La Diva Turca

Leyla Gencer’i sahnede sadece bir kere izleme fırsatım oldu. 23 Temmuz 1987 tarihinde, İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen Uluslararası İstanbul Müzik Festivali kapsamında, Aya İrini Kilisesinde bir resital vermişti. Son temsilini verip, operayı bırakalı dört yıl oluyordu. Artık sadece konserler, resitaller veriyor ve gençleri eğitiyordu. Resital başlar başlamaz, resital boyunca ve sonrasında onu operada izleyememiş olmanın üzüntüsünü duydum…Hala da duyarım…

Leyla Gencer, dünyanın en ünlü operalarından Milano’daki La Scala Operası’nda 25 sene Prima Donna olmasını sağlayan muhteşem sesinin dışında, duruşu, sahne hakimiyeti ve zarafeti ile çok etkileyici idi… Sahneye adım atar atmaz, kırmızı tuvaletinin içinde, seyirciyi büyülemişti. Zaman zaman insanın içine işleyen soprano sesi Aya İrini’nin kubbesinde yankılanırken çok duygulanmıştım. Ama, kendisini daha önce izlememiş olsam da, sesinin çok güzel olduğunu zaten biliyordum. Bütün dünya biliyordu… Dünyada hayranları ona boşuna La Diva Turca demiyordu. “Türk Tanrıça”… Ancak, ülkemizde son zamanlarda bazı popüler şarkıcılara uygun görülen “Diva”lığı hak etmek için güzel bir sesin yeterli olmadığını da insan hemen anlıyordu. Leyla Gencer, sanki bu kelimenin (daha pek çok kelime gibi) günümüzde içinin boşaltılmasına isyan eder gibi, bize gerçek bir Diva’nın nasıl olması gerektiğini gösteriyordu. Sahnede izlediğimiz performans çok çalışmış, azimli, kararlı ve kişiliği güçlü bir sanatçının yeteneğini görgüsü ve deneyimi ile birleştirmesinin sonucu idi. O nedenle, hiçbir hareketi, hiçbir mimiği insana tuhaf gelmiyordu. Seyirciyi teatral bir şekilde selamlaması, terlediği zaman piyanistinin uzattığı büyük mendili zarif bir hareketle alıp, alnına götürmesi… Hepsi, hepsi bir Diva’ya yakışan, sırıtmayan, bir bütünün parçasıydı…

İstanbul Festivali, 1987

Çok heyecanlıyım… Hayatımda ilk olarak operaya gideceğim. Günlerdir anneme ve babama operanın nasıl bir şey olduğunu sorup, duruyorum. Anlayabildiğim kadarı ile, tiyatro benzeri bir şey ama konuşmak yerine, sanatçılar şarkı söyleyerek iletişim kuruyorlar. Kafamda canlandırmaya çalışıyorum…

Babam bana her operanın bir öyküsü olduğunu, zaman zaman romanların, epik şiirlerin, tarihi olayların veya efsanelerin konu edildiğini ve operaya gitmeden konusunun okunması gerektiğini söyledi. Bu arada, kalın bir kitap gösterdi. (Günümüzde her türlü bilgi anında parmaklarımızın ucunda olduğu için o yıllarda böylesi bir kaynağa sahip olmanın kıymetini şimdi anlamak biraz zor olabilir.)

Babamın opera kitabı…

Piazza Beniamino Gigli’de bulunan Roma opera binası dışardan bakıldığında çok gösterişli değil. Ama içerisi o kadar güzel ki, nefesim kesiliyor. Bordoya çalan koyu kırmızı kadifenin ve altın yaldızlı süslemelerin muhteşem uyumu içimi ısıtıyor. Kristal avizeler ve aplikler ışıl, ışıl.

Son derece şık hanımlar, smokin veya koyu renk takım elbise giymiş erkekler jilet gibi ütülenmiş üniformaları içindeki yer göstericilerin eşliğinde localarına veya parterre’deki yerlerine yöneliyorlar. Biz de, ikinci yada üçüncü katta ve sahnenin tam karşısında olan locamıza aynı şekilde gidiyoruz. Yer gösterici arada bir arkasına dönüp, bize gülümsüyor ve kibar bir el hareketi ile yolu gösteriyor.

Teatro dell’Opera di Roma, 1880 yılında Teatro Costanzi olarak açılmış ve 1946 yılına kadar çeşitli isimler altında hizmet vermiş. İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde İtalya’da monarşinin sona ermesi ile de Teatro Dell’Opera adını almış. Akustik açısından dünyanın sayılı opera binalarındandır.

O zamanlar, Teatro dell’Opera di Roma’da her yıl sezonun Giuseppe Verdi’nin (1813-1901) bir eseri ile açılması gelenekti. O sene de sezon Verdi’nin günümüzde fazla bilinmeyen ve sahnelenmeyen eseri, “ I Lombardi alla Prima Crociata” ile açılmıştı. O kadar az bilinen bir eserdi ki, içinde 70’ten fazla opera eserinin bilgisi bulunan babamın kalın kitabının içinde “ I Lombardi alla Prima Crociata” ile ilgili hiçbir şey yoktu. Konusunu mecburen temsil öncesi ve perde aralarında programdan okuduk. Eser birinci Haçlı Seferinde geçiyor ve dört uzun perdeden oluşuyordu. Bırakın 10-11 yaşlarında bir çocuğu, pek çok opera meraklısı yetişkini zorlayacak bir uzunluk ve ağırlıktaydı.

İlk sınavım bu kadar zorlu olmasına rağmen, operayı giderek daha çok sevdim. Klasik müzik gibi, opera da dinledikçe tadına varılabilecek bir sanat dalı. Babamın, çeşitli opera eserlerinin tamamını içeren bir plak koleksiyonu vardı. Her eserin, üstünde altın yaldızla isminin yazılı olduğu lacivert kadife kutusu vardı. Eserlerin “Libretto”ları da kutularının içinde dururdu. Çocukluğumda ve ilk gençliğimde uzun saatlerimi bu plakları dinleyip, diyalogları kitapçıklarından takip ederek geçirdim.

Opera ile ilgili çocukluğumdan kalan en güzel anılarımdan biri de, Terme di Caracalla harabelerinde sahnelenen Aida operasıdır. M.S. 212-217 yılları arasında inşa edilmiş olan Roma’daki bu hamamın kalıntılarında her yıl, yaz aylarında büyük bir sahne (o zamanlar dünyadaki ikinci büyük sahne olduğu söylenirdi) kurulur ve çeşitli opera eserleri sahnelenirdi. Günümüzde de sahnelenmeye devam ediliyor. Sahne o kadar büyüktü ki, temsil sırasında gerçek filler ve develer de yer almıştı. Zengin dekor ve kostümlerin yanında, bu da çok etkileyici idi. Hele, Zafer Sahnesi’nde Ramades’in dört atlı bir zafer arabası ile sahneye dört nala girişi muhteşemdi…

Leyla Gencer’in sahne hayatının kronolojisine baktığımda, bizim bulunduğumuz yıllarda Roma’ya üç kez geldiğini ve bir keresinde Terme di Caracalla’da Aida’yı oynadığını gördüm. Ne yazık… İzleyebilmeyi çok isterdim… Babam operaya o kadar meraklı olduğu halde kim bilir niye gidemedik. Mutlaka çakışan çok önemli bir zorunluluk olmuştur.

Genel olarak, sanatçılarına ve bilim insanlarına çok değer veren, yücelten bir toplum değiliz. Çeşitli alanlarda dünyada başarı kazanmış ve sivrilmiş olsalar da, onları takdir etmek, yüceltmek yerine kusur arayan, en azından mesafeli duran bir kamuoyumuz var. Ben çocukken, kariyerinin doruklarında olan Leyla Gencer için de o zamanlar duyduklarım onun “Türklüğünü inkar ettiği”, “zaten Hristiyan” olduğu vb yönündeydi. Türk olduğunu hiçbir zaman inkar etmediği ona yurtdışında opera severler tarafından “La Diva Turca” denmesinden zaten belli. Hatta, şöhret basamaklarını daha kolay tırmanabileceği belirtilerek, ismini değiştirmesi, İtalyanca bir ad alması önerildiğinde hep reddetmiş.

“Hayır. Benim adım Leyla. Leyla Gencer.
Benim ailem Safranbolulu. Benim kökenim Anadolu.”

Hristiyan olma konusuna gelince…

Leyla Gencer 1928 yılında İstanbul’da, Polonezköy’de doğmuştu. Annesi, Alexandra Angela Minakovska, Polonyalı aristokrat bir aileden geliyordu. Babası ise, Safranbolu eşrafından zengin bir iş adamıydı. Babası, yirminci yüzyılın başında bir Müslüman olarak, annesi ile evlenmekte bir beis görmemişti ama işte, bizim insanımız 40-50 yıl sonrasında bunu kurcalıyordu. Başardıklarını takdir etmek yerine… 2008 yılında vefat ettiği zaman da, uluslararası başarılarından çok, bu konu ve vasiyeti üzerine bedeninin yakılması yer almıştı bizim gazetelerde. Oysa, ölümünden iki gün sonra İngiltere’nin saygın gazetelerinden birinde Leyla Gencer yirminci yüzyılın en olağanüstü sopranolarından birisi olarak tanımlanmıştı.
(Daily Telegraph, 12 Mayıs 2008.)

(Vivaldi’nin Beyazıt Operasından “Sposa Son Disprezzata” aryasını Leyla Gencer’den dinlemek isterseniz tıklayınız)

Gazeteci ve yazar Zeynep Oral’ın 1992 yılında yayınlanan Tutkunun Romanı: Leyla Gencer kitabı, Leyla Gencer hakkında merak edilen pek çok şeyi içeren, çok iyi yazılmış bir biyografidir. Söz konusu kitabı yazmak için Zeynep Oral belli sürelerle Leyla Gencer’in İstanbul ve İtalya’daki evlerinde vakit geçirmiş, yanında kalmış. Bu değerli sanatçımızın dünyada gördüğü takdir ve kabulü daha iyi anlatabilmek için, kitapta bir gala için La Scala’ya birlikte gidişlerinin anlatıldığı bölümden bir alıntı yapmak istiyorum aşağıda:

“Bu gece Scala açılıyor.

7 Aralık 1990, Cuma akşamı, Milano’nun Scala Operası, Mozart’ın “Idomeneo” eseriyle açılıyor. Bestecinin 200. Ölüm yıldönümü nedeniyle “Mozart Yılı”nı karşılamaya hazırız.

Evet, tamam, yalnız Scala Operası, yalnız Milano kenti değil tüm İtalya neredeyse bir yıldır bu geceye hazırlanıyor.

Evet, tamam, 1968’de bu eser, Scala’da ilk temsil edildiğinde başrol Leyla Gencer’indi. Bu nedenle aylardır, haftalardır, günlerdir konferanslar veriyor, Mozart üzerine seminerler hazırlıyor, basın, radyo, televizyon onun görüşlerine, onun demeçlerine yer veriyor… Ama bütün bunlar geride kaldı… Şimdi sıra gala gecesinde.

Leyla Gencer, “Idomeneo”, La Scala, Milano, 1968

Bir Limousine. Üniformalı şoförü. Başka türlüsü elbet düşünülemez… Kentin daracık sokaklarında ilerlemeye çalışıyoruz. Tüm trafik akışı, o geceye, galaya göre düzenlenmiş… Scala alanına yaklaştıkça, kaldırımlarda birikmiş kalabalık çoğalıyor, trafik ve güvenlik görevlilerinin sayısı artıyor, araçların ilerleyişi yavaşlıyor…

Hani tam Scala’nın kapısının önünde değil de, şimdi bulunduğumuz köşede, opera binasına bir iki blok kala arabadan insek, yürüsek, kesin daha çabuk varacağız… Hadi inip yürüyelim mi…

“Ben tam önünde inerim. Adetim öyledir” diyor.

Of, bu primadonnaların işte böyle kaprisleri var. O köşede insek, çoktan varmış, yerlerimize oturmuştuk bile!

Hayır, Limousine’den inmedik. İçinde oturup, milim milim ilerlemeyi bekledik. Sonunda Scala’nın önündeki küçük alana vardık.

Alan, içeri girecek ünlüleri görmeyi bekleyen meraklılarla dolu… Ahşap barikatlar ve atlarının üzerinde üniformalı görevliler Scala’nın kapısına uzanan geçidin iki yanına sıralanmışlar…

Sonunda Limousine’imiz geçidin tam önünde durdu.

Leyla Gencer, uzun siyah elbisesi, sırtında beyaz kürk pelerini otomobilden indi.

O anda…

Evet tam o anda, ortalığı bir uğultu kapladı. Herkes ama herkes, alandaki kapının önündeki, kapının ardındaki herkes “Leyla, Leyla, Leyla” diye bağırıyor, alkışlıyor, “La Signora”, “ La Regina” (Kraliçe) diye sesleniyor, “Leyla geldi, Leyla geldi” diye çırpınıyordu.

O anda ne barikat, ne görevli dinleyen oldu. Fotoğrafçılar koşuştu, kameramanlar koşuştu, flaşlar patladı…”Leyla dur”… “Leyla kıpırdama.” Yine flaşlar, yine flaşlar… “Leyla’ya yol açın”… “İzin verin Leyla geçsin”…

O, bir kraliçe edasıyla, ne diyorum ben, hiç kraliçe olur mu, bir Tanrıça edasıyla başı dimdik duruyor…Sağa, sola başını eğerek selam veriyor, gülümsüyor (gülümseyişi karşılayan taraf daha çok “Leyla” diye bağırıyor), bir, iki adım ilerliyor, yine duruyor, hiç belli etmeden kalabalığı şöyle bir tartıyor, memnun kalmış olacak ki eliyle de halkı selamlıyor (selamı karşılayan taraf daha çok “La Gencer”, “La Regina” diye bağırıyor)…birkaç selam daha, birkaç tebessüm daha… en içten, daha az içten ya da eh bu kadarı size yeter tebessümleri… Fotoğrafçılara pek de önemsemeden bir bakış, bir anlık bir poz, uzanan bir mikrofona birkaç sözcük, yine başını hafif eğerek bir selam… O dimdik duran başın hafifçe sağa ya da sola eğilmesi sanki müthiş dramatik bir aksiyon… Elini sıkmak, elini öpmek isteyenlere hiç tereddütsüz ama hep yüksekten uzanan eli…

Ve Tanrıça Scala’dan içeri girdi.

Biri bana, kendine gel desin… Düş mü görüyorum yoksa gerçek mi bu sahneler?
Daha bitmedi.

İçeri girdiğimizde, Scala’nın yer göstericilerinden, smokinli devlet adamlarına herkes yolunu kesiyor, elini sıkmak, elini öpebilmek için yarışıyordu. Bir ara yere diz çöküp, evet evet, yere diz çöküp elini öpenleri bile gördüm.

…………..

O gece izlediğim sahnelerin, hele Limousine’den inip, Scala alanına yaptığı “Antre”nin şokunu kolay kolay üzerimden atamadım.

O bunu fark etti: “Niye bu kadar şaşıyorsun, cicim… Sen de yirmi beş yıl Scala’da başrol oynarsan, sana da aynı şeyi yaparlar… Milanolular beni sever, hepsi bu!”

Evet “hepsi bu”… Her şey bu denli basit…

O geceyi, o gecenin Leyla Gencer’ini bir yerde okusam, inanmazdım… Yazan abartıyor derdim.” (Tutkunun Romanı: Leyla Gencer, Zeynep Oral, s. 26-27)

10 Mayıs 2008’de Milano’da vefat eden Leyla Gencer’in bedeni vasiyeti üzerine yakıldı ve 16 Mayıs 2008 günü Dolmabahçe Sarayı açıklarında Boğazın sularına döküldü. Törende, yine vasiyeti üzerine, İstanbul Opera ve Balesi Orkestra ve Korosu Mozart’ın Requiem’inden Lacrimosa bölümü ile, Ahmet Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosunun 5, 12 ve 13. bölümlerini seslendirdi…

Leyla Gencer aynı zamanda İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) Mütevelli Heyeti Başkanıydı. Ölmeden önce, “mal varlığı ve eşyalarını, onun anısını sürdüreceğine güvendiği” bu vakfa bağışladı. İKSV 2010 yılında, Leyla Gencer’in Milano’daki evinin eşyaları ile Şişhane’deki Deniz Apartmanının ikinci katında “Leyla Gencer Evi”ni açtı. Burada, uzun yıllar yaşadığı Milano’daki evinin oturma odası, kitaplığı, konuklarını ağırladığı yemek odası, fotoğrafları, aldığı ödül ve madalyalar, çok sevdiği aksesuarlar ve giysileri ve yatak odası sergilenmeye başlandı. Mekan randevu alınarak gezilebiliyordu.

“Leyla Gencer Evi”ni yıllardır görmek istiyordum. Ama, bilirsiniz işte… Günler, aylar, yıllar birbirini kovaladı ve ben bir türlü gidemedim. Sonunda, iki hafta önce kesin kararımı verdim. Randevu alıp, gidecektik…




2010 yılında İKSV’nin Şişhane’deki binasında açılan “Leyla Gencer Evi”

İKSV’yi randevu almak için aradığımda, “Leyla Gencer Evi”nin bir buçuk yıl kadar önce Bakırköy’deki Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi’ne taşındığını öğrendim. Aslında bu taşınma basında da yer almış ve bunun için bir tören de düzenlenmiş ama, demek ki ben bu haberi atlamışım. Telefonda görüştüğüm kişi, kibar bir şekilde, Bakırköy’deki Merkezi aramamızı ve oradan randevu almamızı söyledi.

Doğrusunu söylemek gerekirse, duyar duymaz bu haber beni çok rahatsız etti… Çok yadırgadım… Öyle ya, Leyla Gencer, İKSV’nin kendi web sitesindeki ifade ile, “mal varlığı ve eşyalarını, onun anısını sürdüreceğine güvendiği” bu vakfa bağışlamamış mıydı? Öte yandan, bu eşyaların sanatçının kendi adını taşıyan bir merkezde sergilenmesi fikri de çok kötü gelmedi. Bir yandan da umutlandım…

Bakırköy’deki Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi’nin numarasını buldum, aradım ve 1 Şubat öğleden sonrası için randevu aldım. Telefondaki görevli hanım telefonu kapatırken, kendisinin sadece odaları açıp gösterebileceğini, ayrıntılı bilgi sahibi olmadığını belirtti. Bu konudaki en bilgili kişinin İKSV’de olduğunu söyledi. Bu da ikinci tuhafıma giden nokta oldu…

1 Şubat günü deniz otobüsü ile Bakırköy’e geçtik. İndiğimizde bir taksiye binip, Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi’ne kolayca gidebileceğimizi düşünüyorduk. Ancak, durduğumuz birkaç taksi şoförü böyle bir merkezi bilmediklerini ve de aramak istemediklerini söyleyip, uzaklaştı. Sonunda, iyi niyetli bir şoföre rastlayabildik ve akıllı telefonumuzun da yardımıyla merkezi bulduk.

Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi- Bakırköy

Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi, Bakırköy Belediyesi tarafından 2013 yılında inşa edilmiş. Dışardan bakıldığında, biraz apartmanların arasında sıkışmış gibi dursa da, hoş bir bina. Bize verilen bilgiye göre, 10 bin m2 alana kurulmuş ve 250 kişilik bir açık hava oditoryumu, 1000 kişi kapasiteli bir salonu, 300 m2 sahnesi, 65 m2 döner sahnesi, orkestra çukuru ve 6 adet kulisi bulunuyor.

İçeri girip, Leyla Gencer Evi için randevumuz olduğunu söyledik. Kısa bir süre sonra, telefonda görüştüğüm genç, görevli hanım geldi. Bizi kibarca karşıladı ve kendisini izlememizi söyledi…

Açıkçası, bundan sonra hissettiklerimi anlatmam epeyce zor… Heyecan, sevinç, merak, düş kırıklığı, üzüntü… Evet, tam da yurdumuza özgü bir vefasızlık örneği görmenin üzüntüsü…

Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi’nde “ Leyla Gencer Evi” için ayrılmış olan bölüm, bodrum katta, son derece ufak, basık bir mekan… Elden gelenin en iyisi yapılmış olmasına rağmen, her şey o kadar sıkıştırılmış ki, bir depodan hallice bir görünüm var. Tavan inanılmaz alçak. Sanki, bu büyük sanatçının piyanolarını, değerli kitaplarını, tablolarını, ev eşyalarını, giysilerini, kürklerini birileri, ya da daha açık söyleyeyim, İKSV başından atmak istemiş… Söyleyebileceğim tek olumlu nokta mekanın ve eşyaların temiz olması. Etrafta herhangi bir toz, kirlilik olmaması.

Fotoğraflardan gördüğüm kadarı ile, daha önce sergilenen Şişhane’deki mekan çok daha uygunken, şimdi böyle bir yer reva görülmüş. Ne kadar üzücü…Üstelik bu devir teslim yapılırken, bir de tören yapılmış… Bizim gördüğümüzü hiç mi bir yetkili veya sanatsever görüp, düşünmemiş? “Leyla Gencer Evinin” kendi adını taşıyan bir merkezde olması fikri çok güzel. Ancak, öncelikle, bu mekan son derece sapa ve zor bulunan bir yerde. Sonra, merkezde “Leyla Gencer Evi” için ayrılan mekan son derece yetersiz. İKSV en azından, bu eşyaları verirken, daha uygun bir mekan sağlanması konusunda ısrarcı olabilirdi. Tüm bunlara ilaveten, yine öğrendiğimize göre, merkezin ödenek alamama gibi bir problemi var. Güçlükle ayakta duruyor. Gelecekte ne olacağı belirsiz. Tüm bunları görüp, öğrendikten sonra yüreğime bir ağırlık çöktü… Devletimizin sanatçılarımıza karşı sergilediği vefasızlık ve ilgisizliklere alışkınız. Beni en çok yaralayan, bu vefasızlığın yıllardır saygı duyduğumuz ve desteklediğimiz İKSV’den gelmiş olması…Çok üzücü… Umarım, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı Deniz Apartmanında “Leyla Gencer Evi”nden boşalan mekanları, orayı boşaltmaya değecek bir şekilde değerlendiriyordur…





Merkez’deki tüm görevliler; danışmadaki kişiler, bizi gezdiren genç hanım ve “Leyla Gencer Evi”nin kapılarını açmak için gelen görevliler, hepsi çok iyi niyetli ve kibarlardı. Gezmeye geldiğimiz, ilgi gösterdiğimiz için çok memnunlardı. Ama gönül isterdi ki, burası daha merkezi bir yerde olsun, tanıtımı yapılsın, tüm dünyadan sanatseverler gelsin, gezsin…

Ayrılırken beni umutlandıran tek şey, kısa bir süre önce İtalyan Konsolosluğundan görevlilerin buraya geldiklerini ve bu konuda bir projeleri olduğunu öğrenmemiz oldu. Bu büyük sanatçıya biz ülke olarak umduğu ve beklediği saygıyı gösteremedik, belki onu sevip, sayan İtalyanların katkısı ile anısı daha iyi yaşatılabilir…

“Benden Selam Söyle Anadolu’ya”

(Bu şarkıyı çok seven babamın anısına… “Pire’nin çocukları” Müzik: Manos Hadjidakis (1925-1994))

2013 yılının Ağustos ayında, Bodrum’da kız kıza tatil yaparken, feribot ile Kos’a geçtik. 40 dakikalık bir feribot yolculuğu ile havamız değişti. Üstelik, Kos güzellik ve popülerlik açısından Yunan Adaları içinde en üst sıralarda olmamasına rağmen.

Eskiden, Yunan Adalarından Türkçe isimleri ile söz ederdik. Şimdilerde orijinal isimleri kullanılır oldu. Kos’a da bir zamanlar, 400 yıllık Osmanlı idaresi boyunca adlandırıldığı üzere, İstanköy denirdi.

Büyüklük açısından On İki Adalar’ın içinde üçüncü sırada olan Kos’da Eski Yunan, Roma, Bizans, Aziz John Şövalyeleri (Hospitaliers- Hastane Şövalyeleri de deniyor) ve Osmanlı dönemlerinin izlerini görmek mümkün. Ada 1912 yılında İtalyanlara, İkinci Dünya Savaşı sırasında da Almanlara geçmiş ve savaşın sonuna kadar onların elinde kalmış.

O gün, Ağustos sıcağında pek tavsiye edilmeyecek bir şey yapıp, şehir merkezine 3.5 kilometre uzaklıkta bir tepe üzerinde bulunan Asklepeion’u gezdik. Sıcak göz açtırmıyordu ama yine de, zaman zaman bayılacak gibi olsak da, tarihi Milattan önce üçüncü yüzyıla kadar giden bu kalıntıları gezmeyi başardık. Aslında pek bir şey de kalmamış. Hastane, hamam, tapınak ve diğer binaların taşları Saint John Şövalyeleri tarafından sahildeki Kos kalesinin, Osmanlılar tarafından da çeşitli camilerin yapımı için kullanılmış. Yine de, Hipokrat’ın da eğitim aldığı bu Antik Çağ tıp ve sağlık merkezi ilgi çekici idi.

Asklepeion- Kos

Üçüncü terasa tırmanıp, tapınağa vardığımızda sıcak o kadar dayanılmaz oldu ki, bazılarımız güneşten yanıp kavrulmamak için giydikleri t-shirt’leri çıkarıp, içlerindeki askılı bluzlarla gezmeye devam etmek istedi. Ancak, çevredeki görevliler bu tapınağın üstüne bir zamanlar bir kilise yapılmış olmasını gerekçe göstererek, buna engel oldular. Bunca yıldır, dünyanın çeşitli yerlerinde gezdiğim, benzer ören yerlerinde karşılaşmadığım bu bağnazlık beni çok şaşırttı. Neyse ki, bir başka gezide, yine çok sıcak günlerde gezdiğimiz ve içlerinde daha sonraki yüzyıllarda yapılmış kiliseler barındıran Rodos’taki Lindos Akropolünde ve Atina’daki Akropolde aynı kısıtlama ile karşılaşmadık.

Asklepeion’un üçüncü terasından, gerçek değil de, rüyaymış gibi görünen Bodrum ve civarının manzarasını da seyrettik uzun, uzun. Güzel ve çirkinleştirilmiş yönleri ile…Bu benim Türkiye’yi karşı kıyıdan ilk görüşüm oldu sanırım. Tuhaf bir duygu uyandırdı bende. İnsanın ruhunun bedeninden ayrılıp, kendisine bakması gibi geldi bana…

Asklepeion- Kos’dan Bodrum manzarası

Öğle yemeğini şehir merkezinde, Fidelio’da yedik. Garsonumuz Yannis bizi ağaçların altında güzel bir masaya buyur etti. Annesi Ayvalık’tan, babası Foça’dan göç etmişler. Kendisi de her sene Foça’ya gezmeye gittiğini söyledi. Bize inanılmaz yakınlık gösterdi. Bir yandan diğer masalara hizmet verirken, her fırsatta bizim masaya uğrayıp, sohbete devam etti. Her birimizin isimlerini Yunan alfabesi ile kağıttan masa örtüsünün üstüne yazdı.

Garsonumuz Yannis’in kağıt masa örtüsünün üzerindeki yazılarından-Fidelio Restaurant, Kos

Sadece Kos’da değil, bir sonraki yaz gemi ile gittiğimiz Rodos, Girit, Santorini ve Mikanos’da da atalarının Türkiye’nin değişik yerlerinden, İstanbul, İzmir, Edirne ve başka şehirlerden, kasabalardan göç ettiğini söyleyip, bize yakınlık gösteren pek çok kişi oldu. Her biri beni ayrı duygulandırdı. Gezi dönüşü, benzer şeyler hissedeceğini düşündüğüm bir tanıdığımın “aman canım, turist olarak sizi tavlamak için öyle konuşuyorlardır” diye kestirip, atması beni inanılmaz şaşırttı. Böylesi yüzeysel, duyarsız ve duygusuz bir yaklaşımı hiç beklemiyordum.

Peninta Peninta Tavernası- Heraklion, Girit

Türkiye Cumhuriyeti ve Yunan Krallığı arasında, 1923 Lozan Anlaşması’nın bir ek sözleşmesi çerçevesinde yapılan nüfus değişiminin (Nüfus Mübadelesi) sonucunda yaklaşık 1.200.000 Ortodoks Hristiyan Anadolu’dan Yunanistan’a, 500.000 kadar da Müslüman Yunanistan’dan Anadolu’ya göç ettirildiler. Genel olarak buradan gidenlere Rum, Anadolu’ya gelenlere ise Türk dense de her iki grup da aslında homojen değildi. Değişim kriterinin dil ya da ırk değil de, sadece din olması nedeniyle Anadolu’dan göç edenler arasında sadece Rumlar değil, aslında Türk olan ve Türkçeden başka dil konuşamayan Türk Ortodoks Hristiyan Gagavuzlar ve Ortodoks Karaman Türkleri de bulunmaktaydı. Benzer bir şekilde, Yunanistan’dan Anadolu’ya zorunlu göçe tabii tutulanlar arasında da sadece Türkler değil, kendi dillerini konuşan Pomaklar, Ulahlar, Arnavutlar bulunmaktaydı.

Yoğun olarak 1923-1924 yıllarında yaşanıp 1930’a kadar dalgalar halinde süren bu büyük göçün yarattığı kişisel dramlar ve özlemler Selanik günlerimizde bizim de hayatımıza değişik şekillerde dokundu. Çevremizde pek çok Anadolu göçmeni vardı. Oturduğumuz evin sahipleri, apartmanın altındaki pastanenin sahipleri, ağabeyime özel İngilizce dersi veren Mrs. Cüneyto isimli çok yaşlı hanım ve başkaları.. Hatta, ağabeyimin gittiği Amerikan Koleji de göç eden Rumlarla Merzifon’dan Selanik’e taşınmış bir okuldu. Kütüphaneden ödünç aldığı kitapların bir kısmının içinde “Merzifon Amerikan Koleji” ibaresi olurdu.

Şimdi düşününce, aslında 1960’ların başında bu insanların göç etmelerinin üzerinden henüz 30 küsur sene geçmiş olduğunun farkına varıyorum. Başka bir ülkenin yerlisi olmak için kısa, özlem çekmek için uzun bir süre.. Buradan göçen birinci kuşak bu özlemi hep içinde taşıyıp, sonraki kuşaklara anlatmış. Apartmanın altındaki pastanenin sahipleri Türkiye’den göç etmiş ninelerinden, dedelerinden, ana, babalarından, onların Selanik’e alışamadıklarından, onlarla anlaşabilmek için evde Türkçe konuştuklarından söz ederlerdi. Babamın başından geçen ve yıllar sonra bana gözleri yaşararak anlattığı bir olay ise gerçekten fazla söze gerek bırakmayan, yürek burkan cinsten…

Selanik’e gitmemizden kısa bir süre sonra babam gümrükten ev eşyalarımızı çekmek için, üzerinde askeri üniforması ile gümrük müdürlüğüne gidiyor. İşlemlerin bitmesini beklerken yanına yaşlı bir adam yaklaşıyor ve babama Türkçe olarak, “ Zabit Efendi, Zabit Efendi ben Anadolu’dan göç ettim” diyor. Gözlerinden yaşlar süzülürken, bir yandan eliyle babamın üniformasının parlak düğmelerini okşuyor, bir yandan da Çanakkale Savaşında İngilizlere karşı savaştığını anlatıyor… Doğup, büyüdüğün, uğruna savaştığın vatanından bir gün göç etmek zorunda kalmak ve bütün bir ömrünü özlemle geçirmek ne acı… Üstelik göç ettiğin topraklarda da daima “sonradan gelen” ve yabancı olarak kalmak…

Louis de Bernieres’in “Birds Without Wings” (Kanatsız Kuşlar) kitabı, Osmanlı İmparatorluğunun çöküş döneminin, Çanakkale Savaşı, Kurtuluş Savaşı ve ardından gelen Nüfus Mübadelesinin bir güney-batı Anadolu köyünde (kitapta Eskibahçe olarak geçer ama Fethiye’ye bağlı Kayaköy’dür yazarın ilham aldığı yer) yüzyıllarca birlikte, kardeşçe yaşayan Türklerin ve Rumların yaşamlarını ve kaderlerini nasıl değiştirdiğini çok güzel anlatır.

Bu konuyu dokunaklı bir şekilde işleyen bir başka kitap da, 1982 yılında Abdi İpekçi Türk-Yunan Dostluk ödülünü alan ve kendisi de Anadolu’dan (Aydın’dan) göç etmiş olan Dido Sotiriyu’nun “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” isimli kitabıdır. “Anayurduma selam söyle benden Kör Mehmet’in damadı! Benden Selam söyle Anadolu’ya… Toprağını kanla suladık diye bize garezlenmesin … Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların Allah bin belasını versin!”

Noel Zamanı

Hava soğuk… Çok soğuk… Sanki Alplerden gelip, Apeninler boyunca aşağı doğru inen tüm soğuk hava atkımın ve beremin arasından bir yol bulup, ensemden aşağı iniyor. Çocuk bedenim titriyor. Vakit gece yarısına yakın. Sıcak yatağımdan kalkıp, bu soğuk havaya çıkalı çok olmadı… Bu kadar üşümemin bir nedeni de o belki.

Kar da yağıyor lapa, lapa… Siyah tay derisi botlarım var ayağımda. Her adımda, botlarımın altında ezilen taze kardan ses çıkıyor. Gecenin karanlığında Yvette, eşi, tatil için gelmiş olan iki yetişkin çocuğu ve ben uzaktaki bir ışık demetine doğru yürüyoruz…

Monte Terminillo’ya birkaç gün önce geldik. Burası, Roma’ya 100 kilometre kadar uzaklıkta bir kayak merkezi. Hayır, buraya kırmızı MG ile gelmedik… Soğuk havalar için uygun olmaması bir yana, bu kadar kişinin ve Yvette’in tüm tatil için yetecek kadar getirdiği her türlü erzak, içki, boş zamanlarında yapmaya bayıldığı yapboz vesairenin sığması mümkün değil o arabaya. Onun yerine büyük, lacivert, Citroen arabaları ile geldik.

24 Aralık akşamı, “Yvette kanunları” gereği yine erken yattım. Kendi evimde hafta sonu ve tatillerde istediğim saatte yatabiliyorum ama, Yvette ile birlikte olunca, bazı istisnalar hariç, hep erken yatılır ve itiraz kabul edilmez… Yalnız bu sefer gece yarısına doğru beni uyandıracağını, Noel ayinine gideceğimizi söyledi. Hem merak, hem de heyecan içindeyim ama, yine de uykuya dalabilmişim.

Artık Aziz Francesco kilisesine epeyce yaklaşıyoruz. Bizim gibi oraya yürüyen çok insan olduğunu fark ediyorum. Sessiz bir kalabalık. Herkes kilisenin içindeki sıcak havaya kavuşmanın sabırsızlığı içinde sanki… Beremin içinde kulaklarım, eldivenlerimin içinde ellerim üşümekten hissiz.

İşte geldik… O kadar çok kar var ki, kilisenin önündeki merdivenler diz boyu karla kaplı. Kürekle daracık bir yol açmışlar. Oradan tırmanıyoruz. Buz tutmuş basamaklarda kayıp düşmeyeyim diye elimden tutuyor Yvette.

Ne büyük mutluluk, içerdeyiz artık… Bu kez de, çok soğuktan sıcak bir ortama girdiğimiz için uyuşuyor her bir yanım. Ama bu tatlı bir uyuşukluk hali. Gözlüklerim buğulanıyor.

Ortalarda bir yer bulup, oturuyoruz. Ben Yvette’in sol yanındayım. Burası, İtalya’da görmeye alıştığım kiliseler gibi eski bir kilise değil. Modern bir kilise. 1949 yılında yapımına başlandığına göre, henüz yirmi yıllık bile değil. Sarı ışıklı aydınlatma, sağlı sollu sıralanmış şapellerdeki adak mumlarının ışıkları ve buhurdanlardan yayılan tütsü kokusu içimi ısıtıyor. Bir de küçük erkek çocuklarından oluşan koronun söylediği Noel şarkıları… Ön tarafta, “altar”ın hemen yanında, Noel için hazırlanmış küçük İsa’nın doğum canlandırması var. Oturduğumuz sıraların önündeki küçük raflarda dua kitapları duruyor. Henüz ayin başlamadı.

Papaz ve arkasında yürüyen iki yardımcısı içeri girince herkes ayağa kalkıyor.

“ In nomine Patris, et Filii, et Spiritus Sancti. Amen”…

Ayin boyunca etrafımı incelemeye devam ediyorum. Belli bir aşamada herkes diz çöküp, dua ediyor. Yvette, yolda gelirken de söylemiş olmasına rağmen, yine kulağıma eğilip, benim bunu yapmak zorunda olmadığımı söylüyor. Herhangi bir inanış veya ritüeli empoze etmemek konusunda çok dikkatli. Oysa onun zannettiği gibi rahatsız hissetmiyorum kendimi burada. Ben biraz daha küçükken, gezmek için gittiği bir kilisede dua ettiğini söyleyen dedem bana,” Çünkü orası da Allah’ın evidir” demişti. “Cami ve havra gibi…”.

San Francesco Kilisesi (1960’ların sonundaki hali)- Monte Terminillo, İtalya

Okulda da her sabah, siyah cüppesini giymiş başöğretmen Mr. Sunley’in yaptığı kısa bir konuşmadan sonra, Mrs. Alcock’un çaldığı piyano eşliğinde bir ilahi söyleniyor. Bu sırada Pakistanlı öğrenciler dışarı çıkıyorlar. Bana bir şey demiyorlar ama, dışarı çıkmadığım için tuhaf tuhaf bakıyorlar. Oysa ben, bunu sadece okul gününe güzel bir müzik eşliğinde başlamak olarak düşünüyorum. İlahiler, dağıtılan lacivert ciltli kitaplardan sözleri okunarak söyleniyor. Hepimizin en çok sevdiği bir tek ilahi var. Numarasını ezbere biliyoruz ve Mr. Sunley o gün söylenecek ilahinin numarasını söylediği zaman, eğer bu o sevdiğimiz ilahi ise çok seviniyor, neşe içinde birbirimize gülümsüyoruz. Çok değil, birkaç yıl sonra, henüz radikal İslamcı olup, Yusuf İslam adını almamış olan Cat Stevens bunu şarkı olarak “Teaser and the Firecat” albümüne alınca nasıl da hoşuma gitmişti.

“Morning has broken, like the first morning,
Blackbird has spoken, like the first bird…”

Noel ayini bitti…Yine dışarıdayız. Kiliseden adımımızı atar atmaz soğuk rüzgar yüzümüze kamçı gibi vuruyor. Bir saati aşkın süre boyunca ısınmış bedenim yine üşüyor. Geliş mi daha kötüydü, dönüş mü, karar veremiyorum. Kar durmuş, gökyüzü aydınlık, yıldızlar parlıyor…

Eve gelmek ne büyük mutluluk! Masif meşe yemek masasının etrafına oturuyoruz. Önce hediyelerimizi açıyoruz. Sonra Yvette kendi yaptığı Noel kekini getiriyor. İçinde kurutulmuş meyveler ve badem olduğunu biliyordum ama, üzerine konyak dökülüp, ateşe verilmesini hiç beklemiyordum doğrusu. Mavi ile mor arası alevlerin önce yükselip, sonra yavaş yavaş alçalıp, yok olmasını hayret ve heyecanla izliyorum. Kekimi yerken Yvette bana da çok az konyak koyuyor…

Çeşitli mezheplerden Hristiyan cemaat gittikçe azalmış olsa da, İstanbul’da da 24 Aralık Noel ayinleri çeşitli kiliselerde yapılıyor. Benim bildiğim, bunların en görkemlisi Beyoğlu, İstiklal Caddesindeki Saint Antoine Katolik Kilisesi’nde ve birkaç dilde oluyor.

İstiklal caddesine bir avlunun içinden, biraz içerlek bir konumdan bakan Saint Antoine Kilisesi ilk olarak 1725 yılında inşa edildi. Amaç, Osmanlı Saray’ına ve Devletine hizmet veren ve ticaretle uğraşan, başta İtalya ve Fransa olmak üzere, Katolik ülkelerin vatandaşlarına ve ailelerine hizmet vermekti. Bizim şimdi gördüğümüz kilise ise, İstanbul doğumlu İtalyan mimar Giulio Mongeri tarafından tasarlandı ve 1912 yılında hizmete açıldı. Kilisenin tam adı Sant’Antonio di Padua’dır.

Son yıllarda bazı, Hristiyan olmayan İstanbullular da Saint Antoine’daki Noel ayinini izlemeye başladılar. Kilisenin bu özel gün için süslenmiş hali hem görsel olarak insanın hoşuna gidiyor hem de bizimle bu topraklarda yüzyıllardır yaşayan Katolik vatandaşlarımızın ritüellerini yakından görmek, bence, aradaki bağları güçlendiriyor. Kilise cemaatinin bu konudaki tek şikayeti izlemeye gelenlerin bunu bir tür sosyal faaliyet gibi görüp, ayin sırasında gürültü yapmaları. Birkaç sene önce okuduğum bir röportajda kilisenin başrahibinin, “Müslüman kardeşlerimize Noel ayini sırasında kapılarımız daima açık. Bu aynı zamanda bir dostluk ve kardeşlik günüdür. Ancak, bazı misafirlerimiz bu olayı İstiklal civarında gittikleri bir barın veya yemek yedikleri lokantanın devamı olarak görmekte ve gürültü, patırtı yapmaktadırlar. Kendilerinden ibadetimize saygılı olmalarını rica ediyoruz ” dediğini hatırlıyorum.

Sant’Antonio di Padua Kilisesi (1912)- Beyoğlu, İstanbul

Sonradan Gelen…

Zordur “sonradan gelen “ olmak… Çocuklukta, yetişkinlerin dünyasında, özellikle bazı toplumlarda, rekabetçi iş ortamlarında, gizli veya açık kıskançlıkların olduğu kişisel ortamlarda daha da zordur… Sosyal bir varlık olarak bu durumdan kaçış da yoktur insan için. Şu ya da bu ölçüde herkes maruz kalır böylesi durumlara. Herkes kendine göre bir takım refleksler, yöntemler geliştirir o görünmez eşikleri aşmak için.

“Yeni gelenlere” dostluk eli uzatmaya çalışırım. Bu kişilerin yaşadığı, girgin olmak ile önce mesafeli durup, çevreyi tartmak, temkinli olmak ikilemini iyi bilirim. Verilebilecek en iyi destek sıcak bir gülümseme, kısa bir sohbet, eğer iş yerinde iseniz öğle yemeğine onu da alıp, gitmek olabilir. Çok bir şey değil yani… Ama çoğu zaman insanlar, şu ya da bu nedenden dolayı, bu kadarcık bir nezaketi bile esirgerler. Belki kendi açılarından temkinli olmak gerektiğini düşünürler… Oysa, başta göstereceğiniz bu nezaket sizin ilerde o kişi ile uyuşup, uyuşmamanızı bağlamaz. Bu sadece ufak bir cesaretlendirmedir. Ortama daha çabuk uyum sağlaması, daha çabuk “ kendi” olabilmesi ve kendini gösterebilmesi için…

İnsanların birbirini iyi tanıdığı, çoktan arkadaş oldukları bir ortama yaşamımda ilk olarak adım atışım üç buçuk yaşımda iken, Selanik’te oldu.. O yıl, yeterli sayıda başvuru olmadığı için Amerikan anaokuluna öğrenci alınmayınca annem ve babam beni evimizin karşısındaki Yunan anaokuluna göndermeye karar vermişler. Olayların ne kadarını kendim hatırlıyorum, ne kadarını bana anlatılanlarla kafamda canlandırıyorum, tam olarak bilemiyorum ama, gözümün önüne ilk gelen görüntü babamın beni elimden tutup, evimizin bulunduğu caddenin (babamın anılarından buranın Vasilisa Olga, yani Kraliçe Olga caddesi olduğunu öğrendim) karşı tarafına geçirmesi oluyor.

Lefkos Pirgos (Beyaz Kule), Selanik (1960’ların başı)

Önce babamın iş yerine gidiyoruz. Burası fazla katlı olmayan, merdiven trabzanları pırıl pırıl parlak, tavanları yüksek, tahta pancurlu, bahçe içinde bir bina. (Yine babamın anılarından öğrendiğime göre, eskiden Selanik’li bir Türk zenginin köşküymüş.)

Orada çok kalmıyoruz. Bize katılan bir hanım ile birlikte, yan bahçede bulunan benzer bir binaya gidiyoruz. Ben babamın elini hiç bırakmıyorum. Sıkı sıkı tutuyorum.. Önce, okul müdiresinin odasına gidiyoruz. Babam, bizimle gelen hanım ile anlamadığım bir dilde konuşuyor. O da, masanın başında oturan müdire hanıma, bambaşka bir dilde bir şeyler söylüyor. Sonra, herkes ayağa kalkıyor, müdire hanım gülümseyerek elimden tutuyor ve odadan çıkıyoruz.

Bu bina da, büyük ihtimalle eski bir köşktü. Yüksek tavanları, beyaza boyalı yüksek, ahşap kapıları var. Müdire hanım kapılardan birini açıyor ve sonradan sınıf olduğunu öğrendiğim bir odaya giriyoruz. Babamın bir adım arkamda olduğunu bilmeme rağmen, kalbim küt küt atıyor. İçerde, alçak bir masanın etrafındaki minik sandalyelere oturmuş, benim yaşımda bir sürü çocuk var. Müdire hanım ve sınıftaki öğretmen hanım çocuklara bir şeyler söylüyorlar. Onlar da, sevinçle, gülerek alkışlıyorlar. Cesaretleniyorum.. Sonra, babam kara tahtaya tebeşirle adımı yazıyor…

İlk alfabem

Babam tahtaya adımı Latin alfabesi ile yazdı ama, sonraki haftalar ve aylarda ben de diğer çocuklarla beraber Grek alfabesini öğrendim. Hayatımda ilk olarak okuma-yazma öğrendiğim dil Yunanca olmasına rağmen, ne yazık ki, daha sonra tamamen unuttum. Çocuklar yabancı dilleri hızla öğrenip, hızla unutuyorlar. Ben yine de, bilinçaltımda bir yerde, Yunanca’nın durduğuna, uyandırılmayı beklediğine kuvvetle inanıyorum. İngilizce ile yaşadığım deneyim (bir yıl sonra öğrendiğim İngilizceyi öğrenme-unutma- hızla tekrar hatırlama sürecim) böyle düşünmemin en önemli nedeni.

“Sonradan gelen” olma halini bir yıl sonra Amerikan anaokuluna, beş yıl sonra Roma’da İngiliz okuluna başladığım zaman tekrar tekrar yaşadım. On üç yaşında, orta ikinci sınıfta Türkiye’ye döndüğümüzde ise artık bu konuda daha deneyimli idim ama, bu sefer de ergenliğin getirdiği ilave zorluklarla baş etmek gerekiyordu. Herkesin birbirini ilkokuldan veya ortaokul hazırlıktan beri tanıdığı, en azından bir seneden beri birlikte okuduğu bir ortama bir ergen olarak ayak uydurmak da ayrı bir macera idi.

Norveç’li yazar Karl Ove Knausgaard’ın, 2009 yılında Norveç’te basıldığı zaman büyük sansasyon yaratıp, daha sonra Amerika ve Avrupa’da ortalığı kasıp, kavuran “Kavgam” isimli kitabında inanılmaz içtenlik ve berraklıkla anlattığı gibi, bir ergen olarak sayısız kız ve erkek yaşıtınız ile çevrili, ama yine de “çemberin dışında” olabilirsiniz…” Her Pazartesi en çok korktuğum şey herkesin sorduğu “Hafta sonu ne yaptın?” sorusuydu. Bir kereliğine “Evde oturup televizyon seyrettim” diyebilirsin, “Bir arkadaşımla odamda müzik dinledim” de diyebilirsin bir kez, ama sonra eğer dışlanmak istemiyorsan daha iyi bir cevap bulmaya mecbursundur.” (Kavgam, Karl Ove Knausgaard, Cilt 1, s. 72).

Karl Ove’nin en çok korktuğu yukardaki soru benzeri pek çok soru, engel ve sınav vardır o yaşta “çembere” dahil olabilmek için. Örneğin, Yılbaşında ne yapacağın, senin yanında sen yokmuşsun gibi konuşulan partilere davet edilip, edilmeyeceğin, senin düzenlediğin partilere insanların gelip, gelmemesi hep geçmen gereken bu tür sınavlardır. Çemberi kırman bazen, tam olmasa da asgari seviyede frekansının tuttuğu bir kişi, bazen de evden aşırıp, götürdüğün yabancı marka sigaralar aracılığıyla olabilir…

Başlarken…

red-car-picture

Anılar… Yaşadıklarımızdan geriye kalanlardır anılar… Yaşamımız tüm anılarımızın toplamıdır bir anlamda. Unuttuklarımız ve hafızamızda tutabildiklerimizle birlikte…

Bir ömür boyu biriktirdiğimiz anılardır varoluşumuzu tescilleyen. Bizi, biz yapan. Bize varlığımızı hissettiren. Çağımızın en baş edilemez hastalıklarından biri gibi görünen Alzheimer bu yüzden insana bu denli trajik gelir. Bir ömür boyu biriktirilen anılar yavaş yavaş uçup, giderken köksüz bir varlığa dönüşür insan. Geçmişi ve geleceği olmayan… Julianne Moore’a En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar ödülü getiren “Still Alice” filminde Alice’in ifade ettiği gibi… Sadece bir ömür boyu biriktirilen entelektüel sermaye, beceriler ve duygular değil, anılar da terk eder insanı birer, birer. Okumaya devam et Başlarken…