Sıcak İnsanların Adası Girit (1): Giriş ve Rethimno

Girit’ten döneli birkaç gün oldu. Ayağımın tozu ile, henüz anılar taze iken oturup yazayım istedim. Hem önümüzde hala birkaç yaz ve sonbahar ayı var. Belki bu süre içinde bir Girit yolculuğu planlayanlar ya da gidip gitmemeye henüz karar verememiş olanlar vardır. Her iki durum için de yardımım olabileceğini düşünüyorum. O nedenle bu yolculuk dönüşü elimi çabuk tutmaya karar verdim.

Doğrusu, geçtiğimiz birkaç aydan beri Ege Denizi’nde, özellikle Santorini adasında yaşanan ve Girit’te de hissedilen depremler gitmeden önce beni epeyce tedirgin etti. Bunun için bir yabancı uygulama indirmiş ve her gün Girit’teki irili ufaklı sarsıntıları izler olmuştum. Biz oradayken de çok belli belirsiz hissettiğim bir sarsıntı (3,3 şiddetinde) oldu ama, Girit’te o kadar güzel zaman geçirdik ki, doğrusu bu konuda kendimi strese sokmadım. Yaşamı etkileyen doğa olayı olarak daha çok, özellikle iki gün yaşadığımız, şiddetli fırtına vardı diyebilirim. Rüzgârın hızı o kadar yüksekti ki, iki kere arabadan inmek için açtığım kapı yerinden sökülüp, uçacak gibi oldu. Kapı menteşelerinden ürkütücü bir ses geldi. Adanın yerlileri, Meltemi dedikleri bu rüzgârın haziran ortasında başlayıp, ağustos sonuna kadar sürdüğünü söylüyorlar. O nedenle, hem sıcak hava hem de rüzgâr açısından, Girit’e gitmek için en iyi zaman olarak eylül ve ekim ayları belirtiliyor. Eğer çeşitli nedenlerle mutlaka Haziran-Ağustos sonu döneminde gitmeniz gerekiyorsa, o halde adanın kuzey kıyılarını tercih etmeniz daha iyi olabilir çünkü, bizim gözlemlediğimize göre, o tarafta rüzgâr daha az şiddetli idi. Bizim kaldığımız, Libya Denizi olarak adlandırdıkları Libya kıyılarına bakan güney sahilinde rüzgâr fırtına boyutunda iken, kuzeyde gittiğimiz yerleşim yerlerinde rüzgâr daha makul esiyordu.

Akdeniz’in, Girit’in güneyi ile Kuzey Afrika arasında kalan bölümüne
Antik Çağ’dan beri Libya Denizi deniliyor.

Benim bu Girit’e ikinci gidişim. Daha önce, 2014 yılında, Yunan Adaları’nı kapsayan bir gemi gezisi sırasında gitmiştim. Kızım ve iki arkadaşımla gittiğimiz bu geziden çok güzel anılarla dönmüştük. Notlarıma bakmadan, o zamandan Girit ile ilgili ilk aklıma gelen şeylerin başında, adaya yaklaşırken denizdeki dalga nedeniyle midemin aşırı şekilde bulanmış olması vardı. Sabah daha ayağa kalkmadan, yatakta yatarken bizi yakalayan dalga nedeniyle midemin derinlerden yukarı doğru alt üst olduğunu hala hatırlıyorum. İkincisi, Girit mutfağının çok zengin olması ve lezzet açısından gittiğimiz diğer tüm adaları geride bırakması idi. Üstelik, bu sadece benim kişisel görüşüm değildi. Son olarak, bir de elbette Minos uygarlığından kalan ünlü Knossos Sarayı vardı.

Heraklion‘a 6-7 kilometre uzaklıkta olan Knossos Sarayı‘nın kuzey girişi.
Orijinal olmayıp, arkeolog Sir Arthur Evans tarafından yapılmış bir yeniden inşa olarak epeyce eleştiri almış bir çalışma.

Girit (Yunanca Κρήτη (Kiriti okunuyor)), yaklaşık 8500 kilometre kare yüz ölçümü ile Yunanistan’ın en büyük adası. Akdeniz’de ise Sicilya, Sardinya, Kıbrıs ve Korsika’dan sonra, beşinci büyük ada. 2021’de yapılan sayıma göre nüfusu 625.000. 1847’den 1972 yılına kadar adanın idari merkezi Chania (Yunanca Χανιά (Hania okunuyor)) imiş. 1972 yılından sonra, adanın başkenti Heraklion (Yunanca Ηράκλειο (Irakleio okunuyor)) olmuş.

Girit, dağlık bir ada. Bunların bir kısmı doğrudan denizden yükseliyorlar ve bazılarının yükseklikleri 2000 metrenin üzerinde. Dağların arasında yüzlerce kanyon var. Bunların birkaç tanesi trekking yapanlar arasında çok ünlüler. Ayrıca, adada altı tane küçük akarsu, bir tane doğal (Kournas) ve birkaç tane yapay göl var. Sahiller, denize girebileceğiniz, güzel plajlarla dolu. Yasa gereği, plajlar hiçbir şekilde halka kapatılamıyorlar. O nedenle, otellerin ya da tatil köylerinin plajları aynı zamanda halka açıklar. Bu hem bir avantaj hem de zaman zaman bir sıkıntı olabiliyor. Örneğin bizim, adanın güneyinde, Damnoni’de kaldığımız Hapimag tesisinde, bazen üyelere şezlong kalmazken, dışarıdan gelenler kendilerini belli etmeden şezlongların tadını çıkarabiliyorlar.

Girit adası kendisi volkanik bir ada değil. Ancak tarih boyunca, 110 kilometre kuzeyindeki volkanik Santorini adasındaki patlamalar ve ardından gelen tsunami dalgalarından etkilenmiş. Kuzey kıyıları dalgaların getirdiği lav külleri ile kaplanmış. Patlamalar nedeniyle Girit’te şiddetli depremler yaşanmış.

Biz öğlen, Aegean havayollarının 12:25 seferi ile doğrudan Heraklion’a uçtuk. Olympic havayollarının bir markası olan Aegean ile ilk olarak yolculuk yaptık ve bilet satışı, web sitesi, uçuş sırasında verilen hizmet ve benzeri her şeyden çok memnun kalmıştık. Dönüşte, İstanbul’a olan aktarmasız uçuş sabahın çok erken saatinde olduğu için, bu sefer Hania’dan ve aktarmalı uçmaya karar vermiştik. Ancak, 16:10’da kalkması gereken Hania-Atina uçuşu rötar yaptığı için Atina-İstanbul bağlantısını kaçırdık. Bizi Türk Hava Yolları’nın gece 22:00 uçuşuna geçirdiler. Tüm bunlar için Atina hava alanında oradan oraya gitmek, sorularımıza yanıt aramak bizi epeyce yordu. Akşam saat 20:00’de İstanbul’da olmamız gerekirken, gece yarısı indik. Tahmin edebileceğiniz gibi Aegean hakkında düşüncelerimiz olumsuza döndü. Ancak, ertesi gün Atina’daki transfer bankosunda bize verilen bir kâğıdı atmak üzereyken okumaya karar verdim. Kâğıtta, yaşanan olumsuzluk nedeniyle özür dileniyor ve ayrıca bu nedenle bir yıl süreli, istediğimiz ulusal veya uluslararası uçuş için kişi başı bir tek yön bilet verildiği belirtiliyordu. Başvurumuzu yaptık. Sonucu bekleyip, göreceğiz.

Heraklion hava alanı küçük bir yer. Pasaport kontrolü, bagaj ve önceden (Avis’ten) kiraladığımız aracı teslim alma işlemleri sorunsuz oldu. Bizim kaldığımız Damnoni, adanın güney sahilinde ama idari olarak kuzey kıyısındaki Rethimno’ya bağlı. Heraklion’dan Damnoni’ye gelmek 1 saat 40 dakika kadar sürüyor. Yukarıda belirttiğim gibi, biz Hapimag üyesi olduğumuz için burada kalmayı tercih ettik. Böyle bir şey söz konusu değilse ve büyük bir yerleşim yerinde kalmak isteniyorsa, benim önerim öncelikle Hania ve sonra Rethimno olacaktır. Buraların Eski Şehir denen bölgeleri çok sevimli ve canlı. Eğer amaç denize girmekse, bunun için şehrin civarındaki plajlara gitmek mümkün. Ya da tersi yapılabilir. Bu iki yere yakın sahil otellerinde konaklayıp, akşamüzeri veya gece için şehirlere gidilebilir. Heraklion bana göre, daha modern ama bir o kadar sevimsiz ve keşmekeş bir şehir. İnsan bir tek burayı görürse, Girit’ten hiç hoşlanmayabilir. Ama orada da muhteşem bir Arkeoloji Müzesi var. Arkeolojiye ilgi duyan herkesin görmesini öneririm. Başka yerde kalsanız bile, sırf bu müze için Heraklion’a gitmeye değer.

Genellikle görmediğimiz bir Yunan adasına gittiğimiz zaman, eğer zaman kısıtlı ise, deniz yerine tarihi yerleri görmeyi tercih edebiliyoruz. Sakız’da (Χίος) da öyle yapmıştık örneğin. Meis çok küçük bir ada olduğu için, birkaç gün kalmamıza karşın hem gezebilmiş hem de denize girmiştik. Girit’te daha uzun kaldığımız için, sabahları denize girdik, akşamüzerleri gezdik. İlk gittiğimiz yerleşim yeri olan Rethimno üzerine yazmadan önce, her zaman olduğu gibi, Girit’in tarihinden kısaca söz etmek istiyorum.

Sicilya kadar çok olmasa da Girit konumu nedeniyle tarih boyunca gelmiş geçmiş çeşitli millet ve kültürlerin harmanlandığı bir pota olmuş. Avrupa, Asya ve Afrika’dan adaya gelen çeşitli kavimler burada kendilerine özgü bir uygarlık yaratmışlar. Minos uygarlığı olarak adlandırılan bu oluşum daha sonra tarihçiler tarafından Avrupa’nın ilk uygarlığı kabul edilmiş.

Adada yaklaşık 150.000 yıl öncesine ait bazı taştan aletler bulunmuş. (Bazı kaynaklar 130.000 diyorlar. Ben Heraklion Arkeoloji Müzesi’nin verisini aldım). Bunlar, insansı (hominid) bazı varlıkların belli dönemlerde, kısa süreler için Girit’te konakladıklarına bir kanıt olarak gösterilse de gerçek yerleşimin M.Ö. 6500 yıllarından çok önce olmadığı düşünülüyor. M.Ö. 3000 yılına gelindiğinde, bir Bronz Çağı uygarlığı olan ve efsanevi kralları Minos’un adıyla tarihe geçen büyük bir uygarlık yükselmeye başlamış. M.Ö. 2000 yılı civarında, Minoslular büyük saraylar yapmaya başlamışlar. Bunların en ünlüsü Knossos Sarayı. İlk gidişimde gezdiğim bu saray dışında, Phaestus, Malia, Galatas, Zakros ve Petras’da da saraylar inşa edilmiş. Birer site şehir olarak düşünebileceğiniz bu saraylar ve aralardaki yerleşim yerlerinde deniz ticareti ve zanaatkarlığa dayalı müthiş bir uygarlık yükselmiş. Bu dönemden geriye son derece çarpıcı heykeller, freskler, mücevher ve işlenmiş metal ürünler kalmış. Bu arada Minoslular, M.Ö. 1800 yılından başlayarak, uzmanların Linear A olarak söz ettikleri bir yazıyı da geliştirmişler. Henüz çözülememiş olan bu yazıya söz konusu isim, çamur tabletler üzerine yazılmış olan çizgiler halindeki şekillerden dolayı, Knossos Sarayı’nı da kazan arkeolog Sir Arthur Evans tarafından verilmiş.

Knossos Sarayı’nın Taht Odası
Günümüzde Knossos’ta görülen diğer
duvar resimleri gibi, buradakiler de gerçek değil. Arkeolog
Sir Arthur Evans‘ın önerdiği şekilde yapılmışlar. Bir tek taht ve onun iki yanındaki taş sıraların orijinal oldukları belirtiliyor. Evans’ın kendi hayal gücünü de katarak, Knossos’ta yaptığı bu restorasyonlar arkeoloji dünyasında hâlâ tartışma konusu. Sarayda bulunan orijinal freskler
Heraklion Arkeoloji Müzesi‘nde sergileniyorlar.

M.Ö. 1500 civarında, ana kara Yunanistan’dan Girit’e Mikenler gelse de iki uygarlık adada bir süre birlikte yaşayabilmişler. Bu süreçte, karşılıklı etkileşim sonucu, Mikenler Linear A alfabesini geliştirerek, Linear B adı verilen bir yazı oluşturmuşlar. Daha sonra, Yunan alfabesinin bu sonuncu yazı türüne dayanılarak geliştirilmiş olmasından ötürü, Minos yazısının Yunan harflerinin yaratılmasında büyük rolü olduğu düşünülüyor.

Farklı kaynaklar biraz farklı tarihler verse de Minos uygarlığının, M.Ö. 1450 yılı civarında yaşanan şiddetli bir deprem sonucunda, Knossos ve diğer saray yerleşim yerlerinin yıkılmasının ardından, yok olduğu ve bundan sonra Girit’in kesin olarak Miken uygarlığına geçtiği kabul ediliyor. Demir Çağı başlarken, M.Ö. 1200 yılında, bir başka Yunan halkı olan Dorlar bu kez adayı ele geçirmişler.

Romalılar Girit’e M.Ö. 69-67 yılları arasında gelmişler ve burayı idari olarak Kuzey Afrika’ya bağlı, Cyrenaica vilayeti yapmışlar. Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasından sonra, M.S. 395 yılında adada Bizans dönemi başlamış. M.S. 824 yılında Araplar Girit’i ele geçirmişler ve 137 yıl kalmışlar. Bu dönemde günümüzün Heraklion kentini kurmuşlar ve buraya Handak adını vermişler. Ancak, 961 yılında Bizanslılar adayı geri almışlar. 1204 yılında, İstanbul’u da ele geçiren ve 1261 yılına kadar kalarak yağmalayan 4. Haçlılar, Girit’i de kontrolleri altına aldıktan sonra adayı Venedik Cumhuriyeti’ne satmışlar. Girit’in konumu, o dönemde Venediklilerin gittikçe güçlenen ticaret imparatorlukları için son derece uygun bir noktada imiş. Venedikliler, Araplardan kalan kaleleri güçlendirmekle kalmamış, kendileri de yeni kaleler inşa etmişler. Günümüzde, adada Venedik döneminden kalan kalelerin, sarayların, evlerin, çeşmelerin, kiliselerin ve bazilikaların izlerini sürmek mümkün.

Dört yüzyıldan fazla süre Venedik hakimiyeti altında kalmalarına rağmen, Giritliler Ortodoksluğa ve Yunancaya sadık kalmış, Katolikliği kabul etmemişler. Venedik işgali döneminin Girit’e en büyük katkısı, Rönesans dönemini de kapsaması nedeniyle, güzel sanatlar ve edebiyatın ilerlemesi olmuş. Dünyada El Greco adıyla tanınan ressam, heykeltıraş ve mimar Doménikos Theotokópoulos (1541-1614) bu dönemde Girit’te yetişen sanatçılar arasında en tanınmışıdır.

Adanın belli bölümlerini daha önce parça parça ele geçiren Osmanlılar, 1669 yılında uzun ve zorlu bir kuşatmanın ardından Candia’yı, yani günümüzdeki Heraklion’u ele geçirerek, Girit’i tamamen zapt etmişler. 229 yıl süren Osmanlı dönemi sırasında, iki tanesi 1821 ve 1866 yıllarında olmak üzere, birçok ayaklanma olmuş. Sonunda Girit, 1898 yılında Osmanlı İmparatorluğu’ndan koparak otonom bir devlet olmuş. 1913 yılında da Yunanistan ile birleşmiş.

2. Dünya Savaşı sırasında Girit’i işgal eden Almanlar burada hiç beklemedikleri bir karşı koyma ile karşılaşmışlar. Bu direniş hareketi nedeniyle Almanlar çok sayıda Giritliyi katletmiş. Halk buna karşın yılmamış. Güney sahillerinden geceleri gizlice yapılan seferlerle direnişçiler, Almanlara karşı direnişlerini oradan yürütmek üzere, Mısır’a taşınmışlar. Başta Hania olmak üzere, gezdiğimiz yerlerde duvar yazılarına dayanarak adanın direnişçi ve sol siyasete eğilimli olduğunu gözlemledim. Duvar yazıları ve afişlerle Gazze ve Filistin’e destek beklemediğim boyutlarda idi.

Kısaca tarihini özetlemeye çalıştığım Girit, dünyaca ünlü mutfağı ve müziği ile çok kendine özgü, farklı bir yer. Müzik demişken, geleneksel Girit müzik ve folklorunu izlemenizi de öneririm. Girit yerel müziği, ana kara Yunanistan’ınkinden biraz farklı, daha çok bizim Doğu Karadeniz havalarını ve folklorundaki ayak hareketlerini andırıyor. Bu izlenim kanımca en başta, adına Girit Liri dedikleri, ses ve görüntü olarak bizim kemençeye çok benzeyen (biraz daha büyük) bir aletten kaynaklanıyor. Bu aletin Bizans’tan yolunu Girit’e nasıl bulduğu ile ilgili çeşitli varsayımlar var. Bunlardan bir tanesine göre, 1204 yılında Latin Haçlıları 4. Haçlı Seferi sırasında İstanbul’u ele geçirince, bir grup Bizanslı Trabzon’a göç ediyor. Fatih 1461’de Trabzon’u fethedince de bu sefer, buradan müzikleri, dansları, gelenek ve görenekleri ile birlikte Girit’e gidiyorlar. Müziğin yanında, bazı folklor hareketleri de bizim Karadeniz folkloruna benziyor. En büyük farklılık, kadın erkek bir arada dans etmeleri.

Eski tip Girit Liri (Lyraki)
Atina Yunan Folklorik Müzik Aletleri Müzesi
Kaynak: Wikimedia Commons

Evet, bu yazımın başlığında yazdığım gibi, Girit bir de sıcakkanlı insanların adası. Bugüne kadar Yunanistan’da veya gittiğim Yunan adalarında hiç ters bir davranışla karşılaşmadım ama, Giritlilerin gösterdiği yakınlık bana bir başka geldi. Her zaman olduğu gibi, bu gibi şeylerin bir şans işi de olduğunun altını çizeceğim. Farklı durum ve ortamlarda farklı davranışlarla karşılaşmak her yerde mümkün. Ben kendi deneyimime dayanarak bu ifadeyi kullanıyorum elbet. Günlük hayatta karşılaştığım insanlar, hele bir de Yunanca birkaç cümle kurmaya çalışırsam, günaydın, teşekkür ederim vb. basit şeyler söylesem bile, hep çok teşvik edici ve güler yüzle karşıladılar. Bu beni çok mutlu etti. Yaklaşık bir seneden beri Yunanca çalışıyorum. Yunanistan’da ana okuluna gidişimi, hatta okuma yazma öğrendiğimi yıllar önce, “Sonradan Gelen…” başlıklı yazımda anlatmıştım. Sonra, küçük yaşta hızla dil öğrenen ve hızla unutan bütün çocuklar gibi, her şeyi unutmuştum. Şimdi, yıllar sonra, farklı bir deneyim ve bakış açısı ile Yunancayı tekrar kâh hatırlamaya kâh öğrenmeye çalışıyorum. Bu arada, İtalyanca ile olan beklemediğim kadar benzerlik de beni şaşırtıyor. Ayrıca, en azından harfleri biraz sökebilmiş olmak, bu yolculukta çok işime yaradı.

Bir öğleden sonra Rethimno’ya (Yunanca Ρέθυμνο (Rethimno okunuyor)) gittik. (Buranın adı, Latin alfabesi ile Rethymno olarak da yazılabiliyor). Bu gezi sırasında ilk olarak Yapay Zeka’yı bol bol kullandığımı belirteyim. Çok işimize yaradı. ChatGPT’den, gittiğimiz şehirlerde başlama ve bitiş noktası ile görmek istediğimiz yerleri sıralayıp, duraklar arası yürüme süreleri ile birlikte, en uygun gezi rotasını çıkarmasını istedim. Birkaç saniye içerisinde rotayı çıkarıyordu. Yalnız, bazen hata yaptığını da belirtmeliyim. Kendinizi tamamen YZ’ya teslim etmeyin. Birkaç kere, bazı ilgisiz yerleri aynı imiş gibi gösterdiği ya da çok yakın yerler için insanı dolaştırdığı da oldu. Yine de çok büyük kolaylık oldu bu gezide.

Rethimno, Venedik ve Osmanlı eserleri ile dolu, tarih kokan bir şehir. Eski Şehir bölgesi adanın en iyi korunmuş tarihsel dokusuna sahip. Bu bölgenin sokaklarında amaçsız dolaşmak bile çok keyif verici. Dar sokaklarda karşınıza sık sık Venedik ve Osmanlı döneminden kalan evler çıkıyor. Bunun en güzel tarafı, söz konusu evlerin hala kullanılıyor ve bakımlı olmaları. Rethimno, en çok gelişmeyi Venediklilerin döneminde göstermiş. 4. Haçlı Seferi’nden sonra adaya yerleşen Venedikliler, Heraklion ve Hania’nın arasındaki bu bölgede büyük bir liman kurmaya karar vermiş ve antik çağlarda burada yer alan Rithymna’nın üzerine şehirlerini inşa etmişler. Venedikliler Rethimno’yu sadece ekonomik olarak ihya etmekle kalmamışlar, adanın geri kalanında olduğu gibi, kültürel olarak da Rönesans etkisini buraya taşımışlar.

Fortezza
Rethimno Venedik Kalesi
Kalenin Kapısı
Kalenin içine uzun bir galeriden geçilerek giriliyor

Rethimno zenginleşirken, o dönemde çok kuvvetli olmayan savunma yapıları nedeniyle dışarıdan ciddi saldırılara uğramaya başlamış. 1538 yılında Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa, 1571 yılında da Uluç Reis şehirde önemli hasara yol açmışlar. Ciddi saldırılar üzerine, Venedikliler, 1573 yılında Fortezza’yı yani Rethimno Kalesi’ni inşa etmeye başlamışlar. Bitmesi 1590 yılını bulmuş. 1646 yılında, kaleye yaptıkları uzun bir kuşatmadan sonra, Osmanlılar Gazi Deli Hüseyin Paşa önderliğinde şehri ele geçirmişler.

Venedikliler zamanında Aziz Nikolas Katedrali,
Osmanlı döneminde Sultan İbrahim Camii olan yapı
Mihrap yerinde
Caminin kubbe süslemesi bana ilginç geldi

Şehri gezmeye biz de kaleden başladık. Arabayı, navigasyonda “Old Town Parking” adı altında görünen otoparka bıraktık. Burası, gideceğimiz yerlere yakınlık ve akşam yemekten dönüş açısından büyük kolaylık oldu çünkü, hepsine birkaç dakika uzaklıkta idi. Siz Rethimno’ya arabalı ya da arabasız gelmiş olmanıza, ayrıca burada konaklayıp konaklamamanıza bağlı olarak bir başlangıç noktası seçebilirsiniz.

Caminin yanındaki küçük kilise, 1899 yılında Rus valinin yaptırdığı
Agios Theodoros Trichinas
Venedik döneminde şehrin dini liderinin oturduğu yapı
Venedikliler döneminde valinin oturduğu konut
Kale içinde gördüğüm bu üst üste dizilmiş taşların son yıllarda ortaya çıkan bir akım olduğunu sonradan öğrendim. Tarihi ve arkeolojik yerlerde ziyarteçiler tarafından, çeşitli inanç ve dileklerle yapılan bu tür taş dizimlerini uzmanlar hoş karşılamıyorlar.

Rethimno Kalesi, fazla yüksek olmayan ve Yunanca eski kale demek olan Paleokastro tepesinin üzerinde. Bu ifadenin, burada daha önce de, belki Araplar zamanından kalma, bir kale olabileceğini ima ettiği belirtiliyor. Kalenin her ne kadar çok mükemmel bir şekilde restore edildiği söylense de gerek yurt içinde gerekse yurt dışında, daha iyi durumda kaleler gördüğümü söylemeliyim. Kapıdaki tabelada içerideki binalar hakkında toplu bir sıralama yapılmış olsa da içeride yapıların önüne isim konmadığı için, neyin ne olduğunu anlamak zor. Tek yanılmayacağınız yapı, Venedikliler zamanında Aziz Nikolas adına katedral olarak 1583-1585 yıllarında yapılıp, daha sonra Osmanlılar tarafından 1646’da Sultan İbrahim Camii’ne çevrilen bina. Dışarıda yıkık minaresini göreceksiniz. Minare 20. yüzyılın başında yıkılmış ve bir daha yapılmamış. Günümüzde konserler için kullanılan caminin içinde mihrap yerinde duruyor. Ayrıca, beyaz, kahverengi ve bej renkli taşlarla yapılmış kubbe süslemesi de bugüne kadar hiç görmediğim bir tarzda yapılmış.

Kaleden Mısır Deniz Feneri ve Venedik Limanı‘nın manzarası

Caminin bulunduğu açıklık alandaki düz damlı büyük bina, Venedikliler döneminde şehrin dini liderinin oturduğu saraymış. Ayrıca, caminin yakınında bir de küçük bir kilise (şapel) var. Agios Theodoros Trichinas isimli bu Ortodoks kilisesi, 1899 yılında Rethimno’nun Rus valisi tarafından yaptırılmış. (Ruslar Rethimno’yu, Girit’te 1896 yılında başlayan Osmanlı’ya karşı ayaklanmayı sözde durdurmak için oluşturulmuş uluslararası bir birliğin parçası olarak işgal etmişler. Bu sürecin sonunda Girit önce otonom bir yapıya dönüşmüş, 1913 yılında da Yunanistan’a katılmış).

Kalenin bulunduğu Paleokastro tepesi fazla yüksek değil
Eski Şehir’in ara sokakları Venediklilerden ve Osmanlılardan kalan binalarla dolu

Fortezza’da yukarıda belirttiğim yapıların dışında, Venedikliler tarafından yapılıp, daha sonra Osmanlılar tarafından güçlendirilen surlar, idari binalar, kışla, cephanelik, sarnıç, depo ve benzeri var. Sıcakta kaleyi gezmek bizi epeyce zorladı. Ancak, kaleden şehrin güzel bir manzarası var. Buradan Venedik Limanı’nı ve dalgakıranın ucundaki Mısır Deniz Feneri’ni görmeniz mümkün. Hania’da da aynı isimle anılan bir deniz feneri göreceksiniz. Bu şekilde adlandırılmalarının nedeni, Osmanlı tarafından Mora ve Girit adasındaki isyanları bastırması için, Mısır’dan askerleri ile çağrılan Kavalalı Mehmet Paşa tarafından, 1830’larda yaptırılmış olmaları.

Gözüme çarpan hoş bir kapı tokmağı detayı
Soldaki ahşap çıkmalı evin mimarisi bir Venedik-Osmanlı karışımı. Venedik döneminden kalan bir eve Osmanlılar tarafından bir çıkma yapılmış. Yunanistan ana karası ve adaları ile Balkanlardaki binalarda görülen bu çıkmalara Yunanlılar Sahnisi diyorlar. Bu, Türkçede evlerin dış yüzeylerinden sokağa veya avluya doğru yapılan çıkmalara verilen
Şahniş kelimesinden türetilmiş.

Kalenin bulunduğu tepeden, dar ve serin sokakları takip ederek indik. Bir sonraki durağımız olan Neratze Camii’ni bulduk. Rethimno’yu fetheden Osmanlı komutanının adıyla, Gazi Hüseyin Paşa Camii olarak da anılıyor. Giritliler kendisine Gazi Deli Hüseyin Paşa da diyorlar. Bizim, Rus Çarı Büyük Petro’ya, Deli Petro dememiz gibi bir şey olsa gerek. Cami binası aslen, 16. yüzyılın ikinci yarısında Venedikliler tarafından, Katolik Aziz Augustin Manastırı’nın kilisesi olarak, yapılmış. 1646’da şehir Osmanlılar tarafından fethedildikten sonra, Hüseyin Paşa tarafından camiye dönüştürülmüş. Kiremitle kaplı çatısının yerine 3 tane kubbe yapılmış. Halen ayakta olan minaresi, 1890-1891 yıllarında yapılmış. Günümüzde konservatuar ve konser mekânı olarak kullanılıyormuş. Biz dışardan binaya bakarken içeriden prova sesleri geliyordu.

Bir sokak arasından görünen Neratze Camii‘nin minaresi
Günümüzde daha çok Neratze Camii olarak adı geçen
Gazi Hüseyin Paşa Camii

Rimondi Çeşmesi’nin yerini sormamız gerekti. Çok yakınında dolanmışız ama tam aksi yöne doğru gidiyormuşuz meğer. Çeşme, küçük bir meydanda. Sütunları ve ağızlarından su akan aslan başları ile şehre bir Venedik dokunuşu olduğu belli oluyor. 1626 yılında yapılmış. Çeşmenin yanında bir kafe-bistro var. Adı Galero. Gölgede, serince bir yer. Sıcaktan bunalanlar için soluklanmak ve gelen geçeni seyretmek için iyi bir konumda. En ön sırada yer bulduk, oturduk. Birer dondurma söyledik. Fena değildi ama, sanırım iki sene önce Sakız’da yediğimiz o enfes sakızlı dondurmanın tadı hala damağımızda olduğu için, çok beklediğimiz gibi değildi.

Bir Venedik dönemi eseri olan Rimondi Çeşmesi
Çeşmenin yanındaki Galero‘da oturmak keyifliydi ama…
Dondurmasında iş yoktu…

Yemekten önce tarihi Venedik Limanı’na doğru da yürüdük. Bir uçtaki deniz feneri ile sahildeki restoran ve barlarla sevimli, pitoresk bir havası var. Burada da yemek yemek bir seçenek olabilir. Yolda, Venedik Locası’nın (Loggia) yanından geçtik. 16. yüzyılın ortasında yapılan ve mimarı Veronalı Michele Sanmicheli olan bina, 1597 yılında tekrar inşa edilmiş. Aynı mimarın, Venedik Cumhuriyeti’nin hakimiyeti altındaki Korfu adası, Hırvatistan’da Zadar gibi yerlerde de eserleri varmış. Soyluların ekonomik ve politik konuları tartışmak için toplandığı bu yapının, Girit’in Venedikliler döneminde şehrin en önemli kamu binalarından birisi olduğu belirtiliyor. Osmanlı döneminde cami olarak kullanılmış. Bu amaçla binanın yanına yapılan minare 1930 yılında yıkılmış.

Venedik Locası (Loggia)
Venedik Limanı ve Mısır Deniz Feneri

Bizim yemek için seçtiğimiz Avli, daha önce dolaştığımız ara sokaklarda (Radamathios 17, adresinde) bir restorandı. Aynı zamanda bir otel. Bina, zamanında Venedikli bir soylunun eviymiş. Adının yaptığı çağrışım gibi, Avli bir avluda bulunuyor. Ambiyansı çok güzel. İzlediğim kadarı ile sadece bizim gibi gezginlerin değil yerli halkın da geldiği bir yer. Saat sekizde gittiğimiz restoran bir saatin içinde tamamen doldu. Önden domates salatası aldık. Salatada, domatese benzetilerek yapılmış dışı kırmızı kıtır içi yumuşak keçi peyniri (galomyzithra), turşulaştırılmış zeytin yaprakları ve soğan, salatalık, enginar, zeytin ve deniz börülcesi vardı. Ben ana yemek olarak 7 yıllık pirinç (özellikle belirtilmişti), domates, turşulaştırılmış limon, domates ve çeşitli otlarla pişirilmiş salyangoz (Hohli) yedim. Salyangoz, Girit mutfağının önemli bir özelliği. Fransız mutfağından bildiğimiz tereyağlı ve maydanozlu şeklinden daha farklı, çeşitli tarzlarda yapılıyor. Salatadaki biraz kendini salmış birkaç domatesi saymazsak, ben bu ikisinden memnun kaldım. Eşimin istediği dana eti sertti. Daha sonraki deneyimlerimizden de anladık ki, Girit’te sığır eti yaygın olarak kullanılmıyor ve yapılmıyor. Çoğu lokantanın menüsünde bile yer almıyor. Onun yerine meze, balık, eğer yiyorsanız domuz, kuzu veya keçiye yönelmek daha iyi. Listede çikolata ve patlıcan ile yapılan tatlıyı (Namelaka) görünce heyecanlandık. On yıl kadar önce Positano’da yediğimiz patlıcanlı, çikolatalı tatlıyı unutamamıştık. Avli’ninki ona hiç benzemiyordu ama, galomyzithra peynirli dondurma, armut ve zeytin yaprakları ile hazırlanmış bu tatlıyı da beğendim.

Aynı zamanda bir otel olan Avli, 16. yy. da yapılmış bir
Venedik villasında bulunuyor
Villanın avlusundaki restoranın ambiyansı gayet güzel

Girit’e gelmeden, buraya özgü endemik üzümlerle yapılmış şaraplarını denemeye karar vermiştik. Eşim bu konuda, şarap üretimi olan ülkelere her gidişimizde yaptığı gibi, epeyce araştırma yapmıştı. O akşam,  kendisinin rehberliğinde, Giritli bir aile şaraphanesi olan Lyrarakis’in Plakoura Vineyard Oak-Aged Mandilari PDO (Protected Designation of Origin) Peza 2019 şarabını içtik. PDO etiketi üzümlerin sadece şarabın yapıldığı Pezo coğrafi bölgesinden geldiğini belgeliyor. Mandilaria siyah kalın kabuklu, yüksek tanenli, ve yüksek asit seviyeli kırmızı bir üzüm. Dolayısıyla, Mandilari şarabı yüksek asit seviyeli, tanenli, orta gövdeli, oldukça koyu renkli, son derece sek, kompleks bir kırmızı şarap.

Domates salatası
Girit mutfağının özelliklerinden biri de salyangoz
Patlıcanlı ve çikolatalı tatlı beklediğimizden
farklı ama güzeldi
Her kadehte daha güzelleşen şarabımız…

Son olarak, Avli’nin ucuz bir restoran olmadığını söylemek istiyorum. Rethimno’da daha ucuza yemek yemeniz mümkündür. Ambiyansına, bazı özel şef dokunuşlarına ve içtiğimiz şaraba bir diyeceğim yok. Şarap demişken, aklıma geldi. Eğer giderseniz, hesabı kontrol etmeyi ihmal etmeyin çünkü, bize şarabı iki kere yazdıklarını fark ettik. Gerçi, garson çok özür diledi, bir hata olduğunu söyleyip, kapılara kadar yolcu etti ama, bilemiyorum. Günahı boynuna. Bu kadar sık gittiğimiz Yunanistan’da ilk olarak böyle bir şey ile karşılaştık.

“Sıcak İnsanların Adası Girit (1): Giriş ve Rethimno” üzerine 2 yorum

  1. Ellerine sağlık Ülgenciğim, yine çok güzel bir yazı olmuş. Teşekkürler ve sevgiler 🌸🌸🌸

    1. Sağ ol can arkadaşım🙏🏻Ben de teşekkür ediyorum. Sevgilerimle🌻🌻🌻

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.