Kamil Geçer, epeyce büyük olan ofisinde, masasının başında oturuyordu. Gözlerini, parlak cilalı maun masasına dikmiş, öylece bakıyordu. Kendini çok bıkkın ve yorgun hissediyordu. Sahibi olduğu şirketi plazanın üç katını kaplıyordu. Bir an bakışlarını kaldırdı ve pencereden dışarı baktı. Camlara vuran kış güneşi odanın bir kısmını parlak bir ışığa boğmuştu. Kışın soğuk ama güneşli günlerini severdi.
Uzunlamasına olan ofisinin kapısı bir uçta, oturduğu masa bir uçta idi. Kendisi ile iş için görüşmeye gelen ziyaretçilerin ve çalışanlarının kapıdan girdikten sonra yakınına gelmek için yürümeleri gereken o uzaklık, hissettiklerini bildiği o rahatsızlık, ona müthiş keyif verirdi. Kendisi ayağa kalkmadan öylece onlara bakarken, ona doğru gelen kişi ne yapacağını, hızlı mı yavaş mı yürümesi gerektiğini bilemezdi. Üzerlerinde olduğundan emin oldukları o bakışlar altında elleri ayaklarına dolanırdı. Kamil bey hiç tepki vermeden oturur, gelen kişi için ayağa kalkması gerektiğini düşünüyorsa, onu da son anda yapar, elini uzatırdı. Çok nadir olarak, belki bir ya da iki kişi için, kapı açılır açılmaz ayağa kalkar ve kendisi de ortaya doğru bir iki adım atardı. Bu kişiler, onu yıllar öncesinden tanıyan, zamanında elinden tutmuş, yol göstermiş büyükleri idi. Henüz onlara vefasızlık yapacak kadar değişmemişti.
Kamil bey insanların, o birkaç metreyi yürürken çektikleri sıkıntı ile, kendisinin buralara gelmek için katettiği uzun ve zorlu yolu anlamalarını isterdi sanki. Hiç bir şey kolay olmamıştı. Yok, öyle kimileri gibi en dipten başlamamıştı. Belki biraz üstünden… Babası küçük bir memurdu. Çalışkandı. Ona rağmen, bir devlet lisesinden mezun olduktan sonra üniversiteye girmesi ailesi ve akrabaları arasında büyük olay olmuştu. Kendisi gibi bir örnek yoktu. Babası nasıl gurur duymuştu. En uzaklardaki hısım akrabaya haber verdiği gibi, neredeyse sokakta tanımadığı insanları durdurup, oğlunun başarısını anlatacaktı. İşteki arkadaşlarına zaten söylemişti de, bu müjdeli haberden dolmuşta, otobüste yanına oturanlar da nasiplerini almışlardı aylar boyunca.
Yine de kolay olmamıştı hiçbir şey… Ders çalışmak, sınıflarını başarı ile geçmek. O değildi zor olan… Evde ders ile ilgili bir şey sorabileceği kimse olmamasına, her takıldığı noktanın üstesinden kendi başına çalışarak gelmeye küçük yaşlardan beri alışkındı zaten. Üniversitede benzer çevrelerden gelen arkadaşlar edinmiş, onlarla birlikte çalışarak, yardımlaşarak, sınıflarını geçmişti.
Üniversiteden sonra bir aile şirketinin fabrikasında mühendis olarak iş bulmuştu. İşçiler ve ustabaşıları ile uzun saatler yüksünmeden çalışmıştı. Deneyimli ustabaşıları başlarda onu ezmeye çalıştılarsa da sonradan, birkaç akıllıca müdahalesinin ardından, saygı duymaya başlamışlardı. Zamanla dost olmuşlardı. Yıllar sonra, Kamil bey bazılarını kendi fabrikasına almıştı.
Şimdi geriye baktığı zaman, Kamil beye zor görünen yaşamının o yönleri değildi. Kariyerinde yükselirken asıl zor olan, o girmek istediği çevrelere kendisini kabul ettirmek olmuştu. Orta halli ailelerden gelenler bile bu konuda kendisinden avantajlı idiler. Onların da belki hiç bir zaman yeterince maddi imkanları olmamıştı ama, görgüleri vardı. Sosyal bir ortama girdiklerinde nasıl oturup kalkmaları gerektiğini, nasıl çatal bıçak kullanacaklarını, nasıl konuşacaklarını biliyorlardı. Kimisini ailesi, zorlanarak da olsa, özel okullara göndermişti. O ise, bütün bunları kendi kendine, gözlem yaparak öğrenmek zorunda kalmıştı. O ilk yıllarda, katılmak zorunda olduğu yemeklerde, yemesi zor olan şeylerden hep kaçınmıştı. Zamanla kendine güveni artmış, hele birkaç aile şirketinden sonra çalışmaya başladığı kurumsal şirkette, geleceği parlak görülen çalışanlara aldırılan eğitimlerden sonra, kabuklu deniz hayvanlarını nasıl yemesi gerektiğini bile öğrenmişti. Zamanla şaraptan anlamaya, davetlerde havadan sudan konuşabilmeye başlamıştı. Evet, kolay olmamıştı bunlar hiç. Şimdi işte, insanlar oturduğu masaya doğru, o sırat köprüsü gibi gelen, birkaç metreyi yürürken kendisinin yıllar önce ezildiği gibi ezilsinler, rahatsız olsunlar istiyordu.
Kamil bey akşam Sanayi Odası’nın bir yemeğine katılacaktı. Bu gibi durumlarda, eve uğramadan, işten doğruca gitmeyi tercih ediyordu. İş yerinde yedek bir takım elbisesi, gömlek ve kravatı hep hazır olurdu. Zaten eve gitmek de içinden gelmiyordu. Yıllar içinde, eşi ile konuşacak şeyleri gittikçe azalmıştı. Çok da kötü başlamayan ilişkileri, Kamil bey daha çok para kazanmak için giderek daha çok çalıştıkça ve araya çocuklar girdikçe sıradanlaşmıştı. Oysa başlarda biraz romantizm bile vardı. Arzu, o zamanlar çalıştığı aile şirketinin sahibinin kızı idi. Liseden sonra yurt dışında iç mimarlık ve dekorasyon okumuştu. Uzun yıllardan sonra geri döndüğü zaman şirkette, tüm çalışanların ve şirket sahibinin ailece katıldıkları bir yeni yıl yemeğinde tanışmışlardı. Patron, zaten beğendiği bir çalışanı olan Kamil Geçer’in kızı ile samimiyeti ilerletmesine ve daha sonra birlikte gezmelerine sesini çıkarmamıştı. Mum ışığında yenen birkaç yemekten sonra Kamil bey, Arzu’ya evlenme teklif etmişti. Gerçi yüzük çok göz doldurmuyordu ama, kimse bunu dert etmemişti. İlerde nasıl olsa daha iyileri alınırdı.
Kamil Geçer, kayınpederi Orhan beyin kızı için düşündüğü damat adayına bire bir uyuyordu. Kızının evleneceği kişinin kendisine saygısızlık ve ukalalık etmeyecek, işten anlayan bir genç olmasını istemişti hep. Doğuştan zengin olanlarda olmadığını düşündüğü niteliklerdi bunlar. Gerçi, olaylar daha sonra hiç de Orhan beyin istediği şekilde gelişmemişti. Kamil bey deneyim kazandıkça aralarındaki fikir ayrılıkları artmış, iş nedeniyle başlayan gerginlikler, özel yaşamlarındaki ilişkilerini de bozmuştu. Bu arada Arzu, iki arada bir derede kalmıştı. Bir süre sonra, damat şirketten ayrılmış, önce büyük kurumsal bir şirkete geçmiş, daha sonra da kendi işini kurmuştu. Yıllar geçtikten sonra, Kamil beyin karton kutu fabrikası sektörünün sayılı şirketleri arasına girince, kayınpeder ve damadın arası tekrar düzelmeye başlamıştı. Kamil bey kayınpederinin, etrafa kendi yetiştirdiğini ima ettiği damadının bu başarısından pay çıkarmasına sesini çıkarmamıştı. Bir ara yaşanan tatsızlıklara karşın Orhan bey, odasına girdiği zaman Kamil beyin ayakta karşıladığı nadir insanlardan biriydi artık.
Arzu ve Kamil Geçer’in, biri oğlan biri kız olmak üzere, iki çocukları olmuştu. Kayınpeder ile arasının düzelmesinde torunların da payı vardı elbette. Şimdi oğlan 16, kız ise 14 yaşında idi. Ne zaman hangi okula gideceklerine, hangi etkinliklere katılacaklarına, hangi sporları yapacaklarına, yazları yurt dışına hangi yaz okuluna gideceklerine hep eşi karar vermişti. Bu işlere zaten vakit ayıramayacak olan Kamil bey, kendisinden beklendiği üzere, sadece paraları ödüyordu. Adına kurulmuş bir şirket olmasına rağmen keyfe keder çalışan Arzu hanımın bol vakti vardı nasıl olsa. Nadiren aldığı işlerin dışında tüm zamanını spora, güzellik enstitülerine, çocuklarına ve arkadaşlarına ayıran Arzu hanım hayatından memnundu. Yönetimi yavaş yavaş devralmaya başlayan iki ağabeyi gibi onun da babalarının şirketinde hisseleri vardı. Arada ufak sürtüşmeler olsa da, çoğunlukla alınmak istenen yönetim kurulu kararlarına uyum gösterir, belgeleri imzalardı. Bunun için, eğer belgeler eve gönderilmemişse, yılda birkaç kez şirkete gider, patronun kızı olarak, boy gösterirdi. Bunun yanında, eşinin şirketinde de hissedardı tabii ki.
Kamil bey, maun çalışma masasına boş gözlerle bakmayı sürdürürken, eşini düşünüyordu. Yirmi yıllık evliliklerine kötü giden bir birliktelik denemezdi. Hatta çevrelerindeki pek çok evlilikten daha bile iyi idi. Kendi verdikleri ya da katıldıkları davetlerde örnek bir çift algısı yaratmayı başarıyorlardı. Arada, magazin dergilerinde fotoğrafları da çıkıyordu. Genellikle bir davette çekilmiş olan bu fotoğraflarda Kamil beyin yüz ifadesi hep biraz sıkıntılı idi. Giydiği takım elbise, taktığı kravat eşi tarafından seçilmiş ve onun kıyafeti ile uyumlu olurdu.
Yok… İlişkileri kötü değil de, sanki derin dondurucuya konmuş gibiydi. Giderek daha az konuşmaya, daha az şey paylaşmaya başlamışlardı. Cinsel hayatları da çok parlak değildi. Önce iş yoğunluğu ve çocuklar nedeniyle başlayan soğuma zamanla olağan durum haline gelmişti. Kamil beyin gözünün önüne karısının botokslu dudakları geldi. Yoksa, o uzaklaşma Arzu’nun kendisini bu estetik işlerine fazlası ile kaptırmasıyla mı artmıştı. Karısının yaptırdığı hiçbir estetik müdahaleyi beğenmemişti Kamil bey. Bunu açık açık söylediği halde, karısı hiç oralı olmamıştı. Ama, o dudaklar, işte sanki en öldürücü darbe onlar olmuştu. Şimdi öpüşmeleri aklına gelince, kusacak gibi oldu Kamil bey. O yapay his midesini bulandırıyordu. Oysa, ne güzel bir yüzü vardı Arzu’nun. Her estetik işlemle birlikte, çevrelerindeki aynı estetik cerrahın elinden çıkan, birbirlerine benzeyen kadınlar gibi olmuştu.
Bir keresinde, biraz geç bir saatte eve dönüyordum. Apartman kapısından girer girmez bu translardan iki tanesi ile burun buruna geldim. Onlar da merdivenleri yeni inmiş, iki adım ilerdeki daire kapımızla benim aramda bir duvar gibi duruyorlardı. Upuzun boyları, iri yapıları, bana bir devinki gibi görünen kocaman elleri ve ayakları ile neredeyse aklımı başımdan almışlardı. Daracık yerde ne yapacağımı bilemedim. Oysa, geçebilmeleri için benim biraz kenara çekilmem gerekiyordu.
Bir tanesi, yüksek sesle bir kahkaha attı ve arkadaşına,
– Kız Aysel, bu korktu galiba bizden, dedi.
Sonra, bana yaklaştı. Biraz eğilip, yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Gözlerimin taa içine baktı… Donmuş, kalmıştım. Kalbim küt küt atıyordu… Her ne yapmayı düşünüyorduysa, işin tadını çıkarmaya niyetli görünüyordu. Sonra yüzünde alaycı bir ifade belirdi.
– Ne o şekerim, korktun mu? Ne bakıyorsun öyle araba farının karşısında donmuş kalmış tavşangibi? İnsan yemeyiz. Biz de senin gibi insanız, insan, dedi.
Dizlerimin bağı çözülüyor gibi oldu. Bir elimle duvara tutundum. O yine kulaklarımı çınlatan bir kahkahayı bastı.
– Yürü kız Menekşe. Yeter artık. İşimiz gücümüz var.
Arkadaşı kolundan çekerek apartmandan dışarı çıkarmaya çalışırken o bana dönüp, yüzündeki o içimi ürperten gülümseme ile, hem göz kırptı hem de bir öpücük gönderdi.
O sırada ben duvara iyice yapışmıştım. Görünmez olmak istiyordum neredeyse. Apartman kapısı arkalarından kapanırken gözlerimden yaşlar boşaldı. Girişteki iki basamağı zor çıktım. Zili çaldım ve kapının önüne yığıldım. Bana çok uzun gelen bir zaman sonra Funda kapıyı açtı. Beni öyle yerde görünce, hafif bir çığlık attı.
– Kızım ne oldu sana? Meral… Meral… İyi misin? Birisi bir şey mi yaptı?
Funda bir yandan peşpeşe bu soruları sorarken, bir yandan da beni yerden kaldırıp, içeri soktu. Salondaki kanepeye uzandım. Bir tarafımda herhangi bir yara olmadığından emin olunca, bana bir bardak su getirdi. Sırtıma koluyla destek olup, suyu içmeme yardım etti. Benden hala tek bir kelime çıkmamıştı. Sadece gözlerimden yaşlar durmadan akıyordu. Funda, sürekli sormanın bir yararı olmadığını anlayınca, sabırla sakinleşmemi beklemeye başladı. Derken, göz yaşlarım giderek azaldı. Geriye istemsiz hıçkırıklar kaldı. Sonra, onlar da seyrekleşti ve sonunda durdu.
Şişmiş gözlerim ve kızarmış burnumla olanları anlatınca, Funda hafiften gülümsedi. Saçlarımı okşadı. Onun hiç öyle duygusal olabileceğini, bana bir yakınlık hissedebileceğini düşünmemiştim. Çok iyi geldi. Şu dünyada, insan insana muhtaç…
– Kızım sen manyak mısın? Ne var korkacak o kadar? Onlar da senin benim gibi insanlar. Onlar da bizim gibi tutsak. Üstelik, senin benim gibi, düzenin, fakirliğin, aile baskısının tutsaklığı yanında, bir de vücutlarının içindeki tutsaklığı yaşıyorlar. Hangisi yaşamak ister o hayatı, hergece ayılarla birlikte olmayı, bedenlerini satmayı? Paranın gözü kör olsun… Durumlarını anlayışla karşılayan paralı bir aileleri, iyi bir eğitimleri, düzgün işleri olsa böyle mi olur?
Funda konuştukça, ben biraz açıldım. Olanları tekrar aklımdan geçirmeye çalıştım. Ne vardı gerçekten o kadar korkacak? Biraz kenara çekilip, bizim daire kapısına doğru ilerleyecektim işte.
– Benim patron epeyce hoşgörülü bu konuda. Dükkanda çalışan bir trans kadın var. Gerçi, onunçalışmasının turistlere satışlarda bir etkisi olur diye mi düşünüyor, bilemiyorum. Her ne ise,çocuk için iyi sonuçta. Müşterilerden bazıları bir tuhaf oluyorlar görünce ama, o fark etmiyormuşgibi yapıp, işine bakıyor. Şanslı sayılır.
Doğrulup, oturdum. İçerden sesler gelmeye başlamıştı. Banyo kapısı açılıp, kapandı gibi geldi bana. Funda’nın bir misafiri vardı anlaşılan. Bana zaman ayırması gururumu okşadı. Buraya taşındıktan sonra uzunca bir süre mesafeli davrandığı için, beni sadece kirayı paylaşan bir varlık olarak gördüğünü düşünmüştüm. Demek ki, öyle değilmiş… İçimi bir sevinç kapladı. İnsan bir ruh halinden diğerine nasıl da hızla geçebiliyor? En azından, ben öyle olduğumu biliyorum.
Banyo kapısı yine açıldı. Funda başını o tarafa doğru çevirdi ve,
– I come, diye seslendi.
Haydiii… Şimdi de eve bir yabancıyı mı getirmişti? Dükkana gelen müşterilerden biri olabilirdi. Bu konuda bir yeteneği olduğunu biliyordum da, bir yabancıya ilk olarak rastlamıştım.
– Ne o İngilizce mi konuşuyorsun haberim olmadan? diye sordum gülerek.
– Üç beş kelime yetiyor zaten sadede geçmek için, dedi o da gülerek.
Artık iyi olduğuma kanaat getirince, kanapenin yanında oturduğu yerden kalktı.
– Bak canım, dedi. Bilirsin, çocukken okuldaki belalı oğlanlara korktuğunu belli edersen, daha çoküstüne gelirlerdi. Tıpkı sokak köpekleri gibi. Hatta, kimi sahipli cins köpekler bile öyle.Korktuğunu anlayınca, bela kesilirler. Onun için, bunlara da korktuğunu belli etmeyeceksin.Anlaşıldı mı?
Hafiften başımı salladım. Kısa ve dar koridor boyunca yürüyüp, odasına doğru gidişini izledim.
Kapı kapandı…
Sonraki günlerde, apartmana girip, çıkarken hep Funda’nın dediklerini geçirdim aklımdan. Kimse ile karşılaşmadım ama, başım dik, kararlı adımlarla daire kapımıza yürüdüm. Kalbim çarpıyordu yine de. O da zamanla azaldı. Bazı geceler, salonda kendi başıma televizyon izlerken, Aysel ile Menekşe’nin seslerini duyuyorum. Yanlarında adamlarla geldiklerinde, iki kat aşağıya kadar gelen gürültü sabaha kadar hiç kesilmiyor. Bazen çığlık da duyuyorum. Kırılan tabak çanak, şişe sesleri… Kulaklarımı ellerimle kapatıyorum.
Markette epeyce bir oyalanmak zorunda kaldım. Nasıl da indirdi yağmur? Hafifler hafiflemez attım kendimi dışarı. Hava oldukça serin. Yaklaşan kış kokuları geliyor burnuma. Bu demek oluyor ki, hafiften odun sobaları yanmaya başlamış. Şaşılacak bir şey ama, bizde doğalgaz ve kombi var. Binanın döküntü haline bakınca, insan hiç beklemiyor.
Üç katlı, eski bir binanın giriş katında oturuyoruz. Epeyce rengi atmış dış cephe boyasına ve yer yer dökülmüş sıvalara karşın, bir zamanlar gül kurusu renge boyalı olduğu anlaşılıyor. Apartman kapısından girer girmez insanın burnuna bir rutubet kokusu geliyor. İstanbul’da en zor alıştığım şey bu koku oldu. Şehrin eski semtlerindeki apartmanlarda oluyor genellikle. Önceleri, çocuk bezi kokuyor sanıyordum. Sonradan, bizimki gibi, çocuk olmayan binalarda da olduğunu fark ettim. İyi ısınmayan yerlerde rutubet sadece kötü görünümlü, siyah, mantarımsı lekelerle değil, bu koku ile de binaları esir alıyor anlaşılan. Binanın, arka taraftan girilen bodrumunda da, tek göz odada kalan birileri varmış ama, ben hiç görmedim. Artık, oranın ne halde olduğunu düşünemiyorum bile.
Oturduğumuz daire o kadar küçük ki. Sadece önde ve arkada birer pencere var. Salon dediğimiz ön tarafta eski bir kanepe, fazla büyük olmayan bir masa ve üç sandalye var. Yerdeki tüyleri dökülmüş eski halının üstüne gelişi güzel atılmış birkaç minder dışında, başka da bir şeye yer yok. Buradaki en kıymetli eşyamız, ortaklaşa aldığımız ufak televizyon. Daha taksiti bitmedi. Diğer pencerenin olduğu arka oda, Funda’nın. Camın önünde, nasıl olmuşsa dikilmiş bir elma ağacı var. Baharda çiçek açınca, insanın havası değişiyor. Benim odam, iki kişinin zor girebildiği mutfak ve aynı derecede küçük banyo ile birlikte, aydınlığa bakıyor. Kapıdan girince, solda salon, karşıda mutfak, sonra sırasıyla benim oda ve banyo var. Sözde benim odada ve mutfakta da pencere var ama, ha var ha yok. Camdan bakıp, duvar görmek çok iç kapayıcı. Benim odaya eski bir perde uydurdum. Mutfak penceresine de bir çarşaf gerdim. Böylece, sadece kirli duvarı değil, yukardan atılan ve aşağı düşerken cama çarpan iğrenç şeyleri görmekten de kurtuldum. Sigara izmaritleri, paçavralar, bezler, gazeteler, ayın belli günlerinde kanlı pedler. Her türlü pislik… Üst katlardan atılan yanan izmaritler yüzünden bu zamana kadar yangın çıkmaması bir mucize. Funda’nın hiç derdi değil.
– Boş ver, kafana takma, dediyse de, rahat edemedim öyle.
Odam ve mutfak bitişik binanın aydınlığa bakan pencerelerinden tabak gibi görünüyor. Sandık odası demek daha doğru olabilir. Hatta, kimi evlerin yüklüğü. Zar zor sığan bir yatak, komodin ve ayak ucumda incecik bir dolap. Yıllarca yurtta kaldığım için eşyalarımı küçük dolaplara gayet güzel sığdırmayı biliyorum. Neyse, buna da şükür. Eşyalar Funda’nın bir önceki ev arkadaşından kalmış. Kız giderken bırakmış hepsini.
Odalarımızın arasında banyo olmasına seviniyorum. Hap kadar evin içinde her şey duyuluyor zaten de, Funda’nın erkek misafiri olduğu akşamlar sabaha kadar süren seslerin uzaktan gelmesi biraz daha dayanılır oluyor. Gerçi, apartman epeyce şenlikli. Bizim üstümüzde tam olarak kim olduğunu, ne yaptığını anlayamadığımız orta yaşlı bir adam oturuyor. Apartmana girip çıkarken gördüğüm elindeki torbalardan her gün içip içip sızdığını düşünüyorum ama, öte yandan, arada inanılmaz gürültüler, bağırışmalar da geliyor. İçeri giren ya da çıkan ondan başka kimseyi görmediğimiz için, adamın evinde zorla birisini alıkoyduğuna inanmaya başladık. Gel gör ki, mahallenin yazılı olmayan kuralı, bu gibi durumlarda asla polisi arayan olmamak. Mahallenin nalburu da adamın esas kendisinin sivil polis olabileceğini ima edince, o niyeti hepten sildik kafamızdan. Başımıza daha büyük bir bela almaya gerek yok.
Apartmanın esas gürültü merkezi en üst katta. Orada pavyonda çalışan iki kadın oturuyor. Haliyle, gündüz uyuyup, gece çalışıyorlar. Sabaha karşı, bir gürültü patırtı ile dönüyorlar. Kendileri yokken, evi saatlik kiralıyorlar mı nedir, giren çıkan eksik olmuyor. Sabaha kadar açılıp, kapanan kapı sesi, kahkahalar, bağırışmalar, küfürler, arada kırılan masa sandalye sesi ile birlikte merdivenlerden yuvarlanan sarhoşlar… Müşteri getirenlerin arasında arada translar da oluyor.
Hafiften bir yağmur çiselemeye başlamış Taksim Meydanı’nda. Yürüyen merdivenlerden çıkınca yüzüme tek tük damlalar düştü. Bu meydanı da sevemedim gitti. Sıcaklığı olmayan, boş bir alan. Arada, güzel havalarda, Gezi Parkı’na gider, banklara otururum. Betonların arasında bir huzur noktası. Birkaç yıl önce nasıl da ortalık karışmıştı. Liseyi bitiriyordum o zamanlar. Bizim buralarda herkesin söylediği, Gezi’den sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı. Bir sürü mekan kapanmış. Çok moda olan Asmalımescit mekanları, şöhreti yurt dışına taşan lüks restoranlar, gece kulüpleri. Hepsi kepenkleri indirmişler. Ben görememiş oldum o zamanları. Oralara gidebileceğimden değil de, merak işte. Bir de, öyle mekanların çevreye de olumlu etkisi oluyordur diye düşünüyorum. Şimdi sanki yine bir aşağı doğru gidiş var buralarda. Eski halini bilmediğime göre bu saptamayı nasıl yapıyorum? Kulak kabarttığım plaza konuşmalarında duydum herhalde. Kimi sağdan soldan duyduğu şeyleri insan nasıl da kolaylıkla kendi fikriymiş gibi yapıyor. Kendin bile inanıyorsun.
Yolda markete uğrayıp bir şeyler alayım. Yemek ve alış veriş sırası bende. Yumurta, domates ve biber. Menemen yaparım. Annemin yolladığı tarhana ile de bir çorba. Tamamdır. Ekmek ve süt de almalı. Et, tavuk gibi şeyleri işte, öğlen yemeğinde çıkarsa yiyorum. Yoksa nasıl yetiştiririm paramı? Bazen kendime bir kıyak çektiğim oluyor ama, o daha çok giyim kuşam için. Zamanla ucuza giysi alabileceğim yerleri öğrendim. Terkos Pasajı, Şişli’nin arka sokaklarındaki pasajlar, Kadıköy, karşının semt pazarları. Hafta sonları arada ev arkadaşım Funda ile keşfe çıkıyoruz.
Funda, Beyoğlu’nda bir dükkanda tezgahtar olarak çalışıyor. Şimdilerde dükkanlarda tezgah da kalmadığı için olsa gerek, satış elemanı deniyor onlara. Liseyi bitirmeden evi terk edip, İstanbul’a gelmiş. Kendisi hakkında fazla konuşmaz ama, genç yaşında epeyce görmüş geçirmiş sanki. O da benim gibi sigara içiyor. Onun için o konuda bir sorun olmuyor. Yalnız, arada kokudan, başka şeyler içtiğini de anlıyorum. Bir de bazen, tuhaf görünümlü oğlanlar geliyor eve. Onlarla odasına çekiliyor. O zamanlarda koku iyice artıyor. Arada bana,
– Sen de bir sevgili yap, diyor.
Bu cümleden, o tuhaf kılıklı, saçları rastalı adamların onun sevgilileri olduğunu mu çıkarmalıyım, bilemiyorum. Korkuyorum, polis falan basacak da, televizyon ekranlarına, gazete sayfalarına düşeceğiz diye. Sesimi çıkarmıyorum yine de. Başımı sokacak bir yer bulabildiğim için mutluyum. Şöyle birkaç sene geçsin, daha düzgün bir yere geçerim diye hayal kuruyorum. Kısmet…
Feci bir şimşek çaktı. Ardından da gök gürültüsü. Birazdan kötü indirecek. Neyse, yaklaştım sayılır. Olmadı, markette yağmurun dinmesini beklerim artık…
Zar zor metroya bindim. Başta gelen iki tanesine binmeye yeltenmedim bile. O kadar kalabalıktı ki… İtiş kakış. Nasıl olsa bir yere yetişmiyorum. Üçüncüyü bekledim. Yine kolay olmadı ama, bir şekilde bindim. Kendime şöyle köşede ayakta durabileceğim bir yer buldum. Çantamı da siper ettim kendime, rahatım. Şu tipsiz aklı sıra bana sürtünecek ama hevesi kursağında kaldı. Ben yedirir miyim sana hiç kendimi? Ben ne badireler atlatmışım. Sana mı yem olacağım? Salak…
İstanbul’a geçen sene ilk geldiğim zaman Kartal’da babamın amcasının oğlunun yanında kaldım bir süre. Kartal dediysem, sahil tarafında değil. E-5’in üst tarafında, yukarılarda. O karayolunun aşağısı ile yukarısı bir değildir. Başka bir dünya sanki. Yol iz bilmediğim bir şehirde başlangıç için bir kolaylık oldu tabii. Ona bir diyeceğim yok. Ama, başvurduğum yerlere görüşmeye gitmek falan epeyce zor oluyordu. Öyle küçük, kurumsal olmayan bir yerde çalışmak istemiyordum. Küçük patron şirketlerinde çalışan genç kızların başlarına gelenleri gazetelerde, haberlerde okuyor ve izliyoruz. Taciz ya da kandırma ile başlayıp, ölüme kadar gidebilen bir yol. İstemedim onun için. Gel gör ki, büyük şirketlere de girmek kolay değil. Anladım ki, üniversite mezunu olmak değil önemli olan. Mesele hangi üniversitenin mezunu olduğun. Girebileceğimi düşündüğüm en alt seviyedeki işler için bile, büyük şehir üniversitelerinden mi yoksa taşradakilerden birinden mi mezunsun, ona bakıyorlar. Açık Öğretim’in bile benim Hallaç Mazhar Üniversitesi’nden daha çok itibarı var.
Neyse, başlarda işte sağa sola görüşme için giderken evin büyük oğlu ile birlikte gidiyorduk. Lise terkmiş. Kısa sürelerle civardaki dükkanlarda işe girip, bir süre sonra ayrılıyormuş. Bence, iş verenler ne mal olduğunu anlayıp işten çıkarıyorlardı. Geri zekalının teki. Ama erkek ya, hemen kendini bana denk görmeye başladı. Otobüste otururken kolunu koltuğun arkasına atmalar, yanlışlıkla olmuş gibi değmeler falan… İdare edebilirim gibi geldi önce. Sonra baktım, evde de bir tuhaf durumlar başladı. Annesi bizi evde yalnız bırakmaya çalışıyor. Kız kardeşi ile aynı odada yatıyorduk. O da,
– Hava çok sıcak. İki kişi zor oluyor bu odada,
demeye başladı.Sonra da salona taşındı. O gece, odadaki komodini kapının arkasına ittim. Bavulumu da üstüne koydum. Sabaha karşı, uykumun en tatlı yerinde, kapı kolunun ve açılmaya çalışılan kapının sesini duydum. Dümen ortaya çıktı. Öyle bir bağırmışım ki,
– Kim var orada?
Eminim, komşular bile duydular. Tırsıp gitti soysuz. Sonra, sabah anası bir şeyler geveleyip durdu. Oğlu sabaha karşı banyoya gidiyorum diye yanlışlıkla benim yattığım odaya girmeye çalışmış da, falan filan. Yedim ben de. Banyo neredee oda nerede. İnsan doğup büyüdüğü evde yolunu mu kaybeder?
Baktım bu iş böyle olmayacak. Ben boşuna mı üniversiteye gittim, buralara geldim? Öyle akraba ile evlenmeye falan niyetim yok benim. İş aramaya hız verdim. Her yere başvurmaya başladım. Sonunda, okuldan tanıdığım bir kız şimdi çalıştığım yerde danışma için eleman aradıklarını haber verdi. Kendisi de bir başka plazada çalışıyormuş. Yüreğim küt küt atarak gittim görüşmeye. Birkaç gün sonra olumlu sonucu öğrenince dünyalar benim oldu. Asgari ücret ama, olsun. Zaten ne bekliyordum ki? Sigortalıyım hiç olmazsa.
– Şişli-Mecidiyeköy
Anons, metro vagonundaki insan sayısı kadar çok ve farklı dünyaların üzerinde bir anlık bir hakimiyet kuruyor. Herkes şöyle bir kıpırdanıyor. Kendine geliyor. Kitap okuyan, müzik dinleyen, kafasının içinde dertleri ile boğuşan ya da öylesine hayallere dalanlar şöyle bir kıpırdanıp, çevrelerine bakıyorlar. Gayrettepe’de epeyce inen oldu her zamanki gibi. Şimdi bu durakta da olur. Taksim’e az kaldı. Bundan sonraki ikinci durakta iniyorum.
Gelecek ay ben de bir kulaklık alayım diyorum. Karaköy’deki alt geçitten taksitle alırım. Yolda hem oyalanırım hem de havalı olur. Müzik, video… Artık ne istersem dinler, izlerim.
İşe metro ile gidip gelebiliyor olmak büyük şans bu İstanbul’da. Sadece kolaylık değil. Otobüs ya da minibüs ile gitmekten daha prestijli sanki. Geçenlerde, öğle tatili için dışarı çıkarken bankonun önünden geçen kadınlı erkekli bir grup çalışanın konuşmalarını duydum.
– Vallahi şekerim, artık araba ile gelmiyorum. Trafik asabımı bozuyor. İş çıkışı özel bir programımyoksa, metroya biniyorum. Hem metrodaki ortam hiç beklemediğim kadar uygar. Kısa bir süre içinde olsa, kendimi yurt dışında, uygar bir ülkedeymişim gibi hissediyorum, dedi kızıl saçlı, hoş birhatun. Yanındakiler de onayladı.
– New York’da banka CEO’ları bile metro ile işe gidiyorlar, dedi gruptaki adamlardan biri.
Yurt dışına hiç gitmedim. Herhalde gidemem de. Ama dizilerde, filmlerde görüyorum bazen. Yabancı dizi ve film de izlemiyorum pek aslında ama, arada televizyon kanalları arasında gezinirken gözüme takılıyor. Neyse, demek ki, metroya binmek iyi karşılanıyor. Ben de iş çıkışı artık, daha bir özgüvenle ve yüksek sesle,
– Metroya koşuyorum, diyorum etrafımdakilere.
Birazdan ineceğim. Yağmur başlamamış olsa bari. Ben kendimi bir eve atayım da. Bu gibi havalarda o Sıraselviler Caddesi sanki bir uzar, yürü yürü bitmez.
Ev işini de bir arkadaşın arkadaşı aracılığıyla halletmiştim. Kızın ev arkadaşı arayan bir arkadaşı varmış. Önce, Katip Mustafa Çelebi’de dediklerinde anlayamamıştım nerede olduğunu. O güne kadar İstanbul’da ancak belli başlı semtleri öğrenmiştim. İşte, Beşiktaş, Levent, Üsküdar, Kadıköy falan. Sonra, arkadaşımla evi görmeye gittik. Sıraselviler boyunca yürüyüp, epeyce sonra sağa sapıyorsun. Yürürken, Taksim’de önünden geçtiğimiz dev kiliseyi aklıma yazmıştım. Bir daha kendi başıma geldiğimde yolu kolay bulayım diye. Şimdi, avucumun içi gibi biliyorum bizim oraları. Bir zamanlar gözde bir semtmiş. Ama, öyle böyle değil, yüz sene önce falan. Herhalde o itibarlı zamandan kalma, bir Fransız lisesi var yakınımızda. Biraz aşağıda Taksim Eğitim Araştırma Hastanesi. Kavgası bol bir mahalle için en önemli adres neredeyse.
Sıraselviler’in karşı tarafı, Cihangir. Orası da bir zamanlar, bahçe içinde köşkleri ile gözde bir semtmiş. Sonra müthiş bir düşüş olmuş. Şimdi yine, bu kez başka şekilde gözde bir semt. Okuyan yazan, entelektüel dedikleri tipler çok buralarda. Bir de Fransız çok. Çoğu Fransız okullarında ve Fransız Kültür Merkezi’nde öğretmenmiş. Gün boyu ve geç saatlere kadar açık kafe ve restoranları her daim doludur. Bazen oralardan geçerken, o insanların ne iş yaptıklarını düşünürüm. Bazı tipler sanki hep oradalar. Özensizmiş gibi duran ama aslında pahalı giysileri, başka bir dünyadanmışlar gibi konuşmaları ile ilgimi çekerler.
Sıraselviler’de oturduğumu söylediğim zaman karşımdakinde daha iyi bir etki yarattığımı fark ettiğimden beri Katip Mustafa Çelebi demiyorum. Böylece Cihangir’de oturduğumu sanıyorlar. Ne var bunda? Sanki iş yerinde, Levent’te oturuyorum diyenlerin aslında nerede oturduklarını bilmiyoruz. Levent derler ama aslında Gültepe’dir oturdukları semt. Öyle işte. Birkaç yüz metre çok şey değiştirir bu şehirde. Hani imaj deyip duruyorlar ya? İşte o hesap…
– Taksim
Duyar duymaz vagonun kapısına yöneldim. Devam eden anonsun saydığı füniküler ve bağlantı bilgilerine kulak asmadan, kendimi insan seline bıraktım. Gerçek bir sel. Bu saatte bazı noktalarda neredeyse insanın ayakları yerden kesilecek. Yürüyen merdivenler tıkış tıkış. O kadar yorgunum ki, yürüyen merdivenlerde yürüyerek çıkanlar gibi koşturmaya halim yok. Sağ tarafta duruyorum. En sevdiğim yer, o upuzun koridordaki yürüme bandı. Kimi zaman ben de yürürüm sol kenardan ama, çoğunlukla bandın üstünde de sabırla dururum. Nasıl olursa olsun, üstünde kayarken sağ taraftaki ayna kaplı duvara bakar, orada kendimi bulurum. Hoşuma giden bir eğlencedir bu benim için.
Çok şükür bugün de bitmek üzere… Şunun şurasında bir saat kaldı. Çarşamba olduğuna göre, artık hafta da neredeyse bitti demektir. En zoru pazartesi ve salı günleri. Pazartesiden baktın mı, hafta sonu uzun bir tünelin sonunda gibi görünür. Ama çarşamba oldu mu, hafta sonu tatiline yaklaştık demektir. Haftanın ilk yarısı, bankoya gelen insanlar da sanki daha bir nemrut olur. Plazanın değişik katlarındaki iş yerlerine koşturanlar. Kimlik kartını evde unutup, benden geçici misafir kartı isteyenler. Randevusuna çok erken ya da geç gelmiş ziyaretçiler. Hepsi. Ha… Her gün, her koşulda güler yüzlü ve kibar olanlar da var tabii. Ama az… Onlar, yağmur, çamur da olsa güneşli bir bahar günü de olsa hep kibar ve hafiften neşelidirler.
Hafta başı insanlar öyle asık yüzlü oluyorlar da, ben nasıl oluyorum…? Burnumdan soluyorum. Ama, kimsenin eleştirmeye hakkı yok. İşe girdiğimizde bize ne demişlerdi?
– Resepsiyonist olmak öyle kolay bir iş değildir. Plazanın dışarıya karşı yüzü olacaksınız. Kibar veciddi.
Böyle demişti ilk işe girdiğim zaman binanın İdari İşler Müdürü. Bayağı sertti. Korkmadım desem yalan olur. Emekli astsubay mıymış neymiş? Çocukken bizim köye gelip herkesi köy meydanında sıraya dizen ve babama tokat atan jandarma komutanı gelmişti aklıma. Rütbesi ne idi, hiç bilmiyorum. Çok küçüktüm. Annemin arkasında, eteğine yapışmıştım. Kafamı arada uzatıp bakıyordum. Çok korkmuştum. Birilerini arıyorlarmış. Komutan çok kızgındı. Hırsını, köyde yabancı kimse olmadığını söyleyen babamdan çıkarmıştı. Konuşmasını laubali bulmuş, tokatı basmıştı. Nasıl üzülmüştüm… Benim bildiğim kadınlar ve çocuklar dayak yerdi. Kocaman babalar değil… Ağlamaya başlamıştım. Zavallı anam, komutan daha çok kızmasın diye beni susturmak için nasıl çabalamıştı…
İdari İşler Amiri devam etmişti,
– İnsanlar buraya gelince ilk olarak sizinle temasları olacak. Kuledeki iş yerlerinin vereceğiilk kalite sınavı siz olacaksınız. Kimse, “Bu şirket ne biçim bir yerde”, diye düşünmemeli. Onuniçin her zaman düzgün, temiz giyimli, ağırbaşlı ve ciddi olacaksınız. Mesafeli, ama kibar olun.Laubalilik yaptığınızı görürsem, kendinizi kapının önünde bulursunuz.
Aslında, Amir denmesine acaip bozuluyor. Ama ne yapayım? Amir işte… Müdür kelimesinden daha çok yakışıyor ona. Tipine daha çok uyuyor. Yine de, ağzımdan kaçırmamaya çalışıyorum. Zaten zor buldum bu işi de.
Haftanın ilk günleri bu talimatın arkasına sığınıp daha bir suratsız olabiliyorum. Gıcıklığımı ciddiyetin arkasına saklayabiliyorum. İşimi aynı şekilde yapsam da, yaydığım enerji farklı oluyor.
Böyle karşılıyoruz gelenleri. Bankoda bir arkadaş daha var. Sema ile yan yana oturuyoruz. Çok samimi değiliz ama, birbirimizi kolluyoruz yine de. Arada bir telefonuma daldığımda, kendisi meşgulse ve tepemde ilgi bekleyen biri varsa, dikkatimi çekmenin bir yolunu buluyor. Hafifçe sesleniyor ya da alttan dokunuyor. Sigara molalarında da sırayla birbirimizi idare ediyoruz. Sema da benim gibi, küçük yerden gelmiş İstanbul’a. Ama o, epeyce tecrübeli. Yıllar önce, ailesi ile birlikte bir Orta Anadolu kasabasından göç etmişler. Hala onlarla birlikte yaşıyor. İş çıkışı onu almaya gelen bir sevgilisi var. Belki evlenirler bir süre sonra.
– Pardon, yalnız bu kimlik geçmiyor. Nüfus cüzdanınız ya da ehliyetiniz varsa, rica edeyim.
Böyle söyleyince bazıları çok sinirleniyorlar da, ben ne yapayım? Bize böyle dendi. Ya soğuk damga ya da çip olacak kimlikte. Neyse, bu tip fazla uzatmadı. Nüfus cüzdanı varmış yanında. Şimdi iş, gideceği şirketin danışmasını aramaya kaldı. Bu yukarıdaki tiplerde de bir hava bir hava. Burunlarından konuşur, bizi beğenmezler. Her seferinde,
– Kardeşim afrayı tafrayı bırak! Sen de benim gibi bir resepsiyonistsin işte,
dememek için kendimi zor tutuyorum. Tabii, bizden çok para alıyorlar. Giyimlerinden belli. Kimisi de üniversite öğrencisi imiş. Onlar daha bir sevecen. Gülümseyeni, arada hal hatır soranı oluyor.
Şirket danışmalarındaki elemanların üstünde sekreterler var. Onlar bir üst sınıf. Yüksek topuklu ayakkabılarının üstünde sekerek, şen kahkahalarla geçip gidiyorlar. En çok kargo da bu tiplere geliyor. Her gün internet alışveriş sitelerinden bir sürü, irili ufaklı paketler geliyor bunlara. Mevsimine göre, içinde ayakkabı veya çizme olduğunu tahmin ettiğim büyük, sert kutular; yazın daha ufak ve yumuşak paketler. Artık ne varsa içlerinde… Tiril tiril tatil elbiseleri, bikiniler… Kargo şirketlerinin elemanlarının biri gelir biri gider akşama kadar bunlar için. Zavallı adamlar. Şirketlere gelen evrak ve benzeri şeyleri bize bırakır, paketleri arka taraftaki odaya koyarlar. İş bununla da bitmez. Bir de, üste olmayan, yanlış beden ısmarlanmış veya beğenilmemiş ürünlerin iadesi var. Onlar da aynı odada, geri gönderilmek üzere beklerler. Gelen elemanlar, getirdikleri paketlerden kurtulmuşken, neredeyse bir o kadarını da geri götürürler. İş arasında, patrona çaktırmamaya çalışarak, alelacele yapılan alışveriş öyle olur işte. Sonra, her şey fotoğrafta göründüğü gibi olur mu hiç?
Ben istesem de, alamam o kadar. Zaten elime ne geçiyor ki? Kira, yol parası ve gıdaya anca yetişiyor. Arada annem memleketten tarhana, bulgur yollarsa, ne mutlu bana… Neyse ki, bizim üniformamız var. Her gün değişik bir şey giyeceğim derdi yok. Siyah pantolon, beyaz gömlek. İşe başlayınca, bir pantolon iki gömlek vermişlerdi. Hafta içi gömlekleri yıkamak zor oluyor diye kendim üç tane daha aldım. Sema Kadıköy’de ucuz bir yerler tarif etti. Bir hafta sonu karşıya geçip aldım.
Kargo dedim de… Gelen çocuklardan biri bayağı hoş. Arada bir bana gülümsediği, eğer yan taraftaki kapının önünde sigara molasında isem, iki çift laf ettiği oluyor. Sözde şaka yapıyor ama biraz mahcup sanki. Aman, öyle olsun. Dert istemiyorum. Daha yeni yeni alışıyorum İstanbul’a da. Eğitim Fakültesi’ne girdiğimde kafaya koymuştum İstanbul’a gelmeyi. Türkçe öğretmeni olmaya hiç niyetim yoktu. Zaten istesen de olamazsın ki öyle hemen. İnsanlar yıllarca atama bekliyorlar.
Plazaya gelenler azaldı. Tek tük işten biraz erken çıkanlar turnikelerden geçiyorlar. Birazdan tam bir akın olur. Herkes kapının önündeki servislere koşturur. Benim de çıkmam yakın artık. Bankoyu gece görev yapan güvenlikçi arkadaşa bırakıp çıkacağız. Gökyüzü bulutlarla kaplandı birden. Hava iyice karardı. Feci bir yağmur indirecek gibi. Metro durağına kendimi bir atsam, gerisini düşünürüz.
İşte, bugün de mesai bitti. Çok şükür….
Sema, dışarda bekleyen sevgilisine bir an önce kavuşma isteği ile acele ederken,
Bu sitede yazılarımı yayınlamaya başlayalı beş sene oldu. O ilk günlerin heyecanı hala dünmüş gibi aklımda. Hiç aşina olmadığım bir alanda teknik engelleri kendi başıma aşarken, sitenin tasarımını yaparken ve ilk yazılarımı yayınlarken çektiğim sıkıntıları, endişeyi, ama en çok da başarma duygusunu unutamam. Hepsi güzel birer anı şimdi.
Aralık 2016’da siteme Hoş Geldiniz! derken şöyle yazmışım:
“Bu sitede neler mi var ?
Yaşamdan enstantaneler; anlar, anılar, geziler, düşler, düşünceler, özlemler ve öyküler var… Tüm çirkinliklere, zorluklara ve üzüntülere karşın, yaşamın tadına varmam için bana ilham veren şeyler var… Unutamadıklarım ve hayal ettiklerim var… Okuduklarım, gördüklerim ve hissettiklerim var. Dilerim, birilerinin yüreğine, aklına, bilincine dokunur, onlara da esin kaynağı olurlar.”
Bugüne kadar 75 yazı yayınlamışım. Çocukluktan bugüne, biriktirdiğim anlar, anılar, gezi ve düşünceler bolca yer aldı bu yazılarda. Kelimenin gerçek anlamıyla, beş kıtadan binlerce okuyan oldu o yazıları. Hem onların hem de yakın çevremin verdiği destekle bu yazılara devam edeceğim.
Öte yandan, baştan belirttiğim halde, bugüne kadar hiç öykü yayınlamadım. Yazılarımın içinde tabii ki öyküler oldu. Bunlar, duyduğum, okuduğum ya da başımdan geçen olaylarla ilgiliydi. Gezi yazılarımda bile kuru kuru bilgi vermekten kaçındım. Bilginin yanında, yaşadıklarım ve gözlemlerim de olsun istedim. Bunlardan söz etmiyorum. Kastettiğim, tamamen hayal ürünü, kurmaca öyküler. Bundan böyle, bu tür öykülerimi de bu sitede bulabileceksiniz.
Yeni açtığım Öykü kategorisi altında yer alacak bu yazılarımın ilkini yarından itibaren bölümler halinde yayınlayacağım. Eskiden gazetelerde tefrika (yazı dizisi) halinde yayınlanan roman ya da uzun öyküler olurdu. Benim kuşağım da bu uygulamaya yetişti. Buna göre, belli bir metin, yayının günlük, haftalık ya da aylık olmasına bağlı olarak, bölümler halinde yayınlanırdı. Ben de aynı mantıkla, ilk uzun öykümü bölümler halinde, iki günde bir yayınlayacağım. Bittikten sonra, metnin tamamını da sitede bulabileceksiniz.
Öykü bölümlerinin duyurusunu, her zaman olduğu gibi, sosyal medya hesaplarımdan düzenli olarak yapacağım. Ancak, daha kolay haberdar olmanız için www.selgideranilarkalir.com adresinden siteme üye olmanızı öneririm. Böylelikle, yazılarım yayınlanır yayınlanmaz bilgilendirilirsiniz. Eğer yazılarımı akıllı telefondan okuyorsanız, ana sayfanın sağ üst köşesinde gördüğünüz kutu içindeki üç çizgiye basabilir ve çıkan menünün en altındaki ÜYE OLMAK İÇİN bölümüne mail adresinizi bırakarak üye olabilirsiniz. Masa veya diz üstü bilgisayarlarda ise, anasayfanın sol tarafında göreceğiniz menünün en altına giderek, yine aynı şekilde üye olabilirsiniz.
Ünlü İngiliz arkeolog ve yazar George E. Bean (1903-1977), Turkey Beyond the Maeander isimli kitabında, 1970’li yıllarda karadan Knidos‘a ancak cip ile gidilebileceğini yazmış. Durum 1980’lere gelindiğinde de çok değişmemiş olacak ki, 1983 yılında araba ile böyle bir deneme yapmış ama, kısa bir süre sonra geri dönmüştük. Marmaris-Datça yolundan, Datçailçesine gelmeden önce, ayrılan Knidos yolu hiç de güven vermiyordu o zamanlar. Yol, kırmızımsı bir topraktandı. Kilometrelerce tek bir arabaya ya da insana rastlamadan, bir toz bulutu içinde gidiyordunuz. Derin çukurlar da cabası. Yolun bozuk olması bir yana, arabaya bir şey olsa, yardım alabileceğimiz hiç kimse görünmüyordu etrafta. Yol yardımı olmadığı gibi, cep telefonu da yoktu o zamanlar tabii ki. Bir süre sonra, Renault 12 arabamızın bu şartlara fazla dayanamayacağını anlamış ve geri dönmüştük. Daha birkaç gün öncesinde de, Bozburun‘a giden benzer bir toprak yoldan geri dönmüştük. O zaman da, orman içinde karşımıza çıkan kocaman bir yaban domuzu bizi daha fazla maceradan vazgeçirmişti.
Aslına bakarsanız, o tarihlerde Marmaris-Datça yolu da uçurumları nedeniyle epeyce ürkütücüydü. Günümüzde kimi yerlerde o eski yolun izlerini görmek hala mümkün. Çok kaliteli olmayan bir asfalttan yapılmış, daracık, uçurumun kıyısından giden, keskin virajlarla dolu yol gerçekten korku verici idi. Özellikle otobüsle bu yolu ilk kez gidenlerin çığlıkları araçta yankılanırdı. Hem gidiş hem geliş olup, kenarında hiçbir koruyucu bariyer bulunmayan yolda otobüs şoförleri nasıl giderdi, insan hep hayret ederdi. En önde oturan yolcular her viraj dönüşünde nefeslerini tutarlardı, çünkü bu noktalarda otobüsün ön tarafı sanki yolun dışına, uçuruma doğru taşardı. Bir keresinde, böyle otobüsle yazlık evimize giderken yanımdaki hanım fenalık geçirmiş ve bana,
– Sizde akıl yok mu? İnsan böyle bir yerde ev alır mı? demişti.
Gelin görün ki, tüm bu olumsuzluklara rağmen, o zamanlar o yolda hiç ölümlü kaza olmazdı. Yıllar sonra, bir sürü ağaç pahasına genişletilen ve kimi yerlerde rotası değiştirilerek yapılan yol ile birlikte, ciddi kazalar artmaya başladı…
Başarısız karadan gitme girişimimizden bir iki yıl sonra, Knidos’a bu kez denizden gitmiştik. Yine bugünün koşullarına göre son derece ilkel bir tekneye bir grup insan doluşmuş ve saatler süren bir yolculuk yapmıştık. Knidos’a vardığımızda etrafta ne bir tekne ne de karada bir tek insan vardı. Tekne ile yaklaşırken uzaktan kıyıdaki tiyatronun ve diğer kalıntıların görünümü beni çok etkilemişti. Biraz da hüzünlendirmişti…
Kıyıya çıkıp yürümeye başladığımızda, gruptaki on yaşlarında bir erkek çocuğu heyecanla,
– Baba! Baba! Burası pirzola kokuyor, demişti.
Herkes gülmeye başlamıştı. Babası dahil olmak üzere, kimse çocuğun utanacağını düşünmemişti. Ama gülünmeyecek gibi de değildi. Öylesine saf ve masum bir şekilde söylemişti ki…
Etrafta mis gibi, yoğun bir kekik kokusu vardı. Yıllar geçmesine rağmen beni hala güldürür bu olay.
Neredeyse kırk yıl sonra, 2021 yazında, Knidos’a tekrar gittim. Artık karadan gitmek hiç problem değil o taraflara. Yol sadece Knidos antik kentine değil, Palamutbükü gibi güzel koylara ve civardaki köylere de ulaşımı kolaylaştırıyor. Zaman içinde Knidos’daki kazılar da ilerlemiş. Pek çok yeni eser çıkarılmış. Antik alan daha önce kaderine terk edilmiş gibi iken, şimdi doğru düzgün bilet gişesi olan, etrafı çevrilmiş, daha düzenli bir ören yeri haline getirilmiş. Türkçe ve İngilizce açıklama tabelaları konmuş. Her zaman çok başarılı olmasa da, mümkün olduğunca yön tabelaları yerleştirilmiş. Knidos şehrinin yapı olarak taraçalar şeklinde olması ve henüz bazı yerlerde ara yolların açılmamış olması nedeniyle kimi tabelaların belirttiği yerlere fiilen ulaşamıyorsunuz. Böyle bir durumu iki kere yaşadık. Taraçaların arasının yüksek ve çalılıklarla kaplı olması bir üst kata geçmenizi imkansız kılıyor. Zamanla bu olumsuzlukların da giderileceğini düşünüyorum.
Günümüzde Knidos‘a denizden de…
… karadan da gitmek problem değil
Bildiğiniz gibi Knidos, arkeologların Reşadiye olarak adlandırmayı tercih ettikleri, Datça yarımadasının en ucunda yer alıyor. Burada ilk kazılar 1857-1858 yılları arasında Sir Charles Newton (1816-1894) tarafından yapılmış ve o dönemde sandıklar dolusu eser buradan Londra‘daki British Museum‘a götürülmüş. 1980’lerin ortalarında, Knidos’dan kaçırılan ünlü Oturan Demeter ve Knidos Aslanı heykellerini British Museum’da görünce resmen içim sızlamıştı. Üstelik bu talan, bizim karadan Knidos’a ulaşamadığımız dönemden yüz yılı aşkın bir zaman önce, büyük olasılıkla deniz yoluyla, yapılmış.
British Museum 1985 yılından bir fotoğraf. Müzeye sabah kapılar açılır açılmaz girmiş, akşam kapanış zilleri çaldığında çıkmıştk. Zamanın çoğunu Anadolu’dan götürülen eserlerin sergilendiği salonlarda geçirmiştik.
Knidos Aslanı (M.Ö. 2. yy.) Altı ton ağırlığındaki bu aslan heykeli 1858 yılında bulunmuş. Bir zamanlar gözlerinin camdan olduğu ve 18 metre yüksekliğindeki bir mozolenin tepesinde bulunduğu düşünülüyor. Heykel 2000 yılından itibaren müzenin Kraliçe II. Elizabeth Büyük Salonu‘nda sergilenmeye başlandı.
Knidos Aslanı’nı bulan mimar Richard Popplewell Pullan‘ın (1825-1888) heykelin tahmin edilen orijinal konumu ile ilgili çizimi. Knidos’da kazı yapan Sir Charles Newton’a yardım eden Pullan, aslan heykelini çevredeki yamaçlarda yürürken bulmuş. Heykel daha sonra bir İngiliz savaş gemisine yüklenerek İngiltere’ye götürülmüş. Kaynak: www.wikipedia.org
Yaklaşık yüz senelik bir aradan sonra, 1967-1977 yılları arasında, Knidos’da Amerikalı arkeolog Iris Cornelia Love başkanlığında yeniden kazılar yapılmaya başlanmış. Daha sonra Love’in dinamit kullanarak eserleri tahrip ettiği ve bir kısım buluntuları kaçırdığı konusunda çeşitli söylentiler çıkmış olsa da, kazıda bulunmuş uzman Türk arkeologlar bunun doğru olmadığı yönünde açıklamalarda bulunmuşlar. Gazeteci Özgen Acar da, New York Metropolitan Müzesi‘nin deposunda saklı olduğunu bildiği Karun Hazinesi‘nin varlığını Love’un sağladığı bir fotoğraf sayesinde kanıtlayabildiğini belirtmiş. Fotoğrafı çeken ve gizlice Özgen Acar’a veren, eski ABD Başkanı J.F. Kennedy‘nin kızı Caroline Kennedy, Love’ın arkadaşı imiş. Metropolitan Müzesi’nde fotoğrafçı olarak çalışıyormuş. Böylesi bir tavır sergileyen Love’ın belirtilen suçlamaları yapmış olması insana pek inandırıcı gelmese de, bu tür konuların tartışma ve spekülasyona çok açık olduğunu düşünüyorum. Knidos kazıları, 1988 yılından itibaren, Prof. Dr. Ramazan Özgan‘ın başkanlığında, Selçuk Üniversitesi tarafından yürütülüyormuş.
Oturan Demeter Heykeli (yaklaşık M.Ö. 350- M.Ö. 330) 1859 yılında Knidos’da bulunmuş. Kaynak: https://www.britishmuseum.org
Demeter tapınağında bulunmuş Roma dönemine ait heykelcik Kaynak: https://www.britishmuseum.org
Demeter Tapınağında bulunmuş seramik kaplar (M.S. 50-100) Sir Charles Newton’ın Knidos’tan götürdüğü sandıklar dolusu arkeolojik eserler arasında ünlü Knidos seramikleri de bulunuyordu. Kaynak: https://www.britishmuseum.org
Knidos günümüzde şimdi bulunduğu konumda bilinmesine ve ünlenmiş olmasına karşın, 1952 yılında G.E. Bean ve J.M. Cook tarafından yarımadada yapılan araştırmalar, Knidos’un tarihte ilk olarak Burgaz olarak adlandırılan yerde kurulduğunu ortaya koymuş. Burası Datça şehir merkezine oldukça yakın (2 kilometre uzaklıkta) bir yer. Eski Knidos olarak adlandırılan söz konusu arkeolojik alan Eski Datça ile karıştırılmamalı. Bu konuda, geçtiğimiz yaz kaldığımız Palamutbükü Mavi Beyaz Otel‘deki odamızda asılı olan ve aşağıda paylaştığım haritanın açıklayıcı olabileceğini düşünüyorum. Eski Datça (haritada E. Datça olarak gösterilmiş) Datça merkezinin kuzeybatısında ve iç tarafta iken, Eski Knidos kuzeydoğuda ve sahilde bulunuyor. 1980’lerden itibaren arkeolojik çalışmalar yapılan Eski Knidos’da, Datça’daki kentsel yayılma ve gelişim nedeniyle, 1993 yılından itibaren Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ)Tarihsel Çevre Değerlerini Araştırma Merkezi (TAÇDAM) ile Kültür ve Turizm Bakanlığı iş birliği çerçevesinde bir kurtarma çalışması başlatılması ihtiyacı doğmuş. Günümüze kadar yapılan arkeo-jeofizik ölçüm ve sondajlar ile kazılar sonucunda, bölgede M.Ö. 8. yüzyıla ait antik yerleşim yerleri, avlulu konutlar, taş döşenmiş yollar, şarap fabrikaları, şarap depolama mahzenleri, çok sayıda çanak çömlek ve tapınak adaklarında kullanılan kadın heykelcikler ortaya çıkarılmış. Aynı proje çerçevesinde, Eski Knidos’un yakınındaki Sarı Liman ve diğer limanlarda da, liman kalıntılarını belgelemek ve haritalarını çıkarmak için, sualtı arkeologları da çalışmalar yapmışlar.
Datça (Reşadiye) Yarımadası Her nedense, harita yarı Türkçe yarı İngilizce hazırlanmış. Genelde bilinen (yeni) Knidos, yarımadanın en batı ucunda. Eski Knidos (haritada Old Knidos yazılmış) Datça şehir merkezinin kuzeydoğusunda, aşağı yukarı Simi adasının karşısında bulunuyor. Yarımadanın en doğusundaki dar bölgeye Balıkaşıran deniyor.
Yukarıda belirtilen ve süren çalışmalarla da desteklenen Bean ve Cook’un teorisine göre, Knidoslular M.Ö.4. yüzyılın ortalarına kadar Burgaz mevkiindeki Eski Knidos’da yaşamışlar. Zamanında Knidos, Batı Anadolu sahillerindeki en önemli şehir devletlerinden birisi imiş. Rodos‘taki Lindos, Ialysos ve Kamiros kentleri, Kos ve Halikarnassos ile birlikte Altılı DorKent Birliği‘nin (Dorian Hexapolis) bir parçası imiş. Aslen, tıpkı daha önce Rodos ve Kos’da olduğu gibi, Peleponez yarımadasından gelen Dorlar tarafından kurulmuş. Heredot onların Spartalı olduklarını iddia etmiş olsa da, bu önerme halen tartışmalı bulunuyor.
Burgaz mevkinde bulunan Eski Knidos‘da ortaya çıkarılan işlikler. Yapılan kazılar sonucunda, yeni Knidos’a taşınıldıktan sonra (M.Ö. 360lı yıllar) buradaki bazı konutların zeytinyağı, şarap, sabun, dokuma ve metal eşya imalathanelerine dönüştürüldüğü saptanmış. Kaynak: http://burgaz.metu.edu.tr
Zaman içinde, Knidoslular şarap, sirke ve yöreye özgü bir lahana ile ünlenmişler ve bu malların ticaretini yapmaya başlamışlar. Eski Knidos’da bulunan şarap fabrikaları ve depolama alanlarından da anlaşıldığı üzere, bu konuda çok ileri gitmişler. M.Ö. 7. yüzyıl boyunca Mısır firavunun izni ile, aralarında Halikarnassos’un da bulunduğu bazı Anadolu şehir devletleri ile birlikte, Nil nehrinin ağzında Hellenium isimli bir ticaret merkezi kurmuşlar. M.Ö. 6. yüzyılda, kendilerinden iki yüz yıl önce gitmeye başlayan diğer Dorlar gibi, koloniler kurmak üzere kuzey Sicilya‘ya gitmişler. Ancak burada yerleşik Sicilyalılardan ve oradaki Foçalı kolonilerden gördükleri tepkiler nedeniyle, daha kuzeydeki Lipara adasına yerleşmişler.
Cape Crio’dan (Deveboynu) Knidos’a bakış. Knidoslular, aslında bir ada olan bu kısım ile karanın arasını doldurmuşlar.
Bu arada, Lidya Krallığı‘nı yıkan (M.Ö. 546) ve Grek şehir devletlerini birer birer hükümranlıkları altına alan Persler, Knidoslular için de bir tehlike olmaya başlamışlar. Knidoslular kendilerini korumak için, Datça yarımadasının günümüzde halk arasında Balıkaşıran denilen yerinde bir kanal kazarak yarımadayı bir ada haline getirmeyi düşünmüşler. Yarımadanın karaya bağlandığı en doğu noktada olan bu bölge gerçekten de çok dardır ve özellikle Datça’dan Marmaris yönüne giderken size eşsiz bir manzara sunar. Bunca yıldır, her geçişimde, bir tarafında Gökova Körfezi, bir tarafında Hisarönü Körfezi uzanan bu manzaraya bakmaya doyamamışımdır. İşte Knidoslular, bu noktada kazacakları bir kanalın Perslilere engel olacağına inanmışlar ve kazmaya başlamışlar. Ancak, arazinin çok kayalık olması nedeniyle, çalışmaların başlamasından bir süre sonra, sıçrayan kaya parçaları yüzünden işçilerin yüzlerinde ve gözlerinde ciddi yaralanmalar olmaya başlamış. Ne yapacaklarını bilemeyen Knidoslular çareyi Delfi‘deki kahine danışmakta bulmuşlar. Kahin, eğer Zeus istese idi yarımadayı kendisinin bir ada şeklinde yaratmış olacağını söyleyerek, çalışmaları durdurmalarını ve kanal yapımından vazgeçmelerini tavsiye etmiş. Buna uyan Knidoslular kanal çalışmalarını durdurmuşlar ve bir süre sonra, buralara kadar gelen Persli General Harpagus‘a teslim olmuşlar. Pers hakimiyeti, M.Ö. 334 yılında Büyük İskender‘in gelişine kadar sürmüş.
Tam aksi taraftan, ana karadan Cape Crio’ya bakış. Kentin kamusal alanları ana kara bölgesine, konutlar ise daha çok Cape Crio’ya yapılmış. Sağ tarafta görünen koy askeri liman, sol taraftaki daha büyük koy ise, ticari liman olarak kullanılmış.
Kaç yıl önceydi tam hatırlamıyorum, bir ara bir takım kişiler yine aynı noktada bir kanal açılmasını, bunun teknelere kolaylık sağlayarak, turizme büyük katkısı olacağını savunmuşlardı. Neyse ki sonradan bu sevdadan vazgeçildi. Buraya veya ülkemizin herhangi bir yerine kanal açma sevdalısı olanlara binlerce yıl önce Delfi kahininin söylediği sözler en güzel yanıt kanımca.
Yuvarlak Altarlar M.Ö. 6. yüzyıldan itibaren Karya ve adalardaki Dor kentlerinde yoğun olarak görülen bu sunaklar Knidos’da da bulunmuş. Mezar başlarına konan ve sıvı sunum veya et yakma şeklindeki ritüellerde kullanılan bu sunaklara, kentin doğusunda yer alan nekropolde (mezarlık) bol miktarda rastlanmış.
Kesin tarihi bilinmemekle beraber, M.Ö. 4. yüzyılda Knidos şehri bugün ziyaret ettiğimiz, yarımadanın en ucunda bulunan ve Tekir olarak anılan bölgeye taşınmış. Bazı bulgulara dayanılarak bu taşınmanın M.Ö. 360lı yıllarda olabileceği düşünülüyor. Ancak, Eski Knidos da hiçbir zaman tamamen boşaltılmamış. ODTÜ’nün yürüttüğü çalışma, bu tarihten sonra buradaki konutların çoğunun şarap, zeytinyağı, sabun, dokuma ve metal eşya üretim işliklerine dönüştürüldüğünü ortaya koymuş.
Knidos Akropolü
Dionysos Tapınağı/Kilise Tapınak, taraçalar halinde yapılmış olan kentin en alt kısmında, Küçük Tiyatro’nun batısında ve iki limana yakın bir konumda. M.S. 500 yılında üstüne bir kilise yapılmış ve yapının taşları kullanılmış.
Yarımadanın ucundaki “yeni” Knidos hakkında yazmaya devam etmeden önce eski yerleşim yeri civarı hakkında birkaç satır daha ilave etmek iyi olur diye düşünüyorum. Son yıllarda Datça’ya her gidişimde, yarımadanın çeşitli yerlerinde antik kalıntılara işaret eden, artan sayıda tabelalara rastlıyorum. Ana yol üzerinde, daha önce dikkat etmeden yanından geçip gittiğimiz bazı duvarlar tel örgü ile çevrilmiş ve az da olsa bir açıklama konmuş. Bu, Datça yarımadasında sürekli çalışma yapıldığını gösteriyor. Daha önce, Eski Knidos’un yerini saptamalarına rağmen, Bean ve Cook bir zamanların ünlü Apollon Tapınağı‘nın izine rastlayamadıklarını belirtmişler. Oysa, Apollon’un Altılı Dor Kent Birliği’nin ortak tanrısı olması nedeniyle, tarihi kayıtlara dayanılarak, burada büyük bir tapınak olduğu biliniyormuş. Günümüzde, henüz fazla kazı yapılamamış olsa da, bu önemli tapınağın Emecik köyüne yakın, Sarı Liman‘a bakan bir noktada olduğu tesbit edilmiş. Bulunan bir yazıt, tapınma eşyaları, pişmiş topraktan kap ve heykelcikler Marmaris Arkeoloji Müzesi‘ne gönderilmiş. Apollon Tapınağı’nın önemi, bir zamanlar burada, Knidos’un da bir parçası olduğu, Altılı Dor Kent Birliği’ne dahil şehir devletlerinin düzenli olarak ortak bir şenlik düzenlemesinden kaynaklanıyor. Günlerce süren şenlikler boyunca, spor karşılaşmaları, at yarışları, müzik yarışmaları ve eğlenceler yapılırmış.
Küçük Tiyatro girişi
Küçük Tiyatro Bu tiyatronun yaklaşık 8.000 kişilik olduğu tahmin ediliyor.
Şehrin çok daha büyük olan Büyük Tiyatro‘sundan geriye ayakta hiçbir şey kalmamış. Resimde görülen tepenin ortalarında olduğu belirtilen bu tiyatronun 20.000 kişilik olduğu tahmin ediliyor.
Datça yarımadasında henüz tam olarak kazılmamış olan bir de Triopium diye bir yerleşim merkezi var (Haritaya bakınız). Bazı kaynaklarda buranın bağımsız bir şehir devlet olduğu belirtilse de, kendisine ait basılmış para veya yazılı kanunları olmaması, Triopium’un Knidos’a bağlı bir yerleşim olduğu görüşüne ağırlık kazandırıyor.
Küçük Tiyatro
Tiyatrodan Dionysos Tapınağı’na bakış
Knidos’un günümüzde bildiğimiz yere taşınmasının sebebinin tamamen deniz ticaretindeki artış ve başarı olduğu belirtiliyor. Zira burası yerleşim yeri olarak oldukça kayalık ve (Eski Knidos’un aksine) çevresinde tarıma uygun alan olmayan bir yer. Bulunduğu nokta itibari ile, güneyden gelen teknelerin sert esen rüzgarlardan korunmak için zaman zaman günümüzde bile konakladıkları bir yer. Böyle bir yerin antik çağlarda ticaret açısından çok canlı olacağının düşünülmesi son derece doğal. Aslında, kazılarda bulunan M.Ö. 14. ve 13. yüzyıllara ait seramik buluntular burada, Knidoslular yeni yerleşim yerlerini kurmadan çok önce, yaşam olduğunu kanıtlamış. Bu kanıtlardan yola çıkarak, Knidos’da en az 3000 yıldan beri yaşam olduğu söylenebiliyor.
Stoa Dionysos Tapınağı ile ikinci terasın duvarı arasında yer alan bu yapı, 5×4 metre boyutlarında, 27 adet dükkan ya da depo oldukları düşünülen mekandan meydana geliyormuş. İlk olarak Helenistik dönemde inşa edilmiş. M.S. 1. yy. sonu ile M.S. 2. yy. başı arasında önüne üstü kapalı sütunlu bir galeri eklenmiş. Arkeolojik bulgulara göre, M.S. 3. yy.da Stoa yıkılmış.
Strabon‘un (M.Ö.63-M.S.63) belirttiğine göre Knidos, taraçalar şeklinde kat kat inşa edilmiş bir şehir. Bunu gezerken de algılayabiliyorsunuz. Kamusal yapılar, tiyatrolar ve tapınaklar ana karada yapılmış. Konutlar ise, dışarı doğru uzanan ve arkeologların Cape Crio dedikleri burun kısmında (Deveboynu) yer alıyormuş. Burası aslında bir ada imiş. Knidos’lular önceleri köprüler yapmışlar. Daha sonra, ana kara ile adanın arasını doldurarak, birleştirmişler. Böylece, sağlı sollu iki tane liman yaratmışlar. Batı taraftaki küçük liman askeri, diğer taraftaki büyük liman ticari amaçlar için kullanılmış.
Teraslar halinde yapılmış olan Knidos’un ikinci katına çıkan merdivenler
Stoa’nın yukardan görünümü
Knidos tarihteki en parlak zamanını Helenistik dönemde (M.Ö.323-M.Ö.33) yaşamış. M.Ö. 2. yüzyılda seramikçilikte çok büyük ilerleme olmuş ve Knidos bölgede bir seramik merkezi haline gelmiş. Romalılar döneminde ise şehrin başarılı ve zengin iş adamları sayesinde vergiden muaf tutulmuş, “civitas libera” statüsü kazanmış. Bu tür şehirler, öz yönetim ve kendi paralarını basma hakkına sahipmişler. M.S. 7. yüzyıla gelindiğinde, bölgedeki diğer kentler gibi, Knidos da Arapların istilasına uğramış. Arkeologlar bu bilgiye, kentteki kiliselerden birinin tabanına Arapça harflerle kazınmış bir yazıdan ulaşmışlar. Sonraki dönemlerde depremlerle tahrip olan Knidos, zamanla terk edilmiş.
Stoa galerisinin ayakta kalan kısmı
Bir zamanlar Stoa’da bunun gibi heykeller varmış Sergilenen heykel kopya olup, aslı Marmaris Arkeoloji Müzesi‘ne götürülmüş.
Symmakhos Heroon‘u Stoa ile Liman Caddesi’nin kesiştiği köşede bulunan bu heroon M.S. 115-130 arasında Symmakhos isimli bir yurttaş için yapılmış. Heroon, antik çağda kentlerin yöneticileri, askerleri ya da kahraman savaçıları adına yaptırılan anıtsal yapılar.
Knidos’a gittiğiniz zaman ilk ziyaret edeceğiniz yerlerden biri tiyatro olacaktır. Yaklaşık 8.000 kişilik olduğu düşünülen bu tiyatro aslında kentin küçük tiyatrosu. Daha yukarda bir tane daha büyük tiyatro olduğu biliniyor. Hatta o yöne doğru, “Büyük Tiyatro” yazan bir tabela da var ama, daha önce belirttiğim nedenlerden ötürü, tüm çabalarımıza rağmen oraya ulaşamadık. Gezinin sonunda sıcaktan bunaldığımız için oturup, dinlendiğimiz sahildeki restoranın sahibi bize uzaktan bu büyük tiyatronun yerini gösterdi. 45 dakika kadar uğraştığımız halde oraya ulaşamadığımızı söyleyince de, zaten şu anda görülecek pek fazla bir şey olmadığını belirtti. Küçük tiyatronun ilerisinde bulunan odeon‘dan ise, geriye pek fazla bir şey kalmamış.
Liman Caddesi
Boulakrates Çeşmesi (M.Ö. 1yy.)
Çeşmeden detay
Tarihte Knidoslu olan ünlüler de var. Bunlardan biri zamanın en önemli matematikçi, astronom ve filozoflarından biri olan Eudoxos (M.Ö. yaklaşık 400-350). Henüz bulunamamış olmasına rağmen, Eudoxos’un burada bir rasathanesi olduğu biliniyor. Antik Çağ’da Dünyanın Yedi Harikası‘ndan biri sayılan ünlü İskenderiye Deniz Feneri’nin mimarı Sostratos da (M.Ö.3. yüzyıl) bir Knidoslu. Öte yandan, tarihteki en ünlü Knidoslunun bir heykel olduğunu söylesek, hiç de abartmış sayılmayız. Zira, zamanın en ünlü heykeltıraşlarından Praxiteles‘in yaptığı bilinen, dillere destan Knidos Afroditi‘nin şöhreti herkesinkini geçmiş.
Apollo Tapınağı ve Sunağı Kompleksi’nden yuvarlak yapı
Güneş saati
Apollo, Altılı Dor Kent Birliği’nin ortak tanrısı olmasına ve onun adına büyük şenlikler düzenlenmesine rağmen, Knidos’un ana tanrısal varlığı değilmiş. Knidos için bu varlık Afrodit imiş. Öyle ki, M.Ö.7. yüzyıldan başlayarak, Roma dönemine (M.Ö.2. yüzyıl ortaları) kadar Knidos paralarında hep Afrodit yer almaktaymış. Aynı zamanda denizcilerin koruyucusu kabul edildiği için, Afrodit kimi zaman paraların üzerinde gemi pruvası resmi ile de canlandırılırmış. Şehir için bu kadar önemli bir tanrısal varlık olunca, Knidos’da bir Afrodit tapınağı olması da doğal. Tapınağın kendisi de, barındırdığı Knidos Afroditi kadar sıra dışı imiş. Günümüzde ancak kaidesini görebildiğimiz bu yapı, yuvarlak bir tapınak. Eski Yunan şehirlerinde yuvarlak tapınaklara pek rastlanmadığı halde yapının bu şekilde tasarlanma nedeninin, içine yerleştirilen Praxiteles’in muhteşem Afrodit heykelinin ziyaretçiler tarafından her yönden görülebilmesi olduğu düşünülüyor. Çünkü söz konusu heykelin şöhreti antik dünyada o kadar yayılmış ki, her yıl Knidos’a bunun için büyük bir akın olurmuş.
Yuvarlak Tapınak George E. Bean’e göre, büyük olasılıkla Afrodit Tapınağı
Bean’e göre, Praxiteles‘in ünlü Afrodit heykeli buna benziyordu. (sayfa 116)
Dardanos Afroditi (M.Ö. 1.yy.) Troya Müzesi, Çanakkale
Knidos Afrodit’i maalesef günümüze kadar ulaşmamış. Ancak, daha sonra birçok kopyası ya da benzeri yapılmış. Bu da, heykelin aşağı yukarı nasıl olduğunu hayal etmek açısından çok işe yaramış. Aynı şekilde, tapınağın da sonraki yüzyıllarda kopyaları yapılmış veya duvar resimlerinde yer almış. Örneğin, Tivoli‘deki (Roma yakınlarında) Hadrian Villası‘nda, yuvarlak ve Dorik sütunlarla çevrelenmiş bir yapıda, Knidos Afroditi kopyası olan bir heykel bulunmuş. İmparator Hadrian‘ın (M.S.76-M.S.138) villasının arazisini Yunan dünyasının ünlü anıtlarının benzerleri ile donatma merakı olduğu biliniyor. Bir başka örnek de, Troya Müzesi‘inden verilebilir. Müzede sergilenen ve Dardanos Afroditi olarak bilinen 31,5 cm boyutundaki heykelciğin, Praxiteles tarafından yapılan Knidos Afrodit’inin bir kopyası olduğu belirtiliyor. Diğer kopyalardan farklı olarak, bu heykelcikte Afrodit’in koluna ve bacağına Asklepios‘un simgesi olan yılan sarılmış.
Kilise (D)
Askeri Liman Şapel Kompleksi M.S. 6 yy.da yapılmış ve M.S. 7. yy. ortalarına kadar kullanılmış
Rivayete göre, Knidoslular bir Afrodit heykeli istedikleri sırada, Koslular da Praxiteles’e tanrıçanın bir heykelini sipariş vermişler. O sırada, ünlü heykeltıraşın atölyesinde iki tane Afrodit heykeli varmış. Birisi giyinik, diğeri çıplak. Önce seçme şansı Koslulara verilince, onlar giyinik olanı seçmişler. Çıplak olan Knidos’a kalmış. Ancak, Knidos heykelinin şöhreti zamanla o kadar yayılmış ki, Kos’daki heykel gölgede kalmış.
Knidos’da biraz soluklanıp, bir şeyler yiyip içebileceğiniz bir restoran da var
Knidos’da dört saatten fazla zaman geçirdik. Eylül ayının ortaları olmasına rağmen, hava çok sıcaktı. Ona rağmen yılmadık. Ulaşabildiğimiz yerlere tırmandık. Daha önce belirttiğim gibi, kolaylıkla erişilebilecek yollar henüz açılmadığı için büyük tiyatroya, Demeter Tapınağı‘na ve Cape Crio’da bulunan Roma Mezarına ulaşamadık. Gezinin sonunda, taşların arasından yol bulup çıkmış kum zambaklarını görmek ayrı bir mutluluk verdi. Öylesine narin ve güzellerdi ki… Doğa tahribatının acımasızca arttığı günümüzde, en az arkeolojik eserler kadar kıymetli ve korunmaya muhtaçlardı…
Sonbaharın ilk günü feribotla Kabatepe‘den Gökçeada‘ya doğru yol alırken, karşımızda görünen kara parçası aklıma bu iki kelimeyi getirdi. Gizemli ve hüzünlü… Gizemi, Türkiye’nin en büyük adası olmasına karşın az biliniyor olmasından. Hüzün kısmı ise, daha uzun bir öykü…
Güvertede hava oldukça serindi. Rüzgar sert esiyordu. Adaya yaklaşırken, arka tarafta yükselen sivriliğin Yunan adası Limni (Limnos) olup olmadığını merak ettim. Görüşün iyi olduğu havalarda Gökçeada’nın arkasından görünür de, insan onu Gökçeada’nın bir parçası sanır demişlerdi. Ondan emin olamadım ama, sağ tarafta yükselen kesin olarak Semadirek (Samothraki) idi. Bir başka Yunan adası. Onun konumunu daha önce baktığım haritadan biliyordum. Gökçeada’da kaldığımız günler boyunca adanın farklı noktalarından gördüğümüz Semadirek adasının da çok kendine özgü bir görünümü vardı. Yüksek tepesinde daima görünen bulutlar adaya, tütmeye devam eden bir yanardağ izlenimi veriyordu. Doğrusu, milyonlarca yıl öncesinde olsaydık bu çok da gerçek dışı olmazdı çünkü, tıpkı Limni ve Gökçeada gibi, Semadirek de volkanik bir ada.
Gökçeada, Pınarbaşı’ndan Yunan adası Samothraki’ye (Semadirek) bakış
Gökçeada’ya feribot ile geçmek aşağı yukarı 1 saat 25 dakika sürüyor. Yol boyunca, ada hakkında yola çıkmadan edindiğim bilgileri ve okuduklarımı düşündüm. Kafamda gezilecek yerler konusunda kabaca bir plan yapmıştım. Üç gece kalacaktık Gökçeada’da. Bu noktada, yola çıkmadan önce haberdar olup, katıldığım Gökçeada konulu on-line bir seminerden çok yararlandığımı belirtmek isterim. Kendisi de Gökçeadalı olan rehber Erkut Aldeniz‘in verdiği bu seminer sayesinde adanın yapısı, gastronomisi, gelenekleri ve ritüelleri konusunda başka kaynaklarda rastlamadığım bilgiler edindim. Veriliş tarihinin uygunluğu açısından benim için tamamen tesadüf olan bu seminer, adayı başka bir gözle gezmemizi ve anlamamızı sağladı. Bizim gezimize yaptığı bir başka değerli katkı da, farklı Rum köylerinde hangi restoranların gerçekten Rumlar tarafından işletildiklerini bir liste halinde vermesi oldu. Bunların sayısı çok fazla değil. Diğer restoranlar, isimleri Rumca da olsa, aslında Türkler tarafından işletiliyorlar. Önceden seçip, yer ayırttığımız otelimizin kendisinin önerdiği üç otelden birisi olduğunu öğrenmek de sezgilerimiz konusunda kendimize güvenimizi artırdı.
Feribot ile Kuzulimanı‘na yaklaşırken
Gökçeada, daha çok bilinen ve son yıllarda gözde bir tatil durağı olan Bozcaada‘dan epeyce farklı bir yapıya ve kimliğe sahip. Zaten her iki adayı bilenlerin öncelikle vurguladıkları konu, Gökçeada’nın “Bozcaada gibi” olmadığı. Bu bir anlamda bir uyarı aslında ve haksız da sayılmaz. Hani, öyle çok fazla hareketli, her gece çılgın eğlenceli bir tatil yapmayı düşünüyorsanız, burası size uygun olmayacaktır.
Kuzulimanı
Gökçeada, coğrafi olarak da çok farklı. Her şeyden önce, Bozcaada gibi tek bir yerleşim yerinden oluşmuyor. Bozcaada’da, adanın çeşitli yerlerine tek tek evler dağılmış olsa da, resmi olarak tek bir yerleşim merkezi var. O da ilçe merkezi. Gökçeada’da ise, ilçe merkezi dışında 10 tane köy var. Bunların bazıları tamamen Rum köyleri. Diğerleri, değişik tarihlerde buraya yerleştirilmiş, Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelmiş insanların yaşadığı Türk köyleri. Adada Rum nüfus 1960’lara kadar daima çoğunlukta iken, bu tarihten sonra bu durum tersine dönmüş. 1960 yılı nüfus sayımına göre Gökçeada’da 5487 Rum, 289 Türk vatandaşımız yaşıyormuş. 2016 yılındaki sayıma göre ise, 8776 olan toplam ada halkının sadece 300 kadarı yaz kış oturan Rum vatandaşlarımızdan oluşuyor.
Çam ağaçlarının adanın doğal bitki örtüsünün bir parçası olmadıkları, sonradan dikildikleri belirtiliyor
Resmi verilere göre Gökçeada’nın yüzölçümü 290 kilometre kare. 95 kilometrelik bir kıyı şeridi uzunluğu var. Adanın tam ortasından bir vadi geçiyor. Kuzey tarafı kayalık, dağlık ve engebeli. Güneye doğru tepeler alçalıyor ve yerlerini tarım yapılan ovalara bırakıyor. En yüksek tepe olan Doruk Tepe, 673 metre yüksekliğinde. Adada bir havaalanı var ama askeri amaçla kullanılıyormuş. Bir dönem, özel bir havayolunun yaptığı kısa süreli ticari uçuş denemesi karlılık açısından başarılı olmamış.
Zeytinli Barajı
Gökçeada, akarsu açısından şanslı bir ada. Akarsuların içinde en büyüğü olan Büyükdere‘nin üzerindeki Zeytinli Barajı, adanın içme suyu ve tarımsal sulama gereksinimini karşılıyor. Kuzeydeki Kaleköy‘e giderken bu barajın yanından geçiliyor. Adada bu barajın dışında birkaç gölet daha var. Bir de, güneydoğudaki Aydıncık (Kefalos)Yarımadası‘nın karaya bağlandığı yerde doğal bir Tuz Gölü bulunuyor. Gölün sonbahar aylarında flamingoların uğrak yeri olduğu belirtiliyor ama, biz gittiğimizde görmedik. Yakındaki Aydıncık Plajı, rüzgarlı olması nedeniye, rüzgar sörfü yapanlar için gözde bir yer. Senenin 300 günü burada sörf yapılabildiği belirtiliyor. Gökçeada’nın kuzeydoğusunda (Yıldızkoy ve Kuzulimanı arasında) Türkiye’nin ilk ve tek sualtı parkı olarak tanımlanan bir koruma alanı var. Birçok su altı mağarası olan bölge, başta Akdeniz foku olmak üzere, nesli tükenmekte olan deniz canlıları için önemli bir habitatmış. Dalış yapmak için özel izin almak gerekiyor.
Gökçeada Tuz Gölü
Sonunda, Kuzulimanı‘na vardık. Sanırım kafamda geminin, Bozcaada’da olduğu gibi, ada yaşamının tam ortasına yanaşacağını düşünmüşüm. O nedenle biraz şaşırdım. Liman bana çok ücra bir yerdeymiş hissi verdi. Aslında adada her yer birbirine en fazla 15-20 dakikalık mesafede. Nitekim, buradan kaldığımız Zeytinliköy‘e (Aya Teodori) gitmemiz 14-15 dakika sürdü. Giderken, orijinal adı Panaghia olan Gökçeada Merkez‘den geçtik. İtiraf edeyim, burada ve yol üstünde gördüğüm dağınıklık, kötü inşaatlar, toz ve pislik beni çok hayal kırıklığına uğrattı. Bir an, “acaba gelmeseydik mi?”, diye düşünmedim de değil. Zevksiz villalar, tuhaf birkaç site ile tipik bir Türk usulü talandı gördüğümüz. Doğrusu içim sızladı. Bu açıdan adanın büyük tehlike altında olduğunu söylemeliyim. Gökçeada, 2011 yılında CittaSlow ağına katılmaya hak kazanarak, dünyanın ilk Cittaslow adası ünvanını da almış. Sözünü ettiğim yerleri görünce, buna inanmakta zorlandım açıkçası. Belki, bu talan o zaman henüz başlamamıştı.
Zeytinliköy’de otel odamızdan ada manzarası
Bir tepede kurulmuş olan Zeytinliköy, günümüzde adanın “en Rum köyü” olarak tanımlanıyor. Tamamen koruma altında bulunan köy, aynı zamanda en çok yenilenmiş ve Yunanistan’dan adaya geri dönenlerin (bu konuya daha sonra ayrıntılı olarak değineceğim) en çok yaşadığı yerleşim yeri. Taş evleri ve daracık, parke taşından sokakları ile son derece sevimli. Burası, bir zamanlar adanın sosyal olarak en hareketli köyü imiş. Adanın meşhur dibek kahvesini en iyi yapan “Madam’ın Yeri” de buradaymış. (Köyün içinde bu isimde bir yer vardı ama, kapalı ve boşaltılmıştı). Başta köy meydanındaki Köy Kahvesi olmak üzere, rengarenk boyanmış ahşap çerçeveleri, masa ve sandalyeleri olan çok şirin kafeler var. Buralarda; dibek kahvesi, nefis sakızlı muhallebi ve kendi yaptıkları ev yapımı şarap içebilirsiniz. Adanın iki şarap üreticisinden birisi de (Kemancı Şarapları) Zeytinliköy’de bulunuyor.
Köy kahvesi
Zeytinliköy sokakları
Zeytinliköy, hem koruma altında olması hem de sokakların araba park etmeye uygun olmaması nedeniyle, trafiğe kapalı bir köy. Anayoldan saptıktan sonra, bulunduğu tepenin alt tarafında bir bariyer var. Eğer köyü gezmeye geldiyseniz, arabanızı buradaki otoparka park edip yukarı yürümeniz gerekiyor. Başta göz korkutucu gibi görünse de, bu çok zor değil. Biz, anayola yakın olan Son Vapur lokantasına gittiğimiz ilk akşam bu yolu yukarı yürüdük. Fazla zorlanmadık. Ama, sıcakta daha sıkıntılı olabilir. Eğer köyde kalıyorsanız, otelinize telefon ediyorsunuz. Ya birini yolluyorlar ya da aşağıdaki görevliye bariyeri açmasını söylüyorlar.Yukarda ise, ilkokulun önünde bir otopark var. Bavullarınızı otelin önünde indirdikten sonra arabanızı götürüp oraya park ediyorsunuz. Arzu ederseniz otelden birisi de götürebiliyor. Ayrıca, otelde kaldığınız süre boyunca size köy girişindeki bariyer için bir otomatik kumanda da veriyorlar.
Otel odamızdan köy manzarası
Zeytinliköy’de, Zeydali Otel’de konakladık ve çok memnun kaldık. Restore edilmiş iki Rum evinde konumlanmış, 16 odalı bir otel burası. Köy meydanına bakan, çok güzel bir konumu ve çok keyifli bir verandası var. Odalar sade ama, zevkle döşenmiş. Yol yorgunluğu, limandan otele gelirken yaşadığım hayal kırıklığı ve genel bir endişe ile girdiğim lobide harika bir caz müziği ile karşılanmak beni çok mutlu etti. Otel az sayıda personelle ama çok özenle işletiliyor. Çalışanlar çok genç ve tatlı insanlar. Aksaklıklar yok değil. Örneğin, bir kere sıcak su, bir kere de su kesintisi problemi oldu. Ancak, sorunlar çok duyarlı bir şekilde, hemen çözüldü. Ada koşullarında olunduğunu ve bunun da kendine göre zorlukları olduğunu unutmamak gerek.
Adı üstünde, Zeytinliköy’ün civarı zeytin ağaçları ile dolu. Onun dışında, köy içindeki bahçelerde, diğer meyve ağaçlarının yanı sıra, nar ağaçları ve böğürtlenler göze çarpıyor. Köyde yıl boyunca yaşayanların 50-60 kişi civarında olduğu belirtiliyor. Gündüzleri köy, gezmeye gelenler nedeniyle, oldukça hareketli. Geceleri ise, epeyce sakin. Sessizlik hakim. İnsan, şehir hayatında bu sessizliği ne kadar çok özlediğini fark ediyor. Sabah erken öten horozlar, otlamaya giden koyunların melemeleri ile sokakta yankılanan pıtır pıtır ayak sesleri ve hafifçe çalan kilise çanı… Daha sonra, vadinin öte tarafından yankılanan, yüksek perdeden bir ezan sesi… Sanki bir mesaj vermek ister gibi…
Zeydali Otel
Otelin kahvaltısı çok güzel. Hafif serin bir esintinin olduğu verandada güne keyifle başlamak pek hoş oluyor. Burada tanık olduğumuz bir olay bizi epeyce güldürdü. Bir sabah, kahvaltı yaparken önümüzden bir koyun geçti ve meydana açılan sokağın köşesini dönüp, durdu.Yokuştan aşağı doğru bakmaya başladı. Peşinden, 9-10 koyun daha önümüzden geçip, ona katıldılar. Sonra, birden hep beraber gerisin geri dönüp, sokaktan geldikleri yöne gittiler. Niye geldiler, neye baktılar ve neyi beğenmediler de geri döndüler? Hiç anlamadık…
Otelin verandasında kahvaltı yapmak büyük bir keyifti
Zeytinliköy’de görülecek yerlerin başında Patrik I. Bartholomeos‘un doğduğu ev var. Otelden çok uzak olmayan bu bakımlı ve güzel bina hemen göze çarpıyor. 1940 yılında doğan Patrik, yılda birkaç kez gelip, burada kalıyormuş. Kullanılan bir ev olduğu için, sadece dışarıdan görebiliyorsunuz. Onun hemen yakınında köyün tarihi çamaşırhanesi var. Diğer köylerde gördüğümüz çamaşırhanelere göre ufak bir yer ama köyün tarihi ve kültürel mirası olarak önemli. Çamaşırhanelerin Gökçeada’nın kültüründe önemli bir yeri var. Ona da daha sonra değineceğim. Köyde iki tane kilise var. Bunlardan Agios Georgios Kilisesi‘nin adanın en eski kilisesi olduğu belirtiliyor.
Patrik I. Bartholomeos‘un doğduğu ev
Gökçeada’da gezdiğimiz yerler ve izlenimlerim hakkında daha fazla yazmadan önce, adanın tarihinden de kısaca söz etmek istiyorum. Gökçeada, diğer Ege adaları gibi, tarih boyunca birçok milletin gelip geçtiği, kültürlerin harmanlandığı bir yer. Adada bulunan iki höyükte (Yeni Bademli ve Zeytinlik Höyükleri) yapılan arkeolojik çalışmalar, ilk yaşamın 8500 yıl öncesine kadar gittiğini ortaya çıkarmış. Höyüklerden daha eski olan Zeytinlik’te, M.Ö. 6000-5000 yıllarına ait yaşam izlerine rastlanmış. Buranın aynı zamanda Doğu Ege adalarında saptanan en eski yerleşim yeri olduğu belirtiliyor. Bulunan sur ve ev temellerinin yanında, çok sayıda seramik kap kacak, balta ve ok uçları gibi tarihi nesneler çıkarılmış. Bu eserler günümüzde Çanakkale’nin Tevfikiye köyü sınırları içinde bulunan muhteşem TroiaMüzesi‘inde sergileniyorlar. Ayrıca, Zeytinlik’teki yerleşim yerinin batısında, girişinde büyük bir boğa boynuzu bulunan özel bir yapı ve onun önünde, içinde 13 insan iskeleti olan, bir çukur ortaya çıkarılmış. Tarihi bu kadar eskiye giden Gökçeada’nın ilk yerleşik halkının Pelasglar olduğu ve Atina’dan sürgüne gönderildikleri düşünülüyor. M.Ö. 5. ve 4. yüzyıl klasik Yunan kaynaklarında isimlerine rastlanan Pelasglar’ın kökenleri konusunda çeşitli teoriler bulunuyor. Hint-Avrupa dil grubunda olmayan, Yunanca’dan farklı bir dil konuştukları biliniyor. Buna dayanarak, Anadolu’da Çatalhöyük‘ü ortaya çıkaran arkeolog James Mellaart ve tarihçi Fritz Schachermeyr gibi bilim insanları, Pelasgların aslında bir Anadolu halkı olduklarını savunmuşlar. Farklı kökenleri ve dilleri olması sebebiyle Atinalılar tarafından sevilmeyip, dışlanmış ve sürgün edilmişler.
Gökçeada, Zeytinlik Höyüğü’nden çıkarılan buluntular TroiaMüzesi‘nde sergilenmekteler
Homeros‘un İlyada destanında birçok kez sözü edilen Gökçeada, tarih boyunca farklı isimlerle anılmış. Pelasglardan sonra ada, o dönem Anadolu’nun Ege kıyılarına kadar gelen Perslerin eline geçmiş. M.Ö. 448 yılında Atinalılar ile yapılan anlaşmanın sonucunda Atina‘ya bağlanmış. Daha sonra Roma İmparatorluğu‘nun bir parçası olmuş. İmparatorluğun ikiye bölünmesi ile birlikte Doğu Roma‘ya (Bizans) bağlanmış. Bizans İmparatorluğu’nun son zamanlarında Gökçeada’nın yönetimi Cenevizli Gattilusio ailesine geçmiş. Aynı aileye Midilli’ye yaptığım gezide de rastlamıştım. (Midilli gezim ile ilgili, Onlar Derler Lesbos, Biz deriz Midilli…başlıklı yazım için linke tıklayabilirsiniz). Yaptıkları evliliklerle Bizans hanedanı ile bağlarını kuvvetlendiren bu Cenevizli aile, Gökçeada’nın dışında, bölgede Semadirek, Taşoz, Limni, Midilli ve Enez gibi yerleri kapsayan bir dükalık kurmuş. Yukarı Kaleköy‘deki tarihi kalıntıların bir bölümü adanın bu Ceneviz dönemine ait.
Zeytinliköy çamaşırhanesi
Venedikliler de dönem dönem Gökçeada’da imtiyaz elde etmişler. Özellikle, deniz ticaret vergisi imtiyazı ve adanın Tuz Gölü’nden elde ettikleri tuz onlar açısından çok önemli olmuş. 1455 yılında Fatih Sultan Mehmet Gökçeada’yı fethedince, Cenevizliler gibi Venedikliler de Karadeniz ve Boğazlar’daki ticaret ağlarını kaybetmişler. Ancak, Osmanlı döneminde ada birkaç kez Venedikliler ile Osmanlılar arasında el değiştirmiş. Osmanlılar, o zamana kadar İmbros olarak bilinen adanın ismini İmroz yapmışlar. 29 Temmuz 1970 tarihinde adanın ismi Türkiye Cumhuriyeti tarafından bir kez daha, Gökçeada olarak, değiştirilmiş.
Adada Rumların işlettiği restoranlardan biri olan Son Vapur Zeytinliköy’de. Az sonra bütün masalar doldu. Akordeon çalan bir sanatçının söylediği Rumca ve Türkçe şarkılar eşliğinde güzel bir akşam yemeği yedik.
Fatih Sultan Mehmet Gökçeada’yı, Bozcaada ile birlikte, başında Patrik Gennadius‘un bulunduğu Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlamış. Böylece, ada halkının dini güvence altına alınmış. Kanuni Sultan Süleyman ise, adayı bir vakıf haline getirerek, mal varlığının korunmasını sağlamış. Gökçeada bu şekilde, 20. yüzyılın başına kadar Osmanlı yönetimi altında bir Rum adası olarak varlığını refah içinde sürdürmüş. Bu tarihte adada sadece 50-60 kadar Türk aile bulunuyormuş.
Zeytinliköy’de sevimli bir köşe
Gökçeada, 1912 tarihli 1. Balkan Savaşı sırasında Yunanistan’ın eline geçmiş. Ancak, 1913’te yapılan Atina Anlaşması uyarınca, Bozcaada ile birlikte, tekrar Osmanlılara verilmiş. Bu anlaşma ile, diğer tüm Ege adaları Yunanistan’ın olmuş. Birinci Dünya Savaşı sırasında, 1915 yılına gelindiğinde, İngilizler Gökçeada’ya el koymuşlar ve Çanakkale Savaşları boyunca deniz ve hava üssü olarak Osmanlılara karşı kullanmışlar. Gökçeada daha sonra, Lozan Barış Antlaşması çerçevesinde, 22 Eylül 1923 günü, Türkiye Cumhuriyeti topraklarına katılmış. Bu tarih, daha sonra adanın kurtuluş günü olarak kabul edilmiş ve her yıl kutlanmaya başlanmış.
Zeytinliköy sokakları
Lozan Antlaşması’nın 14. maddesine göre, Gökçeada ve Bozcaada’nın Rum halkı (İstanbul’da yaşayan Rumlarla birlikte), anlaşmaya ek olarak yapılmış ve gelecekte yapılacak olan tüm nüfus mübadele anlaşmalarından muaf tutulmuşlar. Yine bu maddede yer alan ve benim bugüne kadar bilmediğim önemli bir diğer nokta ise, Gökçeada’nın ve Bozcaada’nın yönetimlerinin özerk olması konusudur. Her iki adada da, düzen ve güvenliğin yerel yönetimin emri altında olacak ve yerel halktan oluşturulmuş bir polis kuvveti tarafından sağlanacağı açıkça belirtilmiş. (Bakınız: http://www.ismetinonu.org.tr/lozan-baris-antlasmasi-tam-metni/ Madde 14.).
Gökçeada ve Bozcaada’nın özerklik statüleri, pratikte hiç bir zaman uygulanmamış. 1927 yılında çıkarılan bir yasa ile mahalli ve idari olarak Çanakkkale‘ye bağlanmışlar. İşin ilginç tarafı, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu konuda, anlaşmaya taraf diğer devletlerle, herhangi bir sorun yaşamamış olması. Bu arada, adanın Rum vakfiye okulları da Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmış.
Zeytinliköy’de çok şirin kafeler var
Gökçeada’nın yakın tarihine bakınca, Türkiye Cumhuriyeti’nin adada Rum nüfusun çok, Türklerin ise neredeyse yok denecek kadar az olmasından büyük tedirginlik duyduğunu anlıyoruz. Bu tedirginliğin özellikle Yunanistan ile (başta Kıbrıs kaynaklı olmak üzere) gerilimlerin yaşandığı dönemlerde arttığı ve bundan dolayı adaya dönem dönem Türklerin yerleştirildiği görülüyor. Örneğin, 1940’ların sonunda yaşanan bir gerginliğin sonrasında, 1947 yılında, Gökçeada’ya Sürmeneli Türk aileler yerleştirilmiş. Bu iskan hareketleri sonraki yıllarda da sistemli olarak sürdürülmüş. Günümüzde adada bulunan tüm Türk köyleri bu şekilde, devlet eliyle kurulmuş. 1951 yılında Yunanistan ile ilişkilerde yaşanan bir yumuşama sonucu Lozan’ın özerklik maddesi tekrar yürülüğe girmiş. Rum vakfiye okulları yine eskisi gibi eğitime başlamış. Ancak, yine Kıbrıs gerginlikleri ile bağlantılı olarak, 1964 yılında okulların bu statüsü tekrar iptal edilmiş. Özerk yönetim konusu da bir kez daha rafa kaldırılmış.
Keçi sütünden yapılmış nefis dondurmanın adresi…
1964 yılı, Gökçeada için acı bir dönüm noktası olmuş. 1964 ve 1965’te Gökçeada’daki 300 hane MGK kararı ile Yunanistan’a göç etmeye zorlanmış. Aynı uygulama, Bozcaadalı ve İstanbullu bazı Rumlara da yapılmış. Türk vatandaşı olanlar vatandaşlıktan çıkarılmış. Yunanistan vatandaşı olanların oturma izinleri iptal edilmiş. Böylece bir anlamda, Nüfus Mübadelesi’nden muaf tutulan bu üç Rum azınlık grup da bu şekilde eritilmiş. Yine 1964’te, kurulacak Devlet Üretme Çiftlikleri bahane edilerek, yoğun bir istimlak başlamış. Balıkçılığın yanında tarım, zeytincilik ve bağcılık yaparak geçinen Gökçeadalı Rumların tarlalarına el konunca, bir kısmı da bu nedenle göç etmiş. Bazıları İstanbul’a bazıları da Yunanistan’a gitmişler. Yine aynı yıl adada yarı açık bir cezaevi açılmış. Suçunun en az yarısını çekmiş ağır suçlular burada gün içinde devletin tarım arazilerinde çalıştırılmışlar. Bu dönem ile ilgili olarak mahkumların sebep olduğu pek çok olay yaşandığı ve Gökçeada’da huzur kalmadığı iddiaları var. Cezaevi 1991 senesine kadar açık kalmış. Aşağı yukarı aynı tarihlerde, o zamana kadar uygulanan Gökçeada’ya giriş için özel izin alma işlemi kaldırılmış.
Zeytinliköy Rum ilkokulu Eylül ayının ilk günlerinde okuldan, neşe içinde Rumca şarkılar söyleyen ana sınıfı öğrencilerinin sesleri geliyordu
Yukarda belirttiğim gibi, adada yaşayan Rumlara uygulanan politikalar ve baskılar genelde hep o dönemde Yunanistan ile olan ilişkilerin durumuna paralel olmuş. İyi ilişki dönemleri aynı zamanda huzur getirmiş. Ancak, bunun tek taraflı olduğunu düşünmek kanımca çok yanlış olur. Aydın kesim olarak, yaşananlardan duyulan utanç nedeniyle (ki duyulması da gerekir), zaman zaman sadece Türkiye Cumhuriyeti’ni suçlayıcı bir tavır içine girilebiliyor. Oysa biliyoruz ki, Yunanistan da aynı yıllarda Türk azınlığına iyi davranmamıştır. Türklerin yoğun olduğu Batı Trakya ve özellikle Gümülcine halkına ağır baskılar uygulanmış, bu bölgelere giriş çıkışlar izne tabi tutulmuştur. 1961-1963 yılları arasında Selanik’te yaşarken, bu tür baskılardan, bir çocuk olarak bile, haberdardım. Bence, her iki devlet de, Türk ve Rum azınlıklarını birbirlerine karşı silah olarak kullanmış, olan masum insanlara olmuş…
İlkokulun yanında bulunan Agios Georgios Kilisesi
Gökçeada’dan bir diğer büyük göç, 1974 yılında, Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında olmuş. Rum nüfus daha da azalmış. Tüm bu göç olaylarının bende yarattığı hüzün, son yıllarda Yunanistan’a göç edenlerin geri dönmeye başladıklarını öğrenmemle bir sevince dönüştü. Bu geriye dönüş hiç tahmin etmediğim bir durumdu ve beni oldukça şaşırttı. 1970’lerde gidenlerin geri dönmeleri en çok ekonomik sebeplere bağlanıyor. Artık emeklilik yaşında olan bu kişilerin emekli maaşları ile Atina gibi şehirlerde geçinemedikleri için geri döndükleri belirtiliyor. Köylerine dönüp, eski evlerini onarıyorlar ve daha çok turizm ile uğraşıyorlar. Terk edilmiş ve harap hale gelmiş o güzel köylerde yapılacak daha çok şey var ama bu gelişme çok umut verici. Adayı ziyaret edenlerin fotoğraf çekmeye doyamadıkları o şirin evler (genelde herkes aynı evleri çekiyor), resim gibi sokaklar işte bu tersine göçün ürünü. Geri dönenler memnun görünüyorlar. Hem Yunanistan’dan Avro olarak emekli maaşı alıyorlar hem de burada turizmden para kazanıyorlar. İnsan gelecek için umutlanıyor, mutlu oluyor. Ama ah… O kimi bakışlarda yakaladığım ürkeklik yok mu… İşte o, insanın içini yakıyor… Siz ne kadar içten, onlar ne kadar kibar ve cana yakın davransalar da, belli ki o, genlerle kuşaktan kuşağa geçmiş, kolay kolay geçmeyecek bir duygu…
Garaj Kafe’nin terasından manzara
Zeytinliköy’de bazı kafelerin ovaya bakan, güzel terasları var. İlk gün, otele yerleşir yerleşmez bunlardan Garaj Kafe‘ye gittik. Esintili terasta duvar dibinde bir masa bulduk ve oturduk. Üstünde birer top vanilyalı dondurma olan sakızlı muhallebi ve dibek kahve içtik. Servisi genç bir çocuk yaptı ama, ortalıkta masaları gezen, arada bir şeyler götüren ve müşterilerle şakalaşan orta yaşlı bir adam da vardı. Çok neşeliydi. Şen kahkahalar atıyordu. Bir süre oturduktan sonra, yan masadakilerden heveslenerek, ev yapımı şaraptan içmeye karar verdik. Siparişi, bu kez yakınımızda olan bu adama verdik. Kendisi şarapları getirmek için içeri gittiği sırada kenardaki, manzarası daha iyi olan, masalardan biri boşaldı. Şaraplarla geri gelen adam, o masayı işaret ederek,
– İsterseniz buraya geçin, dedi tatlı şivesi ile.
Diğer masaya geçtik ama, biraz ağırdan almış olmalıyız ki, kuru yemiş çanağını masaya koyarken,
– Vallahi ben istemedi sizden, hanım dedi söyle diye. Hanım patron. 32 yıldır benim patron, dedi neşeyle.
Çok güldük. Eşi, kafenin kapısından girdiğimiz zaman, tezgahın arkasından bize,
– Buyrun, buyrun, diyen hanım olmalıydı.
Şarabın baharatlı bir tadı vardı. Karanfil, tarçın gibi. O nedenle, sıcak olmamasına rağmen, bana sıcak şarabı anımsattı. Derken, bizim adam gene belirdi masanın başında.
– Benim Türkçe pek yok. Ama seviyor, masaları dolaşıp, gülmeyi, dedi neşe ile.
Adada kaldığımız günlerde, Türkçesi bu kafe sahibinden daha da az olan birkaç kişiye rastladık. Konuşmamızı anlamakta zorlandılar. Eşlerinin Türkçeleri ise, gayet iyiydi. Kanımca bu kişiler aslen, Gökçeadalılarla evlenmiş ana kara Yunanlılar. Şimdi, onlarla beraber adaya gelmişler. Gökçeadalı Rumların Türkçeleri gayet iyi çünkü, adadaki Rum okullarında ana dillerinde okudukları derslerin dışında Türkçe dersler de okuyorlar.
Benim için, yeni bir yeri gezmeye nereden başlamak gerektiği konusu önemlidir. Bu neredeyse tüm gezinin havasını belirler. Gezerken öğreneceklerimi kendime göre bir zemine oturtmak isterim. Gökçeada için bu noktanın Merkez’deki (Panaghia) Kent Müzesi olduğunu düşünüyorum. Aynı şeyi Bozcaada için de söyleyebilirim. Orada da ilk önce müzeye gitmiş ve çok faydalanmıştık. Gökçeada Kent Müzesi, Gökçeada Belediyesi tarafından 2017 yılında açılmış. Bunun için, belediyeye ait bir hamam restore edilmiş. Aynı binanın bahçesi 1950’li yıllardan beri açık hava sineması olarak kullanılmaktaymış. Halen de kullanılıyor.
Müzede önce Gökçeada’nın tarihi ile ilgili kısa bilgiler veriliyor. Yalnız, sanırım o zaman Zeytinlik Höyüğü’ndeki buluntular henüz gün yüzüne çıkarılmadığı için, ada tarihi 5000 yıllık olarak belirtilmiş. Yukarıda belirttiğim gibi, Zeytinlik’te 2019 yılında yapılan kazılar, adadaki yaşamın çok daha eskiye gittiğini kanıtlamış. Müzenin hemen herkesin ilgisini çekecek bölümleri ada yaşamı ile ilgili olanlar. Bunun için Gökçeadalıların bağışladıkları eşyalar kullanılmış. Böylece, bir zamanlar adadaki ekonomik ve kültürel yaşamı, gündelik hayatı; giyim, mutfak ve kahve kültürlerini görebiliyorsunuz. Ayrıca, bir zamanlar Gökçeada için çok önemli olan süngercilik, balıkçılık, arıcılık ve sabun üretimi gibi alanlara ait araç gereç ve fotoğraflar sergileniyor.
Gökçeada ve Bozcaada Metropolitliği ve bahçesindeki Merkez Panaghia Ortodoks Kilisesi
Kent Müzesi’ne gelmişken yakınındaki Gökçeada ve Bozcaada Metropolitliği‘ni ve yanındaki kilisesini dışardan görebilirsiniz. Gökçeada’da kiliseler genellikle kapalı zaten. Ayin zamanı ve özel törenler için açıyorlar. Ada merkezi Çınarlı, Yeni Mahalle ve Fatih mahallelerinden oluşuyor. Buralarda da oturan Rumlara ve Rum mimarisinden örneklere rastlamak mümkün. Ancak, maruz kaldığı mimari ve kültürel tahribat nedeniyle, buranın adanın en az sevdiğim yeri olduğunu söylemeliyim. Eski orijinal dokusu gitmiş, yerine tipik bir Türk yerleşim yeri havası gelmiş. Gökçeada’daki tek Osmanlı camii olan Merkez Camii (1813) de burada bulunuyor.
Gökçeada Merkez’de Balbadem Cafe
Kaldığımız Zeytinliköy’ün dışında gittiğimiz ilk Rum köyü, Bademli idi. Buranın orijinal Rumca adı Gliki. Yeni Bademli diye bir köyün kurulmasından sonra buraya Eski Bademli de denmeye başlanmış. En çok badem kurabiyesi yapılan köy olarak bilinen Bademli, tepe üzerinde, çok sevimli bir köy. Manzarası çok güzel. Bu nedenle buraya Gökçeada’nın balkonu diyenler de varmış. Özellikle, buradan Semadirek adasının manzarasına bayıldım.
Bademli, adadaki koruma altına alınmış köylerden biri. Çevresinde bol miktarda badem ağacı var. Başka meyva ağaçları da var. Bir zamanlar çok zengin bir köymüş. Halk bağ bahçecilik, süngercilik ve hayvancılık ile uğraşırmış. Adadaki hayvancılık genelde koyun ve keçi üzerine. Biz gittiğimizde köy çok sakindi. Gezdiğimiz ara sokaklarda hiç insan görmedik ama, köyde bir evleri yenileme faaliyeti olduğu anlaşılıyor. Bazıları çok güzel restore edilmiş. Köyde sürekli kalan insan sayısı çok azmış aslında. Yaz aylarında İstanbul ve Yunanistan’dan gelenlerle 150-160 kişi oluyormuş.
Eski Bademli Dükkanı’nda Türkiye’nin 15 şehrinden 32 ev hanımı, sanatçı ve ustanın ürünleri satılıyor
Dolaşırken, küçük bir tabela sizi köyün kahvesine yönlendiriyor. Gerçi, o tabela olmasa da adımlarınız sizi doğal olarak oraya götürüyor. Her köyde olduğu gibi, burası bir meydanda bulunuyor. Kahvenin önünde ve karşı duvarın kenarında ufak masalar var. Biz kapı önündeki masalardan birine oturduk. Yanıbaşımızdaki dut ağacının üzerimizdeki tenteye vuran gölgesi, sıcak havada pek iyi geldi. Kahvecinin söylediğine göre, ağaç 300 senelik imiş. Kahvenin giriş kapısının tepesinde 1903 yılında yapılmış bir güneş saati var. Yakın zamana kadar kullanılıyormuş. Dut ağacının dalları güneşi engellemeye başlayınca, kullanılmaz olmuş.
Bademli (Gliki) köy kahvesi
Giriş kapısının üzerindeki güneş saati
Tüm köylerde en az bir tane tarihi çamaşırhane bulunuyor. Çamaşırhaneler, sadece burada çamaşırların kadınlar tarafından bir arada yıkandığı ortak alan olmalarından dolayı değil, aynı zamanda sosyalleşme noktaları olmalarından dolayı da çok önemlilermiş. Erkekler için kahvenin köy yaşamında önemi ne ise, kadınlar için çamaşırhanelerin önemi de benzermiş. Her kadın kendi evinin çamaşırını buradaki ocaklarda ısıttığı su ile yıkarken, bir yandan da en son gelişmelerden ve dedikodulardan haberdar olurmuş. Günümüzde çamaşırhaneler bu şekilde kullanılmıyor elbet ama, 15 Ağustos gibi önemli dini bayramların ritüelleri kapsamında daha farklı bir şekilde hala kullanılıyorlar.
Bademli sokakları
Bademli köyünün çamaşırhanesi, diğer gördüğümüz köy çamaşırhanelerinden farklı olarak, açık sayılabilecek bir mekanda. Üç tarafı duvarla çevrili, bir tarafı açık. Ancak, son yıllarda gezmeye gelenlerin yaptıkları tahribat ve burada bulunan tarihi ibrik, leğen ve benzeri eşyanın çalınması nedeniyle, günümüzde demir parmaklıkla kapatılmış. Aslında, aynı şey tüm çamaşırhaneler için yapılsa ve sadece kapıdan bakılabilse, çok daha iyi olur. Diğer Rum köylerinin çamaşırhanelerinde gördüğümüz duvar yazıları, çöp ve bira kutuları çok üzücü bir manzara idi. Bu durumda insan kiliselerin kapalı tutulmasına da şaşırmıyor. Başlarında sürekli birisi duramadığı sürece, buralarda da her türlü hırsızlık ve tahribat olabilir. Bademli çamaşırhanesinin yanında bir de dev gibi, ulu bir çınar var. Birkaç asırlık olmalı.
Bademli çamaşırhanesine giden yol
Bademli’nin açık çamaşırhanesi ve yanındaki ulu çınar
Çamaşırhanenin içi
Bademli’nin kurabiyeleri meşhurmuş dedik ama, biz orada yiyemedik. Henüz öğle saatleri olmasına karşın, kahveci ellerinde kalmadığını söyledi. Orada üzüldüm ama, Tepeköy‘de (Rumca adı Agridia veya Agridya) bu nefis kurabiyeleri ve daha fazlasını bulduk. Eğer Gökçeada’da buzuki eşliğinde hem yemek yemek hem de eğlenmek istiyorsanız, en iyi restoranlar Tepeköy’de bulunuyor. Buralar Rumların da eğlenmek için geldikleri yerler. Zaten, herhangi bir ülke ya da şehirde, bir yere yerli halk da gidiyorsa, orası iyidir. Tepeköy’de, Rumların işlettiği iki restoran önerilmişti. Bunlardan birisi meydanın köşesindeki Meraklis. Diğeri ise, 12 sene önce tekrar açılan özel Rum lisesinin karşısındaki Barba Yorgo. Biz, www.barbayorgo.com sitesinde okuduğum bilgilerin etkisi ile, ikincisini seçtik ve hiç pişman olmadık.
Tepeköy’de Taverna Barba Yorgo
Barba Yorgo adanın Rum halkının da eğlenmeye geldiği bir taverna. Gecenin ilerleyen saatlerinde, masamıza bakan güzel garsonumuzun başını çektiği bu dansa çeşitli masalardan katılanlar oldu.
Köye akşam üzeri gittik. Saat sekiz için rezervasyon yaptırmıştık. Barba Yorgo’nun yakınında bir park yeri bulduk. Köyü gezmeden önce restorana gidip, masamızın yerini teyit etmek istedik. Pandemi nedeniyle, gezi boyunca özellikle kenar ve kalabalıktan uzak masaları tercih ediyorduk. Biz şef garson ile konuşurken, Barba Yorgo da geldi. Seçenekler arasından içimizin en rahat edeceği bir masada karar kıldık.
– Saat dokuzda müzik başlar. Geç kalmayın, dedi Barba Yorgo.
O sırada ıssız olan restoran birkaç saat sonra, tek bir masa kalmamacasına dolmuştu. Ama önce, köyü gezmek ve köy kahvesinde oturmaktı niyetimiz. Daha yemek saatine vakit vardı.
Kendi sitesinde de anlattığına göre, Barba Yorgo (yani Yorgo Amca) Gökçeadalı bir kimya mühendisi aslında. (Barba Yorgo’nun yaşamından bir kesit, Kent Müzesi’nde de karşınıza çıkıyor). Asıl adı, Yorgos Zarbuzanis(Yorgo Zarbozan). Barba Yorgo ilkokulu Tepeköy’de okumuş. Köyde ortaokul olmadığı için, eğitimine Gökçeada Merkez’de devam etmiş. Ancak, o yıllarda adada lise de olmadığı için, 1958 yılında İstanbul’a gitmiş. İstanbul’da liseden başarı ile mezun olmakla kalmamış, üniversiteyi de kazanmış. Kimya mühendisliği okuduktan sonra, yıllar içinde kendi fabrikasını kurmuş. Bu arada, memleketi Tepeköy zorunlu göçlerle giderek ıssızlaşmış. Bir zamanlar 1200 kişinin yaşadığı köy, neredeyse tamamen boşalmış. Yorgo köyünü hiç unutmamış ve sonunda, 1996 yılında, 38 sene İstanbul’da yaşadıktan sonra, Gökçeada’ya geri dönmüş. Doğduğu Tepeköy’e gelerek, önce aile evini onarmış. Daha sonra, başka evler satın alarak, onları pansiyon haline getirmiş. Bu arada, adanın o zamanlar tek Rum tavernasını açmış. Kendi elleri ile nefis mezeler hazırlamış. Şarap imalathanesi kurmuş. Onun bu yaptıklarını örnek alanlarla birlikte Tepeköy, virane ve terk edilmiş bir köy olmaktan kurtulmuş. Tekrar arıcılık canlanmış. Adanın en iyi balının Tepeköy’de olduğu söyleniyor. Tıpkı Bozcaada’da gördüğümüz gibi, şimdi her yıl 15 Ağustos’ta, Yeni Zelanda ve Arjantin gibi uzak diyarlara dağılmış, dünyanın her yerinden Tepeköylü burada toplanıp, bu önemli yortuyu kutluyorlarmış.
Barba Yorgo, en çok Kıbrıs nedeniyle yaşanan gerginliklere lanet okumuş. Yüzyıllarca bu topraklarda yaşayan iki halkı birbirine düşman yapan o olayları ve etkilerini lanetlememek ve onun aşağıdaki sözlerine katılmamak mümkün mü?
“İki yabancı gibi, karşılıklı iki yakada, uzo ve rakı ile dumanlı kafaları, dillerinde aynı şarkı, Dudaklarında aynı tebessüm, kim inanır düşman dolduklarına ?” Barba Yorgo.
Tepeköy köy meydanı
Köyü gezmek üzere Barba Yorgo’nun tavernasından ayrıldık. Az ilerdeki meydana geldik. Henüz meydandaki tavernalar da boştu ama, köy kahvesinin meydanın ortasındaki ağacın altına konmuş masaları dolmuştu. Tek tük bizim gibi gezmeye gelen vardı. Çoğunluk ise, yerel Rum halktı. Birbirleri ile konuşuyor, masadan masaya laf atıyor, neşe içinde gülüyorlardı. Biz sokak aralarına daldık. Sessizliğin içinde, parke taşlarda ayak seslerimiz yankılanıyordu. Birkaç köşe döndükten sonra, 1832 yılında yapılmış olan, Meryem Ana’ya ithaf edilmiş kiliseye geldik. 1928 yılında restore edilen kilise oldukça bakımlı görünüyordu. Kilisenin yanındaki bina, 1885 yılında, çalışmak için Mısır’a giden bir Tepeköylünün yolladığı para ile inşa edilmiş bir ilkokulmuş. Köyün ilk okulu, ondan da önce, 1868 yılında yapılmış.
Tepeköy’de Meryem Ana’ya ithaf edilmiş kilise ve yanındaki zamanında ilkokul olarak yapılmış bina
Köyü biraz gezdikten sonra, biz de meydana dönüp, köy kahvesinin kapısının önündeki büyük masaya oturduk. Kapının diğer yanındaki masada köyün yaşlıları oturmuş, neşeli ve gürültülü bir şekilde konuşuyorlardı.
Bir ümit, sipariş almaya gelen kahvehanenin sahibine sordum,
– Badem kurabiyeniz var mı?
Adam, meydandaki masalardan birine oturmuş, sohbet eden karısına Rumca seslendi. Kadın zayıf, siyah saçlı, hoş bir kadındı. Irkının güzellerinden…
Adam, bize dönüp,
– Kurabiyeleri hanım yapıyor. Fırındalarmış. Daha 45 dakikası varmış, dedi.
– Tamam, dedik.
Nasıl olsa, daha akşam yemeğine çok vakit vardı. Kahvemizi yudumlarken, etrafı incelemeye başladım. Biraz sonra, meydanın öbür ucunda ayağı aksayan ve bastonla zor yürüyen bir kadın ile Down Sendromu olan bir genç erkek belirdi. Ağır ağır meydanın ortasına yürüdüler. Özellikle kadının gelmesi epeyce uzun sürdü. Sonra onlar da kahvenin masalarından birine oturdular ve birkaç masa arasında devam eden neşeli sohbete katıldılar.
Tepeköy’deki diğer Rum tavernası Meraklis
Köy kahvesinin önünde beyaz bir araba durdu. Kullanan kişi arabadan indi ve kapı önündeki diğer masada oturan kahve sahibine Rumca bir şeyler sorup, gitti. Biraz zaman geçti. Derken, kahvehane sahibinin hanımı iki kutu kurabiye ile geldi ve içeri girdi. Hemen arkasından beyaz arabalı adam tekrar geldi. O da içeri girdi ve kısa bir süre sonra elinde kutulardan birisi ile çıktı, arabaya binip, uzaklaştı. Bu durumda, geriye bir kutu kalmış oluyordu. Hemen harekete geçmeye karar verdim ve içeri gittim. Anlaşılan, bugünün üretimi bu kadar olacaktı.
İspilioti ailesinin nefis Kavala Bademlisi
Kadına kalan kutuyu ayırmasını, onu almak istediğimizi söyledim. Hesaba onu da eklemesini de belirterek, yerime geldim. Birazdan kahvehane sahibi geldi ve,
– Bizim hanım anlamadı sizin ne demek istediğinizi, dedi.
Neden anlamadığını, o sonradan tadıp, resmen bayıldığımız kurabiyelerin kutusunun üstünü okuyunca anladık. Günler sonra bile ağızda dağılan o enfes Kavala Bademlisi‘nin ve İspilioti ailesinin geçmişinin yazılı olduğu kutuda, Gökçeadalı Vasilis ile evlendiği Korfu Adalı Labrini’den de söz ediliyordu.
Kurabiyeleri orada tatmadık. Sonraya saklamaya karar verdik. Ama, arkamızdaki pencerenin camında asılı olan kocaman afişteki tatlıyı deneyelim dedik. Tatile çıkarken, kilo endişesi olmadan her şeyi yemeye karar vermiştim. Gönül rahatlığı ile iki tane Galaktobureko ısmarladık. Aman, iyi ki ısmaralamışız bu ağızda dağılan tatlıyı. Çok lezzetli idi. O sırada, iki tane gençce Rum hanım bizim oturduğumuz büyük masanın bir ucuna, izin isteyip, oturdular. Biri sarışın, biri esmer olan bu hanımlar aralarında bir şeye karar vermeye çalışıyorlardı. Birkaç dakika sonra, içlerinden sarışın olan Türkçe olarak, telefonumuzu taksi çağırmak için kullanıp, kullanamayacağını sordu. Kendi telefonları çekmiyordu. Verdik tabii. Taksiyi beklerken sohbet etmeye başladık. Ben, tatlıyı işaret ederek, çok güzel olduğunu söyleyince esmer olan,
– E işte, sizdeki Laz Böreği, dedi.
O güne kadar hiç Laz Böreği yemediğim için, o cahillikle börek olduğuna göre tuzlu olacağını düşünerek,
– Ama bu tatlı, dedim. Kadıncağız başını sallamakla yetindi.
Galaktobureko
Evet, sonradan öğrendim ki, Laz Böreği de, tıpkı Galaktobureko gibi, bir tatlıymış. Tek farkı, Rum ya da Yunanlıların, baklava yufkası gibi incecik yufkanın arasına irmikten yapılan bir krema koyması. Laz böreğinde ise, muhallebi konuyormuş. Her ikisinde de üstüne şerbet dökülüyor. Gökçeada’da Tepeköy’e giderseniz, köy kahvesinde Galaktobureko yemenizi öneririm.
Hanımlarla biraz daha sohbet ettik. İstanbul’dan geldiğimizi öğrenince, gözleri parladı. Onlar Gökçeada’da iki farklı Rum köyündenlermiş. Sonra, adalarının ne kadar güzel olduğunu, denize girmek için en güzel yer dedikleri Laz Koyu gibisinin Bozcaada’da olmadığını anlatmaya koyuldular. Böylece, iki ada arasında tatlı bir rekabet olduğunu da anladık.
Yemeğe gitmek için kalktık köy kahvesinden. Ertesi sabah yine geleceğimizi bilmiyorduk henüz. Nitekim, öyle de oldu. Sabah, güneş gözlüğümü bulamayınca, aramaya Tepeköy kahvesinden başlamaya karar verdik. Ertesi gün, kahveye girdiğimde iki genç kız Rumca konuşup, şakalaşıyorlardı. Ben, bir önceki gün bir gözlük bulup, bulmadıklarını sorunca içlerinden biri,
– Anneme sorayım, dedi.
Kapının önünde dostları ile oturan Labrini hanıma seslendi. Gözlüğüm, buzdolabının üzerinde, güvendeydi. Çıkarken kendisine, hatırladığım biraz Yunanca ile, içtenlikle teşekkür ettim.
Tepeköy’ün mesire yeri Pınarbaşı’ndan aşağıya bakış
Güneş gözlüğümü bir gece önce Tepeköy’de unutmamın bir faydası oldu. Bu sayede, Tepeköy’e çıkan yoldan ulaşılan, köyün mesire yeri, Pınarbaşı‘na da gittik. Son derece rüzgarlı idi ama müthiş güzel bir manzarası vardı. Kır kahvesinde oturduk, birer kahve içtik. Burada da korumaya alınmış ulu bir çınar vardı.
Dereköy
Gökçeada’da, virane ve yıkık dökük haliyle, beni en çok üzen yer Dereköy (Shinudi) oldu. Bir zamanlar, 2000 kişilik nüfusu ile Türkiye’nin en büyük köyü olan Dereköy, adanın göçten en çok etkilenen köyü olmuş. Evlerin çoğu harap vaziyette. Diğer köylerle karşılaştırınca, köy kahvesi bile acıklı görünüyor. Dereköy’e de son yıllarda geri dönenler olmuş. Göze çarpan az sayıda yenilenmiş ev onlara ait olmalı.
Bir zamanlar Türkiye’nin en büyük köyü olan Dereköy şimdi harap bir durumda
Köy kahvesinin karşısındaki kilisenin köşesini döndüğünüz zaman, Dereköy’ün çamaşırhanesine varıyorsunuz. Burası, Gökçeada’nın en büyük tarihi çamaşırhanesi olması nedeniyle önemli. Ayrıca, artık çamaşır için kullanılmasa da, dini ritüeller için belli bir işlevi var. İçerde, biz gittiğimiz zamandan on beş gün kadar önce kutlanmış olan 15 Ağustos Meryem Ana yortusundan izler vardı.
Dereköy Koimesis Tis TheotokosKilisesi
Gökçeada’da, dini bayramlar, kutlamalar çok önemli. Böylesi günler, insanların bir araya gelmesi için bir vesile. Dini olmalarının yanında, kültürel önemi de var. Bunların arasında 15 Ağustos’un, tüm Hristiyan dünyasında olduğu gibi, özel bir yeri olduğu belirtiliyor. Anlatıldığına göre, Meryem Ana’nın Miracı ya da göğe yükselmesinin (ascension) kutlandığı bu bayramda kutlamalar birkaç gün sürüyor. Bir gün önce, 14 Ağustos’ta, cemaat öğleden sonra kiliselere giderek, toplu olarak temizlik yapıyor. Aynı sırada, kurbanlık hayvanlar getirilip, kesiliyor ve parçalanıyor. Evet, yanlış okumadınız. Gökçeada Ortodokslarının da kurban geleneği var. Buna ben de en az sizin kadar şaşırdım. (Bu konuda daha ayrıntılı bilgi edinmek isterseniz, internet ortamında bulabileceğiniz, İskender Oymak’ın, Gökçeada Hristiyanlarında Kurban Geleneği makalesini okumanızı öneririm).
Köyün ünlü çamaşırhanesi kilisenin aşağısında. Burası, Gökçeada’daki çamaşırhanelerin en büyüğü.
Gökçeada’da daha sonra, kadınlar toplu olarak kurban etlerini ve beraber yenmek üzere keşkek pişiriyorlar. İşte bu pişirme işleminin yapıldığı yerler, köy çamaşırhaneleri. Dereköy’deki çamaşırhanede 15 Ağustos’tan kalma olarak ifade ettiğim izler, bu pişirme işlemi için kullanılan ocaklardaki küllerdi. Arife gecesi ve bayram sabahı pişirilen yemekler, sabah ayininden sonra köy halkı tarafından topluca yeniliyor. Yemek sonrası yapılan mezarlık ziyaretinin ardından eğlencelerle devam eden kutlamaların 17 Ağustos sabahına kadar sürdüğü oluyormuş.
Dereköy çamaşırhanesinin içi
Bir diğer eski Rum köyü olan Kaleköy‘ü (Kastro) en sona bırakmıştık. Köyün kendisi tepede. Burada, ilk olarak Helenistik dönemde yapılıp, daha sonra Ceneviz ve Bizans döneminde güçlendirilen kalenin ve surların kalıntılarını görmek mümkün. Tepenin hemen altında, aynı ad ile anılan, adanın ikinci limanı var. Kaleköy halkının tamamı göçe zorlandığı için burada hiç Rum aile kalmamış. Daha sonra buraya, Doğu Anadolu’dan ve son yıllarda şehirli Türkler yerleşmiş. Konumu ve buradan bakıldığında manzaranın güzelliği, Kaleköy’ü gün batımı saatlerinde popüler bir yer yapmış. Ancak, bunun için erken gitmenizi öneririm çünkü, köyün yolları çok dik ve dar. Park eden araçların yolları neredeyse tamamen kapaması nedeniyle, yukarda epeyce korkulu dakikalar yaşadık ve park yeri bulamadığımız için aşağı indik.
Kaleköy limanı Uzakta görünen Samothaki’nin tepesi yine bulutlu.
Liman bölgesinde saat 18’den sonra araba park etmenize izin verilmiyor ve buraya gelen yolun başındaki bariyer indiriliyor. O nedenle aracınızı, bariyerin dışındaki otoparka park etmeniz gerekiyor. Eğer Gökçeada’nın ünlü Kaşkaval ya da Peynir Kayalıkları’nı görmek isterseniz, gidebilmek için doğru adres Kaleköy. Üst üste dizilmiş peynir kalıplarını andıran bu kaya oluşumlarını, buradan bir tekneye binerek görebilirsiniz. Mesafe olarak Kuzulimanı’na daha yakın olmasına karşın, Kaşkaval Kayaları için Kaleköy’den tekne bulmak daha kolay.
Kaşkaval ya da Peynir Kayalıkları Kaynak: http://www.gokceada.gov.tr
Kaleköy sahilde Hibe Iksenefon Cricoriu Kilisesi
Son gece, akşam yemeği için Kaleköy sahilindeki Eleni‘de yer ayırtmıştık. Yan yana bir sürü mekan var. Bunların içinde bizim gittiğimiz Eleni ve Ağustos Böceği‘nin sahipleri Rum. Eleni’de, önceki akşamlarda gittiğimiz tavernalardaki gibi müzik yoktu ama yemekler çok güzeldi. Şahane bir lakerdası vardı. Fava, Yunanistan’da yapıldığı gibi sarı bakladan yapılmıştı. (Adada gittiğimiz tüm Rum restoranlarında fava, bizdeki gibi yeşil değil, Yunanistan’daki gibi sarı renkli idi). Girit ezmesi, Selanik ezmesi, ada gastronomisinde önemli yeri olan karışık otlar, Grek salata, kendi özel tabakları olan safran, yoğurt ve kuş üzümü ile yapılmış bir meze ve ardından kızarmış sardalya yedik. Hepsi çok lezzetli idi. Çok istememe rağmen, adada yapıldığını öğrendiğim zeytinyağlı kenger yemeğine hiçbir yerde rastlayamadık. Sanırım mevsimi değildi. Tahmin edeceğiniz gibi, ot kullanımı çok yaygın. Bildiğimiz otların dışında, rastık ve arap saçı otları kullanılıyor. Adada balık yemek istemezseniz, yaygın olarak oğlak, keçi, kuzu ve koyun tandırı yapılıyor. Ayrıca Gökçeada’da, eskiye göre daha az yapılmakla birlikte, salyangoz pişirme geleneği de olduğu söyleniyor.
Gökçeada gezimizi son akşam Eleni’de yediğimiz yemek ile noktaladık
Gökçeada’dan çok güzel anılarla ayrıldık. Tadı damağımızda kaldı diyebilirim. Pandemi ortamında yabancı bir ülkeye gitmiş kadar olduk. Bir daha gider miyiz, bilmiyorum ama, adanın turizmin neden olduğu yozlaşma ve bozulmadan en az seviyede etkilenerek, refah seviyesinin yükselmesini, iki halkın huzur içinde bir arada yaşamalarını diliyorum…
Bu yaz Foça’ya yaklaşık iki ay sonra ikinci kez gidince, Foça hakkında yazdığım bir önceki yazıma eklemeler yapmak istedim. Bunlar, ilk gidişimizde yapmadığımız ya da göremediğimiz şeylerle ilgililer. O nedenle, bunun için en iyi yöntemin, daha önce yazdığım metne dokunmadan, bir son söz (epilog) olacağını düşündüm. Phokaia: Namıdiğer Foça yazımı daha önce okumuş olan okurlarım, doğrudan bu bölümü okuyabilirler. Metni ilk olarak okuyacak takipçilerimin ise, önce ilk yazımı okumalarını öneririm. Söz konusu yazıya kolay erişim için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz.
Madem sözü Nazmi Usta’da bırakmışım, oradan devam edelim. Nazmi Usta’nın meşhur Sakız Dondurma‘sını, Foça’ya ikinci gidişimizde tatma fırsatı bulduk. Ancak, yine kolay olmadı. Akşam saatlerinde ve gece önünde gene inanılmaz bir kuyruk vardı. Biz de şansımızı gündüz denemeye karar verdik. Foça’dan ayrılacağımız gün, öğle saatlerinde, para çekmek için çarşı içine gittik. Nazmi Usta’nın yeri, Akbank’ın hemen yanında. Bunu daha önceden bildiğimiz için, bir taşla iki kuş vurmak üzere plan yaptık. Tahmin ettiğimiz gibi, sabah saat 10’da açılan Nazmi Usta’nın önü bomboştu. Belli ki, yoğunluk akşam üzerinden itibaren başlıyor. Kendisi de işinin başında olan Nazmi Usta’nın önerileri doğrultusunda dondurmalarımızı aldık. Foça’ya giderseniz ve bu nefis dondurmadan tatmak isterseniz, kuyrukta beklememek için, sizin de gündüz saatlerini tercih etmenizi öneririm. Tattığım sakız, karamel ve ustanın borovinka olarak ifade ettiği yaban mersini dondurmaları çok lezizdi.
Dondurmalarımızı almış, Akbank’ın bulunduğu köşeyi dönünce gördüğümüz bir banka oturmuştuk. Hava epeyce sıcaktı. Az ötemizde, bir başka bankta, esnaftan kişiler de vardı. Onlar, çok yüksek olmayan bir duvarın dibinde oturuyorlardı. Başta duvar dikkatimi çekmedi. Taşlarla yapılmış, alçak bir duvardı. Sonra, dondurmamı yerken, duvarın dibinde duran ayaklı bir tabela gördüm. Okumak için yerimden kalktım. O sırada, esnaf grubundan birisi,
– Hanımefendi, Türkçe açıklama arka tarafında dedi.
– Teşekkür ederim, fark etmez, dedim.
Son iki kelime, istemsiz bir şekilde, düşünmeden ağzımdan çıkmıştı. Pişman oldum… Biraz kibirli, tepeden bakan bir ifade oldu gibime geldi.
Aynı kişi,
– Boş verin ya! Ne diye yoracaksınız kendinizi? Okuyun işte Türkçesini, deyince, gülmeden edemedim.
Geçtim tabelanın arka tarafına, başladım Türkçe açıklamayı okumaya…
Beklemediğim bir zamanda, harika bir piyango çıkmıştı sanki. Tamamen rastlantı sonucu, iki ay önce geldiğimizde bulmaya çalıştığımız arkeolojik eserlerden birinin önünde bulmuştuk kendimizi. Günlük hayatın ortasında, açıklaması zar zor görülebilen bu duvar, kentin tarihi su kemerlerinin ayakta kalabilen bir bölümü idi. Su kemerlerinin yapılış tarihi tam olarak bilinmese de, Felix Sartiaux‘ya göre Orta Çağ’da yapılmışlar. Daha önce, şehrin su ihtiyacı küçük su kanalları ve kuyular aracılığı ile giderilmeye çalışılıyormuş. 1678 yılında Foça’ya gelen araştırmacıLe Bruynyapının 180 tane kemeri olduğunu saymış. O zamanlar, belirtilen sayıdaki kemer ile 500 metreden fazla uzunluğa sahip olan su kemerleri, şehrin içindeki üç çeşme aracılığıyla, Foça’ya su sağlıyormuş. Bu sistem, 1920’li yıllara kadar kullanılmış. Kemerlerin yapımında antik çağdan kalma yapı taşları, su olukları ve sütunlar kullanılmış. Hatta incelemelerde, M.Ö. 3. yüzyılda yapılmış olanGymnasium‘a ait alın taşlarına dahi rastlanmış. Kemerlerden günümüze sadece 30 tanesi kalabilmiş.
Tarihi su kemerleri
2021 yazında Foça’ya ikinci gelişimizde deLola 38 Hotel‘de kaldık. Bu kez ana binanın ikinci odasında yer bulduk. Burası, otelin suite olarak tabir edilen ve yatak odasının dışında bir salonu olan bölüm. İkinci kattaki odaya binanın içinden ulaşabildiğiniz gibi, evin orijinal ana kapısı olan, kendisine ait, ayrı kapısından da girebiliyorsunuz. Sabahları bu kapının iki kanadını açıp, odanıza servis edilen leziz kahvaltınızı denize ve sokağa nazır yapmak büyük keyif doğrusu.
Lola 38 Hotel’in suite’i de, otelin tamamı gibi, özenle döşenmiş. Restorasyon sırasında bazı ayrıntılar çok güzel bir şekilde öne çıkarılmış. Yatak odasına dönüştürülmüş oda aslında evin yemek odası imiş. Burada bulunan ve bir duvarı kaplayan orijinal dolap da zaten insana bu izlenimi veriyor. Camları çıkarılmış ve özel olarak eskitilmiş dolapta bir zamanlar duran dizi dizi tabakları, kadehleri ve dekoratif eşyaları insan hayal edebiliyor.
Foça’da bu sefer kalışımızın hafta sonuna rastlayacağını fark etmemişim. İzmir’den ve çevre illerden hafta sonu için gelenlerden dolayı epeyce kalabalıktı. Bir önceki gelişimizde beğendiğimiz Fokai Restoran‘da iki gece de yer bulamadık. Neyse ki, Foça’da restoran seçeneği bol. Daha önce denemediğimizDeniz Restoran‘a gittik. Mezelerden yoğurt soslu ot topu şahane idi. Yine kendi özel mezelerinden, yeşil elma üzerine konan beş değişik peynir ile yapılmış meze, ara sıcak olarak kalamar ve tereyağında pişirilmiş karides yediklerimiz içinde öne çıkanlardı. Burada bizi bir tek, biraz ilerideki müzikli mekanın yüksek müziği rahatsız etti. Garsonun söylediğine göre, mücadele etmek için, belediyeye şikayet dahil olmak üzere, her yolu deniyorlarmış…