Sıcak İnsanların Adası Girit (2): Bir Yarı Tanrının Kenti-Heraklion

Aslında, Yunan mitolojisinin yarı tanrı kahramanı Herakles’i bilmeyen yok gibidir. Mitolojiye ilgi duymayanlar bile onu en azından, aynı kahramana Romalıların verdiği isim olan Herkül olarak tanır. İnsanlar, Yunan ve Roma mitoloji dünyasının karmaşık soyağacında kaybolmaya gerek kalmadan, genelde heykellerde, öldürdüğü mitolojik Nemea Aslanı’nın postuyla canlandırılan Herakles’in insanüstü kuvvetinden haberdardırlar. O, tanrı Zeus ve Prenses Alkmene’nin oğludur. Gücü hem tanrı babasından hem de annesinin büyükbabasından, Medusa’yı öldüren bir başka yarı tanrı, Perseus’tan gelir.

2022 yazında, Yol Üstünde başlığı ile yayınladığım paylaşımda Bafa Gölü’nün kıyısındaki Herakleia antik kentinden söz etmiştim. (Merak edenler bu yazıya da bağlantıyı kullanarak erişebilirler). Tıpkı Herakleia gibi, Girit’teki Heraklion (Yunanca Ηράκλειο (Irakleio okunuyor)) kenti de Herakles adına kurulmuş bir kent. Bunu fark edince, dünyada bu yarı tanrıya adanmış kaç tane kent olduğunu merak ettim. Araştırınca, Yunan ve Roma döneminde kurulmuş bilinen 20 ile 25 arası antik kent ve modern zamanlarda Herakles ismi veya ondan türetilmiş isimler taşıyan 4 ile 6 arası şehir olduğunu öğrendim. Söz konusu antik kentlerin çoğu, Eski Yunan ya da Roma kolonileri olarak Akdeniz ve Karadeniz kıyıları ile Balkanlar’da bulunuyor. Kentleri birbirinden ayırmak için, isimlerinin sonuna bulundukları coğrafi yerin ismi de eklenmiş. Örneğin, Bafa Gölü’nün kıyısındaki, yanında yükselen Latmos Dağı (günümüzde Beşparmak Dağı) nedeniyle, Herakleia Latmos olarak geçiyor. Bu antik kentlerin bazıları şunlar:

– Heraklion Thonis (Mısır’da, İskenderiye yakınlarında)

– Heraklea Lyncestis (Kuzey Makedonya, Bitola Bölgesi)

– Heraklea Minoa (Sicilya’nın güney kıyısında, İtalya)

– Heraklea Lucania (Basilicata Bölgesi, İtalya)

– Heraklea Pontica (Karadeniz Ereğlisi yakınlarında, Türkiye)

– Heraklea Cybistra (Konya Ereğlisi yakınlarında, Türkiye)

– Herakleia Latmos (Bafa Gölü kıyısı, Türkiye)

– Heraklea Salbace (Muğla Bölgesi, Türkiye)

– Heraklea Trachis (Thermopylae, Yunanistan)

Bilen elbette biliyordur ama, şimdi benim yeni öğrendiğim ve çok şaşırdığım bir bilgiye değineyim. Girit’teki Heraklion kenti ya da Yunanistan’da, Atina’nın Heraklio banliyösü gibi, ismi Herakles’in isminden türetilmiş çağdaş kentlerin arasında Karadeniz Ereğlisi ve Konya Ereğlisi de sayılıyor. Yukarıda belirttiğim üzere, her ikisinin de yakınında birer tane Heraklea antik kenti var. Baktığım gerek yabancı gerek yerli kaynaklar, Ereğli adının Heraklea’nın zaman içinde değişmiş ve Türkçeleşmiş hali olduğunu belirtiyorlar.

Şimdi biz tekrar Girit’e dönelim. Bir önceki yazımda belirtiğim gibi, Heraklion Girit adasının bölgesel idari merkezi. 1972 yılına kadar merkez Chania (Yunanca Χανιά (Hania okunuyor)) imiş. 2021 yılında yapılan sayıma göre il olarak Heraklion’un nüfusu 303.017. Bu da yine aynı yıl yapılan sayıma göre, ada nüfusunun (625.000) yarısına yakın. Heraklion, her anlamda adanın en büyük şehri. Ayrıca burası, Girit’in en büyük limanı. Kent adını, bu noktada Romalıların yaptığı Herakleum limanından alıyor. Araplar 9. yüzyılda bu bölgeyi ele geçirince bir şehir kurmuşlar ve adını, Rabd al-Handak ya da kısaca Handak (hendekten geliyor) koymuşlar. Bizans döneminde Handax ya da Handakas’a dönüşen bu isim, Venedikliler zamanında Kandia, Osmanlılar zamanında da Kandiye olmuş. (Adanın daha ayrıntılı ama kısa bir tarihi için bu dizinin birinci yazısını okuyabilirsiniz). Osmanlılar, Girit’in diğer yerlerini çok önceden ele geçirmiş olsalar da Heraklion kentini alabilmeleri 20 yıldan uzun süren bir kuşatma sonucu, ancak 1669 yılında gerçekleşmiş. Örneğin, bir önceki yazımda anlattığım Rethimno’nun Osmanlılar tarafından fethedilme tarihi 1646.

Knossos Sarayı kalıntıları
Fotoğrafı 2014 yılında gittiğim zaman çekmiştim

Heraklion, çok sevimli bir kent değil. 2014 yılında gemi ile Girit’e gittiğimiz zaman buranın limanına yanaşmıştık. O zaman da kent olarak çok hoşuma gitmemişti. Yapılaşma nedeniyle kentin tarihi dokusu önemli ölçüde tahrip olmuş. Yine de geriye kalan tarihi yapılar, yakınındaki antik Knossos Sarayı ve benim için en önemlisi, muhteşem Heraklion Arkeoloji Müzesi için, kalmak üzere olmasa da gitmeye değer bir yer. Knossos Sarayı, Avrupa’nın ilk uygarlığı sayılan Minos Uygarlığı’ndan geriye kalan önemli bir saray/kent. Ben burayı Girit’e ilk gidişimde görmüştüm. Ancak, bu gidişimizde hava aşırı sıcak olduğu için eşim gitmek istemedi. Ben de çok ısrar etmedim çünkü antik kent kalıntısı olarak beni çok etkilememişti. Zaten oradan çıkarılan eşsiz ve son derece değerli buluntuların hepsi Arkeoloji Müzesi’ne getirilmiş. O nedenle, kişisel görüşüm, Knossos’a gidemeseniz de şehirdeki müzenin fazlasıyla tatmin edici olduğu yönünde. Tercih sizin.

Knossos Sarayı’ndaki bu duvar resimlerinin hiçbiri orijinal değil. 20. yüzyılın başında, İngiliz arkeolog Evans‘ın çıkarılan az sayıda fresk parçalarını hayalinde tamamlamasından
yola çıkılarak çizilmişler.

Osmanlıların Heraklion’u fethetmeleri çok zaman almış demiştim. Kent halkının bu kadar uzun süre direnebilmesi elbette uzun surları ve kalesi sayesinde olmuş. Sahilde göreceğiniz kalenin yerinde 7. ya da 8. yüzyılda, kenti korsanlara karşı korumak için bir Bizans kulesi olduğu biliniyormuş. Ancak, bu kule kentin Arap istilasına uğramasına engel olamamış. 1211 yılında Heraklion Cenevizliler tarafından ele geçirilmiş ve bir süre sonra da Venediklilere devredilmiş. Venedikliler burayı güçlü bir kale haline getirmişler ve adını, deniz kenarındaki kale anlamında, Rocca a Mare veya Castello a Mare koymuşlar. Ancak günümüzde kale için, Türkçe kule kelimesinden türetilmiş olan, Koules ismi kullanılıyor. 1303 ve 1508 yıllarında yaşanan iki büyük depremin ardından kalenin, dönemin ihtiyaçları ve yeni savaş teknolojisine uygun olarak yeniden inşa edilmek üzere yıkılmasına karar verilmiş. Eskisinden daha büyük tasarlanan bu yeni kalenin yapımına 1525 yılında başlanmış. Yapıyı büyütmek üzere denizin doldurulması sırasında ilginç bir teknik kullanılmış. Eski gemiler taş ile doldurularak batırılmış ve inşaat için gerekli fazladan alan bu şekilde yaratılmış. Ana vatanlarında daima denizle bir mücadele içinde olan Venediklilerden ilginç bir çözüm bence. Koules 1540 yılında tamamlanmış ama, bir deniz kalesi olması nedeniyle sık sık tamir görmüş. Bu tamiratların bir kısmı, kalede çok fazla değişiklik yapmayan Osmanlılar tarafından yapılmış. Osmanlı döneminde, kara tarafında küçük bir kale daha yapılmış ancak, Küçük Koules olarak anılan bu yapı, yakında bulunan Venedik tersaneleri ile birlikte, 1936 yılında yıkılmış.

Bir önceki gün Rethimno Kalesi’nde sıcaktan kavrulduğumuz için biz Koules’e gitmedik. Ancak, vakti olan ve gitmeyi düşünenler için burada bir müze olduğunu belirteyim. Müzede, kaptan Jacques-Yves Cousteau ve ekibinin de katıldığı çalışmalarla Heraklion’un kuzeyindeki Dia adası yakınlarından çıkarılan tarihi gemi kalıntılarının da sergilendiğini okudum.

Agios Titus Kilisesi

Araba ile gittiğimiz Heraklion’daki gezimize yine daha önceden saptadığım Heraklion City Center Car Parking’den başladık. Burası kapalı bir otopark. Girişte arabanızı ve anahtarınızı teslim ediyorsunuz. Buradan ilk görmek istediğimiz Agios Titus Kilisesi yürüyerek birkaç dakika. Aziz Titus Kilisesi Heraklion’un en önemli tarihi yapılarından birisi kabul ediliyor. Yapının özelliklerine geçmeden belki Aziz Titus hakkında da birkaç cümle yararlı olur. Aziz Titus, İsa’nın ilk 70 müridinden birisi. Katolik kilisesi bu müritlerin sadece 12 tanesini havari kabul ederken, Ortodokslar için ilk 70 müridin hepsi havari sayılıyor. Dolayısı ile Aziz Titus Ortodokslar için İsa’nın havarilerinden birisi. Giritli aristokrat bir aileye doğan Titus iyi bir eğitim aldıktan sonra Kudüs’e gitmiş ve burada tanıdığı İsa ile birlikte Hristiyanlığın doğuşuna birinci elden tanık olmuş. Daha sonra 12 havariden birisi olan Aziz Paul ile birlikte Anadolu ve Avrupa’da Hristiyanlığı yaymak için birçok yolculuk yapmış. Birlikte Girit adasına yaptıkları ikinci yolculukta, Aziz Paul tarafından adanın ilk piskoposu olarak atanmış. İşte bu nedenlerden ötürü, Aziz Titus Giritliler için önemli. Öldükten sonra kafatası, kutsal bir emanet olarak saklanmış.

Yemekten sonra arabaya dönerken tekrar önünden geçtiğimiz
Agios Titus Kilisesi’nin gece görünüşü

Aziz Titus Kilisesi, Bizanslıların 961 yılında adayı Araplardan geri almalarından sonra yapılmış ve o zamana kadar başka bir kilisede bulunan kafatası buraya aktarılmış. Burası, Heraklion’nun en büyük ve resmi kilisesi olarak aynı zamanda yeni Girit Piskoposluğu’nun katedrali olmuş. Venedikliler kendi dönemlerinde kiliseyi bir Katolik mabedine dönüştürmüşler ve burayı adanın Katolik Piskoposluk katedrali yapmışlar. Osmanlılar Heraklion’u ele geçirince, Aziz Titus’un kafatası ve “Messopantitissa Bakiresi” olarak adlandırılan ikona Venedikliler tarafından Venedik’e götürülmüş. Aziz Titus’un kafatası 1966 yılında törenle Venedik’teki Aziz Marcos Katedrali’nden buraya getirilmiş. Ancak, değerli ikona hala Venedik’te, Santa Maria della Salute Kilisesi’nde imiş.

Kilisenin içi

Osmanlılar Aziz Titus Kilisesi’ni cami, çan kulesini de minare yapınca yapı, Heraklion’u fetheden Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’ya bir gönderme olarak Vezir Camii adını almış. Bina, tarihi boyunca birçok deprem ve yangından dolayı hasar görmüş ama, ada hangi devletin elinde olursa olsun, her seferinde onarılmış. Büyük Mübadele’den sonra, 1925 yılında tekrar bir Ortodoks kilisesine dönüştürülmüş.

Apsis ve mihrap yan yana
Aziz Titus’un kafatası fanusun içinde

Kiliseye girdiğiniz zaman, kapının sol tarafındaki küçük şapeli ziyaret etmeyi ihmal etmeyin. Burası, Aziz Titus’un kafatası sergilendiği için Hristiyanlar açısından önemli elbet. Ama bizim için daha da ilginci, bu küçük şapelde apsis ile yapının cami olduğu dönemden kalan mihrabın yan yana görülebilmesi. Aziz Titus’un altın bir küre ve cam bir fanusun içinde duran kafatası bu mihrabın önünde sergileniyor.

Morosini Çeşmesi
Arkada solda görünen sarı renkli yapı Aziz Marko Bazilikası

Aziz Titus Kilisesi ile Aslanlar Meydanı ve burada bulunan Morosini Çeşmesi arasındaki yürüyüş yine sadece birkaç dakika. Oraya ulaşmak için, Heraklion’un en canlı yerlerinden birisi olan, ünlü 25 Ağustos sokağından yukarı doğru yürüdük. Neoklasik tarzda yapılmış binaların sıralı olduğu bu sokak dükkanlar, restoranlar, barlar, bankalar ve iş yerleri ile dolu. Deniz tarafındaki ucu Venedik Limanı’na, diğer ucu da Aslanlar Meydanı’na uzanıyor. Venedikliler zamanında Rouga Maistra, Osmanlılar zamanında ise, Vezir Çarşısı olarak adlandırılmış. Benim deneyimime göre Yunanistan’da, isminde gün ve ay olarak belli bir tarih olan hemen her yerin, çoğunlukla Osmanlı dönemi ile ilintili, ya bir kurtuluş gününe ya da bir olaya işaret eden bir öyküsü var. İşte bu sokak da adını 25 Ağustos 1897 günü olan olaylardan almış. Bir önceki yazımda söz ettiğim üzere, Girit’te Hristiyanlar için daha fazla haklar talep edilerek Osmanlı yönetimine karşı başlatılan ayaklanma sırasında, Fransız, İtalyan, Rus, İngiliz ve Avusturya-Macaristan askerlerinden oluşan uluslararası bir birlik adaya yerleşmiş. Yunan kaynaklarına göre, 25 Ağustos 1897 günü liman gümrüğünde çalışan bir grup Giritli Rum, İngiliz askerleri korumasında bu yolda yürürken Türk bir grubun saldırısına uğramış. Şehirde büyük bir arbede çıkmış. Siviller öldürülmüş, dükkanlar ve evler yakılmış. Bu olaydan sonra İngiliz donanması Heraklion limanına girmiş ve Osmanlı askerlerinin şehri terk etmesi istenmiş. Böylece, Girit’in Osmanlı’dan kopma süreci başlamış. Yunanlı kaynaklarda o gün olanlarla ilgili bazı yüksek sayılara rastlarken, konu hakkında Türkçe kaynaklarda kesin bir şey bulamadım. Açıkçası çok şaşırmadım. Ne de olsa, sıradan Türkiye vatandaşları olarak 6-7 Eylül 1955 günü İstanbul’da neler yaşandığını tam olarak öğreneli çok olmadı. Öte yandan, dünyanın ve bölgemizin günümüzdeki halini göz önüne alınca, başka şeylerin de pekala mümkün olabileceğini düşünüyorum. Bir takım politik süreçleri tetiklemek için her iki taraftan gelebilecek provokasyonlar ve komplolar, hatta bunların yabancı güç odakları tarafından örgütlemesi bize hiç yabancı olaylar değil.

Venedikliler tarafından inşa edilen Aziz Marko Bazilikası

Aslan heykelleri nedeniyle bulunduğu meydana adını veren, ağaçların gölgesindeki Morosini Çeşmesi Venediklilerin Heraklion’a bıraktıkları en önemli eserlerden birisi kabul ediliyor. Aslında meydanın resmi ismi Eleftheriou Venizelou Meydanı ama halk Aslanlar Meydanı demeyi tercih ediyor. Çeşme 17. yüzyılda yapıldığı zaman amaç sadece şehre sanatsal bir güzellik kazandırmak değilmiş. Venedik Cumhuriyet’inin simgesi aslanlarla süslü çeşme en başta, şehrin süregelen büyük su problemine bir çare olarak yaptırılmış. O zamana kadar sadece doğal kaynaklar ve sarnıçlarla çözülmeye çalışılan içme suyu ihtiyacı için şehrin yöneticilerinden Francesco Morosini 15 kilometre uzaklıktaki Juktas Dağ’ından su getirmek için bir su kemeri yaptırmaya karar vermiş. İşte Morosini Çeşmesi, bu uzun su kemerinin şehirde son bulduğu ve suyun halkın kullanımına sunulduğu nokta. Çeşmenin altında büyük bir su deposu olduğu söyleniyor. 15 kilometre boyunca bazen su kemerleri aracılığıyla yerin üstünden bazen altından şehre su getiren bu proje 14 ayda tamamlanmış ve Venedik’in koruyucusu Aziz Marko’nun bayramı olan 25 Nisan 1628 günü açılmış. Devreye girdiği zaman sağladığı günlük 1000 varil su arzı Heraklion halkı için büyük bir hizmet olmuş. İlk yapıldığında ortasında, aslanların üstünde yükselen bir de Poseidon heykeli varmış ama bunun ne zaman yok olduğu bilinmiyor. Büyük bir olasılıkla, Osmanlı döneminde kaldırılmış olabilir. Çeşme havuzunun dış yüzeyine Yunan mitolojisinden sahneler yapılmış. Osmanlı yönetimi sırasında bir dönem çeşmenin çevresinde delikler açılarak, abdest alınabilmesi için, bir şadırvan haline getirilmiş. 1847 yılında, çevresine sütunlar dikilerek üstü kapatılmış ve konan bir kitabe ile adı Abdülmecid Çeşmesi yapılmış. 1900 yılında çeşme restore edilerek, mümkün olduğu kadar, orijinal haline döndürülmüş.

Kilisenin mimarisinde Venedik’e özgü detaylar göze çarpıyor

Araplar döneminde Doğu Akdeniz’in en büyük esir pazarının bu meydanda olduğu söyleniyor. Daha sonraki dönemlerde burası şehrin yöneticilerinin saraylarının bulunduğu bir meydanmış. Bizans valisinin de adadan sorumlu Venedik Dükünün ve Osmanlı Paşasının da sarayları bu meydanda imiş. Günümüzde burası kafe-restoran ve barlarla dolu.

Bazilikadaki Venedikli soylulara ait mezarlardan birisi

Aslanlar Meydanı yakınında, şehrin bir diğer önemli Venedik dönemi mirası olan Aziz Marko Bazilikası’nı da göreceksiniz. Yapı 1239 yılında, Venediklilerin 4. Haçlı Seferi kapsamında Girit’i işgal etmelerinden kısa bir süre sonra, bir Katolik bazilikası olarak inşa edilmiş. Bir zamanlar bazilikanın karşısında adanın yöneticisi olan Venedik Dükü’nün sarayı da varmış. Dükler ve aile üyeleri bu bazilikaya gömülürlermiş. İçeride, bu mezarlardan iki tanesini bazilikanın tabanında, üstü camla kaplı olarak görmeniz mümkün. Bazilikanın orijinal binası 1303 yılında yaşanan çok büyük bir depremde zarar görmüş. Daha sonra, 16. yüzyıl boyunca da yaşanan bir dizi depremin hasarlara yol açması üzerine, binayı güçlendirmek için dışına bir dizi payanda yapılmış. Bazilika 1669 yılında, Osmanlıların Heraklion’u fethetmesinden sonra, Defterdar Camii olarak camiye dönüştürülmüş. Çan kulesi yıkılarak, yerine bir minare yapılmış. Cami 1915 yılına kadar kullanılmış. Kapatılmasından birkaç yıl sonra minare de yıkılmış. 2. Dünya Savaşı sırasındaki işgal sırasında burası Almanlar tarafından sinema olarak kullanılmış. Günümüzde, Heraklion Belediye Sanat Galerisi olarak hizmet veriyor. Biz gittiğimiz sırada Yunanlı sanatçıların eserlerinin sergilendiği güzel bir sergi vardı. Böylece bazilikanın içini de görebildik. Gotik başlıkları olan iki sıra sütun ile üç koridora ayrılmış olan bazilikanın mimarisi pek çok yönden Venedik’teki benzer yapıları çağrıştırıyordu.

Bembo Çeşmesi ve Sebil

Görülecekler listemizdeki Bembo Çeşmesi ve Sebil, Aziz Marko Bazilikası ve Aslanlar Meydanı’na yürüyerek 4-5 dakika uzaklıkta idi. Birisi kentteki en eski Venedik çeşmesi, diğeri bir Osmanlı sebili olan bu iki eser, Kornarou Meydanı’nda ve gerçek anlamda yan yana. Bembo Çeşmesi adını, Heraklion’a ilk olarak bir su kemeri aracılığıyla su getirilmesini sağlayan ve halkın yararlanabilmesi için bu çeşmenin yapımına öncülük eden Venedikli yüzbaşı Gian Matteo Bembo’dan alıyor. 1552-1554 yılları arasında yapılan çeşmenin üstünde Gotik ve Rönesans tarzında süslemeler ve ayrıca bazı Venedik soylularının aile armaları var. Bunlardan ortadaki heykelin sağ tarafında ve yukarıda olanı çeşmeye finansman sağlayan Dük Alvise Gritti’ye, sol taraftaki Bembo’ya ait. Kenarda görülen diğer armalar Gritti’nin danışmanları Giovanni Tiepolo, Giorgio Emo, Pietro Marino ve çeşmenin yapımına parasal katkıda bulunan başka Venedikli ileri gelenlere aitmiş. Ortadaki, kafası olmayan heykel Girit’in güneydoğusundaki Ierapetra bölgesinden getirilmiş. Bazı kaynaklar bunun bir Roma dönemi heykeli olduğunu belirtiyor. Heykelin önündeki, suyun döküldüğü havuzun da bir Roma dönemi lahit mezarı olduğunu öğrenince, bana bu olasılık da mantıklı geldi.

Üstünde “Beyoğlu” Alvise Gritti‘nin de arması olan Bembo Çeşmesi

Alvise Gritti ismi ben de derhal bir çağrışım yaptı. Bir yerden tanıdık geliyordu. Yanılmamışım. Eski notlarıma bakınca buldum. Alvise Gritti (1480-1534), daha sonra Venedik Cumhuriyeti’nin Doçe’si (devlet başkanı) olan Andrea Gritti’nin (1455-1538) gayri meşru olarak İstanbul’da doğan oğlu. Kendisi, babası İstanbul’da Venedik Balyosu (elçisi) olarak bulunduğu sırada bir Rum anneden doğmuş. Babası Venedik’e geri dönerken meşru çocuklarını götürmeyi tercih ettiği için İstanbul’da kalmış. Bir yandan ticaret ile zenginleşirken bir yandan da Osmanlı Sarayı ile çok yakın ilişki kurmuş, Avrupa ve Osmanlı arasındaki diplomatik temaslarda yer almış. Eğlenceye de düşkün olan Alvise, Galata’daki sarayında zenginlik içinde yaşamış. Günümüze ulaşmayan bu muhteşem saray, Balyosun Oğlunun Sarayı olarak anılmaya başlanmış. Söylene söylene, zaman içinde Beyoğlu Sarayı ifadesine evrilen bu isim, daha sonra bütün bir semtin Beyoğlu olarak adlandırılmasına neden olmuş.

Bembo Çeşmesi’nin tam yanındaki Sebil, 1776 yılında Hacı İbrahim Ağa tarafından yaptırılmış. Söylendiğine göre, İbrahim Ağa neredeyse servetinin tamamını bu hayır işine ve onun bakımına harcamış. Yaz aylarında, susayanlara soğuk su sağlamak için Psiloritis Dağı’ndan kar getirilirmiş. İlk gördüğümde Bembo Çeşmesi’nin bu kadar dibine yapılmış olması tuhafıma gittiyse de sonra bunun çeşmenin su sisteminden yararlanmak için olabileceğini düşündüm. Heraklion’da Osmanlı döneminden kalan tek sebil olan bu yapının bir ara, yakındaki San Salvatore Kilisesi ile birlikte yıkılması düşünülmüş. Neyse ki bundan vaz geçilmiş. Günümüzde kafe olarak hizmet verdiği söyleniyor ancak, biz gittiğimizde çevresinde hiçbir masa ya da sandalye yoktu.

Heraklion Arkeoloji Müzesi

Artık akşam üzeri olmuş ve itiraf etmem gerekirse benim için Heraklion’a gelmek istememin birinci nedeni olan Arkeoloji Müzesi’ne gitme zamanı gelmişti. Arkeoloji herkesin ilgisini çekmeyebilir elbet. Ayrıca, tatilimizi nasıl geçireceğimiz, yabancı bir şehre ya da ülkeye gidince nereleri görmek isteyeceğimiz gibi tercihler çok kişisel konular. Belli ilgi alanları olan insanlar bile farklı zaman ve mekanlarda gezmek için farklı seçimler yapabilirler. O nedenle, hiçbir okuruma kendi zevklerimi ve ilgi duyduğum şeyleri dayatmak istemem. Buradan hareketle, Heraklion Arkeoloji Müzesi’ni de özellikle insanlığın uygarlık yolculuğuna, tarihe, arkeolojiye ve güzel sanatlara ilgi duyanlara, merak edenlere öneririm. Ben şahsen, tıpkı insanların geçmişlerine, bir süreç olarak nereden gelip nereye gittiklerine nasıl ilgi duyuyorsam, gittiğim yerlerin de tarihini, kültürünü merak ederim. Aksi takdirde ne gittiğim restoran ne yediğim yemek ne de gördüklerim benim için bir anlam kazanır. İşte o nedenle, bu müzede geçirdiğimiz üç saat bize yetmedi. O kadar çok ilgi çekici ve güzel şeyler vardı ki, açıklamaları okuyarak, kendi tempomda gezdiğim için (genel olarak müze ve sergilerde çok zaman geçiririm) sonuna doğru, müze kapanacağı için, bazı bölümleri istemeyerek çok hızlı gezmek zorunda kaldım. Heraklion’a bir daha gitme fırsatım olursa, bu müzeye tekrar gitmek isterim. Daha önce de belirttiğim gibi, benim için bu müzeyi gezmek, Knossos Sarayı kalıntılarını görmekten daha etkileyici oldu.

Mermer erkek figürü
(M.Ö. 6500-5900)
Knossos
Çeşitli kaplar
(M.Ö. 1800-1650)
Phaistos

Bulunduğumuz noktadan müzeye gitmek yaklaşık 10 dakika sürdü. Xanthoudidou & Hatzidaki Sokak, No: 1 adresindeki müze aynı zamanda, büyük bir meydan olan Plateia Eleftherias’ın kıyısında. Heraklion Arkeoloji Müzesi yaz aylarında (ekim ayı sonuna kadar) çarşamba günü dışında, her gün saat 08:00-20:00 arasında açık. Çarşamba günleri 13:00-20:00 arası açık. Kışın (mart ayı sonuna kadar) daha erken kapanıyor. Siz yine de olası değişiklikler nedeniyle herhangi bir sürprizle karşılaşmamak için, gitmeden müzenin web sayfasından kontrol edin. Yunanistan’da gittiğimiz birçok yere göre müzenin geç saate kadar açık olması büyük bir avantaj oldu. Birkaç sene önce gittiğimiz Sakız Adası’nda (Yunanca Χίος yazılıyor, Hios okunuyor) müzelerin erken kapanması zaman yönetimi açısından biraz sorun yaratmıştı.

Ziyafet kabı
(M.Ö. 1800-1700)
Phaistos
Özel bir dama oyunu tahtası. Fildişi, mavi cam macunu, kristal taşı ile altın ve gümüş kaplama kullanılarak yapılmış. Benzer oyun tahtaları Minos Uygarlığı’nın yakın ilişkide olduğu Mısır’da ve Doğu Knossos Sarayı’nda da bulunmuş.
(M.Ö. 1700-1450)
Knossos

Heraklion Arkeoloji Müzesi 1908 yılında kurulmuş. Müzenin koleksiyonu adanın Neolitik dönemi ile Roma döneminin bir bölümünü içeren 7000 yıllık bir dönemi kapsıyor. Eserler, iki kata yayılmış toplam 27 salonda sergileniyorlar. Alt kattaki ilk 12 salon Minos koleksiyonu olarak sınıflanıyor. Burada, adada yaşamış olan ilk insan topluluklarının geride bıraktıklarından yola çıkarak, zaman içinde yönetici sınıfların ortaya çıkmasını, giderek saray gücünün konsolide olmasını ve hiyerarşinin belirlenerek yönetim sisteminin temelinin oturtulmasını izleyebiliyorsunuz. Eserlerin büyük çoğunluğu Knossos Sarayı’nda yapılan kazılarda çıkarılmış.

Phaistos Diski
Bu esrarengiz disk müzenin baş yapıtlarından birisi sayılıyor. Metin günümüze kadar tam olarak çözülememiş olsa da, gözlemlenen bazı tekrarlar nedeniyle dini bir ilahi ya da büyü ile ilgili bir metin olabileceği düşünülüyor. Minosluların kullandığı alfabe daha sonra Grek alfabesini etkilemiş.
(M.Ö. 17.yy.)
Phaistos
Fildişinden yapılmış Boğa Atlayan insan figürü.
Boğanın üstünden atlamak Minosluların
önemli sporlarından birisi imiş. Bu tehlikeli spor ile ilgili birçok canlandırmaya rastlanmış. Bunlardan bir tanesi de fresk olarak müzenin koleksiyonunda yer alıyor.
(M.Ö. 1600-1450)
Knossos
Yılan Tanrıçalar
Özel bir tarikatın simgeleri olan küçük heykelcikler. Yılanlar tarikatın yeraltı dünyası ile ilişkisini simgeliyorlar. Knossos Sarayı’nın Mahzen Tapınak olarak adlandırılan bölümünden çıkarılmışlar
(M.Ö. 1650-1550)

Girit, konumu nedeniyle, çok eski çağlardan itibaren üç kıta ile etkileşim halinde olmuş. Bunun sonucunda ortaya çıkan ve M.Ö. 7000-M.Ö. 1100 yılları arasındaki döneme tarihlenen Minos Uygarlığı, sizin de müzedeki eserler yoluyla gözlemleyebileceğiniz gibi, çok kendine özgü, hatta benzersiz. M.Ö. 3000 yılından itibaren gelişen denizcilik ve ticaret bir yandan müthiş bir zenginleşme yaratırken, diğer yandan kültürel ve sanatsal olarak da büyük bir sıçrama yaşanmış. Farklı odalarda göreceğiniz objeler aracılığı ile bu uygarlığın dini törenleri, spor karşılaşmaları, özel hayat ile ilgili adetleri, cenaze ve ölü gömme ritüelleri hakkında fikir sahibi olacaksınız.

Arı Pandantifi
Altından yapılmış bu kolye ucu da müzenin sahip olmaktan gurur duyduğu bir başka parça. İki arı, bal kovanını bacaklarının arasında kavramış, ağızlarından birer damla bal damlatıyorlar. Bu kolye ucu, kuyumculukta çok ileri oldukları bilinen Minosluların bu alanda günümüze ulaşan en değerli eseri kabul ediliyor.
(M.Ö. 1800-1700)
Malia, Chrysolakkos Mezarlığı
Kolyeler, yüzükler, küpeler ve iğneler.
Altta taraklar, bronz aynalar, jilet ve cımbız.
(M.Ö. 1400-1300)
Aralarında Knossos’un da bulunduğu birkaç saray/şehirin
mezarlıklarından çıkarılmışlar
Hagia Triada Lahiti
(M.Ö. 1370-1300)
Hagia Triada
(Arkada, Larnakes adı verilen çömlekten tabutlar)
Knossos Sarayı’ndan bir fresk parçası
(M.Ö. 1350-1300)

Minos Uygarlığı’ndan söz edip de Bronz Çağı’nın yarı tanrı kralı Minos’tan ve onunla ilgili efsaneden söz etmeden olmaz. Aslında, Girit ile ilgili mitolojide çok efsane var. Hepsini burada anlatıp sizleri sıkmayacağım. Bunların arasında en çok sözü edilen efsaneden kısaca bahsetmekle yetineceğim. Kral Minos, bir yarı tanrıdır. Babası Zeus, annesi bir kıtaya ismini veren, Fenike prensesi Europa’dır. Ayrı bir efsaneye konu olan bu kısmı geçelim. Kral Minos, kardeşi ile taht için mücadele etmek zorunda kalır ve tanrı Poseidon’un yardımı ile kral olur. Böylece, Knossos Sarayı’ndan tüm Ege adalarında hakimiyet kurar, çoğunu kolonileştirir. Ancak, tanrı Poseidon, yaptığı yardımın karşılığı olarak Kral Minos’un kendisi adına beyaz bir boğa kurban etmesini ister. Kral ise Poseidon’un gönderdiği beyaz boğayı kurban etmeye kıyamaz. Buna çok sinirlenen Poseidon ceza olarak, Minos’un karısı Pasiphae’yi bu boğaya aşık eder. Bu aşktan, yarı insan yarı boğa olan, mitolojik yaratık Minotaur doğar. Kral Minos bu yaratığı saklamak için, Yunan mitolojisinin efsanevi mimar, heykeltıraş ve mucidi Daedalus’a Knossos Sarayı’ında bir labirent yaptırır ve oraya kapatır. Minotaur ve Kral Minos ile ilgili bir başka efsane de şöyle: Bir oğlu Atinalılar tarafından öldürülen Kral Minos, intikam olarak her yıl onların kendisine yedi genç kız ve yedi genç erkek göndermesini ister. Gelen gençler kurban olarak Minotaur’a sunulurlar. Bu bir zaman böyle devam eder. Bir süre sonra, gönderilen bu gençlerin arasına Atina kralının oğlu Theseus da katılır ve Kral Minos’un kızı Ariadne’nin yardımıyla Minotaur’u öldürerek, labirentten kurtulur.

Knossos’tan bir fresk
Aslında, sadece kabartma şeklinde görülen çok az bir kısmı orijinal. Büyük bölümü sonradan canlandırma. Maymunlar, kuşlar, çiçekler,
dere ve şelale var.
(M.Ö. 1580-1530)

Minos uygarlığı Girit’te bir süre Yunanistan’dan gelen Mikenler ile birlikte varlığını sürdürmüşse de M.Ö. 1450 yılında yaşanan şiddetli depremden sonra yok olmuş. Daha sonra adaya gelen Dorlarla birlikte Girit’te Yunan Uygarlığı hakimiyeti başlamış. Adanın antik Yunan dönemi ile ilgili objeler müzenin ikinci katında sergileniyor. Burada ayrıca büyük bir salonda, Knossos Sarayı’na ait duvar fresklerini de görebilirsiniz. Ancak, fresk deyince aklınıza öyle Pompei veya Sicilya’daki Villa Romana del Casale’deki gibi büyük ve hemen hemen hiç bozulmamış freskler gelmesin. Çoğunun orijinal kısmı o kadar az ki, restorasyonu yapanların freskin kalanının nasıl olduğunu nereden bildiklerini insan merak ediyor. Bazıları bana pekala başka türlü de olabilir gibi geldi.

Bir çocuk mezarında bulunmuş cupid figürinleri
(Helenistik Dönem-M.Ö. 3.-2.yy.)
Knossos-Venizeleio

Müzenin kapanma saati yaklaştığı için çok hızlı gezmek zorunda kaldığımız aşağıdaki iki salonda, diğer bölümlerden bağımsız olarak, Roma dönemine ait heykeller var. Yine ayrı bir bölümde özel bir koleksiyonun da sergilendiğini okudum ama bizim zaten zamanımız yetmemişti.

Roma dönemine ait bir villadan iki mozaik
(M.S. 2.yy)
Chersonessos

Müzeden sonra sırada akşam yemeği vardı. Günümüzü ona göre planlamış, akşam saat 20:00 için müzeye birkaç dakikalık uzaklıktaki Pemptos Ntore’de yer ayırtmıştık. Burası aslında müzenin baktığı büyük meydanda, karşı tarafta bulunan bir binanın tepesinde. Manzaralı ve esintili olması, ayrıca ilgili ama insanı sıkmayan servisi nedeniyle hoşumuza gitti. Burada da Girit’e özgü yemekler yemeye gayret ettik ve memnun kaldık. Başlangıç olarak pancar salatası yedik. İçinde pancar, ceviz pestosu, dövülmüş ceviz, Galeni keçi peyniri, elma marmeladı, roka, balzamik sirke ve zeytinyağı vardı. Ana yemek olarak, Girit’e gitmeden tatmayı planladığım adanın bir özel tabağını aldık. Adı, Xinohontros. Yapımı için dövülmüş buğday ya da bulgur ve ekşi yoğurt veya süt kullanılıyor. Bizim tarhana gibi insanoğlunun gıdayı saklama çabasından doğmuş. Aslında, Yunanistan’ın Girit adası dışında Trahana olarak biliniyor. Tarhana ile isim benzerliğini de fark etmişsinizdir. Buğday ekşi süt ya da yoğurdun içinde koyulaşana kadar kaynatılıyor. Ardından, bu bulamaç ince tabakalar halinde güneşin altında kurutulup, saklanıyor. Daha sonra, içinde sebze, et (özellikle keçi veya tavuk) ya da bakliyat olan çorbalarda kullanılıyor. Bir diğer kullanımı da bizim yediğimiz gibi çok koyu bir bulamaç hali. Hafif ekşi olan tadı, yanında getirilen ufak pidenin üzerindeki kavurma ile hoş bir şekilde dengelenmişti bana göre. Pidenin üstünde, kavurmanın dışında, miso ile marine edilmiş patlıcan ve rendelenmiş “graviera” peyniri de vardı. Aslen Giritli olmayan garsonumuz, Giritli kayınvalidesinin Xinohontros’u çok iyi yaptığını söylemeyi ihmal etmedi.

Pemptos Ntore’den manzara ve meydanın karşı
tarafındaki Heraklion Arkeoloji Müzesi

Yemeğin yanında organik tarımla üretilen ve Peza Bölgesi Kotsifali (%80) ve Mandilaria (%20) üzümlerinden yapılan PDO Peza sertifikasyonlu Domaine Paterianakis 2021 şarabını içtik. Açık kırmızı renkli, yüksek alkollü ve zarif aromaları olan Kotsifali ile, yoğun kırmızı renkli, yüksek asit seviyeli ve tanenli Mandilaria’nın harmanlanması şişeleme öncesi, filitrelemeden yapılıyor.

Pancar Salatası
Xinohontros

Tatlı olarak ne yediğimizi not almamışım ama, yanında içtiğimiz, Santorini adasından Vinsanto (2009) güzeldi. Yıllar önce ben de Santorini’den bir Vinsanto almış ve uzun bir süre, tatlılarla keyifle içmiştim. Bilindiği üzere, İtalya’nın Toskana bölgesinin de ünlü bir Vin Santo tatlı (dessert) şarabı var. Biz de İtalya gezilerimizde sıkça içer, hatta satın alarak yanımızda eve getiririz. İtalyanca Kutsal Şarap anlamına gelen Vin Santo isminin, Santorini de bitişik yazılmasının nedeninin Toskana yerine Santorini’de yapıldığını vurgulamak için olduğunu okudum. Vinsanto’nun İtalya ile bağlantısı isminden çok öte. Santorini adasında şarapçılık antik Yunan ve Roma dönemlerinden beri yapılıyor olsa da esas gelişim, Venediklilerin 1204 yılında, 4. Haçlı Seferi kapsamında İstanbul’u ele geçirmeleri sırasında olmuş. Haçlılardan birisi olan bir Venedikli asil adayı ele geçirmiş ve ailesi 1336 yılına kadar burada kontrolü elinde tutmuş. Daha sonra ada, 1579 yılında Osmanlılar burayı fethedene kadar, Venedik Cumhuriyeti’nin elinde kalmış. Bu süreçte, Venediklilerin şarapçılık bilgisi ve inanılmaz deniz ticareti ağı sayesinde Santorini şarapları ve onlarla beraber Vinsanto, Akdeniz ve Avrupa’da çok ünlenmiş. Bu yolla o kadar büyük bir gelir sağlanmaya başlanmış ki, Osmanlılar da bu üretime engel olmamışlar.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.