliyorum…

Phokaia: Namıdiğer Foça – Son Söz

Bu yaz Foça’ya yaklaşık iki ay sonra ikinci kez gidince, Foça hakkında yazdığım bir önceki yazıma eklemeler yapmak istedim. Bunlar, ilk gidişimizde yapmadığımız ya da göremediğimiz şeylerle ilgililer. O nedenle, bunun için en iyi yöntemin, daha önce yazdığım metne dokunmadan, bir son söz (epilog) olacağını düşündüm. Phokaia: Namıdiğer Foça yazımı daha önce okumuş olan okurlarım, doğrudan bu bölümü okuyabilirler. Metni ilk olarak okuyacak takipçilerimin ise, önce ilk yazımı okumalarını öneririm. Söz konusu yazıya kolay erişim için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz.

Phokaia: Namıdiğer Foça

Son Söz

Madem sözü Nazmi Usta’da bırakmışım, oradan devam edelim. Nazmi Usta’nın meşhur Sakız Dondurma‘sını, Foça’ya ikinci gidişimizde tatma fırsatı bulduk. Ancak, yine kolay olmadı. Akşam saatlerinde ve gece önünde gene inanılmaz bir kuyruk vardı. Biz de şansımızı gündüz denemeye karar verdik. Foça’dan ayrılacağımız gün, öğle saatlerinde, para çekmek için çarşı içine gittik. Nazmi Usta’nın yeri, Akbank’ın hemen yanında. Bunu daha önceden bildiğimiz için, bir taşla iki kuş vurmak üzere plan yaptık. Tahmin ettiğimiz gibi, sabah saat 10’da açılan Nazmi Usta’nın önü bomboştu. Belli ki, yoğunluk akşam üzerinden itibaren başlıyor. Kendisi de işinin başında olan Nazmi Usta’nın önerileri doğrultusunda dondurmalarımızı aldık. Foça’ya giderseniz ve bu nefis dondurmadan tatmak isterseniz, kuyrukta beklememek için, sizin de gündüz saatlerini tercih etmenizi öneririm. Tattığım sakız, karamel ve ustanın borovinka olarak ifade ettiği yaban mersini dondurmaları çok lezizdi.

Dondurmalarımızı almış, Akbank’ın bulunduğu köşeyi dönünce gördüğümüz bir banka oturmuştuk. Hava epeyce sıcaktı. Az ötemizde, bir başka bankta, esnaftan kişiler de vardı. Onlar, çok yüksek olmayan bir duvarın dibinde oturuyorlardı. Başta duvar dikkatimi çekmedi. Taşlarla yapılmış, alçak bir duvardı. Sonra, dondurmamı yerken, duvarın dibinde duran ayaklı bir tabela gördüm. Okumak için yerimden kalktım. O sırada, esnaf grubundan birisi,

– Hanımefendi, Türkçe açıklama arka tarafında dedi.

– Teşekkür ederim, fark etmez, dedim.

Son iki kelime, istemsiz bir şekilde, düşünmeden ağzımdan çıkmıştı. Pişman oldum… Biraz kibirli, tepeden bakan bir ifade oldu gibime geldi.

Aynı kişi,

– Boş verin ya! Ne diye yoracaksınız kendinizi? Okuyun işte Türkçesini, deyince, gülmeden edemedim.

Geçtim tabelanın arka tarafına, başladım Türkçe açıklamayı okumaya…

Beklemediğim bir zamanda, harika bir piyango çıkmıştı sanki. Tamamen rastlantı sonucu, iki ay önce geldiğimizde bulmaya çalıştığımız arkeolojik eserlerden birinin önünde bulmuştuk kendimizi. Günlük hayatın ortasında, açıklaması zar zor görülebilen bu duvar, kentin tarihi su kemerlerinin ayakta kalabilen bir bölümü idi. Su kemerlerinin yapılış tarihi tam olarak bilinmese de, Felix Sartiaux‘ya göre Orta Çağ’da yapılmışlar. Daha önce, şehrin su ihtiyacı küçük su kanalları ve kuyular aracılığı ile giderilmeye çalışılıyormuş. 1678 yılında Foça’ya gelen araştırmacı Le Bruyn yapının 180 tane kemeri olduğunu saymış. O zamanlar, belirtilen sayıdaki kemer ile 500 metreden fazla uzunluğa sahip olan su kemerleri, şehrin içindeki üç çeşme aracılığıyla, Foça’ya su sağlıyormuş. Bu sistem, 1920’li yıllara kadar kullanılmış. Kemerlerin yapımında antik çağdan kalma yapı taşları, su olukları ve sütunlar kullanılmış. Hatta incelemelerde, M.Ö. 3. yüzyılda yapılmış olan Gymnasium‘a ait alın taşlarına dahi rastlanmış. Kemerlerden günümüze sadece 30 tanesi kalabilmiş.

Tarihi su kemerleri

2021 yazında Foça’ya ikinci gelişimizde de Lola 38 Hotel‘de kaldık. Bu kez ana binanın ikinci odasında yer bulduk. Burası, otelin suite olarak tabir edilen ve yatak odasının dışında bir salonu olan bölüm. İkinci kattaki odaya binanın içinden ulaşabildiğiniz gibi, evin orijinal ana kapısı olan, kendisine ait, ayrı kapısından da girebiliyorsunuz. Sabahları bu kapının iki kanadını açıp, odanıza servis edilen leziz kahvaltınızı denize ve sokağa nazır yapmak büyük keyif doğrusu.

Lola 38 Hotel’in suite’i de, otelin tamamı gibi, özenle döşenmiş. Restorasyon sırasında bazı ayrıntılar çok güzel bir şekilde öne çıkarılmış. Yatak odasına dönüştürülmüş oda aslında evin yemek odası imiş. Burada bulunan ve bir duvarı kaplayan orijinal dolap da zaten insana bu izlenimi veriyor. Camları çıkarılmış ve özel olarak eskitilmiş dolapta bir zamanlar duran dizi dizi tabakları, kadehleri ve dekoratif eşyaları insan hayal edebiliyor.

Foça’da bu sefer kalışımızın hafta sonuna rastlayacağını fark etmemişim. İzmir’den ve çevre illerden hafta sonu için gelenlerden dolayı epeyce kalabalıktı. Bir önceki gelişimizde beğendiğimiz Fokai Restoran‘da iki gece de yer bulamadık. Neyse ki, Foça’da restoran seçeneği bol. Daha önce denemediğimiz Deniz Restoran‘a gittik. Mezelerden yoğurt soslu ot topu şahane idi. Yine kendi özel mezelerinden, yeşil elma üzerine konan beş değişik peynir ile yapılmış meze, ara sıcak olarak kalamar ve tereyağında pişirilmiş karides yediklerimiz içinde öne çıkanlardı. Burada bizi bir tek, biraz ilerideki müzikli mekanın yüksek müziği rahatsız etti. Garsonun söylediğine göre, mücadele etmek için, belediyeye şikayet dahil olmak üzere, her yolu deniyorlarmış…

Phokaia: Namıdiğer Foça

Bir varmış… Bir yokmuş… Antik çağlarda, Smyrna (İzmir) kentinin kuzeybatısında, o zamana göre çok yakın olmayan, şimdi ise raylı toplu taşıma sistemi ile bile ulaşılan bir kent varmış… Phokaia imiş bu kentin adı… (Bazı kaynaklarda Phocaea olarak geçer). Phokaialılar hem tüccar hem de usta denizcilermiş. Büyük kargo gemileri yerine, 50 kürekçinin denizleri aşırdığı, 500 kişilik hızlı tekneleri tercih ederlermiş. Sadece Mısır gibi uzak ülkelerle ticaret yapmakla kalmamış, Miletoslularla birlikte, Çanakkale Boğazı’nın girişinde Lampsakos (Lapseki) ve Karadeniz’de Amisos (Samsun) kentlerini de kurmuşlar. Ama en önemli kolonileri, kendi başlarına gittikleri Batı Akdeniz’de imiş. Fransa’daki Massalia (Marsilya), Güney İtalya’daki Elea (Velia), Korsika’daki Alalia (Aléria), İspanya’daki Emporion (Ampurias) Phokaialıların kurdukları kentlermiş. Güney Fransa’daki Nicaea ya da Nizzi (Nice) ve Antipolis (Antibes) de Marsilyalılar tarafından kuruldukları için onların “torunları” sayılırlarmış. Phokaialıların kurdukları bu şehirlerin bazıları zamanla antik çağın önemli bilim ve felsefe merkezleri haline gelmişler. Örneğin, Güney İtalya’daki Elea (Velia), Parmenides ve Zeno gibi önemli düşünürlerin ders verdiği bir kültür şehri olmuş.

Antik Çağda Batı Anadolu
Kaynak: www.wikipedia.org
Marsilya’da, şehrin M.Ö. 600 civarında Foçalılar tarafından
kurulduğuna dair plaket
Kaynak: Altan Altın, Milliyet Gazetesi, 24/8/2018

Antik yazarlara göre Phokaia, Yunanistan’daki Phocis kentinden Ege kıyılarına gelen iki Atinalı tarafından, komşu Cyme kentinin (günümüzde İzmir ilinin Aliağa ilçesi yakınlarında) kendilerine verdikleri topraklarda kurulmuş. Ancak, gerek daha sonra yaşamış olan yazarların eserleri gerekse bu yazı için yararlandığım kitaplardan birinin yazarı Prof. Dr. Ekrem Akurgal’ın yaptığı kazılarda elde edilen buluntular, bu yorumun yanlış olduğunu ve büyük ihtimalle Phokaia ve Phocis arasında bir bağ kurulmaya çalışıldığı için ifade edildiğini düşündürmüş. Akurgal’a göre, bu bölgeye ilk yerleşenler Aolya’dan gelmişler. Yine hem kendi bulgularına hem de Yunanlı gezgin Pausanias’a (M.S. 110-180) referans veren Akurgal, daha sonra buraya İyon kentleri Teos ve Erythrai’den insanların geldiklerini belirtmiş. (Bu iki antik kent ile ilgili bilgi için, daha önce yayınladığım Sığacık yazımı okuyabilirsiniz. Erişim için linke tıklamanız yeterli).

Kentin daha sonra, tarihteki ünlü İyonya Birliği’ne katılması da Akurgal’ın ve diğer çağdaş uzmanların yukarıdaki tezinin daha gerçekçi olduğunu düşündürüyor. Söz konusu birlik 12 devletten meydana gelmiş. Bunlar: Efes, Erithrai, Khios (Sakız Adası), Klazomenai, Kolophon, Lebedos, Miletos, Myos, Samos (Sisam Adası), Teos, Phokaia ve Priene.

Üzerinde fok balığı olan bir antik Phokaia parası. Phokaialılar paralarını basmak için, Elektrum adı verilen bir altın
ve gümüş alaşımı kullanırlarmış.
Kaynak: Bean, E., G., “Aegean Turkey”

Günümüzde, arkeolojik kazılar sonucunda, İyonyalıların en az 9. yüzyılın sonundan itibaren Foça’da yaşamaya başladıkları ve kentin ismini yakınındaki fok balığının sırtına benzeyen adalardan dolayı, Grekçe Phoce kelimesinden aldığı kabul ediliyor. Özellikle en eski Phokaia paralarında fok balığı şekillerine sıklıkla rastlandığı belirtiliyor. Adaların şekilleri bir yana, bu bölge gerçekten de Akdeniz foklarının önemli yaşam alanlarından biri. Maalesef artık soyu tükenmek üzere olan bu tür foklardan dünyada sadece 600-700 tane kaldığı, bunların 100 kadarının Foça civarında yaşadıkları belirtiliyor. Phokaia isminin kökeni ile ilgili başka çıkarsamalar ve yaklaşımlar da bulunmaktadır.

1275 yılında Cenevizliler tarafından yapılan kale. Antik çağda, kalenin içindeki tepede Athena Tapınağı yükselirmiş.

Heredot’un (M.Ö. 484-425(?)) belirttiğine göre, Phokaialıların uzak diyarlarla ilişkisi hep çok iyi olmuş ve bunun en önemli kanıtlarından birisi de şehrin o zamana göre inanılmaz kalınlıkta ve sağlamlıktaki koruma duvarları imiş. Çünkü, bu duvarların yapımı için, Phokaialıları çok seven Andalusia Kralı Argonthonius parasal kaynak sağlamış. Ancak, bu duvarlar şehrin M.Ö. 546 yılında Persler tarafından ele geçirilmesini önleyememiş. Son yıllarda yapılan kazılarda, Heredot’un sözünü ettiği, M.Ö. 590-580 yıllarına tarihlenen bu surlar ortaya çıkarılmış. Civarda bulunan çok sayıda Pers ok ve mızrak uçları ile gülleler de bu surların aynı surlar olduğu görüşünü desteklemiş.

Foça’nın güzelim taş evleri…

Büyük İskender’in M.Ö. 334 yılında buraları işgal etmesine kadar süren Pers idaresi sırasında Phokaialıların büyük bir kısmı Phokaia kolonilerine göç etmişler. Daha sonra bir kısmı geri dönse de Phokaia hiç bir zaman eski parlak günlerine dönememiş. Hatta, M.Ö. 4. ve 3. yüzyıllarda kentin adı pek anılmaz olmuş. M.Ö. 190 yılında Phokaia Romalıların eline geçmiş ama, vergi karşılığında, kente bağımsızlık vermişler. İlk Hristiyanlık döneminde Phokaia bir piskoposluk merkezi olacak kadar önem kazanmış. 1275 yılında, bu bölgede ve Sakız’da madencilik yapan Cenevizliler günümüzde sahilde gördüğümüz kaleyi inşa etmişler. Foça, Batı Anadolu’da Türklerin ele geçirdiği ilk kıyı kentlerinden birisi olmasına karşın, birkaç kez el değiştirmiş. Türklerin kesin hakimiyeti, 1455 yılında Fatih Sultan Mehmet’in şehri zapt etmesi ile başlamış.

Fatih Camii
Kale içinde bulunan cami, 1455’teki fetihten sonra, ilk olarak
Fatih Sultan Mehmet döneminde yapılmış
Daha sonra harabeye dönen cami, 1569-1570 yıllarında
yeniden inşa edilmiş

Sizin için mümkün olduğu kadar özetlemeye çalıştığım Foça tarihinden, buranın çağlar boyunca birçok millet ve kültüre ev sahiplği yaptığını anlıyoruz. Şüphesiz her unsur geride bugün ayrıştıramadığımız, farkında bile olmadığımız izler bırakmıştır. Bu bir yemeğe katılan özel bir çeşni, günlük yaşama yapılan farklı bir dokunuş, buralara özgü bir ifade şekli olarak günümüze kadar gelmiştir. Ne yazık ki, ülkemizin genelinde var olan bu zenginlikleri inceleyen, aradaki bağları ortaya koyan çalışmalar henüz yok. Ya da belki bazı sessiz kahramanlar var ama, bizim haberimiz yok. Bırakın böylesi çalışmaları, Foça’daki az sayıdaki arkeolojik eserin çoğunu bulabilmek için yoğun bir çaba harcamanız gerekiyor. Bu, beni Foça ile ilgili olarak en çok üzen nokta oldu. Dilerim, Kültür Bakanlığı ve Belediye en yakın zamanda bir iş birliği yapar ve doğru yönlendirmelerle, meraklısı için arkeolojik yerlere ulaşımı kolaylaştırırlar.

Güzel bir Rum evi daha…

Foça’ya çok uzun yıllar önce gitmiştim. Ancak o zamandan fazla bir şey hatırladığım söylenemez. Sadece, İzmir’den yolun bana inanılmaz uzun geldiğini ve havanın çok sıcak olduğunu hatırlıyorum. Şimdi artık Foça’ya otoyolların ve klimalı araçların konforu ile kolayca ulaşabiliyorsunuz. Üstelik, yukarıda belirttiğim gibi, artık buraya İzmir’den raylı toplu taşıma ile ulaşım da mümkünmüş. Bunun için, İzban (veya Egeray) olarak anılan raylı araca binmeniz ve Hatundere istasyonunda inmeniz, oradan da Eski Foça’ya ya da Yeni Foça’ya gidecek olmanıza bağlı olarak, 744 ya da 745 numaralı otobüslere binmeniz gerekiyormuş. Anladığım kadarı ile, yolculuğun bu son kısmını dolmuşlarla da yapmanız mümkün.

Lola 38 Hotel

Her ne kadar Foça’ya ilk gidişimden pek bir şey hatırlamıyorum desem de, fiyortlara benzettiğim girintili çıkıntılı kıyılarını, denizini ve kumunu hatırlıyordum elbet. Ama, son yıllarda esas dikkatimi çeken, internette gördüğüm, Foça’nın restore edilmiş eski taş Rum evleri ve özellikle bir otel, Lola 38 Hotel, oldu. Web sayfasından incelediğim oteli, o kadar beğendim ki, son birkaç yıldan beri gitmek için uygun bir zaman kollayıp durdum. Genelde güneye tatile gittiğimiz zaman, gidişte veya dönüşte (bazen her ikisinde de) bir yerde kalmayı seviyoruz. Hem yeni bir yer görmek hem de dinlenmek açısından iyi oluyor. Foça da bunun için çok uygun bir yerdi. Bunca yıl bir türlü denk getiremedik. Bizim yolculuk yaptığımız tarihlerde otel her zaman dolu oluyordu. Geçen sene ise, zaten pandemi olduğu için o taraflara hiç gitmemiştik. Bu sene bu fırsatı yakalayınca doğrusu çok sevindim.

Eski Foça’ya vardığımızda saat akşam üzeri dörttü. Sahil boyunca giden, parke taş döşenmiş yolun üzerindeki oteli kolayca bulduk. Yol boyunca, Lola 38 gibi, restore edilmiş eski Rum evlerinden birkaç tane daha var. Çoğu bina maalesef yıkılıp, apartman yapılmış ama, en azından, alçak yapılar onlar da. Yolun diğer yanında halk plajı ve deniz uzanıyor. Burada park yeri olmadığı gibi, araba ile uzun süreli durmak da mümkün değil. Bavullarınızı indirip, arabayı otelin arkasındaki kendi otoparkına park edebiliyorsunuz.

Lola 38 Hotel, çok iyi yönetilen bir aile işletmesi. İçinde bulunduğu bina, 130 yıllık bir Rum evi. Zamanında, Foçalı Rum bir tuz tüccarı ve armatöre aitmiş. Bir akşam otel sahibi ile yaptığımız hoş bir sohbet sırasında bize gösterdiği resimlerden buranın oldukça harap ve neredeyse yıkılmak üzere bir durumdan şimdiki haline dönüştürüldüğünü anladık. Verilen itinalı hizmetin yanında, mimari açıdan bu kazanımın bile otelin Eski Foça’daki otellerden biraz daha pahalı olmasını haklı çıkardığını söyleyebilirim. Çok emek verildiği belli. Otelin ana binada, biri suite olmak üzere, iki odası var. Arka bahçesinde ise, orijinal evin çamaşırhane, kiler ve ahır gibi bölümlerinden dönüştürülmüş yedi tane odası bulunuyor. Her oda, zevk ve özenle, farklı farklı döşenmiş. Denizin otelin hemen önünde olması büyük bir şans. Ağaçların altında, şezlonglara uzanarak kitap okumak, sonra da, birkaç adım atıp kendimizi denize atmak pek keyifli idi.

Otelin her odası farklı döşenmiş. Biz, ana binadaki köşe odada kaldık. Hem otelin bütününde hem de odada hoş detaylara özen gösterilmiş.

Otelin önündeki plaj, halk plajı. Belli yerleri biraz kalabalık olmakla beraber, biz her seferinde denize girecek tenha bir iskele bulmayı başardık. Çevrede, şemsiye ve şezlong kiralayabileceğiniz “beach”ler de varmış. (Bildiğiniz gibi, o da yabancı bir dilden dilimize geçmiş olmasına karşın, artık plaj kelimesi kullanılmıyor. Onun yerini beach aldı!). Bizim orada kaldığımız günlerde hava o kadar sıcaktı ki, yakın olsa da yol gitmektense, doğrusu bahçenin serinliğini tercih ettik.

Otelin mutfağında halen kullanılan kuzine, 1891 yılında yapılan binadan günümüze kalmış
Denizin yakın olması büyük avantaj
Diğer odaların yer aldığı arka bahçe güneşlenmek veya gölgede kitap okumak için ideal

Sıcakta arkeolojik ve tarihi yer gezmek hep zordur. Bunun için en iyi mevsim bana göre ilkbahar ve sonbahardır. Buna rağmen, bizim gibi, yine de bir şeyler görmeden içiniz rahat etmiyorsa, Eski Foça’nın içinde görebileceğiniz yerler var. Bunlardan biri, sahildeki Beş Kapılar Kalesi. Akşam üzeri sahilde yapabileceğiniz bir yürüyüş sizi restoranların önünden, tarihi yarımadaya götürecektir. Bu yarımada aynı zamanda bir zamanlar burada olduğu bilinen Athena Tapınağı‘nın bulunduğu yer oluyor. Athena Tapınağı burada, tepenin üzerinde görkemli bir şekilde yükselirmiş. Ancak, bugün bu yapı yok çünkü, antik Foça’nın bulunduğu bu alanın üzerinde sonraki yüzyıllarda yoğun bir yapılaşma olmuş. Internette Foça hakkında bilgi veren bazı site ve bloglar, başka tapınakların resimlerini koyarak, sanki hala ayakta olan böyle bir yer varmış gibi bilgi veriyorlar. Bazı gezi bloglarında, insanların boş yere bu tapınağı aradıklarını da okudum. Oysa, Ekrem Akurgal’ın da belirttiği gibi, kazılarda tapınağa ait çıkarılabilen eserler İzmir Arkeoloji Müzesi’ne götürülmüş.

Beş Kapılar Kalesi

İsmini, yan yana yapılmış beş kapıdan alan surlar, ilk olarak 1275 yılında Cenevizliler tarafından yapılmış. Daha sonra, hem Bizanslılar hem de şehri ele geçiren Osmanlılar tarafından, Kanuni Sultan Süleyman zamanında, 1538-1539 yıllarında onarılmış. Duvarı takip ederek yürüdüğünüz zaman, Kybele Açık Hava Tapınağı’na ulaşacaksınız. Burası, bir zamanlar Athena Tapınağı’nın yükseldiği düşünülen yerin tam alt kısmında bulunuyor. M.Ö. 5. ya da 6. yüzyılda yapıldığı düşünülen Kybele Tapınağı’nda kayalara oyulmuş nişler ve ortada da bir Kybele kabartması görülüyor. Uzmanlara göre burada, Anadolu’nun pek çok yerinde de rastlandığı gibi, tanrıça Athena ile birlikte, tanrıça Kybele’ye de saygı gösterilirmiş.

Kybele Açık Hava Tapınağı

Foça’da ilk kazılar, 1913-1920 yılları arasında, Fransız arkeolog ve mühendis Felix Sartiaux tarafından yapılmış. Dönemin Birinci Dünya Savaşı ve onu takip eden Yunan işgal dönemini de içermesi, kazıların niteliği konusunda beni epeyce düşündürdü. Otel sahibinin bize ödünç verdiği, Sartiaux’nun çektiği fotoğraflar ve belgelerle hazırlanmış bir kitapta, Foça’nın o dönemdeki halini görmek mümkün. Kitapta belirtildiğine göre, Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan asayiş boşluğu nedeniyle bu yörede bir takım eşkiya çeteleri türemiş. Bu çetelerin yaptığı baskınlardan ve yaşanan ölümlerden yılan Rum halk 1914 yılında Midilli Adası’na göç etmişler. Daha sonra, Yunanlıların Batı Anadolu’yu işgaline güvenerek olsa gerek, 1919 yılında geri gelmişler. Ancak, doğdukları yerlere bu kavuşma ancak birkaç yıl sürmüş. 1923 yılında, Türkiye ve Yunanistan arasında yapılan nüfus mübadelesi kapsamında tekrar göç etmişler.

1913-1920 yılları arasında Foça’da ilk arkeolojik kazıları yapan Felix Sartiaux ve yerli halk
Felix Sartiaux‘nun objektifinden Foçalı çocuklar

Sartiaux sonrasında Foça’da, 1951-1955 yılları arasında daha yoğun olmak üzere, 1970 yılına kadar Prof. Dr. Ekrem Akurgal tarafından kazılar yapılmış. Uzun bir aradan sonra tekrar başlanan kazılar sırasında, 1993 yılında, Kybele Açık Hava Tapınağı bulunmuş. 1998 yılından beri Japan Tobacco International desteği ile yürütülen bu kazılarda, daha önce belirttiğim, M.Ö. 6. yüzyılda yapılmış kent duvarlarının yanında, M.S. 4. yüzyıl sonları ile 5. yüzyıl başlarına tarihlenen bir Roma dönemi villasına ait taban mozaikleri de ortaya çıkarılmış. Bunların bir tanesi İzmir Arkeoloji Müzesi’ne götürülmüş. Diğeri, üstü örtülerek korumaya alınmış.

Foça Fatih Camii’nin 1913’te Felix Sartiaux tarafından çekilmiş fotoğrafı

Görmek istediğimiz yerler arasında olan antik tiyatro ve Ekrem Akurgal’ın ortaya çıkardığı Şeytan Hamamı olarak anılan mezarları, tüm aramalarımıza rağmen bulamadık. Aşırı sıcak da bizim normalden daha çabuk pes etmemize neden oldu. Doğru dürüst bir bilgilendirme ve tabela olmaması çok yazık. Kaynaklardan okuduğum kadarı ile, Şeytan Hamamı kayalara oyulmuş bir aile mezarı imiş. Akurgal, bulduğu seramiklere dayanarak, bazı Lidya mezarlarına benzettiği yapının tarihini M.Ö. 4. yüzyılın sonu olarak belirlemiş. Belediyenin web sayfasında belirtildiğine göre, uzun bir yol ve iki mezar odasından meydana gelen Şeytan Hamamı, askeri bölge içinde bulunmakta imiş. Bulamamış olmamızın bir nedeni de bu olabilir.

Şeytan Hamamı
Kaynak: http://www.foca.bel.tr
Pers Anıt Mezarı

Foça’da kolaylıkla ziyaret edebileceğiniz tarihi yerlerden biri, kentin 7 kilometre doğusunda bulunan Pers Anıt Mezarı. Yol kenarında, Foça’ya giderken veya oradan ayrılırken rahatlıkla durup, inceleyebileceğiniz bir yerde. Akurgal’a göre bu, M.Ö. 4. yüzyılda yapılmış, yöresel bir Pers hükümranının mezarı. M.Ö. 546-344 yılları arasında Anadolu’da yaşanan Pers egemenliği sırasında bölgede çok sayıda Pers despot kendi alanlarını yönetmiş. Yine Akurgal’ın belirttiğine göre, mezar ayrı bir yapı olarak inşa edilmeyip, büyük bir kaya kütlesi oyularak yapılmış. Mimari olarak, Pers etkisinin dışında, Likya, Lidya ve Frigya mezarlarının özelliklerini de taşıyor. 4,5 metre yüksekliği olan mezar, Likya mezarları gibi, iki katlı yapılmış. Ancak, Likya mezarlarından farklı olarak, ölü ikinci kata değil, zemin kata gömülmüş. Kanımca bu da, Anadolu’da farklı uygarlıkların tarih boyunca birbirlerinden etkilenerek, farklı alanlarda birikimlerini harmanlamalarına güzel bir örnek. Mezarın, restore edildikten sonra, 2001 yılında ziyarete açıldığı belirtiliyor. Ancak, etrafta ne bir satır açıklama ne de bir görevli var. Tekrar, kaderine terk edilmiş gibi duruyor. Bir başka ülkede olsa, inanılmaz bir tanıtımla ve belki de bilet keserek sunulacak bu tarihi eseri, arada bizim gibi tek tük insan ziyaret ediyor.

Mezar, iki katlı ve yüksekliği 4,5 metre
Likya mezarlarından farklı olarak, ölü zemin kata gömülmüş

Foça’da kaldığımız üç gece farklı yerlerde yemek yedik. Pandemi sonrasında, dolup taşan yeme içme yerlerinden dolayı restoran sahipleri epeyce memnun görünüyorlardı. Bu durumda, özellikle iyi oldukları için isim yapmış yerlere rezervasyon ile gitmek neredeyse bir zorunluluk oldu. İlk gün akşam üzeri gittiğimiz Kavala Cafe & Winehouse, hemen denizin üstünde, çok hoş bir mekan. Bina, 1881 yılından kalma bir Rum evi. Evin sahipleri nüfus mübadelesi ile Kavala’ya gönderilirken, Kavala’dan gelen bir Türk aile de buraya yerleştirilmiş. Sonrasında birkaç kere tadilat gören ev, 2015 yılından beri kafe ve şarap evi olarak hizmet veriyormuş. Esintili, hoş bir yer. Birer limonata ve kahve, yol yorgunluğumuzu almak için iyi oldu. Yemeğe kalmadığımız için, şarap ve yemek konusunda bir fikir veremeyeceğim. Ancak, hizmet konusunda, servis yapan genç arkadaşlar biraz daha profesyonel olabilirler gibime geldi. Öğrenci olduklarını tahmin ettiğim bu arkadaşların siparişleri unutmalarını ya da geç getirmelerini dert etmezseniz, pek hoş bir yer.

Bol esintili Kavala Cafe & Winehouse,
serinlemek için ideal bir mekan

İlk akşam, sahildeki lokantalardan Trio Sardalya Meyhanesi’ne gittik. Reha Midilli Caddesi No:52 adresindeki bu yer bana bir zamanların eski meyhanelerini hatırlattı. Ne güzeldi o meyhaneler. Şimdi her yer lüks restoran olma ya da o havayı yaratma peşinde. Basit ve temiz bir yer. Mezeler ve yediğimiz sardalya balıkları güzeldi. Meyhanenin olduğu yerde deniz karaya doğru keskin ve dar bir girinti yapıyor. Bu coğrafi yapı bana Simi’yi hatırlattı. Yemek yerken hem önünüzdeki yolda “piyasa yapanları” hem de koyun karşı tarafında sıralanmış olan restoranları görebiliyorsunuz.

Eski Foça’da lokantaların sıralandığı koy

Antik yarımadada, Beş Kapılar Kalesi’nin üst tarafına denk gelen yerdeki Fokai Restoran’a ikinci akşam gittik. Buraya, Beş Kapılar’ın biraz ilerisindeki merdivenleri tırmanarak veya çarşı içi tarafından gelebilirsiniz. Gelmişken, ünlü Ağalar Konağı’nı da görebilirsiniz. Burası, Foça ile ilgili sitelerde çokça sözü edilen, hatta bazılarında aldatıcı bir şekilde sapasağlam başka konakların fotoğrafları ile birlikte bilgi verilen bir yapı. Oysa, 1992 yılında yangın geçirdiği belirtilen 300 yıllık bu konaktan geriye neredeyse hiç bir şey kalmamış. Orijinal halinde Safranbolu, Kayseri ve Batı Anadolu tipi evlerin ortak özelliklerini taşıdığı belirtiliyor. 1933 yılında Foça’ya gelen Atatürk, burada kalmış. Dilerim, bu özelliğinden dolayı gurur duyan Foçalılar bir gün bu tarihi konağı ayağa kaldırmayı başarırlar.

Ağalar Konağı
Kaynak: http://www.foca.bel.tr
Fokai Restoran‘dan limana bakış

Ağalar Konağı’nın biraz ilerisinde bulunan Fokai Restoran, önündeki parke taşlı sokağa taşan masaları ve yakınındaki restore edilmiş geleneksel Rum evleri ile çok hoş bir atmosfere sahip. Buradan, aşağıdaki liman bölgesini de görebiliyorsunuz. Yediğimiz mezeler arasında lakerda ve levrek simit özellikle yazılmayı hak ediyor.

Sahil Restoran‘dan karşı kıyıdaki restoranlara bakış

Son gecemizde, herhangi bir yere rezervasyon yaptırmadan, şansımızı deneyelim dedik ve bu kez, Sardalya Meyhanesi’nin karşı kıyısındaki, Sahil Restoran’a gittik. Yediklerimizden özel bir şey not etmemişim ama, çeşitli mezeler ve levrek fileto yediğimizi hatırlıyorum.

Lojistik çözümler…

Foça’ya giderseniz, Nazmi Usta’nın dondurmasından tatmanızı öneririm. Nazmi Usta, Makedonya’dan göç etmiş, Arnavut kökenli bir ailenin çocuğu olarak 30 yılı aşkın bir süreden beri dondurmacılık yapıyormuş. Dondurmacılığı babasından öğrenmiş. İşinin sırrı olarak, kullandığı süt ve meyvenin günlük ve taze olmasına işaret ediyor. Bu kadar övdükten sonra, bana dondurmasını tadıp tatmadığımı sorarsanız, maalesef diyeceğim. Önündeki kuyruk her daim o kadar uzundu ki, hiç bir gece Nazmi Usta’nın dondurmasından yiyemedik. Bu da kalitesi ve şöhreti ile orantılı olsa gerek. Ama biz de, biraz ilerideki başka bir sakız dondurmacısından dondurma yedik. Doğrusu, o da çok güzeldi…

——————————–

KAYNAKLAR:

(1)- Akurgal, E., “Ancient Civilizations and Ruins of Turkey”.

(2)- Bean, E., G., “Aegean Turkey”.

(3)- http://www.foca.bel.tr

Bir Tutam Paris… (1)

– Bu saatte Blanche’a mı gidiyorsunuz?

İzbe bilet gişesinin küçük deliğinden bana bakan görevlinin yüzünde bir dehşet ifadesi var. Kocaman açtığı gözleri ile bana bakıyor. Aslında saat henüz gece yarısı olmadı ama, adamın soruş tarzı ve yüz ifadesi birden sırtımdan aşağıya doğru yayılan bir soğuk ter ve ürpertiye neden oluyor. Ağzımı birkaç kere açıp kapıyorum ama görevli, bir geveleme sesi bile çıkaramadığımı görünce,

– Çok ama, çok dikkatli olun, diyor.

Doğal olarak, bu son cümlesi de sinirlerimi pek sakinleştirmiyor. Uzattığı biletleri alırken elimin titrediğini fark ediyorum.

Paris’e geleli henüz 12 saat olmamıştı. Gelir gelmez otele gidip eşyalarımızı bırakmış ve Musée d’Orsay’i gezmeye koşmuştuk. Elimizdeki kitapta perşembe geceleri müzenin 21:45’e kadar açık olduğunu okumuş ve zamanı değerlendirmeye karar vermiştik. Paris’te sekiz gün kalacaktık ve görmek istediğimiz yer çoktu. 1990 yılının mart ayı idi. Oslo ve Tromsø yazılarımda (erişim için linklere tıklayabilirsiniz) sözünü ettiğim, 31 yıl öncesinin ulaşım, iletişim ve benzeri konulardaki şartları bu gezide de geçerli idi.

******

Paris’e, bu geziden önce, çocukken gitmiştim. Çok kısa kalabildiğimiz o geziden hatırladıklarım, babamın bitmek tükenmek bilmeyen merakı ve enerjisi nedeniyle, çocuk bacaklarımın Paris’in eski metrosunun merdivenlerini umutsuzca inip çıkmaya çalışması idi. Az zamanda o kadar çok yer gezmeye çalışmıştık ki… Versailles Sarayı’ndan etkilendiğimi de hatırlıyorum ama, o zamanlar oturduğumuz Roma’nın Paris’ten daha güzel olduğunu düşünmüştüm. Hala da aynı fikirdeyim…

Versailles deyince, bir de hiç unutmadığım ve her aklıma gelişinde güldüğüm bir olay var. Sarayı gezip, babamın kullandığı araba ile, şehre dönmeye çalışırken bir türlü çevre yoluna çıkışı bulamadık. Bir şekilde, bir tarlanın kenarında bekçi kulübesine benzer bir yapının önüne çıktık. Babam yolu sordu, adam tarif etti. Babam,

– J’ai compris, (Anladım) dedi ve teşekkür etti.

Tarife göre yola koyulduk. Epeyce bir dolandıktan sonra, bir de baktık, biz yine aynı kulübenin önüne gelmişiz. İçerden yine aynı adam çıktı ve yine babama yolu tarif etti. Babam adama yine,

– J’ai compris,

Bize de,

– Şimdi anladım, dedi.

Babam bu sefer kendinden daha emin bir şekilde, önceden girmediği yollara saptı. Yine epeyce bir dolandık. Bir de baktık ki, biz yine aynı kulübenin önündeyiz. Benzer bir aşamadan geçip, üçüncü kez kendimizi yine o kulübenin önünde bulduğumuzda, adam artık yüzünde, “Bu kadar da olmaz” ifadesi ile, kafasını kaşıyarak dışarı çıkmıştı… Sonunda babam sapmamız gereken yerin, hiç de çevre yoluna çıkacak bir yol gibi görünmeyen toprak bir yol olduğunu anlamıştı. Etrafta ne bir tabela ne de bir işaret vardı. Her seferinde görüp de, “Burası olamaz”, diye düşündüğü yol bizi çevre yoluna ulaştırdı. Kabus sona erdi…

Bu olaylardan en az yirmi sene sonra, 1990 yılında, yine Paris’teydim. Sonraki yıllarda da birkaç kez gittim ve uzun kalışlarım oldu. Her seferinde farklı yerler, farklı köşeler keşfettim.

******

Bilet aldığımız Concorde durağından metroya bindik. Artık, bilet alırken yapılan uyarıdan dolayı mıdır, bilemiyorum, metroda diken üstündeydik. Sanki bir gerilim ya da polisiye filminin içine düşmüştük. İnsanlar tuhaf, hatta tehlikeli görünüyorlardı… Zaten, baştan sona aksiliklerle dolu, garip bir gün olmuştu…

Arc de Triomphe‘dan detay
Fotoğraflar 1990 yılında, o zamanın oldukça iyi bir fotoğraf makinesi ile çekilmişlerdi. Zamanla renkleri solmuş olsa da, söz konusu gezide çekilmiş fotoğrafları
kullanmayı tercih ettim.

O gün, Paris’e Amsterdam’dan uçmuştuk. Yine, sigara içmediğimiz ve uçağın sigara içilmeyen kısmında yer kalmadığı için (Oslo yazıma bakabilirsiniz), First Class uçmuş, güzel bir yemek eşliğinde şarap ve ardından likörler içmiştik. Paris’e inene kadar her şey yolunda idi.

Arc de Triomphe‘dan detay
1806 yılında Napolyon‘un isteği üzerine yapımına başlanan Zafer Takı, 1839 yılında Fransa Kralı
Louis-Philippe tarafından açılmış. 1921 yılında alınan bir karar ile, Birinci dünya Savaşı’nda ölen ama, kimliği belirlenemeyen bir Meçhul Asker altına gömülmüş. Sönmesine hiç izin verilmeyen anma ateşi, her gün
saat 18:30’da yenileniyor.

Charles de Gaulle – l’Étoile meydanında Air France’ın servis otobüsünden indikten sonra, bir taksiye bindik. Şoför aksi mi aksi… Tenezzül edip, bavulları bagaja bile koymadı. Hani, “Fransa çok güzel de, Fransızlar olmasa” diye bir ifade vardır ya? Onu her yönden doğrulatacak türde bir adam. Yol boyunca söylendi, durdu.

Otelin adı bizi yeri konusunda yanıltmış… Bu sakin sokakta, birkaç gün sonra Montmartre‘daki ünlü
Place du Tertre‘e giderken yürümüştük.

Elimizdeki Paris kitabından Royale Montmartre diye bir otel bulmuş ve Amsterdam’dan telefon ederek yer ayırtmıştık. Eski defterleri karıştırdığım önceki yazılarımda belirttiğim gibi, o devirde yurt dışına gitmek pek çok yönden bir macera idi. İnternetin olmadığı bir dünyada kalınacak yer, ulaşım, gezilecek yerler ve benzeri konular büyük ölçüde bir bilinmezler yumağıydı. O ortamda biz de ancak, edindiğimiz bir Paris gezi kitabından bütçemize uygun görünen bir otel bulmuş ve zamanın ileri teknolojisi olan ankesörlü telefondan ülke kodu ile ülkeler arası otomatik arama yaparak, bu otelde yer ayırtabilmiştik.

Place du Tertre
Ünlü sokak ressamları…

Otel, Boulevard de Clichy’de idi. Taksi ile yaklaştıkça, etrafta bir takım sex shop’lar ve seks şovlarının yapıldığı kulüpler gözümüze çarpmaya başladı. Ünlü Moulin Rouge da otelin biraz ilerisindeydi. Öte yandan, sokakta görünen, gidip gelen insanlar gayet normal ve düzgünlerdi. Annelerinin elinden tutmuş, yürüyen çocuklar, evrak çantaları ile iş adamları, ellerinde fileleri ile alışverişten dönen ev hanımları…

Moulin Rouge kabare tiyatrosu kapılarını ilk olarak 1889 yılında açmış. Belle Époque (1880-1914) döneminin ünlü mekanının en önemli özelliği, kankan dansının ilk olarak burada yapılmış olması. Yangın geçiren bina, 1915’te yeniden yapılmış.

Taksiden inerken şoför,

– İyi otel, dedi.

Bunu hangi anlamda söylediğini daha sonra anlayacaktık…

İçeri girer girmez, yoğun bir boya badana kokusu bizi karşıladı. Resepsiyondaki adam otelde tadilat olduğunu söyledi. Zaten bozulan moralimiz, otel odasını görünce tamamen sıfıra indi. Oda, o zamanlar “Sirkeci oteli” tabiri kullanılan otellerin görümündeydi. Günümüzde Sirkeci’de çok güzel turistik oteller var ama o zamanlar öyle değildi. Arka tarafta bulunan odanın camından görünen yer ise, tam bir mezbelelikti.

Doğrusu, keyfimiz epeyce kaçtı ama, daha önce belirttiğim gibi, o akşam Musée d’Orsay’e gitmeye karar vermiştik. Bavulları bırakıp çıktık. O güne kadar ancak kitaplarda görebildiğimiz Claude Monet (1840-1926), Édouard Manet (1832-1883), Pierre-Auguste Renoir (1841-1919), Edgar Degas (1834-1917), Paul Cézanne (1839-1906), Paul Gauguin (1848-1903), Alfred Sisley (1839-1899) gibi çok sevdiğimiz sanatçıların eserlerini görecek olmanın verdiği heyecan hayal kırıklığımızın önüne geçti.

Musée d’Orsay

Ana salonun yukardan görünümü

O zamanlar, eski bir tren garı olan Gare d’Orsay müzeye dönüştürülerek açılalı henüz dört sene olmuştu. Bu dönüşüm en az müzenin barındırdığı eserler kadar önemli idi ve sanat çevrelerinde epeyce ses getirmişti. Seine’nin kıyısında, nehrin karşı yakasındaki Tuileries Bahçeleri’nin tam karşısında bulunan binanın yerinde daha önce Palais d’Orsay (Orsay Sarayı) varmış. 19. yüzyılın ilk yarısında yapılan bina çeşitli amaçlarla kullanıldıktan sonra Danıştay (Conseil d’État) binası olmuş. 1871 Paris Komünü sırasında, çevresindeki binalar ile birlikte yakılmış. Harabeye dönen bina, yaşanan iç savaşın kötü bir anısı olarak 30 sene yıkıntı halinde bırakılmış. 1900 yılında yapılan Paris Dünya Fuarı öncesinde Fransız devleti araziyi Orleans demiryolu şirketine tahsis etmiş. Amaç, o zamana kadar kullanılan Gare d’Austerlitz’in kentin ücra bir yerinde olması nedeniyle, merkezi bir konumdaki Palais d’Orsay’ın yerine büyük bir tren istasyonu yapılması imiş. Şirket, 1897 yılında üç mimarı davet ederek bir yarışma açmış. 1898 yılında sonuçlanan yarışmayı mimar Victor Laloux’un, yakındaki Louvre Müzesi ve Légion d’honneur Sarayı ile son derece uyumlu bulunan, projesi kazanmış.

Musée d’Orsay’in terasından Seine nehrinin karşı kıyısındaki
Louvre Müzesi‘nin görünümü

Orsay Garı ve oteli iki yıl içinde tamamlanmış ve 14 Temmuz 1900 günü açılışı yapılmış. Paris’in merkezi istasyonu olarak tasarlanan binada yolcu asansörleri, bagaj için rampa ve asansörler, yerin altında 16 demiryolu hattı, elektrikli çekiş sistemi ve girişte resepsiyon hizmetleri gibi zamanın en modern olanakları sağlanmış. Mimar, tüm bu modern hizmetler için gerekli olan metal konstrüksiyonları otelin dış cephesi ile gizleyerek, yapıyı çevredeki tarihi binalarla son derece uyumlu hale getirmiş.

Gare d’Orsay, 1900-1939 yılları arasında, güneybatı Fransız demiryolu ağının merkezi olarak hizmet vermiş. Bu arada, oteli de pek çok ünlüyü ağırlamış. Ancak, 1939’dan sonra gar, daha uzun vagonları olan modern elektrikli trenler için uygun olmaması nedeniyle, sadece banliyö trenleri için kullanılmaya başlanmış. Daha sonra gar, farklı amaçlara da hizmet etmiş. İkinci Dünya Savaşı sırasında, savaş esirlerine paket göndermek için bir posta merkezi işlevi görmüş. Kurtuluştan sonra, aynı esirler için bir karşılama ve rehabilitasyon merkezi olmuş. Orson Welles’in Franz Kafka’nın kitabından uyarladığı Dava ve Bernardo Bertolucci’nin Konformist filmleri için set, Renaud-Barrault tiyatro topluluğu tarafından temsil mekanı olarak kullanılmış. 1973 yılında, otel kısmının da kapatılması ile birlikte, bina tamamen terk edilmiş. Ta ki, 1977 yılında Cumhurbaşkanı Valéry Giscard d’Estaing‘in girişimi ile müzeye dönüştürülmesine karar verilene kadar. Gar 1900 yılında açıldığı zaman ressam Édouard Detaille (1848-1912) hayranlığını, yapının muhteşem olduğunu ve bir Güzel Sanatlar Müzesi’ne benzediğini söyleyerek ifade etmiş. Müze, 1 Aralık 1986 günü Cumhurbaşkanı François Mitterrand tarafından açıldığı zaman, Édouard Detaille’ın bu benzetmesi 86 yıl sonra gerçekleşmiş olmuş. 2019 yılı verilerine göre, Musée d’Orsay’i 33 yılda 96.954.831 kişi ziyaret etmiş.

Yapının tren garı olduğu zamandan kalma saati karşıda

Musée d’Orsay’de 1848-1914 yıllarına ait eserler sergileniyor. Başta Empresyonist eserler olmak üzere, zengin bir resim koleksiyonunun yanında müzede heykel, grafik sanatlar, dekoratif sanat, mimarlık ve fotoğrafçılık dallarında yapıtlar bulunuyor. Binanın müzeye dönüştürülmesi projesi, mimarlar M. Bardon, M. Colboc ve M. Philippon tarafından gerçekleştirilmiş. Bunu yaparken, bir yandan Laloux’nun orijinal yapıtının ruhuna sadık kalınmış, öte yandan bir müze için gerekli eklemeler yapılmış. Üç kat üzerine düzenlenen müzede, garın büyük salonu ana eksen olarak kullanılmış. Heykellerin yer aldığı, yüksek tavanlı bu salon içeri girince insanı etkiliyor. Başınızı kaldırdığınızda görünen dev saat ise, yapının tren garı olduğu zamanlardaki gibi, saati göstermeye devam ediyor…

Musée d’Orsay’de Monet’nin iki eseri

Müze, bizim gibi, gece gezme olanağını değerlendirmek isteyen ziyaretçilerle doluydu. Ancak, özellikle tabloların sergilenişi beni büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştı. O güzelim tabloların çoğu doğru dürüst aydınlatılmamıştı. Tepedeki floresan lambaların sürekli vınlaması da ayrıca sinir bozucuydu. Oysa, çoğu Empresyonist ressamın en güzel ve ünlü tabloları burada sergileniyordu. Burada yer alan Gauguin’nin tablolarının çoğunu iki yıl önce, 1988’de, Chicago’da gittiğim bir Gauguin sergisinde görmüş ve inanılmaz etkilenmiştim. O sergide, başta Paris, Rusya ve Londra olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerindeki müze ve özel koleksiyonlardan getirilen eserler müthiş bir şekilde sergilenmişti. Şu yıla kadar unutamadığım bir sergi idi Chicago’daki. Aynı eserleri, bu kez anavatanında özensiz koşullarda görmek beni çok şaşırtmıştı. Kısacası, Fransızlar müzeyi haftada bir gece açık tutmayı akıl etmiş ama sergilemeyi ona göre düzenlememişlerdi. Dilerim, aradan geçen otuz sene içerisinde bu konuda bir iyileştirme yapılmıştır.

Musée d’Orsay’de Gauguin’e ait heykellerden birisi

Müze çıkışı bizi hoş olmayan bir sürpriz bekliyordu. Daha birkaç saat önce kullandığımız, yakındaki Solférino – Musée d’Orsay metro istasyonu tamirat nedeniyle 20:30’da kapanıyormuş. Haberdar olmadığımız bu durum nedeniyle, Seine nehrinin karşı tarafındaki Concorde Meydanı’na kadar yürümek zorunda kaldık. Bir de üstüne gişedeki görevlinin Blanche için uyarısı eklenince, içimi derin bir endişe ve sıkıntı kapladı.

Kendimizi bir otele atsak… Blanche durağına yaklaştıkça sanki metroya binen insanların tipleri değişiyor. Şu adam sarhoş mu, nedir? Ya şu öbürü? Neden öyle gözlerini dikmiş bana bakıyor? Kimi de, sanki bulutlarda… Kafaları dumanlı gibi sanki. Metronun monoton gürültüsü bir yandan, bu acayip insanlar bir yandan… Kazasız belasız otele varırız umarım.

Neyse, ineceğimiz durağa geldik. Bir de şu kötü aydınlatılmış, loş ve izbe koridorları geçip yer üstüne çıkarsak, rahatlayacağım. Allah, Allah… Birkaç saat içinde çevrede bu ne değişiklik olmuş böyle? Sadece kırmızı neon ışıkların yanıp söndüğü seks dükkanları ve kulüplerin yarattığı keşmekeş değil, insanlar da çok farklı. Sanki bir tiyatro oyununda, yeni bir perde için dekor ve oyuncular değişmiş gibi. Gündüz gördüğümüz insanlar yok olmuşlar ve tamamen farklı bir kitle ortalığı istila etmiş. Kulüplerden dışarı yayılan müzik, işe çıkmış kadınlar ve karanlık görünüşlü adamlar…

Karanlığın basması ile birlikte sanki oteldeki boya badana kokusu daha bir kesifleşmiş. Çıplak, beyaz ışığın altında oda iyice kötü görünüyor. Camı biraz açıp, bir an evvel yatmalı. Yarın gezecek bir sürü yer var. Bir de şu sokaktan gelen gürültü olmasa… Şimdi de otelin içinden bağrışma ve koşma sesleri geliyor. Kapılar çarpılıp duruyor. Sanki birileri zorla birilerinin odasına giriyor gibi. Bir grup insan sözde eğleniyor mu, yoksa birilerinin ırzına mı geçiliyor, belli değil…

Yabancı bir ülkede ya da kaldığım herhangi bir yerde hiç bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum. Saatler ilerledikçe, sabah kalkıp, bir şey yokmuş gibi gezmeye devam edeceğimiz şeklindeki iyimserliğimiz giderek kayboldu. Sadece o değil. Bağırma, çığlık, koşma ve kapı çarpma sesleri arttıkça, oda kapısının her an kırılarak açılacağı duygusu içimizi sardı. Odanın içindeki ufak bir masayı kapının arkasına dayadık ve sabaha kadar gözümüzü kırpmadık. Bir yandan da, elimizdeki kitaptan otel aramaya başladık.

Luxembourg Bahçesi‘nin içinde bulunan Fransız Senatosu
Yapımına ilk olarak 1615 yılında başlanan bina, Kral XIII. Louis’nin annesi,
Marie de Medici tarafından kendisi için saray olarak inşa ettirilmiş. Fransız Devrimi’nden sonra çeşitli devlet organları tarafından kullanılmış. 1958 yılından beri Senato binası olarak kullanılıyor.

Konutunu, Floransa’daki Pitti Sarayı‘nı örnek alarak yaptıran Marie de Medici bahçesinin de, yine aynı şehirdeki Boboli Bahçeleri‘ne
benzer şekilde düzenlenmesini istemiş.

Sabah olur olmaz kendimizi dışarı attık. Yaptığımız otel listesindeki ikinci otelde yer bulduk. Günümüzde olsa, (zaten böyle bir otele düşmezdik de, hadi diyelim ki oldu) elimizdeki telefon ile kolayca hallederdik sorunu. Yeni otel hem yer olarak hem de ortam olarak bize bir vaha gibi geldi. Hôtel Perreyve, kendi ifadeleri ile, Saint-Germain-des-Prés semtinin tam kalbinde, Luxembourg Bahçesi’nin (Le Jardin du Luxembourg) hemen yakınındaki Rue Madame (Sokağı), 63 numarada idi. Odayı gösterdiklerinde hemen karar verdik. Gerçi oda kapısı, yatağın ayak ucuna neredeyse sürünerek açılıyordu ama, oda ve banyo gayet temizdi. İnternetten gördüğüm kadarıyla, günümüzde bu otel yenilenmiş olarak hizmet vermeye devam ediyor.

İsmini üstünde bulunduğu tepeden alan Luxembourg Bahçesi, heykelleri, havuzları, yürüyüş alanları ve kuytu köşeleri ile, insanın ruhunu dinlendiren bir yer

Bavullarımızı almak üzere, büyük bir sabırsızlıkla, Royale Montmartre oteline döndük. Boya kokusundan rahatsız olduğumuzu söyleyerek, sorunsuz bir şekilde otelden çıkış yaptık. Bu talihsiz başlangıca ve birkaç gün sonra cüzdanımı kaptırmama karşın Paris’de kalışımız çok güzel geçti. Rodin Müzesi, Picasso Müzesi gibi hala keyifle hatırladığım müzeler gezdik. (Öyle ki, çok kapsamlı bir müze olmasına karşın, Paris’tekini gezdikten sonra, nedense, Barselona’daki Picasso müzesi beni pek fazla heyecanlandırmadı). Paris’in tarihi ve güzel kafelerinde oturduk ve yeni yeni gelen baharın tadını çıkardık.

Rodin Müzesi‘nin bulunduğu Hôtel Biron, 1732 yılında mimar Jean Aubert tarafından bir malikhane olarak yapılmış. Rodin (1840-1917) burayı 1908 yılında terk edilmiş halde bulunca, atölye olarak kullanmaya başlamış. Ölümünden bir yıl önce tüm eserlerini ve kişisel resim koleksiyonunu Fransız devletine bağışlamış. Bunun karşılığında devlet, binayı ve araziyi satın alarak burayı müze olarak, 1919 yılında, halka açmış.

Öpücük, Auguste Rodin
Rodin Müzesi
Camille Claudel (1864-1943)
Rodin’in öğrencisi, ilham perisi ve sevgilisi…
Çağdaşları tarafından bir dahi olarak kabul edilse de, bir kadın heykeltıraş olarak var olmasına izin verilmediği için ve bu uğurda verdiği mücadele sonucu akıl hastanesinde son bulan bir yaşam…
Rodin tarafından yapılmış bu kilden çalışma, müzede beni en çok etkileyen eserlerden birisi idi.

Çocukken gidişim sayılmazsa, bir yetişkin olarak bu Paris’e ilk gidişim olduğu için, doğal olarak, ilk olarak giden herkesin gideceği, şehrin görülecek başlıca yerlerine (Eiffel Kulesi, Notre-Dame de Paris Katedrali, Champs-Élysées, Arc de Triomphe, Sacré-Cœur, Montmartre, Centre Pompidou vb.) gittik. Ancak, bunların yanında, çok fazla bilinmeyen, gidilmeyen yerler de keşfetme olanağımız oldu. Bu yazımda bu tür yerlerden birkaç örneğe yer vereceğim. Opera binasının yakınındaki Musée du Parfum (Parfüm Müzesi) bunlardan birisi idi. Ücretsiz gezilebilen bu küçük müze, meraklısı için vakit ayırmaya değer bir müze. Belli saatlerde, birkaç dilde yapılan rehberli turlar da ücretsiz.

Zamanında Paris’in tartışmalara yol açan yapılarından biri olan
Centre Pompidou, mimarlar Renzo Piano ve Richard Rogers tarafından tasarlanmış. 1977 yılında açılmış.
Şehrin Beaubourg semtinde bulunan Pompidou Merkezi’nde, Ulusal Modern Sanat Müzesi‘nin dışında, Kandinsky Kütüphanesi, tiyatro ve konferans salonları ile süreli sergi alanları bulunuyor.
Paris’te esen mimari modernleşme rüzgarı kapsamında yapılan eserlerin içinde benim en sevdiğim, Forum des Halles olmuştu.

1971 yılında taze meyve-sebze hali, Les Halles, yıkılarak yapılan
Forum des Halles alışveriş merkezinden Saint-Eustache Kilisesi‘nin (1532) görünümü

Fransa, XV. Louis’nin (1710-1774) parfüm merakı nedeniyle, 18. yüzyıldan beri dünya parfüm endüstrisinin merkezi olmuş. Fransız parfüm üreticileri yüzyıllar içerisinde çiçek, yaprak, yosun, ot, baharat ve başka girdiler kullanarak koku üretim tekniklerini geliştirmişler. Parfüm müzesi, bu üreticilerden birisi olan Parfumerie Fragonard firmasına ait bir müze. Şirket 1926 yılında, dünyanın parfüm başkenti olarak bilinen Grasse’da kurulmuş. 1983 yılında, 19. yüzyıldan kalma bir binada açılan bu müzede, ailenin yıllar boyunca parfüm ile ilgili topladığı nadide objeler ve sanat eserleri sergileniyor. Bunların arasında, antik Mısır’dan günümüze kadar kullanılmış olan, çeşitli boy ve şekillerdeki parfüm şişeleri özellikle ilgi çekici.

Musée du Parfum Fragonard
Kaynak: www.musee-parfum-paris.fragonard.com

Müzede ayrıca, ham maddeden nihai ürüne kadar, parfüm yapım süreci de ayrıntılı olarak anlatılıyor. Bu sürecin en önemli halkası, hiç şüphesiz, Fransızların ilginç bir şekilde “burun” olarak adlandırdıkları uzman kişi. Kullandığımız parfümlerin kokularını yaratan bu sanatçı kişiler, birkaç bin kokuyu ayırt edebilecek bir koku alma yetisine sahipler. Doğuştan normal insanların alamadıkları kokuları sezebilme kapasitesine sahip olmanın yanında, yıllar içinde bu becerilerini daha da geliştiriyorlar. Bir “usta burun” aylar, hatta bazen yıllar süren bir çalışma sonunda, türlü türlü ham maddeyi karıştırarak bir parfüm yaratıyor. Tıpkı bir müzik eseri besteler gibi. Bu benzetmeden olsa gerek, uzmanların kullandığı esans özlerinin durduğu özel masaya “parfüm orgu” adı verilmiş. Bir org klavyesi gibi dizilmiş esans özü şişelerinin yerleşimi de belli bir düzene göre yapılıyor. Müzede, 200 farklı esansın bulunduğu antika bir parfüm orgu ve parfüm formülleri içeren eski bir defter de sergileniyor. Günümüzde parfüm yaratım işlemlerinin çoğu artık bilgisayarlar, test çubukları ve laboratuvar test örnekleri ile yapılıyor. Ancak, uzman “burun”lara hala gereksinim var. Müzede, arzu ederseniz, kendi parfümünüzü yaratabileceğiniz aktivitelere de katılabiliyorsunuz. Bu gezinin hemen ardından, Alman yazar Patrick Süskind’in Perfume: The Story of a Murderer (Koku: Bir Katilin Hikayesi) isimli kitabını okumuştum. Çok beğendiğim ve etkilendiğim bu kitabı okurken Paris’teki Parfüm Müzesi’nde öğrendiklerim hep aklımın bir köşesindeydi. 2006 yılında, kitabın ummadığım kadar iyi çekilmiş bir filmi de çekilmişti.

Parfüm Orgu
Kaynak: www.musee-parfum-paris.fragonard.com

Sanırım, Notre-Dame Katedrali Paris’e giden herkesin listesinde olan başlıca yerlerden birisi. Bildiğiniz gibi Notre-Dame, Île de la Cité (Şehir Adası) olarak adlandırılan ve Seine nehri üzerinde bulunan bir adanın üzerinde bulunuyor. Bu ada, şehirde Seine nehri üzerinde olup, günümüze kadar varlığını sürdürebilmiş iki doğal adadan birisi ve en büyüğü oluyor. Yukardan bakıldığında şekil olarak bir gemiye benzeyen Île de la Cité, nehrin her iki yakasına uzanan toplam sekiz köprü ile karaya bağlanıyor. Dokuzuncu bir köprü ile hem bu adadan hem de nehrin iki yakasından geçilebilen diğer ada ise, Saint-Louis Adası (Île Saint-Louis). Yerleşim tarihi M.Ö. 200 yılına kadar giden Île de la Cité, Paris’in merkezi olarak kabul ediliyor ve Fransa’daki bütün yol mesafeleri, Notre-Dame’ın önündeki Parvis Meydanı sıfır noktası kabul edilerek, buradan hesaplanıyor.

Notre-Dame Katedrali‘nin Parvis Meydanı‘na
bakan cephesi
Cité Adası’nın ucundaki park ve Pont Neuf köprüsünün bir bölümü. Adanın en batı ucunda olan bu park aslında önceleri Cité Adası’ndan ayrı iki adadan, (son Tapınak Şövalyesi’nin yakıldığı ) l’île aux Juifs ve l’île du Patriarche‘dan oluşuyormuş. Daha sonra Île de la Cité ile birleştirilmişler. En uçtaki salkım söğüt ağacı, Paris’in ikonik noktalarından birisi olarak kabul ediliyor. Pont Neuf, ismi aksini ima etse de, Paris’in en eski köprüsü kabul ediliyor. Adanın iki yanından uzanan köprü, Île de la Cité’yi Seine nehrinin iki yakasına bağlıyor. İlk olarak 1578- 1607 yılları arasında yapılan köprü, daha sonra birçok kez elden geçirilmiş. İlk halinde üstünde bulunan dükkanlar kaldırılmış.

Adada, Notre-Dame Katedrali dışında, Sainte-Chapelle Kilisesi, Adalet Sarayı (Palais de Justice), Emniyet Sarayı (Préfecture de police), Ticaret Mahkemesi (Tribunal de commerce) ve bir hastane de (Hôtel-Dieu) bulunuyor. 2013 yılı sayımına göre, Île de la Cité’de ikamet edenlerin sayısı 981 kişi.

Île de la Cité’de eski saraydan günümüze kalan ve Fransız Devrimi sırasında Marie Antoinette ile birlikte soyluların tutulduğu kuleler

Paris’in kalbi olarak tanımlanan Île de la Cité, asırlar boyunca Fransa’nın da kalbi olmuş denebilir çünkü, Fransa kralları 6. ve 14. yüzyıllar arasında buradaki sarayda oturmuşlar. Orta çağ boyunca, zamanın çoğu şehir kalelerinin etrafında yapay olarak yapılan su hendeğine doğal olarak sahip olan bu ada, aynı zamanda güçlü bir savunma mekanı niteliği de taşımış. Altı yüzyıl boyunca ilaveler ve yeniden yapımlarla inşa edilen kraliyet sarayının önemli bir kısmının yerinde günümüzde, 19. yüzyılda yapılan Adalet Sarayı binaları yer alıyor. Gotik tarzda, müthiş bir kilise olan Sainte-Chapelle Kilisesi ve Seine nehri kıyısındaki azametli dört kule, bu saraydan günümüze kalabilen az sayıda yapı. 14. yüzyıldan Fransız Devrimi’ne kadar olan dönemde saray Fransa Hazinesi, adalet sarayı ve asiller parlamentosu olarak kullanılmış. Devrim sırasında, Marie Antoinette ve diğer soylu mahkumlar burada tutulmuş ve yargılanmışlar.

Île de la Cité’de kurulan kuş pazarı

Île de la Cité’de, 1808 yılından beri kurulan bir çiçek pazarı var. Pazar günleri hariç her gün açık olan bu pazar, Louis Lépine Meydanı’nda, Ticaret Mahkemesi ile hastanenin duvarlarının arasında kuruluyor. Sabit küçük dükkanları ve tenteli portatif tezgahları ile burası, rengarenk her türlü taze çiçeğin satıldığı pek hoş bir pazar. Bulması da bir o kadar kolay çünkü, Cité metro durağı neredeyse bu pazarın içine çıkıyor. 1990 yılında, henüz ülkemizde çiçekçilik bu kadar ilerlememiş iken, daha da bir hoş görünmüştü gözüme. Yine de, 19. yüzyıldan kalma zarif dükkanları ve güzel teşhirleri ile hala ilgi çekici bulunabileceğini düşünüyorum. Pazar günleri, aynı mekanda, kapalı olan çiçek pazarının yerinde, bir kuş pazarı kuruluyor. Burada gördüğüm kuşlar, o güne kadar varlıklarından haberdar bile olmadığım, inanılmaz güzellikte, küçüklü büyüklü, dünyanın dört bir yanından gelmiş kuşlardı. Kafeslerin arasında zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık. Kuşlar kadar, onları almak için gelen meraklıları izlemek de çok ilginç gelmişti bana. Yıllar içinde değişen dünya ve gelişen hayvan hakları sonucu, Paris’teki kuş pazarının da kaldırılmasına karar verilmiş. 2023-2025 yılları arasında pazarın faaliyetleri tamamen durdurulacakmış. İstanbul’da, Adalar’daki faytonlar üzerine olan tartışmalarda olduğu gibi, bir yanda hayvan hakları savunucuları kuşların bu şekilde kafeslerde tutulmasına karşı çıkarken, bir kesim de, koşullarının iyileştirilmesi ve sıkı denetim yapılması koşulu ile, bu tarihi pazarın korunması gerektiğini savunmuşlar. Sonunda, pazarın kaldırılmasına karar verilmiş.

Île Saint-Louis’nin sakin ve huzurlu ortamını hep sevmişimdir…
Soğuk ve yağmurlu bir günde Saint-Louis Adası’nda sığındığımız bu çay salonunda yaşadığım keyfi yıllar boyunca hiç unutmadım…

Tüm tarihi önemi, yapıları ve pazarlarına karşın, Île de la Cité’ye kıyasla, benim gönlüm hep Saint-Louis Adası’ndan yana olmuştur. O turist kalabalığı ve keşmekeşinden sonra bu sevimli adaya her geçişimde içimi bir mutluluk ve huzur kaplamıştır. Sessiz sokakları, küçük kafeleri, dondurma dükkanları ve güzel evleri ile Saint-Louis Adası insana, küçük ve huzurlu bir Akdeniz yerleşim yerini hatırlatır. Siz de, Paris’de gezmekten yorulup bir soluklanmak isterseniz, Saint-Louis Adası aklınızda olsun…

Yeniden (4): Salvador Dali’nin Dünyasına Yolculuk

11 Mayıs 1904 tarihinde doğan Salvador Felipe Jacinto Dalí y Domenech, 1989 yılının 23 Ocak günü öldü. Şurası bir gerçek ki, güzel sanatlar alanında 20. yüzyıla damgasını vuran sanatçılardan biri olan Dali’nin eserlerini sevmemek mümkün, ama kayıtsız kalmak mümkün değil. Dali, o kendine has, deliliğin sınırlarında gezen ruh hali ve sırları ile birlikte bu dünyadan geçip gitti. Sanat tarihçileri, uzmanlar, psikiyatrist ve psikologlar onun iç aleminin ip uçlarını eserlerinde bulup çıkarmaya çalışsalar da, çözüldüğü düşünülen şifreler büyük olasılıkla buz dağının sadece tepesi.

Salvador Dali’nin yaşamında önemli yeri olan Teatre-Museu Dalí ve Pubol Kalesi’ni 27 Mayıs 2018 günü gezmiştik. Çok istememe rağmen, sanatçının Portlligat’taki evine ve stüdyosuna ise, gidecek zamanı bulamamıştık. Aynı yılın aralık ayında, blogumda bu gezi ile ilgili bir yazı yayınlamıştım. Geçen zaman içinde, söz konusu yazıma olan ilgi hiç azalmadı, artarak devam etti. Ben de, Dali’nin ölüm yıl dönümünde, henüz okuma fırsatı bulamamış olan okuyucular için tekrar yayınlamak istedim. Aşağıdaki linke tıklayarak, yazıya erişebilirsiniz.

Salvador Dali’nin Dünyasına Yolculuk