Alaca Karanlıkta (16)

Fotoğraf: Ümit Özgül

Kamil beyi eve götürdüğü akşamlar biraz zor oluyordu Metin için. O zaman arabayı Kamil beyin şehir dışındaki villasında bırakıp, kendi imkanları ile eve dönmesi gerekiyordu. Gerçi çoğu zaman, Kamil beyin villasının müştemilatında kalan Arzu hanımın şoförü onu en yakın otobüs ya da metro durağına bırakıyordu ama, yine de zor oluyordu. Bir de sabahı vardı işin. Ertesi sabah, kamu araçları ile erkenden yola çıkıp, zamanında Kamil beylerin kapısının önünde hazır olması gerekiyordu. En iyisi, Kamil bey akşam şehirde bir toplantı ya da davete gittiği zaman onu serbest bırakınca oluyordu. Sonrasında eve gitse de gitmese de ulaşım daha kolay oluyordu.

– Bu gece biraz geç kalacağım. Öyle görünüyor, diye düşündü.

Yok, bu akşam yine gitmeyecekti eve. Her zamanki gibi, Saniye’ye Kamil beyi bir yere götürmesi gerektiğini söylerdi. İşin o kısmı kolaydı. Yine de, geçenlerde sitem etmişti Saniye,

– Zehra biraz büyünce babası kim bilemeyecek, diye.

Sahi, kimdi o?

Kamil beyin evine yaklaşmış sayılırlardı. Kar iyice yavaşlamıştı ama gece hava çok soğuyacaktı. Viyadüğün altından geçerken elleri ile daha sıkı kavradı direksiyonu.

İki saat sonra, Taksim’de otobüsten indi Metin. İnsanın nefesini kesen soğuk, meydandaki rüzgar nedeniyle bıçak gibi acıtıyordu yüzünü. Eldivenlerini de unutmuştu. Hızlı adımlarla, meydanı çaprazlama geçti. Arkadaşının onu bekliyor olmasını diledi. Kendi başına da giderdi ama, iki kişi olunca kendini daha güvende hissediyordu. Gerçi, bir süre sonra her koyun kendi bacağından asılıyordu. O ayrı idi. Ama geceye birlikte başlamak iyi geliyordu. Bir keresinde fena dayak yemişti. Yüzü düzelene kadar Saniye’ye görünmemek için, sabah erken çıkmış, gece geç dönmüştü. Kamil bey ise o aralar yurt dışında tatilde olduğu için sorun olmamıştı.

Paltosunun yakasını kaldırdı. Rüzgar içine işlemişti. Aya Triada kilisesinin yanından Sıraselviler caddesine girdi. Yanından geçen herkes hızlı adımlarla bir yere koşturuyordu. Soğuk havada, sıcak bir yere girince vücudu kaplayan hoş uyuşukluğun hayaliyle, gidecekleri yere bir an evvel ulaşmaya çalışıyordu insanlar. O da adımlarını sıklaştırdı. Nihayet evin bulunduğu sokağın köşesine geldi. Uzaktan, bir zamanlar gül kurusu olduğu anlaşılan, boyası epeyce dökülmüş apartmanı görünce içi biraz olsun ısındı. İçeri girdi, hızlı adımlarla apartmanın en üst katına çıktı. Şimdiye kadar, bu şekilde gelip giderken görülmemeyi başarmıştı. Başkaları bir şey değildi de, şu girişte oturan kızlardan birinin plazanın danışmasında görevli iki kızdan biri olduğunu fark ettiğinden beri heyecanlanıyordu. Aceleden, merdivenleri nefes nefese çıkmıştı. Kapıyı anahtarı ile açtı. Mehtap abla ile Perihan abla oturuyorlardı burada. İçerden yüzüne ılık bir hava çarptı. Bir yerlerde hafiften bir radyo çalıyordu. Koridorun sonundaki odadan ışık yayılıyordu. Oraya doğru yürüdü…

(Devam edecek)

Ülgen Özgül

© Tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan metnin tamamı veya bir bölümü yazılı, görsel ve diğer medya ortamlarında kullanılamaz.

Alaca Karanlıkta (15)

Fotoğraf: Ümit Özgül

Bu akşam artık yemeğe eve gitmeliydi. Kaç akşamdır bir şeyler uydurmuş, gitmemişti. Bu aralar Arzu da arkadaşları ile üst üste dışarı çıktığı için fazla dikkat çekmemişti. Ama bu akşam Orhan bey ile hanımı yemeğe geleceklerdi. Kayınpeder ve kayınvalide gelince evde olmak lazımdı. Her zaman yaptığı gibi, iş yemeği diye bir şey uydursa, Orhan beyin haberi olurdu.

Aslında bir şey yaptığı da yoktu. Önceleri kenar mahallelerde araba ile geziyordu sadece. Sonra Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki yerlere merak sardı. Pavyonlara, barlara. Ama içeri girmiyor, araba ile önlerinden geçiyordu. Tam geçerken yavaşlıyor, etrafa bakıyordu. Bu arada trafik tıkanırsa, müşteri avına çıkmış her cinsden orospu camını tıklatıyor, laf atıyordu. Her seferinde heyecanla kalbi atıyor, arabanın kapılarının kilitli olup olmadığını kontrol ediyordu telaşla.

– Ya bir şey olursa?

– Ya bir gören olursa?

– Ya gazetelere düşersem?

Bu sorular sürekli aklından geçiyordu. O zaman, niye tekrar tekrar gitmeye başlamıştı bu sefil yerlere? Ne idi aradığı? Buralar onun geldiği yerler değildi. Ne böylesi bir sefalet ne bu kadar düşüklük yaşamıştı. Mazbut diye tanımlanan, kıt kanaat geçinen bir aile idi onlarınki. Gençliğinde de gelmemişti böylesi yerlere. Arkadaşlarının bir dönem gittiklerini biliyordu. Yanında yaptıkları üstü kapalı esprilerden anlardı.

Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki her sokağa araba girmiyordu. Uzaktan, sokağın başından, buralardaki mekanların ışıklı tabelalarına bakıyor ama arabadan inip, sokak boyunca yaya olarak yürümeye cesaret edemiyordu. Bir süre de kaçak gecelerini böyle geçirmeye başladı. Araba ile, batakhane diye tanımlanan mekanların bulunduğu sokaklarda turlayarak. Sonra… Yapmadığı bir şey yapmaya karar verdi…

Bir şey fark etmişti. Bu gizli kapaklı gece serüvenlerine başladığından beri, sürekli olarak bir üst heyecan seviyesine geçme ihtiyacı duymuştu. Her ne yapıyorsa, birkaç kereden sonra, bir bağımlı gibi, daha fazla heyecan arar olmuştu. İşte öyle bir gecede, yine Beyoğlu’nda bir yere gitmeye karar verdi. Kapısında Dolunay Türkü Bar yazıyordu. Kendisini ikna etmesi bir iki gün aldı. Daha önce bu civarlarda bir yere hiç gitmemişti. Türkü bar nasıl bir yerdir, onu da bilmiyordu. Sonunda, bir önceki hafta bir gece ilk olarak arabadan inme cesareti gösterip, önceden gözüne kestirdiği o mekana gitmeye karar verdi. Arabayı sokağın başındaki boş arsada bulunan otoparka bıraktı. Otoparkçı lüks arabasına da, pahalı giyim kuşamına da fazla bir ilgi göstermedi. Herhangi bir müşteriymiş gibi davrandı ona.

Şimdi, pencereden dışarıyı seyrederken, o gece hissettikleri geldi aklına. Otoparktan mekanın kapısına 50-60 metrelik bir mesafe vardı. Hava soğuktu. Paltosunun yakasını kaldırdı. Sokak karanlık, yerler ıslaktı. Her adımda, kulağına gelen bol elektro soslu alaturka müziğin sesi yükseliyordu. Kapının önünde bir iki kişi vardı.

Bara girmek için bodruma inmek gerekiyordu. İlk anda yüzüne çarpan havasızlık kokusu, sigara dumanı ve karanlık onu bir an sersemletmişti. Bir de kulak zarlarını zorlayan, kalbinin güm güm atmasına sebep olan yüksek sesli müzik. Bir an durmak ihtiyacı hissetti. Sahneden yayılan mor ışık gözlerinin ortama alışmasına yardımcı oldu.

Kenarda bir masa istemişti. Öyle de oldu. Garson onu kenarda bir masaya oturttu. Beyaz peynir, rakı ve su istedi. Bir şey yemek içinden gelmiyordu zaten. Hiç bir şey ısmarlamasa da olmayacaktı. Önce diken üstünde, sonra biraz daha rahat oturdu. En çekindiği şey, onu tanıyan birisinin orada olmasıydı. Fabrikadaki işçilerden, ustabaşılardan, evdeki o gece izinli olan görevlilerden biri mesela. Onun için, etrafına bakmamaya, dikkat çekmemeye çalıştı.

Ne diye gelmişti ki buraya? Müzik, hiç hoşlandığı bir tarz değildi. Baba ocağında iken radyodan yayılan türkü ya da Türk Sanat Müziği ile uzaktan yakından alakası olmayan bir müzik. Yabancı desen yabancı değil, yerel desen yerel değil. Tuhaf bir karışım. Beyaz peynir kireç gibi. Rakı desen, eh… O kadar buza rağmen bir türlü soğumuyor. Zaten rakı içmeyeli yıllar olmuştu. Artık şarap içiyordu. Yıllar içinde şarap ile ilgili iyi bir bilgi birikimi olmuş, zevki gelişmişti.

– O zaman ne halt ediyorsun burada, Kamil? diye aklından geçirdi.

– İçinde yaşadığın yapay ortamdan bunaldın, kendine yabancılaşmaktan bezdin, aslına dönmeye çalışıyorsun desem, o da doğru değil. Sen böyle bir ortamdan gelmiyorsun. Orta yaş bunalımını ben de bu şekilde mi yaşıyorum acaba? Millet sırf heyecan olsun, kendini genç hissetsin diye kızları yaşında kadınlarla beraber oluyor. Bu da onun gibi bir şey mi? Ait olmadığım, alt kültür ortamlarına girerek, gençken göze alamadığım şeyleri yapmaya heveslenerek, dirilmeye mi çalışıyorum?

Kamil bey bir iki saat kalmıştı orada. Kafasını fazla sağa sola çevirip dikkat çekmek istemediği için, göz ucuyla yapabildiği kadar incelemişti etraftaki masaları. Sahnedekiler fazla ilgisini çekmiyordu. Bir süre sonra yüksek perdeden çalan müzik başını ağrıtmaya başladı. Aynı anda kendini çok yorgun hissetti. Hesabı ödedi ve kalktı. Dışarı çıkınca yine paltosunun yakasını kaldırdı. Saat gece yarısını epeyce geçmiş, hava soğumuştu. Köşedeki otoparka doğru yürüdü. Eve dönerken, Hasdal viyadüğünün orada yine trans kadınları gördü. İstemsiz bir şekilde yavaşlamıştı. İçlerinden yeşil peluş paltolu olanı arabaya doğru bir hamle yapmış, sonra aniden geri kaçmıştı. O sırada kendi kalbi de hızla çarpmaya başladı.

– Yok artık! dedi kendi kendine.

Durmak gibi bir niyeti yoktu aslında. Niye yavaşlamıştı, bilmiyordu. Üzerinden bu kadar gün geçmesine rağmen çözememişti niye yavaşladığını.

Aniden önünde durduğu pencereden uzaklaştı. Telefonun ahizesini kaldırdı ve Elif’e, şoförü Metin’in 10 dakika içinde garajda hazır olmasını söyledi. Eşyalarını toparladı ve çıktı. Yolda, arabanın sağ arka köşesinde gittikçe artan alaca karanlığa gömüldü. Kapalı havada akşam karanlığı iyice erken basıyordu. Bir iki kere, dikiz aynasında bakışları Metin ile kesişti. Bu çocuğa da sanki son günlerde bir şeyler oluyordu. Yüzü hep solgun, vücudu hep yorgun görünmeye başlamıştı son zamanlarda. Hasdal viyadüğünün altına geldiklerinde bakışlarını dışarıya çevirdi. Karanlıkta ve arka koltukta kendini güvende hissetti. Henüz kimse yoktu ortalarda.

(Devam edecek)

Ülgen Özgül

© Tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan metnin tamamı veya bir bölümü yazılı, görsel ve diğer medya ortamlarında kullanılamaz.

Alaca Karanlıkta (14)

Fotoğraf: Ümit Özgül

Kamil Geçer camın önünde ayakta durmuş, ofisinin penceresinden dışarıyı seyrediyordu. Gözleri ile kar tanelerini aşağı kadar izliyordu. Plazanın bu katından aşağıdaki insanlar nasıl da küçük görünüyordu. Sağa sola koşturan bir sürü insan. Her biri ayrı bir dünya, ayrı bir gerçeklik. İnsan, hem sınıfsal hem de plazada fiziksel olarak, yükseldikçe kendi varlığını nasıl da tek gerçeklik olarak algılıyordu. Yine sıkıntılı idi. Yine içi daralıyordu.

Sabah toplantıyı kısa kesmişti. Artık çoğu iş otomatiğe bağlanmıştı. Epeydir yeni yatırım da yapmıyordu. İş konusunda eski heyecanı yoktu nedense. Bir an evvel oğlu büyüse, işleri devralsa diye istiyordu ama, o zamana daha çok vardı. Üstelik oğlunun aile işine pek hevesi varmış gibi görünmüyordu. Geçen iki yaz Kamil bey onu düzenli olarak işe getirmiş, arada fabrikaya da götürmüştü. Zorla geldiği, bir şey öğrenmeye hiçbir hevesi olmadığı o kadar belliydi ki, Kamil bey sinirlenmemek için kendini zor tutmuştu. Aklı fikri, bir yolunu bulup, erken kaçmak ve lüks bir kafe veya restoranda buluşan arkadaşlarına katılmakta idi.

– Kaan, oğlum, bak ilerde bu işleri sen yöneteceksin. Yeni atılımlar yapacaksın. Benim yaptıklarımı ileri taşıyacaksın. Şimdiden ısınmaya çalış.

Ne dese fayda etmemişti. Zaten, her yaz Amerika’da bir yaz okuluna gittiği için, zaman çok kısıtlıydı. Onun dışında, Bodrum’da tatil sanki doğal hakkıydı. Bir de Arzu oğlanın yanında,

– Çocuğu rahat bırak Kamil, diyordu sürekli.

Sırtını annesine dayayan Kaan, babasını hiç takmıyordu. Kamil bey düşündü de, bu durum bile umurunda değildi artık. Oysa oğlu doğduğunda neler hayal etmişti. Kaan’ı çekirdekten yetiştirecek, onun saygın bir iş adamı olmasını gururla izleyecekti. Acaba çok mu erkendi bunları düşünmek için? Bakarsın çocuk umulmadık bir zamanda değişir, onun istediği gibi olurdu. Sonra, bir yanı artık bunun da umurunda olmadığını hatırlattı ona. Evet, artık boş vermişti. Kaan’ın da, kızı Melis’in de dededen, babadan ve anneden gelecek hatırı sayılır bir servetleri olacaktı. Ne yaparlarsa yapsınlardı…

Evlendikten sonra, kendi annesi ve babası ile giderek daha az görüşmeye başlamıştı. Öyle bilerek, isteyerek değil. Hep çok işi olmuştu. Yıllarca böyle demişti kendine. Şimdi düşünüyordu da, belki de bilerek kaçmıştı onlardan. Belki değil… Bilerek kaçmıştı…. Düzenli telefon eder, bir ihtiyaçları varsa alır, yollar ya da yaptırırdı. Ama görmeye çok az gitmişti. Hele Arzu ile topu topu iki kere, o da başlarda gitmişlerdi. Onlar da oğullarının evine bir kere kalmaya gelmişlerdi. O zaman da, bir haftanın sonunda babası,

– Oğlum, biz sizi daha fazla rahatsız etmeyelim, demiş, Kamil de kalmaları için hiç ısrar etmemişti.

Zaten, topu topu iki akşam beraber olmuşlardı. Arzu ile Kamil normal yaşantılarını sürdürmüş, akşamları davetlere katılmışlardı. Bir akşam yemeğe misafirleri gelecekti. Kamil bey babasına,

– Baba, bizim bu akşam yemeğe misafirlerimiz var. Size üst katta bir sofra hazırlatacak Arzu. Annemle rahat rahat yersiniz, demişti.

– Tabii oğlum. Siz programınızı bizim için bozmayın, demişti babası.

Babasının sesinde bir kırgınlık yoktu. Belki kırılmıştı ama belli etmemişti diye düşündü. Belki de, babası sonradan yemekte diğer konuklarla birlikte Kamil’in kayınpederi ve kayınvalidesinin de bulunduğunu hizmetlilerden öğrenmiş ve o zaman üzülmüştü. Her ne ise. Bu konuda ikisi de tek bir sitem etmemişlerdi.

– Ezilmelerini istemedim. Düğündeki o eğreti, sığıntı halleri hala gözümün önünde. Aynı gerginliği ve çekingenliği daha küçük bir ortamda daha da fazla hissedeceklerdi. Onun için Arzu’ya itiraz etmedim onlara ayrı sofra hazırlatacağını söyleyince.

Bunca yıl sonra, nereden aklına geliyordu böyle şeyler? Yoksa, kırılan kendi olmuştu da kendi kendine itiraf mı edemiyordu?

Ertesi gün annesini ve babasını fabrikasına götürmüş, bir güzel gezdirmişti. Öğlen, özel konukları için yaptırdığı yemek salonunda birlikte yemek yemişlerdi. İkisi de çok mutlu olmuştu. Babası sık sık onunla ne kadar gurur duyduğunu söyleyip durmuştu. Annesi ve babası birkaç gün sonra yaşadıkları taşra şehrine geri dönmüşler, çok geçmeden de, altı ay ara ile bu dünyadan göçmüşlerdi. Önce babası, ardından annesi…

(Devam edecek)

Ülgen Özgül

© Tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan metnin tamamı veya bir bölümü yazılı, görsel ve diğer medya ortamlarında kullanılamaz.

Alaca Karanlıkta (13)

Fotoğraf Ümit Özgül

Şu Beyoğlu’nun arka sokaklarını bir türlü tam olarak öğrenemedim. Gittiğimiz yeri bir daha tek başıma bulamam. Bir de Funda arka sokaklardan, kestirme yollardan gittiği için kafam iyice karıştı. Sanki İstiklal Caddesi’nin birkaç paralelinde bir sokaktaydı gittiğimiz mekan. Neredeyse yıkılmak üzere gibi görünen eski, tarihi bir binanın bodrumuna indik. Yukarı katlar ya boştu ya da gündüz kullanılan iş yerleriydi.

İçeri girince, gözlerimin karanlığa alışması zaman aldı. Yoğun bir sigara dumanı (hani kapalı yerlerde sigara yasağı vardı?) ciğerlerimi yaktı. Görünmez bir yerlerden yansıtılan mor ışığın altında, sahnede biri bağlama diğeri org çalan iki kişi gördüm. Baskın elektronik tınıların arasında kulağıma bazı tanıdık melodiler çalınmadı değil. Ama, müzik genel olarak çok elektro ağırlıklı ve fazla yüksek sesli idi. Bir masada oturup da, sohbet etmek imkansız görünüyordu.

Funda barı alışkın gözlerle taradı ve buluşacağımız iki tipi arka masalardan birinde gördü. Masaların arasından oraya doğru yöneldik. Çoğu erkek, çeşit çeşit insanın arasından zorlukla ilerledik. Henüz erken olmasına karşın kafayı bulmuş olanlar. Ayık olup, yanındaki kıza çıkartma yapmanın çeşitli aşamalarında olanlar. Gözü uzaklara dalmış, arada çalan türküyü mırıldanırken demlenen orta yaşın üstünde adamlar. Benim gözüm, kilim desenli masa örtülerine takıldı.

Sözde tanıştık ama gürültüden ikisinin de adını anlayamadım. Zaten yeni tanıştığım insanların bir kerede isimlerini öğrenememe gibi bir beceriksizliğim var. Neden öyle oluyor, bilmiyorum. Neyse, çok da lazım değil diye düşündüm açıkçası. Ben oraya evde titreyerek oturmamak için gitmiştim. Adamlardan birinin Funda ile hemen sarmaş dolaş olmasından diğer tipin de benimle içli dışlı olmaya çalışacağını çıkardım. Nitekim, hiç vakit kaybetmeden sırıtmaya, bir şeyler söylemeye başladı. O arada, kolu bir hamlede sandalyemin arkasına uzandı. O kadar çok gürültü vardı ki, ne dediği anlaşılmıyordu. Ağzı, suyun içindeki bir balık gibi sessizce açılıp kapanıyordu.

Garson geldi. Menüden işaret ederek ve el kol hareketleri ile bir şeyler sipariş verdik. Biraz meze, birer duble rakı. Hep sahne tarafına bakıyor, yanımdaki uyuz bir şey söylemeye çalışırsa, elimle kulağımı işaret ederek,

– Duyamıyorum, diyordum.

Fundalardan tarafa da bakmıyordum. Öpüşüyorlar, koklaşıyorlar ve nasıl oluyorsa, konuşuyorlardı. Böylesi ortamlara, müziğin bu kadar yüksek perdeden çalınmasına alışkınlardı belli ki. Yanımdaki bir süre sonra benden ümidi kesti. Bir ara arkadaşına, beni işaret edip, “Bu ne ya?” gibisinden bir el hareketi yaptığını gördüm. Arkadaşı omuz silkti ve hınzırca sırıttı. Görmemezlikten geldim. Sessiz sessiz mezelerden atıştırmaya, arada rakımı yudumlamaya başladım.

Bir süre sonra gözlerim karanlığa alıştı. Arada müzisyenler de değişmişti. Şimdi bir başka ikili sahnede idi. Geldiğimiz zaman tek kişinin oturduğu birkaç masaya başka insanlar gelmiş, masalar giderek kalabalıklaşmıştı. Sadece kenarda bir masada tek başına oturan bir adam vardı. Loş ışıkların altında bile çok iyi giyimli, hoş bir adam olduğu belliydi. Hiç buraların adamı gibi görünmüyordu. Önünde bir beyaz peynir tabağı, rakı dolu bir bardak ve su. Hepsi o kadardı. Sanki masa donatılmış olsaydı da fark etmezdi gibime gelmişti. Önündekilere o denli ilgisizdi. Çok seyrek olarak, ağzına bir parça peynir, bir yudum sek rakı ve su alıyordu. Bakışları sahneye sabitlenmişti ama görmüyor gibiydi.

******

– Buyrun beyefendi, hangi şirkete gelmiştiniz? Kiminle görüşecektiniz?

– ……………….

Bu karda, soğukta ne çok insan geldi plazaya bugün? Tam evde bir battaniyenin altına girip uyuklama havası. Olmuyor işte. Herkes ekmek derdinde, kariyer derdinde. Ya da, biz ekmek derdindeyiz. Kariyer derdinde olanlar daha şanslı olanlar. Belki de değil… Hepimiz ekmek derdindeyiz aslında…

Neyse, evin kombisi tam zamanında yapıldı. Türkü bara gittiğimiz geceden iki gün sonra geldi tamirci. Bu ay için beklenmedik bir masraf oldu ama, buna da şükür. Ev sahibi Funda’ya,

– Kesinlikle ödemem. Beğenmiyorsanız çıkarsınız, demiş.

Bu kış kıyamette nereye gideceğiz. Uygun ev bulmak kolay mı öyle? Funda patronundan borç aldı. ben de ay başında ona yarısını ödeyeceğim.

O geceyi, Funda’nın bana yapmaya çalıştığı oğlanı başıma musallat etmeden, kazasız belasız atlattım. Mesajı iyi verdim sanıyorum. O da üstelemedi. Funda’nınki bizimle, bizim eve geldi. O ise, Taksim’den ayrıldı.

Şu bana doğru gelen Kamil Geçer’in şoförü mü? Evet, o. Metin’di galiba adı. Güvenlik kartını evde unutmuş. Misafir kartı verdim bir tane. Artık bugün onunla idare eder. Konuşurken yüzüme bakmıyor her nedense. Hiç sevmem böyle tipleri. Güvenilmez olurlar.

(Devam edecek)

Ülgen Özgül

© Tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan metnin tamamı veya bir bölümü yazılı, görsel ve diğer medya ortamlarında kullanılamaz.

Alaca Karanlıkta (12)

Fotoğraf: Ümit Özgül

Dışarıda kar serpiştiriyor. Resepsiyonun tam karşısındaki cam giriş kapısından dışarıyı görebiliyorum. Plazanın neredeyse her yeri cam zaten. Yere düşen karlar hemen eriyor. Yerler ıslak. Bu gece don olursa, yarın bak burası nasıl oluyor. Cam gibi olur vallahi. Sanki bilmezmiş gibi bir de en kaygan malzemeden yaparlar bu girişleri.

Havalar çok soğudu artık. Bu sabah Taksim’deki metro durağına giderken epeyce zorlandım. Rüzgar insanın içine işliyordu. Giydiğim anorak da pek kalın değil. Öyleymiş gibi yapmaya çalışmışlar ama, içi o sekreter kızların giydikleri gibi kuş tüyü değil. Ben de onun için içime kalın bir şeyler giymeye çalışıyorum. Kat kat. Buraya gelince çıkarıyorum. Bir tek siyah bir hırka giymemize izin var. Ellerim de dondu. Bir çift yün eldiven alayım.

Bu İstanbullular da pek hanım evladı. Beş gün üst üste kar yağarsa,

– Ay! Bu sene çok kış oldu, diye başlıyorlar şikayete.

Bizim o taraflarda ne kışlar oluyor. Haberiniz var mı? Bunlar zaten İstanbul’da kar olmadı mı,

– Bu sene kış yumuşak geçti, diyorlar.

Hoş, oldu mu, İstanbul’un soğuğu da ayrı bir tuhaf. İnsanın içine işliyor. Hele rüzgarlı yerlerde. Bizim oralarda hava kuru olur. Köyde, ilkokulda iken, bir hırka ile okula giderdik. Pırıl pırıl güneşin altında uçsuz bucaksız bir kar örtüsü. Parlaklıktan gözlerimiz kamaşırdı. Burada alışamadığım bir şey de kışın gökyüzünün günlerce gri olması, havanın kesintisiz olarak uzunca bir süre kapalı kalabilmesi. Bizim oralar öyle mi? Ne güzeldir kış güneşi… Yağmur yağar, kar yağar ama, sonra bir bakarsın, birden güneş açar. İçin ısınmasa bile, ruhun aydınlanır.

Geçen hafta, Funda ile ilk olarak birlikte gece dışarı çıktık. Bir de onun iki erkek arkadaşı. Biri onun o arkadaş ile sevgili arası, ne olduğu belli olmayan zamazingolarından. Öbürü işten arkadaşı. Daha önce de beni birkaç kere çağırmıştı ama gitmemiştim. Bu sefer evde kombi bozuktu. Tamirci daha iki gün bize sıra gelmeyeceğini söyledi. Kat kat battaniyelerin altında titreyerek otururken Funda,

– Kalk gel kızım benimle. Ne yapacaksın burada böyle? Yürü gidelim beraber işte. Gece geç vakit gelir, doğru yatağa gireriz, dedi.

Mantıklı geldi. Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki türkü bar dedikleri yerlerden birinde buluşacaklarmış. Ben de giyindim. Funda ile buz gibi evden çıktık. Apartman girişinde yine Aysel ile Menekşe’ye rastladık. Yanımda Funda olduğu için rahattım. Korkmadım. Zaten eskiye göre bayağı daha rahatım onlarla karşılaştığım zaman. Fazla göz teması olmamasına çalışıyorum. Çok mecbur kalırsam, Aysel’e bakmayı tercih ediyorum selam vermek için. O daha sakin bir tipe benziyor. Yalnız, ilk kez göz göze geldiğimizde bir irkilir gibi oldu. Başı ile hafifçe selam verdi ve bakışlarını başka tarafa çevirdi.

Yine bazı geceler bunların yukarıdan gelen gürültüleri dayanılmaz oluyor. Aynı gece, farklı adamlarla, birkaç kere gelip gidiyorlar. Sabaha karşı sesler kesiliyor. Pavyonda çalışan iki kadın işten dönüyor. Apartman kapısının önünde duran taksiden inerken konuşmalarından anlıyorum. Hep aynı taksi getiriyor onları. Sonra, kalkmak için kurduğum saat çalana kadar, sessizlikte biraz uyuyabiliyorum. O da çok fazla değil. Daha ortalık aydınlanmadan, kör karanlıkta, bu sefer de mahalledeki iş yerlerine mal getiren kamyonların, yakındaki Fransız okulunun servis arabalarının sesleri başlıyor. Bu çocuklar ne kadar erken geliyorlar böyle? Bazıları karşı taraftan, 45-50 kilometre uzaktan geliyorlarmış. Servisler köprü trafiğine takılmamak için kör karanlıkta yola çıkıp, bu kadar erken okulda oluyorlarmış.

Apartmanın kapısından dördümüz birlikte çıktık. Aysel yeşil, Menekşe mor peluş paltosuna sıkı sıkı sarıldı. Sonra, Sıraselviler Caddesi’ne doğru acele adımlarla uzaklaştılar. Bana ise, ilk anda dışarısı evin içinden daha sıcak gibi geldi…

(Devam edecek)

Ülgen Özgül

© Tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan metnin tamamı veya bir bölümü yazılı, görsel ve diğer medya ortamlarında kullanılamaz.

Alaca Karanlıkta (11)

Fotoğraf: Ümit Ögül

İlkokuldayken, sınıfta boyu en önce ve en çabuk uzayan Saniye olmuştu. Birden bütün çocukların tepesinden bakmaya başlayınca kendini bir tuhaf hissetmişti. Sonra bir de alay etmeye başladıklarında çok üzülmüştü. Hele oğlanlar. Acımasızca dalga geçip, saçını çeker, evden okula ya da okuldan eve giderken, bir yolunu bulup, önüne çıkar, rahat bırakmazlardı. Saniye çaresizce, boyunun kendisine verilmiş bir ceza ya da bir lanet olduğunu düşünürdü. Boyunu biraz kısaltmak umuduyla kambur durmaya başlamıştı ama nafile. Alay etmeler, saçını çekmeler devam etmişti. Ta ki, sınıftakilerin boyu biraz uzayana kadar. O zaman, kızlı erkekli biraz daha az uğraşmaya başladılar Saniye ile. Gel gör ki, o akranları arasında hep en uzun olarak kaldı.

Yaşıtı kızlar birer birer evlenmeye başladılar. Saniye’nin talibi çıkmadı.

– Hiçbir erkek kendisine yukarıdan bakan karısı olsun istemiyor, diye düşündü.

Tam kendini evlenememiş kız olma fikrine alıştırıyorken, Metin’in ailesi oğulları için talip oldular Saniye’ye. Çok şaşırdı. Metin, sınıftaki diğer erkekler gibi olmamıştı hiçbir zaman. Onunla alay edip, rahatsız etmemişti. Zaten o, erkek çocuklardan da hep biraz ayrı durmuştu. Genellikle yalnız ya da ağabeyi ile gezerdi. Okul bittikten sonra, daha küçük yaştan itibaren kullanmaya başladığı aile minibüsünde çalışmaya başlamıştı. Saniye arada bir, aile büyükleri ile bir iş için kasabaya inmek gerektiğinde, binmişti Metin’in kullandığı minibüse. Hiç konuşmamış, birbirlerini tanımıyormuş gibi davranmışlardı.

Aslında Metin’le evlenmek için çok istekli olmamıştı ama ailesi bu kısmeti kaçırmamaya kararlıydı. Bir de, sonunda İstanbul’a taşınmak vardı. O kısmı cazip gelmişti. Düğünden birkaç gün sonra yola çıkmışlardı. Rıfat abi onları minibüsü ile getirmişti. İlk iki gün kayınpederinin bir akrabasının yanında kalmış, sonra aynı mahallede buldukları bu eve taşınmışlardı. Ev sahibi de aynı bahçe içinde bir evde oturuyordu.

Alışması birkaç hafta almıştı Saniye’nin. Büyükdere’nin sırtlarındaki bu yer hem köyleri gibiydi hem değildi. Çalışmaya gitmeyen kadınların hayatları, aynen köydeki gibi sürüyordu burada. Ev işleri, çocuklar falan. Ha, tabii tarlaya, bostana gidilmiyordu. Şehir hayatının getirdiği konfor da yok değildi. Eğer eşin iyi bir işte çalışıyorsa, taksitle alınan elektrikli eşyalar, mobilyalar… Bunlar iyiydi. Onun dışında, köydekine benzer fiziksel ve yaşamsal sınırlar içinde günlerini geçiriyorlardı. Farklı olanlar, mahallenin çalışan kızları ve kadınları idi. Kendilerine güvenli, dik yürüyüşleri ile değişiktiler. Akşam oldu mu döndükleri evlerde aynı sorunlara, baskılara, hatta şiddete maruz kalsalar da, onlar farklı geliyordu Saniye’ye. Gençlerin giyimleri de daha farklı idi. Sanki İstanbul havasını getiriyorlardı mahalleye.

İki bavul ve Saniye’nin tahta sandığı ile gelmişlerdi İstanbul’a. Galiba biraz da para vardı Rıfat abide. Alelacele somya, yatak, bir masa, üç sandalye, set üstü ocak ve küçük bir buzdolabı almışlardı. Sonra, Metin maaşını aldıkça, her ay eve bir şeyler aldılar. Abisi birkaç gün sonra dönmüştü köye. İki kişi olunca ve evde de fazla eşya olmayınca, işler çok çabuk bitiyordu. Saniye sıkılmaya başladı. Neyse ki, sokaktaki komşular önce hoş geldin demeye, sonra gelip gitmeye başlamışlardı. Saniye de onlara gitmeye başladı. Bazıları evlere temizliğe gidiyorlardı. Onlar iş dönüşü uğrarlardı.

Metin ile aralarında tuhaf bir mesafe vardı. Sanki onu hem tanıyor hem tanımıyor gibiydi. Allah için, yumuşak huylu bir adamdı. Öyle yerli yersiz dövmesi, sövmesi yoktu. Ama sanki aralarında görünmez bir duvar vardı. Pek konuşmuyorlardı. Geceleri yatakta da öyle talepkar değildi. Çoğunlukla ellemiyordu Saniye’ye. Birkaç ay geçip, köyden gelen telefonlarda çocuk durumu sorulmaya başlanınca bir hareketlenme olmuştu. O zaman da, değişmez kural, ışıkların illaki kapalı olması oluyordu.

Bir süre sonra, Saniye de haftada birkaç gün temizliğe gitmeye başladı. Karşı evde oturan Fatma ablanın gittiği evlerden birinin komşusu tanıdığı birisi olup olmadığını sorunca, o da iş dönüşü Saniye’ye uğrayıp,

– Kız bak iyi olur. Hem üç beş kuruş kazanırsın hem de sıkılmazsın. Gideceğin günleri de benim o tarafa gittiğim günlere denk getiririz. Beraber gider geliriz, dedi.

Metin itiraz etmeyince, Saniye işe başladı. Haftada üç gün Zekeriyaköy’de bir villaya temizliğe gidiyordu. Fatma abla ile birlikte gidiyor, birlikte dönüyorlardı. Gittikleri evler yanyana idi. Geniş, bakımlı bahçeleri vardı. İlk gittiğinde Saniye, evin büyüklüğünden ve ortamın lükslüğünden ürkmüştü. Acemiliğini belli etmemeye çalışmak onu daha da çekingen yaptı. Ama evin sahibi genç hanım güler yüzlüydü. Ona iyi davranıyordu. Yapmasını istediği şeyleri bir liste yapıp, buzdolabının kapağına mıknatısla tutturuyordu. Bilmediği şeyleri kibarca öğretiyordu. Öyle sadece işiyle ilgili şeyleri değil. Mutfakta tek başına öğle yemeği yiyecekse bile, çatalı nereye, kaşığı ve bıçağı nereye koyacağını gözüne sokmadan gösteriyordu.

Kolay alıştı Saniye. İşe gitmek hoşuna gitmeye başladı. Evde kaldığı günler sıkılıyor, işi özlüyordu. Zaten Metin akşam yemeğe seyrek gelmeye başlamıştı. Kamil beyi, bazen yanlız bazen de eşiyle birlikte, davetlere götürmesi gerekiyormuş. Böyle söylüyordu. Saniye hiç şikayet etmiyordu bu durumdan. Ufak bir televizyonları vardı artık. Yemekten sonra dizileri izliyor, sonra yatıyordu. Metin’in geldiğini kimi zaman duyuyordu. Çoğunlukla farkına varmıyordu.

İşe başladıktan yedi-sekiz ay sonra Saniye’de önce bir halsizlik, sonra mide bulantısı başladı. Hamile kalmıştı. İstemeye istemeye işe gitmeyi bıraktı. Başlarda epeyce sıkıldı ama, Zehra doğduktan sonra o da geçti. Kızı bütün gününü dolduruyordu. Gazı çok olan bir bebekti. Bütün gün gözünü kırpmıyordu. En fazla on beş-yirmi dakika dalıyordu. Yapması gereken işlerin arasında sık sık onu kucağına alması, gazını çıkarması gerekiyordu. Bütün gün uğraştıktan sonra, geceleri ikisi de neredeyse baygın yatıyorlardı.

Tam biraz rahatladım diye sevinirken, bu sefer de Zehra diş çıkarmaya başlamıştı. Çocuk sürekli mızıldanıyor, ne bulursa ağzına sokup, damaklarını kaşımak istiyordu. Akşamları zor uyumaya başlamıştı. Metin’in akşam eve gelmemesi daha iyi idi. Evde olsa, açık televizyon yüzünden, Saniye daha da zor uyuturdu Zehra’yı. Yeter ki, geç vakit geldiğinde gürültü yapıp, kızı uyandırmasın.

Saniye daldığı uykusundan bahçe kapısının gıcırtısı ile uyandı. Metin’in tarafına sırtını dönmüş, yatıyordu. Yanında Zehra’nın küçük yatağı vardı. Nefesini tuttu. Neyse, çocuk uyanmadı. O da yatağın içinde kıpırdamamaya özen gösterdi. Az sonra kapı açılır, Metin girerdi eve. En iyisi uyuyormuş gibi yapmaktı. Dışardan köpek havlamaları gelmeye başladı. Zehra uyanacak diye yine huzursuz oldu, gerildi. Belli belirsiz ayak sesleri geldi bahçeden. Anahtar kilitte döndü. Kapı yavaşça açıldı ve kapandı. Oda karanlıktı ama, Saniye yine de gözlerini kapattı.

Metin, yatak odasına girmeden üstünü çıkardı. Hem oturma odaları hem mutfak olan daha büyük odadaki sedirin üstüne eşyalarını el yordamıyla koydu. Karanlıkta soyunmaya alışmıştı. Çok yorgundu. Bedeni sızlıyordu. Banyoya gitti. Fazla gürültü çıkarmadan hızlıca yıkanması gerekiyordu. Aynaya baktı. Gözlerinin altı mordu. Dudağının kenarındaki kırmızı ruj izini gördü.

(Devam edecek)

Ülgen Özgül

© Tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan metnin tamamı veya bir bölümü yazılı, görsel ve diğer medya ortamlarında kullanılamaz.

Alaca Karanlıkta (10)

Fotoğraf: Ümit Özgül

Metin, bahçe kapısını fazla gıcırdatmamaya çalışarak içeri girdi. Gündüz rahatsız etmeyen o ses, gece olunca sanki yüz kat artıyor gibi oluyordu. İçinden kendine söylendi. Her seferinde, kapıyı ertesi gün yağlamayı aklından geçiriyor, sonra yine unutuyordu. Gecenin sessizliğinde yankılanan gıcırtının dinmesini beklerken, önce kapıyı eliyle sabit tuttu. Sonra yavaşça kapattı. Bir süre olduğu yerde durdu. Tek katlı, iki göz evlerinde bir ışık yanacak mı diye beklerken nefesini tuttu. Neyse, ışık falan yanmadı. Açıklamaları ertesi sabah yapmak daima daha çok işine geliyordu.

Karanlık bahçede eve doğru ilerledi. Her adımını dikkatli atıyordu. Etrafta bırakılmış bir kovaya, yağ tenekesine veya leğene takılmamak, yere düşmüş dallara basmamak için. Sessizlikte üzerine basılmış kuru dal parçalarının çatırtısı gürültü açısından çok tehlikeli olabiliyordu. Geçenlerde bir de çocuğun yerde kalmış lastik ördeğine basmış, çıkan sesi beklemediği için hem kendi korkmuş hem de Saniye duyup, uyanacak diye endişelenmişti.

Böyle gece geç vakit eve dönerken arada karısına yakalandığı da oluyordu. Başlarda biraz panik olsa da, artık alışmıştı bir şey uydurmaya. Yine de, çok hoşuna gitmiyordu eve döner dönmez Saniye’ye açıklama yapmak. Karısının uyanması bir yana, kızı Zehra da uyanmasa iyi olurdu. Yorgunluktan ölüyordu. Bu gece zor bir gece olmuştu. Zaten şu aralar diş çıkaran kızı uyanırsa, artık sabaha kadar uyuyamazlardı.

Dikkatlice yürümeye devam etti Metin. Uzaklarda köpekler havlamaya başlamış, onlara başka mahallelerden yanıt veren başka köpekler katılmıştı. Bir an evvel susmaları için sessizce dua etti. Bazı geceler bu it sürüleri bir iki havlamadan sonra susar, bazen de sanki onların bahçeden görünen Boğaz’ın karşı kıyılarından bile köpekler katılırdı bu havlamalara.

– Fazla uzatmadan sussalar bari, diye geçirdi içinden.

İki sene önce, evlendikleri zaman oturmaya başlamıştı Saniye ve Metin bu evde. Köyde evlenip, İstanbul’a gelmişler, sonra, ağabeyinin yardımıyla, bulmuşlardı bu evi. Onları yerleştirdikten sonra ağabeyi memlekete dönmüştü. Gitmeden Metin’i işe de yerleştirmişti. Daha önce, bir başka akrabaları Kamil beyin şoförlüğünü yapıyormuş. Denk gelmiş, akrabaları Avusturalya’ya göçmen olarak gitmeye karar verince, yerini Metin almıştı.

Araba kullanmayı da, kendisinden beş yaş büyük, Rıfat ağabeyinden öğrenmişti Metin. Köy ile kasaba arasında taşıma yaptıkları bir minibüsleri vardı. Daha ehliyet almadan, Metin de ailenin bu minibüs işinde dönüşümlü çalışmaya başlamıştı. Bu sayede, askerliği de iyi geçmişti. Ehliyeti olduğu için, acemilikten sonra, tugay komutanının makam şoförü olmuştu.

Askerlik dönüşü, kente göç nedeniyle köyün neredeyse yarısının boşaldığını görmüştü. Kendi gibi askere giden gençlerin çoğu döndüklerinde, artık köyde kendileri için bir gelecek olmadığına karar vermiş, büyük şehirlere gitmişlerdi. O da hep İstanbul’a gitmeyi hayal etmişti yıllarca. Ayrıca, köyde nüfus azaldığı için minibüs işinde onun yardımına da gerek kalmamıştı. Günde iki sefer yapmak yetiyordu. Daha fazlası, binenlerin azlığından dolayı, kurtarmaz olmuştu. Ailesi bir şartla razı oldu İstanbul’a gitmesine. Köyden uygun bir kızla evlenip, öyle gidecekti.

İşte öyle evlenmişti Saniye ile. Çok da istemeden, mecbur kaldığı için. İtiraz edecek olmuştu ama çok sert olan babası diretmişti. Birkaç ay içinde, ilkokulda aynı sınıfta okuduğu Saniye ile evlenmişti. Ha o, ha başkası. Metin için pek fark etmeyecekti. Bunu biliyordu.

(Devam edecek)

Ülgen Özgül

© Tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan metnin tamamı veya bir bölümü yazılı, görsel ve diğer medya ortamlarında kullanılamaz.

Alaca Karanlıkta (9)

Fotoğraf: Ümit Özgül

– Metin’i eve yolladığım iyi oldu, özlemişim, diye düşündü Kamil bey.

Eskiden de ara sıra yapardı bunu. Bir davete gittiği zaman, şoförünü evine yollar, dönüşte arabayı kendisi kullanırdı. Son zamanlarda daha sık yapmaya başlamıştı. Gecenin karanlığında tenha sokaklarda araba kullanmaktan keyif alıyordu.

Hem araba kullanmayı hem de kendi ile baş başa kalmayı. Evdeki ve işteki çalışma odalarında da yalnız kalabiliyordu ama tek başına araba kullanmanın keyfi bir başka idi. Yanında Arzu olsa, buna asla izin vermezdi.

– Ne münasebet, derdi, kaşlarını kaldırarak.

Tıpkı dekore ettiği evler gibi, görüntü onun için çok önemliydi. Bakan, gören birileri olmasa da, varlıklı bir çift olarak nasıl göründükleri önemliydi. Giyim ve kuşamları dışında, ütülü takım elbisesi içinde araba kapısını tutan şoför, yüksek topuklu ayakkabısının içindeki zarif ayağını arabadan uzatışı… Hepsi, hepsi önemli idi. Sanki kafasında, belli durumlar için sabitlediği belli sahneler vardı ve her şey bu şablonlara göre olmalıydı. Kamil bey, ilerde kızının da annesine benzeyeceğini düşünüyordu. Henüz ergenlik çağında olsa da, sonradan Melis’de de benzer takıntıların olacağını sezebiliyordu.

Böyle eve yalnız döndüğü gecelerde Kamil bey şehrin hiç bilmediği kenar mahallelerine gitmeyi de adet haline getirmeye başlamıştı. Yolunun üstünde olmasalar da, bu semtlere sapıp, ıssız sokaklarda araba kullanmak hoşuna gidiyordu. Kendi İstanbul gerçeğinden çok faklı olan buralarda gezerken kendisini yapmaması gereken bir kaçamak yapıyormuş gibi hissediyor, heyecanlanıyordu. Issız ve karanlık sokaklarda köşeleri dönerken kalbi çarpıyor, hem biraz korkuyor hem de bir şeyler olsun istiyordu. Pahalı bir araba ile buralarda gezmek de pek akıllıca sayılmazdı ama, işte o da bu heyecanın bir parçası idi.

Gece geç vakit olmasına karşın bazı evlerde ışıklar açıktı. Tavandan sarkan çıplak ampüllerin cılız ışıklarına kimi yerlerde açık olan televizyonların sürekli değişen renklerdeki ışıkları karışıyordu. Kamil bey hep merak ediyordu. Kim bilir kimler oturuyordu buralarda? Nasıl bir hayat sürüyorlardı? Kendi çalışanlarından da oturanlar olabilirdi bu evlerde. Bazı dökülen evlerin önünde fena sayılmayacak arabalar oluyordu. Borç harç, banka kredisi ile alınmış arabalar belki. Düzgün giyinirsen, bir de araban varsa, kimse nerede oturduğunu merak etmiyordu. Artık ev gezmesine pek gidilmediği için, insanların oturdukları semtleri saklaması daha kolaydı.

Birden bir kedi atladı önüne. Frene bastı hemen ama, bir yandan da sanki bir uykudan uyanmış gibi hissetti kendini. Yoksa, düşüncelere dalıyorum sanarken uyuklamış mıydı? İçi geçmiş olabilirdi. Oturduğu yerde biraz doğruldu. Camı araladı ve direksiyonu tutan parmaklarını sıktı. O halde iken iyi ki bir insan çıkmamıştı önüne.

– Allah korusun! Buralarda kazara birisine çarpsam, linç edilebilirim vallahi, diye geçirdi aklından.

Uzaklarda bir köpek havladı. Sonra ona katılan başka köpekler oldu. Saat ikiye geliyordu. Arzu uyumuş olurdu bu saatte genellikle. Çok düşük olsa da, henüz uyumamış olma olasılığı da vardı. Birkaç kişi ile beraber, yemek üstüne bir şeyler içmek için bir yere gittiklerini söyleyebilirdi o zaman. Paçayı ele vermemek için hangi isimleri sayabileceğini düşündü.

Arabayı çevre yoluna doğru sürdü. Navigasyonun bir azizliğine uğramazsa, birkaç dakikaya dört şeritli yola çıkmış olurdu. Kendini yorgun hissetmeye başladı iyice. Bu kaçamağı yapmamış olsa, şimdiye keten çarşaflara uzanmış, mışıl mışıl uyuyor olurdu. Öte yandan, bu gezmeler iyi geliyordu. Nedenini tam olarak açıklayamıyordu. Bu bir tür, edindiği servet ve toplum içinde ulaştığı yer için şükretmek miydi, yoksa başka bir şeyden dolayı mı buralara atıyordu kendisini, bilemiyordu. Üstelik, gittikçe daha sık yapmaya başlamıştı. Fırsatını bulduğunda, kendisini gece vakti böyle semtlere atıyordu.

Çevre yolunda bulunduğu noktadan eve on iki dakika veriyordu navigasyon. Yollarda çok fazla araç yoktu. Hasdal viyadüğünün altından geçerken, yol kenarında müşteri bekleyenleri gördü. Daha önce de birkaç kere bu saatlerde rastlamıştı. Trans kadınlardı bunlar. Hızla başını çevirdi. Kalbi deli gibi çarpmaya başladı.

(Devam edecek)

Ülgen Özgül

© Tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan metnin tamamı veya bir bölümü yazılı, görsel ve diğer medya ortamlarında kullanılamaz.

Alaca Karanlıkta (8)

Fotoğraf: Ümit Özgül

Kamil bey, iş yerinden çıkma saatini öyle bir ayarlamıştı ki, yemek öncesi kokteyli kaçırmış, ama yemek için tam vaktinde gelmiş olarak girdi salona. Beş yıldızlı bir otelin balo salonunda verilen yemeğe katılım bayağı yüksekti. Girişteki oturma krokisinde yerini buldu ve büyük yuvarlak masaların arasından ilerledi. Konuşmalar, kahkahalar… Fırsattan istifade iş bağlamaya çalışanlar… Henüz tabak çanak sesleri başlamamıştı. Kamil bey yerini buldu, oturanların hepsini kapsayacak şekilde masanın ortasına doğru başıyla bir selam verdi ve oturdu.

Yine çok iyi tanımadığı iş adamlarının yanına oturtulmuştu. Masaları da ortalarda ama, arka tarafa daha yakındı. Davete kayınpederi katılmadığı zaman böyle yapıyorlardı. İkisi de katılacağını bildirirse, birlikte daha önlerde bir masada oluyordu yerleri. Sanki esas yerini hatırlatmak ister gibi, bu tür davetlere ne zaman tek başına katılsa, yeri daha arkalarda oluyordu hep. Dert etmiyordu Kamil bey. Sanayi Odası’nda da bir hiyerarşi olduğunu biliyordu elbet. Birkaç kuşaktan beri aileden zengin iş adamları hem Oda’nın yönetiminde hem de davetlerde daha önde olurlardı. Aileden devraldıkları işlerini başarılı bir şekilde büyütmüş olsalar da, çarçur etmiş olsalar da değişmezdi bu. İsim önemli idi.

Yemek servisi başlayana kadar Kamil bey masada sağında ve solunda oturan iş adamları ile biraz konuştu. Ona kalsa, bu tip organizasyonlara katılmasına da gerek yoktu ama, henüz gençken kayınpederi görünür olmanın ne kadar önemli olduğunu defalarca anlatmış, hatta bu konuda onu epeyce zorlamıştı.

– Öyle, kendi köşende çalışmak ve para kazanmak yetmez. Görünür olacaksın. İnsanlarla tanışacaksın. Gün gelir, lazım olur, demişti.

Yemek servisi başladı. Kazım bey sıkılmıştı bile. Eskiden sanki daha iyi rol yapabiliyordu. Aklı başka yerde olsa da, dinliyormuş, konuşuyormuş ya da gülüyormuş gibi yapabiliyordu. Şimdi her şey giderek daha zor olmaya başlamıştı onun için.

– Neyse, birazdan konuşmalar yapılır, sonra tatlıya geçilir. Kahve içmeden kaçılabilir, diye aklından geçirdi.

Ortalığı çatal bıçak sesi ve bir uğultu kapladı. Garsonlar, tüm masalara senkronize bir şekilde servis vermek için mekanik hareketlerle koşturuyorlardı. Kamil bey de artık, garsonların ordövr, birinci ve ikinci tabak dağıtımlarına ayak uydurabilmek için, önüne konan porsiyonların tamamını yemeye çalışmaması gerektiğini öğrenmişti. Yılların deneyimi ile, her yemekten birkaç lokma almakla yetindi.

– Kamil bey, son kararname ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Sağ tarafında oturan adam sormuştu. Kamil bey tam ağzını açmıştı ki, salona girdiği zaman gözüne çarpan kürsüden bir mikrofon uğultusu yükseldi. Konuşmalar başlayacaktı. İçin için sevindi.

(Devam edecek)

Ülgen Özgül

© Tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan metnin tamamı veya bir bölümü yazılı, görsel ve diğer medya ortamlarında kullanılamaz.

Alaca Karanlıkta (7)

Fotoğraf: Ümit Özgül

Kapı vuruldu.

– Gir!

Açılan kapıdan içeri Kamil beyin sekreteri girdi. Otuzlu yaşlarının ortasında, kumral, yeşil gözlü, hoş bir kadındı Elif. Giydiği yüksek topuklu ayakkabılarla, Kamil beye doğru biraz beceriksizce yürüyordu. “Beceremiyorsan, giyme şunları”, diye aklından geçirdi Kamil bey. Bunu kızın yüzüne söylemek sık sık aklından geçse de, her seferinde kendini tutardı. Hem kırmamak hem de yüz göz olmamak için. Susmak en iyisi diye düşünürdü. Bunca yıllık iş deneyimi Kamil beye bir patron olarak sekreterlerle ilişkinin ne kadar hassas bir konu olduğunu öğretmişti. Kendisinin o tür yaşanmışlıkları olmasa da, çevresinde gördüğü, gönül işlerine evrilen ilişkilerin bir süre sonra ne tür zorluklara yol açtığını gözlemlemişti. Kimi zaman bu ilişkiler yüzünden var olan evlilikler biter, ikinci bir hayat başlardı. Kamil bey, Elif ile böyle bir gelecek düşünmediği gibi, ona karşı cinsel bir istek de duymuyordu. Esasen, Kamil bey artık hiçbir kadın için böyle bir istek duymuyordu.

– Kamil bey, akşamki yemek için arabanız saat kaçta gelsin?

– Yedi buçukta aşağıda hazır olsun Metin. Siz normal zamanda çıkabilirsiniz Elif hanım.

– Teşekkür ederim Kamil bey. İyi akşamlar.

– İyi akşamlar.

Elif döndü ve yüksek topuklarının üzerinde, aynı beceriksizlikle kapıya doğru yürüdü. Kapı ardından sessizce kapandı. Kamil bey yine yalnızdı. Eşinden boşanmış olduğunu bildiği Elif’in, bugün çocuğuna daha erken kavuşacak olmanın sevinci ile evine nasıl koşturarak gideceğini düşündü. Galiba, yaşlı annesi ile oturuyordu. O nedenle, işten geç çıkmak onun için o kadar dert olmuyordu. Zengin bir iş adamı ile birlikte olmak, hatta evlenmek şüphesiz onun hayatını çok kolaylaştırırdı. Kim bilir? Belki öyle hayalleri de vardı. Ama neyse ki, bu amaçla Kamil beye en ufak bir iması, bir göz süzmesi olmamıştı. Kamil bey bunun için neredeyse minnettardı Elif’e. Sırf bu nedenle, bayramlarda, yılbaşında, ikramiyesini eksik etmezdi. Bir de, kız becerikliydi tabii. En olmadık durumlarda sorunları nasıl çözeceğini, kimlerle temas kurması gerektiğini bilirdi. Yıllar içinde, yüz ifadesinden patronunun keyif durumunu da bir barometre gibi saptama konusunda uzmanlaşmıştı. Sorunları Kamil beye ne zaman ve nasıl duyurmalı… Bu konuda hemen hemen hiç yanılmazdı.

Kamil bey, kapı kapandıktan sonra bakışlarını yine dışarı çevirdi. Birkaç aydan beri ruh halinde bir değişiklik vardı. Bir isteksizlik, bir keyifsizlik… Sanki hiçbir şey onu heyecanlandırmıyordu. Tam bir atalet durumu. Oysa, yaşamı boyunca çalışmış, didinmişti. Aşmaktan büyük zevk aldığı zorlukların ardından duyulan müthiş doyum, yeni projeler, yeni yatırımlar… Hiç bir şeyin gözünde bir değeri yoktu artık. Kendisini akıntıya bırakmıştı sanki. Gerçi artık hiç çalışmasa da olurdu. Serveti, bugüne kadar yaptığı birikimi, ömür boyu refah içinde yaşaması için yeterliydi. Oğlunun ve kızının eğitim paraları, düğün ve balayı paraları, onların da bolluk içinde yaşamalarına yetecek parası vardı. Mesele o değildi…

(Devam edecek)

Ülgen Özgül

© Tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden ve izin alınmadan metnin tamamı veya bir bölümü yazılı, görsel ve diğer medya ortamlarında kullanılamaz.